Karşıyaka’nın Cumhuriyet hafızasına sahip çıkmak…

Ali Rıza Avcan

Karşıyaka’da Antik dönemlerden bu yana varlığını koruyan kaç adet arkeolojik, tarihi ve kültürel değer vardır ve bunların özellikleri nelerdir?

Bu soruların cevabı, bugüne kadar Karşıyaka’daki arkeolojik, tarihi ve kültürel değerleri belirlemek amacıyla ayrıntılı bir envanter çalışması yapılmadığı için -ne yazık ki- net bir şekilde verilememektedir.

Bu anlamda, Karşıyaka’daki somut  ya da somut olmayan tüm arkeolojik, tarihi ve kültürel değerlerin sayısı, yerleri ve özellikleri bilinmemekte ve bunun doğal bir sonucu olarak bu değerlerin korunması için doğru, sağlıklı ve sonuç alıcı bir koruma planı hayata geçirilememektedir.

İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından hazırlanıp 2012 yılında “İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri” adıyla yayınlanan üç ciltlik çalışmanın ikinci cildindeki bilgilere göre;

Karşıyaka ilçesi sınırları içinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca tescillenmiş 1 anıt mezar (Zübeyde Hanım Anıt Mezarı), 1 doğal sit alanı (Zübeyde Hanım Parkı), 1 havra (Mezaket Arabim Havrası), 2 kilise (Saint Antoine ve Saint Helen Katolik kiliseleri), 2 cami (Hacı Osman Paşa ve 1843 sokak cami), 1 tren istasyonu (Karşıyaka Tren İstasyonu), 1 Hamam (Alibey Hamamı), kamu kurumlarınca kullanılan 3 bina (Karşıyaka Polis Merkezi Amirliği, MEB Rehberlik ve Araştırma Merkezi, Necip Demir Ticaret Meslek Lisesi), 5 köşk (Alyotti, Heinrich Van Der Zee, Löhner, Penetti ve Uşakizade Latife Hanım), Karşıyaka Öğretmenler Lokali, anaokulu olarak kullanılan 2 bina, 1 konsolosluk evi, 16 iş yeri olarak kullanılan bina, 23 konut olarak kullanılan bina, 42 adet sivil mimari örneği bina, 4 adet taşınmaz, 2 mezarlık (Dedebaşı ve Soğukkuyu Mezarlığı), Donanmacı mahallesindeki 1 adet eski kaymakamlık binası, Gün Sazak Bulvarı’ndaki çam ağaçları, Rüştü Şardağ Caddesi’ndeki 4 adet dut ağacı, Yalı Caddesi’ndeki palmiyeler, Soğukkuyu’daki meşe ve manolya ağaçları bulunmaktadır. (1)

Gördüğümüz kadarıyla listelenen bu taşınmaz kültür varlıklarının çoğunu Osmanlı Dönemi eserleri oluşturmaktadır. Cumhuriyet Dönemi’nde yapılıp tescillenmiş tek  taşınmaz, Mustafa Kemal Atatürk‘ün annesi Zübeyde Hanım‘ın anıt mezarı ve o mezarın içinde yer aldığı Zübeyde Hanım Parkı‘dır. 

Karşıyaka tarihi ile ilgilenenlerin de bildiği gibi Zübeyde Hanım‘ın ölümünden sonra Latife Hanım tarafından yaptırılan mezarı, aradan 17 yıl geçtikten sonra 1940 yılında Mustafa Kemal Atatürk‘ün arzuladığı hale getirilmiş; böylelikle Karşıyakalılar, 95 yıllık Cumhuriyet Dönemi’nde yapılan tek değere sahip olmuşlardır.

Bu acıklı durumun ortaya çıkmasında, hem koruma mevzuatının hem de Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı kültür varlıklarını koruma bölge kurullarının Cumhuriyet dönemi yapı, anıt, heykel ve diğer eserleri koruma konusundaki isteksiz, olumsuz tutumlarının büyük etkisi vardır. 

Nitekim, 1972-1973 yıllarında Cumhuriyet’in 50. yılı nedeniyle Karşıyaka halkı tarafından yaptırılan 44 yıllık Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı bile tescillenip korunmadığı, daha doğrusu tescillenmesi Cumhuriyet düşmanı güçler tarafından reddedildiği için geçtiğimiz yıl Karşıyaka Belediyesi ile İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu‘nun işbirliği içinde yeni bir vandallık örneği olarak daha büyüğünün yapılacağı vaadiyle yıkılmış ve yerine hiçbir ortak yaşanmışlık duygusu ile yüklü olmayan devasa bir beton kitle yükselmeye başlamıştır.

Bu anlamda, Karşıyaka’da Zübeyde Hanım Anıtı ve Zübeyde Hanım Parkı dışında Karşıyaka’nın Cumhuriyet Dönemi hafızasını temsil etmek amacıyla tescillenip koruma altına alınmış tek bir yapı, tek bir taşınmaz bulunmamaktadır (!)

Bu saptama, Karşıyaka halkının sahiplendiği Cumhuriyet değerleri, Mustafa Kemal Atatürk‘e saygı ve “Karşıyakalılık” ruhu kapsamında sanırım çoğu Karşıyakalı’nın bilmediği, fark etmediği ya da dikkate almadığı veya almak istemediği; ama eminim hepsinin yüreğini kanatacak önemli bir saptamadır (!)

89948911

Gelelim şimdi dökümünü yaptığımız Osmanlı Dönemi taşınmaz kültür varlıkları içinde Cumhuriyet Dönemi ve onun değerleriyle ilişkili olanlara….

Hepimizin bildiği gibi tescilli Osmanlı Dönemi taşınmazları arasında Cumhuriyet Dönemi ile ilgili olan üç önemli taşınmaz kültür varlığı bulunmaktadır:

Birincisi, İzmir’in Yunan işgalinden kurtulduğu 9 Eylül 1922 tarihi sonrasında çok kısa bir süreyle Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk‘ün karargah binası olarak kullandığı meşhur İplikçizadeler (Alatini) Köşkü….

İşgal döneminde İzmir Yunan Genel Valisi Stergiyadis‘e ve İzmir’i ziyaret eden Yunan Kralı I. Konstantin‘e ev sahipliği yapan, işgal sonrası Mustafa Kemal Atatürk tarafından karargah olarak kullanılan, sonrasında pansiyon, çocuk yuvası olarak hizmet veren bu tarihi yapı, yerine modern bir apartman kondurmak amacıyla İzmir Belediye Başkanı İhsan Alyanak‘ın görevde olduğu 1976 yılında yıkıldığı için bugün artık ne yerinde ne de yukarıdaki listede yer alıyor….

Açıkçası İzmir’in ve Karşıyaka’nın önemli bir tarihi değeri, o günlerde o binayı yıkan inşaat sahipleri ve o yıkıma itiraz etmeyen iktidar sahipleri; hatta yıkımı kolaylaştıranlar sayesinde bugün -ne yazık ki- ortada yok (!)

CU5s3pSUsAEgP9t

Karşıyaka Karargah Binası 001

Bu durumu, İzmir’e yerleştiğim ilk yıl Yaşar Aksoy‘un Atlas Dergisi’nin 1996 Haziran tarihli İzmir Özel Sayısı‘ndaki “İzmir’in İçinde ve Ötesinde” başlıklı yazısından (2) öğrendiğim için çalıştığım Prometheus İnsan Kaynakları‘nın sponsorluğu çerçevesinde bu tarihi binayı ve o binada yaşananları; ayrıca o binayı yıkarak kentteki Cumhuriyet hafızasını yok etmek isteyenleri anımsatmak amacıyla o binanın bulunduğu yerdeki Çağlayan apartmanın önüne tanıtıcı bir tabela yaptırarak 9 Eylül 1999 günü Karşıyaka Belediye eski başkanı Şebnem Tabak‘la birlikte açma mutluluğunu yaşamıştım.  

Karşıyaka Karargah Binası

ÇAĞLAYAN APT (1)İkinci önemli taşınmaz kültür varlığı, Mustafa Kemal Atatürk‘ün annesinin ölümü nedeniyle geldiği 27 Ocak 1923 tarihiyle bir heyetle birlikte Manisa’dan İzmir’e geldiği 11 Ekim 1925 tarihinde kullandığı Karşıyaka Tren İstasyonu‘dur.

Ancak Karşıyaka İstasyonu‘nun bugün içinde bulunduğu içler acısı durum da, bu binanın Mustafa Kemal Atatürk ile ilişkisini ortaya koymaktan uzaktır.

ataturk_kyakada_27011923

Üçüncü taşınmaz kültür varlığı ise Mustafa Kemal Atatürk‘ün annesi Zübeyde Hanım‘ın hastalığı nedeniyle yerleşip 14 Aralık 1922-14 Ocak 1923 tarihleri arasındaki bir aylık dönemde yaşadığı Latife Hanım Köşkü’dür.

Mustafa Kemal Atatürk‘ün annesi Zübeyde Hanım‘ın çok kısa bir süre yaşadığı Latife Hanım Köşkü ise yine aynı şekilde aradan tamı tamamına 85 yıl geçtikten sonra ancak 2008 yılında restore edilerek bir anı evi olarak hizmete açılmıştır.

Bu anlamda, Karşıyaka ölçeğinde Mustafa Kemal Atatürk ile annesi Zübeyde Hanım ile ilgisi olan bu değerli taşınmaz kültür varlıklarının ya yıkılıp yok olması ya da uzun yıllar ihmal edildikten sonra restore edilip korunması şeklinde bir ihmalkarlığın yaşandığı, Karşıyaka’nın bu çerçevede bugüne kadar iyi bir sınav vermediği söylenebilir. 

Bir de bunun üstüne, 1973 yılında Cumhuriyet’in 50. yılı nedeniyle Karşıyaka halkının bağış ve yardımlarıyla yaptırılan Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı, Karşıyaka Belediyesi‘nin İller Bankası’ndan aldığı kredi ile daha büyüğünü yaptıracağı iddiasıyla yıkılmış; böylelikle 44 yıllık bir anıtın anlam yüklü geçmişi yok sayılarak yepyeni bir beton kitlenin yapımı gündeme getirilmiştir.

