Bir zamanlar, “devlet toplumu yönetir” anlayışıyla tanımlanan ‘yönetim’ (government) kavramının, devletin artık yönetemediği gerekçesiyle terk edilip, bundan böyle devlet dışı güç ve örgütlerin de devlet yönetimine katılımı önerisiyle ortaya atılan ‘yönetişim’ (governance) kavramı, devlet/toplum karşıtlığının ortadan kaldırılması düşüncesinden yola çıkan yeni bir siyasal iktidar modelidir.
Bu kavramı geliştiren kurum ve çevreler, küreselleşmenin geçilmesi zorunlu bir süreç olduğu iddiasından hareketle, küreselleşen dünyaya uygun bir iktidar tarzı, yeni bir devlet anlayışı ve yeni bir yönetim üslubu geliştirmeyi hedeflemektedir.
Bu anlamda, kamu/özel, devlet/devlet-dışı, ulus/ulus-ötesi kurum ve pratikler tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen bir işlev olarak tanımlanan ‘yönetişim’, temelde devletle piyasa arasındaki ortaklık ilişkisinin önemine vurgu yapmaktadır.
‘Yönetişim’, bugünkü anlamıyla ilk kez Dünya Bankası’nın 1989 tarihli ‘Sub Saharan Africa: From Crisis to Sustainable Growth’ adlı raporunda dile getirildiğinde, “siyasal iktidarın, ulusal faaliyetlerin yönetimi için kullanımı” olarak tanımlanmıştı. Kavram, devletle toplum arasındaki ilişki üzerinde yeniden düşünmeyi öneriyor, devlet/toplum karşıtlığını kaldırarak devlet-toplum birliğini savunuyor; bir bakıma, devlet-toplum ilişkilerinin kurulması için bir ‘model’ önermiş oluyordu. Bu model, yönetime katılım ilkesini de aşarak, ‘birlikte yönetme’ iddiasını taşıyordu.
‘Yönetişim’ kavramı, kamu yönetimi, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, ekonomi gibi alanlarda hızla kabul görmüş ve özellikle 1990’ların başından itibaren, Dünya Bankası (DB), Birleşmiş Milletler (BM), Kalkınma İçin İşbirliği Örgütü (OECD) gibi çeşitli uluslararası örgütlerin çalışmalarıyla desteklenerek önemli bir güce sahip olmaya başlamıştır.
Dünya Bankası’nın kullanmış olduğu bir kavramın neden bu denli etkili olduğunu ve neoliberal politikalar aracılığıyla Dünya Bankası’ndan ve Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) kredi kullanan ülkelerin nasıl değişmeye zorlandığını anlamak, kuşkusuz Dünya Bankası’nın tarihsel gelişimiyle ve rolü ile ilgilidir. Dünya Bankası, günümüzde hem ulusal hem de uluslararası siyasal düzeyi etkileyen en önemli uluslararası kurumlardandır. Ayrıca hem ‘eski’ düzenin hem de ‘yeni’ düzenin en önemli ortak örgütlerinden biridir ve ulusların etkisinin dışında oluşturulmaya çalışılan ulus-ötesi yapılanmanın da en önemli belirleyici ve taşıyıcılarındadır.
‘Yönetişim’ kavramı ve modeli 1990’lar boyunca bizzat Dünya Bankası tarafından değiştirilerek geliştirilmiştir. Aslında kavramın başlangıçta sahip olduğu naif söylem ideolojik içeriğini gizlemekte başarılı olmuşsa da daha sonraki gelişmeler, kavramın aslında siyasal olarak hangi anlamlara sahip olduğunu belirgin hale getirmiştir. Bu gelişmeler ışığında ‘yönetişim’ kavramının, ‘yönetim’ sözcüğü ile ‘satışı’ yapılamayacak kimi düşüncelere meşruiyet kazandırmakta olduğu yaygın bir şekilde dile getirilmiştir.
Bu açıdan bakıldığında kavram oldukça ilginç bir noktaya doğru evrilmiştir. Çünkü başlangıçta sözcük ‘daha az yönetim’i ya da ‘minimal devlet’i anlatan bir kod olarak kullanılmakta iken Dünya Bankası’nın 1993 ve 1997 tarihli yeni raporlarıyla gelinen noktada, ‘yönetişim’ modelinde egemen olan görüş, ‘minimal devlet’ söyleminden kurtulmuş, bunun yerine devletin yetersiz olduğu alanlarda ‘yönlendirici’ rolü daha fazla vurgulanmaya başlanmıştır.
Ekonomik ve toplumsal yaşama müdahalede bulunmayan devlet, ‘yönetişim’ taraftarlarına göre, gerektiğinde piyasa yararına yasaları yenileme, kural ve düzenlemeleri değiştirebilme kapasitesine sahip olmalıdır. Sermaye adına yeterli ve uygun koşulları sağlaması bakımından kendisine ‘katalizör’ rolü yüklenen devlet bu işlevi ile vazgeçilmez görülmektedir. Bu anlamda 1990’ların sonunda, ‘devlet’ idaresinin yeniden telaffuz edilmeye başlanarak devletin yeni rollerine vurgu yapılması, sözcüğün yeni ideolojik kılıfını oluşturmaktadır.
Sözcüğün kamu yönetimi ve devletin yetki alanı bakımından içeriğini oluşturan temel özellikler ise, genel olarak kamu yönetiminin alanını daraltma, harcamalarını kısıtlama, personelini azaltma, hizmetlerini özelleştirme ya da piyasa mantığına tabi kılma uygulamaları olarak sıralanabilir. Devlet dışındaki aktörlerle birlikte devleti ‘yönetme’, yani ‘yönetişim’, temel olarak devletin piyasalaştırılmasıdır; yani devletin toplumla ya da ‘aktörlerle’ piyasa mantığı ile ilişkilenmesidir. Kamu hizmetleri alanında, örneğin ‘vatandaş’ın yerini ‘tüketici’ kelimesinin almasıyla da bu durum açıkça görülebilir. Devletin ‘yönetişim’ modelindeki kritik önemi, ‘yönetişim’ esasına dayalı bir toplumsal yapılanmaya geçilebilmesi için, ‘eski’nin en geniş ve örgütlü gücü olarak dönüşümü gerçekleştirecek bir aygıt olmasından kaynaklanır.
Devlet, yeni tanımları içerisinde önemli oranda tek bir sınıfın doğrudan müdahalelerini yaptığı bir alan haline gelmiştir.
Bu bağlamda neo-liberalizmin ekonomik verimsizlik sorununa ve sarsılan toplumsal meşruiyetinin yeniden kurulmasına yönelik olarak ‘devlet-piyasa-sivil toplum’ ortaklığı temelinde inşa edilen ‘yönetişim’, uygulamada piyasanın belirleyiciliğine olanak tanımaktadır.
Bu belirleyiciliğe olanak sağlayan en önemli yapılar, son dönemde Türkiye’de de ortaya çıkan ulusal hükümetlerden bağımsız kurul tipi örgütlenmelerdir. ‘Yönetişim’ adı verilen bu yeni oyunun kurucusu olan Dünya Bankası ve bağlaşığı diğer uluslararası örgütler, ‘iyi yönetişim’ söylemi altında yeni bir düzenleme projesinin geliştirilmesi ve uygulanmasına katkı koyarak ulusal hükümetlerden bağımsız olma koşulu ile merkezi ve yerel düzeyde oluşturulan ve çoğu kez kendi etkisi altındaki bu bağımsız kurullar eliyle uluslararası sermayenin ulusal düzeydeki hareketlerini kolaylaştırmakta, devlete ve yerel yönetimlere ise piyasanın ve uluslararası sermayenin hareketlerini kolaylaştıran yasa ve kuralları koyan, yönlendirici düzenlemeler yapan katalizör bir rol vermektedir. Bu düzenlemeler çerçevesinde ‘yönetişim’ modeli, siyasal-yönetsel iktidarın, bürokrasi, şirketler ve STK’lardan oluşan ortaklara devrinin yolunu açmaktadır.
1992 yılında Dünya Bankası tarafından ‘sağlıklı kalkınma yönetimi ile eş anlamlı’ olarak tanımlanan ‘yönetişim’ kavramının dört temel ilkesi; ‘hesap verebilirlik’, ‘kalkınmanın yasal çerçevesi’, ‘bilgilendirme’ ve ‘saydamlık’ olarak belirlenmiş; bu ilkelerin sayısı, OECD tarafından tanımlanan ‘iyi yönetişim’ kavramı çerçevesinde ‘hesap verebilirlik’, ‘saydamlık’, ‘etkililik ve verimlilik’, ‘duyarlılık’, ‘uzak görüşlülük’ ve ‘hukuksallık’ olarak altıya çıkarılmıştır.
