Müze, Kültür, Toplum

Kitabın Adı: Müze, Kültür, Toplum

Yazarı: Ceren Karadeniz

Yayına Hazırlayan: Bekir Onur

Yayınlayan: İmge Kitabevi

1. Baskı, Ankara, Nisan 2018, 319 sayfa002

Prof. Dr. Bekir Onur’un kaleminden kitap

Türkiye’de özel ve kamusal müze sayısında ve türlerinde kayda değer bir artış var. çağdaş müzecilik ve onun vazgeçilmez bir kolu olan müze eğitimi alanında da araştırma, inceleme ve yayınlarda önemli bir artış gözlemlenmekte. Müze ve müzecilikteki bu gelişme son derece sevindiricidir. Ülkemizde de müzelerin yeni işlevler edinmeye, yeni kavramlar kullanmaya başlaması çağdaşlaşma çabalarının belirtisi sayılmalıdır. Bu bağlamda kültürel çeşitlilik, çokkültürlülük, katılım, topluma açılma gibi yeni kavramlar; göç müzesi, kadın müzesi, din müzesi, çocuk müzesi gibi yeni kuruluşlar dikkati çekmektedir.

Ceren Karadeniz’in kitabı sözü edilen bütün gelişmeleri incelemekte ve değerlendirmekte. ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da müze çalışmaları yapan yazarın, konunun yetkin bir uzmanı olduğunu, bu kitabın alanda çalışan herkese yararlı olacağını belirtmek isterim.”

İçindekiler

Sunuş

Kısaltmalar

Bölüm I

* Çokkültürlülük ve Kültürel Çeşitlilik

* Çokkültürlülük Eleştirisi

* Kültür Politikaları, Kültürel Çeşitliliğe İlişkin Beyannameler, Sözleşmeler ve Konferanslar

* Kültürel Çeşitliliğe İlişkin Beyanname ve Sözleşmeler

Kültürel Çeşitlilik İçin Kültürlerarası Diyalog

* Kültürel Çeşitlilik, Sanat Eğitimi ve Müze

Bölüm II

* Çağdaş Müze ve İşlevleri

* Müze ve Katılım

* Postmodern Müze

* Çağdaş Müze, Kültürel Çeşitlilik ve Çokkültürlülük

* Engelli Bireylere İlişkin Müze Politikaları ve Sergiler

* Kadına İlişkin Müze Sergileri ve Kadın Müzeleri

* Azınlıklara İlişkin Sergi Hazırlayan Müzeler

* Göçe İlişkin Sergiler Hazırlayan Müzeler ve Göç Müzeleri

* Müzelerde Kültürel Çeşitlilik ve Çokkültürlülük Çalışmalarına İlişkin Diğer Uygulamalar

* Müze, Çokkültürlülük Eleştirisi ve MAP for ID Projesi

* Sanat Müzeleri ve Kültürel Çeşitlilik

* Din Konusundaki Müze Sergileri ve Din Müzeleri

* Çocuk Müzelerinde Kültürel Çeşitlilik

* Kültürel Çeşitliliğe İlişkin Diğer Sergi Örnekleri

Bölüm III

Cumhuriyet’ten Günümüze Türkiye’de Kültür Politikalarında Müze ve Kültürel Çeşitlilik

* Cumhuriyet’in İlanından 1980’e Kadar Uzanan Dönemde Kültür ve Müze Politikaları

* 1980 Sonrası Kültür ve Müze Politikaları

* Türkiye’de Çağdaş Müzecilik ve Müzelerin Kültürel Çeşitliliğe Yaklaşımları

* Müzelerde Gerçekleştirilen Kültürel Çeşitlilik ve Kültürlerarası Diyalog Konulu Projeler

Sonuç

Kaynakça

001

 

Kapitalizmin Kıskacında Doğa, Toplum ve Bilim – Onur Hamzaoğlu Olayı

Kapitalizmin Kıskacında Doğa, Toplum ve Bilim – Onur Hamzaoğlu Olayı

Cem TERZİ, Emel YUVAYAPAN, Erkin BAŞER

Yordam Kitap, İstanbul-2013, 336 sayfa.

Onur Hamzaoğlu Olayı“, son dönemlerde yaşanan ve pek çok gerçeği daha da çarpıcı olarak gözler önüne seren bir örnek olarak zihinlere kazındı. Akademik/bilimsel çalışma ve özgürlüğün Türkiye’deki sınırlarını gösterdiği gibi, birbirinden bağımsız gibi görünen akademik faaliyet ile toplum hayatı ve yargı sisteminin nasıl kopmaz bca birbirine bağlı olduğunu da ortaya koydu. Peki neydi Onur Hamzaoğlu Olayı.

Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, bir sanayi bölgesi olan Kocaeli-Dilovası’nda bilimsel bir araştırma yapmış ve sonuçlarını kamuoyuyla paylaşmıştı: Annelerin ilk sütünde ve bebeklerin ilk kakalarında bazı ağır metallere ve eser elementlere rastlanıyordu! Bu ürkütücü bulgular karşısında hızla önlem alması beklenen yerel ve merkezî yöneticiler, “araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” iddiasıyla Onur Hamzaoğlu’na karşı çok yönlü bir saldırı başlattı… Böylece, bir bilim insanı, Galileo’dan 400 yıl sonra ama tıpkı onun gibi, vardığı bilimsel sonuçlardan vazgeçmeye zorlanıyor, vazgeçmediği için de cezalandırılmaya çalışılıyordu. Bu, aynı zamanda tüm bilim dünyasına karşı bir yıldırma girişimi idi.

hdk-essozcusu-onur-hamzaoglu-fasizm-bize-bir-cephe-sorumlulugu-dayatiyor-1479454329

Ne var ki, ülkenin dört bir yanında bilim dünyası ve ilerici kamuoyu Onur Hamzaoğlu’na sahip çıktı. Hamzaoğlu, akademik özgürlük mücadelesinin simgesi haline geldi. Başından itibaren mücadelenin yürütücülerinden olan “Onurumuzu Savunuyoruz Hareketi“nin girişimiyle oluşturulan elinizdeki kitap da mücadelenin bir parçasıdır. 2-3 Haziran 2012 tarihinde, Şirince’de gerçekleştirilen çalıştayda yapılan sunumlardan oluşan kitapta Onur Hamzaoğlu Olayı ve bu olay üzerinden bilimsel özgürlük ve toplumsal sorumluluk konuları tartışılıyor, kapitalizmin toplumu olduğu gibi doğayı ve bilimi de bir kıskaca sıkıştırmak istediği gösteriliyor.

 

545b3170f493b80fc49e0726

Bu Bir Yüz Karasıdır!

İzzettin Önder

22.11.2013, Cumhuriyet Kitap

Onur Hamzaoğlu, Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesidir. Hamzaoğlu, öğretim üyesi kimliği ve bilinci ile Dilovası’nda çok ciddi bir araştırma yapmış ve kamuoyunu, üniversiteleri ve siyasileri ayağa kaldıracak derecede ürkütücü sonuçlara ulaşmıştır. Ulaştığı sonuçları kamuoyu ile paylaşmaya kalkan Hamzaoğlu’nun başına ise gelmedik kalmamış; bir yandan üniversite soruşturma açmış, diğer yandan da üniversitenin izin vermesi durumunda Hamzaoğlu TCK. madde 213’e göre 2-4 yıl arası hapis talebi ile yargılanacaktır.
Kısacası, Hamzaoğlu’nun bilimsel duyarlılıkla giriştiği araştırma sonucunda elde ettiği fevkalade önemli sonuçları kamuoyu ile paylaşması sonucunda gerçekten üniversite ve kamu organları ayağa kalkmış, ama bu kalkış, olması gereken biçimde, toplumsal yarar doğrultusunda değil, tam tersine toplumun aleyhine, sermayenin çıkarı doğrultusunda gelişmiştir. 

İşte, Cem Terzi, Emel Yuvayapan ve Erkin Başer dostlarımızın hazırlamış oldukları Kapitalizmin Kıskacında Doğa, Toplum ve Bilim: Onur Hamzaoğlu Olayı bu trajik gelişmenin kısa hikâyesini kamuoyuna sunmaktadır. Kitapta meslektaşlarımız çeşitli makaleleri ile konuyu derinlemesine ele almış ve incelemiş bulunmaktadır. 

BİLİM İNSANININ SORUMLULUĞU VE BİLGİNİN METALAŞMASI 
Bir bilim insanı, mesleki konumu ve sorumluluğu gereği bilimsel araştırmalar yapar ve elde ettiği sonuçları, gereğinin yapılması amacıyla, ilgili makam ve kamuoyu ile paylaşır. Bu yönü ile bilgi, tüm kamunun yararlanmasına açık bir tür kamu malı niteliğindedir. Hal böyle iken, gelişmiş ekonomilerde ve Türkiye’de de yapılan düzenlemelerle, üniversitelerde bilgilerin bir ticari kuruluşla işbirliği içinde ve kullanım hakkının ilgili ticari kuruluşa terk edilme koşulu ile üretilmesi hükmü getirilmiştir. 

