Bugün size, şu an dünyadaki ve ülkemizdeki tüm televizyon, gazete ve sosyal medya platformlarında tekrarlandığı gibi, “ABD’nin yeni başkanı Trupm” filan demeyip ilginizi her gün hepimizin yaşadığı İzmir ulaşımına ve o ulaşımdaki sorunlara çekmeye çalışacağım.
Çünkü sabah kalkar kalkmaz baktığım Twitter’da yazılmış ironi dolu bir mesaj beni Amerikalardan alıp buraya, yaşadığım ve sevdiğim kente, İzmir’e getirdi.
Hem de bir gün sonra İzmir ulaşım ana planının güncellenmesi amacıyla yapılacak “Ulaşımda Yenilikçi Yaklaşımlar” konulu bir uzman çalıştayına katılmadan tam bir gün önce…
Sözünü etmeye çalışacağım “Zeka Problemleri” isimli hesaba ait bu mesajda “Ne ilginç bir şehir. Ulaşım zirvesi yapılıyor 35 ülke katılıyor. Ama şehrin metrosu çalışmıyor, ulaşım kilitleniyor, bilin bakalım neresi?” deniliyor ve bu mesaja yanıt veren “Artık Çok Zengin” hesabı “tabi ki kolombiya“, Yasemin Yıldırım “istanbul olması şaşırtıcı olmazdı herhalde“, “Seza” isimli hesap “Elbette İzmir!“, “Hurşit Paşa” adlı hesap “CHP-İzmir” diye yanıt verirken Elvan Göknel Akçay ise art arda gelen üç gülme ikonunu koymayı tercih ediyor.
Evet, “Zeka Problemleri“nin söylediği gibi İZBAN grevinin uygulamaya konulduğu 8 Kasım 2016 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde İzmir’de toplanan Avrupa Bölgeler Meclisi’nin 8-10 Kasım 2016 tarihli 2016 Sonbahar Genel Toplantısında, “Sürdürülebilir Hareketlilik: Yepyeni Bir Dünya” başlığı altında 35 ülkeden gelen konuklarla birlikte belediyelerin ulaşım konusundaki birikimlerini derleyerek paylaşmayı amaçlanıyordu.
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan açıklamaya göre, Avrupa Bölgeler Meclisi’nin toplantısında, “Intermodal Ulaşım & Sürdürülebilir Hareketlilik” başlıklı iki inceleme gezisi, İzban ve metro atölyeleri inceleme gezisi, sağlık- demografik değişim temalı bir sunum, “Kültürel Miras” sunumu ve aynı başlıklı bir inceleme gezisi, kırsal kalkınmayı geliştirme – Yarımada İzmir Projesi temalı bir sunum, fırsat eşitliği konulu bir sunum ve “Sürdürülebilir Avrupa için Gençlerin Yetkilendirilmesi“ anlatımlarla gerçekleştirilecekti.”
Üstüne üstlük, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun İZBAN’da grev yapan sendika ve işçiler hakkında “Grev başladı, görüşmeler her zaman devam eder. Kapı her zaman açık. Ama zam oranını artırmak şeklindeyse, böyle bir görüşme olmaz. Artık greve çıkıldı. Yüzde 15 zamma sendika- işçi temsilcileri muhatabımız. Gelip imzalamak şartı kaydıyla bir sözleşme yapılacaktır. Bunun dışında zam vermek, Türkiye’deki bütün dengeleri bozacaktır.” dediği bir günde…
Evet, bir yandan “intermodal ulaşım“, “sürdürülebilir hareket” gibi oldukça şık, fiyakalı sözcüklerle tanımlanan uluslararası bir toplantıya ev sahipliği yapmak, bu toplantı kapsamında grevde olan İZBAN’ın atölyelerini gezmek; diğer yandan da bir hemşehri olarak İZBAN grevini yaşayıp İZBAN’ın işçi ve emekçilerine destek verirken,”bunun dışında zam vermek, Türkiye’deki bütün dengeleri bozacaktır” diyen “kraldan çok kralcı” bir belediye başkanının sözlerini duymak…
Ardından da kalkıp, İZBAN grevi ve o uluslararası toplantı ile geziler devam ederken İzmir ulaşımındaki yenilikçi yaklaşım ve çözümlerin konuşulacağı bir uzman çalıştayına katılarak samimi bir şekilde yardımcı olmaya çalışmak…
Sanırım dünyanın başına başka bir belanın geldiği bugünlerde biz, İzmir’de “Alis Harikalar Diyarında” masalının da bir başka versiyonunu yaşıyor olacağız…
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılacak ‘Ulaşımda Yenilikçi Çözümler‘ temalı uzman çalıştayı önümüzdeki hafta, 10 Kasım 2016 Perşembe günü 15.00-17.30 saatleri arasında yapılıyor.
Biz bugün yine bu çalıştay öncesindeki hazırlık anlamındaki değerlendirmelerimize, bu çalıştayda ifade edeceğimiz görüş, düşünce, öneri ve eleştirileri somutlaştırmaya devam edeceğiz.
Hepimizin sıklıkla kullandığı Vikipedi inovasyon (yenilikçilik) kavramını, “yeni veya önemli ölçüde değiştirilmiş ürün (mal ya da hizmet) veya sürecin; yeni bir pazarlama yönteminin; ya da iş uygulamalarında, iş yeri organizasyonunda veya dış ilişkilerde yeni bir organizasyonel yöntemin uygulanmasıdır” olarak tanımlıyor.
Konumuz kent için ulaşım olduğuna göre bu alandaki inovasyonu (yenilikçiliği) ise yeni veya önemli ölçüde değiştirilmiş kent içi ulaşım aracı ve hizmetlerinin ya da bununla ilgili süreçlerin, belediyeler tarafından üretilen ulaşım hizmetleri eliyle hemşehrilere sunulması olarak kabul edebiliriz.
Bu tanımı biraz daha açtığımızda ise İzmir kent içi ulaşım hizmeti olarak karşımıza çıkan
Bu hizmeti üreten mevcut örgütsel yapının,
Ulaşım hizmeti üretilirken bu yapı içinde gelişen kurumsal ilişki ve süreçlerin,
Üretilen kent içi ulaşım hizmetinin sunumunda ortaya çıkan uygulama süreçlerinin ve
Yine Vikipedi’nin inovasyonu açıklayan maddesine dönersek şayet, orada inovasyon (yenilikçilik) döngüsü olarak tanımlanan sürecin, “yeni fikirleri (ürün, metot veya hizmet gibi) değer yaratan çıktılara dönüştürme sürecidir. Bu süreç iki temel basamaktan oluşur. İnovasyon sürecini başlatması bakımından önem arz eden ilk basamak, yeni ve yaratıcı fikirlerin ortaya çıkmasıdır. Emek ve yatırım gerektiren ikinci basamak ise ortaya çıkartılan yeni ve yaratıcı fikirlerin ticarileştirilmesi, başka bir deyişle katma değer yaratan ürün, metot veya hizmetlere dönüştürülmesidir.” şeklinde tanımlandığını görürüz.
Yine bu tanımı esas aldığımızda, inovasyon (yenilikçilik) olarak tanımlanan bir fikrin yeni ve yaratıcı fikir olarak ortaya çıkmasının tek başına yeterli olmadığını; bu yeni ve yaratıcı fikir uygulandığında katma değer yaratacak bir ürüne, bir yönteme ya da hizmete dönüşüp dönüşmediğine bakmamız gerekir.
Şayet bir yeni ve yaratıcı fikrin katma değer yaratması mümkün değilse; o fikir ‘uygulanabilir‘ ve ‘sürdürülülebilir‘ yeni ve yaratıcı bir fikir olmaktan çok; iktisadi değeri olmayan güzel bir hayal, bir düş olarak kalacaktır.
Ancak inovasyonla (yenilikçilik) ilgili tüm bilimsel kaynaklarda yeni ve yaratıcı fikirlerin düşüncenin özgür bir şekilde ifade edildiği demokratik, katılımcı ve çoğulcu bir yönetişim ortamında; yani, tüm tasarlama ve uygulama aşamalarında şeffaflık, açıklık, katılımcılık ve hesap verebilirlik temel ilkelerin önemli olduğuna vurgu yapılıp, bunların yeşerip gerçekleşmediği bir ortamında inovatif (yenilikçi) fikirlerin gelişemeyeceği, uygulamaların yapılamayacağı anlatılmaktadır. Kısacası inovatif (yenilikçi) bir politika ve uygulama, ona uygun bir ortam ve sistem olmadığı sürece yaşama geçemeyecek, geçse bile sürdürülemeyecektir.
İnovasyonla (yenilikçilikle) ilgili bu temel bilgileri ortaya koyduktan sonra bu kavramın belediyelerde, özellikle de belediyeler tarafından üretilen kent içi ulaşım hizmetlerindeki uygulamalarına baktığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır:
Çoğu belediye yönetimi, kent içi ulaşım hizmetlerinde inovasyonu (yenilikçiliği) başka bir yerde, başka bir kentte uygulanmamış yeni ve pahalı bir teknolojinin ya da bir araç türünün ilk kez kendisi tarafından uygulanması olarak kabul etmekte, pahalı teknolojiye bağımlılığının daha da arttığı bu süreçte asıl hizmeti üreten örgütleri, yönetici ve çalışanları ve onların çalışma yöntemlerini inovatif (yenilikçi) bir anlayışla gözden geçirmeyi genellikle ihmal etmekte, gözden kaçırmaktadır.
