Birinci kartpostal, kartpostal koleksiyonculuğu hakkında bir belge niteliği taşıyor. İzmirli bir hanımefendiyle İtalyan bir beyefendinin kartpostal arkadaşlığına tanıklık ediyor. Yazışmada İzmirli hanımefendi arkadaşından kendisine renkli kartpostallar göndermesini rica ediyor.
Bu kartpostalın üstüne Fransızca yazılmış metnin Türkçesi şu şekildedir:
Yazışma adresi: Bay Quinto Quintieri, 18, Amédéo Caddesi Napoli İtalya
14 Ocak 1913
“Beyefendi,
Size yazmamın üzerinden bir ay geçmiş olmasına karşın, kartlarınız dün elime geçti. Bana cevap vermekte mi gecikiyorsunuz, yoksa kartlar postada mı sürünüyor? Şahsınız hakkında bana birkaç ayrıntı vermeniz, bir de yaşınızı söylemeniz durumunda müteşekkir olacağım; sonra ben de hakkımda bilgi vereceğim. Acaba bana renkli kartpostal göndermeniz mümkün mü? Yazışma arkadaşınız Margörit Pallamari” (Çeviri: İoanna Hacısamuyiloğlu Taşkıran)
Bu kartpostalı izleyen ilk dört kartpostalın ortak özelliği ayni kadraja sahip olması. Bu fotoğrafı çeken fotoğrafçının P. Acropolis olduğu iki numaralı kartpostalın arkasında görüIüyor. Ayni fotoğraf dört ayrı editör tarafından basılmıştır. Diğer üç kartpostalda fotoğrafçı bilgisi mevcut değil. Üç numaralı kartpostalda editör bilgisine rastlıyoruz: J. Molko. Bir ve dört numaralı kartpostallarda ne editör ne de fotoğrafçı bilgisi mevcut. Birinci kartpostalın arkası diğerlerinden farkı olarak ithaflı ve pullu. Bu dört kartpostal bize ayni fotoğrafçıya ait bir fotoğrafın farklı editörler tarafından üretilerek dolaşıma sokulduğunun bir göstergesi. Aynca editör ve fotoğrafçı bilgisi olan kartpostalların koleksiyon değeri bakımından önemli olduğunu, az görülen bir editöre ait kartpostalın maddi değerinin daha yüksek olduğunu burada hatırlatalım. Bu kartpostalı farklı kılan, sol üst köşesinde Rum Ortodoks Agia Analipsi Kilisesi’nin varlığı ile üzerine dikkatimizi çeken önemli ayrıntılardan biri de 20 Temmuz 1865 tarihinde açılan Karşıyaka Bornova demiryolu hattının Bayraklı’dan geçen izlerinin ve elektrik direklerinin görünmesi. Bu ve benzeri ayrıntılar kısmen kartpostalın ayni zamanda yerleşimin gelişimini tarihleme konusunda ipuçları sunuyor.
Beşinci kartpostal, editörü ve fotoğrafçısı belirsiz olan bir kartpostal. Yalnız bu kartpostalı on yüzünde diğerlerinden farklı olarak Bayraklı’nın, Capucin rahiplerinin yerleşimi olduğunu belirten bir açıklama ile sol alt köşede 79395 sıra numarası mevcut.
Altıncı kartpostal Bayraklı’nın nadir kartpostallarından biridir. Editör P. Coyounian’ın 5 sıra numaralı bu kartpostalının fotoğrafçısı bilinmiyor.
Yedinci kartpostal Bayraklı merkez yerleşiminin Turan’a doğru olan kısmına odaklanmış. Bu kartpostalda editör ve sıra numarası mevcut.
Sekizinci ve dokuzuncu kartpostallarda ayni görsel kullanılmış Turan yönünden Bayraklı merkezine panoramik bir bakış. Sekizinci kartpostalın editörü belli ve “Made in Germany” içerikli kartpostalın Almanya’da basıldığını belgeleyen bir not düşülmüş. Dokuzuncu kartpostalın editörü belirsiz olmasına karşın sıra numarası mevcut, V 37663.
Onuncu kartpostal oldukça nadir bir kartpostal. Editörü belli olan bu kartpostalın fotoğrafçısı bilinmiyor. Capucin rahiplerinin yaşadığı evin merkeze yerleştirilmiş olduğu ve kartpostalın solunda direğe çekilmiş bir bayrak dikkati çekmektedir muhtemelen İtalyan ya da Fransız bayrağı.
On birinci kartpostalın editörü ve fotoğrafçısı belli değil. Bayraklı merkezinden Turan Naldöken yönünü betimleyen bir panorama. Kartpostalda 1885’de yapılan İzmir-Karşıyaka şosesi algılanıyor, kartpostalın grafik düzenlemesinden dolayı bu kartpostalı 1905 öncesine tarihleyebiliriz. Bayraklı’dan Agia Triada’ya bakış.
On ikinci kartpostal nadir kartpostallardan bir başkası, kartpostalın fotoğrafçısı belli olmasa da editörü biliniyor, J. Molko. Kartpostaldaki tanım dikkati çekiyor, “Aghia Triada”. Bu yerleşim Cumhuriyet döneminde Turan olarak anılan bölge, burada ayni isimle anılan Rum Ortodoks Agia Triyada Manastırı bulunuyordu (Bkz. 16. kartpostal).
On üçüncü kartpostal koleksiyon açısından fantezi kartlar kategorisine giriyor ve nadir bir kartpostal. Turan’dan sonraki yerleşim olan Petrota Osmanlı döneminde bu isimle, Cumhuriyet döneminde Naldöken olarak anıldı. Buradaki petrol depolarını betimleyen bu kartpostalın bir başka versiyonu on dördüncü kartpostal. Her iki kartpostalın fotoğrafçısı belli olmasa da on dördüncü kartpostalın editörünün Dermond olduğunu biliyoruz .
On beşinci kartpostal, Dermond’un editörlüğünü yaptığı postadan geçmiş bir başka nadir Bayraklı kartpostalı, fotoğrafçısı bilinmiyor. İzmir İngiliz Postahanesi aracılığıyla İngiltere’ye yollanmış . Bu kartpostalda Petrota bölgesindeki kömür görülüyor.
On altıncı kartpostal Agia Triyada Manastırı’nı betimliyor. Turan ile Naldöken arasında kalan bölgede bulunan manastır buradaki yerleşime de adını vermiş, bu manastır 29 Ağustos 1868 yılında açılmıştır.
Evet, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenecek 2 Kasım 2016 tarihli ‘Ulaşımda Yenilikçi Çözümler‘ konulu çalıştaya az bir zaman kaldı.
Arkadaşlarımızdan öğrendiğimize göre diğer çalıştayların bir kısmı yapılmış, bir kısmının yapılmasına da devam ediliyormuş. Örneğin ‘Bisiklet‘ konulu çalıştaya katılan Tanzer Kantık arkadaşımız, Muhlis Dilmaç’la birlikte imzaladığı ve oldukça ayrıntılı, ilginç önerileri kapsayan ‘Bisiklet Ulaşım Odaklı Çalıştay İçin Perşembe Akşamı Bisikletleri Bisiklet Grubu’nun Önerileri’ başlıklı raporunu bizimle paylaştı.
Biz ise, konunun uzmanları ile birlikte ulaşımda, özellikle de İzmir ulaşımında kullanılabilecek yenilikçi çözümler üzerinde çalışıp araştırmalar yapıyoruz.
Bu çalışmalar sırasında karşımıza çıkan çözümler genellikle otomotiv firmalarının ya da uluslararası kuruluşlarının türevi olarak çalışan sivil toplum kuruluşlarının teknoloji ağırlıklı çözümleri oluyor.
Oysa biz teknoloji odaklı ya da teknoloji bağımlı çözümler yerine daha kolay uygulanabilir, daha ucuz, daha etkin, daha bağımsız ve sorun odaklı çözümler üzerinde yoğunlaşmak istiyoruz.