Üniversitelere yönelik kamusal desteğin giderek kısıldığı günümüz koşullarında, maalesef bazı üniversitelerimizin de, bilgiyi metalaştırırcasına, “üniversite-sanayi işbirliği” görüşü ile kutsandığı bu süreç, temel olarak iki amaca dayanmaktadır. Bunlardan birincisi araştırmaların sermaye denetimi içinde tutulması, ikincisi ise sermayelerin birbirleri ile mücadelede bilgi avantajının elde tutulmasıdır. Toplumsal yarara aykırı olan her iki amacın da giderek yaygınlaşması, doğanın ve toplumun sermaye kıskacına alınması sonucunu derinleştirmektedir. Böylece bilim metalaştırılarak, doğa ve topluma değil, sermayeye hizmete yönlendirilmektedir. 

Bilimsel çalışmalar ve bu çalışmalardan elde edilen bulgular önceki bulguları geçersiz kılabilir, hatta tıp vb. alanlardaki yeni buluş ve gelişmelerde görüldüğü üzere, geçmiş uygulamaların olumsuz sonuçlarını dahi açığa çıkarıyor olabilir. Geçmiş bulgulara göre üretim planlaması yapmış olan bir sermaye ünitesi yeni bulgular karşısında değersizleşeceğinden, böylesi sonuçlar ortaya koyabilecek araştırmaları engelleyebilir ya da araştırma bulgularını bir süre için gizleyebilir. Bu nedenlere dayalı olarak, sermaye dokusunun gelişmesi ve sermayeler arasında rekabetin kızışması, bilimsel faaliyetlerde toplumsal yararı birinci amaç olmaktan uzaklaştırmaktadır. İleri Batı ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de de üniversiteler ve TÜBİTAK vb. kamu araştırma kurumlarının araştırmalarını bir özel kuruluş desteğini alarak yürütmesi koşulu, maliyetin önemli bölümünün kamuya yüklendiği araştırmaların konusunda sermaye hâkimiyetini öne çıkardığı gibi, araştırma sonuçlarının mülkiyetinin de özel sermayeye devredilmesini amaçlamaktadır. 

BİLİM İNSANINA KARŞI CADI AVI 
Onur Hamzaoğlu olayında bu genel koşulun dışına çıkılmış ve salt insani ve kamu yararının güdülmüş olduğu görülmektedir. Şöyle ki, sanayinin yoğunlaştığı Dilovası bölgesinde doğan bebeklerin ilk kakalarında ve süt veren annelerin ilk sütlerinde ağır metallerin bulunması bölgede yüksek kanser riskinin bulunduğu anlamına gelmektedir. Her aklı selim sahibinin ve bu amaçla işbaşında bulunması gereken üniversite ve kamu organlarının bu durum karşısında incelemenin derinleştirilmesi ve halk sağlığı adına gerekli önlemlerin alınması yoluna gider diye düşünülür. 
Oysa, maalesef, Onur Hamzaoğlu olayında, kitapta tüm safhaları ile çok net ortaya koyulduğu üzere, bu yola gidilmemiş, tam tersine, bulguları yayınlamış olmasından dolayı hocanın cezalandırılması ve susturulması yoluna gidilmiştir. Diğer bir ifade ile, üniversite yönetiminin Onur Hoca’nın üzerine gitmesi, ünlü düşünür Merton’un “…bilimsel bulgular toplumsal işbirliği ile oluşturulur ve daha önce üretilen bilgilerin devamı niteliğindedir ve bunlar topluma tahsis edilir… Akademik bilginin ürünü ‘kamusal bilgi’dir. Araştırma sonuçları toplumla paylaşılır. Bilgi, sınır tanımadan, engelle karşılaşmadan herkese ulaşır.” şeklinde ifade ettiği komünalizm ilkesine aykırılık teşkil eder. 