Aynen kent içi ulaşımda taşıdığı yolcu sayısına göre oldukça pahalı bir tercih olan tramvayı ya da teleferiği ilk kez yapıyor olmak ya da inovasyon (yenilikçilik) adına Türkiye’de ilk monoray hattını İzmir’de hayata geçirmek gibi fırsatçı çıkışlar, bunun en güzel ve somut örnekleridir.
Oysa kent içi ulaşımdaki tek inovatif (yenilikçi) yol, yöntem sadece bu son derece pahalı teknolojik oyuncakları alıp getirmek, “ilk kez” kullanıyor olmak değil; bu yeni, yaratıcı ve akılcı teknolojileri yine aynı niteliklere sahip ulaşım örgütleriyle, onun çalışanlarıyla ve onu kullanan hemşehrilerle buluşturan sağlıklı bir ortamı yaratmaktaki beceridir.
Aksi takdirde, dünyadaki en son teknolojilerle donanıp kentlerimize gelmiş olan metrobüslerdeki sürücü hatalarıyla, metro ve hafif raylı sistemlerde sık sık yaşanan sorunlarla daha fazla karşılaşır, ülkemiz ve kentlerimiz en son teknolojilerin çöpe atıldığı bir tüketim cenneti olma niteliğini sürdürür gider.
Oysa bu hizmetleri üreten kurumlarla onların yönetici ve çalışanlarını; ayrıca uygulanan ‘eski’ çalışma yöntemlerini kendi içlerinde ele alıp geliştirmediğimiz, onlara önce kendi kapasite ve verimlerini ortaya koyacak fırsatlar vermediğimiz, önceliği sadece ve sadece bu son derece pahalı yeni teknolojik oyuncaklara verip bu oyuncakları yeni, yaratıcı ve akılcı fikirlerle yeniden yapılandıracağımız sistemler içinde kullanmadığımız takdirde, bu oyuncaklar bir süre sonra bozulup elimizde kalacak ve hepimiz elektronik oyuncağı bozulan çocuğun yaşadığına benzer bir hayal kırıklığı yaşayacağız.
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2 Kasım 2016 tarihinde; yani bugün düzenlenecek olan ‘Ulaşımda Yenilikçi Çözümler’ temalı çalıştay, dün belediyeden gelen bir telefon haberine göre gelecek haftaya ertelendi. Sözkonusu çalıştayın önümüzdeki haftanın hangi gün ve saatinde yapılacağı ise bizlere e-posta ile bildirilecekmiş.
Biz, bu çalıştayın bir an önce yapılarak buradan beklenen olumlu sonuçların netleşmesini arzulamakla birlikte; çalıştayda sunacağımız düşüncelerle ilgili ev ödevimizin hazırlanması konusunda yeni bir ek süre aldığımız için de sevinmeden edemedik açıkçası.
Evet, daha önce de söylediğimiz gibi İzmir ulaşımında ‘yenilikçi çözümleri’ ele almamız için öncelikle elimizdekilere bir çeki düzen vermemiz, ‘yeni’nin yanında ‘eski’ olarak nitelenen yaklaşım ve sistemlerin elden geçirilerek mevcut olumsuzlukların ve şikayetlerin giderilmesi gerekiyor.
Çünkü önerilen ya da kabul edilen ‘yeni’ çözümlerin, mevcut’eski’ yaklaşım ya da sistem tıkır tıkır çalışmadığı sürece ‘eski’ye başarılı bir şekilde eklemlenemeyeceğini, ‘yeni’ olanın ‘eski’ tarafından kabul görmeyeceğini, en azından henüz olması gereken düzeye gelmemiş olan ‘eski’ yapı ve yaklaşımın ‘yeni’ye yaşam hakkı vermeyeceğini düşünüyoruz. ‘Yeni’nin kabul görüp ‘eski’yle başarılı bir beraberlik oluşturabilmesi için ‘eski’ yapı ve sistemlerin kendisinden bekleneni yapması, ‘yeni’yi kabullenir ve destekler bir niteliğe kavuşması gerekiyor.
O nedenle, İzmir ulaşımındaki ‘yenilikçi çözümler’in kente getirilecek yeni teknolojilerden, yeni ulaşım tür ve araçlarından çok, yaşanan sorunlardan hareketle düşünülüp üretilmesi gerektiğini ifade etmeye çalışıyoruz. Örneğin hepimizin yaşadığı genel bir sorun, vapur seferleri ile iskelelerdeki otobüs hareket saatleri arasındaki uyumsuzluk sorunu olduğuna göre öncelikle bu uyumsuzluğu giderecek yenilikçi düşünce ve yöntemler konusunda düşünmemiz gerekiyor. Bu sorunu çözmek için otobüsler mi vapurları bekleyecek yoksa vapurların sefer saatleri otobüslere göre belirlenecek? Buradaki en büyük sorun, yoğun trafik ve sık indi-bindi işlemleri nedeniyle otobüslerin sefer sürelerini kontrol edememekten, otobüslerin öngörülen süreler içinde seferlerini bitirememesinden kaynaklandığına göre; vapurlarla otobüslerin kalkış-varış saatleri arasındaki uyumu otobüslerin sefer sürelerini dikkate alarak nasıl uyumlu bir hale getirebiliriz konusuna yoğunlaşmamız gerekiyor. Tabii ki bu sorun üzerine düşünüp ‘yenilikçi çözümler‘ bulmak, çoğu kez denenmemiş, sınanmamış yeni ve pahalı bir teknolojiyi önermekten daha zor olabilir.
İzmir ulaşımındaki ‘yenilikçi çözümler‘ konusunda dikkat edeceğimiz diğer bir konu da alternatif ulaşım araçları olarak takdim edilen bisiklet ya da elektrikli ulaşım araçları gibi yeni ve ‘yeşil‘ teknolojileri pazarlayan sivil dernek görünümlü şirketlerden, yabancı ajanslardan, yeni bağımlılıklar ve yeni teknoloji çöplükleri yaratabilecek girişimlerden uzak durma, bu konuda bilinçli olma çabasıdır.
Özellikle yabancı kalkınma ajanslarıyla, finans kuruluşlarıyla birlikte, bazen yardım bazen bağış yada hibe yöntemiyle elele, kolkola gelen bu yeni girişimci, pazarlamacı anlayışı, gelen önerileri ‘gereklilik’, ‘uygulanabilirlik’ ve ‘sürdürülebilirlik’ boyutunda değerlendirmek; bu teklifleri, mevcut ihtiyaçlar, olası harcamalar ve teknolojik bağımlılıklar ölçeğinde sıkı bir şekilde araştırmak ve irdelemek gerekiyor.
Aksi takdirde, şimdi İzmir’de yapıldığı gibi talep-ihtiyaç tahmin araştırmalarını bile yapmadan kentin ortasına tramvay hattı döşemek, yarın kentin başka bir bölgesinde son derece pahalı bir teknoloji olan monorayı inşa etmek ya da Yamanlar Dağı’na teleferik hattı kurmak gibi hayallerin peşine düşer, halktan toplanan vergileri yeni borçlanma taahhütleri ile heba etmek zorunda kalabilirsiniz.
O nedenle, ‘yenilikçi‘ olmak adına ‘yenilikçilik‘ yapmak yerine; ihtiyaçlar, talepler, yapılabilirlik ve sürdürülebilirlik boyutlarında akılcı bir şekilde düşünmeyi ve ‘yeni‘ olandan önce eldeki ‘eski” yapı ve sistemi ‘yenilikçi çözümlerle‘ olabileceği en iyi düzeye getirmeyi öneriyoruz.
Evet, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenecek 2 Kasım 2016 tarihli ‘Ulaşımda Yenilikçi Çözümler‘ konulu çalıştaya az bir zaman kaldı.
Arkadaşlarımızdan öğrendiğimize göre diğer çalıştayların bir kısmı yapılmış, bir kısmının yapılmasına da devam ediliyormuş. Örneğin ‘Bisiklet‘ konulu çalıştaya katılan Tanzer Kantık arkadaşımız, Muhlis Dilmaç’la birlikte imzaladığı ve oldukça ayrıntılı, ilginç önerileri kapsayan ‘Bisiklet Ulaşım Odaklı Çalıştay İçin Perşembe Akşamı Bisikletleri Bisiklet Grubu’nun Önerileri’ başlıklı raporunu bizimle paylaştı.
Biz ise, konunun uzmanları ile birlikte ulaşımda, özellikle de İzmir ulaşımında kullanılabilecek yenilikçi çözümler üzerinde çalışıp araştırmalar yapıyoruz.
Bu çalışmalar sırasında karşımıza çıkan çözümler genellikle otomotiv firmalarının ya da uluslararası kuruluşlarının türevi olarak çalışan sivil toplum kuruluşlarının teknoloji ağırlıklı çözümleri oluyor.
Oysa biz teknoloji odaklı ya da teknoloji bağımlı çözümler yerine daha kolay uygulanabilir, daha ucuz, daha etkin, daha bağımsız ve sorun odaklı çözümler üzerinde yoğunlaşmak istiyoruz.
Örneğin, İzmir ulaşımındaki yerel örgütlenme konusuna odaklanmak istiyoruz. İzmir Büyükşehir Belediyesi içinde ya da dışında genel sekreter yardımcılığı, daire başkanlığı, şube müdürlüğü, genel müdürlük ve şirketler bağlamında görevleri birbiri ile çakışan çok sayıdaki hizmet biriminin varlığı ve bu sorunu çözmek amacıyla yakın zamanda oluşturulan koordinasyon kurulunun masanın üstüne oturtularak daha yalın ve merkezi bir yapılanmanın oluşturulmasının başlı başına yenilikçi bir çözüm olabileceğini düşünüyoruz.