Bu yıkımda çoğu Karşıyakalı ve Karşıyaka’yı temsil ettiği iddiasındaki kişi, kurum ve kuruluşlar bu yıkıma karşı çıkmamış, bu amaçla ortaya çıkanlara destek olmamış, 44 yıllık bir hafızanın aynen İplikçizade Köşkü‘nde olduğu gibi yıkımına bile bile göz yummuş, hatta yapılan basın toplantılarına katılarak bu suça ortak olmuştur.

Şimdi de çıkıp, eski anıtın yıkımına karşı çıkanlara “tamam artık, anladık; bu itirazı daha fazla devam ettirmeyin. Mevcut durumu kabul edin” diye akıl vermeye kalkmakta, eski suç ortaklarını unutarak bizlerin de kendileri gibi davranmasını istemektedirler.

Şimdi onlara şu soruları sormak gerekir;

Mustafa Kemal Atatürk‘ün anılarıyla yüklü İplikçizade Köşkü yıkılıp yerine Çağlayan apartmanı yapılırken neredeydiniz ve ne yaptınız?

Cumhuriyet dönemi sivil mimarlığın önemli ve güzel bir örneği olan Özsaruhan evinin yıkımına TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi karşı çıkıp dava açarken neredeydiniz ve ne yaptınız?

1923-2008 döneminde metruk vaziyetteyken sahibi olan inşaat şirketi, bu binayı restore etmenin karşılığında aynı parselde yüksek binalar yapabilmek için İzmir Valisi Kemal Nehruzoğlu ile pazarlık yaparken neredeydiniz ve ne yaptınız?

Atatürk’ün bizzat iki kez kullandığı Karşıyaka Tren İstasyonu garip bir kafeye dönüştürülürken, bir avuç Karşıyakalı oranın bir kent müzesi olabilmesi için mücadele ederken neredeydiniz ve ne yaptınız?

1972 ve 1973 yıllarında, sırf bu amaçla kurulan sivil bir derneğin halktan ve çocuklardan topladığı bağış ve yardımlarla yaptırdığı 44 yıllık Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı yıkılıp tüm hafızamız bir çırpıda çöpe atılırken neredeydiniz ve ne yaptınız?

Emir_ERTEN_zmir201441

Evet, sahi neredeydiniz ve ne yaptınız?

Sizin de bileceğiniz gibi Karşıyaka’yı sevmek sadece yazıp çizmekle, törenlere katılıp nutuklar atmakla, dernekler kurup anıtlar yaptırmakla, önemli günlerde kutlamalar yapıp ödüller almakla olmuyor…

Karşıyaka’yı sevmek, kentin Cumhuriyet Dönemi ile ilgili hafızasını ortaya koyan arkeolojik, tarihi ve kültürel değerleri koruyup onlara sahip çıkmakla mümkün olabiliyor… 


(1) İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri, Cilt 2 G-N, İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, İzmir, 2012, s. 47-117

(2) Aksoy, Yaşar (1997), “İzmir’in İçinde ve Ötesinde“, Atlas Dergisi Özel Sayısı, Haziran 1996, s. 76-87

Delta’da eskinin kirli izleri…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz Çarşamba günü, yani 14 Mart 2018 tarihinde Doğa Derneği‘nden Burak Özkırlı, Eyüp Fatih Şimşek ve Avukat Cem Altıparmak ile birlikte Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın fazla bilinmeyen yerlerini dolaştık.

Amacımız, Doğa Derneği ve Avukat Cem Altıparmak ile birlikte Orman ve Su İşleri Bakanlığı aleyhine açtığımız dava için 16 Mart 2018 tarihinde yapılacak bilirkişi keşfi ile ilgili planımızı yerinde görerek belirlemekti.  

Çünkü, 4 Nisan 2014 tarih, 28962 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği“nde yer almadığı halde Orman ve Su İşleri Bakanlığı Ulusal Sulak Alan Komisyonu (USAK) tarafından İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin önünü açmak amacıyla icat edilip Gediz Deltası Sulak Alanı haritasına  işlenen “Hassas Kullanım Bölgesi“nin mutlak koruma alanlarından hiçbir farkı olmadığını ; ayrıca uluslararası koruma altındaki Ramsar alanı ile “Kontrollü Kullanım Alanı“nın birbirleriyle çakıştığı alanları bilirkişi heyetine göstermek istiyorduk.

Gediz Deltası Sulak Alan Koruma Bölgesi & İzmir Körfez Geçişi ProjesiO amaçla, Ulusal Sulak Alan Komisyonu (USAK) tarafından “Hassas Kullanım Alanı” olarak tanımlanan bölge ile “Sürdürülebilir Kullanım Alanı” olarak tanımlanan bölge arasında kalan ve günlük dilde “Degaj” olarak adlandırılan bölgeyi dolaştık. 

Bunun için ilk önce İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İzmir Su Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’ne (İZSU) ait Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi çevresinden ve içinden sahile ulaşmaya çalıştık ama başarılı olamadık. Bunun nedeni İZSU’nun güvenlik gerekçesiyle bu bölgedeki birçok toprak yolu ve geçidi tahrip etmiş olmasıydı. Bu girişimimiz sırasında çok kötü kokan bir atmosfer içinde çökeltme havuzlarındaki tehlikeli atıkların arıtılmasına tanık olduk ve bütün bu kirli işlemlerin böylesi bir doğa içinde yapılmış olmasına şaşırdık.

Atık çökeltme havuzlarının hemen kenarında gerçekleştirdiğimiz bu maceralı girişim sırasında tesisin güvenlik açığını ortaya çıkardığımız için güvenlikçileri ve tesis yöneticileri yorup terlettiğimizi de fark ettik…

Proje Bölgesi

İkinci girişimimizi ise Sasalı Kent Ormanı‘ndaki mutlak koruma alanı tellerinde açılan bölümlerden girmek suretiyle yaptık. Bu sırada mutlak koruma alanını çevreleyen tel örgünün çevrede hayvancılık ve balıkçılık yapan insanlarca tahrip edildiğini, bu bölge içinde büyük ve küçükbaş hayvan besiciliği için geçici tesislerin yapıldığını, koruma bölgesi içine yayılan sürülerinin hatırı sayılır bir boyuta ulaştığını gördük. Hatta topladıkları çuvallar dolusu deniz börülcesini araçlarıyla götüren insanlarla konuşup görüştük.

Kent ormanı içinden yaptığımız bu ikinci girişimimizde amacımıza ulaştık. Böylelikle “Degaj” denilen bölgede “Sürdürülebilir Bölge” adı verilen bölge ile “Hassas Kullanım Bölgesi” olarak tanımlanan bölgenin tam ortasında durarak aslında yanyana duran bu iki bölge arasında bir farklılık olmadığını, her iki bölgenin bitki ve hayvan varlığı açısından birbirine benzediğini gördük. Bir anlamda bu iki bölge arasındaki sınır çizgisinin, cetvelle çizildiği söylenen Türkiye-Suriye ve Türkiye-Irak sınırları gibi yapay bir sınır olduğunu, doğanın böyle bir sınıra sahip olmadığını anladık.

Tabii ki, bu arada gördüğümüz ve daha önce haberimiz olmadığı için şaşkınlıkla karşıladığımız yer “Degaj” adı verilen arka arkaya sıralanmış adaların birleşiminden oluşan yapay bir yarımadaydı.

Degaj Bölgesi

Bu bölgeye gelmeden önce gördüğümüz sık aralıklarla yapılmış trafo binaları ve birbirini izleyen yüzlerce elektrik direği ise Ramsar Alanı ya da İzmir Kuş Cenneti olarak tanımlanan bu bölgede bir tarihlerde bir şeylerin yapılmak istendiğini gösteriyordu. 

O merakla dönüp bilgisayarımın karşısına oturduğumda “Degaj” sözcüğünün buraya Osmanlı Devleti zamanında Çamaltı Tuzlası‘nı işleten İtalyanlar tarafından verildiği, sözcük anlamının ise ‘serbest‘, ‘sıkıntısız‘, ‘doğal‘, ‘rahat‘, ‘açık‘ ya da ‘geniş‘ anlamına geldiğini öğrendim. 

ilks2-1
Yüzer liman maketi
ilks2-3
Arkas Holding yetkilileri

İnternette yaptığım bu araştırmaların devamında da, 12 Ağustos 2004 tarihli Yeni Asır Gazetesi haberinden, Arkas Holding’in 2004 yılında bu bölgede büyük bir konteyner limanı yapmak için girişimde bulunduğunu, limanın ilk bölümünün iki yıl içinde 300 milyon dolara tamamlanacağını, projelendirilen limanın karadan 3,5 kilometre açıkta  1.400 metre uzunluk ve 350 metre genişlikte yüzer bir platform olarak inşa edileceğini, bu platformla sahil arasındaki 3,5 kilometrelik mesafenin kazıklar üzerindeki bir yolla aşılacağını öğrendim. Gazete haberine göre projeyi anlatan Arkas Holding yetkilileri bu bölgenin Ramsar sözleşmesine dahil olan yerin de dışında yer aldığını, Gediz Deltası dışında bulunduğunu için çevreye zararının bulunmadığını ve İzmir Kuş Cenneti’ne 9 kilometre uzaklıkta inşa edileceğini belirtmişler.

Aynen şimdi İzmir Körfez Geçişi Projesi için söylendiği gibi… 

Anlaşılan, birilerinin bu bölge ile ilgili menfaatleri söz konusu olduğunda, söyleyeni kim olursa olsun, tarih bir anlamda tekerrür edip duruyor…

1. derece Doğal Sit Alanı, Ramsar alanı ve Mutlak Koruma Alanı olarak ilan edilmiş bölgede gördüğümüz beton elektrik direklerinin ise 2008 yılında dikildiğini, 2012 yılında alanın bir bölümünün gözenekli telle çevrildiği, İzmir Kuş Cenneti‘ndeki yapılaşma girişimlerinin 2003 yılına kadar uzandığını, 2003 yılının Ekim ayında Yapı Kredi Bankası’nın taşınmazları arasında yer alan ve İzmir Kuş Cenneti sınırları içinde kalan 1 milyon 200 bin metrekarelik arazinin satışına dayandığını öğrendim.