1995 yılında OECD Global Governance Komisyonu ise, ‘yönetişim’i şu şekilde tanımlamıştır:
“Yönetişim bireyler, kurumlar, kamu ve özel sektör unsurlarının ortak işleri birlikte yönetme biçiminin toplamıdır. Çatışan ya da farklı çıkarların uyum ve işbirliği sağlanarak harekete geçirilmesiyle işleyen süreçtir. Uyumu sağlamakla yükümlü formal kurum ve rejimleri kapsadığı gibi, insanların ya da kurumların ya uzlaşmaları ya da bunun kendi çıkarına ikna olmaları üzerine doğmuş informal düzenlemeleri kapsar.” (The Comission on Global Governance, 1995)
Bu tanıma göre ‘yönetişim’, 1) Bir kurallar sistemi ya da eylem biçimi olmayıp bir ‘süreç’tir, 2) Bu süreç egemenlik ilişkisi üzerine değil, uzlaşma-uyum üzerine kuruludur, 3) Kamusal ve özel sektör unsurlarını aynı anda kapsar ve 4) Biçimsel bir kuruluş olmayıp sürekli etkileşim ve güven ilkesi üzerine yükselir.
Bütün bu anlatımlara göre iyi bir ‘yönetişim’ için öngörülen ilkeler ya da özellikler aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:
İnternette kent odaklı fotoğraf yarışmaları ile ilgili taramalar yaparken karşımıza İzmir Kent Konseyi Ulaşım Hizmetleri ve Trafik Çalışma Grubu tarafından 2015 yılında düzenlenen “İzmir’de Kent ve Ulaşım” başlıklı bir fotoğraf yarışmasında birinci, ikinci ve üçüncü olanların fotoğrafları çıkınca, bugüne kadar duymadığımız bu yarışma ile ilgili araştırmalara başladık.
Sonuçta, son katılma tarihi 19 Ocak 2015 olan yarışmaya toplam 69 kişinin 253 fotoğrafla katıldığını, yarışma sonucunda Şeref Artagan’ın birinci, Cemil Akyüz’ün ikinci, Erdinç Yılmaz’ın üçüncü olduğunu, ayrıca toplam 20 yarışmacıya ait 20 fotoğrafının sergilemeye değer bulunduğunu; ancak değişik nedenlerle kazanan ve sergilenmeye değer bulunan bu fotoğrafların bugüne kadar sergilenmediğini öğrendik.
Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu’nun gözetiminde yapılan ve jürisinde Yusuf Tuvi ve Erdal Merter gibi tanınmış fotoğraf sanatçılarının yer aldığı bu yarışmada kazananlara maddi ödülleri verilmiş olsa da asıl önemli ödülün, bu fotoğrafların İzmir’le, kentle, ulaşımla ve fotoğraf sanatı ile ilgili olanlar ve tüm kamuoyu tarafından görülüp bilinmesi olduğuna inandığımız için bu yarışmada kazanan ve sergilemeye değer bulunan tüm fotoğrafların geç de olsa en kısa sürede İzmir Kent Konseyi tarafından düzenlenecek bir sergide “sanatçıya saygı” çerçevesinde sergilenmesini diliyoruz.
Bugün sizinle paylaşacağımız ödüllü fotoğrafları ise Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu’nun (TFSF) web sitesinden temin ettik.
Birincilik Ödülü – Şeref Artaganİkincilik Ödülü – Cemil AkyüzÜçüncülük Ödülü – Erdinç Yılmaz
Bilen bilir, ülkemizde bir blogu hazırlamanın, okutmanın ve sürdürmenin zorluğunu…
Ele aldığınız konu ne kadar güncel, ne kadar popüler de olsa blogların okunma düzeyi, ömrü her zaman için diğer sosyal medya platformlarına göre daha zordur. Bu nedenle daha çok emek harcamanız, daha çok çaba göstermeniz gerekir…
Hatırlarsanız, bundan tam 30 gün önce; 9 Eylül 2016 tarihinde sizlere “Merhaba!” demiştik…
Aradan geçen süre içinde birçok yazıyı, birçok düşünce, eleştiri ve öneriyi sizlerle paylaşarak amaç ve hedeflerimize ulaşmaya çalıştık…
Bu paylaşımı sadece blogumuzda değil; blogumuzu odak aldığımız Facebook, Twitter, Linkedin ve Instagram gibi sosyal medya platformlarında da gerçekleştirmeye çalıştık…
Bu sayede birçok arkadaşla, dostla, yoldaşla karşılaştık, bir kısmıyla yeni tanıştık, bir kısmı ile de yola bıraktığımız yerden devam etmeye başladık…
Bu süre içinde ortak kullanımlı bir blogu nasıl kullanmamız gerektiğini, yazıp çizdiklerimizi nasıl daha yaygın hale getirebileceğimizi öğrenmeye çalıştık. Bu öğrenme işine hala devam ediyor; daha yaygın ve yoğun bir şekilde ses çıkarıp ses almaya çalışıyoruz…
Evet, bugün 1. ayımızı kutluyor; barış, demokrasi ve insan hakları alanınında açmaya çalıştığımız bu yeni cephede bize yazarak, fikir verip eleştirerek, bizim yazıp çizdiklerimizi paylaşarak destek olan, katkıda bulunan herkese, her arkadaşımıza, dostumuza ve yoldaşımıza teşekkür ediyoruz…
Tüm mutluluk, barış ve huzurlar sizinle, sizin olsun…
Bugün size Ankara’daki Kavalıderem Derneği‘nin 2016 yılında düzenlediği Aydın Köymen Fotoğraf Yarışmasından söz ederek bu yarışmada ödül alan ya da sergilenmeye değer bulunan fotoğrafları paylaşacağım.
Yarışması şartnamesinde belirtildiğine göre “Aydın Köymen birlikteliği bu yıl için konu olarak, Türkiye’de genellikle ihmal edilen kent ve sanat ilişkisinin irdelenmesini seçmiştir. Sanat alanı kentsel yaşamın nesnel ve öznel yönleri; yaşamı anlamlaştırma, zenginleştirme bakımından özel bir öneme sahiptir. İnsanların kendilerinde beğeni duygusu uyandıran kentlerde yaşamaları onların onurlu yaşam hakkının gerçekleştirilmesini sağlamış olacaktır. Kent-sanat ilişkisi sadece yaşayanlarının beğenilerinin tatmini için gerekmemektedir. Bu ilişki temelde çok boyutludur. Sanatın diğer önemli bir boyutu da, kentlilerin kendilerini anlatabilmelerine olanak sağlayan bir ortam oluşturmasıdır. Demokratik toplumlarda kentliler eleştiri ve özlemlerini dile getirmekte tabii ki sanatı kullanacaklardır.
Sanatın bir protesto ortamı oluşturması, sanatı bu yanıyla da insan haklarının bir parçası haline getirmektedir. Ayrıca sanat etkinlikleri günümüz dünyasında kentlerin ekonomik dinamiğinin önemli bir ögesi haline gelen kültür endüstrisinin temel girdisini oluşturmaktadır. Tabii ki bu boyutların sayısı daha da artırılabilir. Bu yarışmada katılımcılardan kent-sanat ilişkisini kurarken sanatı çok boyutlu olarak ele alması beklenmektedir. Modernizmin toplumun seçkinlerince yaygınlaştırılmaya çalıştığı ülkelerde, toplumsal ve siyasal tercihler açısından olduğu gibi, sanatla ilgili alanlarda da bir yabancılaşma ve kopukluk kendini göstermektedir. Bu sorun yaşamı boyunca Aydın Köymen’i meşgul etmiştir. Köymen yaşamı boyunca toplumda dışlanan büyük kitlelerin toplumsal yaşama dahil edilmesi, onların tercihlerine saygı duyulması, onların anlaşılmaya çalışılmasının yanında yer almıştır. Bu tutumun onun demokrasiye inancının bir sonucu olduğu da söylenebilir. Bu nedenle yarışma jürisi katılımcıların sanat kent ilişkisini ele alırken bu ilişkide popüler sanatın yerinin ihmal etmemesi gerektiğini hatırlatmayı önemli bulmaktadır.”
Bu anlamda sözkonusu yarışmanın amacı, “yaşadığımız kentlerde gerçekleşen sanat etkinliklerini; sanatı icra eden ve icra edilen sanatı algılayan sanatseverin gözünden anlatmak“, konusu da “Popüler sanat ve Kent” olarak belirlenmiştir.
Her bir fotoğraf sanatçısının altı fotoğraflık bir seriyle katıldığı bu yarışmada 21 sanatçının toplam 126 fotoğrafı değerlendirmeye alındığı için biz birinci, ikinci ve üçüncü olan sanatçıların tüm fotoğraflarına ek olarak geriye kalan 18 sanatçının altı fotoğrafından sadece birini paylaşmak istediğimiz için sizlerden paylaşamadığımız diğer fotoğraflar adına özür diliyoruz. Sizinle paylaşamadığımız diğer fotoğrafları görebilmek için Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu’nun (TFSF) aşağıdaki linkine tıklamanızı rica ediyoruz.