Örneğin, İzmir ulaşımındaki yerel örgütlenme konusuna odaklanmak istiyoruz. İzmir Büyükşehir Belediyesi içinde ya da dışında genel sekreter yardımcılığı, daire başkanlığı, şube müdürlüğü, genel müdürlük ve şirketler bağlamında görevleri birbiri ile çakışan çok sayıdaki hizmet biriminin varlığı ve bu sorunu çözmek amacıyla yakın zamanda oluşturulan koordinasyon kurulunun masanın üstüne oturtularak daha yalın ve merkezi bir yapılanmanın oluşturulmasının başlı başına yenilikçi bir çözüm olabileceğini düşünüyoruz.
Örneğin, çalışmaları uzunca bir süredir devam eden ve büyük umutlar bağlanan ‘Tam Adabtif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi’ çalışmalarında insanlarda hayranlık ve hayretler uyandıran (!) mucizevi teknolojik yenilikler dışında insan-teknoloji ilişkileriyle insan alışkanlıklarıyla ilgili tutum ve davranışlara da önem verilmesini öneriyoruz.
Örneğin, ayrı ayrı tarihlerde ayrı firmalardan satın alınan ya da bizzat belediye birimleri tarafından üretilen, çoğu kez birbirleriyle ilişkisi olmayan bilgi sistemleri nedeniyle bir bilgi sistemleri çöplüğüne dönüşen İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde bütün bilgi sistemlerinin bütünleşik hale getirilmesini, böylelikle ulaşımla ilgili birçok bilginin bu bütünleşmiş sistemden daha kolay, daha basit, daha ucuz ve etkin bir şekilde alınabileceğini düşünüyoruz.
Örneğin ulaşımla ilgili birçok iş ve işlemin basitleştirilerek, yalın bir hale getirilerek birbirini tekrarlayan işlemlerin ortadan kaldırılmasını, sistemdeki verimin bu şekilde arttırılabileceğini öneriyoruz.
Örneğin, öncelikle ulaşım hizmetlerinde ardından da tüm belediye hizmetlerinde ISO 10002 ‘Müşteri Memnuniyeti Kalite Sistemi‘ne benzer bir ‘Hemşehri Memnuniyeti Kalite Sistemi‘nin oluşturulmasını, ulaşımla ilgili tüm karar süreçleriyle uygulamalarda yolcu memnuniyetinin esas alınmasını öneriyoruz.
Bütün bu örneklerin de gösterdiği gibi, ‘yenilikçi‘ olarak takdim edilen birçok düşüncenin aslında hiç de ‘yeni‘ olmadığını; verdiğimiz örneklerin hepsinin günlük yaşamımızda hepimizin yaşadığı, tanık olduğu ve o nedenle de bildiği, düşündüğü, önerdiği basit şeyler olduğunu fark ediyoruz.
Cumhuriyet sözcüğünün anlamı, eski Türk Dil Kurumu’nun ürünü olduğu için her zaman öncelediğim 1981 baskı Türkçe Sözlük’te, “ulusun, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığı ile kullandığı devlet şekli” olarak açıklanıyor.
Bu tanıma göre bir insan topluluğunun cumhuriyet yönetimine sahip olması için bu topluluğun ulus olma özelliklerini kazanması, ardından da sahip olduğu egemenliği belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullanması gerekiyor.
Bu anlayışa göre bir devletin cumhuriyet niteliğini kazanabilmesinin ön koşulu, devleti yönetecek egemenliğin hiçbir makam, mevki, küme, sınıf ya da zümrede değil; ulus olarak tanımlanan toplumun bütününde olması gerekiyor.
Nitekim kurulduğu günden bu yana Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin varlık nedeni olarak kabul edilen “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” sözü de bunu doğrulayan, somutlayan bir temel ilke olarak kabul görüyor.
Oysa günümüzde ülke yönetiminin tek bir adam çevresinde toplanıp otoriterleştiği; hatta faşizme doğru evrildiği koşullarda, özellikle de yaşadığımız OHAL döneminde egemenliğin artık ulusta ya da onun seçtiği vekillerde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde olduğunu söylemek gün geçtikçe zorlaşıyor.
Ortada bir meclis olsa bile, işlevsiz hale getirilen ya da önüne konulanları kabule zorlanan haliyle bu meclisin tüm ulusa dayalı bir egemenliği kullandığını iddia etmek mümkün olmuyor.
Durum bu vaziyette olmakla birlikte, cumhuriyetten yana olanlar ve olmayanlar, ona sahip çıkanlar ve karşı çıkmayıp içini boşaltmakla meşgul olanlar, cumhuriyeti kabul edip sahip çıktıklarını göstermek ya da böyle bir yanılsama yaratmak amacıyla özünden koparılmış bu kavramı, tıpkı bayrağa yaptıkları gibi kutsamakta, onun için adeta bir veda ayinleri düzenlemektedirler.
Bu durum öylesine bir hal almıştır ki, günümüzde hepimizin çağdaş bir ansiklopedi olarak kabul edip başvurduğu Vikipedi bile cumhuriyeti, “hükümet başkanının halk tarafından belli bir süre için ve belirli yetkilerle seçildiği yönetim biçimidir” şeklinde tanımlamaya başlamıştır. (1)
Oysa biz toplumdaki, siyasetteki, devlet yönetimindeki ve hemen yakımızdaki değişimlere bakmadan cumhuriyet adına şenlikler, bayramlar, konserler düzenliyor, ona ne kadar bağlı olduğumuzu göstermeye çalışıyoruz. Gazetelere boy boy reklamlar vererek, fener alayları düzenleyerek, güzellemeler yaparak cumhuriyeti savunuyor, ona sahip çıkmaya çalışıyoruz. Sahi biz şimdi bu koşullarda hangi cumhuriyeti savunuyoruz, hangisine sahip çıkıyoruz? Ortada cumhuriyet diye bir şey mi kaldı ki, biz onu kutluyoruz? Kutladığımız şey yoksa onu hatırlamak adına yapılan hafıza ayinleri mi?
Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve Kazım Özalp’in katılımıyla 1927’de Ankara’da gerçekleşen Cumhuriyet Bayramı Kutlamaları, SALT Araştırma Sait Bey Arşivi
Kent yaşamında bile, kentle ilgili önemli kararlarda bile cumhuriyet ilkesini hayata geçiremiyorsak, seçtiğimiz ya da seçtiğimizi sandığımız insanlar bizim yerimize gidip güçlülerle, rant çevreleriyle işbirliği yapıyorsa biz gerçekten cumhuriyetle mi yönetiliyoruz? Gerçekten cumhuriyete sahip çıkıp koruyor muyuz?
Yoksa demokrasi, laiklik, özgürlük, katılımcılık, çoğulculuk ve barış gibi çağdaş değer ve kurumlar olmadan cumhuriyet fazla bir işimize yaramıyor mu?
Bugün sadece cumhuriyete sahip çıkıp onu korumak bize yetmiyor mu?
Bugünkü cumhuriyetimizin şekli olan temsili demokrasi çerçevesinde bilmediğimiz, tanımadığımız kişilerin önümüze konulması nedeniyle seçip, aslında seçmediğimiz; o nedenle de bizi temsil etmeyen kişiler eliyle uygulanan cumhuriyet bize yetiyor mu gerçekten?
Bayraklı’yı Bayraklı yapan, Antik Dönemde ‘Palaia Smyrna’ olarak anılan İzmir kentinin ilk kurulduğu yer oluşudur. Bilindiği gibi İÖ 3 binin başlarında kurulmuş olan kent, Helenistik Çağ (İÖ 333-133)’da, yaklaşık olarak İÖ 300 civarında Kadifekale’nin kuzeye bakan yamaçlarına taşınmıştır. Yapılan son araştırmalarla ortaya çıkan Yamanlar ve Bornova yerleşimlerinin daha eskilere uzandığı bilinmektedir; ancak, toprak altında barındırdığı tahmin edilenlerle günışığına çıkarılanlar göz önüne alındığında, döneminin modern bir kenti olan Tepekule’nin İzmir tarihi içinde farklı bir yerinin olduğu görülür. Bu arazi, 19. yüzyılda İzmirli bir Rum olan Hacı Mutso’ya ait olduğundan ‘Hacı Mutso’nun Bağları’ ya da ‘Hacı Mutso Tepesi’ olarak anılıyordu. İlk olarak 1930 yılında yapılan bir, iki denemenin ardından 1948-1951 yıllarında Ekrem Akurgal, J. M. Cook ve R. V. Nichols ile devam eden kazıları, 1965 yılından sonra Ekrem Akurgal tek başına sürdürdü. Ekrem Akurgal’ın vefatının ardından Tepekule kazıları günümüzde Meral Akurgal tarafından yürütülüyor.
