Atatürk’ün Kentleşmeye Bakışı: Örnek Olay, Ankara’nın Kentleşmesi – 1

Bugün, içinde bulunduğumuz 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü nedeniyle önemli bir konuyu; Atatürk’ün kentleşmeye bakışını bilimsel yöntemlerle inceleyip değerlendiren Mustafa Kemal Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Şafak Kaypak‘ın 2014 yılında Mustafa Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi’nde yayınlanmış makalesini, birbirini izleyen üç ayrı bölüm halinde sizlerle paylaşmak istiyor ve Atatürk’ün bu makalede ifade edilen yaklaşımının tüm yöneticilerine örnek olmasını diliyoruz.

Doç. Dr. Şafak Kaypak

Giriş

Gelişmiş ülkelerin kentlerinde toplumsal değişmeyi başlatmada ve hızlandırmada, sanayileşmenin yanı sıra, kentleşmenin de önemli bir değiştirici faktör olduğu kabul edilir. Modernleşme kuramcıları, sosyal değişme açısından kentlerin ikili bir işlev gördüğünü söylemektedirler. Bir yandan, yenilikler kentlerde doğar ve köylere yayılır, toplumsal yaşam sistemleri olarak orada yaşayanların bireysel davranışlarına belirli özellikler kazandırırken; diğer yandan, kırsal kesimden gelenleri kendi potasında eritir, onları modern kent yaşamına katar. Geleneksel kültür ve sosyal yapılar kentleşme sürecinde çözülür. Bu nedenle, kentleşme kent sınırlarıyla sınırlandırılmış sayılmaz, kırsala doğru etkisi yayılır. Modernleşme merkezden çevreye yayıldıkça, ülkeler ve toplumsal kesimler arasında farklar kalkacak, insanlık adına ilerleme ve gelişme sağlanmış olacaktır. Avrupa’da gelişme ve sanayileşme süreci, bugün gelişmekte olan ülkelerde görülen köy-kent karşıtlığını zaman içinde ortadan kaldırmıştır. Bu bakış açısına göre, gelişmekte olan ülkelerin gelişme gücü de asıl olarak kentlerdedir, onlar da aynı süreçten geçeceklerdir.

ankara_rijkmuseum
Ankara Kalesi, “Kal’at üs-Selasil” veya “Kaleyi Selasil” olarak bilinirdi.

Atatürk, kent ve kentleşmeyi savaş yorgunu bir ülkeyi yeni bir yönetimle toparlama ve geliştirme zemini olarak görmüştür. Bu doğrultuda, yeni Cumhuriyet’in başkenti olan Ankara’nın, yeni ve çağdaş bir toplumu en iyi şekilde temsil edecek bir kimliğe sahip olmasını istemiştir. Ankara, modern bir kent olarak Cumhuriyetin dünya görüşünü, yaşam biçimini Türkiye’ye aktarma işlevini üstlenmiş; Türkiye’nin kentleşme sürecinde özgün bir konuma, öncü bir işleve sahip olmuştur. Cumhuriyetin kurulduğu ve modernleşmenin ilk olarak görülmeye başlandığı Ankara kenti, bütün gelişmelerde öncülük yapmış; ulusal ekonominin hızla inşası ile Anadolu’daki diğer kentlerin gelişmesi için de örnek olmuş, bölgesel gelişimdeki eşitsizliğin ortadan kalkması için bir başlangıç yaratmıştır. Ancak, Atatürk’ün sahip olduğu “toplumsal” bakış açısı, daha sonraki dönemlerde “bireysel” çıkara dayalı anlayışlara dönüşmeye başlayınca, sorunlar da yaşanmaya başlamıştır. Ankara örneği bile sürekli gelişim göstermemiş; ilk düzensiz kentleşme ve gecekondu Ankara’da görülmüştür. Türkiye’nin kentleşme serüvenindeki bütün yeniliklerin, başarıların ve aynı şekilde bütün başarısızlıkların ve sorunların da yine Ankara’dan kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz. Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne değin, ülkede gözlenen kentsel gelişme eğilimlerinin tümü başkent için alınan kararlardan etkilenmiş, bir anlamda Ankara, bugün içinde yaşadığımız kentsel durumun “olumlu” ve “olumsuz” yönlerinin ilk ortaya çıktığı yer olmuştur.

Bu çalışmada, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile başlayan süreçte Atatürk’ün kent ve kentleşme olgusuna bakış şekli Ankara örneği içinde değerlendirilecektir. Bu bağlamda, çalışma dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, kent ve kentleşme kavramları tanıtılacaktır. İkinci bölümde, Atatürk’ün kent ve kentleşmeye bakışı üzerinde durulacaktır. Üçüncü bölümde, başkent Ankara’nın kentleşmesi örnek olay olarak incelenerek, Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarıyla bugünkü kente bakış arasındaki değişim ortaya konulacak ve yaşanan sorunlar ele alınacaktır. Son bölüm, sonuç ve yapılan değerlendirmeyi içermektedir.

1. Kent ve Kentleşme

Kent; “sürekli toplumsal gelişme içinde bulunan ve toplumun, yerleşme, barınma, gidiş geliş, çalışma, dinlenme, eğlenme gibi gereksinmelerinin karşılandığı, pek az kimsenin tarımsal uğraşlarda bulunduğu, köylere bakarak nüfus yönünden daha yoğun olan ve küçük komşuluk birimlerinden oluşan yerleşme birimi” olarak tanımlamaktadır (Keleş, 1998:75). Sahip olduğu özelliklerine uygun olarak kent; tarımsal olmayan üretimin yapıldığı ve daha önemlisi hem tarımsal hem de tarım dışı üretimin dağıtımının kontrol işlevlerinin toplandığı, belirli teknolojik gelişme seviyelerine göre büyüklük, heterojenlik ve bütünleşme düzeylerine varmış yerleşme biçimidir. Kentler yalnız başlarına var olamazlar, çevrelerindeki diğer yerleşmelerle etkileşim içerisindedirler. Bir kentin zaman içerisinde oluşumunun en önemli yönlerinden birini bu işlevlerin ve bunların yerleştiği kent merkezinin çevre yerleşmeler ile kurduğu ilişki oluşturur (Kıray, 1998: 17). Kentleşme, sanayileşme ve ekonomik gelişmeye koşut olarak kent sayısının artması ve bugünkü kentlerin büyümesi sonucu doğuran, toplum yapısında artan oranda örgütleşme, işbölümü ve uzlaşma yaratan bir nüfus birikim süreci olarak tanımlamaktadır (Keleş, 1996:19). Kentleşme, kentin nüfusunun, fiziksel alanın büyümesinin yanı sıra, sürekli bir devinimdir. Kentleşme olgusu, bir toplumun ekonomik ve toplumsal yapısındaki değişmelerden doğar. Sanayileşme, ekonomik büyüme ve gelişme ve toplumsal bir etkileşim alanının varlığı ile birlikte sosyal değişim sürecini meydana getirmektedir.

ankara-oteli-eski-foto-1
Eski Ankara ve “Hotel Angora”

İnsanların değişik gereksinimlerini karşılamak için karşılıklı ilişkiler içerisinde bulunmaları, tarihin ilk çağlarından itibaren bir arada yaşamalarını zorunlu kılarak, üretim, dağıtım ve tüketim işlevlerinin merkezileştiği uygarlık beşikleri denilen kentleri doğurmuştur. Toplumların belirli yerlerde yoğun bir şekilde yerleşmelerine neden olan kentleşme, ülkelerin gelişmişlik ve uygarlık durumunu belirlerken göz önünde tutulan belirleyici bir faktördür. Gelişmiş veya gelişmekte olan toplumların belirlenmesinde temel alınan ölçütlerin en önemlisi; sanayi durumu ve yerleşme alanlarının ve kentlerinin oluşum ve gelişim sürecidir. Tarihçiler kentlerin ortaya çıkmasına uygarlıkların doğuşu olarak bakmışlardır. Geleneksel köy topluluğundan çağdaş kent toplumuna geçiş bir toplumsal değişmeyi simgeliyordu. Uygarlık örgütlenmiş bir toplumsal yaşam olarak tanımlandığında, bu yaşam biçimini yoğun olarak kentlerde görmek mümkündür. Kentsel yaşamla uygarlık arasındaki yakınlık birçok dile yansımıştır. 18. yüzyıldan itibaren Latin dillerinde uygarlık (civilization) ve kent (city, civitas), Arapçadaki medeniyet, medeni ve kent (medine) gibi sözcükler arasındaki köken benzerliği uygarlıkların kentlerden kaynaklandığını düşündürmüştür. Yunanca’daki kent (polis) sözcüğünün de siyaset (politiae) ile aynı kökten kaynaklandığı bilinmektedir. Kentsel yaşamın uygarlığın beşiği olarak algılanması, kibarlık (civilité) ve görgü (urbanité) sözcüklerinin de kent kökünden türetilmelerine yol açmıştır. Batı dillerindeki “citizen” sözcüğü, hem yurttaşı, hem de kenttaşı (hemşehriyi) anlatmak üzere kullanılmaktadır (Toprak, 2001:6). Kent ile uygarlık kavramları arasında kurulan sıkı ilişki sonucunda, kentte yaşayanların uygar; kentlerin de uygar kişilerin yaşadıkları yerler olduğu kabulleri çıkmıştır.

