Mahalleleri yeniden yapılandırmak…

Ali Rıza Avcan

Yaşadığımız büyük kentlerde, özellikle de tarihi dokunun yoğun ve yaygın olduğu ya da çarpık ve düzensiz yapılaşmanın hızla gerçekleştiği yeni yerleşimlerdeki mahallelerin yönetimi, çağdaş yönetim anlayış ve yöntemleri açısından oldukça sorunludur.

Bir mahallenin alansal büyüklüğü, barındırdığı gündüz ve gece nüfusunun miktarı ile bu iki nüfus arasındaki fark, sahip olduğu altyapı ile yapı stokunun niteliği, kentin bütünü ve çevre mahallelerle kurduğu ilişkiler, yurt içi ya da dışı göçe açık olup olmadığı gibi temel özellikler o mahallenin yönetimini olumlu ya da olumsuz anlamda etkileyen temel unsurlardır.

kadifekale117

Bir ilçe ya da belediye sınırları içindeki mahalle sayısının İzmir’in Konak ilçesinde 113’e, Karabağlar’da 58’e ulaşması, bir mahalle büyüklüğünün diğerinden 183 kat daha büyük olması (Konak, Umurbey mahallesi: 1.716,024 km², Konak, Şehit Nedim Tuğaltay mahallesi: 0.009365 km²), gece nüfusunun Konak ilçesinin Akdeniz, Oğuzlar, Tan, Yıldız ve Kurtuluş mahallelerinde olduğu gibi sıfır düzeyinde gerçekleşmesi, Ferahlı mahallesindeki bina sayısı 2.271’e ulaşırken İmariye’de bu sayının 3’e, Namazgah’ta da 4’e inmesi gibi örnekler o mahallelerin nasıl zor yönetileceğini somut bir şekilde ortaya koymaktadır.*

Ayrıca her bir mahallenin alan, nüfus, altyapı, toplumsal çeşitlilik ve gelişmişlik gibi değişik ölçeklerde diğerinden büyük farklar taşıması durumunda, merkezi ve yerel yönetimler tarafından sunulacak kamu hizmetleri arasında da adil, dengeli ve etkin bir dağılımın sağlanması mümkün olmayacaktır.

Mahallede yaşamayı ve yönetmeyi zorlaştıran bu gibi durumların ortaya çıkması durumunda akla gelen en akıllı çözüm yöntemlerinden biri, bütün bu alt yerleşim birimlerini diğerleri ile ilişkileri boyutunda yeniden yapılandırmak olabilir.

O nedenle de, ilçe sınırları içindeki tüm mahalleleri birbiriyle kıyaslayarak aralarında adil ve etkin bir denge oluşturmak; ayrıca bu işlemi daha üst düzeylere çıkararak yeniden yapılandırılacak mahallelerin, o ilçenin bütünü ve çevre mahallelerle ilişkileri düzleminde analiz edilip değerlendirilmesi gerekebilir.

Tabii ki, bütün bu düzenlemelerin -ülkemizde sıkça yapılanın aksine- politik kaygılardan uzak bir şekilde; o mahallelerde yaşayan insanların sahip olduğu toplumsal, ekonomik, tarihi ve kültürel değerleri, mahalle halkının görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerini; ayrıca, onların daha rahat ve kolay yaşamalarını sağlayacak koşulları dikkate alarak yapılması gerekir. 

Bu yeniden düzenlemenin yapılamaması durumunda akla gelecek diğer bir yöntem de, Brezilya’nın Porto Alegre kentindeki katılımcı bütçe uygulamasında olduğu gibi mahalleleri belirli ortak özellikler boyutunda bir araya getirerek bölge ya da semt ölçeğinde birleştirmek olabilir.

Örneğin, yine İzmir’in Konak ilçesini düşündüğümüzde, Basmane ya da Kadifekale bölgesindeki mahalleleri bir araya getirilerek tüm hizmetlerin o mahallelerin oluşturduğu semt ya da bölge birlikleri düzeyinde görülmesi sağlanabilir.

Böylelikle hizmetle, hizmetin sunulduğu mekan arasındaki doğru, etkin ve verimli bir ilişkinin kurulması sağlanabilir.

Ayrıca, geçerliliğini kaybetmiş bir mahalle bölümlemesinden vazgeçerek yeni oluşturulacak semt ya da bölge düzleminde halkın yerel hizmetlerin finansmanına katılımını hedefleyen katılımcı bütçe uygulamalarına geçilmesi için uygun bir ortamın yaratılması da mümkün olabilir.

Tabii ki öncelikle, Konak Belediye Meclisi’nin yıllar önce önüne gelen mahallelerin yeniden yapılandırılması konusuna el değdirmediği gibi, bu sorunun çözümünden korkulmaması, konunun üstüne cesaretle gidilmesi, muhtarları ve siyasetçileri ürkütmemeyi amaçlayan bu tür idare-i maslahatçı alışkanlıklardan vazgeçilmesi gerekmektedir.

Sinan Kılıç 002
Fotoğraf: Sinan Kılıç

Evet, Konak, Karabağlar, Bornova, Bayraklı, Karşıyaka gibi ilçelerde ve aynı sorunu yaşayan diğer ilçelerde belediye, kaymakamlık ve valiliklerin mahallelerin yeniden yapılanması konusunu acilen ele alması gerekmektedir…

İzmir Enternasyonal Fuarı‘nın uluslararası bir kültür-sanat festivaline dönüştürülmesi önerimizde olduğu gibi; biz, bu konuda ön açacak olan kent yöneticilerine yine “Ha, cesaret!” diyelim…


* Sayısal veriler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait Üç Boyutlu Kent Rehberi‘nin 16 Nisan 2018 tarihinde güncellenen veri tabanından alınmıştır.

Sözlük’ten: Kentleşme*

Ruşen Keleş

Kentleşme, tıpkı gelişme, büyüme, çağdaşlaşma gibi bir değişim sürecini anlatan bir kavramdır. Bu niteliğiyle, ‘kentleşme’den kent olmayan yerleşim yerlerinin kent olarak tanımlanabilecek yerleşim yerleri durumuna gelmeleri sürecini anlamak gerekir. Kentbilim Terimleri Sözlüğü‘nde, kentleşme şöyle tanımlanmıştır: “İşleyimleşmeye (sanayileşmeye) ve ekonomik gelişmeye koşut olarak kent sayısının artması ve kentlerin büyümesi sonucunu doğuran, toplum yapısında artan oranda örgütleşmeye, uzmanlaşmaya ve insanlar arası ilişkilerde kentlere özgü değişikliklere yol açan bir nüfus birikimi süreci” (Keleş, 1998). Bu tanım da göstermektedir ki, kentleşme durağan değil, devingen bir toplumsal olgudur. Tanımın içinde yer alan öğelerden her birinin, belli bir zaman dilimi içinde nereden nereye gelmiş oldukları, kentleşmenin hızını, yönünü ve özelliklerini belirler. Kentleşmenin tarımsal üretimden daha ileri bir üretim düzeyine geçiş olarak tanımlanması, onun ekonomik niteliğinin ağır basmakta olduğunu gösterir. Bu geçiş süreci içinde, üretim etkinliklerini denetleme işlevi giderek artan oranda kentlerde toplanır; kentler alan olarak genişler ve nüfusunun yoğunluğu da artar. Genellikle benimsenen tanım çerçevesinde kent sayılan yerlerin sayısı da çoğalır.

3821-330-tfsf-OJXQd
Fotoğraf: Cengiz Çırpan, “Bursa Yamaç Evler

Demografik, ekonomik ve sosyo-kültürel boyutlarıyla kentleşme belli bir süre içindeki değişmeyi anlatmaktadır. Bir ülkenin kentleşme düzeyi ya da kentleşme oranı, belli bir tarihteki kentleşme durumunu durağan olarak anlatmakta olmasına karşın; kentleşme hareketi, belli bir süreci ve o süre içinde kentleşme oranındaki değişmeyi simgelemektedir (Keleş, 2010).