Örneğin, çalışmaları uzunca bir süredir devam eden ve büyük umutlar bağlanan ‘Tam Adabtif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi’ çalışmalarında insanlarda hayranlık ve hayretler uyandıran (!) mucizevi teknolojik yenilikler dışında insan-teknoloji ilişkileriyle insan alışkanlıklarıyla ilgili tutum ve davranışlara da önem verilmesini öneriyoruz.
Örneğin, ayrı ayrı tarihlerde ayrı firmalardan satın alınan ya da bizzat belediye birimleri tarafından üretilen, çoğu kez birbirleriyle ilişkisi olmayan bilgi sistemleri nedeniyle bir bilgi sistemleri çöplüğüne dönüşen İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde bütün bilgi sistemlerinin bütünleşik hale getirilmesini, böylelikle ulaşımla ilgili birçok bilginin bu bütünleşmiş sistemden daha kolay, daha basit, daha ucuz ve etkin bir şekilde alınabileceğini düşünüyoruz.
Örneğin ulaşımla ilgili birçok iş ve işlemin basitleştirilerek, yalın bir hale getirilerek birbirini tekrarlayan işlemlerin ortadan kaldırılmasını, sistemdeki verimin bu şekilde arttırılabileceğini öneriyoruz.
Örneğin, öncelikle ulaşım hizmetlerinde ardından da tüm belediye hizmetlerinde ISO 10002 ‘Müşteri Memnuniyeti Kalite Sistemi‘ne benzer bir ‘Hemşehri Memnuniyeti Kalite Sistemi‘nin oluşturulmasını, ulaşımla ilgili tüm karar süreçleriyle uygulamalarda yolcu memnuniyetinin esas alınmasını öneriyoruz.
Bütün bu örneklerin de gösterdiği gibi, ‘yenilikçi‘ olarak takdim edilen birçok düşüncenin aslında hiç de ‘yeni‘ olmadığını; verdiğimiz örneklerin hepsinin günlük yaşamımızda hepimizin yaşadığı, tanık olduğu ve o nedenle de bildiği, düşündüğü, önerdiği basit şeyler olduğunu fark ediyoruz.
2 Kasım 2016, Çarşamba günü 14.00-16.30 saatleri arasında İzmir Ulaşım Ana Planı – UPİ “Ulaşımda Yenilikçi Çözümler” temalı uzman çalıştayı yapılacak.
Kent Stratejileri Merkezi (KSM) olarak davetli olduğumuz bu bu çalıştay, “Toplu Taşıma“, “Raylı Sistemler“, “Otopark“, “Yaya“, “Bisiklet“, “Engelsiz Erişim“, “Ara Toplu Taşıma“, “Ulaşımda Yenilikçi Yaklaşımlar” ve “Deniz Ulaşımı” şeklinde tasarlanan 9 ayrı tematik çalıştaydan biri olacak.
Tarafımıza ulaştırılan davet yazısındaki bilgilere göre, bu çalıştaylarda İzmir Ulaşım Ana Planı kapsamında yapılmış olan hanehalkı anket sonuçları ile İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından başlatılan “Ulaşıma Fikir Ver” kampanyası çerçevesinde elde edilen anket sonuçları masaya yatırılarak uzmanlarla birlikte İzmir ulaşımına ilişkin öneriler geliştirilecek.
Bizler, yani Kent Stratejileri Merkezi (KSM) olarak tüm grup üyelerimiz, takipçilerimiz ve katılımcılarımızla birlikte büyük bir takım olduğumuz için; ayrıca 2 Kasım 2016 tarihinde yapılacak çalıştayda tüm paydaşlarımızın “Ulaşımda Yenilikçi Fikirler” konusundaki görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerini iletmek bizim görevimiz olduğu için bugünden itibaren bu konuyu masaya yatırarak İzmir ulaşımında uygulanabilir ve sürdürülebilir yenilikçi fikirlerin neler olabileceğini, yapılan ya da yapılabilecek hizmetleri dikkate alarak sizlerle tartışmak istiyoruz.
Bu konuyu gündemimize aldığımız andan itibaren internette ve sosyal medyada yaptığımız ilk araştırmalar sırasında karşımıza ilginç bilgiler çıkmaya başladı. Örneğin Facebook’taki “Ulaşımda Yenilikçi Fikirler” sayfası ve bu sayfanın sahibi olarak gözüken “Alternatif Ulaşım Araçları – http://www.aua.com.tr” web sayfası. Dikkatimizi çeken bir diğeri de “Solar Akademi” (http://www.solar-academy.com) isimli web sayfasıydı.
Tabii bu kaynakları daha da zenginleştirip uzatmak mümkün.
Ancak bütün bunları değerlendirirken kapitalizmin, kendi alternatifi gibi gözüken birçok çevreci çözüm ya da yöntemi yine kendi çıkarları doğrultusunda, özellikle yeni yeşil teknolojileri önerip pazarlayarak mevcut sorunları tekrar ve tekrar üretmesine de imkan vermeyecek bir tutum sergilememiz koşuluyla…
Bu arada İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenecek diğer çalıştaylara katılacak arkadaşlarımızın konularını da dikkate almamız, paylaştıkları takdirde onların konularını da tartışarak arkadaşlarımıza yardımcı olmamız gerektiğini düşünüyorum.
Bu çerçevede, İzmir ulaşımındaki yenilikçi çözümlerin neler olduğunu, “her yeniliğin mevcut sorunlardan hareketle üretilebileceği” düşüncesiyle hep birlikte şu andan itibaren tartışmaya başlayabiliriz…
Tabii ki bu çalışma için, İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı Ulaşım Planlama Şube Müdürlüğü tarafından hazırlanıp tarafımıza gönderilen “İzmir Ulaşım Ana Planı Hane Halkı Anket Çalışması Sonucunda Elde Edilen Veriler” başlıklı dosyadaki bilgileri de dikkate almak koşuluyla…
Sözkonusu dosya ayrıca grubumuzun “Dosyalar” bölümüne kaydedilmiştir.
Sponsorluk, halkla ilişkiler disipliniyle ilgili tüm yayınlarda bazı toplumsal hedefleri gerçekleştirmek amacıyla destekleyenle desteklenen arasında, tarafların karşılıklı yararlarını gözeten bir anlaşma olarak tanımlanır.
Bu tanım içinde yer alan toplumsal hedefler, kültür, sanat, spor, sağlık ve esenlik gibi toplumu ilgilendiren, ona yarar sağlayan hedeflerdir. Bunlar, bir tiyatro festivalinin veya çocuklarla ilgili bir hastalığın tedavisine yönelik tıbbi araştırmaların desteklenmesi ya da toplumda, çocuk yaşta evlendirmelerle ilgili bir bilincin yaratılması gibi hedefler olabilir.
Yapılan sponsorluk sözleşmesinde her iki tarafın yararları gözetilmekle birlikte; bu sözleşme ile yapılan işte, reklam ve tanıtımdan farklı olarak destekleyenin ticari kaygı ve hedefleri daha bir geride yer alır. Sponsorluktaki öncelikli amaç, toplumu ilgilendiren bir etkinliğe, bir çalışmaya destek olup kamuoyunun bu destekten haberdar olmasını sağlamaktır. Çünkü desteği sağlayan kişi ya da kuruluş, yaptığı ilan, reklam ve tanıtım çalışmaları dışında hayırlı, güzel ve yararlı bir çalışmayı destekleyerek toplumsal düzeyde sempati kazanmaya çalışmaktadır.
Yapılan desteğin asıl amacı, desteği sağlayandan yana bir toplumsal sempati yaratmak olmakla birlikte, bu hedefin arkasında da o insani sempatiyi bir şekilde kâra, ticari faydaya dönüştürmeyi hedefleyen bir amaç da bulunmaktadır. Bu anlamda her sponsorluk desteğinin, muhakkak bir karşılık beklediğini, en azından yapılan destek düzeyinde bir geri dönüşü arzuladığını söyleyebiliriz. Çünkü, böyle bir karşılık olmadığı takdirde eşyanın doğası gereği sponsorluğun yapılması ya da sürdürülmesi mümkün olmayacaktır.
Halka ilişkiler disiplininin ülkemizdeki duayenlerinden Sibel Asna, hem topluma değer katan sponsorluk desteğinin hem de bu desteğin sağladığı geri dönüşün ölçülebilir olmasına vurgu yapmakta; desteğin sağladığı etki ölçülemediği takdirde kimsenin sponsorluk yapmaya hevesli olmayacağını belirtmektedir.
***
Sponsorluk, Eski Yunan ve Roma’dan bu yana sıklıkla uygulanan bir yöntem olmakla birlikte, ülkemizdeki uygulaması, özellikle de belediyelerdeki uygulaması oldukça yenidir.
Devlet kuruluşları, özellikle de belediyeler “kamu yararı” anlayışıyla hizmet yaptıkları için uzun yıllar sponsorluk uygulamalarına soğuk bakmışlar, sponsordan söz edenlere, sponsor olmak isteyenlere şüpheyle yaklaşmışlardır.
Ancak, Turgut Özallı yıllarla birlikte ortaya çıkan belediyelerdeki şirketleşme ve özelleştirme rüzgarıyla birlikte çoğu belediye başkanı ve yöneticisi, para bulamadıklarında, belediyeye ait gayrimenkulleri kolaylıkla satıp elden çıkaramadıklarında, başları sıkıntıya girdiğinde ya da bazı harcamaları yasal ölçülerde yapamadıklarında iş hayatının, ticari yaşamın bu yeni yeni uygulanmaya başlayan yönteminden yararlanmaya çalışmışlar, çoğu kez iş verdikleri ya da yakın oldukları firmalardan, kuruluşlardan sponsorluk almaya başlamışlardır.