Louis Wirth kentlerdeki yaşamın evrensel niteliklerini oluşturmaya çalışarak, “kentleşme bir yaşam biçimidir” görüşünü savunmaktadır (Wirth, 1935:22). Bu yaşam biçimi kendine özgü bir kültür doğurmaktadır. Üretim ve insan ilişkileri kentlerde örgütleşmeyi ve farklılaşmayı getirmekte, bu durum kente özgü davranış kalıpları geliştirmekte ve bir kent kültürü oluşturmaktadır. Kent kültürü, uygarlığı simgeleyen yerler olarak, davranışlar, değerler ve yaşam biçimlerini ifade eden kentlerde yaşama geçmektedir Kendine özgü yaşam koşullarıyla kentler, kırsal alanlardan farklılık gösterirler. Kent toplumu; kan bağına dayalı akrabalık ilişkileri yerine mesleki örgütlenmelerin ön plana çıktığı, geleneksel sosyal baskı mekanizmasının sınırlandığı, bireyin “ben” olarak toplumsal ilişkilerde yer aldığı örgütlü toplumdur. Birey ve grupların sosyal, ekonomik ve siyasal deneyimleriyle şekillenen düşünce ve uygulamalar kent yaşamını biçimlendirir. İnsan eliyle yapılanmış çevre olan kent bilgi ve kültürün yıllar boyunca biriktiği alanlar olarak bir yapay çevre oluşturur. Kültür, kent yaşamını kentlerin kendine özgü tarih ve yaşam deneyimlerinde oluşan birikimleriyle biçimlendirir. Kentsel kimlikte yaşayanların yaşam biçimleri olarak görülür; kentlerin kimliklerini belirlediği gibi işleyişini de açıklar. İnsanların çalışma alanlarından, eğlenme-dinlenme merkezlerinin düzenlenmesine, barındıkları evlerin planından, yerleşim yerinin seçimine, beslenme alışkanlıklarına, düğün ve bayram törenlerine kadar her şeyi etkiler. Kent yaşamında bireyler, davranışlarında seçim yapma özgürlüğünden yararlanırlar. Bu seçimleri yaparken kendi kültür kalıplarına göre karar verirler. Bu yaklaşım içinde kentlileşme kavramı, kentsel yaşam deneyimi içinde elde edilen bir kültür birikimidir. Kent-li olma; kentsel yaşam biçimine uyumdur. Kentlilik, üretim yapısı ve yaşam tarzı arasındaki ilişkinin sonucu olarak belirmektedir (Kaypak, 2012:25).

Bugünkü modern kentler, Sanayi Devrimi’nden sonra ve sanayileşmeye koşut olarak ortaya çıkmıştır. Batıda siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel açıdan feodal yapının sürdüğü dönemde “ulusçuluk” anlayışı yoktur. Kentler, geliştikçe özerkliklerini kazanmışlar; ekonomik bakımdan güçlerini artırdıkça feodalitenin çözülmesine katkıda bulunmuşlardır. Sanayileşme ekonomik ve toplumsal bir dönüşüme yol açmış; ilk kez Batıda, tarıma dayalı “geleneksel köy toplumundan” “sanayiye dayalı modern kent toplumuna” geçişi sağlamıştır. Modern toplum kentleşmiş bir toplumdur. Kent, tarım dışı sanayi ve hizmet faaliyetlerinin ve nüfusun çekilip yoğunlaştığı, üretimin denetlendiği ve örgütlendiği yer olmuştur. 19. yüzyıl içinde ortaya çıkan sanayileşmenin doğurduğu kentleşme ortamı, liberalleşme, laikleşme, bireyselleşme olgularını da beraberinde getirmiştir. Batıda çok uzun bir zaman diliminde, buradaki koşulların doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan “modernite” oradan bütün dünyaya yayılmıştır. Bu iç içe geçmiş modern yapılanma içinde bireyler, siyasal bilinçlenme aşamasına ulaşmış, haklarını arama, özgürlüklerini isteme bilincine varmışlardır. Kısaca, kent doğuşuyla yaşayanlarına bir takım hak ve yükümlülükler getirmiş, onları kentli yapmıştır. Ama aynı süreç içinde, siyasi toplumun karşısında bir sivil toplumun oluşmasını da sağlamıştır. Kentleşmenin bir çağdaşlaşma ve gelişme göstergesi olduğu ölçüt kabul edilince, onun da her türlü katılmayı özendirmesini beklemek doğaldır (Keleş, 1996:31-32).

Batı uygarlığı sanayileşmenin getirdiği kendi tarihsel süreçlerini hızlı bir şekilde yaşarken; bu gelişmelerden esinlenerek, Osmanlı İmparatorluğu’nda da 19. yüzyılda “bürokratın batılılaşması” olarak “modernleşme” yaşanmaktadır. Batı’daki yenilikler ve yaşam biçimi özentiyle yüzeysel taklit edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu bir tarım toplumudur. Kasaba, köy ve kentlerde yerleşik halk; otlakların olduğu dağlık kesimlerde ise, hayvancılıkla uğraşan Türkmen göçebeler vardır. Kentlerdeki yerleşik halk, Celali isyanlarından sonra kentleri surla çevirmişler ya da dağlara doğru çekilmişlerdir. Göçebelerle kentlerde oturanlar arasındaki karşıtlık, Osmanlı okumuşluğunun, uygarlığının kent ile göçebelik arasındaki bir çekişme olduğu ve göçebeliğe ilişkin her şeyin küçümsendiği kalıplaşmış düşünceyi doğurmuştur. Göçebe ve yerleşik halk arasındaki bu temel kopukluğun bir kalıntısı, hayvancılıkla uğraşanların Doğuda; yerleşik tarımla uğraşanların gelişmiş Batıda yerleşik olmasıdır (Mardin, 1990:31). “Merkezin dışı taşradır” anlayışı bu zamanlarda şekillenmiştir. Çevre, taşrayı ifade eder. Yönetimin yer aldığı merkez ile merkezin dışında kalan çevrenin kopukluğu yapısallaşmış, yerleşmiştir. Yöneticiler ve resmi görevliler kentlerde daha önceki başarılı ve kent kökenli kültürlerden büyük ölçüde etkilenmişlerdir. Osmanlı toplumunda Tanzimat’la birlikte, sadece siyasal açıdan değil, kültürel açıdan da, ikili bir kültür yapısı oluşmuştur. Merkezde Batı etkilerinin yoğun olduğu “seçkin kültür”, çevrede ise, İslâm’la yoğrulmuş “halk kültürü” vardır. Batılılaşma ve modernleşme sürecinde bu hep böyle devam etmiştir. Cumhuriyet de bu mirası devralmıştır (Mardin, 1990: 32-35).

eski-ankara-ankara-nostalji-1520828
Ankara, Ulus Meydanı

Bu nedenle, Atatürk, yeni bir devlet ortaya çıkarken, dil ve kültür konularına bilhassa önem vermiş; tüm toplumu kucaklayacak yeni bir ulusal kimlik biçimlendirmeye çalışmıştır. Anadolu insanı, geçmiş köklerine, kendi öz değerlerine bağlanarak, farklılıkları dışlamadan kendine katarak modernleştirilecektir. Atatürk, çağın gelişmelerini çok iyi değerlendirmiş; dine dayalı bir tarım toplumu olan, ancak, dünya genelindeki toplumsal değişmeleri yakalayamadığı, sanayiye dayalı bir laik toplum haline gelemediği ve kendini dönüştüremediği için batmakta olan bir toplumun küllerinden, sıfırdan, sanayiye dayalı, laik bir toplum yaratmıştır. İçi boşalmış bir toplumsal yapı devralarak siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel açılardan yeni bir içerik, yeni bir anlam yüklemiştir. Modern toplum katılmacı bir toplumdur. Modern demokratik toplumlarda eşitlik, temsil, katılma söz konusudur. Siyasal, sosyal ve ekonomik reformlarla modern bir Cumhuriyet kuran Atatürk bu yanıyla Hindistan’ın önderlerinden Nehru tarafından Doğu’da modern çağın yapıcı önderlerinden biri olarak görülmüştür (Kili, 1995:12). Kültürel çağdaşlaşmanın en önemli öğeleri olan ulus ve yurttaş olarak yaşama, kentsel alanlarda öncelikle gerçekleşmektedir. Sanayinin geliştiği kentsel alanlar uygarlığın taşıyıcıları görevini üstlenmişlerdir. Kentlerin ve kentlerde yaşayanların özgül yaşam biçimleri, toplumsal ilişki ve işlevleriyle ve kentsel alanların kullanılmasıyla o toplumun gelişmişliğinin bir göstergesi olmuştur (Canatan, 1995:58). Bu durum, yaşadığı zamanın ilerisini görerek iş yapan önder Atatürk’ün de gözünden kaçmamıştır.

