Kapitalizmin Kıskacında Doğa, Toplum ve Bilim – Onur Hamzaoğlu Olayı

Kapitalizmin Kıskacında Doğa, Toplum ve Bilim – Onur Hamzaoğlu Olayı

Cem TERZİ, Emel YUVAYAPAN, Erkin BAŞER

Yordam Kitap, İstanbul-2013, 336 sayfa.

Onur Hamzaoğlu Olayı“, son dönemlerde yaşanan ve pek çok gerçeği daha da çarpıcı olarak gözler önüne seren bir örnek olarak zihinlere kazındı. Akademik/bilimsel çalışma ve özgürlüğün Türkiye’deki sınırlarını gösterdiği gibi, birbirinden bağımsız gibi görünen akademik faaliyet ile toplum hayatı ve yargı sisteminin nasıl kopmaz bca birbirine bağlı olduğunu da ortaya koydu. Peki neydi Onur Hamzaoğlu Olayı.

Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, bir sanayi bölgesi olan Kocaeli-Dilovası’nda bilimsel bir araştırma yapmış ve sonuçlarını kamuoyuyla paylaşmıştı: Annelerin ilk sütünde ve bebeklerin ilk kakalarında bazı ağır metallere ve eser elementlere rastlanıyordu! Bu ürkütücü bulgular karşısında hızla önlem alması beklenen yerel ve merkezî yöneticiler, “araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” iddiasıyla Onur Hamzaoğlu’na karşı çok yönlü bir saldırı başlattı… Böylece, bir bilim insanı, Galileo’dan 400 yıl sonra ama tıpkı onun gibi, vardığı bilimsel sonuçlardan vazgeçmeye zorlanıyor, vazgeçmediği için de cezalandırılmaya çalışılıyordu. Bu, aynı zamanda tüm bilim dünyasına karşı bir yıldırma girişimi idi.

hdk-essozcusu-onur-hamzaoglu-fasizm-bize-bir-cephe-sorumlulugu-dayatiyor-1479454329

Ne var ki, ülkenin dört bir yanında bilim dünyası ve ilerici kamuoyu Onur Hamzaoğlu’na sahip çıktı. Hamzaoğlu, akademik özgürlük mücadelesinin simgesi haline geldi. Başından itibaren mücadelenin yürütücülerinden olan “Onurumuzu Savunuyoruz Hareketi“nin girişimiyle oluşturulan elinizdeki kitap da mücadelenin bir parçasıdır. 2-3 Haziran 2012 tarihinde, Şirince’de gerçekleştirilen çalıştayda yapılan sunumlardan oluşan kitapta Onur Hamzaoğlu Olayı ve bu olay üzerinden bilimsel özgürlük ve toplumsal sorumluluk konuları tartışılıyor, kapitalizmin toplumu olduğu gibi doğayı ve bilimi de bir kıskaca sıkıştırmak istediği gösteriliyor.

 

545b3170f493b80fc49e0726

Bu Bir Yüz Karasıdır!

İzzettin Önder

22.11.2013, Cumhuriyet Kitap

Onur Hamzaoğlu, Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesidir. Hamzaoğlu, öğretim üyesi kimliği ve bilinci ile Dilovası’nda çok ciddi bir araştırma yapmış ve kamuoyunu, üniversiteleri ve siyasileri ayağa kaldıracak derecede ürkütücü sonuçlara ulaşmıştır. Ulaştığı sonuçları kamuoyu ile paylaşmaya kalkan Hamzaoğlu’nun başına ise gelmedik kalmamış; bir yandan üniversite soruşturma açmış, diğer yandan da üniversitenin izin vermesi durumunda Hamzaoğlu TCK. madde 213’e göre 2-4 yıl arası hapis talebi ile yargılanacaktır.
Kısacası, Hamzaoğlu’nun bilimsel duyarlılıkla giriştiği araştırma sonucunda elde ettiği fevkalade önemli sonuçları kamuoyu ile paylaşması sonucunda gerçekten üniversite ve kamu organları ayağa kalkmış, ama bu kalkış, olması gereken biçimde, toplumsal yarar doğrultusunda değil, tam tersine toplumun aleyhine, sermayenin çıkarı doğrultusunda gelişmiştir. 