Bunun en son örneği, biz İzmirliler için İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 85. İzmir Enternasyonal Fuarı için Folkart’la ve Türkiye İş Sağlığı Zirvesi için Efemçukuru’ndaki altın madenini işleten Tüprag isimli şirketle sponsorluk sözleşmesi imzalamış olmasıdır. Nitekim her iki sponsorun kimliğini, geçmişte ortaya koydukları işleri ve İzmir açısından yarattıkları tehlikeleri dikkate alan başta TMMOB, EGEÇEP ve Kültürpark’a Dokunma! grubu gibi birçok meslek odasıyla sivil toplum kuruluşunun ve İzmirli’nin itirazlarına konu olmuştur.
Bu iki kötü örnek, belediyelerin birtakım firmalarla sponsorluk sözleşmeleri imzalarken nelere dikkat etmesi ve sponsorluk konusunda nasıl bir strateji, politika ve yöntem belirlemesi gerektiği konularını gündeme getirmiştir.
Ayrıca, 2015 tarihli seçim bildirgesinde belediyelerdeki bağış sisteminin kaldırılacağını vaat eden Cumhuriyet Halk Partisi için de, CHP’li belediyelerdeki sponsorluk uygulamalarına ilgi duyması, bu konularda bir politika, strateji ve disiplin belirlemesi gerektiğini ortaya koymuştur.
***
İşte tam da bu noktada çıkıp şu temel ve can alıcı soruları sormamız gerekmektedir:
1) Gerçekleştirdiği hizmetlerde “kamu yararı“nı gözetmesi gereken bir belediye, iş verdiği ya da iş vermesi muhtemel bir kuruluştan veya dava açtığı bir şirketten sponsor desteği almalı mıdır? Böylesi bir destek, insani ve kamusal etik değerlere ne ölçüde uymaktadır?
2) Sponsorluk adı altında bir belediyeye destek olan bir şirket ya da kurumlar, bu desteği gerçekten toplumsal bir yararın sağlanması için mi yapmaktadırlar; yoksa kendilerinin öncelenmesi, gözetilmesi ya da kayırılması için mi bu desteği sağlamaktadırlar? Bunu yapıp yapmadıklarının ya da böyle düşünüp düşünmediklerinin ölçüsü, kriteri ne olmalıdır?
3) Bir belediyenin ya da kendisine bağlı şirketlerin sponsorluk ilişkisine girmesi ne ölçüde etik bir davranıştır?
4) Belediyelerin ya da belediyelere bağlı şirketlerin imzaladığı sponsorluk sözleşmelerinin belediye meclislerinden ve halktan kaçırılması ne ölçüde doğrudur? ‘Bilgi edinme hakkı’, ‘şeffaflık’ ve ‘hesap verebilirlik’ ilkeleri çerçevesinde bu sözleşmelerin ticari sır olduğunu ya da şirketlerin Bilgi Edinme Kanunu kapsamına girmediğini söylemek, bunu söyleyerek halkı bilgilendirmemek ne ölçüde ahlaki ve doğrudur?
Bir politik iktidar aracı olarak tanımlanan ‘yönetişim’ olgusunun İzmir ve İzmir Büyükşehir Belediyesi örgüt ve hizmetleri düzlemindeki yerel aktörleri;
1) İzmir Kent Konseyi (İKK),
2) İzmir Akdeniz Akademisi (İZMEDA),
3) İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK),
4) İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ve
5) Başta İzmir olmak üzere değişik sermaye gruplarıyla onların kurduğu dernek, vakıf ve federasyonlardan oluşan sivil toplum örgütleridir.
‘Yönetişim‘ adı verilen iktidar aracının bu aktörlerini bir araya getiren asıl faaliyet alanı ise 2009 yılından başlayarak tüm İzmir’i kapsamak üzere birbiri ardına tasarlanıp uygulamaya konulan ve yapıları itibariyle birbirini bütünleyen büyük belediye projeleri olmuştur.
Bu projelerin en önemlileri,
1) Kentin İzmir Körfezi çevresindeki ve Karşıyaka, Bayraklı, Konak ilçelerindeki kıyı alanlarını düzenlemeye yönelik ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirmekte Uygulanacak Tasarım Stratejisi Planı’,
2) Konak ilçesindeki Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerini kapsayan ‘İzmir-Tarih İzmirliler’in Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi’,
3) Kültürpark alanının yeniden düzenlenmesini amaçlayan ‘Yeni Kültürpark Projesi‘,
4) Güzelbahçe, Urla, Seferihisar, Çeşme, Karaburun, Menderes ve Selçuk ilçelerini kapsayan ‘Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’
5) Aliağa, Bergama, Dikili, Foça, Menemen, Kemalpaşa ve Kınık ilçelerini kapsayan ‘Gediz Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’ ve
6) Tasarım çalışmaları halen devam etmekte olan Küçük Menderes Havzası’ndaki Bayındır, Beydağ, Kiraz, Menderes Ödemiş, Selçuk, Tire, Torbalı ilçelerini kapsayan ‘Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi’
olarak bilinmektedir.
Böylelikle adeta tüm İzmir ilini kapsayan birbiri ile ilişkili altı proje eliyle ‘yönetişim’ odaklı bir iktidar yapısının geliştirilip yerleştirilmesine çalışılmaktadır.
İzmir’deki İzmir Büyükşehir Belediyesi odaklı yerel yönetişim alt yapısının oluşumu ile ilgili ilk adımlar Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin danışmanlığı altında 2009 yılından itibaren atılmaya başlanmış; böylelikle İlhan Tekeli uzun yıllardır savunduğu düşüncelerini hayata geçireceği yeni bir uygulama alanına kavuşmuştur.
24 Ekim 2009 tarihinde İstanbul ve Ankara’dan gelen akademisyen, uzman ve kültür profesyonellerine İzmirliler’in katılımı ile birlikte gerçekleştirilen İzmir Kültür Çalıştayı’nda Prof. İlhan Tekeli tarafından hazırlanan ‘İzmir Kültür Çalıştayı Referans Metni’ doğrultusunda öneriler geliştirilmiştir. O nedenle bundan sonraki süreçte ortaya çıkacak birçok proje ve çalışmanın kaynağının bu çalıştay olduğu söylenebilir. Örneğin ‘İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirmekte Uygulanacak Tasarım Stratejisi Planı’ ve bu planın önerileri çerçevesinde şekillenen ‘İzmir-Tarih İzmirliler’in Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘ hep bu çalıştayın ürünü olarak ortaya çıkmış, bu şekilde tanıtılmışlardır.
İzmir Büyükşehir Belediyesi bu çalıştayla eşzamanlı olarak, esasen İzmir’in kalkınma sorunlarının ele alınıp planlanacağı merkezi yönetime bağlı İzmir Kakınma Ajansı Danışma Kurulu’na alternatif olarak İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nu (İEKKK) oluşturmuş, ilke olarak İzmir Kent Konseyi içinde yer alması gereken sermayedarları ve onların örgütlerini İzmir Kent Konseyi’nden kopararak ayrı bir ‘patronlar kulübü’ olarak örgütlemiş, bu kurulun hiçbir yasal dayanağı olmayan çalışma yönergesini hazırlamış ve o tarihten bu yana her ay yapılan düzenli toplantılarla İzmir’in gerçek gündeminin bu kurul eliyle belirlenip kararlaştırılmasını sağlamıştır. Tabii ki her zaman olduğu gibi Prof. Dr. İlhan Tekeli bu kurulun da kurucu entelektüel merkezi görevini devam ettirmiştir.
Sekreterya hizmetleri İzmir Büyükşehir Belediyesi AB ve Dış İlişkiler Şube Müdürlüğü tarafından yürütülen bu kurul, 2009 yılından bu yana –seçim dönemleri ve yaz ayları hariç- İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun katılımı ile her ay düzenli olarak toplanmış ve ‘Kültürpark Projesi’, ‘İzmir-Tarih Projesi’, ‘Alsancak Limanı Projesi’, ‘Körfez Geçiş Projesi’ ve ‘İzmir-Fuar Projesi’ gibi İzmir açısından çok önemli olan konuları görüşüp tartışarak kamuoyundaki ön kabulün oluşumuna yardımcı olmuştur.
62. Toplantısını 2016 yılı Eylül ayında yapan ve şu an itibariyle toplam 146 üyeye sahip İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda toplantı yöneticiliği kurulduğu günden bu yana sırasıyla Öner Akgerman, Tufan Ünal, Yılmaz Temizocak, Şerife İnci Eren, İdil Yiğitbaşı, Atilla Sezgin, Mehmet Tiryaki ve Betül Elmasoğlu gibi İzmir’in sermaye sahipleri ya da onların temsilcileri tarafından yapılmış, bu toplantılarla ilgili görüşme tutanakları ve karar metinlerini Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde resmi yazı ile İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden istemiş olmamıza karşın talebimiz, sözkonusu oluşumun resmi olmadığı gerekçesiyle karşılanmamış, o belgelerde yazılı olan bilgilerin kamuoyu ile paylaşılmasından kaçınılmıştır.
İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nun (İEKKK) gündemine baktığımızda ise İzmir’deki ‘yönetişim’ altyapısının yerleşmesine ve gelişmesine aracılık yapan bütün önemli ve büyük projelerin; özellikle de ‘Kültürpark Projesi’nin, ‘İzmir-Tarih‘, ‘İzmir-Deniz’, ‘Yarımada Kalkınma Stratejisi’, ‘Gediz-Bakırçay Havzası Kalkınma Stratejisi’nin öncelikte bu kurulda ele alınıp tartışılması, üyelerden gelen gelen taleplerin karşılanması, böylelikle uygulamaya konulacak projeler için bu kurul üyelerinin menfaatleri doğrultusunda onaylarının alınması sağlanmıştır.
Nitekim geçtiğimiz aylarda sosyal medyada ‘Kültürpark Projesi’ ile ilgili yaptığımız yazışmalarda tartışmalara katılan Uğur Yüce ve Sıtkı Şükürer gibi kurul üyeleri projeyi incelediklerini, tartıştıklarını; hatta taleplerinin büyük bir kısmının dikkate alınarak projenin o talepler doğrultusunda değiştirildiğini ifade etmişler, bir anlamda sözkonusu projenin 2014-2016 dönemindeki katılım sürecine sadece kendilerinin katıldığını itiraf etmişlerdir.
Evet, bütün bu anlatılanlardan da görüldüğü gibi İzmir’de İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin danışmanlığında oluşturulmaya başlayan ‘yönetişim’ altyapısının temel aktörü, resmi bir kimliği olmamakla birlikte İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından oluşturulan ve ülkemizdeki başka hiçbir kentte mevcut olmayan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’dur. Bu kurul sahip olduğu anahtar konum nedeniyle menfaatleri doğrultusunda yerel iktidara destek vermekte, ‘Kültürpark Projesi’ tartışmalarında gördüğümüz gibi önce kendisi tarafından incelenip şekillendirilen projelerin savunuculuğunu yapmakta, kolaylıkla yönlendirebildikleri gazete, televizyon gibi medya kuruluşları eliyle kamuoyunun kendilerinden yana oluşması için çaba göstermektedirler.
İzmir’deki yerel ‘yönetişim’ iktidarının önemli bir organı olan İzmir Kalkınma Ajansı ve onun danışma kurulu ise oluşumu ve yapılanması nedeniyle daha çok merkezi yönetimin organı olarak kabul edilmekte, o kurulda -yasal olarak bulunması gerekenler dışında- görev yapanların İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda yer alması önlenmektedir.
İzmir’deki yerel ‘yönetişim’ iktidarının diğer bir organı olan İzmir Akdeniz Akademisi ise özellikle üniversiteler eliyle projelerin tasarım ve uygulamasını yapmakta, bir anlamda entelektüel çevrelerin ve kamuoyu önderlerinin ikna süreçlerinde etkili olmaktadır.
Şu an için gözden çıkarılan diğer bir ‘yönetişim’ organı ise yine 2009-2010 döneminde oluşturulan İzmir Kent Konseyi’dir. Son genel kurulunda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun istemediği bir adayın İzmir Kent Konseyi Başkanı seçilmesi nedeniyle şu an itibariyle tüm desteğin kesildiği, bütçesinin yok edildiği haliyle adeta yedekte bekletilmekte; kadınlar, gençler, engelliler ve çocuklar gibi kimlik tabanlı politikalarla çalışmalar yapmalarına –kısıtlı da olsa- izin verilmekte, ısrarlı bir şekilde İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nun ilgilendiği büyük, önemli ve güncel konuların dışında tutulmaktadır.
Yerel ‘yönetişim’ iktidarının son aktörü ise İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte, belediye başkanının eşi ve danışmanlarının da ortak yapılarak sırf İzmir-Tarih Projesi için kurulmuş olan TARKEM A.Ş. (Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret A. Ş.) ve onun sivil ayağı olarak kurulan İzmir Kent Değerlerini Koruma ve Geliştirme Derneği’dir. Şirketin kurucusu olan İzmir’in sermaye çevreleri böylelikle şirket içindeki payını kuruluşundaki % 0,86 oranından % 30’a çıkardıkları İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni ve onun şirketlerini arkalarına alarak; hatta onun sahip olduğu planlama, kamulaştırma ve imar düzenlemesi yapma gibi kamusal güçlerini kullanarak kentin tarihi merkezinde kendilerine yol açmaya çalışmakta, Kemeraltı bölgesi için öngördükleri İstanbul’daki Tarlabaşı ya da Sulukule uygulamalara benzer ‘soylulaştırma’ (mutenalaştırma) çabalarında İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerine kendilerine ortak etmeye çalışmaktadırlar.
Ancak, son aylarda ortaya çıkan iktidar, özellikle TMSF destekli yeni bir yatırım grubu olan Folkart / Sancak grubunun bir leke gibi yayılıp kurduğu hegemonya ile birlikte şimdilik İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu üyesi yapmadıkları Mesut Sancak’ın İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yeni ortağı olarak geliştirdiği hamleler karşısında önce ne yapacaklarını şaşırmış, ancak daha sonraki süreçte de dışarıdan gelen bu büyük güçle ittifak yapma, onunla ittifak yaparak, onu destekleyerek pastayı birlikte paylaşma stratejisini uygulama koydukları görülmektedir. Bunun en son örneği ise esasen bir Folkart hamlesi olan Kültürpark projesinde belediyeyi destekler gibi yapıp asıl olarak Folkart’ın önünü açan girişimlerde bulunmaları, bu nedenle belediyeyi ve projeyi desteklemeleridir.
Bütün bu örneklerden hareketle şu içinde bulunduğumuz durumda, ‘yönetişim’ denilen siyasi iktidar aracının aslında İzmir sermayesi ve Folkart gibi farklı sermaye grupları arasındaki menfaatleri esas alan ve bu menfaatler üzerinden yeni dengeler kurmaya yarayan bir işleve de sahip olduğunu söyleyebiliriz.
Ege Bölgesi Sanayi Odası’nın düzenlediği üç günlük Polonya gezisine katılan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun 29 Eylül 2016 tarihinde Ege’deSonSöz isimli internet gazetesinde yayınlanan “Kocaoğlu’ndan ‘Varşova’ mesajları: Kültürpark, dönüşüm ve çehre!” başlıklı röportajının devamında yer alan diğer değerlendirmelerle ilgili aklımıza gelenleri şu şekilde özetlemeye devam edebiliriz:
“Kültürpark hakkında eleştirilere saygı duyuyorum. Eleştirileri titizlikle okuyorum. Aklımın ermediği yerlerde sonuç çıkarmaya çalışıyorum. 12 senedir böyle yürütüyorum. Amerika’daki Central Park ve İngiltere’de Hyde Park üzerinde Kültürpark’a yükleniliyor. Kültürpark bu iki park da değil… Eğer Central Park aranıyorsa İnciraltı’na, Kadifekale’ye gidecekler… İnciraltı’nı görecekler Central Park’ın nasıl yapıldığını, Kadifekale bir hayaldir, gerçekleşmiştir.”
Öncelikle bütün yazıp çizdiklerimizin, üstüne üstlük söylediklerimizin bir büyükşehir belediye başkanı tarafından izlenmesi, titizlikle okunması bizim için güzel bir şey…
Kendisine, şimdi yazacaklarımızı da okuyacağını bilerek teşekkür etmek istiyoruz bu ilgili, kulak veren tavrı için…
İnciraltı Kent Ormanı
Ancak bu teşekkürle birlikte bize ters, yanlış ya da eksik gelen şeyleri de söylememiz gerekiyor.
Birincisi aklının yetmediği yerde hemen sonuç çıkarmak yerine; öncelikle uzmanlara, bilim insanlarına, o işten anlayanlara başvurması gerektiğini düşünüyoruz.
İkincisi, bunu yapıp onun ruhunu okşayan uzmanları, danışmanları dinlemiş olsa bile buna rağmen karşı çıkanlar var deyip itiraz edenleri dinleyip anlatması, bilgi vermesi, ikna etmeye çalışması, değişime açık olduğunu, iddia edildiğinin aksine inatlaşmadığını göstermesi gerekiyor.
Çünkü yazılıp çizilenleri sadece okumanın ‘pasif’, yüzyüze iletişime geçip dinlemenin, konuşup tartışmanın ise izlemeye, okumaya göre daha ‘aktif’ bir katılım biçimi olduğunu hepimiz biliyor ve önemsiyoruz.
Ayrıca bu şekilde muhataplarını dikkate alıp onlara saygı göstermesinin taktik anlamda şimdiki tutumuna göre daha etkili olacağını tahmin ediyoruz.
Kendisi nasıl her ay Tarihi Havagazı Fabrikası Kültür Merkezi’nde yapılan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) toplantısına düzenli olarak gidip bu kentin iş adamlarını, sanayicilerini, sermaye sahiplerini dinliyor, projelerini tanıtıp onların görüşlerini alıyorsa –mesela- bizim İzmir Mimarlık Merkezi’nde yaptığımız toplantıya ya da diğer etkinliklerimize de gelip; hatta bizleri davet edeceği bir toplantıyı düzenleyip görüşlerimizi, önerilerimizi alabilir.
Böylelikle belediye bültenleri üzerinden gazetecilik yapanlara bahşettiği konuşma lütfunu bizi dinleyerek, bilgi vererek; hatta, ikna etmeye çalışarak yapabilir.
Kendisi 12 yıldır böyle yapmakla başarılı olduğunu düşünebilir ama ilk yıllardaki kendisine yönelik hoşgörü, sempati ve desteğin son yıllarda azaldığını; hatta siyasi başarısını simgeleyen oylarının da düştüğünün de farkındadır sanırım…
Kültürpark’ın, İnciraltı’nın ya da Kadifekale’nin neye benzediği ya da benzemediği konusuna gelince…
Evvelsi gün, yani 30 Eylül 2016 tarihinde bu konuların tartışmasına yardımcı olması dileğiyle Kent Stratejileri Merkezi’nin Facebook sayfasında Ali Özkır’ın 2007 yılında yazdığı “Kent Parkları Yönetim Modelinin Geliştirilmesi” isimli oldukça iyi, ciddi bir doktora tezini paylaştık.