Atatürk, yeni ve uygar bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında, bu uygarlığın simgeleri sayılan kentlere özel bir ilgi ile yaklaşmıştır. Çağdaşlaşma, çağdaş toplum kurmayı amaç edinen bir eylemdir. Atatürk devrimi, çağdaşlaşmayı bütüncül olarak gören toplumu eyleme sokan ulusçuluk kadar, bu devrimi hayata geçirmede laiklik ilkesinin en önemli uygulama alanı olarak eğitimli kesimin yer aldığı ve devingenliğin hızlı olduğu kentleri görmüştür (Kili, 1995:12). Sanayinin merkezleri olan kentler, geleneksel toplumun kurumlarının ortadan kalkacağı ve değer yargılarının azalacağı yerler olarak görülmüştür. Uygarlığın taşıyıcısı olarak kentler, değişimi ve ilerlemeyi oluşturacak, ateşleyecek yerlerdir. Çağı yakalamak, çağdaş uygarlık düzeyine çıkabilmek için kentler, köylere göre daha donanımlıdırlar. Kentler, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel gelişmeleri yönlendireceklerdir. Kentleri belirleyen çeşitliliktir, kıra göre daha fazla özgürlük ortamı sağlar. Bireye kendi bilincine erişebileceği zengin bir kültürel çeşitlilik sunar. Atatürk, toplumsal değişmenin çekirdeğine kent insanını oturtarak, kır insanını daha uygar kent insanına dönüştürmek istemiştir. Öte yandan, kentlere önderlik görevi verilse de, köyler ihmal edilmeyecektir. Atatürk’e göre, gerçek üretici olan “köylü ulusun efendisidir” (Atatürk, 1938). Kırsal bölgelerin kalkınması, köy enstitüleri, halk evleri hep köylünün eğitim düzeyini yükseltmek için ortaya atılan projelerdir.

Atatürk’ün öngördüğü kentsel yaşam, bütün bireylerin insan haklarının hepsinden özgürce yararlandıkları maddi ve manevi kişilik ve değerlerini rahatça geliştirebildikleri uygar bir kent yaşamıdır. Bu yaşam doğadan da kopmamalıdır. Gerçekten Ankara’nın başkent yapılması, yeşil alanların genişletilmesi, kent topraklarının mülkiyetinin kamu denetimine alınması, bugünün gelişmekte olan ülkeler için çok önemli şehircilik ilkeleridir. Yeryüzünde çok az başkent, yönetimin ve önderlerin dünya görüşleri ve ideolojileriyle bu ölçüde açık bir özdeşleşme içine girmiştir. Atatürk’ün Ankara’yı çağdaş bir anakent olarak görme özlemi, kenti olabildiğince yeşillendirmekle hemen hemen özdeşleşmiştir (Keleş, 1993a: 224). Ankara imar planında bu ilginin sayısız izleri, kanıtları vardır. Gençlik Parkı, Hipodrom, Ziraat Fakültesi yerleşkesi ve Atatürk Orman Çiftliği bu yakın ilginin sonuçlarıdır. Mustafa Kemal’in ağaç ve yeşil sevgisi, salt Ankara’ya özgü bir özlem değildir. Bütün Türkiye için geçerlidir (Keleş, 1993b: 287–288). Yalnız ülkeyi ve başkenti çağdaşlaştırmak özlemi değil, Atatürk’ün devletçilik ilkesi; kentsel çevreye ve yerleşme düzenine biçim veren pazar güçlerinin serbestçe işlemesine, devlet güçlerinin karışmasının zorunlu olduğuna inandığını anlatır. Bu planlı bir kentsel gelişmedir. Kent toprağı da dâhil üretim araçlarının ulusallaştırılmadan planlı kalkındırılmasıdır. Atatürk’ün ulusçuluğu, kentlerin ve kasabaların tarihsel, doğal ve estetik değerlerinin yok edilmesine izin vermeyen önemli bir ilkedir. Atatürk’ün devrimcilik ilkesi, ülkedeki kent ve kasabaları çağdaşlaştırmaya duyduğu ilginin en gerçek kaynaklarından biridir (Keleş, 1993b: 224–225). Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, dünya çok büyük bir hızla değişmeye devam etmektedir. Değişmeyenler, “kentlerdeki yeşile saygı ilkesi”, “kent planlaması anlayışı” ve “sağlıklı ve yaşanabilir kentler” söylemi şeklinde önemini artırarak devam etmektedir. Bütün bunlar bize Atatürk’ün ne kadar ileri görüşlü bir bakış açısına sahip olduğunu daha fazla göstermektedir.

Devam edecek…

İzmir Ulaşımında Yenilikçi Çözümler – 5

Bugün size, şu an dünyadaki ve ülkemizdeki tüm televizyon, gazete ve sosyal medya platformlarında  tekrarlandığı gibi, “ABD’nin yeni başkanı Trupm” filan demeyip ilginizi her gün hepimizin yaşadığı İzmir ulaşımına ve o ulaşımdaki sorunlara çekmeye çalışacağım.

Çünkü sabah kalkar kalkmaz baktığım Twitter’da yazılmış ironi dolu bir mesaj beni Amerikalardan alıp buraya, yaşadığım ve sevdiğim kente, İzmir’e getirdi.

Hem de bir gün sonra İzmir ulaşım ana planının güncellenmesi amacıyla yapılacak “Ulaşımda Yenilikçi Yaklaşımlar” konulu bir uzman çalıştayına katılmadan tam bir gün önce…

03052016_95829_0

Sözünü etmeye çalışacağım “Zeka Problemleri” isimli hesaba ait bu mesajda “Ne ilginç bir şehir. Ulaşım zirvesi yapılıyor 35 ülke katılıyor. Ama şehrin metrosu çalışmıyor, ulaşım kilitleniyor, bilin bakalım neresi?” deniliyor ve bu mesaja yanıt veren “Artık Çok Zengin” hesabı “tabi ki kolombiya“, Yasemin Yıldırım “istanbul olması şaşırtıcı olmazdı herhalde“, “Seza” isimli hesap “Elbette İzmir!“, “Hurşit Paşa” adlı hesap “CHP-İzmir” diye yanıt verirken Elvan Göknel Akçay ise art arda gelen üç gülme ikonunu koymayı tercih ediyor.

Evet, “Zeka Problemleri“nin söylediği gibi İZBAN grevinin uygulamaya konulduğu 8 Kasım 2016 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde İzmir’de toplanan Avrupa Bölgeler Meclisi’nin 8-10 Kasım 2016 tarihli 2016 Sonbahar Genel Toplantısında, “Sürdürülebilir Hareketlilik: Yepyeni Bir Dünya” başlığı altında 35 ülkeden gelen konuklarla birlikte belediyelerin ulaşım konusundaki birikimlerini derleyerek paylaşmayı amaçlanıyordu.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan açıklamaya göre, Avrupa Bölgeler Meclisi’nin toplantısında, “Intermodal Ulaşım & Sürdürülebilir Hareketlilik” başlıklı iki inceleme gezisi, İzban ve metro atölyeleri inceleme gezisi,  sağlık- demografik değişim temalı bir sunum, “Kültürel Miras” sunumu ve aynı başlıklı bir inceleme gezisi, kırsal kalkınmayı geliştirme – Yarımada İzmir Projesi temalı bir sunum, fırsat eşitliği konulu bir sunum ve “Sürdürülebilir Avrupa için Gençlerin Yetkilendirilmesi“  anlatımlarla gerçekleştirilecekti.”