Banu Bilgicioğlu – Birincilik ÖdülüBanu Bilgicioğlu – Birincilik ÖdülüBirincilik Ödülü – Banu BilgicioğluBirincilik Ödülü – Banu BilgicioğluBirincilik Ödülü – Banu BilgicioğluBirincilik Ödülü – Banu Bilgicioğluİkincilik Ödülü – Alev Özcanİkincilik Ödülü – Alev Özcanİkincilik Ödülü – Alev Özcanİkincilik Ödülü – Alev Özcanİkincilik Ödülü – Alev Özcanİkincilik Ödülü – Alev ÖzcanÜçüncülük Ödülü – Osman MaaşoğluÜçüncülük Ödülü – Osman MaaşoğluÜçüncülük Ödülü – Osman MaaşoğluÜçüncülük Ödülü – Osman MaaşoğluÜçüncülük Ödülü – Osman MaaşoğluÜçüncülük Ödülü – Osman MaaşoğluBülent SuberkCan BaşerEmre BostanoğluFatma DemirFatma GökmenGamze Tuğba KaplanHalit Kartalİsa CıdaKayhan GüçKemal GökkılıçMehmet UluyurtMelih ErşahinNevzat AltınÖn EgemenSertaç NurtanŞerife KeserÜmmü KandilcioğluYusuf Emiroğlu
Kalabalık bir caddede yürüyorsunuz. Kulaklıkla yanınızdan geçen biri arkadan gelen motosikleti görmüyor, onun yerine siz panik yapıyorsunuz. Onlara bakacağım derken biri omzunuza çarpıyor. Azarı yedikten sonra sessiz yola devam ediyorsunuz. O sırada önünüze bir kişi daha çıkıyor ve yürümenizi engelleyerek, “Kot lazım mı abla, içerde modellerimiz var” diyor. Eğer o köprüdeki daha inatçı keçiyseniz, satıcıyı atlatmayı başarıyorsunuz.
“Ya sabır” çekip yürümeye devam ediyorsunuz. Tabii kaldırımları işgal etmiş otomobiller ve masa-sandalyelerden fırsat bulabilirseniz.
2016 Aydın Köymen Fotoğraf Yarışması Üçüncülük Ödülü, Osman Maaşoğlu
Sonra fark ediyorsunuz ki ileride bir kalabalık birikmiş. Hayatınızda ilk kez göreceğiniz bir enstrümanın önce sesi çalınıyor kulağınıza. Merak ve hayranlık karışımı duygularla durup dinlemeye başlıyorsunuz. Az önceki gerginliğinizden eser yok. Koşmayı bırakıp, şöyle bir duruyorsunuz.
Bir başka gün büyülü bir ses bütün gün içinizde biriken hıçkırığı çıkarıveriyor dışarı. Rahatlıyorsunuz. Bazen de Roman müzisyenlerin neşeli ezgileri etrafında toplanmış insanlar görüyorsunuz. Daha az önce asık suratla yürüyen insanlar dans eden insanları alkışlarken buluyor kendini. Yetişeceğiniz yer çok da mühim değil, siz de durup alkışlayanlara katılıyorsunuz.
Metroya balık istifi doluşup, serin ve taze havaya ulaşma umuduyla merdivenlere koştuğunuzda duyduğunuz yan flüt sesi de en az o temiz hava kadar değerli oluyor. Tırmanılacak merdivenler bekleyedursun, o akustiğin tadını çıkararak derin bir nefes alıyorsunuz.
***
Sonra başka bir gün yolunuzu uzatsanız da o müzikli caddeden geçmek istiyorsunuz. Akordeoncunun yerini hatırlamaya çalışırken bu kez huzursuz bir kalabalık görüyorsunuz. Bu kez mikrofonda belediye zabıtaları. Ellerinde kırık bir gitar ve yüksek perdeden hiç de hoşlanılmayacak bağırtıları. Yerde kırık bir gitar ve bir o kadar kırgın müzisyenler… Ve maalesef dün klarneti eşliğinde sosyal medya şovu yaptığı müzisyeni görmezden gelen semt sakinleri…
***
Balkonlarından rengârenk sardunyalar sarkan bir kent insana nasıl nedensiz bir umut ve mutluluk verirse, sokak müzisyenleri de stres içinde koştururken durup insan olduğumuzu hatırlatarak derin bir huzur verirler. Bu, hepimizin ihtiyacı olan beş dakikalık sorgulamalar için fırsattır aslında.
***
Hayatın ritmini dinlemek, dinlerken gülümseyebilmek sokakta karşımıza çıkan bir şans ise neden yasaklansın değil mi? İşte bu noktada maalesef hemfikir olunamıyor. En başta “otorite baskısı” müzisyenlerin kâbusu niteliğinde. Çünkü yöneten, doğası gereği, yönettiklerinin bir araya toplanıp, aynı anda gülüp, aynı anda öfkelenmesini istemez.
2016 Aydın Köymen Fotoğraf Yarışması, Melih Erşahin
Madalyonun diğer yüzü de var: Dinleyicinin kâbusu olan kötü müzik. İki tane akor bilen, akortsuz gitarıyla sokağa koşacaksa; iki şarkılık repertuarı kapan, sabahtan akşama kadar bunları döndürüp karşıdaki simitçiyi bezdirecekse, bu daha çok sokağın karmaşasına yenisini eklemek olacaktır. O yüzden sokak sanatçılığını savunmak için en meşru gerekçemiz sunulan sanatın kalitesi olmalı.
***
Bu “şerh”i koyup devam edecek olursak; çözüm önerilerini zaten bizzat müzisyenler ortaya koyuyorsa mutlaka dikkate alınmalı. Ek olarak dünyanın farklı şehirlerinde bu konunun nasıl halledildiği de göz önüne alınsa fena olmaz diye düşünüyorum. Çünkü belediyelerin buna ihtiyacı var. Örnek bir olay anlatayım. İzmir’de sokak müzisyenliği yapan bir arkadaşımla sohbet ederken zabıta konusuna değindi. Ben de bir gazete haberinde okuduklarımı anlattım. Buna göre; dünyada pek çok sokak sanatçısının yerel yönetimle bağlantı kurduğunu, hatta Avustralya Melbourne kentinde izin almak için sınav bile yapıldığını, çoğu kentte desibel sınırı konduğunu ve hoparlör, amfi gibi cihazların kullanımının özel izin gerektirdiğini aktardım.
2016 Aydın Köymen Fotoğraf Yarışması, Nevzat Altın
Sohbet ilerledikçe anladım ki; müzisyenler zaten hangi kurum olursa olsun iletişime geçmeye hazır. Performans gösterdikleri ilçe belediyesinden bir arkadaşıma ulaştım. Durumu aktardım, bir görüşme gerçekleştirilmesi için büyük bir çabayla karşılaştım. Bu noktada umutlandım ancak o konuşma bir vahameti de gözler önüne serdi. Arkadaşımın anlattığına göre; bir grup müzisyenle bir etkinlik için anlaşma yapılmış. Etkinlik öncesi müzisyenler belediye yetkililerini karakoldan aramış. Sebep, belediyenin etkinliğinde yine belediyenin zabıtalarına durumu anlatamamaları ve maalesef şiddet görmeleri.
***
İşte tam da bu yüzden “kent kültürü” çok sihirli bir kelime haline geliyor. Kurallar, onay kartları, yer belirleme gibi pek çok çözüm müzisyenlerin de fikri alınarak ortaya konabilir. Ancak müzik ve kent kültürünü harmanlamakta yetersiz kalan bir toplumda yaşıyorsanız, kurallar kadar bu duruma da emek harcamanız gerekebiliyor. Bu emek, yeri gelince Karşıyaka Çarşı’da, Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde yahut Konak Vapur İskelesi’nde hırpalanan bir müzisyenin yanında dinleyici olarak yer alabilmeyi de kapsıyor. Çünkü sokağın sahibi, sokağın müziğine sahip çıkarsa “otorite” de kiminle “dans ettiğini” anlamak zorunda kalacaktır.
MODUS OPERANDİ: İlişkisel Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 4, Mart 2016, Ederi: 15 TL.
Modus operandi, bir kimsenin çalışma yöntemi veya alışkanlığını tanımlamakta kullanılan Latince bir deyim. Kriminoloji ve kriminalistik terminolojisinde, “vakanın oluş şekli” veya “failin yöntemi” anlamlarına geliyor ve failin psikolojisiyle ilgili ipuçları elde etmek için oluşturulan suç profilinde kullanılıyor.
Sosyal bilimler pratiğine disiplinlerarası, ilişkisel ve eleştirel katkı sunmayı hedefleyen Modus Operandi: İlişkisel Sosyal Bilimler Dergisi’nin 4. sayısının dosyası, “Kent Çalışmaları” temasını tartışan yazıları içeriyor.