Elektrik Direkleri

Ayrıca Eskidji Müzayede Evi tarafından 10 Ekim 2003 tarihinde yapılan açık arttırmada söz konusu arazinin kimliği gizli tutulan bir kişi tarafından 4,1 trilyona satın alındığını, İzmir Kuş Cenneti‘nin göbeğinde ve kanalların yer aldığı alanın hemen yanında yer alıp yapılaşmanın yasak olduğu arazinin önceden Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde iken yapılan değişikliklerle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘na devredildiğini, Kozluca Çiftliği İşlek Sırtı Mevkii‘nde Kardelen Arsa Ofisi tarafından dikilen elektrik direklerinin Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi’nin 12 Mart 2001 tarihli kararına karşın henüz kaldırılmadığını belirledim.

Beton Rampa

Sonuç olarak dün Ramsar alanının ortasındaki oldukça büyük bir bölgenin, bugün Ramsar alanının ve hemen yanındaki bölgenin liman, köprü, arıtma tesisi ya da yeni yapılaşmalar; daha doğrusu büyük boyutlu rantlar elde etme adına, İzmir Kuş Cenneti ya da Ramsar alanı şu kadar kilometre kadar uzakta gerekçesiyle işgal edilip yağmalanmak istendiğine, yerinde yaptığımız bu tespitle daha fazla inandık.

Beton Duvarlar

Nasılsa yarın öbür gün buralarda “ben yaptım oldu” mantığıyla bir liman yapılır düşüncesiyle bu bölgeye yapılan trafo binaları, dikilen beton elektrik direkleri, dökülen beton rampalar, şimdi yıkılmış olsa bile zamanında yapılmış beton duvarlar bugün yapılmak istenenlerin geçmişte kalmış somut delilleri olarak hepimizi üzüyor ve buradan rant elde etmek isteyenlerin asıl olarak İzmir sevgisinden hebardar olmadıklarını gösteriyordu…

Yargıya intikal etmiş konularda pazarlık yapmak…

Ali Rıza Avcan

“Körfez geçişi bizim için önemli. Tüm projeler hazırlanmış durumda. Sanıyorum bir dava açılmış. Ulaşım master planına baktığımızda orada göremedim. Herhalde taslak olduğundan dolayı. Sizin bu projeyi desteklediğinizi biliyorum. Bu dava açanları da incelediğimizde arka planda bir organizasyon olduğunu görüyoruz. Bu da bizi rahatsız ediyor. İzmir’de yatırımları engellemek adına bir yapı var. Hükümet burada kendine bir yatırım yapmıyor. Yapılması gereken neyse onu yapıyoruz. Açık desteğinizi bekliyoruz.“

Bu sözler geçtiğimiz günlerde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından makamında ziyaret edilen AKP İzmir İl Başkanı Aydın Şengül tarafından söylendi ve Ege’de Son Söz gibi birçok İnternet gazetelerinde paylaşıldı.

baskan-kocaoglu-na-ak-parti-de-surpriz-dosyaya-dosyayla-cevap-977382

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun elindeki mavi renkli bir dosya ile gidip ziyaret ettiği, karşılığında da AKP yönetiminde olan yedi ilçeye ait taleplerin yer aldığı diğer bir mavi dosyayı teslim aldığı bu görüşmede, AKP İl Başkanı Aydın Şengül açık bir şekilde İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin kendileri için çok önemli olduğunu, bu projeyi İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda göremediklerini, bu durumun söz konusu belgenin henüz taslak durumunda olmasından kaynaklanmış olabileceğini belirterek, İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin yapılmaması için dava açılmış olmasından ve bu davaları destekleyen İzmirliler’in kendilerini rahatsız ettiğini söyleyerek İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘ndan kendilerine yardımcı olmasını; bu anlamda desteğini açık bir şekilde göstermesini istemiştir. 

Açıkçası, kendisine teslim edilen dosyadaki taleplere karşılık İzmir Körfez Geçişi Projesi için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘ndan destek istemiş; böylelikle herkesin önünde çirkin bir pazarlığın kapısını açmıştır.

Böylesi bir pazarlık girişimi karşısında, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun yapacağı tek olumlu hareket, mahkemeye intikal etmiş bir konu hakkında görüş beyan etmenin adaleti etkileme anlamına geleceğini söyleyerek bu pazarlık kapısını kapatması olurdu.

Ama öyle olmadı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, mahkemeye intikal etmiş bir konu hakkında suskun kalmayı tercih etti.

Böylelikle, İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili idari davalara bakan hakimlerin iktidardan ve yerel yönetimden kaynaklanan bir baskı altına girmesine göz yummuş oldu.

Diğer yandan da üyesi olduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin söylem ve eylemlerine aykırı bir tutum sergilemiş oldu.

Şimdi bundan sonraki süreçte İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin İzmir Ulaşım Ana Planı‘na girip girmeyeceğine ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni desteklemek için neler yapacağına bakacağız.

HKN_9176

İşte bütün bu nedenlerle, bugünlerde;

Ülkenin uzun bir süredir KHK’larla yönetildiği, seçim yasalarının iktidardan yana adaletsiz bir şekilde düzenlendiği, insan hak ve özgürlüklerinin askıya alındığı, her türlü kötülüğün kol gezdiği bugünlerde,

Bir kentin ve o kenti var eden en önemli değerlerin böylesi çirkin bir pazarlığa konu edilmesi; en azından tehdit kokan bir pazarlığa konu ediliyor olması, İzmir için büyük bir talihsizliktir…

Biz Kentliyiz, Biz Buradayız, Burası Bizimdir, Biz Buraya Sahip Çıkıyoruz… (3)

Ali Rıza Avcan

İZMİR’DE YENİ BİR DENEY: “ALSANCAK BÖLGE KURULU”

Kente sahip çıkıp korumanın böylesine zor olduğu ve bu mücadelenin merkezi ve yerel yönetimlerce desteklenmeyip kösteklendiği bir ortamda, tarihi ve doğal çevre ile kente sahip çıkmak çoğu kez hayalcilikle bir tutulmakta, bu uğurda mücadele edenlere uzaydan gelmiş “nostaljik” yaratıklar muamelesi yapılmakta, suya sabuna dokunmadıkları sürece onlara tahammül edilmesi gerektiği kanaatı, toplumsal bir olgu olarak kabul görmektedir.

Cep Telefonları Baz İstasyonları ve Sağlığımız - Münir Kınay & Onursal Özbek & Musa Çeçen & Rahime Ok
Alsancak Bölge Kurulu’nun “Cep Telefonları Bas İstasyonları ve Sağlımız” konulu toplantısı – Prof. Dr. Münir Kınay, Avukat Onursal Özbek, Şehir Plancısı Rahime Ok, Elektrik Mühendisi Musa Çeçen

Bütün bu olumsuz koşulların içinde, barındırdığı nüfus açısından ülkemizin üçüncü büyük kenti; ama sahip olduğu Akdeniz kültürü ile ülkemizdeki birçok ilk’i ortaya koyan, demokrasi geçmişi ve kültürü gelişkin sıcak insanların diyarı İzmir’in göbeğinde, adeta tüm İzmir’in “özet”i olan, İzmir’in bütün sorunlarını bünyesinde barındıran, bir anlamda “küçük ölçekli bir İzmir”; ama aynı zamanda, İzmir’in en “gelişmiş” ve ne yazık ki en “gelişmemiş” bölgesi olan Alsancak’da, kentlilik bilincini ve kültürünü geliştirmek; bu amaçla İzmir kentinin bütününde Alsancak’ın sorunlarını belirleyip bu sorunların çözümünü kolaylaştırmak, Yerel Gündem’21 sürecinin sloganları olan “kentine sahip çıkmak”, “çözümde ortaklık” ve “aktif katılım” ilkelerinin Alsancak ölçeğinde hayat bulması amacıyla bir kısım sivil toplum  kuruluşu ile Alsancak’da oturan, çalışan, Alsancak’ı seven ve kendini Alsancaklı hisseden yurttaşların bu bölgeden sorumlu olan Konak Belediyesi ile bir araya gelerek 2000 yılının Nisan ayında oluşturduğu Alsancak Bölge Kurulu, o tarihten bu yana gerçekleştirdiği etkinliklerle bir bölge düzeyinde kentlilik bilincinin gelişmesi, insanların içinde yaşadıkları sokağa, caddeye, mahalleye, bölgeye sahip çıkmaları için uğraş vermektedir.

Konak Belediye Başkanlığı’nın çeşitli sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ile Alsancak’la ilgilenen duyarlı hemşehrilerine yaptığı çağrı üzerine 5 Nisan 2000 tarihinde yapılan ilk toplantıda, Alsancak Bölge Kurulu’nun oluşum nedenleri ortaya konmuş ve bu nedenler çerçevesinde Alsancak Bölge Kurulu’nun Çalışma Yönetmeliğini hazırlamak üzere beş kişilik bir Yürütme Kurulu’nun seçimi yapılmıştır.

Makyaj Kararına Kimse Uymuyor
“Makyaj Kararına Kimse Uymuyor” – Yeni Asır Gazetesi

Alsancak Bölge Danışma Kurulu’nca seçilen beş kişilik Yürütme Kurulu, 6 Nisan-03 Mayıs 2000 sürecinde, Alsancak Bölge Kurulu’nun oluşum nedenini, çalışma kapsamı ve yöntemlerini, organlarını ve bunların görev, yetki ve sorumluluklarını gösteren kısa, basit ve kolay anlaşılır, olası gelişmelere açık, dinamik ve esnek bir metnin hazırlanmasına dikkat etmiş ve hazırladığı Alsancak Bölge Kurulu Çalışma Yönetmeliğini Alsancak Bölge Kurulu’nun onayına sunmuştur.

04 Mayıs 2000 tarihli ikinci Danışma Kurulu toplantısında, Yürütme Kurulu’nun hazırladığı Ortak Bildiri ile Alsancak Bölge Kurulu Çalışma Yönetmeliği görüşülerek oybirliği ile kabul edilmiştir. Alsancak Bölge Danışma Kurulu tarafından kabul edilen Ortak Bildiri ile Çalışma Yönetmeliği ve Konak Belediye Başkanlığı’nın çağrı yazısı, ülkemizdeki benzer uygulamalara örnek olması amacıyla yazımız ekinde bilginize sunulmuştur.