Üstüne üstlük, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun İZBAN’da grev yapan sendika ve işçiler hakkında  “Grev başladı, görüşmeler her zaman devam eder. Kapı her zaman açık. Ama zam oranını artırmak şeklindeyse, böyle bir görüşme olmaz. Artık greve çıkıldı. Yüzde 15 zamma sendika- işçi temsilcileri muhatabımız. Gelip imzalamak şartı kaydıyla bir sözleşme yapılacaktır. Bunun dışında zam vermek, Türkiye’deki bütün dengeleri bozacaktır.” dediği bir günde…

Evet, bir yandan “intermodal ulaşım“, “sürdürülebilir hareket” gibi oldukça şık, fiyakalı sözcüklerle tanımlanan uluslararası bir toplantıya ev sahipliği yapmak, bu toplantı kapsamında grevde olan İZBAN’ın atölyelerini gezmek; diğer yandan da bir hemşehri olarak İZBAN grevini yaşayıp İZBAN’ın işçi ve emekçilerine destek verirken,”bunun dışında zam vermek, Türkiye’deki bütün dengeleri bozacaktır” diyen “kraldan çok kralcı” bir belediye başkanının sözlerini duymak…

maxresdefault

Ardından da kalkıp, İZBAN grevi ve o uluslararası toplantı ile geziler devam ederken İzmir ulaşımındaki yenilikçi yaklaşım ve çözümlerin konuşulacağı bir uzman çalıştayına katılarak samimi bir şekilde yardımcı olmaya çalışmak…

Sanırım dünyanın başına başka bir belanın geldiği bugünlerde biz, İzmir’de “Alis Harikalar Diyarında” masalının da bir başka versiyonunu yaşıyor olacağız…

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kartpostal ve Fotokartlarda Bayraklı – 4

Hakan Kazım Taşkıran

34

1905 Sonrası uygulama için postadan geçmiş bir kartpostal. Dikine çizgi ile ayrılan kartpostalın solunda yazı, sağında adres, pul ve kaşe görülüyor.

35
Alt kısmında, yazılacak metin için boş bir alanın bırakıldığı 1905 öncesi sisteme uygun bir kartpostal.
36
1905 Sonrası sisteme örnek, ön yüzü tamamen görsele ayrılmış bir kartpostal.
37
Postadan geçmiş önden pullu bir başka kartpostal. Bu kartpostal için dikkati çeken husus, kartpostalın ön kısmında gönderenin yazı yazabileceği bir alnının bırakılmamış olması.
38
Bu kartpostalın arka yüzü adrese ayrılmış ve İzmir İngiliz Postahanesi’ne ait mühür yer alıyor.
39
Önden pullu bu kartpostal 1905 öncesi sistemin bir örneği. 1905 yılının sonlarında postalanmış olan bu kartpostalın ön kısmında gönderenin yazı yazabileceği bir alanın bırakılmış olması dikkat çekiyor; ancak gönderenin bu alanı yazı yazmak için kullanmadığı, sadece imza attığı görülüyor.
40
Bir önceki kartpostalın sadece adresin yazıldığı arka yüzü.
41
1905 Sonrası sistemin Cumhuriyet Dönemi’nde de kullanıldığını gösteren bir başka fotokart.
42
Osmanlı Dönemi’nde olduğu gibi sol tarafa yazı, sağ tarafa adresin yazıldığı; ayrıca pul ve kaşenin yer aldığı Cumhuriyet Dönemi’ne ait fotokart.
43
Muhtemelen zarf içinde gönderilen, o nedenle üzerinde pul, damga ve adresin yer almadığı postadan geçmiş bir fotokart.
44
Bir önceki fotokartın gelişigüzel kullanılmış arka yüzü.
45
Üzerinde pul, damga ve adres olmadığı için zarf içinde gönderildiği anlaşılan CUmhuriyet Dönemi fotokartı.
46
Bir önceki fotokartın 25 Şubat 1954 tarihinde doldurulmuş arka yüzü.
47
Üzerinde pul, damga ve adresin olmadığı zarf içinde gönderildiği anlaşılan başka bir fotokart.
48
Bir önceki fotokartın 1930 yılında gönderilmiş arka yüzünden, posta yazışmalarının 1928’de yapılmış Harf Devrimi’ne rağmen halen Osmanlıca yapıldığını gösteriyor.

OHAL, Ele Alacağımız Konuları da Kısıtlar!

Seniye Nazik Işık

Ben bu yazıda kent mekânının ve kent hizmetlerinin cinsiyetli olduğundan söz etmek istiyordum.

Çünkü yaşamlarımız farklı patikalardan yürüyor. Örneğin, gün aynı saatte doğsa bile, sabah hepimiz için aynı zamanda ve aynı işlerle başlamıyor. Hele de kadınlarla erkekler için. Annelerle babalar için. Çünkü yaşamımız cinsiyetimize göre farklılaşmış işlerle dolu.

Ve, hal buysa, yaşadığımız yerin de bu farklılıklarımızı görerek ve gözeterek yönetilmesi gerekir.

Tabii kente ve kamusal alana, kamu mekanına, kamu hizmetlerine insana duyarlı ve eşitlikçi bir bakış açısıyla bakıyorsak; insana hizmeti “insan dediğimiz kimdir?” diye sorarak cevaplayarak üretiyor ve sunuyorsak.

ozgurluk-002

Ben de bu bağlamda cinsiyete dayalı farklılıkları dikkate alarak yerel hizmet üretmekten söz edecektim. Kente dair stratejiler hemşehrilerin hizmet ihtiyaçlarının cinsiyete göre farklılaştığını dikkate alarak hazırlanmalı ve uygulanmalı diye yazacaktım.

Hatta, pratik ve stratejik ihtiyaçlar var, diyecektim. Pratik ihtiyaçlar, yani cinsiyete göre farklılaşmış günlük işlerin kimler tarafından yapıldığı hususunda bir değişiklik yapmayan ama işleri kolaylaştırarak mesela kadınlara düşen iş yükünün fiziki ağırlığını, tükettirdiği zamanı azaltan hizmetlerden; stratejik, yani kadınların eşit insan olmasına katkıda bulunan, bir başka deyişle eşitleyici gelişme sağlayan hizmetlerden söz edecektim.

Buradan yerel eşitlik eylem planları, stratejik planlar bahsine geçecektim.

Sonra da yerel eşitlik eylem planı nedir? sorusunu cevaplayacaktım. Önerileri, stratejik hedef ve eylemleri mükemmel bile olsa, bütçesi ve işin kim tarafından, ne kadar zamanda, hangi miktarda yapılacağı belli değilse, o planın göstermelik olacağını vurgulayacaktım.

Hatta daha da ileri gidip siyasi irade eşitlikçi değişimden yana olmadıkça, en güzel eylem planlarının bile kötü performans raporlarıyla biteceğini belirtecektim.

Ama ne mümkün! Üst üste gelen gelişmeler insanda ne plan bırakıyor, ne fikri takip.

Mesela, Batman’daki gibi, atanan kayyumun en az seçilmiş siyasiler kadar cüretkâr siyasi açıklamalarla gazetelerde boy göstermesi hukukun ve teamüllerin devre dışı kaldığını gösteriyor.

Uzun uzun örneklerle sayıp dökmeye gerek yok; hepimiz gerginiz, hepimiz üzgün. Belirsizlik havada asılı duruyor. Her birimiz “ya bizimlesin, ya düşman” testine tabi tutulmaktayız. Tam da bu günlerde, mekânın ve hizmetlerin cinsiyete duyarlı olduğundan falan söz etmeye kalkışmak insanın kendisine bile fantezi gibi geliyor.

Türkiye’nin içinde olduğu ahval ve şerait nedeniyle istediğim gibi ele alamasam da, cinsiyet boyutu dikkat çeken yakın zamanda yaşanmış 1-2 gelişmeden söz etmeden bu yazıyı bitirmek istemiyorum.

ozgurluk-001

Birinci örnek, Cizre’den. Belediyeye kayyum atandı, kayyum gelir gelmez belediyenin tüm bilgisayarlarını Emniyet’e verdi. Yani kayyum, kadın danışma merkezine başvurmuş kadınların mahrem bilgilerini de Emniyet’e vermiş bulunuyor. Şimdi bilmiyoruz, bu sorumsuz yaklaşım kim bilir kaç kadının zaten çok ince bir çizgide süren yaşamla ölüm arasındaki yerini değiştirecek. Onları kayıtlara OHAL kazası olarak mı geçecek?

İkinci örnek: CHP’nin, OHAL şartlarına rağmen, 4-5 Kasım’da İzmir’de yaptığı Belediye Başkanları Toplantısı. Bu toplantıda yapılan sunumlar arasında ‘belediyecilik, kalkınma ve kırsal kalkınma’nın yer alması benim açımdan memnuniyet verici. Fakat ‘belediyelerde mor bayrak’ politikası ve uygulaması bulunan CHP’nin bu programda cinsiyet eşitliği, eşit ve eşitleyici hizmet konusuna yer vermemiş olması üzücü değil midir?

Son söz yerine:

Hayat olağan haliyle devam etseydi de, bu konuları doğru düzgün ele alabilseydik. Değmez miydi?

İzmir Ulaşımında Yenilikçi Çözümler – 4

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılacak ‘Ulaşımda Yenilikçi Çözümler‘ temalı uzman çalıştayı önümüzdeki hafta, 10 Kasım 2016 Perşembe günü 15.00-17.30 saatleri arasında yapılıyor.

