İzmir Körfez Geçişi Projesi – 2

Ali Rıza Avcan

2014 Yerel seçimlerinde Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı, İzmir milletvekili ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı Binali Yıldırım’ın 1414 projesinden biri olarak lanse edilen İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili olarak geçtiğimiz Mayıs ayında TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi tarafından seminer adı altında bir toplantı düzenlendi.

24 Mayıs 2016 tarihinde Tepekule Kongre Merkezi Akdeniz Salonu’nda yapılan seminere konuşmacı olarak Karayolları 2. Bölge Müdürü, İnşaat Mühendisi Abdülkadir Uraloğlu, Yüksel Proje Yol Grup Müdürü İnşaat Mühendisi Özgür Uğurlu, Dr. Işıkhan Güler ve Yüksek Jeoloji Mühendisi Mustafa Kemal Akman katıldılar.

Karayolları 2. Bölge Müdürü İnşaat Mühendisi Abdülkadir Uraloğlu’nun kendi bölgelerinde planladıkları ve yaptıkları çalışmaları anlattığı konuşmasının ardından asıl konuya giren Yüksel Proje Yol Grup Müdürü İnşaat Mühendisi Özgür Uğurlu ise görsellerle desteklediği uzun sunumunda İzmir Körfezi için tasarlanan köprü ve tünel geçiş projesinin ayrıntılarını anlattı. Diğer konuşmacılar Dr. Işıkhan Güler ve Yüksek Jeoloji Mühendisi Mustafa Kemal Akman ise daha çok körfez zemini ile ilgili teknik bilgiler verdiler.

Bu seri yazımızın bundan sonraki bölümünde işi projelendiren ve kendinden emin tavırlarıyla bu projenin kesinlikle uygulanacağının işaretlerini veren Yüksel Proje Yol Grup Müdürü İnşaat Mühendisi Özgür Uğurlu’nun zengin görsellerle  yaptığı uzun, ayrıntılı sunumu aktararak o sunum üzerinden değerlendirmeler yapmaya çalışacağız. 

Sunum başlığından da anlaşıldığı gibi Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ile bu bakanlığa bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü’nün ve işin projesini hazırlayan Yüksel Proje Uluslararası A.Ş.’nin bize anlattığı İzmir Körfezi Geçişi projesi bir otoyol ve raylı sistem bütününden oluşuyor.

01

Sözkonusu proje, İzmir’deki trafik akışının kuzeyden güneye doğru olduğu iddiasıyla kent içi trafiği düzenlemek istediğini söylese de asıl amacı, yakın zamanda biteceği söylenen ve akıldışı bir şekilde İstanbul-İzmir arasını 3,5 saate indireceği söylenen İstanbul-İzmir otoyolunu Çeşme Otoyolu ile birleştirmek. Böylelikle İstanbul’dan gelenlerin kent içi trafiğe takılmadan doğrudan Çeşme’ye gitmeleri mümkün olacak. 

02

O nedenle projenin alanı, İstanbul-İzmir Otoyolunu, körfezin karşısındaki Çeşme Otoyolu ile en kolay birleştirebilecek Çiğli-İnciraltı arasındaki körfez hattında yoğunlaşıyor. Tabii ki bunu İzmir Körfezi’nin iki yakası arasında ulaşım bütünlüğünü sağlamak olarak lanse ediyorlar.

03

Oysa, Çiğli ve İnciraltı arasında yolculuk ölçeğinde yoğun bir talep yok! Mevcut arabalı vapur seferleri bile böylesi bir yoğun talep olmadığı için beklediğimiz sıklığa ulaşamıyor… Tabii ki, proje tasarımcılarının söyledikleri Çiğli, Menemen ve Ulukent bölgesinde bu yolun getireceği yeni bir yapılaşma hareketi olmazsa…. Ama böyle bir yapılaşma bu proje ile tetiklense bile bunun körfezin doğusundaki kent merkezi yerine güneydeki İnciraltı, Narlıdere, Çeşme yönüne olacağını, projeyi yapanlar dışında kim söyleyebilir?

04

Körfeze bir altın gerdanlık” takacağını söyleyenler böylelikle yapılacak köprünün bir ayağının bulunduğu Çiğli bölgesinde Gediz Deltası’nı ve İzmir Kuş Cenneti’ni kapsayan geniş bir alanda otoyolları, viyadükleri ve kavşakları öne çıkaran yeni bir yapılaşmayı vaat ediyorlar. Bu bölgede Ramsar Sözleşmesi ile korunan Gediz Deltası’nı, İzmir Kuş Cenneti’ni tahrip edecek böylesi bir inşai faaliyetin doğal sonucu, haliyle o köprülerin, kavşakların, viyadüklerin çevresinde bir mantar gibi bitecek yeni yapılar, yeni mahalleler, yeni yerleşimler olacaktır…. O nedenle, özellikle Çiğli, Menemen ve Ulukent bölgesindeki arsa, arazi sahipliğinin şu aralardaki el değişimini yakından izlemekte yarar var…

05

Proje bu haliyle, Kordon’da başarıya ulaşamamış otoyol projesinin bu kez İzmir Körfezi’nin içinde yapılmasını öngören bir TCK intikamı gibi gözükmektedir… Adeta, “siz bize oraya yaptırmadıysanız, biz de buraya yaparız” şeklindeki bir öç alma projesine dönüşmüş gibidir…

06

Tasarlanan proje, aşağıdaki slayta da göreceğiniz gibi, halen yapılmakta olan Karşıyaka ve Konak tramvay hatlarını İzmir Körfezi üzerinden birleştirme iddiasındadır…

07

Oysa, bölge aşağıdaki slaytta görüldüğü gibi yapılaşmanın mümkün olmadığı özelliklere sahiptir. Çiğli, Gediz Deltası, İzmir Kuş Cenneti ile İnciraltı bölgesindeki kesik yeşil çizgilerle belirlenmiş alanlar 1. derece , sarı çizgilerle belirlenip taranmış olan alanlar 2. derece, eflatun renkli çizgilerle belirlenip taranmış alanlar ise 3. derece doğal sit alanıdır.

08

Körfezdeki suyun derinliğini gösteren görselde ise Çiğli, Gediz Deltası ve İzmir Kuş Cenneti yönündeki derinliğin çok az olduğunu, limana gelecek gemilerin ancak Yenikale Burnu önündeki kanaldan geçebildiğini göstermektedir. 

09

İzmir Körfez Geçiş Projesi’ni öğrenip değerlendirirken dikkate almamız gereken diğer bir önemli proje ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ÇED raporunu uzun bir uğraştan sonra alabildiği İZSU’ya ait “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi“dir.

İZSU bu proje ile İzmir Körfezi’nin iç bölümünde, Gediz’in ve derelerin getirdiği alüvyonlarla gün geçtikçe azalan akıntıyı, açıp genişleteceği deniz içi kanallarla % 40 oranında arttırmayı; böylelikle İzmir’in Antik Efes gibi gün geçtikçe denizden uzaklaşmasını, iç körfezin önce bir bataklığa, daha sonra da bir dolgu alanına dönüşmesini engellemeye çalışmaktadır.

10

İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin yapılacağı İzmir Körfezi’nin zeminin, 1984-2013 yılları arasında yapılan  267 adet deniz ve 220 adet kara sondajı sonucunda, genel olarak alüvyol çökellerden (Kil, Silt, Killi silt, Kum, Kumlu killi çakıl), 300 metreden daha fazla derinde olan anakayanın ise Andezit, Silttaşı, Kumtaşı ve benzerlerinden oluştuğu anlaşılmıştır.

11

Asıl en önemli konu, projenin uygulanacağı tarihte önemli depremlerle tanınan 1. derece deprem bölgesidir.

12

Proje sunumunda İzmir Körfezi’ni çevreleyen fay hatları sanki köprünün ve tüp geçişin yapılacağı bölgede yokmuş gibi gösterilse de; Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü Jeoloji Etütleri Dairesi’nin 2005 yılında düzenlediği “İzmir Yakın Çevresinin Diri Fayları ve Deprem Potansiyelleri” isimli raporun 38. sayfasında yer alan haritada, üç (3) dikey faal fay hattının bu bölgenin üstünde gösterildiği  görülmektedir.

13

 

izmir-faylari-a

http://www.mta.gov.tr/v2.0/deprem/pdf/izmir_rapor.pdf

Devam edecek…

Söke’nin Dağları Yok Oluyor!

Son günlerin en güzel, belki de tek güzel haberi Bozcaada’nın cennet koyunun imara açılmasının iptal edilmesiydi. Tabii bu habere daha ne kadar sevinebiliriz bilemiyorum.

Seyahat halindeyken, herkes gibi etraftaki dağlara bakıp ormanları seyretmeye, dalıp dalıp yol almaya bayılırım.

İstisnasız her dağda, her ormanın içerisinde, adına ”maden ocağı” denilen, benimse “kanserli bölge” diye adlandırdığım, çoraklaşmış bölgeler görüyorum.

pastedimage-3

Zaten izleyebildiğimiz kadarıyla, ülkemizin her yerinde böylesi oluşumlar mevcut. Kanserli bölgeler metastaz yaparcasına, dağdan dağa, ormandan ormana atlıyor. Yurdumuzun, bilinen bilinmeyen, ne kadar cennet gibi yerleri varsa, hepsi tehdit altında. Kimisi madencilik, kimisi termik, nükleer ve hidroelektrik santrali yapımı tehdidi altında. En son Fatih Sultan Mehmet’in lalasına “cennet burası mı?” diye sorduğu Amasra kenti de sıraya girdi.

Ben doğup büyüdüğüm, yaşadığım Söke ve çevresinden söz etmek istiyorum.

Söke’yi çevreleyen dağlarımızın tümü günden güne erimekte. İlçenin sırtını yasladığı Asar Dağı, Gül Dağı ve Samson dağlarında taş ocakları, çimento sanayinin hammadde ocakları, büyük bir tahribata yol açmış durumda. Söke’nin her yerinden kolayca gözlemlenebilen bir doğa tahribatı.

Bunun yanında Söke Ovası’nın sırtını dayadığı, kutsal Latmos, bugünkü adıyla Beşparmak Dağları’ndaki durum çok daha vahim. Milyonlarca yılda oluşmuş, gnays kayalıkları, fıstık çamları, mağaralarında bulunan 8000 yıllık Hititlerden kalma kaya resimleriyle, jeopark olması gereken Latmos’da hem taş ocaklarının hem de madencilerin tehdidi altında. Bölgede etkinlik gösteren “EKODOSD” gibi çevre örgütleri sayesinde bazı yerler milli park sınırları içerisine alınmış, diğer yerlerde kurtarılmaya çalışılıyor.

pastedimage

Vatan toprakları söz konusu olduğunda, kansız, topsuz, tüfeksiz konuşamayanlar için, söz konusu para, kâr, kazanç olduğunda, her şeyin teferruat haline geldiğini görmekteyiz.

Yurdumuzun tüm güzellikleri gibi, Söke dağları da, gerçek yurtsever, doğaseverlerin ilgisini beklemektedir.

İzmir Körfezi Geçişi Projesi – 1

Ali Rıza Avcan

İzmir Körfezi Geçişi Projesi” adıyla anılan ve hepimizin gün batımlarını hayranlıkla izlediğimiz körfez panoramasının, bir “iktidar projesi” olarak yollar, viyadükler, adalar ve tüneller marifetiyle yok edilmesini, yaratılan ada, köprü ve yollarla İzmir’e bir AKP mührü vurmayı hedefleyen “Körfez Köprüsü” işi son günlerde tekrar kentin gündemine yerleşmeye başladı.

Bu anlamda zaman zaman yapılan toplantılar, seminerler, verilen demeçler ve gazete haberleri bu konunun kentin gündemine yavaş yavaş yerleşmesine ve kabul görmesine yönelik…

scx-3200_20161118_11233909

İşin inşaat kısmıyla ilgilenen müteahhitler, inşaat şirketleri, taşeronlar, mühendislik ve proje firmaları ise “buradan bize de bir iş çıkar mı” düşüncesiyle ellerini ovuşturarak beklemekteler…

Meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, toplumun duyarlı kesimleri ise adeta böyle bir proje yokmuş gibi sessizlik içinde…

İşin en ilginç yanı, İzmirliler’in çoğu bu projeden ve ayrıntılarından habersiz…

O nedenle, verilen haberlerde anlatılan şeylerde bu projeye yönelik tek bir endişe, tek bir kaygı, tek bir eleştiri yer almıyor…

Aslında bu haberleri yayanlar da, bu proje haberleri karşısında sessiz kalanlar da gizli bir teslimiyet hali içindeler gibi…

Bu öylesine bir teslimiyet ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sırf başka projelerde hükümetin engellemeleriyle karşılaşmamak adına yeni hazırlanmakta olan Ulaşım Ana Planı içine bu projeyi yerleştireceği, gizli bir kabullenmişlik içinde yer aldığı dahi söylenmekte…

Çünkü bu proje hükümetin, AKP iktidarının; daha doğrusu “Binali Bey’in projesi”…

O nedenle, “gönlümüzdeki” olarak sevip saydığımız başbakanımızın, üstüne üstlük ERzincan kaynaklı milletvekilimizin söylediği, vaat ettiği bir projeye karşı çıkmayı dahi düşünmüyoruz…

Çünkü, 2014 yerel seçimlerinde AKP İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı olan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, o tarihlerde hazırlattığı  ve içinde toplam 1.414 projenin yer aldığı “Yüzyılın Şehircilik Hareketi” isimli seçim beyannamesinin “Ulaşım’da Hayat -1” isimli kısmının 2. sırasında; “İzmir’e 65 Km. Altın Gerdanlık” başlığı altında Çiğli-Karşıyaka-Bayraklı-Bornova-Konak-Buca-Balçova-Narlıdere hattında İzmir Körfezi’ni çevreleyecek 65 km uzunluğundaki İzkaray’ın Balçova ile Çiğli’yi buluşturacağı, böylelikle İzmir’in Körfez ile buluşacağı müjdesini vermektedir.