Alsancak Bölge Kurulu, hazırlanıp kabul edilen Çalışma Yönetmeliği uyarınca 2000 yılının Mayıs ayından bu yana oluşturduğu çalışma grupları ve her ay yaptığı Danışma Kurulları ile çalışmalarına devam etmiş;

15 Haziran 2000 tarihinde yaptığı üçüncü toplantıda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce Kordon dolgu alanında yürütülmekte olan çalışmalar hakkında İzmir Büyükşehir Belediyesi Planlama Müdürü Hasan TOPAL’ın Danışma Kurulu katılımcılarını bilgilendirmesi sağlanmış, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yapılacak Sevinç Pastanesi önündeki Altay Meydanı düzenlemeleri hakkında katılımcıların talepleri belirlenmiş ve Kent ve Estetik Çalışma Grubu ile Ulaşım Çalışma Gruplarının ortaklaşa hazırladıkları Mimar Sinan Mahallesi’ndeki yol ve kaldırım işgalleri ile ilgili pilot projenin tanıtılması  sağlanmış,

27 Temmuz 2000 tarihinde yaptığı dördüncü toplantıda Elektrik Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkan Yardımcısı Musa ÇEÇEN, Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Münir KINAY, Şehir Plancısı Rahime OK ve Milliyet Gazetesi Yazarı Avukat Onursal ÖZBEK’in konuşmacı olarak katıldıkları “Cep Telefonu Baz İstasyonları ve Sağlığımız” başlıklı bir toplantı ile katılımcıların bilgilenmesi sağlanmış,

07 Eylül 2000 tarihinde yaptığı beşinci ve son toplantısında ise Alsancak Bölgesinde Konak Belediyesi’nce yürütülen temizlik hizmetleri konusunda Konak Belediyesi Temizlik İşleri Müdür Yardımcısı Mustafa SAKALLI’nın Danışma Kurulu katılımcılarını bilgilendirmesi sağlanmış; ayrıca, Mimar Sinan Mahallesi Muhtarı Gülay PEKCAN ile Alsancak Mahallesi Muhtarı Sevil DOKUZER’in verdiği bilgiler çerçevesinde değerlendirmeler yapılmış, temizlik hizmetlerinin daha iyi bir düzeye kavuşması için öneriler geliştirilmiştir.

Konak Belediyesi’nin çağrısı üzerine çeşitli sivil toplum kuruluşlarının oluşturduğu bir düzlemde biraraya gelen Alsancak Bölge Kurulu’nun gelişip güçlenmesi için yeterli bir sivil toplum örgütlenmesinin ve desteğinin olduğu varsayılabilir. Çünkü, 1998 yılında Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nin girişimiyle birçok sivil toplum kuruluşunun ve yurttaşın desteği ile oluşturulan Alsancak Sivil Katılım Platformu, Alsancak Bölge Kurulu’nun oluşturulduğu tarihe kadar, Alsancak Bölgesi’ndeki kentlilik bilincinin gelişimi için, adeta Alsancak Bölge Kurulu’nun alt yapısını hazırlarcasına, birçok etkinlik düzenlemiş, Alsancak Bölge Kurulu’nun ortaya çıkması için gerekli olan ortamı hazırlamıştır. Birçok sivil toplum kuruluşunu ve yurttaşı biraraya getirmesi nedeniyle tüzel kişilik kazanamayan; bu nedenle de dernek, vakıf, meslek odası gibi tüzel kişiliğe sahip birçok örgütten daha fazla katılımcı olan Alsancak Sivil Katılım Platformu’nun çalışmaları bir süre sonra Alsancak’la ilgili birçok örgütün ve etkinliğin ortaya çıkmasına, Konak Belediyesi’nin bu bölgeye özel bir önem vermesine yol açmıştır.

Alsancak Bölge Kurulu, bugün bu sağlam temellerin üzerine oturmuştur. Bu nedenle de, diğer birçok belediyenin yaptığı gibi yaşadığı kente ve çevreye sahip çıkan örgütlerden yoksun bir ortamda değil; aksine, yaşadığı çevreye ve kente inatla sahip çıkan resmi ya da gayri resmi birçok oluşumun “çatı”sı olarak, altyapısı tamamlanmış bir ortamda filizlenen bir sivil örgütü olarak kurumsallaşmaya, kalıcılaşmaya aday bir yapıya sahiptir.

Ayrıca, Alsancak Bölge Kurulu diğer birçok benzerinden farklı olarak ömrünü, bir belediye başkanının ya da meclisinin ömrü ile değil çoğulcu ve katılımcı demokrasi mücadelesinin sonsuzluğu ile sınırlamış, başarı ya da başarısızlıklarını resmi bir kuruluşun ömrüne endekslememiştir.

Resim1

Alsancak Bölge Kurulu’na katılmak için Alsancak’ta oturma ya da çalışma koşulu aranmamıştır. Hatta, benzerlerinden farklı olarak bunun belgelenmesi dahi istenmemiştir. Alsancak Bölge Kurulu’na katılmanın tek koşulu, aktif katılım konusunda gönüllü olmaktır. Aktif katılım konusunda gönüllü olacağını ortaya koyan herkes; Alsancak’ta oturanlar, çalışanlar, Alsancak’ı seven ve kendini Alsancaklı hissedenler her zaman Alsancak Bölge Kurulu’nun katılımcısı olabilirler, çalışmalarına katılabilirler, yönetiminde söz sahibi olabilirler.

Alsancak Bölge Kurulu’nun çalışmalarına yardımcı olan, onun çalışmalarını kolaylaştıran Konak Belediyesi ve Belediye Başkanı Erdal İZGİ, benzerlerinden farklı olarak Bölge Kurulu’nun başkanı filan değil sade bir katılımcısıdır. Gönüllü aktif katılımını ortaya koyan diğer katılımcılarla aynı haklara sahiptir. Danışma Kurulu toplantılarını yönetmez; sadece bir katılımcı olarak izler ve diğer katılımcıların sahip olduğu hakları kullanır. Tüm etkinliklerde yer alır, dilek, şikayet, öneri ve talepleri dinleyerek onları yanıtlar, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi ile Konak Belediye Meclisi’ne iletir ya da yerine getirir. Alsancak Bölge Kurulu’nun çalışmalarını kolaylaştırmak amacıyla tüm önlemleri alır, Alsancak Bölge Kurulu’nun çalışmalarını aktif bir şekilde destekler.  

Bu anlamda, Alsancak Bölge Kurulu gerek Konak Belediyesi’nden gerekse diğer belediyelerden ve resmi kuruluşlardan ayrı bir kimliğe, kurumsal bir özerkliğe sahiptir. Alsancak Bölge Kurulu hiçbir resmi ya da siyasal kuruluşun güdümünde değil; kendi belirlediği amaç ve yöntemlerle çalışan bağımsız bir yapıya sahip gerçek bir sivil toplum örgütüdür.

Yaptığı her toplantıda katılımcıların görüş, düşünce ve önerilerini ifade etmelerini isteyen; ayrıca bunları düzenlediği anketlerle öğrenmeye çalışan, bu görüş, düşünce ve önerileri oluşturduğu çalışma grupları ile projelendirmeye, oluşturduğu bu projelerin ise ilgili kamu yönetici ve yönetimlerinin uygulaması, hayata geçirmesi için çaba gösteren Alsancak Bölge Kurulu, kurulduğu günden bu yana bu bölgede oturanların, çalışanların, Alsancak’ı seven ve kendini Alsancaklı hissedenlerin yaşadıkları çevreye sahip çıkmalarını sağlayacak kentlilik bilincinin gelişmesi, “isteyen, bekleyen ve sızlanan yurttaş” tipi yerine “taşın altına ben de elimi sokarım” diyen aktif katılımcı yurttaş tipinin oluşması; böylelikle Alsancak’taki yaşam kalitesinin yükselmesi için çaba göstermektedir. 

Alsancak Bölge Kurulu Yönetmeliği 002

Bir avuç bilinçli yurttaşın ve iyi niyetli kamu yöneticisinin çabaları ile başlatılan böylesi çağdaş uygulamaların yurdun her köşesinde hayata geçirilecek yeni uygulamalarla zenginleştirilmesi, böylesi her deneyimden alınan derslerle ülkemizdeki sivil yaşamın ve mücadelesinin güçlenmesi ülkemizdeki çoğulcu ve katılımcı demokrasinin daha da güçlenmesini, yaygınlaşmasını ve kalıcılaşmasını sağlayacaktır.


Yazımızın birinci ve ikinci bölümlerine bakmak için: 

1. Bölüm: https://kentstratejileri.com/2018/03/01/biz-kentliyiz-biz-buradayiz-burasi-bizimdir-biz-buraya-sahip-cikiyoruz-1/

2. Bölüm: https://kentstratejileri.com/2018/03/06/biz-kentliyiz-biz-buradayiz-burasi-bizimdir-biz-buraya-sahip-cikiyoruz-2/

Gerçek doğa savunucusu olmak…

Ali Rıza Avcan

Bu hafta yaşayacağımız olaylar, İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin geleceği açısından çok önemli…

Çünkü, 16 Mart 2018 Cuma günü Doğa Derneği ve Avukat Cem Altıparmak‘la birlikte açtığım davanın keşfi var.

25 Ağustos 2017 tarihinde, Orman ve Su İşleri Bakanlığı aleyhine İzmir Nöbetçi İdare Mahkemesi’nde açtığımız bu davanın konusu, Ulusal Sulak Alan Komisyonu‘nun (USAK), İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin uygulamasını kolaylaştırmak amacıyla Gediz Deltası’ndaki sulak alanların nitelik ve sınırlarında değişiklik yapan 30 Mart 2017 tarih, 28-2017/1 sayılı kararının 5. maddesinde yer alan hususların iptali ve yürütmesinin durdurulması ile ilgili.

Böylelikle İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin önünü açacak taraflı ve yanlış bir kararın önce yürütmesini durdurmak, ardından da ortadan kaldırmak istiyoruz.

Şayet mahkemenin oluşturduğu bilirkişi heyeti, bizi haklı görürse mahkemenin bizim; daha doğrusu İzmir’in yararına karar vermesi mümkün olacak. Böylelikle de İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin hayata geçirilmesi oldukça güçleşecek….

Gediz Deltası Sulak Alan Koruma Bölgesi & İzmir Körfez Geçişi Projesi

Konunun bu noktaya nasıl geldiğini yeniden hatırlamak isterseniz, bugüne kadar gerçekleşen olayları size şöyle anlatabilirim:

Uzun yıllardan bu yana Gediz Deltası için önemli çalışmalar yapan Doğa Derneği‘ndeki arkadaşlar, Orman ve Su İşleri Bakanlığı‘na bağlı Ulusal Sulak Alan Komisyonu‘nun (USAK) 2017 yılının Mart ayında Gediz Deltası’ndaki sulak alanlarla ilgili yeni bir karar aldığını duyarlar.