Geçmiş yüzyıllar içinde, sömürgecilik hareketleri, kaynakları sömürülen az gelişmiş ülkelerin kimi kentlerinin yapay olarak ve alabildiğine büyümesine yol açan etkiler yapmıştır. Güneydoğu Asya’nın ve Latin Amerika’nın kimi kentleri, bu sömürü ilişkileri sonucunda, dışarıya kaynak aktaran araçlar durumuna gelmişlerdir. BU işlev nedeniyledir ki, Hongkong, Shangai, Calcutta, Bombay, Buenos Aires ve Rio de Janeiro gibi gelişmekte olan ülkelerin kentleri, yerli ve yabancı iş adamlarının yığıldığı, ekonomik gelişme düzeylerinin başa çıkabileceğinden daha büyük anakentler olmuşlardır. Kimi yazarlar böyle bir kentleşmeyi “bağımlı kentleşme” olarak adlandırmışlardır. Benzer bir durum, bir tür yeni sömürgecilik ilişkilerinin ve küreselleşmenin sonucu olarak günümüzde de kentleşmenin oluşumunu büyük ölçüde etkilemektedir. Sermaye hareketlerinin önündeki bütün engelleri her çareye başvurarak kaldırma çabaları ve küreselleşme, kültür, tarih, doğa ve çevre değerlerini yok etmek bahasına da olsa, kentlerin yapay bir biçimde alabildiğine büyümesine yol açmaktadır. Örneğin, “İstanbul’u pazarlamak“tan söz edenler ve İstanbul’un bir dünya kenti olması özlemini besleyenler için, kentin büyümesine dolaylı ya da dolaysız yöntemlerle sınır koymaya gerek yoktur.

Öte yandan, günümüzde, kentleşme gelişmiş ve sanayileşmiş ülkelerde ve gelişmekte olan ülkelerde benzer koşullar altında gerçekleşmiyor. Az gelişmiş ülkelerin kentleşmesinde dikkatimizi çeken özellik, o ülkelerden çoğunda kentleşmenin ciddi bir sanayileşmeye dayanmaksızın gerçekleşmekte olmasıdır. Bunun sonucu olarak, çalışan nüfusun daha çok ekonomik gelişme açısından büyük katkıları olmayan hizmet dallarında yığılması ya da işsizlerin ve gizli işsizlerin ekonominin belirleyici özelliği durumuna gelmesidir. Bu yönden, geçmiş yüzyılların kentleşmesiyle, günümüzde az gelişmiş ülkelerde gözlemlediğimiz kentleşme türleri birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılabiliyor.

Gelişmekte olan ülkelerde kentleşmenin daha çok köylerden kentlere yönelen göçlerle beslendiği kanısı yaygındır. Bununla birlikte, kentlerin nüfusça büyümesinin ardında göçten başka etmenlerin de bulunduğuna ilişkin değerlendirmeler görmezden gelinemez. Bunların başında da, kentlerin nüfusunun doğal artışlar sonucunda da artmayı sürdürmekte olması gelmektedir. Kentleşmeyle birlikte ailelerin edinme eğiliminde oldukları çocuk sayısında bir azalma olacağı beklentisi çoğu kez gerçekleşmemekte, çok sayıda çocuk sahibi olma eğilimi kentte de varlığını sürdürmektedir. Sağlık koşullarındaki iyileşmenin de etkisiyle ortalama ömrün uzaması, ölüm oranlarının azalması, göçün kentleşmedeki payının giderek azalmasına yol açmaktadır.

Kent 235
Havadan Delhi, Hindistan

Kentleşme söz konusu olduğunda çoğu kez kullanılan “çarpık“, “sağlıksız” ve “dengesiz” kentleşme terimleri üzerinde de kısaca durmakta yarar vardır. BU sıfatlarla kentleşmenin anlatılmak istenen özellikleri birkaç noktada toplanabiliyor. İlk bakışta değer yüklü sözcükler olarak görünmelerine karşın, kentleşmenin gelişmekte olan ülkelerde ve Türkiye’de taşıdığı özellikler açısından bakıldığında, bu niteliklerle şu noktaların anlatılmak istendiği görülür: Kentleşme, ekonominin köyden kente göçenleri özümseme gücünden daha hızlı ilerlemekteyse, burada bir çarpıklık var demektir. Bunun belirtileri, kente göç edenlerin işsiz kalmaları, ya da verimli olmayan ayak işlerinde çalışmalarıdır. Öte yandan, kentleşme, kamu yönetimlerinin de katkısıyla yükselen arsa değerlerinin kimi toplum kümelerince paylaşıldığı bir rant yaratma ve paylaştırma düzeni yaratmışsa, burada da çarpık ve sağlıksız bir durum karşısında bulunuluyor demektir. Üçüncü olarak da, anakentlerde, varsıl ve yoksul semtlerde yaşayanlar ölçünleri birbirleriyle kıyaslanması olanaksız kamu hizmetlerinden yararlanmak zorunda kalıyor ve her gün kendi göreceli yoksunluklarının ayırdına biraz daha çok varıyorlarsa, bundan doğan sosyo-kültürel ve psikolojik sonuçlar karşısında, kentleşmenin çarpık, sağlıksız ve dengesiz olmadığından söz edilemez. Son olarak da, nüfus ve ekonomik etkinlikler, yatırım olanaklarına koşut olarak, daha çok gelişmiş bölgelerde toplanıyor ve kan yitiren bölgeler kentleşmeyle birlikte ekonomik az gelişmişliğe mahkum duruma geliyorlarsa, yine burada da dengesiz ve sağlıksız bir kentleşmeden söz etmek abartma olmaz. Sonuç olarak, bu nitelikleri taşıyan kentleşme türlerine çarpık, sağlıksız ya da dengesiz kentleşme denilmesi bir değer yargısı yapmanın ötesinde, gerçeğin anlatımı olarak adlandırılabilir.

Kaynaklar

Keleş, R. (1998). Kentbilim Terimleri Sözlüğü, s. 80;

Keleş, R. (2010). Kentleşme Politikası, İmge, Ankara, (11.Baskı), s. 28


.

* Ersoy, M. (Der.) (2016) Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, s. 212

 

Zamanın Kelimeleri – Yeni Türkiye’nin Siyasi Dili

Kitabın Adı: Zamanın Kelimeleri – Yeni Türkiye’nin Siyasi Dili

Yazarı: Tanıl Bora

Yayınlayan: Birikim Kitapları

2. Baskı, İstanbul, 278 sayfa.


Kitabın Tanıtımından

Yerli ve millî… Yeni Türkiye… Benim esnafım… Kimse kusura bakmasın… Büyük resmi görmek… Fıtrat… Algı operasyonu… Ölü ele geçirme… Hassasiyetlerimiz… Hegemonya… Samimiyet… Hayırlı olsun… Sıkıntı yok… Paralel… Herkesi kucaklamak… Kadim… Medeniyet denen… Kurumları yıpratmak… Restorasyon… Marjinal… Fitne… Sadakat… İtibar… Çift başlılık… Durmak yok… Sen kimsin… Biz, yaparız!… Gereği yapılır… Bedel… Kurunun yanında yaş… Manidar… Üst akıl… İltisak… İhbar celbi… Kayyım… Hiç farkı yoktur… İstifa… Merhamet…Olağanüstü… Şehitler ve şahitler… Bizim kültürümüzde yok… Malazgirt… Bayrak… Mehter… Dokunulmazlıklar… Öfke etiği… Kınama etiği… Mağdur… En doğal hakkım… Tahrik hakkı… Güruh… İbn Haldun… Felaket…

Tanıl Bora, Zamanın Kelimeleri’nde yakın tarihin siyasal hayatında döne dolaşa tekrarlanan deyim ve söyleyişlerin, sloganların, kalıp sözlerin izini sürüyor. Sorgulanmadan kullanılan kelimelerin ve söz kalıplarının, kimi zaman nasıl “iktidarın lâfları” olmaktan da çıkıp doğallaştığını, hatta bazen muhalefetin de ezberine yerleştiğini ortaya koyuyor.

Kelimelerin, lâfların cari anlamlarına ve işlevlerine bakmanın, zihniyet repertuarı oluşturmaya yarayabilecek bir yanı var. Bir ideolojik anlam haritası çizme çabası. Yanı sıra, bu kalıp sözlerdeki başka imaları, bazen yitik anlamları aramaya açılıyor.


Kelimeler, mevcut bir içeriği boca ettiğimiz bir kova veya fıçı değil. Kelimeler kaynaktır, pınardır. Anlamları sadece taşımaz, onlara şekil verir, onları yoğururlar. Kelimenin kaynağındaki unutulmuş üçüncü beşinci anlam, bazen onun carî harcıâlem kullanımının sakladığı bir sırrı ele verebilir. Aynı kelime, bir siyasî bildiride farklı, bir iddianamede farklı, medya bülteninde farklı, gündelik kullanımda ayrı bir türlü bükülebilir. Onların tersini yüzünü çevirip bakmayı ihmal etmemeli. Kelimeleri ‘kaptırmamalı’. Kelimelere edebî bir alâkayla ve aşkla bakmayı, sadece edebiyat uğraşına mahsus saymamalı. Bu yazılarda, kelimelere merakla ve evet, aşkla yaklaşmanın, pekâlâ politik bir anlamının olduğu fikrinin peşindeyim.”