İşte, Cem Terzi, Emel Yuvayapan ve Erkin Başer dostlarımızın hazırlamış oldukları Kapitalizmin Kıskacında Doğa, Toplum ve Bilim: Onur Hamzaoğlu Olayı bu trajik gelişmenin kısa hikâyesini kamuoyuna sunmaktadır. Kitapta meslektaşlarımız çeşitli makaleleri ile konuyu derinlemesine ele almış ve incelemiş bulunmaktadır. 

BİLİM İNSANININ SORUMLULUĞU VE BİLGİNİN METALAŞMASI 
Bir bilim insanı, mesleki konumu ve sorumluluğu gereği bilimsel araştırmalar yapar ve elde ettiği sonuçları, gereğinin yapılması amacıyla, ilgili makam ve kamuoyu ile paylaşır. Bu yönü ile bilgi, tüm kamunun yararlanmasına açık bir tür kamu malı niteliğindedir. Hal böyle iken, gelişmiş ekonomilerde ve Türkiye’de de yapılan düzenlemelerle, üniversitelerde bilgilerin bir ticari kuruluşla işbirliği içinde ve kullanım hakkının ilgili ticari kuruluşa terk edilme koşulu ile üretilmesi hükmü getirilmiştir. 

Üniversitelere yönelik kamusal desteğin giderek kısıldığı günümüz koşullarında, maalesef bazı üniversitelerimizin de, bilgiyi metalaştırırcasına, “üniversite-sanayi işbirliği” görüşü ile kutsandığı bu süreç, temel olarak iki amaca dayanmaktadır. Bunlardan birincisi araştırmaların sermaye denetimi içinde tutulması, ikincisi ise sermayelerin birbirleri ile mücadelede bilgi avantajının elde tutulmasıdır. Toplumsal yarara aykırı olan her iki amacın da giderek yaygınlaşması, doğanın ve toplumun sermaye kıskacına alınması sonucunu derinleştirmektedir. Böylece bilim metalaştırılarak, doğa ve topluma değil, sermayeye hizmete yönlendirilmektedir. 

Bilimsel çalışmalar ve bu çalışmalardan elde edilen bulgular önceki bulguları geçersiz kılabilir, hatta tıp vb. alanlardaki yeni buluş ve gelişmelerde görüldüğü üzere, geçmiş uygulamaların olumsuz sonuçlarını dahi açığa çıkarıyor olabilir. Geçmiş bulgulara göre üretim planlaması yapmış olan bir sermaye ünitesi yeni bulgular karşısında değersizleşeceğinden, böylesi sonuçlar ortaya koyabilecek araştırmaları engelleyebilir ya da araştırma bulgularını bir süre için gizleyebilir. Bu nedenlere dayalı olarak, sermaye dokusunun gelişmesi ve sermayeler arasında rekabetin kızışması, bilimsel faaliyetlerde toplumsal yararı birinci amaç olmaktan uzaklaştırmaktadır. İleri Batı ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de de üniversiteler ve TÜBİTAK vb. kamu araştırma kurumlarının araştırmalarını bir özel kuruluş desteğini alarak yürütmesi koşulu, maliyetin önemli bölümünün kamuya yüklendiği araştırmaların konusunda sermaye hâkimiyetini öne çıkardığı gibi, araştırma sonuçlarının mülkiyetinin de özel sermayeye devredilmesini amaçlamaktadır. 