Bu müjdeye göre “İzmir’in gerdanlığı Dünya’nın gözünü kamaştıracak!!!“, “Kıyı boyunca 8 farklı açık hava müzesi körfeze değer katacak.“, “Yat limanları, yeni iskeleler ve su parkları ile Körfez İzmirli’ye el uzatacak.“, “65 Km. kesintisiz yaya aksı insanlara etkinlik, eğlence, konserler ve spor alanları sunacak, kent parkları, kültürel tesisler ve meydanlar eşliğinde İzmirli kıyıya kavuşacak.

Ancak, bütün bu güzel vaatler öncesinde, aynı seçim beyannamesinin başında yer alan “Yüzyılın Şehircilik Hareketi“, “Dünyanın en özgür ve en katılımcı kent yönetimi sistemidir” ifadesinde kentle ilgili konularda özgürlüğün ve katılımcılığın önemli olduğu belirtilmektedir…

Yani, Binali Yıldırım’ın İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olması durumunda İzmir’in Dünya’nın en özgür ve en katılımcı kent yönetimine sahip olacağı vaat edilmektedir…

Şayet 30 Mart 2014 tarihinde yapılan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini gerçek bir katılım yöntemi olarak kabul edersek; bu seçime katılan AKP adayı Binali Yıldırım’ın vaat ettiği bu ve benzeri 1.414 adet projeyi destekleyip kabul eden % 35,9 oranındaki oyuna karşılık, seçimi kazanan CHP adayı Aziz Kocaoğlu’nun aldığı % 49,6 oranındaki oy karşılığında kabul görmediğini, benimsenmediğini kabul etmemiz gerekir.

Demokrasisi gelişmiş bütün ülkelerde böyle bir sonuç alınması durumunda yenilen tarafın bu sonucu büyük bir olgunlukla kabul ederek, kazananın yolunu açması onun halka vaat ettiklerini gerçekleştirmesi için yardımcı olması beklenir…

scx-3200_20161118_11211404

Oysa, aradan geçen 2 yıl içinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı Binali Yıldırım’ın ulaştırma, denizcilik ve haberleşme bakanı olmaktan çıkıp başbakan olması nedeniyle böylesi bir demokratik süreç yaşanmamış; aksine İzmir Büyükşehir Belediyesi hizmet binasının karşısına konumlanan başbakanlık ofisi ile adeta İzmir’de yeni bir karargah kurulmuş, merkezden gelen proje, izin ve müdahalelerle hem İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin hem de diğer ilçe belediyelerinin yoluna çıkılmış, onların görev, yetki ve sorumluluklarına müdahale edilmiş, halen devam etmekte olan dava süreçleriyle “yumuşak başlı” bir belediye başkanı yaratma operasyonunda başarıya ulaşılmıştır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi artık “gönüllerdeki komşu başbakanı” nedeniyle başka projeler ve izinler adına büyük tavizler veren, iktidar yandaşı müteahhitlerle İzmirliler’i dikkate almadan projeler üreten “uslu“, “uysal” ve “sinik” bir belediyeye dönüşmüş; muhalefet olma özelliğini kaybeden bu niteliği ile kendisini destekleyenleri bile çileden çıkaran bir “Araf’ta kalma halini” yaşamaya başlamıştır.

Yazımızın bu bölümü izleyen diğer bölümlerinde, “İzmir Körfez Geçişi Projesi” ile ilgili ayrıntılı bilgilere yer verilerek projenin genel bir değerlendirmesi yapılacaktır.

Devam edecek…

 

IQ Plus Language Academy İzmir Kültürünü Yaşatma Komitesi ”1. Ulusal Fotoğraf Yarışması”

Bugün sizlerle, geçtiğimiz günlerde sonuçlanan “Eski İzmir Konakları” konulu 1. Ulusal Fotoğraf Yarışması’nın ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan güzel fotoğraflarını paylaşacağız

IQ Plus Language Akademy‘nin İzmir Kültürünü Yaşatma Komitesi tarafından düzenlenen 1.Ulusal Fotoğraf Yarışması’nın dijital kategorisinde birinci, ikinci ve üçüncü olan fotoğraflarla sergilemeye değer bulunan fotoğraflar; ayrıca Gençlik Teşvik Özel Ödülü kategorisinde birinci, ikinci ve üçüncü olan fotoğraflar, tümüyle İzmir kent merkeziyle ilçelerinde bulunan tarihi yapıların görüntülerinden oluşuyor.

Sahip olduğumuz tarihi sivil mimari örneklerine fotoğrafçılık sanatı eliyle sahip çıkmamızı, onların fark edip, “görüp”, koruyup sahiplenmemizi sağlayacak bu fotoğraf yarışmasını düzenlediği için IQ Plus Language Academy‘ye, bu fotoğraf yarışmasına katılan fotoğraf sanatçılarına ve bu fotoğraflar arasından en güzellerini seçen değerli jüri üyelerine (Prof. Dr. Arif Ziya Tunç, Didem Erpulat, Prof. Dr. Kazım Çapacı, Lütfü Dağtaş, Misket Dikmen) teşekkür ederiz.

nevzat-turgay-isikgoz-1-odulu-dijital-doktor-evi
Nevzat Turgay Işıkgöz – Birincilik Ödülü (Dijital) “Doktor Evi”
volkan-onder-2-odulu-dijital-03-forbes-kosku-buca
Volkan Önder – İkincilik Ödülü (Dijital) “Forbes Köşkü, Buca”
yalcin-eraltan-3-odulu-dijital-murat-kosku
Yalçın Eraltan – Üçüncülük Ödülü (Dijital) “Murat Köşkü”
adem-tukoglu-sergileme-dijital-aliotti-kosku-karsiyaka
Adem Türkoğlu – Sergileme (Dijital) “Aliotti Köşkü, Karşıyaka”
ali-isik-sergileme-dijital-01-fargoh-kosku-buca
Ali Işık – Sergileme (Dijital) “Fargoh Köşkü, Buca”
ali-isik-sergileme-dijital-02-forbes-kosku-buca
Ali Işık – Sergileme (Dijital) Forbes Köşkü, Buca”
ali-isik-sergileme-dijital-03-gavrili-kosku-buca
Ali Işık – Sergileme (Dijital) “Gavrili Köşkü, Buca”
caner-baser-sergileme-dijital-01-cakiraga-konagi
Caner Başer – Sergileme (Dijital) “Çakırağa Konağı”
caner-baser-sergileme-dijital-02-cakiraga-konagi-odasi
Caner Başer – Sergileme (Dijital) “Çakırağa Konağı Odası”
caner-baser-sergileme-dijital-03-cakiraga-konagi-dolaplari
Caner Başer – Sergileme (Dijital) Çakırağa Konağı Dolapları”
cem-balki-sergileme-dijital-komsu
Cem Balkı – Sergileme (Dijital) “Komşu”
erdal-turkoglu-sergileme-dijital-01-forbes-kosku
Erdal Türkoğlu – Sergileme (Dijital) “Forbes Köşkü”
fusun-ozbek-sergileme-dijital-02-lambali-konak-birgi
Füsun Özbek – Sergileme (Dijital) “Lambalı Konak, Birgi”
fusun-ozbek-sergileme-dijital-01-mavi-konak-birgi
Füsun Özbek – Sergileme (Dijital) “Mavi Konak, Birgi”
hakan-kuyumcu-sergileme-dijital-03-murat-kosku
Hakan Kuyumcu – Sergileme (Dijital) “Murat Köşkü”
hakan-kuyumcu-sergileme-dijital-01-andria-kosku
Füsun Özbek – Sergileme (Dijital) “Andria Köşkü
hakan-kuyumcu-sergileme-dijital-02-yesil-kosk-giris
Hakan Kuyumcu – Sergileme (Dijital) “Yeşil Köşk Giriş”
nalan-turkoglu-sergileme-dijital-01-aliotti-kosku-karsiyaka
Nalan Türkoğlu – Sergileme (Dijital) “Aliotti Köşkü, Karşıyaka”
nalan-turkoglu-sergileme-dijital-02-penetti-kosku-karsiyaka
Nalan Türkoğlu – Sergileme (Dijital) “Penetti Köşkü, Karşıyaka”
nalan-turkoglu-sergileme-dijital-03-lochner-kosku-karsiyaka
Nalan Türkoğlu – Sergileme (Dijital) “Lochner Köşkü, Karşıyaka”
nuray-apari-sergileme-dijital-albert-kosku-bornova
Nuray Aparı – Sergileme (Dijital) “Albert Köşkü”
ozkan-kose-sergileme-dijital-konak-sahnesi
Özkan Köse – Sergileme (Dijital) “Konak Sahnesi”
serhat-tasbas-sergileme-dijital-cakiraga-konagi
Serhat Taşbaş – Sergileme (Dijital) “Çakırağa Konağı”
sertac-murtan-sergileme-dijital-odemis-yildiz-kent-muzesi
Sertaç Murtan – Sergileme (Dijital) “Ödemiş Yıldız Kent Müzesi”
taskin-mise-sergileme-dijital-01-cakiraga-konagi-odemis
Taşkın Mişe – Sergileme (Dijital) “Çakırağa Konağı, Ödemiş”
taskin-mise-sergileme-dijital-02-cakiraga-konagi-odemis
Taşkın Mişe – Sergileme (Dijital) “Çakırağa Konağı, Ödemiş”
ugur-elhan-sergileme-dijital-01-usakizade-kosku
Uğur Elhan – Sergileme (Dijital) “Uşakizade Köşkü”
ugur-elhan-sergileme-dijital-02-kultur-mudurlugu-bayrakli
Uğur Elhan – Sergileme (Dijital) “Kültür Müdürlüğü, Bayraklı”
umut-dogu-sayli-sergileme-dijital-01-pandespanian
Umut Doğu Saylı – Sergileme (Dijital) “Pandespanian”
umut-dogu-sayli-sergileme-dijital-02-pandespanian-bornova
Umut Doğu Saylı – Sergileme (Dijital) “Pandespanian, Bornova”
volkan-onder-sergileme-dijital-01-rees-kosku-buca
Volkan Önder – Sergileme (Dijital) “Rees Köşkü, Buca”
volkan-onder-sergileme-dijital-02-russo-kosku-buca
Volkan Önder – Sergileme (Dijital) “Russo Köşkü, Buca”
selin-oktem-genclik-tesvik-ozel-odulu-1ncisi-giris
Selin Öktem – Gençlik Teşvik Özel Ödülü Birincisi “Giriş”
kaan-tarkan-genclik-tesvik-ozel-odulu-2ncisi-usakizade-latife-hanim-kosku-ici
Kaan Tarkan – Gençlik Teşvik Özel Ödülü İkincisi “Uşakizade Latife Hanım Köşkü İçi”
buse-elitok-genclik-tesvik-ozel-odulu-3ncusu-izmir
Buse Elitok – Gençlik Teşvik Ödülü Üçüncüsü “İzmir”

Sorun, stat mı yoksa kent mi?

Tanzer Kantık

Öncelikle bu görüşlerim nedeniyle çokça eleştirilip taşlanacağımın farkındayım. Eleştirileri olanlar yazdıklarım üzerinden anti tezlerini dile getirebilirler, yazı yazabilirler, fikirlerini paylaşabilirler.

İzmir’de kente dair tartışmalardan birisi de hepimizin bildiği gibi, şehir içine yapılması planlanan Göztepe ve Karşıyaka stadları konusu. Konu bugüne denk yerel yönetim, ilgili bakanlık, kulüp yöneticileri, vatandaşlar ve taraftarlar arasında bir tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Konu, sadece “şehir içinde stat olur mu olmaz mı?” sorusu ile izah edilebilecek boyutu fazlasıyla aşıyor. Ben konuyu kendimce kategorize ettiğim bir kaç başlık altında irdelemek yanlısıyım. Çünkü ülkemize has bazı çarpıklıkların konuya direkt etki ettiğini görmekteyim.