9414_RnHyf_1517513233

 

Ha cesaret!

Ali Rıza Avcan

Evet, önümüzde akıp giden yaşama ve değişen gerçeklere ayak uydurabilmek, elde olmayan nedenlerle ortaya çıkan yeni gelişmelere uyum gösterebilmek çoğu kez cesaret gerektirir…

Eskiye ait olanı muhafaza etmek, ondaki olağan değişimi görmemezlikten gelmek ve her şey eskisi gibiymiş gibi davranmak, o anlamda cesaret sahibi olmayanların alışıldık, klasik tutumudur.

29579730790_92c1438bec_o
SALTOnline Arşivi

Gerçeklere yaşam veren koşullar değişip dönüştükçe, değişimi kabul etmemek ve her şeyi eskide aramak ise genel olarak korkakların davranışıdır.

Cesaret sahibi olmayan korkakların temel davranışı, değişim ve dönüşüm için gereken yol açıcılıktan ya da da liderlikten yoksun olmalarıdır.

İşte tam da bu anlamda, İzmir Enternasyonal Fuarı ve bu fuarın 86 yıldır yapıldığı Kültürpark kendisi hakkında son sözü söyleyecek bir yol açıcıyı, cesaretli bir dönüştürücüyü; daha doğrusu gerçek bir kent yöneticisini arıyor.

Niye derseniz, İzmirliler’in uzunca bir süredir “panayır” olarak tanımladığı İzmir Enternasyonal Fuarı’nın son 16 yıllık gelişimi ile ilgili verileri hatırlatmam gerekir:

İZFAŞ İstatistikleri

İlk kez 1936 yılında Kültürpark alanında açılan İzmir Enternasyonal Fuarı’nın, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2000-2016 dönemi faaliyet raporları ile İzmir Ticaret Odası’nın 84, 85 ve 86. İzmir enternasyonal fuarları değerlendirme raporlarındaki verileri kullanarak hazırladığımız yukarıdaki tabloda da görüldüğü gibi;

1. İzmir Enternasyonal Fuarı’nın bir dönemler bir aya ulaşan süresi, yeterli talep olmadığı gerekçesiyle son yıllarda 10 güne, uluslararası katılım düzeyindeki süresi ise 5 güne indirilmiş,

2. Yine aynı talep yetersizliği nedeniyle, 2000’li yılların başında 1.000’li sayılar civarında olan yerli ve yabancı katılımcı firma sayısı, son yıllarda trajik bir şekilde 400’lü; hatta 200’lü sayılara kadar inmiş, katılımcı firma sayısı içinde yer alan yabancı firma sayısı yok denecek düzeylere ulaşmış,

3. Fuarı ziyaret edenlerin sayısı ise, son yıllarda yoğunlaşan onca konser, gösteri ve eğlence içerikli etkinliğe karşın, -2012 ve 2013 yılları dışında- 2000 yılındaki düzeyine bile ulaşamamış, 2009 ekonomik krizini izleyen 2010 ve 2011 yıllarında ise trajik seviyelere düşmüştür.

Bu veriler, İzmir Enternasyonal Fuarı’nın ulusal ve uluslararası fuarcılık anlamında eski anlam ve etkisini kaybederek adeta çöküp yok olduğunu göstermektedir.

Uzunca bir süredir yapılan ve bundan sonra yapılacak tüm fuarlar aslında o eski heyecanın geri çağrıldığı ruh çağırma seanslarından başka bir anlama gelmiyor.

O nedenle, bütün cesaretiyle ortaya çıkıp bu tarihi organizasyonu daha anlamlı ve etkili bir düzeye çıkaracak cesur bir yönetim aranıyor.

Yıllardır “fuar” adı altında yapılan karnaval ya da festival etkinliklerini Kültürpark’tan alıp tüm bir kente yayacak, yaptığı bu kültür ve sanat etkinliklerini Akdeniz ruhuyla uluslararası düzeye taşıyacak cesur bir yürek ve cesaretli bir yönetim anlayışı aranıyor…

Günün moda deyimiyle, bu cesur ve gerçekçi öneriyi yapıp uygulayacak “vizyoner” bir yönetici ve yönetim anlayışı aranıyor…

Aynen, Kültürpark’ın yaratıcısı Behçet Uz gibi…

İEF 01

Tabii ki bu yeni düzenleme içinde, Cumhuriyet’in bize bıraktığı değerli mirası koruyup yüceltecek, onun tarih içindeki değerini sergileyecek bir anlayışla…

Geçmişin değerlerini koruyup geliştirerek, o değerler üstünde onun önemi ve önceliğini temel alarak oluşturulacak ve İzmir’i tüm dünyada tanıtacak  evrensel bir kültür-sanat festivaline dönüştürerek…

Köhnemiş düşüncelerden kaynaklanan tüm engelleme çabalarına karşı çıkarak, ön açarak ve liderlik ederek; korkmadan ve cesaretle…

Ha cesaret!

 

 

Kadın Gözüyle Hayattan Kareler

Anadolu Hayat Emeklilik tarafından 2018 yılı içinde düzenlenip sonuçları 4 Nisan 2018 tarihinde açıklanan “Kadın Gözüyle Hayattan Kareler” temalı Fotoğraf Yarışması’nda ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan toplam 44 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak isteriz.

001
Birincilik Ödülü – Oya Akkul – Kendirci Çocuk
002
İkincilik Ödülü – Gülseren  Sarıgül – Pencere
003
Üçüncülük Ödülü – Filiz Gürsu – Ayna
004
Mansiyon – Selma Arslan – Kar
005
Mansiyon – Cansel Özgüç – Pencere
006
Mansiyon – Teberik Kölgeli – Mavisel Duruş
007
Sergileme – Aytül Akbaş – Rüyam
008
Sergileme – Esengül Yavuz – Hamak
009
Sergileme – Aslı Gönen – Collessium
010
Sergileme – Berna İkiz – Metruk
011
Sergileme – Aynur Yıldırım – Kardelenler
012
Sergileme – Neslihan  Yazıcılar – Buharlı Yolculuk
013
Sergileme – Seval Oral Nurtan – Kale Kapısı
014
Sergileme – Zehra Çöplü – Cirit
015
Sergileme – Zehra Çöplü – Tek Başına
016
Sergileme – Nurten Öztürk – İnşaatçılık
017
Sergileme – Zeren Yasa – Zıpla
018
Sergileme – Mehtap Öztürk – Gelin
019
Sergileme – Hülya Öksüz – Yalnızlık
020
Sergileme – Nimet Gönenç Çınaroğlu – Gizem
021
Sergileme – Belma Arslan – Sevginin Elleri
022
Sergileme – Zehra Arslan Ceylan – Eve Dönüş
023
Sergileme – Buket Karayel – Yağmurda Bereket
024
Sergileme – Emel Güley – Muhabbet
025
Sergileme – Emine Sayınhan – Yön
026
Sergileme – Teberik Kölgeli – Yonumun Rengi
027
Sergileme – Özensel  Akarsu – Sancaklar
028
Sergileme – Şerife Yavaş Gören – Müzik Aşkı
029
Sergileme – Özlem Dağlı – Sohbet
030
Sergileme – Hanım Polat – Ağrı Dağı’ndan Yansıma
031
Sergileme – Aynur Aytin – Sürü
032
Sergileme – Ayten Mermi – Yılkıların Işığı
033
Sergileme – Oya Akkul – Bisikletliler
034
Sergileme – Ayşe Çalışkan – Fayton Sefası
035
Sergileme – Kamile Eroğlu 
036
Sergileme – Agül Kurt – Dostluk
037
Sergileme – Sinem  Eroltu – Murat_Abi
038
Sergileme – Emel Budak – Yardım
039
Sergileme – Selma Özgür – Yansıma
040
Sergileme – Goncagül Haklar
041
Sergileme – Zehra  Çankaya – Derici
042
Sergileme – Melek Sargın – Zeytin Yolu
043
Sergileme – Sevinç Kaplan – Bulgur Sergisi
044
Sergileme – İnci Karacan Aydoğdu – Kedi