Doğan Haber Ajansı muhabiri Mustafa Oğuz’un haberine göre Kadifekale eteklerine dikilen zeytin ağaçları 2016 yılında 5 ayrı kez yakıldı.
Daha sonra yaptığımız araştırmalarda ise bu araştırma ile ‘Doktor’ unvanını alan Ankara Üniversitesi Kalecik Meslek Yüksek Okulu öğretim üyesi olan Ali Özkır’ın, şu an Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda Koruma ve İzleme Dairesi Başkanı olarak görev yaptığını belirledik.
Dr. Ali Özkır’ın bu tezindeki bilimsel sınıflamalara göre parklar, ‘bölge’, ‘kent’, ‘semt’ ve ‘mahalle’ parkı olarak dörde ayrılıp bölge parklarının genellikle kentlere arabayla 1-2 saat uzaklıkta olduğu, kent parkının kent dokusu içinde ana rekreasyon alanlarını oluşturduğu, semt ve mahalle parklarının ise tek başına semt ve mahallelerdeki gereksinimleri karşıladığı anlatılmaktadır.
Bu çalışmada yer alan bilimsel bilgilere göre ‘kent parkı’, ‘kent merkez parkı’, Batı’daki adıyla ‘metropolitan parklar’ kentlinin kolay ulaşabileceği, kentin gürültü ve karmaşasından kurtulup rekreasyonel etkinliklerde bulunabileceği alanlar olarak tanımlanıyor. Buna ek olarak kent parklarının, kentin ekolojik dengesini korumak ve kentlinin rekreasyon ihtiyacını karşılamak üzere kentin odak noktalarında bulunması gereken, içinde toplumu oluşturan her yaş grubundan insanın aktif-pasif rekreasyon gereksinmelerini karşılamaya yönelik tesis ve olanaklara yer veren kent içi açık yeşil alanlar olduğu belirtiliyor.
“Kent parkları, karmaşık kentsel organizasyon içerisinde, kentleşmeye koşut olarak gelişen kopuk doğa-insan ilişkisinin yeniden kurulmasında çok önemli ve çeşitli işlevler yüklenen kamusal hizmet alanlarıdır. Kentsel yerleşmeler içinde genellikle merkezi olarak konumlanan, görsel olarak kentin bir parçası olan alanlardır. İnsanların günlük kullanım içinde rahatlıkla ulaşabilecekleri yerlerde bulunurlar ve yürüyüş, koşu, dış mekânda oturma, piknik yapma, oyun ve benzeri gibi bireysel ya da grup eylemlerine olanak sağlayan alanlardır. Kent parkları New York Central Park, Boston Common’ı ya da Londra parklarında olduğu gibi merkez imge ve buluşma noktası olabilirler.“ (1)
Kent parkları kullanış şekillerine göre botanik ve hayvanat bahçeleri, eğlence, sanat, tarih parkları ve kültürparklar şeklinde sınıflanıp ülkemize özgü bir tür olan kültürparkların, sahip oldukları doğal değerler yanında bünyelerinde eğlence, sergileme, sanat, eğitim gibi çeşitli aktiviteleri barındırdıkları anlatılıp kültürparkların, Türkiye’deki planlı kent parklarının ilk denemeleri olduğu ifade edilmektedir. Kültürparklar tam anlamıyla doğanın kopyası olmaya çalışan doğal parklar değildir. Kültürparklar, konulu parklardır ve adından gelen kültür fonksiyonu, bir yerde tasarımcıyı; bilgilendirmek, parkta eğitsel ve eğlendirici aktiviteler bulundurmaya yönlendirmektedir.
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi İzmir Yangını’ndan kalan boş bir alanın hem bir kent parkı hem de Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne yapılan İzmir Enternasyonal Fuarı’nın yapılacağı bir mekan olarak tasarlanan Kültürpark’ta senenin sadece 10-15 günü İzmir Enternasyonal Fuarı’nın yapılıyor olması, alanın bu süre dışında bu büyüklükte başka bir etkinliğe ev sahipliği yapmaması onun kent parkı olmadığını göstermez.
İzmir Kültürpark
Bu anlamda, Kültürpark’ın, yılın sadece 10-15 günü İzmir Enternasyonal Fuarı’nın yapıldığı, bunun dışında kalan günlerde İzmirlilerin kültürel ve rekreasyonel gereksinimlerini karşılayan bir kent parkı olduğu söylenebilir.
Günümüzde uluslararası fuarcılık alanında İzmir Enternasyonal Fuarı (İEF) gibi fuarların artık işlevinin kalmaması, hepimizin bildiği gibi yabancı ülkelerin ve firmaların Fuar’a ilgisini zaman içinde azaltmış; böylelikle İzmir Enternasyonal Fuarı son 10-20 yıl içinde ‘Enternasyonal’ olma özelliğini kaybetmiştir.
Bunun en somut örneği ise 2016 yılında yapılan 85. İzmir Enternasyonal Fuarı’na katılan ülkelere ve firmalara tahsis edilen hollerdeki acıklı görünümdür.
Bu görünüm karşısında bu kentin belediye başkanı ile meslek odası başkanlarının, iş adamlarının, ihracatçılarının Fuar’ın enternasyonal olduğunu iddia etmeleri mümkün değildir. Nitekim bu yılki Fuar’a gelen yabancı ülke ve firma temsilcileriyle yapılan toplantı ve görüşmeler bile Fuar alanı yerine Swiss Hotel’de yapılmıştır.
Bütün bu gelişmeler karşısında, bu kentin resmi, sivil, yerel ve ticari aktörleri, kamuoyu önderleri ve halkı bir an önce bir araya gelerek İzmir Enternasyonal Fuarı’nın geleceğiyle bundan böyle neye dönüştürüleceğini tartışmalı, İzmirlilerin “panayır” adını verdiği bu organizasyona “enternasyonal fuar” diyerek kendini kandırmaktan vazgeçmelidir.
Tabii ki İnciraltı ile Kadifekale’deki ağaçlandırmaların hiçbir zaman Central Park’la ya da Hyde Park’la ilgisinin olmadığını, belediyenin şimdiye kadar ortaya koyduğu performansla böyle bir gelecekten mahrum kaldıklarını da bilerek…
(1) Özkır, Ali; Kent Parkları Yönetim Modelinin Geliştirilmesi, 2007, Yayınlanmamış Doktora Tezi, s.15
Ege Bölgesi Sanayi Odası’nın düzenlediği üç günlük Polonya gezisine katılan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun 29 Eylül 2016 tarihinde Ege’deSonSöz isimli internet gazetesinde yayınlanan “Kocaoğlu’ndan ‘Varşova’ mesajları: Kültürpark, dönüşüm ve çehre!” başlıklı röportajında yer alan değerlendirmelerle ilgili aklımıza ilk gelenleri şu şekilde özetleyebiliriz:
“Varşova ziyareti kapsamında gerçekleştirilen şehir turunda kentin yapısını özel olarak inceleyen Aziz Kocaoğlu, kentin çehresinin İzmir’e örnek olması konusunda vatandaşlara çağrı yaptı. Kocaoğlu, “Varşova ziyaretinde kentin bina cephelerindeki modeli İzmir’de uygulamak istiyoruz. Bina cephelerinde hiç tabela kirliliği, balkon çıkmaları, farklı panjurlar, görüntü kirliliği yok… Şehir çok düzenli görünüyor. Kentte ilk hissettiğimiz şey dinginlik… Biz bu modeli Kordon’da proje olarak yaptık. Daire sahiplerine binaların boyanmasını biz yapalım, panjurların aynı renk olmasını tekelden çıkmasını siz yapın dedik. Her apartmanı topladık. Daha bir adım yok ama kentin belli yerlerinde bina cephelerinin boyanması gibi bir kıpırtı var. Apartman sakinleri evlerin içine yaptıkları masrafın birazını dışarıya yaparsa, evlerine biraz da dışarıdan bakarsa ve düzeltmeye çalışırsa İzmir çok şey kazanır” şeklinde konuştu.”
Evet, bir kentin geleceği konusunda o kentin belediye başkanının gördüğü, düşünüp hayal ettiği ve ne söylediği birinci dereceden önemli olmakla birlikte bunun üç günlük bir Polonya yolculuğu sonucunda sağlıklı, doğru bir şekilde ortaya çıkmasını beklemek de mümkün değildir. Çünkü kentlerin bugününe ve geleceğine ilişkin bu tür değerlendirme ve projeksiyonlar, üç günlük gezilerle değil; o kentin anayasası niteliğindeki stratejik planların hazırlık aşamasında örnek alınacak yurtiçi ve dışındaki benzer kentlerin karşılaştırmalı bir şekilde araştırılıp analiz edilmesi; ayrıca o kentlerdeki gelişmelerin sürekli olarak izlenerek yapılmalıdır.
Belediyelerin yapacakları öncelikli hizmetleri tasarlayan stratejik planlarda, kentin içinde bulunduğu mevcut durum hem iç hem de dış koşullar dikkate alınarak değerlendirildikten sonra belirlenen bir vizyon ve misyon çerçevesinde ortaya konulur. Bu anlamda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 dönemi için hazırladığı ve uygulamakta olduğu stratejik plandaki vizyonu, eski bir Doğu Avrupa ülkesi ya da kenti üzerinden değil, Akdeniz uygarlıkları üzerinden;
“Uygarlıkların mirasını geleceğe taşıyan, Akdeniz’in zenginliklerini kentlisine ve dünyaya sunan, hizmet felsefesiyle akıllarda iz bırakan gözde belediye olmak”
şeklinde belirlenmiştir.