Konunun kabaca şehircilik ve futbol kültürü anlamında iki farklı yönü var. Şehir ve kültür konusu burada iç içe girmiş durumda. O nedenle birbirinden ayırarak değil, iç içe tarif etmeye çalışacağım. Ayrıca konu futbol olunca, günümüz futbolunda başarıya ulaşmış ulusların bu konuyu nasıl çözdüğüne de bakmak gerekiyor.

Şehir planı anlamında konuya yaklaşıldığında, şehir merkezindeki bir stadın getireceği yükler sıralanarak bir stadın şehir içinde olmaması gerektiği ifade edilir. Şehir plancılığı açısından bir stadın olması gereken yer diye tarif edilen bir nokta olmadığını biliyoruz. Stadın olacağı noktayı belirleyen şartlar daha farklı.

Bir futbol stadının bugün şehir dışında olması gerektiğini düşünen kişiler, günümüzde ülkedeki futbol seyircisi profilini ve bu sebeple oluşan asayiş sorunlarını dile getirerek bu yönlendirmeyi yapmakta. Ayrıca bir stadın toplayacağı yüksek hacimdeki insan sayısının o bölgeye geliş ve gidişinin kent trafiğinde yaratacağı zorluklara işaret etmekteler.

Bunu yapmakla aslında şunu mu söylemek istiyorlar? Madem kırıp döküyor, bağırıp çağırıyorsunuz; gidin bunu şehrin dışında, yerleşim olmayan yerde yapın!

tanzer-02

Oysa her kültür kendisini var edebilmek ve uygarlaştırmak için uygun fiziki şartları arar. Örneğin bir yeşil alanda, bir parkta hep birlikte yaşayabilmek, -çöp kültüründen tutun da- o alanda bulunmanın uygar metotlarını geliştirmek, kökleştirmek için toplumların öyle bir parka ihtiyacı vardır. Müze de, sanat galerisi de, bisiklet yolları da bu fiziksel şartlara dahildir. Toplum kültür eğitimini, sanat eğitimini, spor eğitimini ancak onu yaşayabileceği sağlıklı fiziki mekânlarda yapabilir. Toplumda sanat kültürünün olmadığını konuşurken bunun eğitimle verilebileceğini söyleriz ama nedense kamusal alandaki sanat eseri azlığı hiç konuşulmaz. Heykelin olmadığı, büyük bir arkeoloji müzesinin olmadığı bir kentte yetişen çocuk büyüdüğünde metrodaki heykeli kırabilir veya ona “ne yapıyorsun sen?” diyen bir kişi bile çıkmayabilir. Futbol kültürü de bunların dışında değildir. Kamu kuruluşlarının görevi, ana başlıklar halinde bellidir. Nasıl bir müzedeki eserlerin çalınması, bir bisiklet yolundaki araç park işgali bir asayiş sorunu ve halledilmesi gereken bir durumsa, stada gelen seyircilerin oluşturacağı asayiş sorunu da bu kapsamdadır ve devletin görevi bunu önlemek ve bertaraf etmektir.

Batıda bunun teknik altyapı ve kurallarla nasıl çözüldüğü bellidir ve uygulanabilir sistemler mevcuttur. Toplumun stadı şehrin dışında istemesi yerine, bu şartları yöneticilerinden oluşturmasını talep etmesi gerekmektedir. Nasıl bugün İzmir’de Kültürpark ile ilgili talepler dillendirilirken parktaki asayiş sorununun da çözülmesi gerektiğini belirtiyorsak, bu şartları istiyorsak aynı şartları futbol stadyumları için de talep etmenin bir farkı yoktur.

Futbol konusunda en büyük asayiş sorunlarını yaşayan İngiltere’de nasıl bir süreç yaşandığını hepimiz biliyoruz: Heysel Faciası! Holiganizm sonrası oluşan şartlar nasıl aşıldı ve bugün İngiltere Premier Ligi yayın hakları açısından baktığınızda, nasıl dünyanın en değerli ligi haline geldi? Çözümü mümkün ve çağdaş yaklaşımları, toplum olarak bu noktada da talep etmek gerekiyor. Futbol kültürünün de kendisini var etmesi, uygarlaşması, olgunlaşması için çağdaş şartlara ihtiyacı vardır. Bu konuda aslında Türkiye’de bir aşama kaydedildi. Doğru dürüst oturma yerleri olmayan kuru betondan seyir zevki olmayan eski stadlarda tel örgüler arkasında futbol izleyen seyirci için artık tel örgülere ihtiyaç yok. Nedeni, yukarıda bahsettiğim toplumun eğitimi için gerekli sağlıklı fiziki şarttır. Şimdi “tel örgüler kalkarsa ortalık kaos olur, futbol izlenmez, olaylar çıkar, futbol biter” diyenleri hatırlıyorum. Çoğunluktaydılar ve dedikleri gibi olmadı. Futbol izleyicisinin Türkiye’de çok olgun olduğu söylenemez; ama kaydedilen aşama da azımsanacak bir aşama değildir. Toplumun eğitilebilmesi için kitlelere bu şansın verilmesi gerekiyor. Çünkü yukarıda saydığım hiçbir kültürü okullarda, televizyonda veya internette öğretemezsiniz insanlara. İnsanlar ancak yaşayarak öğrenir ve dersler alarak eğitilirler.

Diğer yandan trafiğe gelen yük konusu stadın şehir merkezinde olmasından çok, o şehrin büyük kitleleri şehrin farklı noktalarına sağlıklı taşıyabilen bir toplu ulaşım altyapısına sahip olup olmamasıyla da alakalıdır. Bir stada aynı saatte 25.000 kişi gelmek istediğinde oluşan trafik sorunu ile sabah 08.00-09.00 arasında şehir merkezindeki işyerine gelmek isteyen kitlenin ne farkı var? Sayı farkı yoktur; hatta sabah işine gitmek isteyenlerin sayısı daha da fazladır. Amacı burada kutsamanın da çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Şehir işe gitmek isteyenleri mevcut altyapısı ile taşıyamıyorsa, stada gelmek isteyenleri de taşıyamayacaktır. Yani sorun stadın yeri değil, şehrin “hareketlilik” sorunudur.

Bu iki fiziki duruma, futbol kültürü konusunda sahip olduğumuz çarpık yapının da katkısı var. Konu biraz da şehrinin, semtinin takımını tutmakla alakalı. Burada GözgözTV editörü Mazlum Şarkaya’nın “Kirli Yıldıza Şehrini Satma” başlıklı yazısından bazı alıntılar yapmak istiyorum. Çünkü bizdeki “taraftarlık ve aidiyet” konusunu özetleyen ve asıl çarpıklıkla ilgili bölümler ve örnekler oldukça çarpıcı…

İngiltere’de yaşadığınızı düşünün.

Birmingham, Cardiff, Sheffield, Sunderland veya İngiltere’nin herhangi bir yerinde Londra takımı olan Chelsea’nin Premier Lig şampiyonluğunu kutlamak için arabanıza atlayıp kornaya basarak dolaşıyorsunuz. İnsanlar anlam veremez yaptığınıza, çevreyi rahatsız ettiğiniz için ceza yemek bir yana sizi sırf bu yüzden kamu hizmetinde çalıştırırlar. Çünkü orada yaşayan herkes şehrinin, kasabasının takımını tutacağını küçük yaşta öğrenir. Aileleri ufak yaşta çocuklarının elinden tutup oynadığı lig fark etmeksizin Nottingham, Sunderland, Derby Country tribünlerine sokar çocuklarını. Hiçbiri Arsenal’li, United’li, Chelsea’li yapmaya gerek duymaz; zaten tuhaf karşılanır. Yaşadıkları bölgenin takımı iki alt ligde oynasa bile kutu gibi stadyumlar da mahalledeki arkadaşlarıyla ağabeyleriyle aynı ortamda ısınır o çocuklar kulüplerine. Kasabasını yüzlerce kilometre ötedeki şaşalı kulüplere satmayı hiçbiri düşünmez. Aynı şey Avrupa’nın diğer ülkelerinde de geçerlidir. İspanya’da San Sebastian kentinin nüfusu toplam 200 bin yokken 32 bin kişilik stadyum zaman gelir yetmez. Bu kentte yaşayan kimse Real Sociedad’a karşı Barca’yı Real’i tutmaz. Bilbao deplasmanın da dünya devi Barcelona’yı destekleyen 200 kişi zor görürsünüz tribünde onlar da Bilbaolu değildir zaten. Münih’te Dortmund’lu, Torino’da Milan’lı, Nantes’ta Lyon’lu göremezsiniz.

Televizyon da izlerken hep imrendiğiniz İngiltere Liginde 8 bölgeden 23 farklı takım bu sebeple şampiyon olmuştur. Senin ülkende Anadolu futbolu ezilirken orada Premier lige çıkan takım 170 milyon Euro gelire sahip olur, sırf yukarıdaki takımlarla daha iyi şartlarda rekabet edebilsin diye…

İtalya Liginde 16 farklı kulüp şampiyonluk yaşamıştır. Bugün beğenmediğin Genoa’nın 9, Torino ve Bologna’nın 7’şer şampiyonluğu vardır. Almanya’da 62-63 sezonundan itibaren Bundesliga statüsünden sonra 12 farklı ekip şampiyon olsa da Bundesliga öncesine indiğimizde bu rakam 28’i bulur. Gelirlerin en adaletsiz dağıtıldığı İspanya’da bile şampiyonluk yaşamış 9 farklı kulüp vardır.

Fransa Liginde 19 takım şampiyonluk yaşamıştır. Lig 1’in kurulduğu 1932 öncesine indiğimizde bu rakam 28’i bulur. Sana sorsak bugün PSG’den büyüğü yoktur orada ama en çok şampiyonluğu Saint Etienne kazanmıştır. (10 şampiyonluk), Marsilya’nın 9, Nantes’in 8, Monaco ve Lyon’un 7, Bordeaux ve Reims’in 6, PSG’nin 5, Nice’in 4, Lille’in 3, Le Havre ve Sochaux’un 2 şampiyonluğu bulunur. Avrupa liglerindeki en adil gelir dağılımının meyvesi bu kadar denk şampiyonluk sayılarıdır. Fransa’da gelirlerin kulüp kayırmadan adilane yapılması rekabeti arttırmıştır.

Hadi diyelim ki bunlar Avrupa’nın önde gelen ligleri, tabloyu biraz daha aşağı çekelim, Hollanda’da 18 şehirden 29 şampiyon çıkarken, Porto, Benfica, S. Lizbon gibi birkaç kulübün tekelinde gibi görünen Portekiz’de 8, Belçika’dan 15, İsveç’te 10, İsviçre’de 19 farklı takım şampiyonluk yaşamıştır. Hani şu tükürüğümüzle boğarız dediğin Avrupa şampiyonluğu bulunan 10 milyonluk Yunanistan var ya orada bile 6 kulüp şampiyonluk yaşamış kardeşim.

Adı geçen ülkelerin şehirlerindeki statların % 90’a yakını şehrin merkezindedir. Paris, Barselona, Manchester, Londra gibi şehirlerde statlar şehir merkezinde, yerleşim yerleri içindedir. Üstelik bazı şehirlerde birden fazla, hatta 3 stat şehrin merkezindedir. Bu toplumlar aidiyet yapısı, kültürel yaklaşım ve fiziki şartlar düşünüldüğünde statlarını şehir dışına yapma ihtiyacı duymamışlardır. Mali açıdan güçleri olduğu halde var olan statlarını yıkıp şehir dışında stat yapma yoluna gitmemişlerdir.

tanzer-01

Türkiye’deki futbol seyircisine de bu anlamda alt kültür mensubu muamelesi yapılması kabul edilemez. Statların şehir merkezinde olmasına karşı yapılan eleştirilerin tamamında bir alt kültür-üst kültür bakışının da olduğunu söylemek gerekli. Park kültürü, müze kültürü, sanat kültürü savunuları üst kültür kapsamına alınıp, futbol kültürünün alt kültür kapsamına itilmesi kabul edilemez. Kendinizi mensubu olarak görmediğiniz kitleleri ötekileştirme çabası çok tanıdık. Şehir merkezlerinden eğitimi bilimi çıkardık, çünkü tüm üniversite kampüslerini şehir dışına yapıyoruz, şehrin merkezine büyük alış veriş merkezleri dolarken sesimizi çıkaramadık, şimdi park istediğimizde bizi şehrin dışına davet edenler var. Stat isteyenler de bu ülkenin vatandaşı ve şimdi de onlar şehir dışına davet ediliyor.

Ek olarak şunu da söylemek gerekli, Göztepe ve Karşıyaka özelinde. Şehrin merkezinden kendi taraftarının yoğun olarak yaşadığı bölgedeki statlar bu takımlara hem gelir anlamında katkıda bulunacak, hem de taraftarının çoğu Göztepe’de, Karşıyaka’da olan kitleler bu stadlara gelirken özel araçları ile gelmeyecektir. Kaldı ki her iki stadın çok yakınından metro ve banliyö hattı geçmekte, stadların yapılması planlanan yerlere çok yakında iskeleler bulunmaktadır. Ama örneğin Göztepe Stadı’nın yapılması planlanan arazinin hemen 200 m ilerisindeki F. Altay Meydanı’na yapılacak AVM’ye herkes özel aracıyla gelecektir.