Sözlük’ten: Yaya ve Bisiklet Öncelikli Ulaşım*

Metin Şenbil

Bir şehirde, tamamı ile sürdürülebilir ulaşım türleri olan yaya ya da bisiklete dayalı olarak ulaşım ihtiyacının görülebilmesi için bu ulaşım türlerini destekleyen çevrenin de desteklenmesi esastır. Saelens ve arkadaşlarınca yapılan bir araştırmaya göre, yaya ya da bisikleti destekleyen arazi kullanımlarında nüfus yoğunluğu yüksek erişilebilir ve arazi kullanımı ise çeşitlidir (Saelens vd., 2003). Yaya ve bisiklet ulaşımı motorsuz ulaşım altında incelenmektedir. Motorsuz ulaşımın fiziksel altyapısı, yaya yolları, kaldırımlar, yaya geçitleri, patikalar, yaya alanları, bisiklet yolları ve karayollarının kenarlarıdır. Her ne kadar bu altyapı motorsuz ulaşımın olmazsa olmaz koşullarını oluştursa da yeterli değildir. Bu altyapının (oturma grupları, çöp kutuları, gölgelikler, kapalı alanlar, kafeler gibi) mobilya ve faaliyetlerce desteklenmesi gerekmektedir. Her ne kadar altyapısı ve bunu tamamlayan mobilyaları ve faaliyetleri tam da olsa, Pucher (1997) motorsuz ulaşımı destekleyen kamu politikalarının olmaması durumunda hedeflerin gerçekleşmeyeceğini; bu tür politikaların uygulandığı Hollanda, Almanya, Danimarka gibi ülkelerde bisiklet yollarının motorlu araç trafiğinden ayrıştırılarak kimi noktalarda da motorsuz ulaşıma öncelik tanındığını bildirmektedir. Bu durumda yaya ve bisiklet öncelikli ulaşımın gerçekleşebilmesi için üçlü bir paketin olması gerekmektedir: 1) Altyapı, 2) Altyapıyı destekleyen mobilya, 3) Destekleyici kamu politikaları.

Yayalar

Son 50 yılda motorlu araç sayısının ve buna bağlı motorlu araç trafiğinin artması sonucu sokaklarda bulunan yayalarda ve yayaların sokakları kullanım zamanlarında ciddi değişim olmuştur. Her ne kadar yayalar, değişik biçimlerde insan hareketliliğine dayanmakta ise de yaya erişimi ile ifa edilen aktiviteler birbirinden ciddi biçimde ayrışmaktadır. BU açıdan değerlendirince yayaların tasnifi de değişmektedir: Oturan ya da ayakta duran yayalar, gruplar halinde oyun oynayan yayalar, farklı aktivitelere erişim amacı ile yürüyüş yapan yayalar, rekreatif yürüyüş (koşu) yapan yayalar, yardım alan yayalar (engellilerin kullandıkları motorlu araçlar dahil), acil duruma müdahale eden yayalar ve araçları. Bu yayalar tiplerine göre kişi ya da gruplar halinde olabilmektedir. Kimi yayalar evcil hayvanlara nezaret eden yayalar da olabilir. Yayalar çocuk, genç, yetişkin, yaşlı, çok yaşlı olarak da tasnif edilebilir; aynı şekilde yardıma ihtiyaç duyan ve yardıma ihtiyaç duymayan yayalara da rastlanabilir.

Yaya 011

Bisikletliler

Bisikletliler yayaların bir alt kümesini oluşturmaktadır. Bisiklet tek (bazı durumlarda da iki) kişi tarafından sürülebilen iki (ya da üç) tekerlekli insan enerjisine dayanan ya da insan enerjisine ek itme gücü sağlayan bir elektrik motoruna sahip ulaşım aracıdır (bazı durumlarda bisikletlere destekleyici tekerlekler de mevcuttur). Bisiklet kimi zamanlar sportif ya da rekreasyon amaçlı bir araç iken kimi zamanlarda oyun amacı ile kullanılan bir araçtır; bisikletin bu kullanımları, esas işlevi olan ulaşım türü olmasını değişik şekillerde desteklemektedir. Bisiklet kullanıcıları yayaların arz ettiği çeşitliliğe sahip değildir; Çocuk bisikletliler, yetişkin bisikletliler, yaşlı bisikletliler. Buna karşın bisiklet çeşitleri ile bu çeşitlilik de artmaktadır: üç tekerlekli bisiklet, sabit yük sepeti olan üç tekerlekli bisikletliler, yük sepetli bisikletler, çocuk oturma koltuğu olan bisikletler, (yük, çocuk ya da evcil hayvan taşımak amaçlı) bağımsız eklentili bisiklet, vd.

Bisiklet 03

Yaya ve Bisiklet Önceliği İçin Temel İlkeler

Sürdürülebilir ulaşımın temel ulaşım türleri olan yaya ve bisiklet önceliğinin gerçekleşebilmesi için temel ilkelerin başında güvenliğin tesis edilmesi gelmektedir. Güvenliğin, iki boyutu mevcuttur. Birincisi trafik güvenliği ile ilgilidir. Trafiğin çeşitlerine göre yaya ve bisikletin motorlu araç trafiğinden ayrılması esastır. Bir kentte bisiklet ile ulaşımın merkezi konum elde etmesi isteniyorsa bölgeler arası ana yollarında trafikten kesin olarak ayrılmış güvenli ulaşım güzergahlarının inşa edilmesi esastır. Bununla beraber, yaya ve bisiklet kullanımında olan yol yüzeylerinin kalitesinin bu ulaşıma uygun olarak tasarlanması gerekmektedir. Bunlar olmadan bisiklet kullanımını yükseltmek imkansızdır. Güvenliğin ikinci boyutu ise küçük suçların engellenmesidir. Yaya ve bisiklet güzergahlarının kontrol edilebilirliğini artırarak, bu güzergahlarda küçük suçların imkan bulabileceği gözden ırak, kör alanların yok edilmesi esastır. Bu amaçla binaların konuşlanmaları ile yaya ve bisiklet yollarının ilişkisinin, fark edilebilirliğinin, görünebilirliğinin arttırılması gerekmektedir. Bisikletlerin güvenli bir şekilde park edilmelerine imkan sağlayan altyapının kurgulanması da küçük suçlardan bisikleti korumaya yöneliktir.

Yaya ve bisiklet ulaşımının öncelikli kılınabilmesi için toplu taşım ile tam entegrasyonun sağlanması gerekmektedir. BU toplu taşım araçlarına erişimde kesintisiz yaya yollarının olması, bu yolların (canlı, cansız) değişik mobilyalarla desteklenmesi, istasyon noktalarında ise (korunaklı) bisiklet park yerlerinin olması; bisiklet ve yaya erişim güzergahlarının aynı altyapıyı kullandığı vakitlerde, yol hakkının tanımlanması gerekmektedir.

Ayrıca, yaya ve bisiklet önceliğinin kentin değişik bölgelerinde farklı olması da gerekmektedir. Kentin merkezinde yaya yoğunluğunun yüksekliğinden dolayı olabildiğince yayanın hakim olacağı alanlar desteklenmelidir. Yayaların yoğun olduğu bu alanlarda, bisiklet ile yayanın karışık olmasında bir sakınca yoktur. Zira her ikisinin de hızı önemli ölçüde azalmıştır. Diğer tarafta, konut bölgelerinde ise bisiklet yollarının karayolu üzerinde motorlu taşıtlar ile birlikte olmasında sakınca yoktur. Bunun için yeter koşul motorlu araçların ayrı otoparklarının olup olmadığıdır. Ayrı otoparkların olması durumunda, yol kenarlarının bisiklet yolu olarak kullanımı kolay olur; eğer yol kenarları otopark olarak kullanılıyorsa bu durum bisiklet kullanımın da kolaylaştıracaktır. Burada esas bisiklet yollarının tanımlanmış ve bisiklet ulaşımına uygun hale getirilmesi gerekmektedir.

Bölgesel ulaşımda bisikletin desteklenmesi durumunda da bisiklet yolları ile motorlu araç trafiğinin kesin olarak ayrılması, kavşak noktalarında da bisikletin (trafiğe karışması durumunda) güzergahlarının işaretlenmesinin yapılması gerekmektedir. Yaya ve bisiklet ulaşımı için altyapının yeterli olup olmadığını değerlendiren, bu ulaşım türlerinin öncelik derecelerini arttırıcı ulaşım talep yönetimi programları gelişmiş ülkelerde sıkça uygulanmaktadır.