Bayraklı isminin nereden geldiğine dair birçok efsanevi anlatım olmasına ve bunlara kaynaklarda yer verilmesine karşın, Osmanlı’nın 1426 yılında İzmir’i tamamen ele geçirmesinin ardından şekillenen Osmanlı Dönemi İzmiri’nden günümüze ulaşan en erken belgelerden hareketle, Mübahat S. Kütükoğlu, ‘XV ve XV: Asırlarda İzmir’ isimli eserinde, ‘Bayraklı’ isminin Haleb Türkmenleri’nin bir kolu olan ve bu yöreye yerleştirilen ‘Bayraklu Cemaati’nden kaynaklandığını belirtmektedir. ‘Bayraklu’ daha sonraki şeklinde de ‘Bayraklı’ isminin, 16. yüzyıldan beri bu yöre için kullanıldığı bilinmektedir. Ancak, Ersin Doğer, bu isimle ‘Bayraklu Cemaati’ arasında kurulan bu ilişkiyi, belgeye dayalı olmayan, isim benzerliğiyle ilgili bir varsayım veya ihtimal olarak değerlendirmektedir.
Bayraklı isminin kökeni üzerine ilginç bir ayrıntı ise şöyledir: 13. yüzyıl Bizans Dönemi kaynaklarında burada bir yerleşimin olduğu bilinmekte ve Bayraklı ‘Baris’ olarak anılmaktadır. Doğer, bu sözcüğün eski Helence’ye Mısır dilinden geçmiş olduğunu ve bu dilde bir tür gemi anlamına geldiğini, Helence’deyse bugün dahi küçük tekne, kayık anlamını taşıdığı bilgisini vermekte, Roma Çağı Helencesi’nde ise ‘Bari’ kelimesinin diğer anlamı olan ‘Kule’ye dönüştüğünü ve ‘Akri’ (Tepe) kelimesi ile birleşerek oluşan ‘Bariakris’ ismini ‘Tepekule’ ile ilişkilendirmektedir. Yazar Hıristu Sokrati Solomonidi, 20. yüzyıl başlarına ait bazı Yunanca kaynaklarda, İzmirli Rum entelektüellerin Bayraklı’nın ‘Tantalida’ ismi alması için çaba sarf ettiklerini; ancak, Osmanlı yönetimine bunu kabul ettiremediklerini yazar.
Bayraklı tarihinin önemli kesitlerinden biri de Capucinler’in bölgedeki varlığıdır. Capucinler, Fransisken Tarikatı’nın bağımsız bir kolu olan Fratres Minores Capucinorum’un üyeleriydi. Giydikleri sivri uçlu kukuletaya, İtalyanca ‘Cappuccinno’ denmekteydi. Capucinler, İzmir’in merkezi dışındaki yerleşmelerde ibadethaneler açıp bu ibadethanelerin yanına inşa ettirdikleri papaz okullarında verdikleri dini eğitim ile cemaatlerini genişletmek için, Osmanlı yönetiminden izin alabilmek amacıyla, yoğun uğraşlar verdiler. Capucin rahipleri Bayraklı’da bir kilise, civarında papazların ikamet edecekleri konutlar ve bir de eğitim verecekleri (İtalyan Kız Okulu) bina inşa etmek için, Osmanlı Hükümeti’nden 21 Ekim 1902 tarihinde verilen irade-i seniyye ile izin aldıkları kaynaklarda geçmektedir.
Bayraklılılar, başından beri Karşıyaka’ya bağlı olma gibi bir duygu taşırlar. Geçmişte Bayraklı’nın Bornova’ya bağlı olduğu birçok Bayraklılı için belki de yeni bir bilgi. Bayraklılara oldukça yabancı olan bu bilginin tarihsel gelişimine bir göz atalım. Bayraklı genel hatlarıyla Osmanlı Döneminde zaman zaman Bornova ile birlikte İzmir’e, Bornova nahiye olduktan sonra da Bornova’ya, Cumhuriyet’in başlarındaysa Karşıyaka’ya bağlanmıştır. Mübahat S. Kütükoğlu’nun ‘XV ve XVI. Asırlarda İzmir’ isimli eserinde anılan Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait icmal defterlerinde, ‘Bayraklı’ ismi ‘Bayraklu’ olarak geçmekte, Osmanlı döneminde tespit edilebilen erken belge olan 16. yüzyıla ait tapu tahrir defterlerindeyse, 1528 yılında Bayraklı Bornova’ya bağlı bir köy olarak görülmektedir. Kütükoğlu, Bayraklı’nın Anadolu’ya geçen Türklerin kurduğu yeni köylerden biri olduğu düşüncesindedir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, yaptığımız araştırmadan Bayraklı’nın Bizans Döneminde de önemli bir iskân merkezi olduğunu, buradaki dört kilise ve manastırın varlığından anlıyoruz. Osmanlı Döneminde Bayraklı adı üzerine tespit edilebilen ilk belge 1528 yılına aittir; fakat Kütükoğlu çalışmasının başka bir yerinde çelişkili olarak daha eski bir tarih olan 1478’de de Bayraklı adına rastlandığından söz etmekte ve 1478 ve 1529 tarihli mufassal defterlerde rastlanan Bayraklı’nın İzmir’e bağlı bir köy olarak geçtiğini yazmaktadır. 1575 tarihli kayıtlardaysa diğer bütün köyler gibi, Bayraklı da İzmir’e bağlı görülmektedir. Bornova ve köylerinin 16. yüzyıl sonlarında 1. Ahmet’in annesi Handan Sultan evkafı hasları içinde görülmesinden hareketle, Bayraklı’nın da bu hanedan mensubunun ‘has’ köylerinden biri olduğu söylenebilir. Daniel Goffman’ın ‘İzmir ve Levanten Dünya (1550-1650)’ isimli kitabında da Bayraklı’dan köy olarak söz edilmekte ve Goffman; “Bayraklı gibi diğer bazı köyler de fazla nüfusun yarattığı toprak kıtlığının ve devletin göçe izin vermek istememesinin sıkıntısını çekiyordu” demektedir.
19. yüzyılın sonlarına baktığımızda, Yahya Hayati Paşa’nın 15 Ağustos 1883 tarihinde İzmir Körfezi’nde vapur işletme imtiyazını Osmanlı Hükümeti’nden almasının veya kendisine verilmesinin ardından (ikinci şık daha doğru gibi görünmektedir), 1884 yılı Şubat ayından itibaren İzmir Körfezi’nde iskelesi olan yerleşimlere düzenli vapur seferleri yapılmaya başlanmıştır. Karşıyaka’ya da düzenli vapur işletilmeye başlanmasından sonra, 1885 yılında İzmir-Karşıyaka şosesi yapılmış, XIX. yüzyılın sonunda Karşıyaka şehirleşme açısından önemli bir gelişme sağlamış, Bayraklı ise hala mahalli idare bakımından Bornova nahiyesine bağlı bir köy statüsünde görülmektedir. 1909’da Karşıyaka nahiye haline getirilmiştir. 1886 yılında nahiye ve büyük köylerde alt yapı şartları uygunsa özerk belediyeler kurulabileceği gündeme gelmiş; ancak Bayraklı’nın teklifi alt yapısının yetersiz oluşu nedeniyle geri çevrilmiştir.
Bayraklı, Cumhuriyet Döneminde 1930 yılında Karşıyaka nahiyesine bağlı bir köy, 1940’lı yıllardaysa Karşıyaka’nın mahallelerinden biri olarak geçmektedir. Özetle, Bayraklı çeşitli dönemlerde idari açıdan İzmir’e, Bornova’ya ve Karşıyaka’ya bağlı olarak varlığını sürdürmüş, 2008 yılında da İzmir’in ilçelerinden biri olmuştur.