Nitekim İzmir kent vizyonunun, bu şekilde Akdeniz’i ve Akdeniz kentlerini kendine örnek/odak alınarak belirlenmesini sağlayan temel dinamiğin nedeni de, uzun bir süredir belediye başkanının danışmanlığını yapan, ülkemizin önde gelen bölge ve kent planlamacılarından biri olan Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin önerileri ve yönlendirmeleridir. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bir kuruluşu olan İzmir Akdeniz Akademisi’nin 2009 yılında Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin önderliğinde kurulmuş olması da bunun en somut örneğidir. Sayın Tekeli, uzun bir süredir İzmir’in Akdeniz uygarlığı içinde hak ettiği yeri alması için çabalamakta, bu konuda Akdeniz Uygarlığı üzerinden yeni bir vizyon açmaya çalışmaktadır.
Ama bir bakıyoruz ki, belediye başkanımız üç gün için Polonya’ya gitmiş ve oradaki görüntülerden ‘izlenim’ düzeyinde etkilenmesi nedeniyle bize Doğu Avrupa ovalarından, steplerinden yeni bir örnek, yeni bir vizyon getirmiş…
Şimdi ne yapacağız, belediye meclisi kararı ile kesinleşip uygulaması zorunlu olan Akdeniz odaklı stratejik planı değiştirip yönümüzü Doğu Avrupa’ya mı çevireceğiz, yoksa bu konuyu iki, üç gün sonra unutacak mıyız?
Oysa bir kentin Polonya’da olduğu gibi dingin, sakin, sessiz olmasının içinde bulunduğu bölgeye, ülkeye ve siyasi, sosyal coğrafyaya göre değiştiğini hepimiz biliyoruz. Sıcakkanlı, heyecanlı insanların yaşadığı Akdeniz’in kıyısındaki bir kentte bunu gerçekleştirmek, yoğun iç ve dış göçlerle insan coğrafyası devamlı değişen, Türk-Kürt ve İzmirliler-Mülteciler gibi gibi derin fay hatlarıyla yoğun bir kentsel gerilime sahip bu kentte sakin, sessiz ve dingin olmak ne ölçüde mümkündür? Şayet bunu gerçekleştirmek mümkün ise, benim sayın belediye başkanına önerim, bunu öncelikle belediye binasının hemen yakınındaki tarihi Kemeraltı Çarşısı’nda hayata geçirmesi, bunun için girişimde bulunmasıdır. Görelim bakalım böylelikle sessiz, sakin ve dingin bir Kemeraltı nasıl mümkün oluyormuş, olabiliyormuş… Tabii sevgili arkadaşımız Emel Kayın’ın “Doğu Pazar ve çarşılarındaki kargaşa, kalabalık ve kaos o coğrafyaların temel özelliğidir” itirazını da unutmadan…
Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun röportajda ele aldığı ikinci konu ise kentteki tabela kirliliği ile ilgili… Başkan bu konuda aynen şunları söylüyor:
“Toplumun genel yaşam biçimiyle kentlerde tabela kirliliği vardır. Biz de ortada kalıyoruz. Biz Kordon’daki tabelalara düzen vermeye başladık. Bir sürü telefon geldi. Daha yapmadan dejenere etmeye başlıyoruz. Bizde belli konularda kural mutlaka kıyısından köşesinden tırtıklanmış gibi görünüyor. Mutlaka burayı görenlerin kentin çehresine imrenmeleri kadar doğal bir şey yok. Türkiye’de de bunlar olacak. Sadece disiplinle, belediyenin ortamı germesiyle bu işlerin olmasının sürdürülebilirliği mümkün değil. Vatandaşların yardımcı olması gerekir.”
Bu söylenenleri değerlendirmeden önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elinde bu konuyu ele alan 3194 sayılı İmar Kanununun dışında 6 ayrı yönetmelik olduğunu hatırlatmakta yarar var. Bunlar sırasıyla;
1) “Belediye Emir ve Yasakları Yönetmeliği”, 2) “İlan ve Reklam Yönetmeliği”, 3) Kısaca Kordon Yönetmeliği de denilen “Atatürk Caddesi’nin (Birinci Kordon) Cumhuriyet Meydanı ile Alsancak Limanı Arasında Yapılan Düzenleme ve Bu Alanın Kullanım Esaslarına Ait Yönetmelik”, 4) “Kıbrıs Şehitleri Caddesi ve Ali Çetinkaya Bulvarı Kullanım Esasları Yönetmeliği”, 5) “Pasaport-Konak Pier Arası Kıyı Düzenlemesi Kullanım Esasları Yönetmeliği”, 6) “İzmir Büyükşehir Belediyesi Kıyı ve Sahil Şeridi Yol, Meydan ve Yeşil Alan Yetki ve Görev Uygulama Yönetmeliği”.
Bu yönetmeliklere ek olarak “Görüntü Kirliliği Önleme Esasları” ismini taşıyan 34 sayfalık açıklayıcı bir broşürün de mevcut olduğunu unutmamak gerekiyor.
İzmir Büyükşehir Belediyesi cadde, sokak, bulvar, meydan ve sahillerdeki görünümü düzenlemek için bu kadar çok yönetmelik hazırlamakla birlikte; 5-6 sene önce ve geçen yıl Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki iki ayrı zabıta harekatını yakından izlemiş; hatta bazı zabıta yöneticileriyle tartışmış biri olarak zaman zaman hatırlanan ama çoğu kez unutulan bu konu ile ilgili uygulamaların bir facia olduğunu, böylelikle ilan ve reklam tabelası yapanlara yeni işler, yeni kazanç kapıları yarattığını söyleyebilirim. Bir zabıta yöneticisinin tavsiye ettiği ile diğerinin farklı olması, bazı işletmelerin bilerek kapsam dışında tutulması, tabela kirliliği denilince sadece Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nin hatırlanıp kentin diğer bulvar, cadde ve sokaklarının bu uygulamanın dışında tutulması gibi haksızlıkların düzenlemenin yapıldığı caddedeki işletmeleri çılgına çevirdiğini dün gibi hatırlıyorum.
O nedenle sayın başkana şayet İzmir’in görüntü kirliliğini gidermek gibi gerçekten samimi bir isteği varsa; bunu daha basit, daha yalın bir mevzuatla tüm kenti kapsayacak şekilde sürekli olarak yapmasını, sadece denetim aşamasında değil işyerlerinin açılışı ve ruhsatlandırma aşamalarında da görüntü kirliliği ile ilgili değerlendirmelerin yapılmasını öneriyorum. Belki de böylelikle elimizdeki yetkileri böylesi bir vizyonla sürekli kullandığımızda bakmışsınız bir süre sonra biz de Polonya kentlerine benzemişiz… Eee, ne de olsa her şeye hayal etmekle başlanıyor…
Tabii ki Folkart binalarındaki görüntü ve ışık kirliliği yaratan reklam panolarıyla Birinci Kordon’un estetiğini bozacak yeni İzmir Ticaret Odası binasını unutup gözardı etmemek koşuluyla…
Konak Belediye’sinin Basmane Dokuz Eylül Meydanı’ndaki yerini terk ederek Tepecik’teki pazar yerinde yapacağı yeni hizmet binasına gideceğini öğrendiğim günden bu yana gerçekleşmesini hayal ettiğim bir arzum var: Konak Belediyesi’nin yeni hizmet binasının yakınındaki Halkapınar suyu kaynağının oluşturduğu; ancak bugün mevcut olmayan eski Halkapınar Gölü’nün yeniden oluşturularak bu gölün çevresinin İzmir’in tarihi içmesuyu tesislerini de sergilemek suretiyle çevre halkının dinlenip eğlenebileceği bir yeşil alan haline getirilmesi…
Şu anda İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne, daha doğrusu İZSU’ya ait olan bu tarihi mekanı, 19. yüzyıla ait, üzerinde “İzmir, Diana Banyoları (Hamamları)” yazan kartpostallarda mavi bir gölün çevresindeki ağaçları, sazları ve gölü çevreleyen alandaki binalarla sekizgen planlı zarif tarihi su paylaşım yapısıyla görmek mümkündür. Hatta bu kartpostalların bazısında bu gölün kenarından geçen deve kervanları bile görülür.
İzmir, Diana Banyoları (Hamamları)
Sevgili dostumuz İbrahim Fidanoğlu’nun “Dağa Kaçtım” isimli bloğunda verdiği bilgilere göre Ballıkuyulu Hasan Ali Çağlar, 1950’li yıllarda Halkapınar Gölü’ne yüzmeye gittiklerini, orada birçok çocuğun boğulduğunu kendisine anlatmıştır.