Şehir merkezinde stat yapılmasının getireceği olumsuz şartları stadın varlığında değil; şehrin diğer yönetilemeyen ulaşım ve yeşil alan varlığına dair getirilen yaklaşımlarda aramak gerekiyor. Kitlelerin şehir içindeki varlığının her ne amaçla olursa olsun bir sorun teşkil ettiğini düşünüyorsak; o kitleleri şehir dışına itmek, sorunu görmezden gelip halı altına süpürmek anlamına gelir. Çünkü bence stadı şehrin dışına çıkarmak, açıkçası sorunu halının altına süpürmektir.

Modernist Kent İçin Manifesto: “Şehircilik”, Le Corbusier

Le Corbusier, Vikipedi’nin Türkçe kayıtlarına göre 1887-1965 tarihleri arasında yaşamış, asıl ismi Charles-Edouard Jeanneret olan, Modernizm’e ve Uluslararası Tarz’a yaptığı katkılarla tanınan İsviçre asıllı Fransız bir mimar. 

Yaptığı tasarımlarla; kalabalık şehirlerde yaşayan insanlar için daha iyi yaşama koşulları sunmaya çalışmış. Uzun yıllar süren meslek yaşamı içinde Avrupa, Hindistan ve Rusya başta olmak üzere oldukça önemli binalar inşa etmiş. Kendisi aynı zamanda yazıp çizdikleri, yapıp eyledikleriyle iyi bir şehir plancısı, ressam, heykeltraş, yazar ve modern mobilya tasarımcısı.İşin kısası, Osmanlıların söyleyişiyle birçok bilim ve sanatı şahsında birleştirmiş bir “çelebi” ya da “disiplinlerüstü” olağanüstü bir yaratıcı.

Bugün sizinle ilk basım tarihi eskimiş olsa da, verdiği bilgi ve esinle günümüzde de işimize yarayan, şehirle ilgilenen herkesin okuması gereken 1925 baskı bir kitabını, “Şehircilik” (Urbanism) isimli kitabını paylaşmak istiyoruz.

mos_7
“Minarelerin sıcaklığı, basık kubbelerin sükuneti” – Eskiz, Süleymaniye Camii, Le Corbusier, 1911 – Şark Seyahati

2014 Kasımı’nda Daimon Yayınları tarafından basılan ve Pelin Kotas tarafından çevrilen bu kitapta, yazarın endüstri şehrini nasıl okuduğunu, bu okumanın hangi paradigmayı meşrulaştırdığını görmek mümkün. Ne var ki, kitabın anlamı sadece bundan ibaret değil. Çünkü aradan neredeyse 100 yıl geçmesine karşın, kitabın bugünün okurunu ilgilendirecek başka bir boyutu daha var: Şehircilik aynı zamanda “ütopya” tarihinin önemli metinlerinden biri ve ilk ütopya türünün, “yazınsal ütopyalar” ile “mimari ütopyalar“ın buluştuğu yerde duruyor. Yazınsal ütopyalar mekânsal model önerisini metinlerinin baş köşesine oturtur, mimari ütopyalar ise, kaçınılmaz bir zorunlulukla tasarımlarını toplumsal model önerisiyle bütünler. İşte Le Corbusier’in kitabı, tam da bu ortak alanda yer alıyor, hatta kimi zaman “yazınsal ütopyalar“a daha çok yaklaşıyor.

Kitapta ayrıca içinde bulunduğu çağ ve tarih itibariyle İstanbul’a yapılan çok sayıda atıf bulunmakta. Tüm ütopya yazarlarının kendi modellerini uzak ve gizemli coğrafyalarda bulması gibi, Le Corbusier de, aradığı şehrin pek çok özelliğini, Şehircilik’i kaleme aldığı tarihe dek gittiği en uzak yer olan ve 20. yüzyıl başında henüz gizemini yitirmemiş İstanbul’da bulmak istiyor.

sehircilikkitiap-jpg

Le Corbusier’in Şehircilik adlı kitabı farklı okumalara açık bir metin. Anlamı sadece mimarlıkla ilgili olmayan bu metnin, diğer bilim ve disiplinlerle ilişkileri çerçevesinde yeni okumalara ve yeni anlamların ortaya çıkmasına neden olacağını düşünüyoruz.

Bu arada bir eksikliğe dikkat çekip ilgili mimar arkadaşlara yeni bir görev yüklemeden de geçmeyelim: Vikipedi’nin “Le Corbusier” metni “İngilizce” versiyonunda oldukça yeterli bilgilerle dolu olduğu halde, ansiklopedinin “Türkçe” versiyonunda oldukça yetersiz… O nedenle o maddenin düzenlemesine meraklı, ilgili bir mimarın el atması iyi olur diye düşünüyoruz…

Kent ya Halkındır ya da Sermayenin; Ortası Yok ! – 2

Ali Rıza Avcan

KENT SİMSARI “KAMUOYU ÖNDERLERİ”

Bu durum aslında kendi başına “yönetişim” ilkesine de aykırıdır. Çünkü Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve OECD gibi uluslararası kuruluşlar tarafından ortaya atılıp akademik çevrelerce geliştirilen “yönetişim” anlayışına göre yerel yönetimlerin sermaye ile kuracağı beraberliğin yereldeki adresi, bu amaçla oluşturulacak ayrı bir kurul değil, yerel yönetim-sermaye-sivil toplum kuruluşları beraberliği ile oluşturulan kent konseyleridir. İşte tam da bu noktada, İzmir Kent Konseyi’nde olması gereken bu ideal üçlü beraberlik, 2009 yılından sonra bizzat İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından bozularak kentin en önemli ve büyük projelerinin İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda (İEKKK) görüşülmesine başlanmış, İzmir Kent Konseyi’ne ise bunun dışında kalan ikinci dereceden konuları konuşup görüşmek kalmıştır.

Yönetişim” anlayışıyla kurgulanan bu büyük projelerin belediyeler, sermaye çevreleri, diğer kamu kurumları, meslek odaları, siyaset kurumu ve sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişki ise bizim literatürde “kent simsarı” olarak tanımladığımız her devirde ve ortamda muteber olan, saygı gören “seçkin” İzmirliler tarafından sağlanmakta, bunlar İzmir’in kamuoyu önderleri olarak takdim edilebilmektedir.

mayan3

SERMAYENİN KENT YAŞAMINA HAKİM OLUŞU

Tüm bu anlattıklarınızdan yola çıkarsak, kenti kamusal bir alan ve ilişkiler ağı olarak değil de, alınıp-satılan, özelleştirilen, para kazanılan, kâr edilen bir araç olarak görme eğilimi var… Kenti sermayenin rantına rant katmaya vesile bir yer olarak görüyorlar…

Aslında yapılan iş, belediyelerin gücünü arkasına alan bu tür büyük projeler eliyle kamusal hizmetlerin özelleştirilmesinden başka bir şey değildir. Bu özelleştirmeler, daha önce gördüğümüz özelleştirmelerden farklı olarak bir satma-alma eylemi olarak değil, sermayenin kamu gücünü arkasına ya da yanına alarak, o gücü bizzat kullanarak ya da kullandırarak kent, kentsel yaşam ve kent toprakları üzerinde hâkimiyet kurmasından başka bir şey değildir.

İşte bu anlamda; yani önümüze gelen Kültürpark Projesi örneğinde gördüğümüz gibi kentin tam ortasındaki bir yeşil alanın varlığına ve geleceğine biz mi, yani halk mı yoksa kaynağı İzmir ya da İstanbul olsun fark etmez; sermaye çevreleri mi karar verecek? Önemli olan soru bence budur. Şayet, bu konulardaki kararı yerel yöneticileri seçenler olarak biz, yani halk karar verecekse halka ayrılmış, ona tahsis edilmiş bir yeşil alanda bina yapılıp yapılmayacağına da halk karar vermelidir.

Oysa görüyoruz ki, bugüne kadar başka hiçbir konuda bir araya gelemeyen, hatta birbirleri hakkında dedikodu yapıp bir diğerinin görev, yetki ve sorumluluk alanına müdahale etmeyi alışkanlık haline getiren İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Ticaret Odası rant kokan bu ortak çıkarlar için bir araya gelebiliyor, İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş, 2014 yılında yayınladıkları rapor doğrultusunda üyelerine mesaj göndererek Kültürpark Projesi için olumlu görüş belirtmelerini isteyebiliyor. Diğer yandan İzmir-Tarih Projesi’nden nemalanacak TARKEM’in ortak ve yöneticileriyle onların etkilediği, yönlendirdiği gazeteciler, köşe yazarları “Kültürpark’a Dokunma!” diyenlere veryansın edip onları marjinallikle, elitlikle itham edebiliyorlar. Hatta “Kültürpark’a Dokunma!” diyenlerin yanında yer alan köşe yazarlarına büyük bir pervasızlıkla tehdit kokan uyarılarda bulunabiliyorlar.

HALK, BİLGİLENME HAKKINI KULLANMALI

Peki bunca sermaye saldırısına rağmen, kentteki bu reflekssizlik neden sizce? Muhalefet boşluğu var. Aslında olup bitenden rahatsız İzmirlilerin niteliği de niceliği de önemsenmeyecek gibi değil… Ses çıkarmak, itiraz etmek, hayır demek gerekmiyor mu?

Ayrıca İzmir milletvekillerinin hiçbiri de ortaya çıkıp bu konu ile ilgili görüşlerini söylemiyor, Devrimci gelenekten geldiği bilinen ve “Haziran Hareketi” tarafından desteklenen Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş, Kültürpark’ın duvarları dışında bir fikri yokmuş gibi tek bir söz söylemiyor, CHP’nin anlı şanlı çevreci politikacıları Kültürpark mücadelesine destek vermiyor. Kısacası duymam, görmem, konuşmam diyen bir üç maymun senaryosu oynanıyor.

Tabii bu arada, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yönelttiği hırçın saldırılarla bilinen Yeni Asır Gazetesi, iktidar partisi milletvekilleri ve belediye meclisi üyeleri de projenin arkasında Folkart, Sancak gibi iktidardan yana sermaye gruplarının yer alması nedeniyle her zamanki alıştığımız muhalefetlerini yapamıyorlar.

Anlayacağınız İzmir’in o meşhur çukurunda şimdi “Kültürpark’a Dokunma!” diyen bir avuç İzmirli dışında herkes suspus vaziyetinde olacakları bekliyor…

O halde çok kısa bir soru, tanıdık bir soru: Ne yapmalı?

tumblr_mjeobvx2ge1qh6ri4o1_1280

Evet, bu tehlikeyi ve bundan sonra artarda gelecek olası riskleri nasıl önlemeli, neler yapmalı?

Bence kente, kentin değerlerine sahip çıkan kesimleri kamu yararı ortak paydasında bir araya getirip örgütlemeli. Bunu yaparken hepimize büyük kolaylıklar sağlayan internet ve sosyal medya olanaklarından yararlanmalı; ama bu ortamlarda ulaşılan üye ve paylaşım sayılarının yanıltıcı olabileceği, bu tür zeminlerin örgütlenme için güvenilmez, kaygan zeminler olduğu her zaman için hatırlanmalıdır.

Mücadeleyi örgütleyip yürütecek olan tüm kurum, oluşum ve bireylerin “kente sahip çıkma” paydasında önce kendi aralarındaki yatay ilişkilerde demokratik, saydam ve katılımcı alışkanlıklar yaratması, birlikte çalışma kültürünü geliştirmesi; ayrıca kentle ilgili tüm gelişmeleri dikkatle izlemesi, düzenli olarak bilgilenmesi ve sahip olduğu bu bilgileri paylaşması gerekir. Sermayenin kentlere yönelik saldırısı, kentler üzerinden halkı sömürmesi olgusu sadece bugüne özgü, bugün yapılacak bir mücadele ile alt edilecek bir saldırı değildir. Bu saldırının sermayenin kentle ilgili plan ve eylemleriyle mülkiyet yapısındaki değişmeleri titizlikle izleyip analiz ederek, bu bilgi ve analizler üzerinden alternatifler geliştirerek sermayenin yanına yerel yönetimleri alarak başlattığı bu tür planları ortaya dökmeliyiz. Bilgilenme hakkı çerçevesinde halktan gizlenen birçok planın ve gelişmenin bu şekilde ortaya konulması sermayenin benzeri girişimlerini önleyecek, en azından zorlaştıracaktır.