2 Kasım 2016, Çarşamba günü 14.00-16.30 saatleri arasında İzmir Ulaşım Ana Planı – UPİ “Ulaşımda Yenilikçi Çözümler” temalı uzman çalıştayı yapılacak.
Kent Stratejileri Merkezi (KSM) olarak davetli olduğumuz bu bu çalıştay, “Toplu Taşıma“, “Raylı Sistemler“, “Otopark“, “Yaya“, “Bisiklet“, “Engelsiz Erişim“, “Ara Toplu Taşıma“, “Ulaşımda Yenilikçi Yaklaşımlar” ve “Deniz Ulaşımı” şeklinde tasarlanan 9 ayrı tematik çalıştaydan biri olacak.
Tarafımıza ulaştırılan davet yazısındaki bilgilere göre, bu çalıştaylarda İzmir Ulaşım Ana Planı kapsamında yapılmış olan hanehalkı anket sonuçları ile İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından başlatılan “Ulaşıma Fikir Ver” kampanyası çerçevesinde elde edilen anket sonuçları masaya yatırılarak uzmanlarla birlikte İzmir ulaşımına ilişkin öneriler geliştirilecek.
Bizler, yani Kent Stratejileri Merkezi (KSM) olarak tüm grup üyelerimiz, takipçilerimiz ve katılımcılarımızla birlikte büyük bir takım olduğumuz için; ayrıca 2 Kasım 2016 tarihinde yapılacak çalıştayda tüm paydaşlarımızın “Ulaşımda Yenilikçi Fikirler” konusundaki görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerini iletmek bizim görevimiz olduğu için bugünden itibaren bu konuyu masaya yatırarak İzmir ulaşımında uygulanabilir ve sürdürülebilir yenilikçi fikirlerin neler olabileceğini, yapılan ya da yapılabilecek hizmetleri dikkate alarak sizlerle tartışmak istiyoruz.
Bu konuyu gündemimize aldığımız andan itibaren internette ve sosyal medyada yaptığımız ilk araştırmalar sırasında karşımıza ilginç bilgiler çıkmaya başladı. Örneğin Facebook’taki “Ulaşımda Yenilikçi Fikirler” sayfası ve bu sayfanın sahibi olarak gözüken “Alternatif Ulaşım Araçları – http://www.aua.com.tr” web sayfası. Dikkatimizi çeken bir diğeri de “Solar Akademi” (http://www.solar-academy.com) isimli web sayfasıydı.
Tabii bu kaynakları daha da zenginleştirip uzatmak mümkün.
Ancak bütün bunları değerlendirirken kapitalizmin, kendi alternatifi gibi gözüken birçok çevreci çözüm ya da yöntemi yine kendi çıkarları doğrultusunda, özellikle yeni yeşil teknolojileri önerip pazarlayarak mevcut sorunları tekrar ve tekrar üretmesine de imkan vermeyecek bir tutum sergilememiz koşuluyla…
Bu arada İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenecek diğer çalıştaylara katılacak arkadaşlarımızın konularını da dikkate almamız, paylaştıkları takdirde onların konularını da tartışarak arkadaşlarımıza yardımcı olmamız gerektiğini düşünüyorum.
Bu çerçevede, İzmir ulaşımındaki yenilikçi çözümlerin neler olduğunu, “her yeniliğin mevcut sorunlardan hareketle üretilebileceği” düşüncesiyle hep birlikte şu andan itibaren tartışmaya başlayabiliriz…
Tabii ki bu çalışma için, İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı Ulaşım Planlama Şube Müdürlüğü tarafından hazırlanıp tarafımıza gönderilen “İzmir Ulaşım Ana Planı Hane Halkı Anket Çalışması Sonucunda Elde Edilen Veriler” başlıklı dosyadaki bilgileri de dikkate almak koşuluyla…
Sözkonusu dosya ayrıca grubumuzun “Dosyalar” bölümüne kaydedilmiştir.
Kentimizden, kültürümüzden, kendimizden ve de ülkemizden vazgeçmemizi istiyorlar! Ülke sermayelerine kalsın, onların olsun!
Kentlerimiz sadece binalardan, yollardan, parklardan, bahçelerden, kullandığımız diğer alanlardan mı ibarettir? Sadece bu kadarcık mıdırlar?
İlk adımlarımız gibi seslerimiz, bakışlarımız ve o muhteşem ilk aşklarımız nerede saklıdırlar? Kentin kimliği yok mudur? Neler oluşturur kent kimliğini?
Ülkemiz sadece dağlar, ovalar, nehirler, vadiler, denizler kadar mıdır? Özgürlüklerimiz, bağımsızlığımız bir anlam taşımıyorlar mı? Ne pahasınadırlar oysa…
Tarihimiz, atalarımız, kahramanlıklarımız, kültürümüz, toplumsal belleğimiz gibi pahası olmayan değerlerimiz nerede saklıdırlar?
İzmir sadece binalar ve yollardan ibaret bir kent midir İzmirli için?
Çanakkale sadece bir kent midir Türkiyeliler için? Ya perişan İstanbul ve karşı devrim tutsağı Ankara? Diyarbakır ne anlatıyor?
Ne sadece kenttirler ne de sadece ülke! Varlığımızdır; bizdir, anılarımızdır, atalarımızdır, tarihimizdir; vazgeçilmezlerimizdir!
Bunları; yakarak, yıkarak, dönüştürerek bize yabancılaştırıyorlar. Biz de süreçte kendimize yabancılaşırız kabullenirsek. Artık ne kentimizle, ne ülkemizle ne dahi kültürümüzle ilişkimiz kalır. Bir de bakmışsınız, biz de sermayenin olmuşuz; birer köle, birer tutsak… Üç ekrana sıkışmış yaşamsa; TV, akıllı telefon, bilgisayar üçgeninde yaşamak, aptallaştırılmış olarak yaşarız. Farkında olmadan, bilmeden, içgüdüler ve alışkanlıklarla; nasıl yönlendirirlerse öyle…
Sermaye ülkeyi de yok ediyor gücü yettiğince! Tek tip konut, tek tip kent, tek düşünce, tek adam düzeni; her şey tekleştiriliyor…
İzmir’e saldırıları ile Sur’a, Cizre’ye, Nusaybin’e, Gever’e saldırının da ortak paydasıdır bu; yabancılaştır, kopar ve ele geçir, sermayene kat…
Ama biz, ne ülkemizin ne de kentlerimizin ve birbirimizin yabancıları değiliz; yabancıları da olmaya hiç niyetimiz yok. Onlar bunun farkında değiller ve bize yabancılar…
Sponsorluk, halkla ilişkiler disipliniyle ilgili tüm yayınlarda bazı toplumsal hedefleri gerçekleştirmek amacıyla destekleyenle desteklenen arasında, tarafların karşılıklı yararlarını gözeten bir anlaşma olarak tanımlanır.
Bu tanım içinde yer alan toplumsal hedefler, kültür, sanat, spor, sağlık ve esenlik gibi toplumu ilgilendiren, ona yarar sağlayan hedeflerdir. Bunlar, bir tiyatro festivalinin veya çocuklarla ilgili bir hastalığın tedavisine yönelik tıbbi araştırmaların desteklenmesi ya da toplumda, çocuk yaşta evlendirmelerle ilgili bir bilincin yaratılması gibi hedefler olabilir.
Yapılan sponsorluk sözleşmesinde her iki tarafın yararları gözetilmekle birlikte; bu sözleşme ile yapılan işte, reklam ve tanıtımdan farklı olarak destekleyenin ticari kaygı ve hedefleri daha bir geride yer alır. Sponsorluktaki öncelikli amaç, toplumu ilgilendiren bir etkinliğe, bir çalışmaya destek olup kamuoyunun bu destekten haberdar olmasını sağlamaktır. Çünkü desteği sağlayan kişi ya da kuruluş, yaptığı ilan, reklam ve tanıtım çalışmaları dışında hayırlı, güzel ve yararlı bir çalışmayı destekleyerek toplumsal düzeyde sempati kazanmaya çalışmaktadır.