Dosya: “Kent Çalışmaları: Eleştirel Yaklaşımlar“
• Ulaş Bayraktar, Türkiye Kent Siyaseti’nin Post-Politik Halleri: Hizmet Referansiyelinin Projeci Habitusu için Adana’da bir Durak
• Tuna Kuyucu, The Paradox of Social Housing in Turkey
• Candan Türkkan, Neoliberalizm, Güvencesizlik ve Kent-Gıda İlişkisi
• Deniz Ay-Faranak Miraftab, Aktivizmin İcat Edilmiş Alanları: Gezi Parkı ve Vatandaşlığın Performatif Pratikleri
• Defne Kadıoğlu Polat, The ‘Ghetto’ as Self-Fulfilling Prophecy? The Spatial Exclusion of Turkish Immigrants in Berlin
• Ceren Lordoğlu, Kent Coğrafyasında Kadınların Güvenlik Endişeleri
• Egemen Yılgür, Lofçalı Muhacirler Mahallesi: Kentsel Mekânın Yeniden Üretimi Ekseninde Peripatetik Toplumsal Organizasyon Biçimleri
Söyleşi
Michael Goldman ile söyleşi: Küresel Sermaye Kıskacında Spekülatif Kentleşme: Küresel Kent Projeleri (Şerife Geniş)
Müdahaleler
• Onur Uca, Beyaz Yakalılar Üzerine Yapılmış Bir Alan Çalışmasından Anekdotlar
• Laçin Tutalar, Sesli Kamusal Alanları Ararken Bir Saha Anlatısı: Etik Kurulundan Çıkıp Sokak Müziğini Dinlemek
İnceleme
• Dilek Köse, [Helen Jarsiv, Paula Kantor ve Jonathan Cloke (2015) Kent ve Toplumsal Cinsiyet, Dipnot Yayınları]
• Berfin Varışlı, [Murat Şentürk ve Harun Ceylan (2015) İstanbul’da Yaşlanmak: İstanbul’da Yaşlıların Mevcut Durumu Araştırması, Açılım Kitap]
• Ozan Başdener, [Nezar Alsayyad ve Mejgan Massoumi (2015) Dindarlık ve Kentsel Mekânın Yeniden Üretimi, Litera Yayıncılık]
Önemli bir yönetim stratejisi olarak işbirliğini ele aldığımız bu yazının ilkinde belediyeler arasındaki işbirliğini ele alıp bunun gerekliliğini vurgulamaya çalışmıştık.
Bugün ise bir kentin yaşamındaki diğer önemli aktörlerden, merkezi yönetim kuruluşları olan valilikler, bakanlık temsilcilikleri, meslek odaları, demokratik kitle kuruluşları ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğinden söz etmeye çalışacağız.
‘Eski’ Türk Dil Kurumu’nun 1981 baskılı ‘eski’ Türkçe Sözlüğüne göre ‘işbirliği’ sözcüğünü, “amaçları ve çıkarları bir olanların kurdukları çalışma ortaklığı” olarak tanımlanıyor.
Bu tanıma göre birden fazla taraf arasında işbirliği yapılabilmesi için ortada ortak bir çıkar ve amacın olması, işbirliğine taraf olanların bu amaç ve çıkarlar çerçevesinde bir araya gelmesi ve kendi başlarına yaptıklarından farklı bir çalışma ortamı yaratmaları gerekiyor.
Sözcüğün anlamını açıklayan Türk Dil Kurumu’na göre birden fazla olan tarafların amaç ve çıkarları arasında bir ortaklık olması için, iyi niyetli olduğunu varsaydığımız her bir tarafın öncelikle kendisi dışındaki diğer tarafların amaç ve çıkarlarını bilmesi, öğrenmesi gerekiyor.
Ardından da her birinin net ve kesin bir iradeyle bir araya gelerek kendi amaç ve çıkarlarıyla diğer tarafların amaç ve çıkarları arasındaki ortak noktaları arayıp bulmaları, buldukları ortak noktalar üzerinde karşılıklı bir anlaşmanın sağlanabilmesi için mevcut koşulların bu işbirliği için uygun olup olmadığını araştırması gerekiyor.
İşbirliği konusu ile ilgili taraflar arasında amaç ve çıkarlar açısından ortak noktalar bulunduğunu belirleyen tarafların öncelikle bir araya gelip bu ortak amaç ve çıkarları görüşüp tartışmaları gerekiyor.
Yapılan görüşme ve tartışmalar sonucunda netleşen bu ortak ve çıkarlar üzerinden işbirliğinin konu, amaç, hedef, kapsam, süre, yöntem ve eylem programı gibi farklı boyutları konusunda bir planlamanın yapılması ve olası uygulamanın izleme ve değerlendirilmesi ile ilgili ilke ve yöntemlerin belirlenmesi gerekiyor.
Ardından da tüm tarafların katılımıyla işbirliğinin uygulamaya sokulması gerekiyor.
Görüldüğü gibi basit bir işbirliğinin tasarlanıp uygulanması ve uygulamanın izlenip değerlendirilmesi bile uzun, zahmetli ve yorucu çalışmaları gerektiriyor.
Ayrıca amaç ve hedeflerde bir esneklik yaratmak, tavizler verebilmek konusunda fedakârca davranmayı da bilmek gerekiyor.
Oysa hayat kısa ve her şeyi hemen yapmak, yapılanın meyvesini acilen toplamak gerekiyor…
O kadar düşünüp taşınıp plan yapmaya filan da vaktimiz yok.
Ayrıca kendim dururken, şişkinleşmeyi bekleyen egom kendi amaç ve hedeflerimi öncelerken “diğerlerini hiç bekleyemem” demek o kadar kolay ki…
“Yola önce ben çıkmalıyım ve kimseyi dinlememeliyim…“, “Kimseyle birlikte olmak, işbirliği yapmak gibi dertlerim filan olmamalı…” Çünkü hedefe ilk ulaşan yarışı kazanır ve geride kalanlar sadece kaybedenlerdir… Ayrıca “ben o kadar sıkıntıya da gelemem, başkalarının tafrasını çekemem…“
“Az olsun, küçük olsun ama benim olsun!“
“Kazanırsam benim olur, kazanamazsam benim yenilgimle yıpranan umutlar nasılsa o işin yapılmasını daha da zorlaştırır…“
Hele bir de araya din, mezhep, etnik ayrımlar ve siyasal rekabet girmişse, bunlar ayrılığın malzemesi ya da nedeni yapılmışsa; işler işte o zaman daha da bir kolaylaşır… “Ben onunla bir araya gelemem ki”, “bizim onlarla birlikte iş yapmamız mümkün olmaz” gibi gerekçeler arka arkaya sıralanır…
Ancak amaç ve hedef bir kamu mülkünün, halka ait bir değerin ya da zenginliğin paylaşılması, diğer bir deyimle yağmalanması söz konusu olduğunda bazı tarafların, özellikle de o kentte var olan sermaye çevrelerinin ve örgütlerinin, başka konularda bir araya gelemezken bu tür konularda kolaylıkla bir araya geldiklerini, belediye başkanının sağında ve solunda yer alarak “örnek” bir beraberlik sergilediklerini görmek de her zaman için mümkündür.
EXPO 2015 ve 2020 adaylık süreçlerinde büyük bir lokma olarak hedefe konulan ‘İnciraltı’, geçmişte ve günümüzde ‘Basmane Çukuru’, ‘Kültürpark’ ve ‘Körfez Geçiş Projesi’ gibi konularda görülen rant odaklı ortaklıklar ya da besleyip büyütüp İstanbul sermayesine teslim edilen Tansaş, Kipa ve İzair gibi işbirlikleri bunun en kolay hatırlanan, en somut örnekleridir.
Aslında bütün bunlar bildiğimiz, gördüğümüz, tanık olduğumuz şeyler…
İşte o nedenle belediyelerimiz, valiliklerimiz, bakanlıkların il örgütleri, meslek odalarımız, demokratik kitle örgütlerimiz ve de sivil toplum kuruluşlarımız ne kendi aralarında ne de diğer taraflarla bir araya gelmede, birlikte iş yapmada, işbirlikleri oluşturmada –ne yazık ki- başarılı olup sonuç alamıyorlar, bir araya gelseler bile bunu sürdüremiyorlar.
Çünkü işin püf noktasının katılımcı ve çoğulcu demokrasi olduğunu bilmekle birlikte; temsili demokrasinin araçlarından biri olan seçilmişler tarafından atanarak ya da bizatihi seçilerek edindikleri kendi güçlerini ve küçük iktidar alanlarını korumaktan vazgeçemiyorlar…
Bugün sizlerle, 2015 yılında düzenlenen Ulusal Su Kongresi Fotoğraf Yarışmasında dereceye giren ve sergilemeye değer bulunan fotoğrafları paylaşacağız.
26-30 Ekim 2015 tarihlerinde Antalya’da yapılan Uluslararası Ulusal Su ve Sağlık Kongresi kapsamında “su ve sağlık ilişkisini” ortaya koymak amacıyla düzenlenen yarışmada birinci, ikinci ve üçüncü olan fotoğraflarla mansiyon ödülü alan 2 ve sergilemeye değer bulunan 31 fotoğrafla birlikte toplam 36 fotoğrafı beğeninize sunuyoruz.