Yeni Kültürpark Projesi konusunda da, geçmişteki Kordon Dolgu Yolu projesinden edinilen bilgi, birikim ve deneyimler çerçevesinde kentteki İstanbul sermayesine yönelik tepkinin, özellikle de Folkart’a yönelik geleneksel İzmirli tepkisinin sürekli ayakta tutulması, Folkart’ın ya da Sancak sülalesinin İzmirli sermaye çevreleriyle kuracağı olası ilişkilerin düzenli olarak sergilenmesi gerekmektedir. Bu anlamda İzmir’de bir zamanlar var olan ama ne hikmetse son yıllarda yok olan bilinçli, kurumsal ve sözünü dinletecek kadar güçlü bir muhalefete ihtiyacı vardır diyebiliriz.

Kent ya Halkındır ya da Sermayenin; Ortası Yok ! – 1

Ali Rıza Avcan

Güzel İzmir Gazetesi olarak, sermaye ile gericilik arasına sıkıştırılan kentimizi sahiplenmek, İzmir’in kendisine biçilen bu gömleğe sığmayacağını, sığmaması gerektiğini göstermek için yola çıktık. Bu mücadeleyi paylaşan, uzun süredir kent üzerine düşünen, çalışan, öneren bir isim de, Ali Rıza Avcan. Kent Stratejileri Merkezi adıyla ülkemizdeki birçok değerli ismin yazılarını bir halk kürsüsü anlayışıyla paylaştığı ortak kullanımlı bir bloğu olan ve yine aynı ismi taşıyan bir Facebook grubunda önemli ve değerli bir birikime imza atan Avcan’la, Kültürpark Projesi’nin ne anlama geldiğini konuştuk.

Sayın Avcan, geçen sayımızda “Kültürpark’ı sermayeye kar etmeyeceğiz” manşetiyle konuya giriş yapmıştık. İzmir’in “Yeni Kültürpark Projesi” adlı bir sorunu var. Ve İzmir’de “Kültürpark’ıma dokunma diyen” önemli bir kitle de var. Sohbete buradan girecek olursak… Sizce nedir “Yeni Kültürpark Projesi” ve neden bu projeye karşı mücadele etmek gerekir?

Kültürpark Projesi“, aslında içine Kemeraltı, Basmane, Kadifekale ve Çankaya bölgelerini de alan İzmir’in tarihi kent merkezi için, İzmir ve İstanbul sermaye çevrelerinin birlikte geliştirdiği bir “soylulaştırma” (mutenalaştırma) projesinin ikinci adımıdır. Bildiğiniz gibi bu soylulaştırma projesinin ilk adımı, bundan dört yıl önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir’in sermaye çevreleriyle birlikte oluşturduğu “İzmir-Tarih Projesi” ve TARKEM isimli şirketle atılmıştır. İzmir-Tarih Projesi ile Kemeraltı, özellikle de Havralar Bölgesi’nde TARKEM eliyle bir soylulaştırma girişiminde bulunulmuş, şimdi de bu girişimin ikinci adımı atılarak Basmane ve Çankaya bölgeleri bu alana eklenmiştir.

Bu ikinci adımla, “Basmane Çukuru” adıyla ünlenen alanda Folkart ve İzmir Büyükşehir Belediyesi işbirliği ile İzmir’in en yüksek binası unvanını alacak 70 katlı bir gökdelen dikilecek, İzmir Büyükşehir Belediyesi Konak Meydanı’ndaki binasını terk ederek bu binaya taşınacak, Konak Belediyesi 9 Eylül Meydanı çevresindeki iki binasını terk ederek Tepecik’te yaptıracağı binaya taşınacaktır.

boykot-7

İZMİR’İN YÜZÜ TANINMAZ OLACAK

Folkart, Yönetim Kurulu Başkanı Mesut Sancak’ın Akşam Gazetesi’ne verdiği 17 Temmuz 2016 tarihli demece göre, Folkart’ın yapacağı bu binada 10.000 metrekarelik bir çarşı, rezidans ve ofislerle sosyal alanlar yer alacak, “İzmir Fuar alanıyla birleşecek birbirinin devamı olacak bir proje planlıyoruz” ifadesi çerçevesinde bina bir şekilde Kültürpark alanıyla ilişkilendirilecektir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi bu demeç hakkında bir düzeltme yapmadı. Yapılacak 70 katlı binanın içinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin merkez birimleri de yer alacağı için, bu bina ile Kültürpark’a yapılacak olan, mülkiyeti yine İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait kültür merkezi arasında, aradaki caddenin üstünden veya altından bir bağlantının sağlanması konuya belediye açısından bakan kamuoyu tarafından normal karşılanabilir.

Kültürpark Projesi“yle Folkart’ın yapacağı 70 katlık binanın oluşturacağı bu yeni mekânsal bütünlüğün, bölgedeki soylulaştırma çalışmalarının başlangıcı olacağı, bunun ardından gelecek ikinci bir hamlenin de çevredeki eski, yıpranmış binalarla ilgili olacağı kolaylıkla tahmin edilebilir.

Böylelikle 5-10 yıl içinde “İzmir-Tarih Projesi” ile soylulaştırılacak Kemeraltı Bölgesi’ne ek olarak Kültürpark Projesi ile başlatılan diğer bir soylulaştırma projesi sonucunda Basmane, Oteller Bölgesi, Çankaya’daki Elektronikçiler Çarşısı tanınmaz hale gelecek, bölgede yaşayan yoksul halk ve mülteciler kentin başka bölgelerine gönderilecek, kentin bu eski bölgesi yeni yüzüyle yeni müşterilerini ağırlamaya başlayacaktır.

TARİHİ KENT MERKEZİNDE RANT YÖNETİMİ

Öyle anlaşılıyor ki, İzmir’de sermaye gruplarının inşa ettiği ve kenti adeta işgal ettiği projeler, pek de birbirinden bağımsız değil, ortada bir network-ağ olduğunu görmek mümkün, ne dersiniz?

Bu anlamda İzmir’deki hiçbir proje ya da girişimin birbiri ile ilgisiz olduğu, birbirinden bağımsız olduğu söylenemez. Çünkü İzmirli, İstanbullu ya da yabancı sermayenin tüm projeleri, tüm girişimleri, özellikle de rant odaklı yatırımları birleşik kaplar örneği hep birbiriyle ilişkilidir bu kentte.

İzmir’in tarihi kent merkezinin güneyindeki rantı yönetecek İzmir-Tarih Projesi ile kuzeyindeki rantı yönetecek Yeni “Kültürpark Projesi“nin uzunca bir süredir İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun danışmanlığını yapan Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından tasarlanmış olması da, bu ilişkiyi ve amacı açık şekilde ortaya koymaktadır. Hatta bu ilişki öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, Prof. Dr. İlhan Tekeli projeyi hazırlayıp sunmakla yetinmemiş, “İzmir-Tarih Projesi” kapsamında Havralar Bölgesi’ndeki soylulaştırma çalışmalarını gerçekleştirmek amacıyla projenin halka duyurulduğu tarihte kurulan ve o tarihten bu yana sadece “İzmir-Tarih Projesi” kapsamındaki işlerle uğraşıp başka bir ticari faaliyeti bulunmayan TARKEM isimli şirkete de ortak olmuştur.

İzmir’in tarihi kent merkezini kuzeyden ve güneyden kuşatan bir iki soylulaştırma projesinin tasarımcısı aynı kurum ve kişiler olmakla birlikte uygulayıcısı olacak sermaye çevreleri coğrafi olarak farklıdır. Bölgenin güneyini kapsayan “İzmir-Tarih Projesi“nin finansörü ve ana uygulayıcısı, çoğunluğunu İzmirliler’in oluşturduğu İzmir sermayesinin temsilcisi olarak ortaya çıkan TARKEM, kuzeyini kapsayan Yeni Kültürpark Projesi’nin finansörü ve ana uygulayıcısı ise İstanbul sermayesinin temsilcisi olarak sahneye çıkan Folkart’tır.

Aslında bu şirketlerin ya da sermaye çevrelerinin ayrı olması bizi yanıltmamalıdır. Çünkü İzmir sermayesi hacim, yoğunluk ve etkinlik açısından hiçbir zaman İstanbul sermayesinin önüne geçmemekle birlikte büyütüp İstanbul’a teslim etmek ya da İstanbul sermayesinin bir alt taşeronu olarak eklemlenip pastadan dilim almak konusunda oldukça bilgili ve deneyimlidir. Nitekim İzmirliler’in İstanbul sermayesine karşı bir kahramanlık, bir savunma efsanesi olarak temellendirilip ortaya çıkardıkları TARKEM’de bile İzmir-İstanbul işbirliğinin durumu ortaklık yapılanmasında net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

kulturpark-02

NEOLİBERAL İDEOLOJİNİN ‘YÖNETİŞİM’İ

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ona destek veren kurumlar, bu kotardıkları işleri genellikle ve yoğunlukla “yönetişim” kodlamasıyla sunuyorlar, “yönetişim” kavramını ve bunu tamamlayan kavram setlerini kullanıyorlar…

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2009 yılından beri ortaya konulan “İzmir Akdeniz Akademisi”, “İzmir-Tarih Projesi”, “İzmir-Deniz Projesi” ve “Kültürpark Projesi” gibi tüm büyük projelerin püf noktası, neoliberal ideolojinin ve çağdaş kapitalizmin 1989 tarihli Dünya Bankası raporu ile ortaya atıp geliştirdiği ve zaman içinde çağdaş bir siyasal iktidar modeli olarak tüm ülkelere önerip yerleştirmeye çalıştığı “yönetişim” kavramında yatmaktadır. Uzun yıllardır bu modelin savunuculuğunu yapan Prof. Dr. İlhan Tekeli, İzmir Büyükşehir ya da Konak belediyelerinin kendilerine verilen görevleri yeterince yapamadıklarını ileri sürerek yerel düzeydeki bu kamu kurumlarının yanına özel sermayeyi ve sivil toplum kuruluşlarını ilave etmeye çalışarak yerel yönetimler-özel sektör-STK’lar şeklinde üçlü bir yapı oluşturmaya çalışmaktadır. Yerel yönetimlerin rehberliğinde hareket edecek bu üçlü sacayağına zaman zaman üniversiteler de dahil edilmekte, STK’lar boyutunda da genellikle isminin sonu “siad” ya da “giad”la biten patron dernekleri, konfederasyonları ya da onların oluşturduğu dernekler, vakıflar çağrılmaktadır.

Ancak bir yandan bütün bunlar yapılırken diğer yandan da “yönetişim” anlayışının mantığına aykırı olarak hükümet denetimindeki İzmir Kalkınma Kurulu’na bir alternatif olacak şekilde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından 2009 yılında oluşturulan ve o günden bu yana her ay düzenli olarak toplanan 120 üyeli İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK), üyelerinin % 99’unun sermaye temsilcilerinden oluşması nedeniyle bir “patronlar kulübü” olarak çalışmakta; kenti doğrudan ilgilendiren “Fuar İzmir Projesi”, “Alsancak Limanı Projesi” ve “Kültürpark Projesi” gibi büyük, önemli birçok proje burada görüşülüp tartışılmakta ve İzmir sermayesi içinde uzlaşma sağlanmaktadır. Nitekim çoğu proje yeterli bir katılımla görüşülüp tartışılmadı dediğimizde bu kurulda yer alan işadamı ya da sermayedarlar, projelerin sivil toplum tarafından tartışıldığını, katılımın sağlandığını iddia edebilmekte, hatta “bir itiraz etmiştik, itirazımız üzerine projede önemli değişiklikler yapıldı” diyerek projeleri aslanlar gibi savunabilmektedir.