Yapılan desteğin asıl amacı, desteği sağlayandan yana bir toplumsal sempati yaratmak olmakla birlikte, bu hedefin arkasında da o insani sempatiyi bir şekilde kâra, ticari faydaya dönüştürmeyi hedefleyen bir amaç da bulunmaktadır. Bu anlamda her sponsorluk desteğinin, muhakkak bir karşılık beklediğini, en azından yapılan destek düzeyinde bir geri dönüşü arzuladığını söyleyebiliriz. Çünkü, böyle bir karşılık olmadığı takdirde eşyanın doğası gereği sponsorluğun yapılması ya da sürdürülmesi mümkün olmayacaktır.
Halka ilişkiler disiplininin ülkemizdeki duayenlerinden Sibel Asna, hem topluma değer katan sponsorluk desteğinin hem de bu desteğin sağladığı geri dönüşün ölçülebilir olmasına vurgu yapmakta; desteğin sağladığı etki ölçülemediği takdirde kimsenin sponsorluk yapmaya hevesli olmayacağını belirtmektedir.
***
Sponsorluk, Eski Yunan ve Roma’dan bu yana sıklıkla uygulanan bir yöntem olmakla birlikte, ülkemizdeki uygulaması, özellikle de belediyelerdeki uygulaması oldukça yenidir.
Devlet kuruluşları, özellikle de belediyeler “kamu yararı” anlayışıyla hizmet yaptıkları için uzun yıllar sponsorluk uygulamalarına soğuk bakmışlar, sponsordan söz edenlere, sponsor olmak isteyenlere şüpheyle yaklaşmışlardır.
Ancak, Turgut Özallı yıllarla birlikte ortaya çıkan belediyelerdeki şirketleşme ve özelleştirme rüzgarıyla birlikte çoğu belediye başkanı ve yöneticisi, para bulamadıklarında, belediyeye ait gayrimenkulleri kolaylıkla satıp elden çıkaramadıklarında, başları sıkıntıya girdiğinde ya da bazı harcamaları yasal ölçülerde yapamadıklarında iş hayatının, ticari yaşamın bu yeni yeni uygulanmaya başlayan yönteminden yararlanmaya çalışmışlar, çoğu kez iş verdikleri ya da yakın oldukları firmalardan, kuruluşlardan sponsorluk almaya başlamışlardır.
Bunun en son örneği, biz İzmirliler için İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 85. İzmir Enternasyonal Fuarı için Folkart’la ve Türkiye İş Sağlığı Zirvesi için Efemçukuru’ndaki altın madenini işleten Tüprag isimli şirketle sponsorluk sözleşmesi imzalamış olmasıdır. Nitekim her iki sponsorun kimliğini, geçmişte ortaya koydukları işleri ve İzmir açısından yarattıkları tehlikeleri dikkate alan başta TMMOB, EGEÇEP ve Kültürpark’a Dokunma! grubu gibi birçok meslek odasıyla sivil toplum kuruluşunun ve İzmirli’nin itirazlarına konu olmuştur.
Bu iki kötü örnek, belediyelerin birtakım firmalarla sponsorluk sözleşmeleri imzalarken nelere dikkat etmesi ve sponsorluk konusunda nasıl bir strateji, politika ve yöntem belirlemesi gerektiği konularını gündeme getirmiştir.
Ayrıca, 2015 tarihli seçim bildirgesinde belediyelerdeki bağış sisteminin kaldırılacağını vaat eden Cumhuriyet Halk Partisi için de, CHP’li belediyelerdeki sponsorluk uygulamalarına ilgi duyması, bu konularda bir politika, strateji ve disiplin belirlemesi gerektiğini ortaya koymuştur.
***
İşte tam da bu noktada çıkıp şu temel ve can alıcı soruları sormamız gerekmektedir:
1) Gerçekleştirdiği hizmetlerde “kamu yararı“nı gözetmesi gereken bir belediye, iş verdiği ya da iş vermesi muhtemel bir kuruluştan veya dava açtığı bir şirketten sponsor desteği almalı mıdır? Böylesi bir destek, insani ve kamusal etik değerlere ne ölçüde uymaktadır?
2) Sponsorluk adı altında bir belediyeye destek olan bir şirket ya da kurumlar, bu desteği gerçekten toplumsal bir yararın sağlanması için mi yapmaktadırlar; yoksa kendilerinin öncelenmesi, gözetilmesi ya da kayırılması için mi bu desteği sağlamaktadırlar? Bunu yapıp yapmadıklarının ya da böyle düşünüp düşünmediklerinin ölçüsü, kriteri ne olmalıdır?
3) Bir belediyenin ya da kendisine bağlı şirketlerin sponsorluk ilişkisine girmesi ne ölçüde etik bir davranıştır?
4) Belediyelerin ya da belediyelere bağlı şirketlerin imzaladığı sponsorluk sözleşmelerinin belediye meclislerinden ve halktan kaçırılması ne ölçüde doğrudur? ‘Bilgi edinme hakkı’, ‘şeffaflık’ ve ‘hesap verebilirlik’ ilkeleri çerçevesinde bu sözleşmelerin ticari sır olduğunu ya da şirketlerin Bilgi Edinme Kanunu kapsamına girmediğini söylemek, bunu söyleyerek halkı bilgilendirmemek ne ölçüde ahlaki ve doğrudur?
Varlığıyla, geçmişiyle, umut vadeden geleceğiyle, coğrafi durumu ve iklimiyle, çeşitli etnik kültürüyle, her gelir grubundan hemşehrisiyle her daim ‘’Egenin İncisi’’ , Türkiye’nin göz bebeği…
Tam da düşman çatlatan cinsten (!)
Ama kabul etmeli, İzmir yorgun…
Amaç, umut kırmak değil kesinlikle, kent hakkı olan markayı ranta değil, hak sahibine, kente, layık olduğu şekilde elbirliğiyle teslim edilmesi için tekrar düşünmeye davet etmektir.
Her duruşun İzmir üzerine ayrı bir kimlik yaratma çabasından bitkin düşen bir kentin kimlik çırpınışlarına tanıklık ediyoruz. Kent kimliği üzerinden yapılan markalaşma denemelerinde tıpkı bir kobay faresi İzmir…
30 ilçesinde ayrı hava esen güzel İzmir üzerinde denemelerden sadece birkaçı
Fuarlar Kenti
Emekliler Kenti
Liman Kenti
Kruvaziyer Turizm Kenti
Öğrenci Kenti
Tarım Kenti
En Hızlı Gelişen Kent
Deniz-Kum-Güneş Kenti ve
tabii ki Gâvur İzmir 😉
Beklentilerin ölçeğine göre belirli süreli olmak üzere başarılı olan da var, sadece söylemde kalanlar da… Belirli süreli başarılı olanlar da kentin pek işine gelmiyor, hemen bir ekonomik değeri oluşan rant pazarlarında değersizleşme…
Peki ya sürdürülebilir marka yönetimi?
Hah, unutmadan, tabi bir de kentlilerin beklentileri var, bunlar da işi biraz karıştırıyor
İzmir dediğin güzel olmalı, temiz, bakımlı olmalı. Aynen insanı gibi; yeşil olmalı ki yaşanılası olsun, ekonomisi güçlü olmalı ve tabi ki modern olmalı, hak odaklı olmalı ki etik yerini bulsun.
Gerçekten tek kimlikle tüm bu etiketleri birbirine uyumlu hale getirmek mümkün değil mi?
Yoksa bu şekilde yaratılan kimlik bunalımı daha mı fazla rant sağlıyor?
Bu arada unutmadan hiç dillendirilmese de hepimizin gördüğü;
Rant merkezi İzmir 😉
Tüm nitelikleri birbirine entegre edilmiş vatandaşların kendini kentte giderek daha da yabancı hissetmediği hatta tam tersine kendini kentin bir parçası olarak kabul edip sahiplendiği bir kent yaratmak acaba Amerika Kıtası’nı yeniden mi keşfetmek demek?