1. Ödülü – Mehmet Uluyurt2. Ödülü – Uğur Kandemir3. Ödülü – Mehmet Ali PoyrazMansiyon – Berkan SürenMansiyon – Ragıp SarıAbdülcelil TopalfakıoğluBekir YeşiltaşÇiğdem Gül DipDevrim Özgür ÜnlüEnder PekşenHülya Polatİhsan İlzeİhsan Korkutİpek Çakmak Yılmazİsmail KaraKazım KuyucuLevent MeriçMahmut ÖzdemirMahmut ÖzdemirMehmet EkiciMert Emre AkşitMerve ErginMusa TalaşlıMusa TalaşlıMustafa GezerMustafa KılınçMustafa ŞahinOsman KartalOsman KartalRagıp SarıSerkan ÖzkanSerkan TuraçTarık BozbayTarık KaraÜmit KozanYousef Sayadi
Tehlikeli atıklar tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ciddi boyutlarda ekolojik sorunlara neden olmaktadır. Bu sorunlar, sanayi devrimini gerçekleştirmiş, 4. Sanayi Devrimi’ni yaşayan egemen devletlerde ve onların tahakkümündeki ülkelerde farklı nedenlerle ve farklı sonuçlarla görülmektedir. Tehlikeli atıklar sorunu, Türkiye’de, egemen ülkelerin verdiği rol gereği yaşanmaktadır. (*) Ya bu egemenlerin ekolojik-ekonomik nedenlerle üretmedikleri ürünlerin üretimi yapılmaktadır ya da kullanmadıkları, köhnemiş teknolojileri, sökülmüş fabrikaları satın alınmaktadır. Sorunun bir başka nedeni de, tüm uluslararası sözleşmelere karşın, bu devletlerden Türkiye’ye çeşitli yol ve yöntemlerle sokulan tehlikeli atıklar veya bulaşıklarıdır. Dünyadaki tehlikeli atık sorunundan, Türkiye’nin olduğu gibi, İzmir’in de bağışık olmadığı açık bir gerçektir. İzmir’de hem ekolojik yıkıma neden olan tehlikeli atık üreten yatırımlar yoğuşturulmakta, hem de çeşitli yollardan tehlikeli atık girişi olmaktadır. Sorumlu yöneticiler de farkında oldukları bu sorunları, devlet ve hükümetlerce izlenen politikalar gereği, saklamakta, hafife almakta veya çözüyormuş gibi yapmaktadırlar.
Elinde bulunduran kişinin atmak istediği veya atmayı planladığı veya atmak zorunda olduğu madde ya da objedir tehlikeli atıklar. Standart dışı ürünler, dökülmüş, niteliği bozulmuş ya da kullanıma maruz kalmış olan maddeler, kullanılmayan kısımlar (bitik piller, katalizörler vb.), yararlı verim alınamayan maddeler, endüstriyel işlem kalıntıları (örneğin cüruflar, dip tortusu vb.), makine/yüzey işlem kalıntıları (torna atıkları, frezeleme kırıntıları vb.), hammadde çıkarılması ve işlenmesinden kaynaklanan kalıntılar (petrol sahası slopları, madencilik atıkları vb.), yasa ile kullanımı yasaklanmış olan ürün, madde ve materyaller, sahibince artık kullanılmayan ve kullanılmayacak olan nesneler (tarımsal, evsel, işyeri, pazar kalıntıları vb.), işlemler sonucu kontamine olmuş ya da kirlenmiş maddeler, son kullanım tarihi geçmiş ürünler, atıklara örnek olarak gösterilebilirler.
Aliağa Gemi Söküm Alanı
Atık tanımlaması için Avrupa Birliği Atık Konseyi’nin 12 Aralık 1991 tarihli 91/689/EEC sayılı direktifinin esas alınması doğru olur.
Tehlikeli atıklar ise çevre ve insan sağlığı için tehlikeli olan, yanıcı, yakıcı, kanserojen, patlayıcı, radyoaktif, aşındırıcı ve zehirli atıkların tümüne verilen genel bir isimdir.
“Miktar, konsantrasyon veya fiziksel, kimyasal veya enfeksiyöz özellikleri nedeniyle:
1. Mortalite artımına neden olan veya önemli boyutlarda katkıda bulunan, ciddi, irreversibl yetersizlik yaratıcı, düşürücü hastalık yapan,
2. Uygun biçimde işlenip, depolanıp, taşınıp veya yok edilmediği durumlarda insan sağlığı veya çevre için zararlı olabilme potansiyeline sahip katı atıklar veya katı atık bileşimlerine tehlikeli atık denmektedir.”
Hangi atıkların tehlikeli olarak kabul edildiği, 14.03.2005 tarih ve 25755 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği’nde belirtilmiştir:
Liman kenti ve civarında da liman olanaklarının bulunması yanında; verimli tarım topraklarıyla çevrili oluşu, hammadde kaynakları, nitelikli işgücü ve ulaşım ağının elverişliliği, sanayinin gelişmesine olanak vererek İzmir’i Ege Bölgesi’nin ticaret merkezi konumuna getirmiştir. İzmir’deki sanayinin başlangıç ve gelişiminden kısaca söz edilecekse; önce tarıma dayalı; tütün, incir, üzüm işletmeleri; zeytinyağı tasirhaneleri, sabun işlikleri; dokuma, gıda, içki, bira, sigara, yem, gübre, dericilik, tarım makineleri, vb. sanayi yatırımları yapıldığını belirtmek gerekir. Sonraki yıllarda ise Türkiye’ye biçilen rol ve yerel koşullara göre; çok enerji ve su tüketen, ekolojik yıkımlara neden olan, sanayi yatırımlarına devam edilmiştir: Petrokimya, petrol rafinerisi, demir-çelik, gemi sökümü, çimento, toprak sanayi, seramik, otomotiv, boya, madeni eşya gibi sanayi kollarıyla enerji ve madencilik alanındaki yatırımlar bu tür yatırımlardır.
İzmir’deki ilk sanayi yerleşim alanı, Alsancak Limanı’nın arka tarafındaki Darağacı (Alsancak Stadyumu civarı) bölgesidir. TARİŞ’in yatırımları, Sümerbank Basma, ETAS Meyankökü işleme, ESHOT Havagazı, Gomeller yağ fabrikası, T.E.K. Santrali gibi yatırımlar bu bölgedeydiler. Daha sonraları ise, Bornova, Kemalpaşa, Turgutlu; Çiğli, Menemen, Aliağa, Torbalı, Tire, Ödemiş hatlarına doğru organize sanayi bölgelerine (OSB) ve küçük sanayi sitelerine (KSS) veya tek olarak yerleşildi. Yerleşmelerin hemen hepsi en verimli ovalarda, tarım topraklarında ve suya erişim olanaklarının yüksek olduğu bölgelerde gerçekleştirildi. Böylece en önemli tarım toprakları tam anlamıyla yok edilirken, mevcut sular da hızla tüketiliyor ve bu sanayi kuruluşlarınca kirletiliyordu.
İzEBSO’nun İzmir’deki ilk 100 büyük sanayi kuruluşunun listesinden, İzmir’in tehlikeli atık üreten sanayilerin büyüklükleri hakkında bir fikir edinilebilir.
Bazı sektörlerin oluşturduğu tehlikeli atıklardan örnekler verilecek olursa:
1.Kimya sanayi: Kuvvetli asit ve bazlar, solventler, reaktif atıklar;
2. Metal sanayi: Ağır metallerle birlikte boya atıkları, kuvvetli asit ve bazlar, siyanürlü atıklar, ağır metal içeren kalıntılar;
3.Temizlik maddeleri ve kozmetik üretimi: Ağır metal tozları, yanabilen ve parlayabilen maddeler, yanabilen solventler, kuvvetli asit ve bazlar;
4.Mobilyacılık: Solventler, yanabilen maddeler;
5. İnşaat sanayi: Yanabilen boya atıkları, solventler, kuvvetli asit ve bazlar;
6.Taşıt onarım ve bakım işlikleri: Ağır metal içeren boya atıkları, yanabilen atıklar, kullanılmış kurşun piller ve bataryalar, akü kalıntıları, solventler;
7.Matbaacılık sanayi: Ağır metal çözeltileri, atık mürekkepler, solventler, elektro kaplama atıkları, ağır metaller içeren mürekkep çamuru;
8. Kâğıt sanayi: Ağır metaller içeren boya kalıntıları, parlayabilen solventler, kuvvetli asit ve bazlar;
9. Dericilik ve deri işleme: Ağır metaller, toluen ve benzen;
10. Gemi Söküm Sanayi: Ağır metaller, yağlar, PCB, PAH;
11. Yakma Tesisleri: Dioksin, Furanlar, Klor ve PCB’ler bilinen başlıca Kalıcı Organik Kirleticiler.
Gaziemir, Radyoaktif Alan – Atlas Dergisi
”Dioksin’’ veya ‘’dioksinler ve furanlar’’ terimleri genellikle 210 adet klorlu kirletici, poliklorlu dibenzo-p-dioksinler ve dibenzo furanlar’dan oluşan bir grup olduğu ve en toksik klorlu organik bileşikler olarak kabul edilir;
İzmir ve yöresinde; kömür, altın, bakır, kurşun, çinko, demir, antimuan, perlit, grafit, titenyum, dolomit ve mermer madenleri çıkarılıp işlenmektedir. Sanayi kadar, madencilik faaliyetleri sırasında da tehlikeli atıklar üretilmektedir.