Devam edecek…

Atatürk’ün Kentleşmeye Bakışı: Örnek Olay, Ankara’nın Kentleşmesi – 3

Sonuç ve Değerlendirme

Mustafa Kemal Atatürk’ün kente önem vermesi, yalnızca biçim kaygılarıyla açıklanamaz. Biçim kaygılarıyla açıklanırsa, eksik değerlendirilmiş olur. Atatürk, kentsel ve kırsal topraklara bir doğal kaynak olarak bakmanın zorunluluğuna inanmış ve bu inancının geçerliliğini Ankara’nın gelişmesinde kanıtlamak istemiştir. Kentlerde ve kırsal alanlarda toprak sahibi olanların, topraklarını kullanırken, yaşadıkları topluma karşı bir toplumsal sorumluluk duygusuna sahip olmaları gereğine parmak basmıştır. Onun kentlerle ilgili olarak yaptıkları ve yapmayı düşündükleri, kısaca, Ankara’nın başkent yapılması, yeşil alanların genişletilmesi, kentsel toprak mülkiyetinin kamu denetiminde olması gibi konuların hepsi, çok önemli toplumsal ve ekonomik konulardır. Atatürk, çağdaş başkentin gelişmesine, çağdaş uygarlığa ulaşmanın bir ön koşulu gözüyle bakmıştır. Kenti çağdaşlaştırmayı, toplumu çağdaşlaştırmanın başlangıcı olarak görmüştür. Öngördüğü kentsel yaşam, bütün bireylerin insan haklarının hepsinden özgürce yararlanacakları, maddi ve manevi kişilik ve değerlerini özgürce geliştirebilecekleri uygar bir kent yaşamıdır.
Gerçekten bozkırdan bir başkent üretilmiştir. Ankara’nın başkent olması, dengeli yerleşme açısından önemli bir olaydır. Ankara istihdamının temel kaynağını başkentlik işlevleri oluşturmaktadır. Yönetimin merkezi birimleri buradadır. Bu nedenle, Ankara bir kamu sektörü ve memur kenti, İstanbul bir özel sektör kenti görünümündedir. Bu durum gelişmekte olan ülkelere özgü tek egemen kent olan İstanbul’un tekliğini ortadan kaldırmıştır. İstanbul başkent olarak kalsaydı, bugün yakınılan dengesizlik, aşırı kentleşme ve konut, gecekondu, trafik sorunları çok daha ağır ve yıkıcı boyutlarda karşımıza gelirdi. Ancak, ülkenin ekonomik sorunlarının özümsenememiş olması, Ankara’yı, Türkiye’nin temel kentsel sorunlarının yaşandığı bir kent yapmıştır. Bugün Ankara, bir üretim temeline dayanmasa da, İstanbul’un yarısına yakın nüfusuyla bir metropoliten kent görünümündedir. Atatürk sonrası dönemlerde uygulanan politikalarla, İstanbul’a karşı edindiği başkent olmanın getirdiği üstünlüğü de kaybetmiştir; kurumlar tek tek İstanbul’a taşınmaktadır.

ankara-imrahor
Ankara, İmrahor – Fotoğraf: Hasan Topal

Ülkemizde, son yıllarda yaşanan toplumsal olaylar, iç ve dış göçler, çarpık kentleşme, sağlık, eğitim, işsizlik, güvenlik ve terör sorunları, tarımsal üretim biçiminden sanayi üretim biçimine dönüş sancılarının sonucudur. Aynı ya da benzer olaylar Batı ülkelerinde yaşanmış ve gerilerde kalmıştır. Toplum yaşayan bir varlıktır. Değişmek, gelişmek zorundadır. Kentsel dünya, sürdürülebilir toplumsal ilkelere dayanmaktadır. “Kırsal kalkınma”da önemli bir işlevi olan köyün, yerinde kalkınmasını, kente ulaşmasını sağlayacak, iletişimini arttıracak etkin bir zemin oluşturulamamıştır. Kenti “rant” alanı olarak görmekten vazgeçilmelidir. Ne yazık ki, bu anlayış, yoğunluk kazanmış, örnekler çoğalmıştır. Cumhuriyet ile oluşturulmuş tarihsel, doğal ve ulusal değerlerin yerine apartmanlar, işhanları, gökdelenler, çarşılar dikilmiş; -o değerleri ülkeye kazandırmış olan Atatürk de olsa- bir değer taşımaktan çıkmıştır. Dolayısıyla, Türkiye, 1923 yılında gerçekleştirdiği geleneksel toplumun büyük dönüşümünün ardından, yeniden kenti ile kırı ile bir bütün olduğunu gören bir toplumsal dönüşüme, yeni bir coşkuya gereksinim duymaktadır.

Atatürk’ün Kentleşmeye Bakışı: Örnek Olay, Ankara’nın Kentleşmesi – 2

3. Örnek Olay: Ankara’nın Kentleşmesi

Ankara, I. Dünya Savaşı yıllarında, ulaşılması ve yaşanması güç, çok bakımsız, yoksulluktan, çevredeki bataklıkların ürettikleri sıtma salgınlarından kırılan bir Anadolu kasabasıydı. Varlıklı kesimin yaşadığı azınlık mahallesini yok eden büyük bir yangın geçirmişti. Yıkıntılarla bir çöküntü alanı görünümündeydi. Kent kalenin çevresinde kümelenmiş dar sokaklı birkaç mahalleden oluşmakta; Kale ile bugünkü Ulus meydanı arasında uzanmaktaydı. Almanlar tarafından yaptırılmış olan bozuk ve dar bir yolla Ulus meydanına bağlanmaktaydı. Birkaç resmi taş binanın dışında dikkat çeken bir yapı yoktu. Evlerin çoğunun damları düz görünümlü ve toprak rengiydi. Kent ağaçtan, yeşilden yoksun çıplak bir bozkırı, gelişmemiş bir köyü andırmaktaydı (Büyük Larousse, 1986a: 107). Mustafa Kemal’in Temsil Heyetiyle birlikte Ankara’ya gelmesi ile 23 Nisan 1920’de Ankara’da T.B.M.M.’si açılmıştır. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış ve Meclis’in Türk Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk Devleti’nin kuruluşunu hızlandırmıştır. 1 Kasım 1922’de Hilafet ve Saltanat kaldırılmış; böylece Osmanlı İmparatorluğu ile bağlar kopartılmıştır. Siyasi rejim değiştirilirken, Osmanlı yönetimiyle özdeşleşmiş, kozmopolit yaşantının simgesi, dış etkilere açık bir liman kenti olan eski başkent bırakılmıştır. Ülkenin ortasında, ulusun bütünleşmesini sağlayacak ve yeni yönetimi simgeleyecek olan yeni bir başkent seçilmiştir. Ankara, Kurtuluş Savaşı’nı yapanların, savaşın örgütlenmesi, ulusal tepkinin siyasal örgütlenme biçimine dönüşmesi için hazırladıkları ortam sonucunda; Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşmasından sonra “doğal bir başkent” niteliği kazanmıştır (Yavuz, 1980:10). Falih Rıfkı Atay’a göre, Ankara, zaten Milli Kurtuluş Savaşı’nın karargâhıdır ve “Mustafa Kemal sadece Ankara’da kalmaya karar vermiştir” (Atay, 1969:18). Cumhuriyet bu dekor içinde doğmuştur. Ancak, yaşayabilmesi için gerekli koşullardan biri de, başkentin çağdaş gereksinimlere uygun olmasıdır.

Tarihteki başkentlere baktığımızda, onları başkent yapan kararların ardında, bazen belli bir inancın sembolik ya da mekânsal varlığı, bazen güçlü bir kale ya da ticaret yolu, bazen de güçlü bir coğrafyanın varlığı yeterli olarak görülebilir (Vale, 1992:16). Modern başkentler, I. ve II. Dünya Savaşları’ndan sonra ortaya çıkan ulus-devletlerinin inşası sırasında ilan edilen, mevcut ekonomik, sosyal ve politik koşulların zorluğuna rağmen “sıfırdan başlamak” hedefiyle kurulan devrimci başkentlerdir. 20. yüzyıl modern ulus devletlerin kurulmasına sahne olurken, bu durum bir yandan da birçok başkentin kurulmasına neden olmuştur. Başkentler, farklı coğrafyalara, farklı tarihlere ve farklı ideolojilere sahip olsalar da, yüklendikleri misyon ile ülkeleri için çağdaş ve ideolojik birer sembol, sosyal ve politik değişim için birer araç olmak üzere tasarlanmışlardır. Eski rejimin mekânsal imajından, örüntülerinden kurtulmak ve yeni ideolojiyi temsil etmek amacıyla tasarlanırlar. Yeni bir ulusun inşası için birer araçtırlar. Simgesel olarak hem modern ulusun “temsili mekânı”; hem de yeni oluşacak gündelik yaşam örüntülerinin, “kamusal kültürün mekânının temsiliyeti” kurgulanmaktadır (Lefebvre, 1993:23). Modern başkentlerin sembolik rolü, modern ulus devletin gücünü, büyüklüğünü ve sürekliliğini temsil etmekle başlar. Modern ulusalcılığın birer öncüsü olan başkentler, ulusal kimliğin inşası, ulusal ve sosyal birliğin, beraberliğin sağlanması ve sürdürülmesi misyonu ile kurulurlar. Bu hedef, onları ait oldukları coğrafya içinde farklı yapar. Olan tarihten, geçmişten kopmak değil, geçmişin ideolojisinden kopmak, farklı bir bağlamla yeni bir yerellik aramaktır. Yeni bir ideolojik temsiliyet, yeni bir sosyal bağlam demektir. Bu arayış modern başkenti devrimci ve aykırı yapar ve “sıfırdan başlamak” noktasına taşır. Aynı misyonu paylaşan 20. yüzyıl başkentleri, temsil edilen sosyal, kültürel, ekonomik ve politik bağlamda geçmişle bağlarını koparmış, farklı anlamlar, farklı ilişkiler ve yönelimler tanımlamaktadırlar. Modern başkentlerde öne çıkan değer, yeni bir ideolojik temsiliyetin mekânı olmasıdır. Bu bağlamda, farklı ve yeni sosyal, kültürel, ekonomik ve politik söylemler öne çıkar ve başkentlilik kararını şekillendirir. Demokrasinin ve bağımsızlığın sembolü olurlar. Chandigarh ve Brasilia, II. Dünya Savaşı’ndan sonra tasarlanmış başkentlerdir. Canberra ve Ankara da bu bağlamda öncü başkentlerdir. Ulusal ideallerin ve modernleşme projesinin temsili mekânı olmak üzere tasarlanmışlar ve modern kent yaşantısının örgütlenmesi ve ulusal kimliğin inşası hedefiyle sıfırdan başlamışlardır (Uludağ, 2009:25-26). Ankara’nın uluslararası bir başka ünü ise, ilk planlı Başkentlerden biri olmasıdır. O yıllarda, hep Canberra ve Brasilia ile kıyaslanır ve Türklerin yeni başkentinin güzelliğinden ve ihtişamından söz edilirdi (Aydın, 2007).

Türkiye Cumhuriyeti I. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ilk ulus-devletlerden olduğu için Ankara’nın başkent olma kararı önemli bir örnektir. Cumhuriyetin kuruluşu ile Ankara’nın ön plana çıkışı aynı zaman dilimine denk gelmektedir: Önce, 3 Ekim 1923’de TBMM’nin oturumunda tek maddelik yasayla, Ankara başkent yapılmış, sonra 29 Ekim’de Cumhuriyet ilan edilmiştir. Ankara’nın Başkent olarak seçilmesi, Ankara için olduğu kadar Türkiye için de yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur (Okçuoğlu, 1978; Uçar, 1978). Başkent ilan edilme kararının alınmasıyla Ankara bir anlamda Cumhuriyet’in yeni kurumlarını, dünya görüşünü, yaşam biçimini tüm Türkiye’ye aktarma işlevini de üstlenmiş olacaktır (Keleş ve Duru, 2008:28). Atatürk, bataklık bir arazi üzerinde yerleşmiş bulunan küçük Ankara kasabasından büyük ve çağdaş bir kent yaratmaya kararlıydı (Keleş, 1993a:219). Mustafa Kemal’in bozkırdan bir Başkent yapma isteğinin mantıklı bir çerçevesi vardı. Bu çerçeveyi “eski”ye tabi olmayan yeni Cumhuriyet, yeni bir başkent düşüncesi çiziyordu. Atatürk İstanbul yerine Doğu ve Batıyı ortada birleştiren Ankara’yı başkent olarak daha uygun bulmuştur; eski rejim ve eski başkent, yeni rejim ve yeni bir başkent (Yavuz, 1980:10). Kurtuluş Savaşı ile bağımsızlık kazanılırken, bunun ekonomik bağımsızlık için yeterli olmadığını gören Mustafa Kemal, Anadolu’nun yarı sömürge oluşunun bir simgesi haline gelen İstanbul’u yeni cumhuriyetin başkenti olarak düşünemezdi. Bir İç Anadolu kentinin Başkent seçilmesi 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı-sömürge oluşuna bir tepkiden kaynaklanmaktadır (Tekeli, 1982:50). Başkent Ankara modern Türkiye için bir simge, bir yeniliktir. Cumhuriyet ideolojisinin ve modern Türk kentinin sembolü olmuştur. Cumhuriyet burjuvazisi ve bürokrasisi İstanbul’un kozmopolit havasından kurtarılarak ulusalcı bir çizgide, çağdaş yaşam kalıplarını benimsemiş olarak geliştirilmek istenmiştir. Başkent yeni kurulan Cumhuriyet’in ideolojisinin yayılması ve yeni toplumun oluşturulması için bir araç, yeni bir toplumsal yaşamın kurulması ve sürdürülmesi için ise temsili mekân olmuştur (Tekeli, 1998:7). Ankara’yı başkent yapan Atatürk, kentin modern bir çehreye kavuşmasını istiyordu. Ankara’nın başkent olarak Cumhuriyeti temsil edecek nitelikte çağdaş bir kent olması gerekmekteydi: “Artık vatan imar istiyor, zenginlik ve refah istiyor. İlim ve ustalık, yüksek medeniyet, hür fikir ve zihniyet istiyor” (Kültür Bakanlığı, 1992:264). Başkent Ankara, Cumhuriyet ile birlikte Başkentliğin verdiği liderlik işlevlerini stratejik, politik ve sosyo- ekonomik işlevlerle bütünleştirerek ve ülkedeki diğer kentler için “öncü-örnek” bir rol üstlenerek “Modernite” hareketinin sembolü olmuştur.