Kentlerin insanoğlundan çok da farkı yoktur aslında. En önemli fark, ölümsüz olma şansına sahip olmalarıdır. O nedenle bunun bilincinde olan bilim insanları sürdürülebilir kentlerin önemini her geçen gün daha fazla dile getiriyorlar
Hasbelkader sahip olduğumuz biyoloji ve çevre psikolojisi bilgimizle mantık yürütürsek; peki, bu kadar kimliği üzerinde taşımaya çalışan bir insana ne olur?
Kentler insanlar gibidir, yaşarlar, can damarları vardır, suya ihtiyacı vardır, temiz havaya, temizliğe ve iyi bakıma muhtaçtır, sosyaldir sosyalleşmezse depresyon geçirir, eğitim ister, sağlık, barınma ve ulaşım gibi temel yaşam olanakları ister.
Kökleri vardır, atası vardır, soyu bellidir, gelenekleri köklüdür.
Misafirleri vardır, kapısı açıktır tüm tanrı misafirlerine. Ağırlamak ister…
Hak odaklı bakmazsan ona, iyi bakmazsan sağlığı bozulur yaşlanır bitkin düşer, tükenir, ölür gider. İnsan formundan çıkıp hurda bir gemiye dönüşür, deniz dibinde bir batık olur sadece. Balıkların yumurta bıraktığı üreme alanından ibaret kalır.
Bu kadar çok kimliğin bir arada uyumsuza yaşatılmaya çalışılması İzmir’e haksızlık değil mi? Değerleri teker teker tüketip sonra bir diğerine geçip yeniden marka kent olma çabası…
İzmir gerçekten “öncülerin şehri” midir?
Tek suçu kaynaklarının bu kadar fazla oluşu mudur acaba?
Verimli topraklarını yüksek yüksek binalarına terkeden, yükselen binalarıyla rüzgâr koridorlarını kapatan, bin türlü AVM’ye olağanüstü çeşitliliğine karşılık rakip olamayan Kemeraltı’nın tükenmeyen sorunları, İzmir’e göç edenle İzmir’den ayrılıp giden beyin göçü arasında oluşan sosyo-kültürel farklılıkların önüne geçilememesi bahsi geçen markaların oluşturulması gibi uzun bir yolun önünde ki engellerden sadece birkaç tanesidir.
Kentin markalaşması ve markanın sürdürülebilirliği kentliye ve kentlinin yaşam standartlarına bağlıdır, markalaşma bir süreçtir ve katılımcılık ister.
Katılımcılık süreçlerinin doğru yönetildiği, gerçekten değerli rant alanlarının değil de, İzmir’in değerli kaynaklarının sürdürülebilir kılındığı, her birimizin kendini yaratılan markanın bir parçası hissedeceği bir kentte yaşamak hepimizin dileği…
Bu süreç için gerçekçi eylem planlarının görünürde değil, gerçekten katılımcılık içermesi gerekmektedir. Katılımcılık, “anket yaptık”, “1000 kişiye sorduk, sonuç budur”, “toplantıda oy çokluğuyla bu karar çıktı” deyip kentin geleceğini etkileyen kararların verilmesi demek değildir.
Katılımcılık, yaratma, bir kampanya yönetimi ve pazarlama süreci değildir.
Gerçek hedef kitlelere ulaşmak, katılımcılığın daimi olmasını sağlamak, aidiyet duygusunu vatandaşın benimsemesini sağlamak, aktif vatandaşlık ve demokrasi kelimelerini sadece projelerde değil, kentlinin hayatına sokarak işe başlamak gerekmektedir.
Katılımcılık denince maalesef gözümüz hemen yerel yönetimlere kayar. Ancak bu aşamada sadece yerel yönetimlere yüklenmek de büyük haksızlık olur. Hele ki hala yerel yönetimlerin yönetim biçimlerini ve mevcut kaynaklarının yeterliliğini tartıştığımız bu süreçlerde…
Yerel yönetimlerin, eğitim kurumlarının, sivil toplum kuruluşlarının işbirliği ile 21.yüzyılda olmanın getirdiği kolaylıkları kullanarak katılımcılık ruhunun oluşturulması, kentin ihtiyaçlarının takip edilmesi, ihtiyaçların planlı giderilmesi, iş planlarının sürekli güncellenmesi ile kentin kaliteli yaşam standartlarına kavuştuğu an kent kendi markasını yaratacak ve kentli ona sahip çıkacaktır.
Belki de gerçekten İzmir’e, İzmirliye dönüp bir bakmak sormak gerekiyordur! Ne de olsa akıl akıldan üstündür!
Bugün ele alıp inceleyeceğimiz ve okunmasını tavsiye edeceğimiz kitap Phoenix Yayınevi’nin 2016 yılının Eylül ayında yayınlanmış yepyeni bir kitap: Toplumsal Analizler Ekseninde Kent Fragmanları
Bir kollektif yayın olan kitabı, İnönü Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Esgin ile Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü (TODAİE) öğretim üyesi Doç. Dr. Özgür Sarı derlemiş.
Kitapta Ali Esgin ve Özgür Sarı tarafından ortaklaşa yazılmış “Kent, Mekân, Kuram ve Güncel Yoruımlar” başlıklı takdim yazısı dışında toplam 11 makale bulunuyor. Bu makalelerin konu ve yazarları sırasıyla şu şekilde:
“Aşina Olunanın Bilinmezliği: Kentin ve Kentsel Gündelik Hayatın Sosyolojisi Üzerine“, Ali Esgin
“Bir Kentsel Mekân Analizi: Stüdyo Daireler“, Samet Ünlü
“Kent ve Siyaset: Siyasal Katılımı Kent ve Mimari Üzerinden Okumak“, Ahu Tunçel Önkal
“Kent ve Gözetim: Geleneksel Kentten Modern Kente“, Merve Bozalp
“Kent ve Suç Korkusu: Kuramsal Temeller“, Meral Öztürk
“Kent ve Yoksulluk: Sivil Toplum Örgütlerinin Artan Rolleri“, Özgür Sarı
“Kentin Yeni Sürgünleri: Suriyeli Sığınmacılar“, A. Çağlar Deniz – Yusuf Ekinci – A. Banu Hülür
“Uluslararası Kentsel Ağlar ve Kentleşme: Türkiye Örneği“, İnci Çalışkan”
Her biri kendi içinde farklı konuları farklı yönlerden ele alıp irdeleyen ve bunu yaparken sosyolojinin geniş ufuklarında dolaşıp bize çok değerli bilgileri taşıyan bu makaleler, içinde yaşadığımız kapitalist kentin çözümlenip anlaşılmasında çok önemli bir anahtar niteliğinde.
Biz okuyoruz. Sizin de okumanızı öneriyor ve yaptığımız tartışmaların bu tür bilimsel yayınlardan edindiğimiz bilgilerle daha da zenginleşmesini diliyoruz.
Kitabın Arka Kapağından….
“Günümüzde kentler ve kent yaşamı, konuyla ilgili çoğu sosyal bilimcimizin çeyrek yüzyıl öncesine kadar yaptığı gibi, kenti tanımlayan bazı temel ölçütleri devreye sokarak incelenebilecek bir alan olmaktan uzaktır. Bu durumun anlaşılması kolay ilk nedeni; çağcıl kentlerin aldığı yeni görünümlerle, yani kentsel evrimleşme süreciyle ilgilidir. Yeni kent Formları, teknolojik gelişmeler ve küresel dönüşümler tarzındaki yapısal unsurlarla birlikte, kentsel gündelik hayat ilişkilerinin değişen seyri, iş ve ev yaşamındaki fail odaklı yeni yapılanmalar, hem günümüz kentlerini hem de kentsel yaşamı akıl almaz bir hızda dönüştürmektedir. Kentin bir zamanlar sahip olduğu ilk görünümlerinden veya işlevlerinden çoğu, günümüzde farklı biçimler almış durumdadır. İkinci neden daha çok, sosyal yaşama ilişkin gerçeklikleri anlama ve açıklama iddiasında olan sosyal bilimlerde meydana gelen değişimlerle ilgilidir. Bu süreçte yalnızca kent ya da daha kapsamlı bir ifadeyle “toplumsal olanın veçheleri” değişmemiş, aynı zamanda onu nesne edinen sosyal bilimlerin sosyal dünyayı nesneleştirme biçimleri de dönüşüme uğramıştır. Dolayısıyla artık kenti anlamak, kent üzerine analiz yapmak için, sözgelimi salt Durkheim’ın işlevselci işbölümü kuramından ya da Weber’in “şehir” kavramlaştırmasından medet ummak, daha ileri düzeyde ise kenti; nüfus, ikincil ilişkiler, endüstrileşme veyahut gelenek karşıtlığı gibi belirli değişkenler üzerinden analiz etmek yeterli görünmemektedir.