Bu duyumu BİMER aracılığıyla sorguladıklarında ise, karşılarına kimselere duyurulmadan; hatta Gediz Deltası‘na gelip keşif yapmaya bile kalkışılmadan Ankara’da alınmış bir karar çıkar.

Kararın altında ise Orman ve Su İşleri Bakanlığı bürokratlarının yanında iki de Ankara merkezli doğa koruma örgütü vardır.

Hani şu, neredeyse her gün Kıbrıs Şehitleri Caddesi girişinde çalıştırdıkları iyi niyetli üniversite öğrencileriyle tanıdığımız WWF-Türkiye (Dünya Doğayı Koruma Vakfı- World Wildlife Fund) ile Doğa Araştırmaları Derneği.

Doğayı koruma adına kurulmuş; üstüne üstlük Ramsar Sözleşmesi’nin Türkiye’deki STK Odak Noktası görevini yürüten biri uluslararası, diğeri ulusal bu iki doğa koruma örgütünün bu kararın altında imzalarının olması gerçekten dehşet verici bir durumdu…

Bunun üzerine konuyu hem basınla paylaşmış, hem de İsviçre’deki uluslararası Ramsar örgütünün genel sekreteriyle Avrupa danışmanı ve yardımcısına duyurmuştuk.* Örgütün bu duruma müdahale ederek yapılan yanlışlığın bir an önce düzeltilmesini talep etmiştik.

Bunun üzerine her iki doğa koruma örgütünün yöneticileri ayrı ayrı açıklamalar yaparak bu kararın nasıl ve neden imzalandığını anlatmaya çalıştılar.

Ancak verdikleri bilgiler ve ürettikleri bahaneler ikna edici değildi. Her iki örgüt de kurumsal sorumluluklarını unutarak, kararın yetkisiz görevliler tarafından imzalandığını ya da kendilerinin yıllardır Gediz Deltası’nın korunması için mücadele ettiklerini söyleyerek kendilerini aklamaya çalıştılar. Ayrıca altına imza attıkları kararın, İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgisinin bulunmadığını iddia ettiler. Onlara göre tek kabahatli kurum, böyle bir durumun varlığını kendilerine bildirip destek istemeyen Doğa Derneği‘ydi. Hatta WWF-Türkiye bu iddialarında bir adım daha öteye giderek, birlikte imza attığı Doğa Araştırmaları Derneği temsilcisinin söz konusu kararı sahayı görmeden imzaladığını bile itiraf etti.

Ama ondan sonraki süreçte, her iki doğa koruma örgütü de altına imza attıkları bu taraflı ve yanlış kararın düzeltilmesi için tek bir girişimde bile bulunmadı. 

Şimdi sıra bu iki doğa koruma örgütünün yaptığı yanlışlığın mahkeme yoluyla giderilmesi noktasına geldi…

Bu hafta içinde katılacağımız keşifte, bizler bilirkişilere doğruları söyleyerek onların doğru kararlar almalarını kolaylaştırmaya çalışacağız.

Şimdi bu iki doğa koruma örgütünden beklediğimiz tek şey, hiç değilse şu aşamada altına imza attıkları kararların yanlışlığını kabul ederek bunu bilirkişilere ya da mahkemeye bildirmeleridir.

Belli olmaz, belki de bu şekilde kamu vicdanında açtıkları yarayı bir nebze olsun onarabilir, bir kez daha Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ne çıkıp destekçi aradıklarında sağa sola kaçmadan ve İzmir’e gerçekten de sahip çıktıklarını söyleyerek göğüslerini gere gere bizlerle konuşabilirler…

İzmir Körfezi 004

Tabii ki, doğayı yeterince korumayan bu tür kişi ve kuruluşların her zaman ve yerde çevremizde olabileceğini gözardı etmeden; bunları gerçek doğa savunucularından ayırt etmenin sadece ve sadece bu tür durumlarda neler yaptıklarına bakarak mümkün olduğunu bileceğiz.


* https://www.evrensel.net/haber/333688/izmir-korfez-gecisinin-onu-iste-boyle-acildi

* https://www.evrensel.net/haber/334202/korfez-gecisine-onay-veren-wwf-ramsara-sikayet-edildi

 

Ne akar, ne kokar olmak hali…

Ali Rıza Avcan

“Ne akar, ne kokar olmak“.

Türkçe’de sıklıkla kullanılan bir deyim. Türkçe’de kullandığımız deyimlerin ne anlama geldiğini gösteren kaynaklara göre, “kimseye ne faydası, ne de zararı dokunan pısırık, çekingen kişileri” tanımlamak için kullanılıyor.

Bildiğim kadarıyla Türkçe’de bu anlama gelen başka deyimler de var. Örneğin “tavşan boku gibi, ne akar ne bulaşır“, “etliye sütlüye karışmamak“, “ne batar ne çıkar” deyimleri…

“Keçiboynuzu gibi ne uzar, ne kısalır” deyimi de aşağı yukarı aynı anlama geliyor.

Aslında bütün bu deyimler, bir yandan da işe yaramaz insanları tanımlamak amacıyla kullandığımız sözcükler…

irene-liebler-Red-Balloon
Fotoğraf: Irene Liebler

Bütün bu deyimler aslında, kendine ait bir düşünceye sahip olmayan, olsa bile bunu ifade etmekten kaçınan, bir düşünce ya da bir dava için ortaya çıkıp mücadele etmeyen, sürekli olarak sorumluluk almaktan kaçınan, diğer bir deyimle “kaçak güreşen“, herkesi memnun etmek için devamlı “sorunsuz bölgelerde” dolaşıp, kendisine güvenen ya da kendisinden çok şeyler bekleyenlere bir anlamda ihanet eden, bu nedenle giderek “güvenilmez kişi” haline gelen, bütün bu tavırsızlığı çoğu kez bir çıkar ya da bir beklenti için sergileyen insanları tanımlamak için kullanılıyor.

Bu tür insanlara, çevremizde her zaman rastlıyoruz. “Tarafsız saha“nın “orta yolcu” insanları olarak, onları var saymak ya da onlardan uzaklaşmak, onların etkisinden kurtulmak neredeyse imkansız…

Çünkü iktidar sahiplerinin her zaman için bu tür insanlara ihtiyacı var ve o nedenle bu tür insanlara nedense hep iktidarın dümen suyunda rastlanıyor.

“Ne akan, ne de kokan” bu insanlar çoğu kez ya kendilerinin ya da yakınlarının çıkarları için iktidar sahiplerinin önlerine koyduklarıyla yetinmeyi seviyorlar… Çünkü tek bekledikleri şey, önlerine onlar için bir şeylerin konulması ve bunun hiç kesilmemesi…

Bu davranışın karşılığını da, çoğu olay ya da sorunda tavırsız kalarak, olay ve gelişmeleri kıyıdan köşeden izleyerek ya da gizliden gizliye taraflara akıl vererek; ama kendi başlarını belaya sokmadan “sen sağ, ben selamet” yaklaşımıyla ödüyorlar.

Ama hiç bir zaman için ortaya; yani “er meydanı“na çıkıp kendi doğru bildikleri şeyler için mücadele etmiyorlar…

Çünkü onlar kendilerini, omuzlarının üstüne çıkaracak “herkes“in adamı olarak görüyorlar…

Bu “er meydanına çıkmama” halinin de, hep bir mazereti oluyor. Genellikle ya çok meşgul oluyorlar ya da hastanede veya kent dışında oluyorlar…

Tek amaçları, hiçbir şeye “nane olmayan” bu halleri ile “sürdürülebilir” bir şekilde sevilmek, gündemde kalmak, el üstünde tutulmak ve içi kof bir kahraman olarak kabul görmek oluyor…

Bu halleriyle çevrelerindeki insanlara, özellikle de gençlere örnek olacak halleri -hiç mi hiç- bulunmuyor…

Devamlı bir şeyler yapıyorlar ya da yapıyormuş gibi davranıyorlar; ama geriye doğru dönülüp bakıldığında kalıcı bir şeyler yapmadıkları, bütün yaptıklarının eften püften işler olduğu görülüyor… Bu anlamda bir salyangoz kadar bile iz bırakmayı bilmiyorlar…

Can-You-See-Me-Now-by-irene-liebler
Fotoğraf: Irene Liebler

Bu tür insanların genellikle sabun köpüğü gibi gelip geçici bir değerleri oluyor ve bu değeri de -ne hikmetse- hep iktidar sahipleri sayesinde, onlar adına kullanmayı tercih ediyorlar…

O nedenle de, bunun farkında olmayan çoğu insanın gelecekte yaşayacakları hayal kırıklıklarının hikmet-i sebebi oluyorlar…

Çünkü onlar, kendilerini destekleyen insanların sayesinde, aynı düzenin devamı için klonlanan figüranlar gibi kendilerine verilmiş görevleri yapıyorlar…

 

 

Biz Kentliyiz, Biz Buradayız, Burası Bizimdir, Biz Buraya Sahip Çıkıyoruz… (2)

Ali Rıza Avcan

KENTİNE, BÖLGESİNE, ÇEVRESİNE SAHİP ÇIKMAK…

Ülkemizde merkezi ve yerel yönetimlerin dışında, kendiliğinden gelişen halk hareketleriyle insanların yaşadıkları çevreye sahip çıkmaları olgusu yeni bir toplumsal denemenin konusunu oluşturmaktadır.