Biz bugün yine bu çalıştay öncesindeki hazırlık anlamındaki değerlendirmelerimize, bu çalıştayda ifade edeceğimiz görüş, düşünce, öneri ve eleştirileri somutlaştırmaya devam edeceğiz.

Hepimizin sıklıkla kullandığı Vikipedi inovasyon (yenilikçilik) kavramını, “yeni veya önemli ölçüde değiştirilmiş ürün (mal ya da hizmet) veya sürecin; yeni bir pazarlama yönteminin; ya da iş uygulamalarında, iş yeri organizasyonunda veya dış ilişkilerde yeni bir organizasyonel yöntemin uygulanmasıdır” olarak tanımlıyor.

streetcarlateearly

Konumuz kent için ulaşım olduğuna göre bu alandaki inovasyonu (yenilikçiliği) ise yeni veya önemli ölçüde değiştirilmiş kent içi ulaşım aracı ve hizmetlerinin ya da bununla ilgili süreçlerin, belediyeler tarafından üretilen ulaşım hizmetleri eliyle hemşehrilere sunulması olarak kabul edebiliriz.

Bu tanımı biraz daha açtığımızda ise İzmir kent içi ulaşım hizmeti olarak karşımıza çıkan

  • Bu hizmeti üreten mevcut örgütsel yapının,
  • Ulaşım hizmeti üretilirken bu yapı içinde gelişen kurumsal ilişki ve süreçlerin,
  • Üretilen kent içi  ulaşım hizmetinin sunumunda ortaya çıkan uygulama süreçlerinin ve
  • Kent içi ulaşımda kullanılan araçların,

İnovasyonun (yenilikçiliğin) konusunu oluşturduğunu söyleyebiliriz. 

Yine Vikipedi’nin inovasyonu açıklayan maddesine dönersek şayet, orada inovasyon (yenilikçilik) döngüsü olarak tanımlanan sürecin, “yeni fikirleri (ürün, metot veya hizmet gibi) değer yaratan çıktılara dönüştürme sürecidir. Bu süreç iki temel basamaktan oluşur. İnovasyon sürecini başlatması bakımından önem arz eden ilk basamak, yeni ve yaratıcı fikirlerin ortaya çıkmasıdır. Emek ve yatırım gerektiren ikinci basamak ise ortaya çıkartılan yeni ve yaratıcı fikirlerin ticarileştirilmesi, başka bir deyişle katma değer yaratan ürün, metot veya hizmetlere dönüştürülmesidir.” şeklinde tanımlandığını görürüz.

Yine bu tanımı esas aldığımızda, inovasyon (yenilikçilik) olarak tanımlanan bir fikrin yeni ve yaratıcı fikir olarak ortaya çıkmasının tek başına yeterli olmadığını; bu yeni ve yaratıcı fikir uygulandığında katma değer yaratacak bir ürüne, bir yönteme ya da hizmete dönüşüp dönüşmediğine bakmamız gerekir.

Şayet bir yeni ve yaratıcı fikrin katma değer yaratması mümkün değilse; o fikir ‘uygulanabilir‘ ve ‘sürdürülülebilir‘ yeni ve yaratıcı bir fikir olmaktan çok; iktisadi değeri olmayan güzel bir hayal, bir düş olarak kalacaktır.

Ancak inovasyonla (yenilikçilik) ilgili tüm bilimsel kaynaklarda yeni ve yaratıcı fikirlerin düşüncenin özgür bir şekilde ifade edildiği demokratik, katılımcı ve çoğulcu bir yönetişim ortamında; yani, tüm tasarlama ve uygulama aşamalarında şeffaflık, açıklık, katılımcılık ve hesap verebilirlik temel ilkelerin önemli olduğuna vurgu yapılıp, bunların yeşerip gerçekleşmediği bir ortamında inovatif (yenilikçi) fikirlerin gelişemeyeceği, uygulamaların yapılamayacağı anlatılmaktadır. Kısacası inovatif (yenilikçi) bir politika ve uygulama, ona uygun bir ortam ve sistem olmadığı sürece yaşama geçemeyecek, geçse bile sürdürülemeyecektir.

İnovasyonla (yenilikçilikle) ilgili bu temel bilgileri ortaya koyduktan sonra bu kavramın belediyelerde, özellikle de belediyeler tarafından üretilen kent içi ulaşım hizmetlerindeki uygulamalarına baktığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır:

metrobus-kazasi-saldirganina-tutuklama-talebi_7ed1010

Çoğu belediye yönetimi, kent içi ulaşım hizmetlerinde inovasyonu (yenilikçiliği) başka bir yerde, başka bir kentte uygulanmamış yeni ve pahalı bir teknolojinin ya da bir araç türünün ilk kez kendisi tarafından uygulanması olarak kabul etmekte, pahalı teknolojiye bağımlılığının daha da arttığı bu süreçte asıl hizmeti üreten örgütleri, yönetici ve çalışanları ve onların çalışma yöntemlerini inovatif (yenilikçi) bir anlayışla gözden geçirmeyi genellikle ihmal etmekte, gözden kaçırmaktadır.

Aynen kent içi ulaşımda taşıdığı yolcu sayısına göre oldukça pahalı bir tercih olan tramvayı ya da teleferiği ilk kez yapıyor olmak ya da inovasyon (yenilikçilik) adına Türkiye’de ilk monoray hattını İzmir’de hayata geçirmek gibi fırsatçı çıkışlar, bunun en güzel ve somut örnekleridir.

Oysa kent içi ulaşımdaki tek inovatif (yenilikçi) yol, yöntem sadece bu son derece pahalı teknolojik oyuncakları alıp getirmek, “ilk kez” kullanıyor olmak değil; bu yeni, yaratıcı ve akılcı teknolojileri yine aynı niteliklere sahip ulaşım örgütleriyle, onun çalışanlarıyla ve onu kullanan hemşehrilerle buluşturan sağlıklı bir ortamı yaratmaktaki beceridir.

Aksi takdirde, dünyadaki en son teknolojilerle donanıp kentlerimize gelmiş olan metrobüslerdeki sürücü hatalarıyla, metro ve hafif raylı sistemlerde sık sık yaşanan sorunlarla daha fazla karşılaşır, ülkemiz ve kentlerimiz en son teknolojilerin çöpe atıldığı bir tüketim cenneti olma niteliğini sürdürür gider.

maxresdefault

Oysa bu hizmetleri üreten kurumlarla onların yönetici ve çalışanlarını; ayrıca uygulanan ‘eski’ çalışma yöntemlerini kendi içlerinde ele alıp geliştirmediğimiz, onlara önce kendi kapasite ve verimlerini ortaya koyacak fırsatlar vermediğimiz, önceliği sadece ve sadece bu son derece pahalı yeni teknolojik oyuncaklara verip bu oyuncakları yeni, yaratıcı ve akılcı fikirlerle yeniden yapılandıracağımız sistemler içinde kullanmadığımız takdirde, bu oyuncaklar bir süre sonra bozulup elimizde kalacak ve hepimiz elektronik oyuncağı bozulan çocuğun yaşadığına benzer bir  hayal kırıklığı yaşayacağız.

İnsan Hakları Fotoğraf Yarışması 2015

Bugün sizinle, son günlerde yoğun bir şekilde gündemimizde olan insan haklarıyla ilgili bir fotoğraf yarışmasında kazanan ve sergilemeye değer görülen fotoğrafları paylaşacağız.

Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nun (TİHK) 2015 yılında düzenlediği ‘İnsan Hakları’ konulu fotoğraf yarışmasında, renkli ve siyah-beyaz kategorilerinde birinci, ikinci ve üçüncü olan fotoğraflarla sergilemeye değer bulunan toplam 25 fotoğraf bulunuyor.