1920lerin_sonu_bendderesivehacibayram_arkakapak

Bu doğrultuda, başkent Ankara, modern Türkiye’nin ve modern Türk kentinin örneğini oluşturuyordu. Modern Türkiye’nin ve rejimin ideallerinin bir sembolüydü. Bu nedenle, bu misyonu yerine getirebilecek, devrimin büyüklüğü ile doğru orantılı olarak güçlü ve büyük bir Ankara’ya gerek vardı. Ankara’yı uygar Türkiye’nin simgesi yapmak gerekiyordu. Böyle bir kentin gelişigüzel bir gelişme ile elde edilemeyeceği anlaşılınca da planlı imar kavramı doğmuştur (Tankut, 1981:113–114). Ankara’da daha Kurtuluş Savaşı yıllarında hissedilen ve Cumhuriyet döneminde baskınlığını artıran konut sıkıntısı planlı kent özleminin temel nedenidir. Mustafa Kemal’in yakın çevresinde yer alan aydın kuşak savaş yıllarından beri Ankara’da yaşamaktadır. Viyana, Budapeşte, Bükreş, Paris, Cenevre gibi Batı kentlerinin bazılarını görme ihtimali yüksek olan bu ilk aydın kuşak, az gelişmiş Ankara’nın batılı bir kent görüntüsüne dönüşmesini istemektedir (Tankut, 1981:116). Peki bu nasıl olacaktı? Eski Ankara’nın sokakları o kadar kötü durumdaydı ki, yapmak için yıkmanın gerektireceği masraf yeni bir kent kurmaya yetecek ölçüdedir (Yavuz, 1980: 24). Bu harap, küçük kasabanın yeni doğmuş Cumhuriyet’in başkenti olarak, eski başkent İstanbul’la yarışabilecek biçimde imar edilmesi ve Cumhuriyet’in öngördüğü uygar yaşam biçiminin yaratılması rejimin başarısıyla özdeşleşmiştir (Ana Britannica, 1986a:107). Ankara’nın imarı, “yeni vatan, toplum ve devlet” üçlüsünün gerçekleştirilmesi için yapılmış devrimlerden biridir (Tankut, 1981:115). Atatürk devrim niteliğinde bir kararla başkenti İstanbul’dan Ankara’ya götürmekle, Anadolu’nun uzun yıllar geri kalmış bölgelerinin toplumsal ve ekonomik gelişme potansiyelini seferber etmeyi amaçlamaktadır. Ankara, ekonomik etkinlikleri, eğitim ve kültür kurumlarını ülke yüzeyine dengeli bir biçimde yaymayı amaçlayan girişimlerin ilki ve en önemlisiydi. Bütün Ortadoğu’da daha sonra adına “bölge planlaması” denilecek olan ülkenin coğrafi bakımdan bütünleşmesi ve örgütlenmesi yönteminin ilk uygulamasıydı. Yalnız, bölgeler arasındaki gelişme dengesizliklerine ve köylerle kentler arasındaki yaşam düzeyi ayrımlarına ilişkin görüşleri değil, fakat aynı zamanda, toprağı bir doğal kaynak olarak görmesi, planlı çevreye duyduğu yakın ilgi, tarihsel yapıtların ve doğal çevrenin yeşilliğin korunmasına verdiği önem, onu izleyenleri Atatürk’ün gerçekten, çağdaş dünyanın kent sorunlarını yıllarca öncesinden kestirebilecek bir öngörüye sahip bir devlet adamı olduğu inancına götürmüştür (Keleş, 1993b: 219-227).

Genç Cumhuriyetin başkenti olarak Atatürk’ün kişiliği ile bütünleşmiş olan Ankara’nın Cumhuriyeti temsil edecek nitelikte çağdaş bir görünüme kavuşturulması için başlatılan imar etkinliklerinin, kurumsal bir çerçevede yürütülebilmesi amacıyla, 1924 yılında Ankara Şehremaneti Kanunu çıkarılarak kent İstanbul’a benzer bir yönetime kavuşturulmuştur. 1930’da Belediye Kanunu, 1933’da Belediye Bankası ile Yapı ve Yollar Kanunu, 1934’de Tapu Kanunu ve 1939’da Belediye İstimlâk Kanunu çıkarılırken hep Ankara göz önünde bulundurulmuştur. Düzenli bir kentleşmeyi sağlamayı amaçlayan bu yasaların ardında, Ankara’yı çağdaş kent yaşamını Türkiye’ye yansıtacak mekân olarak tasarlama düşüncesi bulunmaktaydı. Ankara’nın Türkiye’nin yerel yönetim ve kentleşme düzenini belki de en çok etkileyen özelliklerinden biri, 1580 sayılı Belediye Kanunu’nun hazırlanmasına öncülük etmesidir (Tönük, 1945; Keleş ve Duru, 2008:29). 1925’te çıkarılan özel bir yasayla, mevcut eski kentin yanında, yeni kentin kurulduğu yaklaşık 400 hektarlık toprağın çok düşük bedellerle kamulaştırılması sağlandı (Ana Britannica, 1986a:219). Bu yasa, konut yapmak amacıyla kamulaştırma getiren ilk yasaydı. Ankara’yı güzelleştirme çalışmaları bunlarla sınırlı kalmamıştır. Atatürk 1500 hektarlık Atatürk Orman Çiftliği toprağını satın alırken, hem kıraç olan kente yeşil bir alan kazandırmayı, hem de kentin belli gıda gereksinimlerini karşılamayı amaçlıyordu. Kentin hızla büyümesi için kente ilk kez elektrik verildi ve imarı için gerekli yapı malzemesini sağlamak amacıyla tuğla, kiremit, kireç, çimento ve kereste fabrikaları kuruldu (Ana Britannica, 1986a:107). Cumhuriyeti kuranlar için başta gelen amaç, Türk kentlerinin demokratik değil, fakat temiz, çağdaş, sağlıklı ve güzel olmalarının sağlanmasıydı. Bu nedenle, yalnız belediye yasasına değil, yerel yönetimlerle ilgili bütün öteki yasalara, bu amaçların gerçekleştirilmesini kolaylaştıracak hükümler konmuştur (Keleş, 1993c:37). Türkiye’de kent planlaması alanında Ankara, II. Dünya Savaşına kadar, bütün ülkeye önderlik yaptı. 20. yüzyılın başında planlı kent olgusu tüm dünyada yeni sayılıyordu. Kent bütününün bir plan disiplini altında gelişmesi fikri 19. yüzyılın ikinci yarısında sanayi çağının bir zorunluluğu olarak benimsenmiştir. Sanayileşmenin yarattığı yeni kentsel nüfus ölçekleri, kent yaşamının yeni hizmet gereksinimleri ve kent toplumunda oluşan yeni ilişkiler, bütüncül plan gereksinimini doğurmuştur. Anadolu’da Batıdakine benzer ilk kent planlaması çalışmaları 19. yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğu zamanında başladı. İstanbul başta olmak üzere, kentte yapılaşmayı yönlendirmek için konan imar kuralları, Ebniye Nizamnamesi içinde düzenlenmişti. Avrupa ülkelerindeki imar yasalarıyla aynı tarihlerde gelişen bu yasalar, oradaki kentlerden farklı olarak, bir sanayi kentinin bu tür sorunlarına çözüm bulmak yerine, sokakları arabaların geçmesine olanak vermeyen bir sanayi öncesi kentinin sık sık yangın geçirmesine çözüm getirmeye yönelikti (Büyük Larousse, 1986b:633). Gelişmekte olan ülkelerde yeni bir kent kurmanın ilk örneği Ankara idi. “Yeni kentler” kavramını geliştirmiş bulunan İngiltere’de bu politikanın yasalara girmesi ve gerçekleşmesi 2. Dünya Savaşı sonrasına rastlar (Keleş, 1993a: 224).

Ankara’nın Cumhuriyet dönemi imar tarihi iki tane başarısız plan denemesi ile başlar. Eski kent için 1925 yılında Heussler Firmasına, yeni kent için 1927 yılında Karl Lörch’e imar planları hazırlatıldı. Bunlardan eski kent için hazırlanan plan geri çevrilirken, yeni kent plânı, acil konut gereksinimi nedeniyle hemen uygulanmaya kondu. Ama yerel uygulamalar gittikçe daha bütüncül bir plan yapılmasını zorunlu kılıyordu (Tankut, 1981:118). En ileri şehircilik anlayışı içinde bütüncül plan yapılabilmesi için, 1928’de özel bir yasayla Ankara İmar Müdürlüğü kurulmuştur. Başkenti planlamak üzere aynı yıl müdürlüğün açtığı uluslararası plan yarışmasını Alman şehircilik uzmanı Prof. Dr. Hermann Jansen kazandı (Aydın, 2007). Ankara’nın imar işlerinin yürütülmesi sırasında eski Ankara mı imar edilsin, yoksa yeni bir kent mi kurulsun konusu tartışılmış; eski Ankara’nın imarı yerine, Çankaya ile eski Ankara arasında yeni bir mahalle, -daha doğrusu kent çanak şeklinde olduğu için oluşan bataklıkları kurutarak- yeni bir kent kurmak, gerçekleştirilmesi daha kolay ve kent plancılığı ilkelerine daha uygun bulunmuştur (Yavuz, 1980: 24–25). Bu doğrultuda, Jansen Ankara için hem kentin tarihini göz önünde tutan, hem de düşük yoğunluklu bahçeli evlerin ve geniş yeşil alanların bulunduğu, gösterişli yatırımlardan kaçınan bir plan önermiştir. Plan 1932’de onaylanarak yürürlüğe kondu. Jansen binlerce yıllık tarih ve kültürün izlerini yok etmemiş, Eski şehrin üstüne değil, onu koruyarak hemen yanına bir “yeni şehir” kurulmasını planlamıştı. Toplumsal boyut ve insan ölçeği dikkate alınarak hazırlanan bu planda eski kent merkez niteliğinde bırakılıyor, Çankaya’ya kadar devam eden alan ızgara plan dokusunda düşük yoğunluklu konut alanlarından oluşuyordu. Ticaret merkezi Ulus, yönetim merkezi ise “Yenişehir”di. Önerilen plan eski kent merkezi ile yeni kenti başarılı biçimde ayıran ve kenti kuzey-güney yönünde tasarlanan ana bir eksen ile bağlayan bir tasarımdır. Doğu-batı yönünde tasarlanan ikinci bir eksen ise, üzerinde devlet yapılarının yerleştiği bir eksen olarak görülür (Uludağ, 1998:74). Jansen, 1938’e kadar danışman sıfatıyla planın uygulanmasını izledi ve aynı bakış açısıyla Adana, Gaziantep kent planlarını da yaptı (Ana Britannica, 1986a: 219–220).

hermann-jansen_-67097

Cumhuriyet ideolojisinin simgesi gelişen modern kent hayatı olmakta ve gündelik hayat da bu modernite hedefleri doğrultusunda oluşmaktaydı. Bir yandan, modern ve çağdaş bir yaşantının doğabileceği kentsel mekânlar tasarlanırken, bir yandan da modern Türk vatandaşının gündelik yaşam kalıpları oluşuyordu. Modernleşme projesinin bu ilk büyük kentinin kamusal alanını oluşturmak bir “ulusal davaydı” aslında. Başkent Ankara Atatürk’ün sosyal, kültürel ve politik alanlarda gerçekleştirdiği radikal reformların sosyal alandaki bir uzantısı şeklinde okunabilir (Uludağ, 1998:74). Ankara, ideal kamusal mekânı oluşturmalıydı. Ankara’nın örnek kent olması, yalnızca kentsel-mekânsal anlamda değil, tüm sosyal ve kültürel boyutları ile birlikteydi. Başkentin modern kent peyzajının oluşması da rejimin uygulamaya çalıştığı modernite projesinin bir parçasıdır. Dolayısıyla, Ankara yalnızca yapılan örnekler açısından değil, sembolize ettiği değerler açısından da Cumhuriyet tarihi ve kültürü için çok önemli olmuştur. Yeni sosyal normlarla oluşan kamusal kültürün gelişmesi ve gündelik hayatta yerini alabilmesi için gerekli olan kentsel mekânın kurgulanması, bu modernleşme projesinin en önemli parçasıdır. Öyle ki, kentte yaşantının modernleşmesi gündelik hayatın değişmesiyle gerçekleşebilirdi ki, bu da belki gerçekleşmesi en zor olacak dönüşümdü. Kentsel kamusal alanların, park ve bulvarların tasarımı, kentsel peyzaja hem görsel, hem de eylemsel bir müdahale idi. Rejimin idealindeki kentsel peyzajın kurgulanmasında, kentlinin geleneksel yaşantı kalıplarını değiştiren, yeni bir sosyal bağlam ve yeni alışkanlıklar kazandıran bir kamusal alan örneği oldu. Ankara, Osmanlı imajından kurtulmak hedefi ile ulus-devlet olma sürecinde modern kent peyzajına sahip olmuştur. Bu süreç, rejimin kendi mekânını yaratması, kendini güvence altına alması ve devrimlerin sosyal hayata bir uzantısı olarak okunabilir (Uludağ, 2009).