BİLİM İNSANINA KARŞI CADI AVI 
Onur Hamzaoğlu olayında bu genel koşulun dışına çıkılmış ve salt insani ve kamu yararının güdülmüş olduğu görülmektedir. Şöyle ki, sanayinin yoğunlaştığı Dilovası bölgesinde doğan bebeklerin ilk kakalarında ve süt veren annelerin ilk sütlerinde ağır metallerin bulunması bölgede yüksek kanser riskinin bulunduğu anlamına gelmektedir. Her aklı selim sahibinin ve bu amaçla işbaşında bulunması gereken üniversite ve kamu organlarının bu durum karşısında incelemenin derinleştirilmesi ve halk sağlığı adına gerekli önlemlerin alınması yoluna gider diye düşünülür. 
Oysa, maalesef, Onur Hamzaoğlu olayında, kitapta tüm safhaları ile çok net ortaya koyulduğu üzere, bu yola gidilmemiş, tam tersine, bulguları yayınlamış olmasından dolayı hocanın cezalandırılması ve susturulması yoluna gidilmiştir. Diğer bir ifade ile, üniversite yönetiminin Onur Hoca’nın üzerine gitmesi, ünlü düşünür Merton’un “…bilimsel bulgular toplumsal işbirliği ile oluşturulur ve daha önce üretilen bilgilerin devamı niteliğindedir ve bunlar topluma tahsis edilir… Akademik bilginin ürünü ‘kamusal bilgi’dir. Araştırma sonuçları toplumla paylaşılır. Bilgi, sınır tanımadan, engelle karşılaşmadan herkese ulaşır.” şeklinde ifade ettiği komünalizm ilkesine aykırılık teşkil eder. 

Merton’un toplumsal yararı hedefleyen yaklaşımı karşısında Onur Hamzaoğlu’nun maruz kaldığı baskı, toplumsal yarar karşısında sermayenin kâr hırsı ve bu hırsın dürtüsünde toplumu ve doğayı tahrip etmede bir beis görmemesi ve bu amaçla toplumsal yarara yönelik olması gereken bilimsel faaliyetleri de kendi denetimi altına almasının sonucudur. Sanayi kuruluşları faaliyetlerini çevreye zarar vermeden yürütebilir, ancak bunun için ilave maliyete katlanmak gerekir. Sanayi atıklarının güvenli şekilde yok edilmesi veya hava ve su kirliliğinin önlenmesi teknolojileri bilinmektedir, fakat bu tür önlemlerin alınması firmalara ek maliyet getirmektedir. 

Çevrenin korunması bir insan hakkı konusu olup, bu alanda bazı önleyici yasa ve düzenlemeler de yapılmaktadır. Ancak, hem bu konudaki yasalar ve düzenlemelerin yetersizliği, hem de etkin denetimlerin yapılmıyor olması sermayenin kar hırsının frenlenmemesi sonucunu doğurmaktadır. Kısacası, çevre konusunda kamu otoriteleri halkın yararı doğrultusunda gerekli çabayı göstermemektedir. Hal böyle olunca, kar hırsı ile güdülenen sermaye, denetimden azade olarak, doğayı ve toplumu kirletmekte ve tüketmektedir. 

SERMAYENİN ÇARKINA ÇOMAK SOKMAK… 
Onur Hamzaoğlu, Dilovası toplu cinayet koşulunu bilimsel yöntemlerle ortaya koyarken, söz konusu çevre kirliliğine neden olan sanayi kuruluşlarının kâr dürtülerine çomak sokmuş olmaktadır. Sermaye kuruluşlarının böylesi müdahalelere karşı duyarlı olması ve doğa ya da halkın yararı karşısında kendi kâr hırsını gütmesi, sermaye açısından kısa dönemde anlaşılabilir olmakla beraber, çevre kirlenmesi ya da doğanın tahribi uzun dönemde bizzat sermayenin de aleyhinedir. Üniversitenin bu bağlamdaki rolü, salt emekçilerin ve çevre halklarının anlık hak ve çıkarlarını korumaktan öte, tüm toplumun geleceğinin güvence altına alınmasını sağlayacak bir ekonomik üretim ilişkisi modelini topluma sunmaktır. Sermayenin devamlı kâr ve birikim dürtüsü Dilovası’nda kanserojen çevre oluşturmakta, 22 Eylül 2013 günü kaybettiğimiz Prof. İzzettin Barış’ın tüm yaşamını verdiği Fibrous Zeolite de (asbest) kansere neden olmakta, bunun da ötesinde küre elimizden kayıp gitmektedir. Sermaye savaşlarla toplumsal yıkım ve ölümlere yol açmaktadır. 