semih-soycan-birincilik-odulu-renklifedakarlik
Semih Soycan –  Renkli Kategorisi Birincilik Ödülü (Fedakarlık)
musa-talasli-birincilik-odulu-siyah-beyaz-su-keyfi
Musa Talaşlı – Siyah-Beyaz Kategorisi Birincilik Ödülü (Su Keyfi)
huseyin-sari-ikincilik-odulu-renkli-kobanili-anne
Hüseyin Sarı – Renkli Kategorisi İkincilik Ödülü (Kobanili Kadın)
metin-ekinci-ucunculuk-odulu-renkli-tek-basina
Metin Ekinci – Renkli Kategorisi Üçüncülük Ödülü (Tek Başına)
hakan-yarali-ucunculuk-odulu-siyah-beyaz-usta
Hakan Yaralı – Siyah-Beyaz Kategorisi Üçüncülük Ödülü (Usta)
ahmet-koray-sahin-sergileme-kucuk-anne-ve-yolculuk
Ahmet Koray Şahin – Sergileme (Küçük Anne ve Yolculuk)
ahmet-turan-kural-sergileme-calismak
Ahmet Turan Kural – Sergileme (Çalışmak)
ali-onat-yetis-sergileme-cocuk
Ali Onat Yetiş – Sergileme (Çocuk)
belme-arslan-sergileme-barisa-ozlem
Belma Arslan – Sergileme (Barışa Özlem)
gul-yildiz-sergileme-kagit-toplayici
Gül Yıldız – Sergileme (Kağıt Toplayıcı)
hakki-akgun-sergileme-cocuk-isci
Hakkı Akgün – Sergileme (Çocuk İşçi)
kenan-taspinar-sergileme-escape
Kenan Taşpınar – Sergileme (Escape)
mehmet-yasa-sergileme-kadin
Mehmet Yasa – Sergileme (Kadın)
metin-ekinci-sergileme-toplanma-hakki
Metin Ekinci – Sergileme (Toplanma Hakkı)
musa-talasli-sergileme-sokakta-yasam
Musa Talaşlı – Sergileme (Sokakta Yaşam)
nazli-kilic-sergileme-muzisyen
Nazlı Kılıç – Sergileme (Müzisyen)
nihat-torun-sergileme-suriyeden-jacis
Nihat Torun – Sergileme (Suriye’den Kaçış)
omer-sahin-sergileme-kadin-olmak
Ömer Şahin – Sergileme (Kadın Olmak)
salim-simsek-sergileme
Salim Şimşek – Sergileme
sinan-kilic-sergileme-02-emek
Sinan Kılıç – Sergileme (Emek)
sinan-kilic-sergileme-01-cocuklar
Sinan Kılıç – Sergileme (Çocuklar)
tayip-basak-sergileme-unutulan
Tayip Başak – Sergileme (Unutulan)
tufan-bilir-sergileme-cocuk
Tufan Bilir – Sergileme (Çocuk)
vehbi-ciftci-sergileme-yok-olmus-oyuncaklar
Vehbi Çiftçi – Sergileme (Yok Olmuş Oyuncaklar)
yusuf-kaya-sergileme-gecit
Yusuf Kaya – Sergileme (Geçit)

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kartpostal ve Fotokartlarda Bayraklı – 3

Hakan Kazım Taşkıran

Cumhuriyet Dönemi Fotokartlarında Bayraklı

On yedinci fotokart, Osmanlı dönemine ait birinci kartpostalla benzer kadraja sahip. Bu fotokartta 13 Ağustos 1922’de açılan Saint Antuan Katolik Kilisesi’nin Bayraklı panoramasındaki yerini aldığını görüyoruz.

17

On sekizinci fotokart, bir öncekinden daha geniş bir açıya sahip. Bu fotokartta görülen Bayraklı 1950’li yıllara kadar bu görünümünü korumuştur. Foto Cemal’in, 137 sıra numaralı bu fotokartın hem fotoğrafçısı hem de editörü olduğu görülüyor.

18

Topografik açıdan benzerlik taşıyan on dokuzuncu ve yirminci fotokartlardan on dokuzuncu fotokartın editörü ve fotoğrafçısı bilinmiyor. Turan’dan Bayraklı merkezine bakışı betimleyen bu fotokartlar geniş bir açıya sahiptir. Foto Cemal, editörlüğünü yaptığı 136 sıra numaralı yirminci fotokartın aynı zamanda fotoğrafçısıdır.

1920

Yirmi birinci ve yirmi ikinci fotokartlar, Turan sırtlarından Bayraklı’nın merkezine bakışı betimliyor. Yirmi birinci fotokartın editörü ve fotoğrafçısı belirsiz. Yirmi ikinci fotokartın editörü ve fotoğrafçısı Foto Cemal. Yirmi ikinci fotokart diğerine göre daha eski bir dönemin tanığı bu fotokartta dikkati çeken şey, sol üstte yıkılan kilisenin üzerine henüz cami inşa edilmemiş.

2122

Yirmi üçüncü fotokart Bayraklı’yı çok farklı bir açıdan betimliyor. Tepekule Höyüğü üzerinden alındığını tahmin ettiğimiz bu görselin editörü Etem Ruhi. Meşhur Bornova Sokağı’nın erken dönemi.

23

Yirmi dördüncü fotokart, Bayraklı İstasyonu’nu betimleyen çok nadir bir fotokart. Bu fotokarttaki istasyonun konumu bugün İzban İstasyonu’nun bulunduğu alana karşılık geliyor. Bayraklılılar tarafından anılan ismiyle istasyon Birinci ve İkinci Tantanlar’ın arasında bulunuyordu. Bu fotokartın editörü ve fotoğrafçısı belli değil.

24

Yirmi beşinci fotokart, denizden alınmış bir Bayraklı panoraması oldukça nadir bir görüntü. Editörü ve fotoğrafçısı belli değil. Bu fotoğrafta solda Bayraklı Vapur İskelesi dikkati çekiyor. Ayrıca eski sahil şeridinin bugüne kadar rastladığımız cepheden alınmış tek görseli. Fotokartın arkasında elyazısı ile “İzmir 1934” ibaresi mevcut.

25

Yirmi altıncı fotokart, fotoğrafçısı ve ditörü Foto Cemal, Bayraklı kıyı şeridini denizden Turan civarından betimleyen bir görsel.

26

Yirmi yedinci fotokart, Turan sırtlarından Bayraklı’ya bakış, fotokartın üzerinde kullanılan yazı karakterinden editörünün Foto Cemal olduğu anlaşılıyor. Bu fotokart, sahil şeridinin yalınlığını göstermesi bakımından dikkati çekiyor.

27

Yirmi sekizinci fotokart, Cumhuriyet döneminde Bayraklı’nın sanayi bölgesi olarak yapılanmış yeri olan Turan’dan Naldöken’e bakışı betimleyen nadir görsellerden biri. Bugün askeri bölgeye karşılık gelen bu açı ile günümüz arasında benzerlik kurmak ve saptama yapmak kolay değil. Editör ve fotoğrafçı Foto Cemal.

28

Yirmi dokuzuncu fotokart, Osmanlı dönemi on üçüncü ve on dördüncü kartpostallarda gördüğümüz petrol depolarının bulunduğu yerleşimin Cumhuriyet döneminde de aynı iş için kullanılmış olması dikkati çekiyor. Editörü ve fotoğrafçısı bilinmiyor. Fotokartın arkasına el yazısı ile “22 Mayıs 1930” tarihi düşülmüş.

29

Otuzuncu fotokart, 20 Temmuz 1865 tarihinde açılan Karşıyaka-Bornova demiryolu hattı Bayraklı’dan da geçiyordu. Bu fotokartta Bayraklı İstasyonu’ndan hareket ederek Turan’a doğru ilerleyen kara tren görülüyor. Bu fotokartın editörü ve fotoğrafçısı Foto Cemal’dir.

30

Otuz birinci fotokart, H. Gökberk’in fotoğrafçılığını ve editörlüğünü yaptığı nadir bir fotokarttır. Bu fotokart Turan civarındaki tersaneden, tekne üretim ve onarım yerinden bir kesiti veriyor. Bayraklı panoraması eşliğinde bakım için kızağa çekilmiş bir tekne görülüyor. Benzer bir tersane Yahya Paşa Konağı’nın sırasında Bayraklı İlkokulu’nun yanında bulunuyordu.

31

Otuz ikinci ve son fotokart, Osmanlı hükümeti tarafından Bayraklı’nın modern döneminin kurucusu olan Yahya Hayati Paşa’ya, 15 Ağustos 1883 tarihinde körfezde vapur işletme imtiyazı verilmişti. Cumhuriyet döneminde bu hizmet devlet tarafından sürdürüldü. Bu fotokartta Cumhuriyet’in başlarında körfezde hareket halindeki Bayraklı Vapuru görülüyor. Fotokartın arkasına “31 Mart 1938” tarihi düşülmüş. BU fotokartın fotoğrafçısı ve editörü nadir olarak rastlanan Foto Or’dur.

32

İlya’nın Bostanı’ndan Kuzguncuk Kent Bostan/Park Projesi’ne..