Merton’un toplumsal yararı hedefleyen yaklaşımı karşısında Onur Hamzaoğlu’nun maruz kaldığı baskı, toplumsal yarar karşısında sermayenin kâr hırsı ve bu hırsın dürtüsünde toplumu ve doğayı tahrip etmede bir beis görmemesi ve bu amaçla toplumsal yarara yönelik olması gereken bilimsel faaliyetleri de kendi denetimi altına almasının sonucudur. Sanayi kuruluşları faaliyetlerini çevreye zarar vermeden yürütebilir, ancak bunun için ilave maliyete katlanmak gerekir. Sanayi atıklarının güvenli şekilde yok edilmesi veya hava ve su kirliliğinin önlenmesi teknolojileri bilinmektedir, fakat bu tür önlemlerin alınması firmalara ek maliyet getirmektedir. 

Çevrenin korunması bir insan hakkı konusu olup, bu alanda bazı önleyici yasa ve düzenlemeler de yapılmaktadır. Ancak, hem bu konudaki yasalar ve düzenlemelerin yetersizliği, hem de etkin denetimlerin yapılmıyor olması sermayenin kar hırsının frenlenmemesi sonucunu doğurmaktadır. Kısacası, çevre konusunda kamu otoriteleri halkın yararı doğrultusunda gerekli çabayı göstermemektedir. Hal böyle olunca, kar hırsı ile güdülenen sermaye, denetimden azade olarak, doğayı ve toplumu kirletmekte ve tüketmektedir. 

SERMAYENİN ÇARKINA ÇOMAK SOKMAK… 
Onur Hamzaoğlu, Dilovası toplu cinayet koşulunu bilimsel yöntemlerle ortaya koyarken, söz konusu çevre kirliliğine neden olan sanayi kuruluşlarının kâr dürtülerine çomak sokmuş olmaktadır. Sermaye kuruluşlarının böylesi müdahalelere karşı duyarlı olması ve doğa ya da halkın yararı karşısında kendi kâr hırsını gütmesi, sermaye açısından kısa dönemde anlaşılabilir olmakla beraber, çevre kirlenmesi ya da doğanın tahribi uzun dönemde bizzat sermayenin de aleyhinedir. Üniversitenin bu bağlamdaki rolü, salt emekçilerin ve çevre halklarının anlık hak ve çıkarlarını korumaktan öte, tüm toplumun geleceğinin güvence altına alınmasını sağlayacak bir ekonomik üretim ilişkisi modelini topluma sunmaktır. Sermayenin devamlı kâr ve birikim dürtüsü Dilovası’nda kanserojen çevre oluşturmakta, 22 Eylül 2013 günü kaybettiğimiz Prof. İzzettin Barış’ın tüm yaşamını verdiği Fibrous Zeolite de (asbest) kansere neden olmakta, bunun da ötesinde küre elimizden kayıp gitmektedir. Sermaye savaşlarla toplumsal yıkım ve ölümlere yol açmaktadır. 

0000000558218-1

Tüm bu acı ve felaketlerin sebebi sermaye değil, sermayenin özel mülkiyet biçiminin tanımladığı kapitalist sistemdir. Bu nedenle, bugün karşılaştığımız hemen tüm sorunlara parçalı değil bütünsel yaklaşım yaparak, ekonomik sistemi insan ve doğa uyumu içinde tanımlayan bilimsellikten yana olmalıyız. Bu kitaba konu olan Onur Hamzaoğlu Olayı, bu zorunluluğu çok çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. 

Her derde deva sihirli bir sözcük: “Yönetişim” – 1

Ali Rıza Avcan

Bir zamanlar, “devlet toplumu yönetir” anlayışıyla tanımlanan ‘yönetim’ (government) kavramının, devletin artık yönetemediği gerekçesiyle terk edilip, bundan böyle devlet dışı güç ve örgütlerin de devlet yönetimine katılımı önerisiyle ortaya atılan ‘yönetişim’ (governance) kavramı, devlet/toplum karşıtlığının ortadan kaldırılması düşüncesinden yola çıkan yeni bir siyasal iktidar modelidir.

Bu kavramı geliştiren kurum ve çevreler, küreselleşmenin geçilmesi zorunlu bir süreç olduğu iddiasından hareketle, küreselleşen dünyaya uygun bir iktidar tarzı, yeni bir devlet anlayışı ve yeni bir yönetim üslubu geliştirmeyi hedeflemektedir.

Bu anlamda, kamu/özel, devlet/devlet-dışı, ulus/ulus-ötesi kurum ve pratikler tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen bir işlev olarak tanımlanan ‘yönetişim’, temelde devletle piyasa arasındaki ortaklık ilişkisinin önemine vurgu yapmaktadır.