0000000558218-1

Tüm bu acı ve felaketlerin sebebi sermaye değil, sermayenin özel mülkiyet biçiminin tanımladığı kapitalist sistemdir. Bu nedenle, bugün karşılaştığımız hemen tüm sorunlara parçalı değil bütünsel yaklaşım yaparak, ekonomik sistemi insan ve doğa uyumu içinde tanımlayan bilimsellikten yana olmalıyız. Bu kitaba konu olan Onur Hamzaoğlu Olayı, bu zorunluluğu çok çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. 

Söke’nin Dağları Yok Oluyor!

Son günlerin en güzel, belki de tek güzel haberi Bozcaada’nın cennet koyunun imara açılmasının iptal edilmesiydi. Tabii bu habere daha ne kadar sevinebiliriz bilemiyorum.

Seyahat halindeyken, herkes gibi etraftaki dağlara bakıp ormanları seyretmeye, dalıp dalıp yol almaya bayılırım.

İstisnasız her dağda, her ormanın içerisinde, adına ”maden ocağı” denilen, benimse “kanserli bölge” diye adlandırdığım, çoraklaşmış bölgeler görüyorum.

pastedimage-3

Zaten izleyebildiğimiz kadarıyla, ülkemizin her yerinde böylesi oluşumlar mevcut. Kanserli bölgeler metastaz yaparcasına, dağdan dağa, ormandan ormana atlıyor. Yurdumuzun, bilinen bilinmeyen, ne kadar cennet gibi yerleri varsa, hepsi tehdit altında. Kimisi madencilik, kimisi termik, nükleer ve hidroelektrik santrali yapımı tehdidi altında. En son Fatih Sultan Mehmet’in lalasına “cennet burası mı?” diye sorduğu Amasra kenti de sıraya girdi.

Ben doğup büyüdüğüm, yaşadığım Söke ve çevresinden söz etmek istiyorum.

Söke’yi çevreleyen dağlarımızın tümü günden güne erimekte. İlçenin sırtını yasladığı Asar Dağı, Gül Dağı ve Samson dağlarında taş ocakları, çimento sanayinin hammadde ocakları, büyük bir tahribata yol açmış durumda. Söke’nin her yerinden kolayca gözlemlenebilen bir doğa tahribatı.

Bunun yanında Söke Ovası’nın sırtını dayadığı, kutsal Latmos, bugünkü adıyla Beşparmak Dağları’ndaki durum çok daha vahim. Milyonlarca yılda oluşmuş, gnays kayalıkları, fıstık çamları, mağaralarında bulunan 8000 yıllık Hititlerden kalma kaya resimleriyle, jeopark olması gereken Latmos’da hem taş ocaklarının hem de madencilerin tehdidi altında. Bölgede etkinlik gösteren “EKODOSD” gibi çevre örgütleri sayesinde bazı yerler milli park sınırları içerisine alınmış, diğer yerlerde kurtarılmaya çalışılıyor.

pastedimage

Vatan toprakları söz konusu olduğunda, kansız, topsuz, tüfeksiz konuşamayanlar için, söz konusu para, kâr, kazanç olduğunda, her şeyin teferruat haline geldiğini görmekteyiz.

Yurdumuzun tüm güzellikleri gibi, Söke dağları da, gerçek yurtsever, doğaseverlerin ilgisini beklemektedir.

“Yemyeşil” Bir Reklamın Düşündürdükleri

Nurşin Altunay

İstanbul Film Festivali bünyesinde gösterilen bir filmi izlemeye gittim geçenlerde. Bağımsız filmler izleyebilmek için sponsorlara, reklamlara zor da olsa ses çıkartmamayı, kendi kendimize söylenmeyi öğrendik. Sabırla filmden önce gösterilen reklamları izlemeye başladım. Reklamlardan biri çok çarpıcıydı.