20 yıl öncesinde, neredeyse 12 Eylül Darbesi’nin bahanelerinden birini oluşturan Fatsa’daki “Terzi Fikri” fobisi akıllardan çıkmamakla birlikte, bu tür girişimlerin coğrafi odağı genellikle İstanbul ve yakın çevresi olmuştur. Eski gazetelerin ve kent dergilerinin sayfaları karıştırıldığında karşımıza 1 Mayıs ve Gazi mahallelerindeki, Ayaspaşa’daki, Cihangir’deki, Hasanpaşa’daki, Galata’daki, Beyoğlu’ndaki, Nişantaşı’ndaki ve Ortaköy’deki sivil oluşumların yaptıkları eylemler, gerçekleştirdikleri etkinlikler, düzenledikleri sokak festivalleri, protestolar, önerdikleri çözümlerle ilgili haberler çıkmaktadır. Bu oluşumların bir kısmı sistem karşıtı siyasetle iç içe, bir kısmı da sistemle barışık, sadece çevrenin doğru, düzgün kullanımı ile ilgili, iş, siyaset ve sosyete çevrelerinden destek alan; hatta onları bünyesinde barındıran örgütlerdir. Kente, yaşadığı çevreye duyarlı aydınların ve yurttaşların o bölgeyle ilgili önemli bir sorunun çözülmesi (Park Otel’in yapımı, tarihi Gazhane binasının yıkılması, Beyoğlu’nun yozlaşması, çevre yolu yapımı gibi) amacıyla ortaya çıkıp çevrelerine o bölgenin esnafını, halkını, öğrencisini toplamaya çalıştığı, çoğu kez de girişimlerinde başarılı olduğu bu gayri resmi oluşumlar Beyoğlu ve Nişantaşı örneklerinde olduğu gibi zaman zaman iş, siyaset ve sosyete çevrelerinin desteğini alarak, hatta oluşumlarında onlara yer vererek eski nostaljilerin canlandırılması özlemlerine de aracılık etmiştir.

1_WCFWaYlR8OfKNFf81zzvTQ

Yeni yeni ortaya çıkan bu spontan girişimlerdeki popülist kıvılcımları yakalayan bazı partiler ve yerel yönetimler ise, kendi denetimlerinin geçerli olacağı bazı projeleri gerçekleştirerek mahalle, semt ya da bölge halkını örgütlemeyi, bu tür spontan örgütlenmeleri kontrol altına almayı, hatta onların coşku ve etkilerinden yararlanmayı denemişlerdir. Bunun en belirgin örneği, genellikle CHP’li ve DSP’li belediyelerce oluşturulan, çoğu kez Kent Senatosu, Kent Meclisi ya da Danışma Kurulu olarak adlandırılan güdümlü oluşumlar ya da 1994 tarihli Mahalli İdareler Seçimleri öncesinde Anavatan Partisi/ANAP tarafından kaleme alınan II. Şehircilik Hamlesi Programı’nda öne sürülüp 1995-1999 döneminde İstanbul/Bahçelievler, Bursa/Osmangazi, İzmir/Balçova, Çiğli ve Güzelbahçe belediyelerinde uygulanan Semt Danışma Merkezleri/SEDAM Projesidir.

Bu tür belediye güdümündeki uygulamalar zaman zaman ve yer yer başarılı olmakla birlikte, belediye yönetiminin denetiminde kurulduklarından ve çoğu kez belediye yönetiminin arzu ve istekleri doğrultusunda hareket ettiklerinden gerçek bir sivil halk hareketi olarak güçlenememişler ve kurumsallaşamamışlardır. Çoğu kez karizması güçlü belediye başkanlarının şahsi girişimleri ile oluştuklarından belediye başkanlarının görevlerinden ayrılmaları ya da yeniden seçilememeleri üzerine işlevlerini kaybetmişler, çalışamaz olmuşlardır. Hatta bazı yerlerde, kendi altındaki zeminin oynamakta olduğunu sezen ya da bu projeleri uygulayan belediye başkanının kendi kontrollerinden çıkacağını anlayan belediye meclisi üyelerinin ve yerel parti teşkilatlarının muhalefeti üzerine uygulamadan kaldırılmışlardır.

Devletin, hükümetin ve yerel yönetimlerin; kısacası, resmi kuruluşların bazen bizzat bazen de katılarak oluşturduğu, oluşumunu desteklediği bu güdümlü örgütlerin etkili ve sürekli olamamasının, kurumsallaşamamasının nedeni, işin özünde gerçek bir katılım altyapısının ve kültürünün olmayışından kaynaklanmaktadır. Tüm tarihinde katılım düşüncesi ve eyleminin önemli bir örneği bulunmayan, kentlilik bilincinden ve kültüründen yoksun bir halkın, kendi çabası ya da katkısı dışında kurulan bu yerlere devletin, hükümetin ya da yerel yönetimlerin uzantısı, oraların halkla ilişkiler bürosu gözüyle bakması doğaldır ve bu tür bir algılayış da kentlilik bilincinin ve kültürünün gelişeceği belirli bir süre için normal karşılanmalıdır.

solidarity-1024x520

Kentlerin kent, buralarda yaşayanların da kentli olamadıkları ülkemizde insanların içinde yaşadıkları çevreye, ait oldukları kente sahip çıkmaları bu yüzden zor hatta mümkün olamamaktadır. Çünkü, Türkiye gibi köyden kente göç olgusunun hızlı ve yoğun yaşandığı ülkelerde kentlere sahip çıkılmasının aksine kentlerin yağmalanması söz konusu olmaktadır. Kente her yeni gelen o kente ait tüm değerlere sahip çıkarak, onu yağmalayarak tutunmaya, orada yer edinmeye çalışmakta, bu çaba ile rant peşinde koşan egemen güçlerin yürüttüğü mücadele çoğu kez aynı platformda buluşmakta, farklı amaçlarla farklı yanlardan sürdürülen bu saldırılar, kentin hoyratça yağmalanması ile sonuçlanmaktadır.

Devam Edecek…

 

Dernek mi, şirket mi?

Ali Rıza Avcan

Son iki, üç haftadır iki ayrı derneğin tüzüklerini hazırlama konusunda hem yasa ve yönetmeliklere hem de örnek olabileceğini düşündüğüm derneklerin tüzüklerine bakarak yoğun bir çalışma sürdürüyorum.

Amacım, her iki dernek tüzüğünün de iyi bir senaryo gibi kurgulanıp bu kurgu içindeki aktörlerin kendilerine verilen rollerle, seyircinin alkışlayacağı güzel şeyler yapmasını sağlamak… Olayların akışı sırasında izleyiciye ters gelen şeylerin olmaması, işlerin yolunda gitmesi ve her iki derneğin de amaç ve hedeflerine kolaylıkla ulaşmasını sağlayacak öyküyü yazmak…

O nedenle zaman zaman da, “olaya bir de tersten bakayım” düşüncesiyle Avrupa Birliği (AB), Dünya Bankası (WB), Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Georges Soros‘un kurduğu Açık Toplum Enstitüsü, (Open Society Instıtute), Birleşmiş Milletler Uluslararası Kalkınma Programı (UNDP) ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) gibi uluslararası kuruluşlarla onların Türkiye uzantısı Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı (TÜSEV) ve Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) gibi kuruluşların sivil toplum kavramı içinde yer alan dernekler, vakıflar, kooperatifler ve kent konseyleri için hazırladığı kitap, makale ve rehberlere bakıyorum.

Çünkü, Dünya egemenliğini elinde bulunduran bu sermaye kuruluşları, 1989’dan bu yana bize ‘yönetişim’ adını verdikleri bir uygulamayı önererek; hatta zorlayarak her sorunun ‘iyi yönetişim’ dedikleri mekanizma içinde ‘mücadele’ ve ‘çatışma’ yerine koydukları ‘uyum’, ‘oydaşma’ (konsensus) ve ‘uzlaşma’ ile çözümleneceği müjdesini veriyorlar.

Bunu da, sivil toplum kuruluşları (nongovermental organizastions-NGO) ya da sivil toplum olarak adlandırdıkları şekilsiz, belirsiz, ‘muhayyel’ bir evren içinde gördükleri dernek, vakıf, kooperatif ve benzerlerini ‘devlet’ ve ‘özel sektör’le ‘uyum’, ‘oydaşma’ ve ‘uzlaşma’ içinde bir araya getirerek sağlayacaklarını iddia ediyorlar.

Onlara göre eski klasik ‘yönetim’ anlayışı artık toplumları yönetmediği, bu konuda yetersiz kaldığı için; bundan böyle ‘sivil toplum’, ‘devlet’ ve ‘özel sektör’ bir araya gelerek hep birlikte toplumu yönetmelidir.

1989 yılından bu yana yukarıda adları sıralanan uluslararası kuruluşlar tarafından hararetle önerilen bu yapıya göre toplumlar,  artık eskiden olduğu gibi ulusal devletler tarafından değil; küçültülmüş ve güçsüzleştirilmiş ‘devlet’lerin rehberliğinde devlet-sivil toplum-özel sektör beraberliği içinde örgütlenmelidir.

Copy-of-Matematik-Lgr11Devletler şirketleşiyor…

Böylesi bir beraberliğin temelinde yatan amaç ise, direksiyona asıl olarak özel sektörün; yani sermayenin ve onun holding ve şirketlerinin geçmesiydi.

Bunun ilk işaretlerini, uluslararası kuruluşlara bağlı olan bağımsız kurumlarla ulusal kalkınma yerine bölgesel kalkınmayı gerçekleştirecek bölgesel kalkınma ajanslarının oluşturulmasında ve devlet örgütünün nicel ve nitel anlamda küçültülmesinde görmüştük.

Bundan böyle devletler; onun özelleştirmelerden, satışlardan, uluslararası bağlantı ve bölgesel angajmanlardan arta kalan merkezi ve yerel birimleri aynen şirketler gibi yönetilecekti. 

O nedenle, yaşadığımız yakın çevrede artık devlete ve yerel yönetime bağlı İZBAN gibi toplu ulaşım araçlarında o hizmetin bir kamu hizmeti olduğundan çok, kâr mı yoksa zarar mı edildiğine bakılıyor ve şayet zararın boyutları altından kalkılamaz hale gelirse, ulaşım ücretleri hiçbir siyasi, demokratik kaygı duyulmadan bir çırpıda % 270’lere varan oranlarda arttırılabiliyor. 

İşte o nedenle, yaşadığımız kentte belediyeye ait birçok kamu hizmeti ya doğrudan doğruya belediye şirketlerinin hizmet konusu oluyor ya da belediye yaptığı kamu hizmetlerini üstü örtük bir şekilde ortak olduğu TARKEM, TETUSA gibi özel şirketlere devrediyor veya FOLKART gibi şirketlerle birçok konuda ortak davranıyor, İzmir-Deniz İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi gibi büyük projelerin ön finansmanı, içlerinde her türden inanç, tarikat ve cemaatin yer aldığı 16 şirketin yarattığı havuzlardan sağlanıyor.

Evet, ‘özel sektör’e ve ‘sivil toplum’a rehber olacağı söylenen üçüncü ortak ‘devlet’, artık açık ya da gizli yöntemlerle şirketleşiyor, bir ölçüde ilginç bir özelleştirmenin konusu oluyor.