Başkent” kavramı daha çok siyasal ve yönetimsel merkez için kullanılır. Bu merkezde, ulusal meclis, siyasal partiler ve kamu yönetiminin üst düzey örgütlenmeleri yer alır. Bir kentin “Başkent” olması, o kente kendiliğinden fazladan bir “yük” ve bir “ayrıcalık” verir. Bir kentin başkent olarak bir ülkeyi temsil ediyor olması, ona yönetim ayrıcalığı getirir. Ankara için “Protokol kenti” olarak bu ayrıcalık Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren başlar. Başkentte çalışmanın ayrı bir yeri ve önemi vardır. Birçok yeniliğin merkezi olan Ankara ilk konut yapı kooperatifinin kurulmasına da tanıklık etmiştir. Kentin başkent olarak inşasında yönetim ayrıcalığını simgeleyen yapıların görülmesi doğaldır. Zaten İmar Müdürlüğü ilk olarak Ankara’da kurulmuştur. 1935 yılında üst düzey memurlar tarafından kurulan ve Jansen tarafından yüksek standartlarla planlanan Bahçelievler Yapı Kooperatifi bir ilk olmanın yanı sıra, bahçeli ev anlayışının benimsenmesine de katkı sağlamıştır (Sey, 1998:24-39; Şenyapılı, 2004). Başkentin imarı ve kente gelen bürokratlara konut sağlanmasına yönelik olarak yeni yerleşimlere arsa bulunması, memurlara konut ödeneği verilmesi, kooperatif kurulması ve yapı üretimini özendirici çeşitli yasal düzenlemeler oluşturulması önemli gelişmelerdir (Alkışer ve Yürekli, 2004: 63; Keleş ve Duru, 2008:27-44). Konut gereksiniminin devlet eliyle karşılanmasına yönelik politikalar üretilmiş, bazı kamu kurumlarında lojman modeli benimsenirken, işçi ve memurlara uzun vadede ve düşük taksitli ödemelerle konut olanağı sağlanmıştır. Konut politikalarında düşük maliyetli konutlara öncelik verilmekle birlikte, lüks ve üst gelir gruplarına yönelik konutlar da uygulanmıştır (Alsaç, 1993: 112). 1930-1950 yılları arasında üretilen konutlarda sosyo-ekonomik düzeye göre bölgeleme yapılmış alt-orta ve orta gelir grupları için eski kent, Sıhhiye ve Cebeci; üst ve üst-orta gelir grupları için ise, Yenişehir, Bahçelievler ve Gaziosmanpaşa, Kavaklıdere gibi semtler kullanılmıştır. Bu dönem apartmanlara ilişkin olumsuz bir anlayış hâkimdir (Geray, 2000: 10; Alkışer ve Yürekli, 2004:64).

Bir aydınlanma çağı ürünü olarak başkentin imarıyla amaçlanan, premodern bir insan topluluğunun modern bir topluma dönüşmesi için gerekli yaşam sahnesini yaratmaktır. Bu sahne, hem modern toplum için gerekli fakat önceden var olmayan kurumlara mekân sağlayacak, hem de çağdaş bir yaşamın aktivitelerine sahne olacaktır. Oysa bu kültürel dönüşüm projesi, aynı zamanda fiziksel bir dönüşümü de ivmelemekteydi. İlk olarak yüzeye çıkan sorun öngörülmemiş hızda bir nüfus artışı oldu ve doğal olarak bu artışın toplumsal yaşama sürüklediği diğer birçok önemli sorun beraberinde geldi (Tankut, 1994:23; Fırat, 2001:15). Yönetimde merkeziyetçiliğin kentleşme üzerinde etkili olduğu bilinmektedir. Siyasal kararlarla başkent statüsü verilen kentler, yalnız kendilerinin değil, bulundukları bölgelerin nüfuslarını da artırmışlardır. Ankara ve Brasilia bunun örneklerindendir. Osmanlı döneminde nüfus oranlarında İstanbul ve bazı kıyı kentleri dışında artış olmamıştır. Türkiye Cumhuriyetine miras kalan kentsel çevre genelde az gelişkin, durağan ve iç dinamiklerden yoksun bir nitelik taşır. Ankara’nın başkent olarak seçilmesi, hiç kuşku yok ki, ülkenin tümü hesaba katıldığında, nüfusun dengeli dağılması açısından çok önemli bir adım niteliği taşıyordu (Keleş, 1993a:227). Ülkemizde Cumhuriyetin kuruluşundan II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar nüfusu artan, imar gören tek kent Ankara’dır. Ankara, başkent olmasının sonucu olarak, Orta Anadolu illerinden ve bütün Türkiye’den yoğun göç almış, sürekli bir büyüme göstermiştir. Bölgenin kentleşmesini de hızlandırmıştır. Önce kent ve konut sorunları Ankara’nın sorunuymuş gibi algılanmış, sonra Ankara’nın orada bulunmasının etkisi bölgeye de yayılmıştır. Ulusal devletin başkenti olması Ankara’ya ülkenin geliştirilecek altyapı ağında merkezi bir konum sağlamıştır. Bir yandan, altyapı sisteminin ona ekonomik üstünlükler sağlayacak biçimde gelişmesine yol açarken, bir yandan da ekonomik etkinliklerin niteliğini belirlemiştir. Atatürk, 1919 yılı sonunda İç Anadolu bozkırlarındaki Ankara’ya geldiğinde 20.000 olan kent nüfusu, ilk genel nüfus sayım yılı olan 1927’de 74.000’e yükselmiştir. Ankara dışında nüfus hareketleri ve kentleşme durmuş gibidir. İstanbul’da nüfus artışından değil; gerilemeden söz edilmektedir. İstanbullular Ankara’nın başkent olmasını, genç Cumhuriyetin kendilerini cezalandırması olarak görmüşlerdir (Yavuz, 1980:13). 1929’da başlayan Dünya Ekonomik Bunalımı’ndan sonra Ankara’nın üstünlüğü daha da göze batar olmuştur. Jansen Planı ile nüfusunun 50 yıl içinde 300.000’e ulaşacağı varsayılmıştı. Gecekondulaşma ve arsa spekülasyonu gibi nedenlerle varsayılanın çok ötesinde gittikçe hızlanan nüfus artışı planı işlemez hale getirmiştir. Nüfusu 1945’de 226.000’e ulaşarak 10 kat artmış, 1955’de 450.000’i bulmuştur (Ana Britannica, 1986b:107–108). Ankara’nın büyümesi 1950’ye değin, Türkiye’nin kentleşme hızının iki katıydı. 1975’e kadar %6 düzeyindeydi. 1950’li yıllardan itibaren 1975 yılına kadar kentleşme, göç ve sanayileşmeyle hızlanmıştır (Güvenç, 1987: 20-21). Jansen Planı’nın kentsel büyümenin gerisinde kalması ve plan dışı gelişmelerle özgün biçimini yitirmesi sonucu 1955’de açılan uluslararası yarışma ile Nihat Yücel ve Raşit Uybadin tarafından yeni bir plan yapılmıştır. Yücel ve Uybadin Planı, Jansen Planına göre daha yüksek yoğunluklu, oldukça homojen dokuda bir kent tasarlıyordu. Bunda da daha sonra değişiklik yapılarak yapıların kat adedi iki misli arttırıldı. Bu plan da 2000 yılında 750.000 nüfus bekliyordu, 1985’de 2 milyonu aşmıştır (Ana Britannica, 1986b:219–220). Yücel-Uybadin Planı da kat artış taleplerine direnemeyerek kısa sürede plan dışı uygulamalarla geçerliğini kaybetmiş ve kentin çok daha yoğun bir yerleşime dönüşmesinin yolunu açmıştır (Altaban, 1998: 41).

Ne yazık ki, artan konut gereksinimi bu planların sıkı bir şekilde uygulanmasını engellemiştir. Ankara 50 yılda 2 milyona yakın nüfuslu bir metropol (anakent) olmuştur (Keleş, 1996:26). Denilebilir ki, Ankara’nın yeni bir kent olarak kendi içindeki planlı gelişmesindeki başarı, başkentin Anadolu’yu geliştiren bir büyüme merkezi olarak oynadığı roldeki kadar büyük değildir. Ankara pek çok sorunla karşılaşmıştır. Bunlar arasından da konut ve gecekondu, kamusal kent hizmetleri, nüfusun hızlı artışı ve arsa spekülasyonu, en önemli sorunlar olarak öne çıkmaktadır (Keleş, 1993a: 224). Ankara ilk gecekondu ile 1934 yılında tanışmıştır (Bilgeç, 1972:59). 1950’ye gelindiğinde Ankara’nın % 22’si, 1980’lerde nüfusun % 72’si gecekonduda yaşıyordu (Geray, 1987). Cumhuriyetin kuruluşuyla başlayan planlama çalışmalarının bugün gelinen noktada, başarıya ulaşmadığı görülmektedir. Gecekonduların önüne geçmek için yapılan düzenlemeler (gecekondu affı vb.) gecekonduları yasallaştırmaktan öteye gidememiştir (Şenyapılı, 1978). Görüldüğü gibi, çağdaşlaşmada öncü rolü oynayan Cumhuriyetin ilk imarlı kenti Ankara’nın imar deneyimi, kentsel toprak kullanımı açısından başarıları ve başarısızlıklarıyla oldukça öğretici bir deneyimdir. Jansen Planı 10 yıl içinde eskimiş ve uygulanamaz hale düşmüştür. Bunun başkentlik niteliği, alınan göç, hizmetlerin fazlalığı gibi çeşitli nedenleri olabilir, ama asıl nedeni, teknik ya da parasal olmaktan çok, cumhuriyet bürokrasisinin kent planlanması yaklaşımının değişmesinde aranmalıdır.

yenisehir

Falih Rıfkı Atay Çankaya adlı kitabında, Jansen’in Atatürk ile yaptığı ilk görüşmeyi şöyle aktarıyor: “Jansen bir sual sordu: Bir şehir planı tatbik edebilecek kadar kuvvetli bir iradeniz var mıdır? Atatürk kızdı. Koca memleketi yedi düvelin elinden kurtarmışız. Bir Ortaçağ saltanatını yıkarak yerine bir Yeniçağ devleti kurmuşuz, bunca devrimler yapmaktayız. Bütün bunları başaran bir rejimin, bir şehir planını tatbik edebilecek kuvvette olup olmadığı nasıl sorulabilirdi? Biraz sertçe cevap verdi. Dikkafalı Prusyalı: Belki sizin hakkınız var, dedi. Biz Almanya’da bile türlü güçlüklere uğruyoruz da, onun için sormuştum” (Atay, 1969:20). Ankara’da kentleşme ile ilgili sorunların gündemi meşgul etmeye başlaması, Başkent olmasıyla başlar. Öyle ki, arsa fiyatlarında hemen bir artışa neden olmuştur (Tekeli, 1985: 91). Elli yıl sonra Ankara gecekondunun ve marjinal kesimin yaygın olduğu bir kent olmuştur. Bunun kent mekanına yansıması da bu tür gecekondulu marjinal kesimli kenttir (Tekeli, 1982:50). Bu durum, Türkiye kentleri için de geçerli olup, Türkiye’deki ve azgelişmiş ülkelerdeki kentleşme sürecinin nasıl işlediği ve neden çözümsüz kaldığı konusuna ışık tutacak niteliktedir. Türkiye’de kentlerin bir “kentleşme” ve aynı zamanda bir “kentlileşme” sorunuyla karşı karşıya kaldığının ilk gözlendiği kent Ankara’dır (Kartal, 1982:151). Ankara, ilk modern kent planına, ilk kamu konutlarına tanıklık ederken, ilk düzensiz kentleşmeye, ilk gecekonduya ilk arsa vurgunculuğuna da ev sahipliği yapmıştır. Bu açıdan Ankara Türkiye Kentleşme yazınına da kaynaklık etmiştir. Her şeyden önce bu, Atatürk’ten sonra Ankara imarının simgesel devrim niteliğine olan inancın yitirilmesinin sonucunda ortaya çıkan bir değişimdir. Ankara kentini kuranların zaman içinde devrimci coşkuları çıkarcı tutkuya dönüşmüştür. Topluma sahip çıkma anlayışı yerini, bireyci çıkarcılığa bırakmıştır (Tankut, 1981: 119). O günden bugüne, imar planları yozlaştırılarak çıkarları olanlarca kullanılmaya çalışılmaktadır. Bugün, ülkemizde kent ve köy arasında yapısal dengesizlikler halen mevcuttur. Başta İstanbul olmak üzere hemen her kentte, kâr elde etmek için toprak rantına yönelmek, geçim kaynağı olmuştur. İç göç, özellikle büyük kentlere yönelerek onların da nüfuslarını normalin çok üstünde artırmakta, kentleşmeyi hızlandırmakta ve çarpıtmaktadır (Canatan, 1995:92-93).

Devam edecek…