Reklam Antarktika’da on penguen, Akdeniz’de iki gagalı yunus, Macahel’de yüz Kafkas Arısı, yağmur ormanlarında on bambu, pardon on beş bambu, Akdeniz’de dört yavru Caretta Caretta, Tazmanya’da yirmi küçük su samuru diyor.. Bunları kurtarmayı vaat ediyor gibi. Sayılar ve görüntüler azıcık duyarlı olan herkesin direkt kalbinde bir yere dokunuyor. Bu hayvanları kurtarabilir miyim gerçekten? Matematik hesabı nasıl yapılmış pek anlamadım aslında. Yani dört Caretta Caretta, yirmi su samuru yavrusuna mı eş değer? Ne?

green-marketing

Neyse zaten dediğim gibi beyaz eşyaların içinden çıkıp, etrafından falan dolanıp kendi yaşam alanlarına akan bu hayvan görüntüleri ve sayılar gerçekten de “bu marka cihazları kullanırsak kurtarabileceklerimiz budur” gibi bir algı yarattı bende. Reklam direkt böyle bir şey söylemiş miydi? Yoksa bu görüntüler sadece bir büyü etkisi miydi? Ama yok. Yaklaşık bir dakika içinde geçip giden görüntülerin mesajı apaçık ortada. Onların yaşayıp yaşamaması, kurtarılıp kurtarılamaması bizim alacağımız karara, daha doğrusu alacağımız beyaz eşyalara bağlı..

Hayvan görüntüleri bittikten sonra şöyle deniliyor reklamda:

Doğa dostu teknoloji ürünü kullandığınızda dünyanın herhangi bir yerinde de bir canlı yaşam hakkını kullanmış oluyor. Şöyle bir düşünün, gelecek nesillere her şeyden daha değerli bir miras bırakıyorsunuz. Yaşamın kendisini”.

Şöyle bir düşünün diyor ya, ben de reklamın etkisinde kalmış biri olarak düşündüm. Biraz da baktım doğa dostu teknoloji denilen şeye. Web sayfaları da güzel reklamları gibi, yemyeşil, ferah, gayet çevreci bir imaja sahip.

Diyorlar ki “Enerji ve su sarfiyatına karşıyız! Eski beyaz eşyalarınız hala çalışıyor olabilir; ancak elektrik ve su sayacınız hızla dönmeye devam ediyor.”

Demek ki gelecek nesillere, çocuklarıma gerçek bir miras bırakmak istiyorsam, başka canlıların yaşam hakkına saygılıysam hemen gidip bu ürünlerden edinmeliyim. Evdekilerini eskiciye satarım. A-PLUS sınıfı beyaz eşyalar diğerlerine göre çok pahalı ama olsun. Dünya ve gelecek için paranın lafı mı olur? Kredi kartı numaramı verdiğim çevre örgütü benim yerime dünyayı kurtarmakla uğraşıyor gerçi. Yine de az daha katkı kendimi daha iyi hissetmemi sağlar. Parasıyla değil mi nihayetinde? Hayat ne kolay artık. Parayla her şey satın alınabiliyor. Para verip aktivist oluyorsun, dünyayı yok edenlerden ayrılıp dünyayı kurtaranlardan tarafa geçiyorsun. Para verip yaşam hakkı savunucusu da olunabiliyor, çok şahane. Kendine havalı bir kimlik yaratıyor ve vicdanın rahat uyuyabiliyorsun. Şöyle bir de bir kaç mesajlı STK tişörtü alırsan, çalgılı, şarkılı bir iki eyleme de gidersen tamamdır.
….
Böyle olmadı elbette. Bunu ben kurguladım. Reklamın bendeki etkisi çok farklı oldu.

Tüm konsantrasyonumu bozdu ve içimde bir şeyin yavaş yavaş büyümesine sebep oldu. Öfke miydi bu? Sadece basit bir kızgınlık mı? Kendimi ve etrafımdaki herkesi bir aynada mı görmüştüm de bu gerçek sert gelmişti? Biz böyle bir şey miydik artık?

g_001_f

Reklam hayvan görüntüleri, hayvan sayıları vererek belirtilen sayıda hayvanı kurtarabileceğimiz algısını oluşturuyor demiştik. Evet, sadece beyin böyle bir çıkarımda bulunuyor. Aslında reklam ve marka böyle bir şey iddia etmiyor. Siz öyle dedi zannediyorsunuz. Ustaca kurgulanmış. Görüntülerden hemen sonra söylenen sözleri zaten yukarıda yazmıştım. Ne anlamsız değil mi? Bu hayvanların ve bu sayıların anlamı ne o zaman? Sadece ima mı? Verilmeyen bir bilgiyi beynimiz tamamlıyor ve bunu kodluyor mu?