Madencilik Faaliyetleri Tehlikeli Atıkları: Ağır metaller, siyanür, ağıryağlar, bu tehlikeli atıklara verilebilecek örneklerin bir kısmıdır.
Burada, özellikle Bergama ve Efemçukuru’ndaki altın madenciliği faaliyetlerinin yoğun ağır metal kirliliklerine dikkat çekilmelidir.
Elbette tehlikeli atıklar ve kaynakları yukarıdakilerle ve sektörlerle sınırlı değildir.
İzmir ve ilçelerinden günde yaklaşık olarak 15 ton tıbbî atık toplanmaktadır. Bu atıklar, 53 hastane, 184 poliklinik ve 540 küçük ölçekli sağlık merkezinde üremektedir. Bu atıklar İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından toplanarak Harmandalı katı atık dökü alanında gömülmektedir. Ancak özel hekim muayenehanelerinden, veteriner ve diş hekimi klinikleri gibi küçük sağlık birimlerinde oluşan atıklar bu sisteme dahil edilememektedir.
Ülkemizin en önemli sanayi bölgelerinden biri olan İzmir’de tehlikeli atıkların bertarafı, geri dönüştürülmesi, giderilmesine yönelik tesis yoktur denebilecek kadar azdır.. Oluşan tehlikeli atıkların bir bölümünün İzmit’teki lisanslı tesis İZAYDAŞ’a gönderildiği söylenilmektedir. Oysa İZAYDAŞ, bulunduğu bölge dışından atık kabul etmemektedir. Bir kısım tehlikeli atık ise, eğer kapasitesi kendi tehlikeli atıklarına yeter ve kabul edebilir koşullar olursa, PETKİM’in Aliağa’daki yakma tesisinde bertaraf edilmektedir. İzmir’in tehlikeli atıklarının büyük bir bölümü ise evsel atıklarla birlikte atılmaktadır. Örneğin, Aliağa’daki gemi söküm tesislerinden Harmandalı katı atık dökü alanına atıklar gönderilmektedir. Bu atıkların bu dökü alanına kabullerinin yapılmaması gerekirken, niteliklerini denetleyecek uzman da bulunmamaktadır.
Sanayi kenti olan İzmir, başta Aliağa Demir Çelik tesisleri, Petrol rafinerisi ve Petkim gibi kimyasal atığı yoğun olan ve yılda milyon tonun üzerinde atık üreten tesislere ev sahipliği yapmaktadır.
Ayrıca, yanlış politikalar sonucu her ilçesi organize sanayi bölgeleri (OSB) ve küçük sanayi siteleri (KSS) ile donatılmıştır. Bu düzenli sanayi tesislerinde bile net tehlikeli atık miktarı resmi olarak belirlenmediği gibi bertaraf edilen miktarlar da çok azdır. Kentsel atıksu arıtma tesislerinden kaynaklanan milyonlarca tonluk arıtma çamurları ayrı bir sorundur. İlimizde sadece katı olan tehlikeli atıklar hakkında konuşulmasına rağmen, henüz sıvı ve gaz formlarda tehlikeli atık yokmuş gibi davranılmaktadır.
İlimiz Aliağa ilçesinde bulunan, kapasiteleri her yıl hızla artan elektrikli ark ocağı (EAOT) ile üretim yapılan demir çelik tesislerinde, bir ton çelik üretiminde Türkiye ve gelişmiş ülkelerde tehlikeli atık olarak kabul edilen, % 35 demir, % 10-30 çinko ve % 2-7 kurşun içeren, yaklaşık 14 kg EAOT ve 100 kg cüruf açığa çıkmaktadır. Çevresel ve ekolojik yıkımlara neden olan EAOT atığı Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine göre çevreye zarar vermeden güvenli bir şekilde giderilmesi ve depolanmasının sağlanabilmesi için özel işlem ve depolama teknikleri gerekmektedir. Ancak, Aliağa’daki tesislerce bu yapılmamaktadır. Çözüm ya bu fabrikaların civarındaki verimli tarım topraklarına Elektrikli Ark Ocağı Tozlarının tepelenmesinde ya da vadilere dökülmesinde aranmıştır. Ayrıca, bu tozların sıkıştırılarak parke taşı yapıldığı da bir gerçektir.
İstanbul İkitelli’de hurdacıda rastlanan radyoaktif atıktan sonra, İzmir’de de radyoaktif Europium 152 atığına rastlandı:
3 Nisan 2007’de, İzmir, Gaziemir Aksoy Caddesi üzerindeki Aslan Avcı Döküm Sanayi ve Tic. A.Ş.’ye ait fabrikanın 70 dönümden fazla olan arazisinde, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından radyasyonlu atık saptandı.
Bu fabrikada 40 yıldan fazla süreyle, yarı açık cezaevi mahkumları çalıştırılarak, akü ve kurşun hurdalarından kurşun üretimi yapıldı. Ayrıca, “Aslan Avcı” markalı saçma üretimi de bu tesiste gerçekleştiriliyordu. Külçe kurşun ve saçma üretimi için teknik ömrünü tamamlayınca, bu tesisin makineleri, depoları, asit havuzlarıyla birlikte terk edildi. Şirketin iç yazışmalarında, radyasyonlu atık numunelerinin, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na (TAEK) bağlı Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’ne (ÇNAM) gönderildiği belirtilmektedir. TAEK-ÇNAM’nde yapılan incelemede, “radyasyon tespit edilen malzemelerin herhangi atık sınıfında değil, ‘radyoaktif kaynak’ olduğu ve malzemelerin Türkiye’de bulunmadığı” belirleniyor. Radyasyonun ‘Europium 152’ adı verilen bir malzemeden bulaşmış olabileceğini tespit eden ÇNAM, bu malzemenin de ancak nükleer santrallerdeki nükleer çubuklardan bulaşabileceğini belirtiyor. Ayrıca Europuim 152 adı verilen malzemenin Türkiye’ye yasal girişinin olmadığı da açıkça ifade ediliyor.
8 Eylül 2008’de TAEK, Aslan Avcı’ya gönderilen yazısında, fabrikada Mayıs, Haziran, Temmuz ve Ağustos’ta yapılan ölçümlerde depolama sahasında, “…fırınlar bölgesinde, kapalı istif sahasında radyoaktif madde bulaşmış atık tespit edildiği…”ni belirtip, “Radyoaktif maddelerin potalarda eritildiğini…” vurguluyor. “Radyasyonlu atıkların bulunduğu yerin karantina altına alınması gerekmektedir.”
17 Haziran 2008’de Çevre ve Orman Müdürlüğü bir depoda 200 ton atık tespit ediyor ve atıkların bertarafa gönderilmesini istiyor. Bu arada, Aslan Avcı Döküm San. ve Tic. A.Ş’nin Teknik Müdürü Özgür Yarcı, şirketin genel müdürü Hadi Gedik’e gönderdiği elektronik mektuplarda “radyasyon içeren tehlikeli atıkların İZAYDAŞ’a gönderilmesi durumunda maliyetin 12 milyon lira olacağını, eğer Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi’ne (CNAM) gönderilirse maliyetin daha da artacağını” belirtiyor. Denetçiler, Temmuz 2008’de tekrar fabrikaya gittiğinde 180 ton tehlikeli atık daha bulmuşlardır.
17 Eylül 2008’de, İzmir Valiliği İl Çevre ve Orman Müdürlüğü yetkilileri firmaya, “9-10 Eylül 2008’de fabrikada 90 x 90 x 12 metrelik depolanmış atık sahasında radyasyon tespit edildiğini” bildiriyor. Yazı, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne, Gaziemir Kaymakamlığı’na Gaziemir Belediyesi’ne ve Gaziemir Sağlık Grup Başkanlığı’na da gönderiliyor.
Kasım 2008’ de TAEK, fabrikaya çevre ve insan sağlığı açısından alınması gereken tedbirleri bir kez daha hatırlatıyor. Bu uyarı yazısı Çevre Bakanlığı ile İzmir Valiliği’ne de gönderiliyor. Aralık 2008 ile Eylül 2009’de, Çevre ve Orman Bakanlığı fabrikayı tekrar denetliyor. Aralık 2012 itibariyle fabrikanın durumunu tüm sorumlu ve yetkili kurumların biliyor olmasına rağmen bugüne kadar radyoaktif çöple ilgili hiçbir işlem yapılmamıştır. Bölge sakinlerinin ifadelerine göre, arazi el altından satılmak isteniyor, iddiaya göre araziyi TOKİ alacaktır.
TEHLİKELİ ATIKLARIN SAĞLIĞA ETKİLERİ
Ağır metallerin sağlık üzerine etkilerini şöyle sıralayabiliriz: Farklı sistem ve organ kanserleri, solunum ve dolaşım sistem hastalıkları, tiroid bezi hastalıkları, karaciğer ve böbrek işlevi bozuklukları, hipertansiyon, düşük ağırlıklı bebek doğumları, düşükler.