SWx2CHjn_400x400Dernekler, vakıflar, kooperatifler de şirketleşiyor…

Ama, son haftalarda yaptığım dernek tüzüğü hazırlama çalışmaları sırasında da gördüğüm gibi, ‘devlet‘in şirketleşmesi yanında ‘sivil toplum’un da; yani, dernek, vakıf ve kooperatif gibi sivil toplum kuruluşlarının da şirketleşmesi, adeta bir şirket gibi çalışması için elden gelen yapılıyor, öneriler hazırlanıyor ve bu önerileri uygulayanlara proje, destek, katılım ya da ihale adı altında ödüller veriliyordu…

Baktığım bütün yabancı ve yerli kaynaklarda dernek, vakıf ve kooperatif  benzerleri sivil toplum kuruluşlarının holding ve şirketler tarafından kurulması, şirket ana sözleşmesi gibi ayrıntılı tüzüklere sahip olmaları, kurumsallaşmak adına aynen onlar gibi yapılanıp çalışmaları, devamlı olarak ve onların uzantısı gibi holding ve şirketlerle iç içe çalışmaları, bağımsız denetim kurumları tarafından denetlenmeleri, şirketler gibi personel politikaları belirleyip geliştirmeleri vb. isteniyordu.

Böylelikle karşımıza şirket mi, yoksa dernek mi olduğu belli olmayan, devlet kurumlarıyla belediyelerin işlerini ihalesiz alabilen, gönüllü bir kuruluş olmalarına karşın devamlı yerli ve yabancı kuruluşlardan aldığı projelerle fonlanan, bu nedenle kurumsal bağımsızlığını yitiren, dernek üyesi ve gönüllülerden çok ücretli eleman çalıştıran, tüm gönüllülerin en rahat çalışabileceği hafta tatili günlerinde adeta bir iş yeri gibi kapanıp tatil yapan dernekler, ortaklarını şirket ortağına dönüştüren kooperatifler, kurdukları şirketlerle hayır yerine ticaret yapan vakıflar çıkıyor…

Evet, bundan böyle dernek, vakıf ve kooperatif gibi sivil toplum kuruluşları da şirketleşiyor, kendi başarılarını üye sayıları ya da sağladıkları gönüllü toplumsal fayda yerine ne kadar para kazandıkları ile ölçen kuruluşlar karşımıza çıkıyor…

Bu durum, kamu yararını önceleyen; daha doğrusu öncelemesi gereken Mülkiyeliler Birliği’nde bile karşımıza çıkıp; dernek yöneticilerinin basiretsiz uygulamaları nedeniyle ortaya çıkan kamu zararları, aynı yönetimin sağladığı toplam fayda ile mukayese edilerek bir tür kar/zarar hesabı yapılıyor, bu tür zararların işin “fıtratında olduğu” gibi hukuki ve resmi görüşler ileri sürülebiliyor.

Yönetişim 022Kısacası, küreselleşmeci neoliberal düşüncenin bugün geldiği bu noktada, ‘iyi yönetişim’ denilen zihniyet, bize ‘devlet’in ve ‘sivil toplum’un şirketleşmesini sağlayarak aslında devleti ya da toplumun özel sektör; daha doğrusu sermaye ile onun şirketleşmiş devleti ve sivil toplum kuruluşları tarafından yönetileceğini müjdeliyor. 

İşte bu müjde sayesinde biz bugün, şirketleşmiş ‘devlet‘i ve şirketleşmiş ‘sivil toplum‘u yöneten şirket ve holdinglerle; daha doğrusu, küresel sermaye ve onun yerli işbirlikçileri ile karşı karşıya kalıyoruz… 

Bu nedenle, yarın öbür gün borsada kote olmak isteyen ya da olan sivil toplum kuruluşlarıyla karşılaşırsanız, şimdiden hiç de şaşırmayın derim…

Yeşil Göller Diyarı

Ali Rıza Avcan

Tanıtımını yapacağım bugünkü kitap, uzunca bir süredir sahafların raflarını meşgul eden 68 yıllık eski bir yayın…

Yazıldığı yıllarda henüz “Unat” soyadını edinmemiş olan Nermin Abadan‘ın, 1950 yılında Hilmi Kitabevi tarafından yayınlanmış ve Şirketi Mürettibiye Basımevi tarafından basılmış olan “Yeşil Göller Diyarı, İsveçde bir tedkik seyahati” isimli kitabı. Naşiri ise İbrahim Hilmi Çığıraçan.

Yeşil Göller Diyarı

Geçtiğimiz hafta sahaf, matbaacı ve araştırmacı sevgili dostum Hakan Kazım Taşkıran‘ın Kızlarağası Hanı’ndaki Tepekule kitaplığını ziyaret ettiğimde kendisi bu değerli kitabı bana armağan etme inceliğini gösterdi.

Çünkü Hakan, bu kitabın yazarı Nermin Abadan‘ın benim çok değer verdiğim bir “hocam” olduğunu, onu ikinci annem gibi sevdiğimi ve İzmir’in İzmirli bu değerli insana vefasızlığı nedeniyle çok kızgın olduğumu; ama buna rağmen Nermin Abadan Unat‘ın sağlığında İzmir’in vefa borcunu ödeyebilmesi için uzunca bir süredir elimden geleni yapmaya çalıştığımı ama henüz başarılı olamadığımı biliyordu.

Ayrıca bu kentte, kendilerine defalarca Nermin Abadan Unat‘la ilgili kitapları verip hatırlatmış olmamıza karşın; açtıkları kadın müzesinde ya da İzmir’in yetiştirdiği kadınlarla ilgili kitaplarda bu büyük değere yer vermeyen , onu anımsamayan; hatta bilmeyen valiler, kaymakamlar, belediye başkanları, hukukçular, Atatürkçüler ve yetiştirdiği binlerce öğrencisi olduğunu da biliyordu…

Resim1

Nermin Abadan Unat atadan babadan İzmirli bir ailenin kızı. Babası İzmir’in Bosna asıllı zengin incir, üzüm ve tütün ihracatçılarından Mustafa Süleymanoviç, amcası Altay Spor Kulübü’nün kurucularından Sabri Süleymanoviç, annesi de Macar Baronesi Elfriede Karwinsky. 

1996 yılında yazdığı “Kum Saatini İzlerken” kitabı ile 2010 yılında Sedef Kabaş tarafından hazırlanan “Hayatını Seçen Kadın – Hocaların Hocası” kitabında yazıp anlattığına göre, babasını kaybettikten sonra henüz 14 yaşında iken annesi ile birlikte yerleştiği Budapeşte’den Mustafa Kemal Atatürk‘ün Türkiye’deki kız çocuklarını ücretsiz okuttuğunu duyarak Türk elçiliğine gidip babasının Türk olduğunu ve Türkiye’ye gidip okumak istediğini söyleyen, sonrasında da Türk elçiliğinin yardımıyla İzmir’e gelip amcasının yanında İzmir Kız Lisesi’nde okuyan, o yaşlardan bu yana yüreğinde Mustafa Kemal Atatürk sevgisini koruyup çoğaltan bir insan. Nitekim ilk evliliğini yaptığı ülkemizin ünlü bilim insanı Prof. Dr. Yavuz Abadan‘dan olan oğluna Mustafa Kemal adını koyan sıkı bir Kemalist.

İzmir Enternasyonal Fuarı’nın açıldığı 30’lu yıllarda İzmir’e gelen her yabancı heyete bildiği dört dille rehberlik yapan, para kazanıp amcasına yük olmamak için çevresindekilere yabancı dil dersleri veren; o nedenle de İzmir’de “Macar Nermin” adıyla tanınan bir genç kız.

Ardından İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra Ulus gazetesi yazarlığına başladığı dönemde Yavuz Abadan‘la evlenmesi, o tarihlerdeki adıyla Ankara’daki Siyasal Bilgiler Mektebi’ne giren ilk kadın asistan, ilk kadın doçent ve ilk kadın profesör olması, “halkla ilişkiler“, “göç“, “kadın“, “kamuoyu” ve “siyasal partiler” gibi bir çok kavramı Türkiye ile tanıştıran başarılı bir bilim insanı.

Üniversitede yetiştirdiği binlerce öğrenci, kurduğu ve müdürlüğünü yaptığı Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu, OECD, ILO ve FAO gibi uluslararası kuruluşlara danışmanlık yaptığı yıllar, parlamentoda kontenjan senatörü olarak çalıştığı 1978-1980 yılları arasındaki dönem, “Türk Toplumunda Kadın“, “Göç ve Gelişme“, “Batı Almanya’daki Türk İşçileri ve Sorunları” gibi kadınları, göçmen işçileri ele alan önemli yayınlar, yüzlerce bilimsel makale, Avrupa Konseyi’nin Kadın-Erkek Eşitliği Komisyonunda Türkiye adına üyelik ve ikinci başkanlık yaptığı 1978-1993 dönemi, Uluslararası Siyaset Bilimi Derneği’nin ikinci başkanlığını yaptığı 1967-1970 arasındaki yıllar, Federal Almanya Cumhurbaşkanı’nın 1978 yılında verdiği yüksek Liyakat (Hohes Verdienst Kreuz) nişanı, yurt içinde ve dışında birçok kurumun, üniversitenin verdiği diğer ödüller, Avrupa’da, Amerika’da birçok üniversitede yaptığı görevler….

Benim 1974-1980 dönemindeki lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimim sırasında en güvendiğim ve sevdiğim hocam, 1976 yılında Türkiye’de ilk kez yapılan kamuoyu araştırması sırasında bilimsel bir araştırmanın nasıl yapılacağını öğreten, “sözcükleri “dır” ya da “dir” şeklinde bitirmememi öğütleyen, lisans ödevi olarak “Çocuğun Politik Sosyalizasyonu” isimli Türkiye’de ilk kez yapılmış bir çalışmayı gerçekleştirmemi sağlayan, 2000 yılında İzmir’de düzenlediğimiz “Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları Sempozyumu“nda İzmir Kız Lisesi’nden sıra arkadaşı Prof. Dr. Mübeccel Kıray‘a vereceğimiz plaketi almak amacıyla İzmir’e gelip sahneye çıktığında o eski öğrencisini “nesli tükenmiş öğrenci” olarak tanıtıp yüzümü kızartan “anne yarısı” bir hoca…

O, bugün 97 yaşında koskocaman bir Cumhuriyet çınarı….