Kuzguncuk, İstanbul Üsküdar’da, Boğaz kenarına kurulmuş bir semttir. Şimdilerde popülaritesi gitgide artıyor ve özellikle hafta sonları fazla sayıda insanı kendine çekiyor. Sınırları içinde Ermeni ve Rum kiliseleri, sinagog ve cami var ve bu yönü ile dinlerin kardeşliğini de simgeliyor. Birçoğu restore edilmiş kâgir ve ahşap evler fotoğrafçıların öyle çok ilgisini çekiyor ki mahalleye fotoğraf turları düzenleniyor. Gelin-damat fotoğraf çekimleri için de çok tercih ediliyor ve bu zaman zaman mahallede hoşnutsuzluk yaratacak kadar aşırı oluyor. Eskiden çok sayıda gayrimüslimin ikamet ettiği mahallenin ıslah edilmiş deresinin üzerinde geniş bir cadde var. Bu caddenin her iki tarafında yaşlı çınar ağaçları yeşile hasret İstanbulluların hayranlığını arttırıyor. Yaz aylarında çınarların arasındaki ıhlamurların kokusu her yanı sarıyor.

kuzguncuk

İstanbul’un birçok semtinden daha yeşil, daha serin ve daha hayat dolu olan bu mahallenin ortasında bir de tarihi bostan bulunuyor. Mahalleyi daha yeşil, daha ferah yapan unsurlardan biri elbette bu bostanın varlığıdır. Çünkü 16 bin 445 metrekarelik bir alanı kaplıyor.

Kuzguncuk Bostanı, nam-ı diğer İlya’nın Bostanı mahallenin eski sakinlerinin hakkında birçok hikâye anlattığı ve hep bostan olarak kullanılmış olduğu söylenen çok önemli bir kültür varlığıdır. Kuzguncuklular çok uzun yıllar rant tehlikesi ile karşı karşıya olan bostanları için mücadele etti. Bu günlerde ortalık sakin ve mücadele bitmiş gibi görünse de aslında herkes yapılaşma tehdidinin sona ermediğini düşünüyor. İlya’nın Bostanı konusunda herkes hala çok hassas. Mahallede bostana yapılacak herhangi bir müdahale karşısında direnecek çok sayıda insan var ve bostan koruma mücadelesi, geçmişte nasıl ebeveynlerden çocuklara geçtiyse, bundan sonra da o çocuklardan kendi çocuklarına aktarılarak devam edeceğe benziyor.

Bostan mücadelesini uzun uzun yazmayacağım. En son Üsküdar Belediyesi vakıflara ait olan bostanı kiraladı ve Kuzguncuklular Derneği ile birlikte bir proje oluşturarak bunu hayata geçirdi. Bu projeyi kimi çok beğendi, kimi ise beğenmedi, kimi eleştirdi, kimi “Bundan daha iyisi olamazdı” dedi. Ancak herkes yapılaşmaya açılmamış olmasından memnun oldu ve bu noktada eleştirenler bile eleştirilerini sineye çekti. Asıl önemli olan bostanın yeşil kalmasıydı.

Proje biteli bir kaç sene oldu. Projeden hemen önce, vakıflar bostanı açık arttırma ile kiraya çıkardığı günlerde, mahalle halkı bostanda olmak, bostanı yalnız bırakmamak için orada ekim dikim faaliyetlerine başlamıştı. Çok ilgi çekmişti bu tarım işleri. Herkes bir parça toprak çevirip ekip biçmişti. Çamurdan bir ocak yapılmıştı. O ocakta çay demlenmiş, çorba kaynatılmış, pişi kızartılmış ve hep beraber yenmişti. Hıdırellezlerde kocaman ateşler yakılmıştı. Dev bir kompost açılmış, organik atıklar o komposto taşınmıştı. Kompostta kendiliğinden dev balkabaklarının çıktığını gözlerimizle görmüştük. Bostanın etrafını çevreleyen kırık dökük çitlerden hayvanlar girebiliyordu bostana, bizlerse neresi bize yakınsa oradan içine dalıveriyorduk. O günlerde çok güzel şeyler yaşadık. Bir sürü dostluklar kurduk. Pek çok şey paylaştık, pek çok şey öğrendik. Sonra her şey değişti.

İlya’nın Bostanı, kiralama işlemi netleştikten sonra dernek ve belediyenin ortak çalışmasıyla, mahallede yaşayanların da fikri alınarak, bir park-bostan haline getirildi. Bu proje elbette bostanın göbeğine yapılacak dev bir bina ile kıyaslanamaz. Bu yüzden hemen herkes projeye “olur” verdi. Açıkçası geri alınabilir malzemelerle yapılmış bir projeye çok da itiraz etmemek gerekir. Zira her şey bir gecede sökülebilir ve her şey bir gecede eski haline getirilebilir.

ilya-bostan-01

Ekim alanı olarak kullanılan kısım, yani bostan kısmı, 115 eşit, muntazam dikdörtgen parsele ayrıldı. Bunun 50 adedi mahalleliye ayrıldı ve her sene kura çekilerek parselleri kimin kullanacağı belirleniyor. Geri kalan parseller okullara, bilgi evlerine veriliyor. Her şeyin çok muntazam, askeri nizamda olduğu parsellerin arasında yollar oluşturuldu, musluklar takıldı, çalı heykellerden bir göbek bile yapıldı.

Her şey düzgün görünüyor. Bostanın ahşap bir kapısı var. Etrafı kafes çitlerle çevrili. Bu demir kafesler topraktan başlıyor ve insan boyunu aşıyor. Artık köpekler her daim kapalı tutulması istenen kapıdan içeriye giremiyor. Kapının açık olduğu anı yakalamaları lazım. Çitler zaten geçit vermiyor. Çöp konteynırlarının etrafında karnını doyuran kediler arabalar geldiğinde bostana kaçamıyor. Geçenlerde sırf bu sebepten kedi yavrularının ezildiğini gördüm. Özellikle hafta sonları insan ve araba sayısı mahallenin kaldırabileceği rakamların üstüne çıkınca hayvanların hayatı iyice zorlaşıyor. Artık ateş yakmamız imkânsız. “Hadi çorba kaynatalım hep beraber içelim.” diyemeyiz. İzin alma bir tarafa artık o ruh da yok. Eskiden film gösterimleri yapılırdı. Şimdi bunun için izin almak ve hatta gösterilecek filmleri bile onaylatmak zorunluluğu var. En kötüsü, bana en acı vereni ise kaybettiğimiz bitki örtüsü. Bostan artık bir cazibe merkezi. Mahalleye prestij sağlıyor. Ev fiyatları yükseliyor, her geçen gün yeni bir yeme-içme mekânı açılıyor. İnsanlar hala çayını alıp içinde piknik yapabiliyor. Ama yürüyüş alanlarına tuhaf bir şey döşediler. Taş desen taş değil, mıcır desen mıcır değil. Kahverengi, köpük gibi bir tuhaf taş. Ekim alanlarına da içinde ağaç kabukları olan bir malzeme ile yol yapıldı. Mıcırla karışık bir şey. İnsan sayısı da artınca ekim alanlarının arasında bitki yeşermez oldu. Önceden, daha bir kaç mevsim önce torbalarca ebegümeci, ısırgan toplardım bostandan. Şimdi nadir olarak rastlıyorum. Üst sekilerde, müdahale edilmemiş alanlarda hala labadaya rastlanıyor neyse ki. Ama asıl büyük alanda hindiba bile açmaz oldu.

dsc00938

Kuzguncuk Bostanı İlya’nın Bostanı değil artık. Adı üstünde, bir kent projesi oldu. Bostan vasfı bir hatırayı sürdürüyor. Ağaçlar hala var. Ama ekosistem değişti ve değişmeye de devam edecek. Ebegümeci de olsa kaybettiğimiz, bir şeyi kaybettiğimiz, bir şeyi yok ettiğimiz düzenlemelerin bir tarafının hata, eksik ve yıkım içerdiğini düşünüyorum. Sınırlar önce yaşamlarımızda başlıyor. Sınırlar içinde hareket ediyor, kendi alanımızı yok ederek koruyor, oralarda başka bir şeyin yaşamasına izin vermiyoruz. Düzeni seviyoruz. Düzensizliğe ve doğal olana katlanamaz hale getirildik. Bostan konusunda bu sebeplerden dolayı üzüntü duyuyorum. Hayvanlar ve bitkiler için üzülüyorum. Sonra dönüyorum, buna da şükür diyorum. Derken bir kedi eziliyor, yine hatırlıyorum ve üzülüyorum. Sonra eski otları hatırlıyorum. Salyangozların iyice azaldığını fark ediyorum. Yok edilen Kuzey Ormanları’ndan kaçan ve denizi yüzerek geçen yaban domuzunun bostanda saklandığı günleri düşünüyorum. Şimdi gelse o domuz, bostana giremez. Belki de otların kokusu yok olduğu için bostana girmek bile istemez.

İzmir Ulaşımında Yenilikçi Çözümler – 3

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2 Kasım 2016 tarihinde; yani bugün düzenlenecek olan ‘Ulaşımda Yenilikçi Çözümler’ temalı çalıştay, dün belediyeden gelen bir telefon haberine göre gelecek haftaya ertelendi. Sözkonusu çalıştayın önümüzdeki haftanın hangi gün ve saatinde yapılacağı ise bizlere e-posta ile bildirilecekmiş.