Düşünün diyor ya reklam.. Gerçekten düşünüyor mu insanlar? Düşünüyor muyuz? Bu beyaz eşyalar gökten zembille mi iniyor sanıyoruz? Nerede üretiliyor, ne kadar suyu kirletiyor, ne kadar havayı kirletiyor? Bozuk olmayan bir ürünü enerji tasarrufu vaat eden bir ürünle değiştirmek tasarruf mudur gerçekten? Madem bu şirketler tasarrufa bu kadar önem veriyor, doğayı, gelecek nesilleri falan düşünüyorlar, neden çok çok uzun yıllar bozulmayan ürünler yapmıyorlar? Neden hep daha büyüğünü, daha genişini üretmeye çalışıyorlar? Neden “çok fazla kıyafetiniz var, bu kadarına ihtiyacınız yok, dağıtın çoğunu, hem az çamaşır çıkar, tasarruf edersiniz.” demiyorlar. “Öyle bir öğünde kırk çeşit yemeğe gerek yok, bir tas çorbayla da doyarsınız. Napacaksınız devasa iç hacimli buzdolabını” da demiyorlar. “Eskiden çamaşır kurutma makinesi mi varmış, boşa enerji tüketimi” de demiyorlar elbette. Onun yerine tam tersi bu ürünlerin kullanımını teşvik ediyorlar. “Elde bulaşık yıkarsan çok su harcarsın, makine de yıkarsan az su harcarsın”.. Hadi ya.. Ondan önce daha az çamaşır yıkatmanın, daha az bulaşık çıkartmanın çaresi üzerine düşünseydik? Eskiden tek bir koca tabaktan yemek yiyebiliyorduk. Bulaşık sadece büyük bir kap ve çatal kaşık oluyordu. Ama şimdi çorba kâsesi, servis tabağı, salata kâsesi, herkese ayrı yoğurt tabağı vs. Bulaşıklar mutfağa sığmıyor, elde yıkama düşüncesi bile korkunç geliyor birçoğumuza. Yalan mı? Ha bir de bu makineler bir sürü başka ürün kullanımı gerektiriyor. Bir sürü kimyasal.. Mesela çamaşırların güzel kokması için yumuşatıcı lazım, bulaşıkların parlaması ve kıymetli porselen takımlarının korunması için özel deterjanlar ve yan ürünler lazım. Tüm bunlar çok önemli değil mi? Yaşamsal… Makinelerimiz olmasa biz ölürüz. Hayat durur.

green_label_graphic

Tükettirmek için kırk takla atan şirketlerin bu iyi, yumuşak, çevreci ve bizi düşünen maskeleri benim midemi bulandırıyor. “Yeşil aklama” dedikleri şey, tam da bu olsa gerek.

Yaşamı gerçekten savunan bir şirket olabilir mi? Para kazanmak için kurulmuş bir yapı para kazanmadan insanların iyiliğini düşünmeyi seçebilir mi? Dünyayı yok ettiğimizi ve dünyaya zarar verenin sadece bizler olduğunu düşündürterek kendi suçlarını mı gizliyorlar? Neden tek sorumlu biz olalım ki? Yozlaşma, algının kilitlenmesi, tüketim çılgınlığı sistemin devamı için gereklilik. Sistem görevini gayet iyi yaparak kendi yakıtını üretiyor işte. Yani bizi üretiyor. Sadece bir an durup düşününce anlaşılabilecek gerçekleri, milyonlarca insandan, çok çok uzun süre saklayabilme yetenekleri gerçekten çok gelişmiş bu şirketlerin.

Ne yazık. Şirketlerin bizim üzerimizden kendilerini var ettiğini göremediğimiz derin bir uykuya yatmış gibiyiz.