O, bugün dipdiri zekasıyla ülkemiz ve dünya hakkında gerçekçi analizler yapıp çözümler üreten bir Cumhuriyet aydını…

Ama ne yazık ki, İzmir ve onun yöneticileri, ona şu yaşına kadar İzmir ve Türkiye için yaptıkları için teşekkür bile etmedi, vefa borcunu ödemek adına bir vesile bile yaratmadı…

380

Bugün onu, 68 yıl önce yazdığı eski bir kitap vesilesiyle anımsadık…

Yarın ise ona değer verdiğimizi göstererek gönlünü alacağımız bir güne uyanmayı umuyoruz…


Yine benim üç yıl hocam olan İlber Ortaylı‘nın 3 Ekim 2010 tarihinde “Türklüğü Seçen Nermin Hoca” başlığıyla Milliyet gazetesinde yazdığı yazıyı aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz: http://www.milliyet.com.tr/turklugu-secen-nermin-hoca/ilber-ortayli/pazar/yazardetay/03.10.2010/1296558/default.htm

Biz kentliyiz, biz buradayız, burası bizimdir; biz buraya sahip çıkıyoruz… (1)

Ali Rıza Avcan

İngiliz parlamentosunun kesin üstünlüğünü ortaya koyan 1688 tarihli Haklar Bildirisi (Bill of Rights), Philadelphia’da ilk kez toplanan Amerikan Kongresi’nin 4 Temmuz 1776’da kabul ettiği Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve son olarak Fransız Millet Meclisi’nin 26 Ağustos 1789’da kabul ettiği İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile ortaya çıkan liberal demokratik devlet anlayışının özü, millet iradesine ve bu iradeye dayalı millet egemenliğine dayanır. Bu nedenle, XVII ve XVIII. yüzyıllardan sonra ortaya çıkan bütün demokratik devletler kendilerinin, temsil ettikleri milletin temsilcisi olduğunu iddia etmişler ve bu özelliklerini ortaya koymak için milletin eline verdikleri seçme ve seçilme hakkını zaman içinde genişleterek ve bu hakkın seçimler ve siyasi partiler eliyle kullanılmasını sağlayarak siyasi yapılanmalarını tamamlamışlardır.

Demokrasi 002

Devletin egemenliğini bu şekilde millet iradesine dayandırmaya başlaması, demokrasilerin iki temel kavramı olan devlet ve millet ikiliğinin de ortadan kalkarak bütünleşmesi sonucunu doğurmuştur.

Ancak, bu bütünlüğün her zaman için doğru ve sağlıklı bir işleyişi de beraberinbde getirdiği söylenemez. Oluşturulan seçim sistemlerindeki yetersizlikler ve sağlıksız yapılanan siyasi partiler ya da yapılanmasına izin verilmeyen siyasi görüşler milletin devlet örgütündeki temsilini zedelemiş, çeşitli toplum kesimlerinin parlamento ve hükümet gibi siyasi yapılarda temsil edilmemesi ya da yeterince temsil edilmemesi gibi sonuçların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Darbe geleneğinin yaygın olduğu demokrasisi gelişmemiş ülkelerde ise, tüm toplum kesimlerinin siyasetteki temsili zaman zaman ortadan kaldırılmış; hatta tüm siyasi sistemin, seçimlerin iptal edilmesi, partilerin kapatılması gibi uygulamalarla tatile sokulması söz konusu olmuş, böylelikle liberal demokratik devletin yapısı ve ideolojisi bilerek ve isteyerek zayıflatılmıştır.

Temsili demokrasinin, çeşitli totaliter uygulamalar ve darbelerle ülkemizde ve dünyada yaşadığı bu son macera, onun hem yönetenlerin hem de yönetilenlerin gözünden düşmesine, bundan böyle zaman zaman yönetenlerin işine yaramaz hale gelmesine yol açmıştır. Bu yetersizlikte elbette ki, kategorik anlamda temsili demokrasi olgusunun kendi öznel niteliklerinin yanında bu yönetim tarzından yararlanan yönetici sınıfların uyguladıkları olumsuz politikaların da payı vardır. Çünkü, bir yandan temsili demokrasinin egemeni olan siyasi partilerdeki sağlıksız yapılanmalar, toplumsal mozaiği oluşturan tüm toplum kesimlerinin yönetim sürecinin her aşamasında “temsil edilmesi“ni mümkün kılmamakta, siyasi parti baronlarınca belirlenen temsilciler tüm toplumsal sınıf ve katmanları kucaklamamakta, diğer yandan da halkı temsil ettiği ileri sürülen her düzeydeki “temsilciler“in ürettikleri halktan kopuk politikalar siyasetin yozlaşmasına ve halkın hem siyasetten hem de siyasetçiden soğumasına yol açmaktadır.

Temsili demokrasideki bu aşınma ve yıpranma, çarenin başka adreslerde aranmasına yol açmış; bir kısım kesimler etkili ve sağlıklı yönetimi totaliter eğilimlerde, bir kısmı cemaat ilişkilerinde aramış, böylelikle demokrasiden aradığını bulamayan çaresiz yığınlar demokrasi karşıtı güçlerin kucağına atılmış, “her şeye rağmen yine de demokrasi” diyen demokratik güçler ise çareyi, demokrasiyi zenginleştirmede, bu hastalıklı hali iyileştirmenin yolu olarak demokrasinin çoğulcu ve katılımcı yanını öne çıkarmada bulmuştur.

Demokrasiyi savunan, demokrasinin gelişip güçlenmesini savunan toplum kesimleri, bu anlamda 21. yüzyılı, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi savunarak, çoğulcu ve katılımcı demokrasinin nasıl geliştirileceği, uygulanacağı ve yerleştirileceği tartışmaları ile karşılamıştır.

Bugün demokrasinin geliştirilmesinden yana olan herkes, çoğulcu ve katılımcı demokrasinin hangi koşullarda hangi aktörlerle ve hangi yöntemlerle uygulanabileceğini tartışmakta, “yönetim” olgusunun yerine “yönetişim” olgusunun konulup konulamayacağını sormakta, yerel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının ya da oluşumlarının çoğulcu ve katılımcı demokrasi sürecindeki yerini, bunların birbirleri ile ve devletle olan ilişkilerini araştırmakta, yaptığı deneysel uygulamalarla bunun mümkün olup olmadığını sınamaktadır.

Bu tartışma ve denemeler bugün Dünya ve ülkemiz gündemini fazlasıyla meşgul etmektedir. Hem öylesine meşgul etmektedir ki; gün geçtikçe artan uluslararası hareket ve örgütlenmelerin baskısı sonucunda bu olgu devletlerin ve hükümetlerin gündemine bile girmiş, imzalanan bir kısım anlaşmalarla bu gelişimin özendirilmesinden söz edilmeye başlanmış, devlet merkezli çözüm önerilerinin üretildiği Vancouver Konferansı sonrasında, 3-4 Haziran 1996 tarihlerinde İstanbul’da toplanan ve merkezi ve yerel yönetimlerle sivil toplum kuruluşlarının yerleşim sorunlarına birlikte çözüm üretmesi ve bu amaçla toplumun tüm kesimleriyle işbirliği sağlanması önerilerinin yoğunluk kazandığı Habitat II Zirvesi’nin ülkemizde estirdiği rüzgarla pıtrak gibi ortaya çıkan Yerel Gündem 21 oluşumlarına uluslararası anlaşmalarla maddi ve manevi yardımlar yapılmaya başlanmış, bu oluşumların güçlenip gelişmesi için merkezi idare genelgeleri düzenlenir olmuştur.

Çünkü, yönetenler artık sadece temsili demokrasi ile dünyayı ve ülkemizi yönetemez olduklarını fark etmeye başlamışlar, sahip oldukları tekeli, çoğulcu ve katılımcı demokrasinin nimetleri ile, kendi uygun gördükleri ölçü ve sınırlarda zenginleştirmeye, “biraz oradan biraz buradan” mantığı ile oluşturdukları bu karman çorman, içinden çıkılmaz yönetim tarzıyla -fakat asla sahip oldukları yetkileri başkalarına devretmeden, hatta onlara sıkı sıkıya sarılarak ve bazen acımasızca hatırlatarak- arada sırada sivil toplumcu söylemleri de kullanarak denemeye girişmişlerdir. Gerçi bir kısmı bu uyanıklığı -halen- göstermese de devlet, bu uyanıklığı gösteren safdil “samimi“lere ya da içten pazarlıklılara tahammül eder gözükmekte, onları sistemin bir sübabı olarak kullanmakta, birikip sıkıntı verecek toplumsal istimi zaman zaman dışarı vererek rahatlamasına göz yummaktadır.

Uluslararası emperyalizmin yeni bir şekli olan küreselleşme olgusu ideolojik boyutu da böyle bir gelişimi öngörmekte; dünya ve ülke düzeyindeki politik mücadeleyi değil, doğaya, yaşanan çevreye sahip çıkma boyutunda sivil toplum uğraşısının ön plana çıkarılmasını, bireylerin ve geniş halk kitlelerinin kent, bölge ve çevre boyutunda yerel mücadelesini arzulamaktadır. Böylelikle orman değil ağaç görülecek, ağaçların oluşturduğu ülkesel ve evrensel bütünlük gözardı edilebilecektir. Asıl belirleyici olan ulusal ve uluslararası politik süreçler yerine yerel politikalar oluşturularak küreselleşmenin getirdiği evrensel sorunlar, sakıncalar gözlerden uzak tutulabilecektir.

2009summer_is-democracy-the-guarantee_1920x1080_1

Küreselleşme ideolojisinin önerdiği genel siyasetten kopuk yerel siyaset olgusu kendi içinde bu tehlikeyi barındırmakla birlikte hem ülke ve dünya ölçeğinde hem de içinde yaşanılan bölge, çevre ve kent ölçeğinde politika üretmek ve uygulamak mümkündür. Bunları bir madalyonun her iki yüzü olarak görerek ve o madalyonun bütünlüğünde bu mücadelenin iç ve dış dinamiklerini yakalayarak toplumsal sorunları saptamak, bu sorunlarla ilgili politikaları üretmek, sorunların çözümünü kolaylaştırmak hatta çözmek, pekala da mümkündür.

Devam Edecek…