Bunun için gerekli operasyonel bir kavram hizmet kalite seviyesidir (İng: Level of Service, LOS). Yaya ve bisiklet güzergahları hizmet kalitesi için önem arz eden temel değişkenler arasında, bu ulaşım türleri için temel altyapının varlığı, diğer trafik ile çatışma noktaları, diğer trafik ile olan hız farklılıkları, motorlu araç trafiği hizmet kalite seviyesi, çok modlu ulaşım olanakları gelmektedir (Dixon, 1996). Yayalar için temel altyapı olanakları arasında, yaya kaldırımının genişliği, sürekliliği yanında değişik nüfus grupları içim tasarımı önem kazanmaktadır. Bisikletliler için ise yol kenarı bisiklet yolunun mevcudiyeti ve bu yolun genişliği önemlidir. Yaya ve bisiklet önceliğinin tesis edilebilmesi için diğer motorlu trafik ile olan çatışma noktalarının en aza indirilmesi, olduğu kadarı ile, motorlu trafiğin yaya ve bisikletliler lehine yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Ayrıca, yayalar ile motorlu trafik arasında makul mesafenin olması, dinlenme oturaklarının aralıklarla sağlanmış olması, ışıklandırma ve gölgelendirmenin mevcudiyeti yaya ulaşımını teşvik eder; diğer yandan, bisikletliler için motorlu trafik ile olan hız farklılığının az olması bisikletin alternatif olabilmesini destekler.

SONY DSC

Kaynaklar

Dixon, L. (1996) “Biycle and Pedestrian Level of Service Performance Measures and Standarts for Congestişon Management System“,Transportation Research Record, c.1538, 22. 1-9

Pucher, J. (1997) “Bicyling Boom in Germany. A Revival Engineered by Public Policy“, Tranportation Quarlerly, C.51, ss.31-46

Salens, B. E. Sallis, J. F. Lawrance, D.F. (2003) “Environmental Correlates of Walking and Cycling: Findings from the Transportation, Urban Design, and Planning Literatures“, Annals of Behavioral Medicine, c. 25, 22. 80-91


* Derleyen: Melih Ersoy (2016) Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, İstanbul, s.480-482

 

Parti ilçe başkanının yönettiği kent konseyi…

Ali Rıza Avcan

İzmir yine yapacağını yaparak, bugüne kadar AKP’nin bile yapmadığı ya da yapamadığı bir ilk’i yaşama geçirerek farklılığını ortaya koydu:

İzmir Kent Konseyi’nin fiili siyasetten elini çekmemiş olan başkanı, belirli bir mizansen içinde boşaltılan CHP Konak İlçe başkanlığı görevini üstlenerek ülkemizdeki kent konseyi başkanlığı görevini yürüten ilk parti ilçe başkanı unvanına sahip olmuş oldu.

Böylelikle bundan böyle CHP Konak İlçe başkanı, aynı zamanda İzmir Kent Konseyi başkanı olarak ikili bir görevi sürdürecek.

İstediği zaman CHP Konak İlçe başkanı, istediği zaman da İzmir Kent Konseyi başkanı olacak.

Kent konseyleri alanında bugüne kadar yaptığımız araştırma, inceleme ve gözlemler sırasında bir parti ilçe başkanının aynı zamanda kent konseyi başkanı olduğuna dair bir bilgi ya da örneğe rastlamadık.

Bu konuda bildiğimiz sayılı örnekler, 2017 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde CHP Keşan ilçe yönetim kurulu üyesi Necmettin Baygül’ün, İstanbul Zeytinburnu’nda da 2014 yılında AKP Zeytinburnu ilçe yönetim kurulu üyesi Cemal Merdan‘ın kent konseyi başkanlığına seçilmiş olmalarından kaynaklanıyor.

Bu iki örnekte de görüldüğü gibi, söz konusu olan şey, bir parti ilçe başkanının değil; bir parti ilçe yönetim kurulu üyesinin kent konseyi başkanlığına seçilmiş olması.

Bizim gündeme getirip tartıştığımız sorun ise, bir parti ilçe yönetim kurulu üyesinin değil; İzmir Kent Konseyi başkanı olarak seçildiği 26 Aralık 2015 tarihinde CHP Konak ilçe sekreteri iken gelen baskılar üzerine istifa eden bir siyasetçinin, kent konseyi başkanı olduktan sonra tekrar CHP Konak ilçe başkan yardımcısı olması ve bundan bir süre sonra CHP Konak ilçe yönetim kurulu başkanının istifa etmesi üzerine aynı ilçe yönetim kurulu içinde yapılan bir seçimle CHP Konak ilçe yönetim kurulu başkanlığı görevine getirilmesi ve bu siyasi görevle birlikte İzmir Kent Konseyi başkanlığı görevini sürdürmek istemesinden kaynaklanıyor.  

İzmir Kent Konseyi 005Bildiğimiz kadarıyla yasal olarak böylesi bir durumu öngörüp engelleyen herhangi bir hukuki düzenleme bulunmamakta. Daha doğrusu, yasa koyucu böyle bir şeyin gerçekleşebileceğini önceden düşünüp öngörmediği için siyasi parti yöneticiliği ile kent konseyi başkanlığının aynı şahıs üzerinde bulunup bulunmayacağını konusunu henüz hükme bağlamış ve düzenlemiş değil.

O nedenle de, siyasi bir partinin ilçe başkanlığını yürüten bir siyasetçinin kent konseyi başkanı olamayacağına ya da bu iki görevi aynı anda yürütemeyeceğine ilişkin bir kanun, yönetmelik, tüzük, yönerge, genelge maddesi, bakanlık görüşü ya da mahkeme kararı yok.

5393 sayılı Belediye Yasası’nın 76. maddesi ile bu maddeye dayanılarak İçişleri Bakanlığı’nca çıkarılan Kent Konseyi Yönetmeliği ve bu yönetmeliğe dayanılarak 16 Kasım 2013 tarihinde İzmir Kent Konseyi Genel Kurulu tarafından kabul edilen İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Yönergesi‘nde bir siyasi partinin il ya da ilçe başkanının kent konseyi başkanı olmasını engelleyen bir hükme yer verilmemiş olmakla birlikte; İzmir Kent Konseyi‘nin önemli bir bileşeni olan İzmir Kent Konseyi Kadın Meclisi‘nin 16 Kasım 2013 tarihinde kabul edilip halen yürürlükte olan İzmir Kent Konseyi Kadın Meclisi Çalışma Usul ve Esasları Yönergesi‘nin “Kadın Meclisinin Üyelik Yapısı” başlığını taşıyan 9. maddesinin 3. fıkrasında -bunun tam aksi yönde-, “Milletvekilleri, meclis üyeleri, siyasi partilerin teşkilatlarında başkan ve yönetim kurulunda görevi olan kişiler, kadın meclisine sivil toplum kuruluş temsilcisi veya bireysel (gönüllü) katılımcı olarak katılabilirler ve çalışmalara katkı verebilirler; ancak, bu sıfatlarıyla kadın meclisi başkanlık divanında ve yürütme kurulunda görev alamazlar, çalışma gruplarında başkanlık yapamazlar.” şeklinde siyasi parti başkanlarıyla yönetim kurulu üyelerinin kadın meclisinin başkanlık divanı ile yürütme kurullarında görev alamayacaklarına ilişkin bir düzenlemeye yer verilmiş olması da başka bir çelişkiyi oluşturmaktadır.

Nitekim bunun doğal bir sonucu olarak, İzmir Kent Konseyi Kadın Meclisi‘nin 28 Kasım 2015 tarihli 11. Olağan Genel Kurulu’nda, CHP Genel Merkez Kadın Kolları MYK Üyesi Birgül Değirmenci ile Gaziemir Belediyesi Meclis Üyesi Düriye Taş’ın geçici divan üyesi olarak görev yapmalarının, yönergenin  9 ve 13. maddelerine aykırı olduğu gerekçesiyle söz konusu genel kurulun iptalini isteyen; ancak bizlerin haklı itirazı üzerine işleme konulmayan 20 Ocak 2016 tarih, 23415155-45-2195 sayılı İzmir Büyükşehir Belediyesi 1.Hukuk Müşavirliği‘nin görüşü de henüz hafızalarımızda.

Öte yandan, İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenip 8 Ekim 2006 tarih, 26313 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Kent Konseyi Yönetmeliği‘nin “Çalışma İlkeleri” başlığı altındaki 7. maddenin (ç) fıkrası ile şu an yürürlükte olan İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönerge‘nin “Çalışma İlkeleri” başlığı altındaki 8. maddesinin (ç) fıkrasında; kent konseylerinin, uluslararası gelişmeleri ve ülke koşullarını gözeterek, tarafsız bir yaklaşımla görüş ve önerilerini oluşturacağı da belirtilmektedir.