Radyoaktif atıklar, kansere neden olmaktadırlar.
Dioksinler ve furanlar çevrede çok uzun süre kalıcıdırlar. Uluslararası Kanser Araştırması Ajansı tarafından 1. Grupta (İnsanlarda kansere neden olduğu ispatlanmış maddeler) gösterilmektedir. Bu konuda en geniş araştırmayı ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) yürütmüş ve bu araştırmanın taslağını 1994 yılında yayınlamıştır (USEPA 1994a). Araştırma sonuçlarına göre, dioksin kanser yapmasının yanında, sinir, bağışıklık ve üreme sistemlerine (sperm sayısında azalma dahil) zarar verebilmekte, doğmamış bebeklerde bozuk oluşumlara, sakatlıklara sebep olabilmekte, endokrin sistemini bozabilmekte ve daha birçok olumsuz etkiye neden olabilmektedir. Atıklar yakıldığında, çok daha zehirli atıklara dönüşerek havaya, suya ve toprağa oradan da besin zinciriyle insana ve diğer canlı bedenlere taşınıyor. Bu atıklar insan bedenine bir kez girdiğinde on yılları aşan süreler boyunca bedenden dışarı atılamıyor. Bedende biriken bu zehirler, zamanla başta kanser olmak üzere, üreme sorunlarına ve akciğer hastalıkları gibi daha birçok sağlık sorununa neden oluyor.
Asbest: ILO ‘nun verilerine göre; dünyada her yıl, asbest ile ilişkili kanserlerden 100.000 – 140.000 çalışan kanserden ölmektedir.
Siyanürün sağlık etkilerini kısa süreli yüksek doz ve uzun süreli düşük doz olarak ayırmak gerekir.
Kısa süreli ve yüksek dozlarda sinir, solunum, dolaşım sistemi etkilenmesi söz konusudur. Uzun süreli düşük dozlarda ise ruhsal dengede bozulma, iştahsızlık, guatr, doğumsal anomali görülür. İnsan için öldürücü doz 1mg./kg (beden ağırlığı)’dır.
“Termiğe Dur” Eylemi, Aliağa
SONCA
Gemi sökümcüler, kapasitesi ve dolaysıyla teknik kullanma süresi yıllar önce dolmuş olan Harmandalı çöp dökü alanına tehlikesiz olduğunu beyan ederek, atıklarını göndermektedirler. Aynı gemi sökümcüler, anımsayacaksınız, OTOPAN isimli gemide bir ton asbest bulunduğunu beyan etmişlerdi. Oysa Tehlikeli Gemi Sökümünü Önleme Girişimi, tehlikeli atık sınıfındaki asbestin 77,4 ton olduğunu kanıtlamış, geminin Hollanda’ya geri gönderilerek, asbestinin orada temizlenmesini sağlamıştı. Artık gemi sökümünden gelen atıkların içinde tehlikeli atık olmadığına inanılabilir mi? Sorumlular bu konuda güvence verebilirler mi? Bu güvencelerini hangi uzmanlarıyla yaptıkları denetimlerine dayandırabilecekler? Böyle bir denetim hiç yapılmış mıdır? Kadrolarında bu işin uzmanları var mıdır?
Demir çelik fabrikalarının Aliağa’da birikmiş en az on beş milyon ton elektrikli ark ocağı tozu vardır. Fabrika sahalarında, satın aldıkları verimli tarım topraklarında depolayıp Aliağa’da Bozköy civarında bir vadiye yığıyorlar. Bilimsel raporlarda ve araştırmalarda bu elektrikli ark ocakları tozlarını oluşturan kanserojen ağır metallerin, yer altı ve yer üstü sularına karıştığı gibi rüzgâr ile soluduğumuz havaya da karıştığı yazılmaktadır. Milyonlarca ton demir çelik atığı toz ve ne yapılacağı bilinmiyor. Ama bunlar yediğimizden, içtiğimizden, soluduğumuz havaya kadar yaşam düzenimizin içindeler.
Sadece bu kadar mı? Altın madenciliği, polimerik kompozit malzemelerle üretim yapanlar, boya fabrikaları tehlikeli atıklarını ne yapıyorlar? İzmir’in, demir çelik, altın madenciliği ve gemi sökümünden kaynaklananlar dışında, yılda en az 300 bin ton olan tehlikeli atığı nerededir? İZAYDAŞ’ın kapasitesi İzmir’in tehlikeli atık miktarının onda biri kadar. İZAYDAŞ, 35 bin ton/yıllık kapasitesiyle tüm Türkiye’ye hizmet veriyor. PETKİM 17.500 t/y atık yakma kapasiteli bir tesise sahipken, TÜPRAŞ 7.500 t/y bir yakma tesisine sahiptir. Türkiye’de üretilen tehlikeli atık miktarı TÜİK’e göre: 1.250.000 t/y; AB bazlı tahmin: 2.600.000 t/y; Envest: 2.600.000 t/y; HAWAMAN: 1.350.000 t/y’dır. Geriye kalan tehlikeli atıklar nerededir? Kaldı ki; atık yakma tesisleri de başlı başına dioksinlerin ve furanın kaynağıdırlar.
Bir ilâç fabrikasının atıklarını nasıl da gömdüğünü çok yakınlarda TV’lerde gördük, gazetelerde okuduk. Dünyada bugün en kârlı işler, silah, uyuşturucu, petrol ticaretleri gibi tehlikeli atık ticaretidir. Somali kıyılarına, Karadeniz’e atılan, dökülen tehlikeli atıkları biliyoruz. İtalyan mafyasının Sicilya açıklarına nükleer atık yüklü gemi batırdığını, Greenpeace örgütü yaptığı ölçümlerle kanıtladı. İskenderun Körfezi’ne, İspanya’nın tehlikeli atık niteliğindeki termik santral atığı yüklü ULLA isimli batırıldı. Çimento fabrikalarında tehlikeli atıklar yakılıyor. Ülkemizde bu fabrikaları İtalyan sermayesi satın almaktadır. İzmir’in merkezindeki Gaziemir İlçesi’ne nükleer santral atığı Europium 152 getirilip gömülebilmektedir. Sorumlu ve yetkili olanlar olayı saklamış, hafife almışlar ve sürüncemede bırakarak, suçluları tespit edip, yargılanarak cezalandırılmalarını sağlamamışlardır.
(*) Gelişmiş ülkeler, 1970’li yıllardan itibaren deri sanayinde ortaya çıkan çevre kirliliği, sanayide suyun fazla kullanımı, artan üretim ve işçilik maliyetleri nedeniyle deri işleme sanayini bırakmaya başlamışlardır. Bu ülkelerin düşük maliyetli deri ithalatını artırmaları ve giderek artan çevre koruma önlemleri, bunun sonucunda ortaya çıkan yüksek maliyetler nedeniyle bu alanı terk etmeye başlamışlar, ham deri işletmeciliği az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere doğru kaymaya başlamıştır. 1980’li yılların ikinci yarısından sonra, Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloku’nun dağılması serbest piyasa ekonomisinin giderek önem kazanması ve yaygınlaşması, deri ticareti ve sanayinde dengelerin değişmesine neden olmuştur. Deri üretim merkezi, Avrupa’dan doğuya doğru kaymaya başlamıştır.
Ege Bölgesi Sanayi Odası’nın düzenlediği üç günlük Polonya gezisine katılan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun 29 Eylül 2016 tarihinde Ege’deSonSöz isimli internet gazetesinde yayınlanan “Kocaoğlu’ndan ‘Varşova’ mesajları: Kültürpark, dönüşüm ve çehre!” başlıklı röportajının devamında yer alan diğer değerlendirmelerle ilgili aklımıza gelenleri şu şekilde özetlemeye devam edebiliriz:
“Kültürpark hakkında eleştirilere saygı duyuyorum. Eleştirileri titizlikle okuyorum. Aklımın ermediği yerlerde sonuç çıkarmaya çalışıyorum. 12 senedir böyle yürütüyorum. Amerika’daki Central Park ve İngiltere’de Hyde Park üzerinde Kültürpark’a yükleniliyor. Kültürpark bu iki park da değil… Eğer Central Park aranıyorsa İnciraltı’na, Kadifekale’ye gidecekler… İnciraltı’nı görecekler Central Park’ın nasıl yapıldığını, Kadifekale bir hayaldir, gerçekleşmiştir.”
Öncelikle bütün yazıp çizdiklerimizin, üstüne üstlük söylediklerimizin bir büyükşehir belediye başkanı tarafından izlenmesi, titizlikle okunması bizim için güzel bir şey…
Kendisine, şimdi yazacaklarımızı da okuyacağını bilerek teşekkür etmek istiyoruz bu ilgili, kulak veren tavrı için…
İnciraltı Kent Ormanı
Ancak bu teşekkürle birlikte bize ters, yanlış ya da eksik gelen şeyleri de söylememiz gerekiyor.