Yönetişim’, bugünkü anlamıyla ilk kez Dünya Bankası’nın 1989 tarihli ‘Sub Saharan Africa: From Crisis to Sustainable Growth’ adlı raporunda dile getirildiğinde, “siyasal iktidarın, ulusal faaliyetlerin yönetimi için kullanımı” olarak tanımlanmıştı. Kavram, devletle toplum arasındaki ilişki üzerinde yeniden düşünmeyi öneriyor, devlet/toplum karşıtlığını kaldırarak devlet-toplum birliğini savunuyor; bir bakıma, devlet-toplum ilişkilerinin kurulması için bir model’ önermiş oluyordu. Bu model, yönetime katılım ilkesini de aşarak, ‘birlikte yönetme’ iddiasını taşıyordu.

Yönetişim’ kavramı, kamu yönetimi, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, ekonomi gibi alanlarda hızla kabul görmüş ve özellikle 1990’ların başından itibaren, Dünya Bankası (DB),
Birleşmiş Milletler (BM), Kalkınma İçin İşbirliği Örgütü (OECD) gibi çeşitli uluslararası örgütlerin çalışmalarıyla desteklenerek önemli bir güce sahip olmaya başlamıştır.

Dünya Bankası’nın kullanmış olduğu bir kavramın neden bu denli etkili olduğunu ve neoliberal politikalar aracılığıyla Dünya Bankası’ndan ve Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) kredi kullanan ülkelerin nasıl değişmeye zorlandığını anlamak, kuşkusuz Dünya Bankası’nın tarihsel gelişimiyle ve rolü ile ilgilidir. Dünya Bankası, günümüzde hem ulusal hem de uluslararası siyasal düzeyi etkileyen en önemli uluslararası kurumlardandır. Ayrıca hem ‘eski’ düzenin hem de ‘yeni’ düzenin en önemli ortak örgütlerinden biridir ve ulusların etkisinin dışında oluşturulmaya çalışılan ulus-ötesi yapılanmanın da en önemli belirleyici ve taşıyıcılarındadır.

Yönetişim’ kavramı ve modeli 1990’lar boyunca bizzat Dünya Bankası tarafından değiştirilerek geliştirilmiştir. Aslında kavramın başlangıçta sahip olduğu naif söylem ideolojik içeriğini gizlemekte başarılı olmuşsa da daha sonraki gelişmeler, kavramın aslında siyasal olarak hangi anlamlara sahip olduğunu belirgin hale getirmiştir. Bu gelişmeler ışığında ‘yönetişim’ kavramının, ‘yönetim’ sözcüğü ile ‘satışı’ yapılamayacak kimi düşüncelere meşruiyet kazandırmakta olduğu yaygın bir şekilde dile getirilmiştir.

Bu açıdan bakıldığında kavram oldukça ilginç bir noktaya doğru evrilmiştir. Çünkü başlangıçta sözcük ‘daha az yönetim’i ya da ‘minimal devlet’i anlatan bir kod olarak kullanılmakta iken Dünya Bankası’nın 1993 ve 1997 tarihli yeni raporlarıyla gelinen noktada, ‘yönetişim’ modelinde egemen olan görüş, ‘minimal devlet’ söyleminden kurtulmuş, bunun yerine devletin yetersiz olduğu alanlarda ‘yönlendirici’ rolü daha fazla vurgulanmaya başlanmıştır.

Ekonomik ve toplumsal yaşama müdahalede bulunmayan devlet, ‘yönetişim’ taraftarlarına göre, gerektiğinde piyasa yararına yasaları yenileme, kural ve düzenlemeleri değiştirebilme kapasitesine sahip olmalıdır. Sermaye adına yeterli ve uygun koşulları sağlaması bakımından kendisine ‘katalizör’ rolü yüklenen devlet bu işlevi ile vazgeçilmez görülmektedir. Bu anlamda 1990’ların sonunda, ‘devlet’ idaresinin yeniden telaffuz edilmeye başlanarak devletin yeni rollerine vurgu yapılması, sözcüğün yeni ideolojik kılıfını oluşturmaktadır.