Peki o halde, düzenlenmemesi ya da yasaklanmaması nedeniyle hukuki olarak mümkün görülen böylesi bu durumu, bu madde hükmünde yer alan “tarafsız bir yaklaşım” koşuluyla bağdaştırıp kabul etmek mümkün müdür?

Özellikle de kent konseyleri projesinin amaç, hedef, temel değer, ilke ve etik kodları itibariyle böyle bir durum, mümkün ve doğru mudur?

İzmir Kent Konseyi Ruhsal Gelişim Kulübü

Örneğin bu yeni duruma elimizdeki mevzuat, önceden herhangi bir düzenleme yapılmayışı nedeniyle izin verse de; kent konseyleri ile ilgili mevzuat düzenlemelerinin temelini oluşturan yönetişim anlayışı, buna izin verir mi? Böyle bir şeyin ortaya çıkması iyi yönetişim açısından ne ölçüde doğru ve mümkündür? Böylesi siyasi bir çözüm, İzmir Kent Konseyi‘ne yarar mı yoksa zarar mı verir? Başında CHP’li bir siyasetçinin bulunduğu bir kent konseyi, CHP’li olmayan İzmirliler açısından ne ölçüde çekici ve inandırıcı olabilir?

Ayrıca, “aklıselim” ya da “makul olma” olarak tanımlanan akıl ve mantığımızla sağduyu içinde düşündüğümüzde veya böylesi bir durumun adil olup olmadığını sorguladığımızda bunun nereye kadar, nasıl sürdürülebileceğini de hesaplamamız gerekebilir. 

Böylesi bir tartışma da, bizi Aliağa’da MHP Aliağa İlçe Başkanı ya da Kemalpaşa, Ödemiş veya Torbalı’da AKP ilçe başkanları o ilçelerin kent konseylerinin başkanı olsaydı şayet; bu duruma Cumhuriyet Halk Partili siyasetçiler ne tepki gösterirlerdi, kendilerine yapılmasını istemedikleri bir şeyi kendilerinden biri yaptığında nasıl tepki verirlerdi noktasına kadar götürebilir.

Bırakın siyasetçileri, her görüş ve düşünceden kurum ve bireyin bir araya gelerek çalışmasını amaçlayan kent konseyi katılımcıları, bu duruma ne derler, böylesi bir duruma nasıl tepki gösterirler ve bir siyasal parti ilçe başkanı tarafından yönetilen kent konseyine gelip çalışırlar mı?

Evet, yasa yapıcılar ya da kent konseyleri projesini tasarlayanlar karşımıza çıkan bu tür çetrefilli durumları önceden öngörmemiş, böylesi bir durumu akıl etmemiş ve o nedenle de önlem almamış olabilirler.

Ama, mevzuat böylesi bir durumu yasaklamıyor diye bunu bir fırsat olarak görüp sürdürmek de mümkün olabilir mi?

Son zamanlardaki güvenlik odaklı politika ve stratejiler nedeniyle gözden düşüp unutulmaya yüz tutmuş kent konseyleri düşünce ve uygulaması, böylesi bir durumdan zarar görmez mi?

İzmir Kent Konseyi ve diğer kent konseyleri bu kötü örnek nedeniyle zarar görmez mi?

CHP Konak İlçe Başkanının başında olduğu bir kent konseyi giderek bir partinin örgütüne dönüşmez mi? Dönüşmese bile böyle bir algının yaratılmasını kolaylaştırmaz mı? Dönüşmez diyenler bize bunun garantisini nasıl verebilirler?

Ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir Kent Konseyi dışındaki birimlerinde, örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı’nın düzenlediği toplantı ve çalışmalara katılıp katkıda bulunduğunu öğrendiğimiz İzmir Kent Konseyi başkanının o birim ve kurullardaki siyasi kimliği nasıl açıklanabilir? Bu iki kişilikli durum nereye kadar, ne şekilde sürdürülebilir? Böylesi bir siyasetçinin, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Belediye Meclisi dışındaki varlığı ve etkisi nasıl açıklanabilir?

Nitekim, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından güncellenen İzmir Kent Konseyi’ne ait web sayfasındaki “Bilgilendirme” notunda;

İzmir Kent Konseyi Eski Başkanı Çağrı Gruşçu CHP Konak İlçe Başkanlığına seçilerek 07.03.2018 tarihinde gerçekleştirilen toplantıda istifasını bildirmesiyle ile birlikte  İzmir Kent Konseyi’nin  mevcut çalışma yönergesinin ihtiyaçlara göre güncellendikten sonra genel kurulların yapılması yönündeki ilke kararı, seçimli genel kurul için en az 3 aylık kurumsal temsiliyet yenileme çalışmalarının gerekmesi, yaz tatili döneminin araya girmesi ve yaklaşan seçimler nedeniyle kamu kaynaklarının etkin kullanımı açısından başkanlık seçimine gidilmemesi, buna karşılık 2019 yerel seçimlerine paralel olmak üzere, yürütme kurulu seçimleri ile birlikte olağan seçimli genel kurul takviminde gerçekleştirilmesi kararı oybirliği ile alınmıştır. 

Buna göre yönetmelik gereğince yürütme kurulunun, üyeleri içerisinde en yaşlı üyenin başkanlığında toplantılarını gerçekleştirerek İzmir Kent Konseyi’nin sağlıklı bir şekilde seçime girmesi için birlikte gerekli çalışmaları yürütme konusunda görüş birliğine varmıştır.” (1)

denildiği ve bu bilgilendirme notu varlığını halen koruduğu; ayrıca, aynı web sayfasının “Yürütme Kurulu” bölümünde “Eski başkan Çağrı Gruşçunun CHP İlçe Başkanlığına seçilmesi üzerine verdiği istifa nedeniyle yürütme kurulu toplantısında hazır bulunan en yaşlı üye toplantılara başkanlık edecektir.” dendiği halde kendisinin belediye içindeki toplantı ve çalışmalara hangi unvanla katıldığı da belli değildir.

İzmir Kent Konseyi başkanı basına verdiği demeçlerde, önce istifa edip boşalttığı ancak daha sonra siyasi açıdan büyük bir hata yaptığını fark ederek geri döndüğü İzmir Kent Konseyi başkanlık makamını boş bırakmanın etik olmadığını söyleyip bu geri dönüşüne bahane oluştururken; bir partinin ilçe başkanı olarak kent konseyi başkanlık koltuğunu işgal etmesinin kent konseyleri düşüncesinin temel değerleriyle ilke ve etik kodlarına aykırı olduğunu bilmemekte midir? Bu anlamda kent konseyi başkanlığı koltuğunun boş kalması mı yoksa bu koltuğun, doğrudan doğruya CHP ilçe başkanlık koltuğu ile ilişkilendirilmesi mi ahlaka ve etik kodlara aykırıdır, önce bu soruya net ve kesin bir şekilde yanıt verilmesi gerekmektedir.

Resim1CHP içindeki gruplaşmalar, kamplaşmalar ve güç dengeleri buna izin verip parti kamuoyu bunu hoş görse bile; hak, hukuk, adalet ve liyakatten yana olanlar, “Hak, Hukuk ve Adalet” adına yola çıkanlar buna ne der ve ne düşünürler?

Sanırım bu garip durumu, merkezi ve yerel yönetim birimlerinin hukuki anlamda bir an önce ele alıp adil, hukuki ve makul bir çözüm bulması, kent konseyleri idealine zarar veren böylesi fırsatçı uygulamalara yer verilmemesi gerekmektedir.