Kent Fragmanları, gündelik hayat, mekânsallık, suç korkusu, yoksulluk, gözetim ve sivil toplum gibi günümüz kentlerini tanımlayıcı çok sayıda fragmanı organik bir biçimde ilişkilendirerek, kente ve kentsel yaşama özgü güncel, güncel olduğu kadar karmaşık sorunların analizine odaklanıyor. Farklı disiplinlerden gelen araştırmacı ve akademisyenlerin geniş bir perspektif içeren kuramsal analiz ve değerlendirmeleri, kitabın hem güncel olma hem de konuya farklı pencerelerden bakma iddiasını güçlendiriyor.”
Türkiye’de restorasyon projelerinden kazanılan para yüzünden olacak konservasyon projelerine hiç prim verilmiyor.
Sterilizasyon öyle girmiş ki yaşamlara, düzen dedikleri askeri nizama o kadar alıştırılmışız ki eski eserleri bile pir-ü pak görmeye bayılır olmuşuz. Orada ne yok ediliyor umrumuzda değil. Temiz olsun, düzenli olsun, eski de olsa yeni görünsün.
Korumak ve Onarmak
En basit tanımlama ile kültür varlıklarının onarımına restorasyon, korunmasına ise konservasyon denmektedir. Kültür varlığı ise geniş bir kavramdır. Müzede gördüğümüz en küçük obje de kültür varlığıdır, antik bir tiyatronun tek bir taşı da, tarihi bir sokak da, bir cami de, eski bir elbise de, tarihi bir bostan da, koskoca bir şehir de.
1789 Fransız Devrimi’nden sonra soylulara, kraliyete ve kiliseye duyulan öfke ile bu kurumlarla ilişkisi kurulan saray, şato, kilise gibi birçok yapıya zarar verilmişti. Uzun süre de bu yapılarla kimse ilgilenmedi. Nasıl ki çevre gitgide daha fazla zarar görmeye, yok olmaya başlayınca çevre mühendisliği diye bir bilim ortaya çıktı, aynı bu şekilde Fransızlar da kaybolmuş veya kaybolmaya yüz tutmuş yapılara ilgi duymaya başlayarak “koruma” düşüncesinin temelini attılar. Kaybetmek korumayı hatırlattı, diyebiliriz.
Kültür varlıklarının koruma ve onarım tarihi çeşitli kuramlarla doludur. Her kuram karşı kuramını oluşturmuş ama en sonunda bir fikir birliğine ulaşılabilmiştir. 1931 Carta del Restauro’dan sonra 1964 Venedik Tüzüğü ve 1975 Amsterdam Bildirgesi ile uluslararası koruma ve onarım kuralları belirlenmiştir. Buna rağmen restorasyon ve konservasyonla ilgili hala birçok tartışma yapılmakta, devinim devam etmektedir.
Türkiye’de de kültür varlıkları devlete ait olduğu için korunması ve onarılmasından devlet sorumludur. Elbette devletten uluslararası kurallara riayet etmesi beklenir. Restorasyon işlerini çoğu zaman devlet birebir üstlenmez ve taşeronlara yani özel şirketlere verir. Konusunda uzmanlaşmış şirketlerin bu tür işleri yapmasında elbette sakınca yoktur. Ancak işin bilimsel olarak yapılması şartını yerine getirememek problem yaratır. Devlet restorasyon projelerini kontrol eder. Etmekle yükümlüdür demek belki daha doğru olur.
Taşeron şirketler bu işi kar amaçlı yapmaktadırlar. Adı üstünde, şirkettirler ve yaptıkları işten hem geçinmek zorundadırlar hem de elemanlarına maaş vermelidirler. Bütçeler bellidir. İhaleler işi en iyi yapabilecek olana değil, en uygun fiyatla yapabilecek olana verilir. İşin içine para girince de bir şeylerin ters gitme veya hiç gitmeme ihtimali yükselir. Kültür varlıkları, hem de çok ama çok kıymetli eserler şişirme işçilikle, yanlış malzeme uygulamasıyla, bilimsellikten uzak restorasyon projeleriyle dönüşü olmayan zararlara uğrayabilir. Hatta bazıları restorasyon sırasında yanabilir.
Koruma mı, onarım mı?
Burada restorasyon kuramlarından biraz bahsetmek gerekiyor. Fransa’da ortaya çıkmış ‘üslup birliği’ adı verilen restorasyon kuramına karşı İngiltere’de başka bir düşünce ortaya çıkmıştı. Bu eleştirel bakış açısı yapıların restorasyon uygulamaları ile değiştirilmesine karşı çıkıyordu. Romantik görüş ismi verilen bu anlayışta “Restorasyon bir yapının başına gelebilecek en kötü şey.” (Ruskin söylemiş bunu) olarak tanımlanıyor ve yapıları olduğu gibi koruma fikri ön plana çıkartılıyordu. O günden beri çok tartışılan bir konudur bu. Onarmak mı, olduğu gibi korumak mı? ‘Theseus’un Gemisi’ hikâyesi tam da bu tartışmaya denk gelir. Burada gerçekten bir paradoks vardır. Girit’ten zafer kazanarak dönen Theseus’un gemisi Atina’da hatıra olarak uzun süre korunur. Zamanla geminin tahtaları çürüdükçe yenileriyle değiştirilir. Öyle ki, bir gün geminin değiştirilmedik hiçbir parçası kalmaz. Bu durumda gemi hala Theseus’un gemisi sayılır mı, yoksa başka bir gemi haline mi gelmiştir? Önemli olan gemi midir, hatırası mıdır?
Restorasyon bir yapıya müdahaledir. Dolayısıyla çok iyi düşünülmesi ve planlanması gerekir. Elbette her şey eskir ve onarım gerektirir. Ama bu işlevini sürdüren yapılar için kolaylıkla alınabilecek bir kararken işlevini yitirmiş, artık kullanılmayan, bütünlüğünü yitirmiş kültür varlıkları söz konusu olduğunda alınması zor bir karardır.
Bursa, Balibey Hanı Eski Durumu Bursa, Balibey Hanı Yeni Durumu
Selçuklu Kümbeti, Osmanlı Hanı
Geçtiğimiz aylarda özellikle sosyal medya üzerinde sıkça karşılaşılan ve paylaşılan iki ayrı yapıya ait fotoğraflardan biri Bursa Balibey Hanı’na aitti. Bu yapı üzerinden konuşursak yukarıdaki paragraf daha anlamlı olacak. Büyük bir kısmı yıkılmış ama yine de güzel ve özel gözüken bir hanı olduğu gibi korumak yerine tamamen yeniden inşa etmek restorasyon mudur?
Tam olarak bunu yapmışlar. Evet, Venedik Tüzüğü yapıların korunması için yapılara işlev kazandırılsın der. Ama bu güzelim duvarları görünmez kılarak, planı bozarak, bambaşka bir şeye döndürmek demek değildir. Şimdi geriye Bali Bey Hanı’nın isminden başka hiç bir şey kalmamıştır. Üstelik işlev kazandırmak kamuya açık bir yer haline getirmek midir yoksa sadece cebinde dışarıda yemek yiyebilecek parası olanlara hizmet eden bir restorana çevirmek midir, bu da ayrı bir tartışma konusudur.