Biz, bu çalıştayın bir an önce yapılarak buradan beklenen olumlu sonuçların netleşmesini arzulamakla birlikte; çalıştayda sunacağımız düşüncelerle ilgili ev ödevimizin hazırlanması konusunda yeni bir ek süre aldığımız için de sevinmeden edemedik açıkçası.

s365851

Evet, daha önce de söylediğimiz gibi İzmir ulaşımında ‘yenilikçi çözümleri’ ele almamız için öncelikle elimizdekilere bir çeki düzen vermemiz, ‘yeni’nin yanında ‘eski’ olarak nitelenen yaklaşım ve sistemlerin elden geçirilerek mevcut olumsuzlukların ve şikayetlerin giderilmesi gerekiyor.

Çünkü önerilen ya da kabul edilen ‘yeni’ çözümlerin, mevcut’eski’ yaklaşım ya da sistem tıkır tıkır çalışmadığı sürece ‘eski’ye başarılı bir şekilde eklemlenemeyeceğini, ‘yeni’ olanın ‘eski’ tarafından kabul görmeyeceğini, en azından henüz olması gereken düzeye gelmemiş olan ‘eski’ yapı ve yaklaşımın ‘yeni’ye yaşam hakkı vermeyeceğini düşünüyoruz. ‘Yeni’nin kabul görüp ‘eski’yle başarılı bir beraberlik oluşturabilmesi için ‘eski’ yapı ve sistemlerin kendisinden bekleneni yapması, ‘yeni’yi kabullenir ve destekler bir niteliğe kavuşması gerekiyor.

O nedenle, İzmir ulaşımındaki ‘yenilikçi çözümler’in kente getirilecek yeni teknolojilerden, yeni ulaşım tür ve araçlarından çok, yaşanan sorunlardan hareketle düşünülüp üretilmesi gerektiğini ifade etmeye çalışıyoruz. Örneğin hepimizin yaşadığı genel bir sorun, vapur seferleri ile iskelelerdeki otobüs hareket saatleri arasındaki uyumsuzluk sorunu olduğuna göre öncelikle bu uyumsuzluğu giderecek yenilikçi düşünce ve yöntemler konusunda düşünmemiz gerekiyor. Bu sorunu çözmek için otobüsler mi vapurları bekleyecek yoksa vapurların sefer saatleri otobüslere göre belirlenecek? Buradaki en büyük sorun, yoğun trafik ve sık indi-bindi işlemleri nedeniyle otobüslerin sefer sürelerini kontrol edememekten, otobüslerin öngörülen süreler içinde seferlerini bitirememesinden kaynaklandığına göre; vapurlarla otobüslerin kalkış-varış saatleri arasındaki uyumu otobüslerin sefer sürelerini dikkate alarak nasıl uyumlu bir hale getirebiliriz konusuna yoğunlaşmamız gerekiyor. Tabii ki bu sorun üzerine düşünüp ‘yenilikçi çözümler‘ bulmak, çoğu kez denenmemiş, sınanmamış yeni ve pahalı bir teknolojiyi önermekten daha zor olabilir.

İzmir ulaşımındaki ‘yenilikçi çözümler‘ konusunda dikkat edeceğimiz diğer bir konu da alternatif ulaşım araçları olarak takdim edilen bisiklet ya da elektrikli ulaşım araçları gibi yeni ve ‘yeşil‘ teknolojileri pazarlayan sivil dernek görünümlü şirketlerden, yabancı ajanslardan, yeni bağımlılıklar ve yeni teknoloji çöplükleri yaratabilecek girişimlerden uzak durma, bu konuda bilinçli olma çabasıdır.

monoray

Özellikle yabancı kalkınma ajanslarıyla, finans kuruluşlarıyla birlikte, bazen yardım bazen bağış yada hibe yöntemiyle elele, kolkola gelen bu yeni girişimci, pazarlamacı anlayışı, gelen önerileri ‘gereklilik’, ‘uygulanabilirlik’ ve ‘sürdürülebilirlik’ boyutunda değerlendirmek;  bu teklifleri, mevcut ihtiyaçlar, olası harcamalar ve teknolojik bağımlılıklar ölçeğinde sıkı bir şekilde araştırmak ve irdelemek gerekiyor.

Aksi takdirde, şimdi İzmir’de yapıldığı gibi talep-ihtiyaç tahmin araştırmalarını bile yapmadan kentin ortasına tramvay hattı döşemek, yarın kentin başka bir bölgesinde son derece pahalı bir teknoloji olan monorayı inşa etmek ya da Yamanlar Dağı’na teleferik hattı kurmak gibi hayallerin peşine düşer, halktan toplanan vergileri yeni borçlanma taahhütleri ile heba etmek zorunda kalabilirsiniz.

O nedenle, ‘yenilikçi‘ olmak adına ‘yenilikçilik‘ yapmak yerine; ihtiyaçlar, talepler, yapılabilirlik ve sürdürülebilirlik boyutlarında akılcı bir şekilde düşünmeyi ve ‘yeni‘ olandan önce eldeki ‘eski” yapı ve sistemi ‘yenilikçi çözümlerle‘ olabileceği en iyi düzeye getirmeyi öneriyoruz.

 

Halkın Meclisi: Kent Konseyi

Çağrı Gruşçu

Kent Konseyleri, halkın kurumlarıdır.

Merkezi yönetim, yerel yönetim, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, muhtarlarımız ve hemşehrilerimizin ortaklık anlayışıyla, karşılıklı saygı ve hoşgörü çerçevesinde buluştuğu kentin kalkınma önceliklerinin, sorun ve çözümlerinin sürdürülebilir kalkınma ilkeleri temelinde belirlendiği, ekolojik bütünlük, insan hakları, ekonomik adalet, demokrasi ve barış kültürü temelleri üzerinde yükselen bir kamu – sivil bileşenidir.

izmir-kent-konseyi-005

Bu temelde yaklaşıldığında kent için çok önemli bir misyonu olan kent konseylerinin, yerel idareye yardımcı olacak hatta halkın mahalli müşterek ihtiyaçlarının karşılanmasında ve halka yakınlığın sağlanmasında bir “halk meclisi” modeliyle çalışacak anlayışa sahip olması gerekir.

Bu nedenle, İzmir Kent Konseyi’nin bir aktörü olarak “halk meclisi” modelini gerçekleştirmek üzere çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

***

İzmir Kent Konseyi olarak üyelerimizi; toplumsal sorumluluk anlayışıyla, hiçbir çıkar gözetmeksizin bilgi, zaman, beceri ve deneyimlerini özgür iradesiyle iyiliğe dönüştürmek isteyen, bu niteliklerini İzmir ve geleceğimiz için kullanan 4,5 milyon gönüllü İzmirli oluşturuyor.

Biz, tüm hemşehrilerimizin kent yönetimi ve sosyal hayattaki rollerinin güçlendirilmesi için karar alma süreçlerine katılımını, mevcut sorunların çözümünde aktif rol alarak demokratik platformlarda hoşgörü, saygı ve uzlaşmacı bir çerçevede fikir üretmelerini, politika oluşturmalarını, haklarını koruyan, geliştiren, üreten, girişimci, birlikte çalışma kültürüne sahip bireyler olmalarını amaçlıyoruz.

***

Şimdi ise, “halk meclisi” fikrinin tohumlarını atıyoruz. Kenti kucaklayacak, bütünleştirecek, kent sorunlarına çözüm önerileri sunacak bu meclisin ilk adımı olan ve en üst yetkili organımız Genel Kurulumuzu 5 Kasım Cumartesi günü Kültürpark Gençlik Tiyatrosu’nda gerçekleştiriyoruz.

izmir-kent-konseyinden-sivil-cagri-1462

İzmir Kent Konseyi’ni Türkiye’nin yeni demokratik çehresi haline getirecek ve 4,5 Milyon İzmirlimizin katılımlarıyla güçlenecek bir halk meclisine dönüştürmek arzusu içindeyiz. Halkımızın karar alma mekanizmasına katılmasına ve kenti birlikte yönetme anlayışına katkı sunmasına olanak tanımak istiyoruz. Bu nedenle, İzmirli hemşehrilerimizi kentinin değerlerine sahip çıkmaya ve kenti için üretmek, kenti birlikte yönetmek için İzmir Kent Konseyi Genel Kurulu’na davet ediyorum.

Ayrıca, bu çalışmaların yerinde sürekliliğinin sağlanabilmesi bakımından dayanışma ve yardımlaşma içinde olduğumuz ilçelerimizin kent konseylerine katılımı da önemsiyorum.

Halkın kurumları olan kent konseylerinin önündeki yasal sorunların da ortadan kalkacağı, daha demokratik, daha özgür ve daha sivil bir yapılanmaya kavuşacağı günler için çalışmaya ve örgütlenmeye devam etmeliyiz.