(1) http://www.izmirkentkonseyi.org.tr/1/36/32/kent-konseyi-baskani

Şehir Hakkı

Kitabın Adı: Şehir Hakkı,

Yazar: Henri Lefebvre (1967),

Yayınlayan: Sel Yayınları, 2015, 167 sayfa,

Çeviren: Işık Ergüden


Özellikle 2008 yılında yaşanan küresel ekonomik krizin toplumsal yansımalarının gözlemlendiği küresel toplumsal hareketler ile birlikte gündeme gelen kent hakkı kavramı, kısa bir sürede anti-kapitalist bir içerikle bütünleşerek, önemli bir popülariteye sahip oldu. Neoliberal politikaların kentler ve kentliler üzerinde yarattığı eşitsizleştirici, ayrıştırıcı, yoksunlaştırıcı, mahrum edici etkilerine yönelik hemen hemen tüm toplumsal yanıtlarda kent hakkı vurgusunun yapıldığını söylemek mümkün. Bu inceleme, söz konusu kavramı ilk olarak ortaya atan Şehir Hakkı isimli kitabın kısa bir incelemesini hedeflemektedir. Kente ilişkin literatürde net bir tanımı, kapsamını bulmanın mümkün olmadığı bu kavramı, 1967 yılındaki kitabıyla gündeme getiren Lefebvre, ortaya koyduğu devrimsel ve ileri görüşlü kavramsallaştırması sayesinde, hem kentsel hem de anti-kapitalist mücadelelerde referans noktası olarak kullanılan bir figür halini almış durumda.

kapak.fh11

Kitapta ilk olarak şehirleşme-sanayileşme arasındaki çok boyutlu ilişkiler ağını temel bir eksen olarak ele alan yazar, kentsel yayılma ile kentsellik bilinci/kimliği/niteliği arasındaki gerilim noktalarına; kullanım değeri-değişim değeri ayrımı üzerinden ışık tutarak kendisine ait “şehir” ve “kent yaşamı” tanımlarını ortaya koyuyor. Kullanım değeri ve sahiplenme kavramları çerçevesinde nitelendirdiği şehri, bir üründen ziyade “yapıt” olarak gören Lefebvre, sanayileşme yoluyla metanın genelleşmesinin kullanım değerini ve dolayısıyla şehri ve kentsel gerçekliği yok etme eğiliminde olduğunu ileri sürüyor. Bu nedenle, yazar, kullanım değeri-değişim değeri ayrışmasının kent, kentsel yaşam ve toplum üzerindeki yansımasını çözümleyerek bu süreçte belirleyenin (öznenin) sanayileşme, belirlenenin (nesnenin) ise şehir olması durumunu inceliyor. Buna ek olarak, şehri değişim değeri eksenindeki edilgenliğinden bağımsız olarak değerlendiren Lefevbre, öngörülemez bir moment olma niteliğinden hareketle, şehri, karşılaşmaların, iletişim ve enformasyonun çakıştığı, arzu, dengesizlik, normallik ve kısıtlamaların çözüldüğü yer olarak tanımlıyor. “Kent, zihinsel ve toplumsal bir biçimdir, niceliklerden (mekânlar, nesneler, ürünler) doğan bir niteliktir” (s. 99).

Kitabın ikinci bölümünde felsefe ve şehrin bağlantısını irdeleyen yazar, şehir ve felsefenin bütünleşme potansiyeli ve bunun gerekliliğini; “felsefe gerçekleşir” mottosuyla öne sürerek, felsefenin toplumsal pratikten bağımsız olmadığını vurgulamaya çalışıyor. Şehri bir yapıt olarak tanımlamasından hareketle Lefebvre, bu yapıtın üretimini bir nesne üretiminden ziyade insanlar tarafından insanların üretimi ve yeniden üretimi olarak değerlendiriyor.

Şehir-iktidar/sermaye arasındaki gerilimi de kendi kent kavramsallaştırması üzerinden çözümleyen yazar, bu ilişkiyi kent aleyhine bir nitelikte tasvir ediyor. Buna göre, devlet ve şirketler, kentsel işlevleri gasp etmeye ve kentin biçimini ortadan kaldırarak bu işlevleri üstlenip karşılamaya çabalamaktadır. Böyle bir durumda, şehir bir yapıt olma niteliğini kaybetmekte ve iktidarlar tarafından talan edilmektedir. Lefebvre’i kent hakkına götüren kıvılcım da işte tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. Mevcut sorunsalı çözecek bir “özne”, kendi tarzında çok güçlü olan bir kentsel tohum, çatlaklardan doğabilir mi sorusunu soran yazar, buna cevaben toplumsal pratiğin (praksis) gerekliliğinin altını çizerek başka bir insana, “kent toplumu” insanına doğru ilerlemek için çabalamak gerektiğini belirtiyor. Tasvir ettiği bu projeyi engelleyen tüm ideoloji ve stratejileri yok etme zorunluluğuna da değinen Lefebvre, buna ek olarak yeni biçim ve ilişkileri yoktan var etme gücüne yalnızca toplumsal yaşamın (praksis) sahip olduğunu söyleyerek, düşlediği devrimsel dönüşümün pratik boyutunu formüle etmektedir. Kent hakkı kavramı en kısa ve net haliyle, bu devrimsel değişimi kapsayan bir kavramsallaştırmadır. Devrimci olması ise, koşulların zorlamasından dolayı değil, mevcut düzene karşı çıktığı içindir. Bunu yapabilecek sınıf olarak Lefebvre’in işaret ettiği sınıf ise işçi sınıfıdır; çünkü yazara göre “yalnızca devrimci inisiyatif alabilen gruplar, sınıflar ya da toplumsal sınıf fraksiyonları kentsel sorunları çözmeyi üstlenebilir ve çözümlerini tam anlamıyla hayata geçirebilir” (s. 127). Ancak bu sayede şehir tekrardan bir yapıt niteliğine kavuşacaktır.

Kent hakkı kavramı, basit bir ziyaret ya da geleneksel şehirlere geri dönme hakkı olarak değil, dönüşmüş, yenilenmiş kentsel yaşam hakkı olarak formüle edilebilir. Burada kilit nokta ise, kullanım değeri-değişim değeri ile paralel bir şekilde sahiplenme-tahakküm kavramları arasındaki geçişin kent hakkı için hayati olmasıdır. Söz konusu değişim, toplumsal düzlemde “kent toplumu”na geçişin bir ifadesidir aynı zamanda. Bu toplumun kentinin bir biçimi vardır: Bir araya geliş, kendiliğindenlik, karşılaşma. Bir başka deyişle, Lefebvre’in kent sorunsalına yanıtı, kullanım değeri ve sahiplenme güdüleriyle donanmış, toplumsal pratiklerin katkısı ile spekülatör ya da kapitalist elebaşlarına değil (s. 144), “kullanıcılara” yönelik kente varabilmektir. Burada tarihsel açıdan eski bir kente dönüşten ziyade, şehrin üretici çalışma, yapıt ve şenliklerin işgal ettiği mekânlar haline gelmesidir. Şehir, yazara göre bu işlevi, başkalaşmış kent toplumunda bulmalıdır. Kent hakkı işte bu dönüşümün/devrimin kavramsal çerçevesini, özünü oluşturmaktadır.

Kent hakkı aracılığıyla kent toplumuna geçiş sürecinde, kapitalist şehrin merkezilik niteliğini de irdeleyen yazar, mevcut noktada kentlerin tüketim yeri olması ve burada “yerin tüketimi”nin gerçekleşmesinin, değişim değeri ve metalaşmayla ilişkisini irdeleyerek, neo-kapitalizmle beraber, buna bir de karar merkezi olma özelliğinin eklendiğini vurguluyor. Gelinen yeni aşamada şehir artık insanları değil, enformasyon ve bilgiyi bir araya getirmektedir. Sonuç olarak da kentliler, kullanıcı ve kentin niteliklerini üretici olma durumundan, “bu devasa gösterinin figüranlarına” indirgenmektedir. Kent hakkı ve vurguladığı öngörülemez karşılaşma olanakları, kendiliğindenlik gibi “merkezi karar alma”dan bağımsız özellikleri, bu noktada kentlileri tekrar birer özne, kenti ise bir yapıt haline getirme çabasının temel dinamikleri olarak ön plana çıkmaktadır. Yazar, bu bağlamda şunları söylüyor:

Şehir hakkı kendini üstün bir hak biçimi olarak ortaya serer: özgürlük hakkı, toplumsallık içinde bireyleşme hakkı, habitat ve mesken hakkı. Yapıt hakkı, katılım ve sahiplenme hakkı da (mülkiyet hakkından belirgin biçimde farklıdır) şehir hakkının içinde yer alırlar.” (s. 151).