Koruma ve onarım düşüncesini ilk geliştiren ve Fransız Devrimi ile zarar gören yapıları korumak ve onarmak fikrini ortaya atan E. E. Viollet le Duc ismindeki kişi binaları tamamen değiştirebiliyordu. Mesela bir kilise inşaatı yüz yıl sürdü diyelim. Bu yıllar boyunca üsluplar değişir, ustalar değişir, zevkler değişir. Ama yapı yine de özgün ve özeldir. İşte le Duc böyle bir binanın restorasyonunu yaparken en eski üslup ne ise yapıyı o üslupta yeniden yapıyordu. Yapıyı hiç olmadığı bir hale çeviriyordu. Bunları şu yüzden yazdım. Bali Bey Hanı’nda yapılanlar bana en eski ve hükmü kalmamış koruma ve onarım fikrinin çok fazla etkisinde kaldıklarını düşündürttü. Ancak en eski üsluba geri döndürmek kısmını atlayarak, sadece yapıyı hiç olmadığı bir hale çevirmek kısmını uyguluyor olmalılar.
Sosyal medyada yer alan, gazetelere çıkan ikinci yapı Van Gevaş’ta yer alan bir kümbetle ilgiliydi. Fotoğraflar kümbetin neredeyse dibine yapılmış bir binayı gösteriyordu.
Kültür varlığı ve çevresi bir bütün olarak ele alınmalıdır. Çünkü eser çevresi ile bir ilişki içindedir. O ilişkiyi bozmak yapının ruhuna ihanettir. Van’daki Halime Hatun Kümbeti’nin hemen arkasına yapılan bina bu güzel mezara ihanet değil de nedir? Etrafı ağaçlarla çevriliyken böylesine rezil bir fonu bu kümbete layık görmek o yapıyı korumakla mükellef devletin ona verdiği değeri ispatlamaz mı?
Bıraksınlar artık, bir şeyler de olduğu gibi kalsın. Eski duvarlar görmeye ihtiyacımız var, onlardaki ruhu görebilenler var, yıkık bir binaya bakıp eski halini düşünenler, onu anlamaya çalışanlar var. Neden orası bir park, bir bahçe olmuyor, yeşil alan kalamıyor, ortada tıpkı bir heykel gibi o yapıdan geriye ne kaldıysa o durmuyor da hemen üzerinden para kazanmaya çalışılıyor, anlamak mümkün değil. Eski duvar işçiliği, tek bir duvar bile kalmış olsa, en pahalı konut projesinden daha çok bilgi aktarıyor, kaybedilmiş bir sürü değeri anımsatıyor.
Konservasyon diye bir şey olduğunu hatırlatmak lazım. Türkiye’de restorasyon projelerinden kazanılan para yüzünden olacak, konservasyon projelerine hiç prim verilmiyor.
Sterilizasyon öyle girmiş ki yaşamlara, düzen dedikleri askeri nizama o kadar alıştırılmışız ki eski eserleri bile pir ü pak görmeye bayılır olmuşuz. Orada ne yok ediliyor umrumuzda değil. Temiz olsun, düzenli olsun, eski de olsa yeni görünsün. Başka bir şeyi umursamıyor muyuz? Yıkık ve yarım şeyler bize içimizdeki yıkıntıları mı hatırlatıyor acaba da onlara dayanamıyoruz?
Baraj suları altında bırakılan antik kentler gördük. Hatta o zamanlar denildi ki “Sadece İslam kültürüne değer veriyorlar. Antik eserler onlar için taş yığını, üç beş kırık çömlek.” Ama yukarıdaki her iki örnek de bunu yalanlıyor. Anadolu’yu ve emanetlerini bir bütün olarak görmek, sevmek, korumak, anlamak şöyle dursun, yere göğe koyamadıkları devletlerin eserlerini bile görmüyor gözleri. Görebildikleri tek şey para olmalı..
Van, Gevaş Halime Hatun KümbetiVan, Gevaş Halime Hatun Kümbeti
Kültür Varlıkları Ranta Teslim
Kültür varlıklarımız paraya, ranta kurban ediliyor. Burada baraj suları altında kalan arkeolojik sit alanlarına, kültür varlıklarına (bunun içine yok olan köyler de dahildir.) değinmeden edemeyeceğim.
Türkiye Barajlar ve Kültürel Miras İzleme Komitesi’nin açıkladığı veriler çok çarpıcı. Bianet. org ’da yer alan açıklama (18.06.2002) şu şekilde:
“Atatürk Barajı’nda 580 arkeolojik yerleşme yok oldu. Ancak 19’u belgelenebildi. Aralarında Zeugma, Apameia, Halfeti, Kalemeydanı, Rumkale gibi 30’un üzerindeki tarihi yerleşim, Birecik Barajı sularına terk edildi.
* Ancak 4 yerde kazı yapıldı.
* Karkamış Baraj alanında 48 yerleşme mevcut. Ancak 8’inden veri alınabildi. Ceyhan Nehri üzerindeki Aslantaş Baraj Gölü altında 25 yerleşme kaybedildi. Yalnız biri belgelenebildi.
* Dünyadaki antik 4 sağlık yurdundan (Asklepion) biri olan Allianoi yalnızca sulama amaçlı Bergama-Yortanlı Barajı’nın suları altında kalacak.”
2002 yılında Allianoi sular altında kalacak deniyordu. Bugün tamamen sulara gömülmüş durumda. Ne yazık.. Büyük bir kısmı kazılamadı. Açıklamadan bugüne çok zaman geçti. Mesela 2012 de çok büyük bir baraj olan Boyabat Barajı açıldı. Kim bilir altında kaç tane arkeolojik sit alanı kaldı. Kaçında kazı yapıldı, kaçı tespit edildi, kaçından hiç haberimiz olmadı ve olmayacak? Hasankeyf’i sular altında bırakacak baraj da hızla devam ediyor. İnsanlara yeni evler (TOKİ konutları) yapılmış da dağıtılmaya bile başlanmış. Yok, etmek ve yok edilmeyeni de restore ederek yok hale getirmek karşısında suskunluğumuz büyüyor sadece, başka büyüyen hiç bir şey yok.
Bizler kültür varlıklarının yok edilmesine, berbat restorasyonlarla tahrip edilmesine o kadar alışmışız ki sosyal medyada “Bergama Sunağı kaçırıldı ve bu halde (Almanya’daki Bergama Sunağı’nın sergilendiği mekânın fotoğrafı gösteriliyor.) Biz ise bunu yapıyoruz (Ağız kısmına modern bir musluk takılmış Antik bir heykel fotoğrafı gösteriliyor)” şeklinde dönüp duran gönderideki heykelin bizim ülkemize ait olmadığı aklımıza bile gelmiyor. Bize aitmiş gibi gösterilen heykel aslında Pompei’de bir hamamda. Bu alışmış olma durumuna ikinci bir örnek de İsviçre’nin Luzern şehrinde yer alan meşhur aslan heykelinin fotoğrafının “Aslantaş Barajı altında kaldı. Sadece sular çekildiğinde ortaya çıkıyor.” denilerek yayımlanması ve herkesin üzüntüsünü dile getire getire bu gönderiyi paylaşıp durması ile ortaya çıktı. Biz şahane kültürel varlıklarımız olduğuna inanıyor ama onların nasıl olsa bir şekilde yok edileceğine mi inanıyoruz? Biz neden bunlara alıştırıldık? Biz neden “Biz zaten korumayız ki” diyoruz? Neden tüm kötü örneklerin bize ait olduğundan şüphe duymayacak kadar yenilmişiz?
Kültür varlıkları sadece o ülkede yaşayanlara değil, dünyaya, hatta evrene aittir. Çünkü onlar bizim geçmişimiz, kimliğimiz, tarihimiz, bilgimizdir. Ne sular altında kalmasına, ne saygısızca müdahale edilmesine, ne herhangi bir şeymişler gibi binalarla kuşatılıp görünmez kılınmasına razı olamayız.
Suyumuza, toprağımıza, ormanımıza, kültür varlıklarımıza sahip çıkmak zorundayız.
* Yeşil Direniş Aylık Ekoloji ve Yaşam Gazetesi”, Sayı:7/8 de yayımlanmıştır.