Sözcüğün kamu yönetimi ve devletin yetki alanı bakımından içeriğini oluşturan temel özellikler ise, genel olarak kamu yönetiminin alanını daraltma, harcamalarını kısıtlama, personelini azaltma, hizmetlerini özelleştirme ya da piyasa mantığına tabi kılma uygulamaları olarak sıralanabilir. Devlet dışındaki aktörlerle birlikte devleti ‘yönetme’, yani ‘yönetişim’, temel olarak devletin piyasalaştırılmasıdır; yani devletin toplumla ya da ‘aktörlerle’ piyasa mantığı ile ilişkilenmesidir. Kamu hizmetleri alanında, örneğin ‘vatandaş’ın yerini ‘tüketici’ kelimesinin almasıyla da bu durum açıkça görülebilir. Devletin ‘yönetişim’ modelindeki kritik önemi, ‘yönetişim’ esasına dayalı bir toplumsal yapılanmaya geçilebilmesi için, ‘eski’nin en geniş ve örgütlü gücü olarak dönüşümü gerçekleştirecek bir aygıt olmasından kaynaklanır.

Devlet, yeni tanımları içerisinde önemli oranda tek bir sınıfın doğrudan müdahalelerini yaptığı bir alan haline gelmiştir.

Bu bağlamda neo-liberalizmin ekonomik verimsizlik sorununa ve sarsılan toplumsal meşruiyetinin yeniden kurulmasına yönelik olarak ‘devlet-piyasa-sivil toplum’ ortaklığı temelinde inşa edilen ‘yönetişim’, uygulamada piyasanın belirleyiciliğine olanak tanımaktadır.

Bu belirleyiciliğe olanak sağlayan en önemli yapılar, son dönemde Türkiye’de de ortaya çıkan ulusal hükümetlerden bağımsız kurul tipi örgütlenmelerdir. ‘Yönetişim’ adı verilen bu yeni oyunun kurucusu olan Dünya Bankası ve bağlaşığı diğer uluslararası örgütler, ‘iyi yönetişim’ söylemi altında yeni bir düzenleme projesinin geliştirilmesi ve uygulanmasına katkı koyarak ulusal hükümetlerden bağımsız olma koşulu ile merkezi ve yerel düzeyde oluşturulan ve çoğu kez kendi etkisi altındaki bu bağımsız kurullar eliyle uluslararası sermayenin ulusal düzeydeki hareketlerini kolaylaştırmakta, devlete ve yerel yönetimlere ise piyasanın ve uluslararası sermayenin hareketlerini kolaylaştıran yasa ve kuralları koyan, yönlendirici düzenlemeler yapan katalizör bir rol vermektedir. Bu düzenlemeler çerçevesinde ‘yönetişim’ modeli, siyasal-yönetsel iktidarın, bürokrasi, şirketler ve STK’lardan oluşan ortaklara devrinin yolunu açmaktadır.

1992 yılında Dünya Bankası tarafından ‘sağlıklı kalkınma yönetimi ile eş anlamlı’ olarak tanımlanan ‘yönetişim’ kavramının dört temel ilkesi; ‘hesap verebilirlik’, ‘kalkınmanın yasal çerçevesi’, ‘bilgilendirme’ ve ‘saydamlık’ olarak belirlenmiş; bu ilkelerin sayısı, OECD tarafından tanımlanan ‘iyi yönetişim’ kavramı çerçevesinde ‘hesap verebilirlik’, ‘saydamlık’, etkililik ve verimlilik’, ‘duyarlılık’, ‘uzak görüşlülük’ ve ‘hukuksallık’ olarak altıya çıkarılmıştır.

1995 yılında OECD Global Governance Komisyonu ise, ‘yönetişim’i şu şekilde tanımlamıştır:

Yönetişim bireyler, kurumlar, kamu ve özel sektör unsurlarının ortak işleri birlikte yönetme biçiminin toplamıdır. Çatışan ya da farklı çıkarların uyum ve işbirliği sağlanarak harekete geçirilmesiyle işleyen süreçtir. Uyumu sağlamakla yükümlü formal kurum ve rejimleri kapsadığı gibi, insanların ya da kurumların ya uzlaşmaları ya da bunun kendi çıkarına ikna olmaları üzerine doğmuş informal düzenlemeleri kapsar.” (The Comission on Global Governance, 1995)

Bu tanıma göre ‘yönetişim’,
1) Bir kurallar sistemi ya da eylem biçimi olmayıp bir ‘süreç’tir,
2) Bu süreç egemenlik ilişkisi üzerine değil, uzlaşma-uyum üzerine kuruludur,
3) Kamusal ve özel sektör unsurlarını aynı anda kapsar ve
4) Biçimsel bir kuruluş olmayıp sürekli etkileşim ve güven ilkesi üzerine yükselir.

Bütün bu anlatımlara göre iyi bir ‘yönetişim’ için öngörülen ilkeler ya da özellikler aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

iyi-yonetisim

kurumsallasma_danismanligi_clip_image002

Devam edecek…