Son bölümde ise yazar, kentsel reformun, günümüzde egemen olan sınıf stratejisine karşı çıkan bir strateji ortaya koyması hasebiyle devrimci bir reform olduğunu, bunun yalnızca ekonomik (toplumsal ihtiyaçlara yönelik planlama) değil, politik (devlet aygıtının demokratik denetimi, genelleşmiş özyönetim) ve kalıcı bir kültürel bir devrim gerektirdiğini öne sürerek, söz konusu sürecin bir formülasyonunu ortaya koyuyor.

sehirhakki.jpg

Özellikle Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler gibi küresel ekonomik sistemin devamlılığını esas alan uluslararası örgütlenmelerin, kent hakkını, mevcut ekonomik ve toplumsal yapı içinde, çeşitli edilgen sosyal haklara indirgeyerek kavramı temel bağlamından koparma/yozlaştırma çabalarına karşın, Lefebvre’in özgün kent hakkı kavramı, hem bu kitapta hem de özellikle David Harvey’in çeşitli çalışmalarında, düzen karşıtı, anti-kapitalist ve bütüncül bir devrim anlayışının egemen olduğu haliyle ele alınmaktadır. Şehir Hakkı kitabı ve Işık Ergüden’in bu güzel çevirisi, bu nedenlerle önemli bir eksiği kapatmaktadır.

Arş. Gör. Hikmet Kuran
Ankara Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi

“Ankara’dan abim geldi…”

Ali Rıza Avcan

Yazmayacaktım; ama artık şu an’dan itibaren yazmak farz oldu.

Önce sabah gazetedeki tam sayfa ilanı gördüm. Biraz önce de, 0 312 427 88 63 numaralı telefondan yapılan aramayı, Ankara’daki arkadaşlarım arıyor düşüncesiyle açtığımda onun tok sesini duydum.

Aslında aramanın yapıldığı yerin İzmir olması durumunda, belki de bu yazıyı yazmayabilirdim.

Ama İzmir Ticaret Odası’nın başkanlığına aday olan o kişi, beni Bir Ankara numarası üzerinden aramayı tercih ederek banda alınmış kendi sesiyle  kendisini niye başkan seçmem gerektiğini anlatmaya çalışmıştı.

Belli olmaz; belki de böylelikle hem bana hem de İzmir Ticaret Odası’nın diğer üyelerine “Ankara’dan aranıyor olmak” durumu üzerinden bir alt mesaj vermek istemiş olabilirdi….

Gazetelere tam sayfa ilan vermek, oda üyelerine kendi sesiyle ulaşmak, adaylık için özel bir web sayfası oluşturmak, kentin önde gelen diğer meslek örgütlerini ziyaret etmek, çeşitli sektör mensuplarıyla fotoğraflar vermek ve benzerleri… Bütün bunlar, büyük bütçelerle ve profesyonel bir reklam ya da halkla ilişkiler ajansı ile çalışıldığının kanıtlarıydı. Çünkü bütün bunların amatörlerle ve amatör yöntemlerle yapılması mümkün değildi.

Ama bütün bu işleri üstlenen profesyonel bir kurum, kadro ya da şahıs da böylesi bir yanlışı yapmazdı, yapamazdı.

Tabii ki, yapılan iş bilerek yapılan bir yanlışlık değilse…

Anlaşıldığı kadarıyla, o “profesyonel dokunuş” sayesinde belki de, tanıtımı yapılan adayın Ankara’nın gösterdiği aday olduğuna dair bir algı yaratılmak istenmişti…

Şayet bunu bilmeden, fark etmeden yapıyor iseler bu İzmir ve İzmirli için affedilmeyecek büyük bir yanlışlık, büyük bir gaftı.

Yok şayet, bilerek ve isteyerek yapıyorlarsa, Ankara’nın adayı olduğuna ilişkin bugüne kadar söylenen iddiaları doğrulayan somut bir kanıta dönüşüyordu bu yeni durum.

Evet, anladığınız gibi uzunca bir süredir İzmir Ticaret Odası başkan adayı olarak yeniden gündemimize giren Mahmut Özgener‘den bahsediyorum.

5aaf6d5aae78492058e4cd30

Kendisini daha önce, ünlü şike davası açılmadan kısa bir süre önce istifa ettiği tartışmalı Futbol federasyonu Başkanlığı nedeniyle tanıyorduk. Üstüne üstlük Google’da yaptığımız taramalar sırasında Ekşi Sözlük’teki yüzlerce mesajdan insanların 14 Temmuz 2008 tarihinden bu yana bu aday hakkında neler düşünüp neler söylediğini de kolaylıkla öğrenebiliyorduk. (1)

Bunun dışında, hazırlattığı web sayfasındaki “vizyon” ve “projeler” başlığı altındaki vaatlerinde, rakiplerinden farklı olarak kendine özgü fazla bir şey söylemediğini, proje olarak ifade ettiği şeylerin İzmir hakkında daha önce söylenmiş genel geçer düşünceler olduğunu, bu anlatımlarla aslında suya sabuna dokunmayan bir politika ve strateji geliştirdiğini biliyorduk.

Ancak, İzmir Ticaret Odası başkanı Ekrem Demirtaş‘ın 25-26 yıllık saltanatı sırasında İzmir’e yaptığı kötülükleri yakından bilen biri olarak, İzmir Ticaret Odası’na yeni bir başkanın ve onu destekleyecek yeni bir ekibin gerekli olduğunu da biliyorduk.

Resim2

İzmir ve İzmir Ticaret Odası için kendisinden çok üyelerinin ve İzmir’in çıkarını düşünen bir adayın kazanmasını, İzmir Ticaret Odası’ndaki kötü yönetimin sona ermesini istiyorduk.

Ama bir yandan da, Ankara merkezli telefonlarla yaratılan algı operasyonunun bir oyuncusu olarak İzmir Ticaret Odası başkanını seçmek de istemiyorduk….


(1) https://eksisozluk.com/mahmut-ozgener–1922269?p=13

“Yol, dolaşır…”

Yine, yeniden ve kaldığımız yerden Aruç Aruoba ve “Yürüme” dizeleri…

Yol, belirli bir yerden kalkar,

belirli başka bir yere varır

– ama yolun yönü hiçbir zaman

bu iki yer (iki ‘nokta’) arasındaki

düz çizgü (bir ‘doğru’) değildir:-

Yol, dolaşır…

38059721906_727aba44d3_o (1).jpg

Bir yerden bıkıp, yeni bir yola çıkan kişi,

çıktığı yolun hiç de yepyeni bir yol

olmayabileceğini; daha önce zaten yürünmüş

bir yol olabileceğini de hesaba katmak

zorundadır: Mutlak yeni bir yol yoktur:

Ama, yola çıkacak kişi açısından, yeni yol

– çoktur…

Kişi, başından beri, tutturduğu her yolla,

daha ilerinde tutabileceği yolların

kaldırım taşlarını, ve, giderek, haritasını,

yontar, çizer, belirler…

Her bir yola çıkış,

çıkılacak yeni yolların

sorumluluğunu da getirir.

– Tabii, ters taraftan da, çıkılabilecek

her yol, daha önce çıkılmış ve yürünmüş

yolların belirlemelerini ve olanaklarını

taşır – gerçekler…

Dünyasını kendi çevresinde kendisi kurmuş,

kendine varan her yolun sonuna yalnızca

kendisinde bulunan bir yer koymuş bir kişi

– kendi yerinden dışarıya çıkan yolu

nasıl bulsun ki?…

Nereye giderse gitsin,

hangi yerden hangi yola çıkarsa çıksın,

kendine egemen olabilen kişi

(“bir kral gibi”)

terkedeceği yerden yola çıkacağı zaman da,

çıkacağı yeni yolun yönünü de,

kendisi belirleyebilen kişidir.

Yeri yalnız kendi yeri

yolu yalnız kendi yolu

olan kişi, ne yerinde ne yolunda,

başka kişilere rastlamayacaktır.

– rastladıkları da, hep, onun

ne yerini ne yolunu anlayanlar

olacaktır.

25412116057_cd72c7deda_o

Bir yeri terkederek bir yola çıkmanın gereği,

kökten bir kararlılıktır – yerde de yolda da

ne olursa olsun, yılmama; hep sürekli,

ilerleme kararlılığı…

Yerleşik olmaya dayanamayan kişinin yolu,

hiçbir yere varmayacak bir yol olacaktır.

Bir yere ulaşmak isteyen kişinin tutabileceği tek yol,

hep yolcu olma yoludur.

14760969704_40dd084fa2_o

Bir yerde durmak ile bir yola çıkmak

hep karşıt işlerdir: Her yer, bir yola

çıkmak bakımından bir inertia* taşır

– kolay kolay çıkamaz yola, bir yerde

yerleşmiş kişi; öte yandan da, her yol,

bir yere yerleşmek bakımından bir momentum‘a

sahiptir – bu kez de durması, yerleşmesi

kolay değildir, yola çıkmış, yürüyen kişinin

– temelde aynı şeydir belki

bu inertia ile bu momentum


* İnertia: Süredurum

* * Momentum: Devinirlik

Yol 008