Birincisi aklının yetmediği yerde hemen sonuç çıkarmak yerine; öncelikle uzmanlara, bilim insanlarına, o işten anlayanlara başvurması gerektiğini düşünüyoruz.
İkincisi, bunu yapıp onun ruhunu okşayan uzmanları, danışmanları dinlemiş olsa bile buna rağmen karşı çıkanlar var deyip itiraz edenleri dinleyip anlatması, bilgi vermesi, ikna etmeye çalışması, değişime açık olduğunu, iddia edildiğinin aksine inatlaşmadığını göstermesi gerekiyor.
Çünkü yazılıp çizilenleri sadece okumanın ‘pasif’, yüzyüze iletişime geçip dinlemenin, konuşup tartışmanın ise izlemeye, okumaya göre daha ‘aktif’ bir katılım biçimi olduğunu hepimiz biliyor ve önemsiyoruz.
Ayrıca bu şekilde muhataplarını dikkate alıp onlara saygı göstermesinin taktik anlamda şimdiki tutumuna göre daha etkili olacağını tahmin ediyoruz.
Kendisi nasıl her ay Tarihi Havagazı Fabrikası Kültür Merkezi’nde yapılan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) toplantısına düzenli olarak gidip bu kentin iş adamlarını, sanayicilerini, sermaye sahiplerini dinliyor, projelerini tanıtıp onların görüşlerini alıyorsa –mesela- bizim İzmir Mimarlık Merkezi’nde yaptığımız toplantıya ya da diğer etkinliklerimize de gelip; hatta bizleri davet edeceği bir toplantıyı düzenleyip görüşlerimizi, önerilerimizi alabilir.
Böylelikle belediye bültenleri üzerinden gazetecilik yapanlara bahşettiği konuşma lütfunu bizi dinleyerek, bilgi vererek; hatta, ikna etmeye çalışarak yapabilir.
Kendisi 12 yıldır böyle yapmakla başarılı olduğunu düşünebilir ama ilk yıllardaki kendisine yönelik hoşgörü, sempati ve desteğin son yıllarda azaldığını; hatta siyasi başarısını simgeleyen oylarının da düştüğünün de farkındadır sanırım…
Kültürpark’ın, İnciraltı’nın ya da Kadifekale’nin neye benzediği ya da benzemediği konusuna gelince…
Evvelsi gün, yani 30 Eylül 2016 tarihinde bu konuların tartışmasına yardımcı olması dileğiyle Kent Stratejileri Merkezi’nin Facebook sayfasında Ali Özkır’ın 2007 yılında yazdığı “Kent Parkları Yönetim Modelinin Geliştirilmesi” isimli oldukça iyi, ciddi bir doktora tezini paylaştık.
Doğan Haber Ajansı muhabiri Mustafa Oğuz’un haberine göre Kadifekale eteklerine dikilen zeytin ağaçları 2016 yılında 5 ayrı kez yakıldı.
Daha sonra yaptığımız araştırmalarda ise bu araştırma ile ‘Doktor’ unvanını alan Ankara Üniversitesi Kalecik Meslek Yüksek Okulu öğretim üyesi olan Ali Özkır’ın, şu an Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda Koruma ve İzleme Dairesi Başkanı olarak görev yaptığını belirledik.
Dr. Ali Özkır’ın bu tezindeki bilimsel sınıflamalara göre parklar, ‘bölge’, ‘kent’, ‘semt’ ve ‘mahalle’ parkı olarak dörde ayrılıp bölge parklarının genellikle kentlere arabayla 1-2 saat uzaklıkta olduğu, kent parkının kent dokusu içinde ana rekreasyon alanlarını oluşturduğu, semt ve mahalle parklarının ise tek başına semt ve mahallelerdeki gereksinimleri karşıladığı anlatılmaktadır.
Bu çalışmada yer alan bilimsel bilgilere göre ‘kent parkı’, ‘kent merkez parkı’, Batı’daki adıyla ‘metropolitan parklar’ kentlinin kolay ulaşabileceği, kentin gürültü ve karmaşasından kurtulup rekreasyonel etkinliklerde bulunabileceği alanlar olarak tanımlanıyor. Buna ek olarak kent parklarının, kentin ekolojik dengesini korumak ve kentlinin rekreasyon ihtiyacını karşılamak üzere kentin odak noktalarında bulunması gereken, içinde toplumu oluşturan her yaş grubundan insanın aktif-pasif rekreasyon gereksinmelerini karşılamaya yönelik tesis ve olanaklara yer veren kent içi açık yeşil alanlar olduğu belirtiliyor.
“Kent parkları, karmaşık kentsel organizasyon içerisinde, kentleşmeye koşut olarak gelişen kopuk doğa-insan ilişkisinin yeniden kurulmasında çok önemli ve çeşitli işlevler yüklenen kamusal hizmet alanlarıdır. Kentsel yerleşmeler içinde genellikle merkezi olarak konumlanan, görsel olarak kentin bir parçası olan alanlardır. İnsanların günlük kullanım içinde rahatlıkla ulaşabilecekleri yerlerde bulunurlar ve yürüyüş, koşu, dış mekânda oturma, piknik yapma, oyun ve benzeri gibi bireysel ya da grup eylemlerine olanak sağlayan alanlardır. Kent parkları New York Central Park, Boston Common’ı ya da Londra parklarında olduğu gibi merkez imge ve buluşma noktası olabilirler.“ (1)
Kent parkları kullanış şekillerine göre botanik ve hayvanat bahçeleri, eğlence, sanat, tarih parkları ve kültürparklar şeklinde sınıflanıp ülkemize özgü bir tür olan kültürparkların, sahip oldukları doğal değerler yanında bünyelerinde eğlence, sergileme, sanat, eğitim gibi çeşitli aktiviteleri barındırdıkları anlatılıp kültürparkların, Türkiye’deki planlı kent parklarının ilk denemeleri olduğu ifade edilmektedir. Kültürparklar tam anlamıyla doğanın kopyası olmaya çalışan doğal parklar değildir. Kültürparklar, konulu parklardır ve adından gelen kültür fonksiyonu, bir yerde tasarımcıyı; bilgilendirmek, parkta eğitsel ve eğlendirici aktiviteler bulundurmaya yönlendirmektedir.
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi İzmir Yangını’ndan kalan boş bir alanın hem bir kent parkı hem de Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne yapılan İzmir Enternasyonal Fuarı’nın yapılacağı bir mekan olarak tasarlanan Kültürpark’ta senenin sadece 10-15 günü İzmir Enternasyonal Fuarı’nın yapılıyor olması, alanın bu süre dışında bu büyüklükte başka bir etkinliğe ev sahipliği yapmaması onun kent parkı olmadığını göstermez.
İzmir Kültürpark
Bu anlamda, Kültürpark’ın, yılın sadece 10-15 günü İzmir Enternasyonal Fuarı’nın yapıldığı, bunun dışında kalan günlerde İzmirlilerin kültürel ve rekreasyonel gereksinimlerini karşılayan bir kent parkı olduğu söylenebilir.
Günümüzde uluslararası fuarcılık alanında İzmir Enternasyonal Fuarı (İEF) gibi fuarların artık işlevinin kalmaması, hepimizin bildiği gibi yabancı ülkelerin ve firmaların Fuar’a ilgisini zaman içinde azaltmış; böylelikle İzmir Enternasyonal Fuarı son 10-20 yıl içinde ‘Enternasyonal’ olma özelliğini kaybetmiştir.
Bunun en somut örneği ise 2016 yılında yapılan 85. İzmir Enternasyonal Fuarı’na katılan ülkelere ve firmalara tahsis edilen hollerdeki acıklı görünümdür.
Bu görünüm karşısında bu kentin belediye başkanı ile meslek odası başkanlarının, iş adamlarının, ihracatçılarının Fuar’ın enternasyonal olduğunu iddia etmeleri mümkün değildir. Nitekim bu yılki Fuar’a gelen yabancı ülke ve firma temsilcileriyle yapılan toplantı ve görüşmeler bile Fuar alanı yerine Swiss Hotel’de yapılmıştır.
Bütün bu gelişmeler karşısında, bu kentin resmi, sivil, yerel ve ticari aktörleri, kamuoyu önderleri ve halkı bir an önce bir araya gelerek İzmir Enternasyonal Fuarı’nın geleceğiyle bundan böyle neye dönüştürüleceğini tartışmalı, İzmirlilerin “panayır” adını verdiği bu organizasyona “enternasyonal fuar” diyerek kendini kandırmaktan vazgeçmelidir.
Tabii ki İnciraltı ile Kadifekale’deki ağaçlandırmaların hiçbir zaman Central Park’la ya da Hyde Park’la ilgisinin olmadığını, belediyenin şimdiye kadar ortaya koyduğu performansla böyle bir gelecekten mahrum kaldıklarını da bilerek…
(1) Özkır, Ali; Kent Parkları Yönetim Modelinin Geliştirilmesi, 2007, Yayınlanmamış Doktora Tezi, s.15