İzmir, Halkapınar
İ.S. 4. Yüzyılın ünlü sofistlerinden Himerios ise “Bu Meles Çayı İzmir’in varoşları içinde doğar. Çayın kaynakları pek çoktur ve birbirlerinin yanından çıkmaktadırlar. Bu kaynaklardan oluşan çay, hemen bu kaynakların yanında bir göl halini alır ve bunun her tarafında küçük sandallar, gerek kürek ile ve gerek sahilden yedekleme suretiyle seyredebilirler. Çayın etrafı serviler ve zarif sazlarla bezenmiştir. Çay, çok yakın bir mesafede denize akmaktadır. Fakat bilmem ki akmak tabirini kullanmak caiz midir? Çünkü çayın aktığına delalet edecek bir ufacık şırıltı bile yoktur. Ve gizlice denize karışmaktadır.” şeklinde anlatmıştır.(1)
İzmir, Halkapınar
İ.S. 2.yüzyılda İzmirli hatip Aelius Aristides, Meles Çayı’nı ve Diana Hamamları’nı tanımlarken, “Şehrin sokaklarına hâkim olan Apollon’un kapılar önünde ziynet olacağı yerde deniz perilerine ismini veren ve kaynağından denize kadar yatağını kazan Meles, şehrin kapıları önünden kolunu uzatmaktadır. Bu kaynaklar, suları kısa bir mesafede denize akan bir hamamdır. Meles, mağaralardan, evlerden ve ağaçlardan geçerken aynı suretle akar, yatağının ortasında parıldar ve denize gider. İleride kaynağın yüksek kısmında havuza benzer bir duvar vardır ve kanal burada başlar. Meles kaynağında çağıldamaz, bunların dalgaları yavaş yavaş, sessizce denize kavuşur. Bazı defalar rüzgârlar, tehditleri altında denizi kabartınca Meles’in sularını geri atar, o zamanki iki suyun satıhları ayrı ayrı görülür ve nerede birleştiklerini anlamak mümkün olmaz. Zaten Meles’in her tarafı balıkla doludur. Meles, yazın da kışın da aynı ebattadır; hiçbir zaman yağmurlar onun taşkınlığına yol açmadıkları gibi sıcaklar da onu kurutmamıştır. Cansız bir şeymiş gibi daima aynı şekil ve aynı rengini muhafaza eder. Meles, serseri değildir, yatağından uzaklaşmak elinden gelmez. Şehrin aşığıymış gibi oradan uzaklaşmaya cesaret edemez ve şehre karşı dinmeyen bir aşk beslediği için ebedi yatağını muhafaza eder. Bunun içindir ki şehri biraz dolaşır ve çıktığı yerde biter” demektedir. (2)
İzmir, Halkapınar (İZSU Arşivi)
Antik tarihin coğrafyacısı Strabon ise İzmir ile Meles arasındaki ilişki için şunları anlatmaktadır: “Kentin bir parçası tepededir ve surla çevrilidir, fakat büyük kısmı ovada limanın, Metroon’un ve Gymnasion’un yakınındadır. Kentin caddelere ayrılışı özel bir şekilde düzenlenmiştir. Bunlar birbirlerine olabildiği kadar dik doğrular şeklindedir ve taşlarla döşenmiştir, alt ve üst katları bulunan portikler vardır. Bir de içinde Homeros’un Ksoanon’u bulunan Homereion adı verilen dört kenarlı bir portik (stoa, revak) bulunur. Bu nedenle Smyrnalılar Homeros üzerinde özellikle hak iddia ederler ve gerçekten de kentin bir tip tunç sikkesi Homereion adını taşır. Meles nehri surların yakınında akar, kent diğer kuruluşlarının yanı sıra bir de kapatılabilen bir limana sahiptir.”(3)
Halkapınar Gölü ve çevresi, 19. Yüzyıl, Rubellin
Prof. Dr. Ersin Doğer; İzmir’in Smyrna’sı isimli kitabında artık tarihin derinliklerinde kaybolmuş Halkapınar Gölü’nden ve buradan doğan Halkapınar Deresi’nden şöyle söz eder:
“Bugün bulunduğu semte ismini veren Halkapınar kaynakları ve bu kaynakların yeryüzüne çıktıktan sonra oluşturduğu gölcük, Prehistorik çağlardan 50 yıl öncesine kadar bölgenin en büyük tatlı su rezervi olarak hizmet verdi. Bizans Çağı’nda (13.yy.) yazar Georgios Akropolites tarafından Periklystra (Halkapınar) olarak anılan birkaç pınarın birleşerek oluşturduğu bu yuvarlak gölcük civarı bir mesire yeriydi. Helenistik Çağ’ın başlarında kent Bayraklı – Tepekule’deki eski yerinden Kadifekale ve yamaçlarına taşındığında Antikçağ’ın yazarları tarafından Homeros’un doğum yeri olarak efsaneleşen kutsal Meles Çayı’nın yeryüzüne çıktığı kaynak olarak bilindi. Gerçekten de bazı yazarların Meles Çayı ve kaynaklarına ilişkin tanımları Halkapınar gölcüğü ve bu gölcükten çıktıktan kısa bir süre sonra denize kavuşan Halkapınar Çayı’na uymaktadır.” (4)
Tarihi Halkapınar su pompa istasyonu binası
İZSU tarafından verilen bilgilere göre büyük debili bir su kaynağı olarak 112 yıldır İzmir’in içmesuyu ihtiyacını karşılamaktadır. On dokuzuncu yüzyılın sonralarına doğru, şiddetli bir su kıtlığı İzmir kentinin daha fazla gelişmesine engel olunca bir Belçika firması yeni su kaynaklarını araştırarak eskiden beri bilinen Halkapınar kaynaklarının geliştirilerek İzmir şehir suyunun buradan alınması önerisini getirmiş ve burada bir sistemin kurulması ve işletilmesine izni çıkarılmıştır. Belçika firması, bir ana sarnıç, buharla çalışan bir merkez pompa istasyonu, 89,65 m yükseltisinde, 10 360 m³ kapasiteli bir su deposu ve gerekli isale borularının yapımını 1886 ile 1897 yılları arasında tamamlamıştır. 1905 yılında, pompa istasyonuna dizel motorlu iki pompa daha yerleştirilmiş ve Sevilitepe’ de 157 m yükseltide 600 m³ kapasiteli yeni bir su deposu yapılarak şehrin yüksek mahallelerine de su verilmesi olanağı yaratılmıştır. Sistemin işletme imtiyazı 85 yıl süre ile Belçika firmasına verilmiş ancak hükümet, ilk 25 yıldan sonra istediği an tesisleri satın alma hakkını saklı tutmuştur.1944 yılında bu sistemin tamamı İzmir Belediyesi’ne devredilmiş ve sistemin genişletilmesine başlanmıştır.
Halkapınar suyunu iletmek için 1900 yılında kullanılan font borusu
Halkapınar pınarlarının 1970 yılındaki ortalama verimi 1,2 m³/s ve yıllık toplam su potansiyeli 38 milyon m³ ‘tü. Pınarlardan gelen suyun ortalama sıcaklığı 24 ºC olup mevsimler itibariyle fazla bir değişim göstermez. O tarihlerde pınarların çıktığı yerde varlığını sürdürmekte olan Halkapınar gölünde su canlıları da vardı, fakat bunlar tarihi su derleme yapısının içinde gözlenmemiştir. Su derleme sistemi, dağıtım pompa istasyonu, su deposu, bağlantı kanalları, borular ve diğer yardımcı yapılarla birlikte, Halkapınar tesisleri 1897 yılından 1973 yılına kadar 76 yıl süre ile kullanılmış, bu tarihten sonra açılan yeni kuyular nedeniyle önce pınarların doğal boşalımları sonra da bu pınarlar sayesinde var olan Halkapınar gölü ortadan kalkmış, yeni pompa ve su tesisleri devreye girmiştir. Tarihi su derleme yapısı günümüzde devre dışı kalmış olup İZSU tarafından restorasyon edilmiş olup tarihi pompa istasyonu ise kısmen kullanılmaktadır.
Tarihi Halkapınar su pompa binası içindeki pompa
İZSU tarafından restore edilen tarihi su derleme yapısı ise yaklaşık 5m derinlikte, sekiz köşeli, sığ bir kuyudur; faylı kalker formasyonlardan su toplayan galerileri su derleme kuyusunun beş kenarına ulaşır; yer altı su derleme galerileri hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Su derleme kuyusunun iki kenarında Halkapınar gölüne açılan iki çıkış galerisi vardır. Sekizgen şekilli su derleme yapısının sekizinci kenarında bulunan bir ağız, dağıtım pompa istasyonunun emme havuzunu beslerdi.
Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısı (dışardan)Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısı (dışardan)Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısı (dışardan)Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısı (içerden)Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısı (içerden)İzmir, Diana Banyoları (Hamamları)Sekizgen planlı tarihi su dağıtım Yapısının tavanıSekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısının iç kısmı
Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısının kanalları
Su ihtiyacının yüksek olduğu dönemlerde su derleme sisteminin bir parçası olarak kullanılan Halkapınar gölünün 1970 yılındaki ortalama yüz ölçümü 14 000 m² idi. Göl düzgün bir şekle sahip değildi. Gölün maksimum uzunluğu yaklaşık 160 m, maksimum genişliği 100 m, en derin yeri 3,4 m idi. Gölün tabanında, pınar suyunun çıktığı yerler, gözle görülebiliyordu. Halkapınar çayına açılan, kapaklı bir deşarj ağzı ve terk edilmiş iki çıkış vardı. Gölde toplanan su, bir su alma yapısı aracılığıyla ve yer çekimi ile dağıtım pompa istasyonunun emme havuzuna gelirdi. İhtiyacın fazla olduğu zamanlarda, yer çekimi su alma yapısı yetersiz kaldığı için alçak terfi kapasiteli pompaların bulunduğu bir yardımcı su alma yapısı da kullanılırdı. Gölün çevresinden Halkapınar çayına sızan suları yardımcı pompalar, yaklaşık 150 m uzunluğunda 450 mm çapında borularla dağıtım pompa istasyonunun emme havuzuna verirlerdi.
Su dağıtım kanallarına üstten bakış
Dağıtım pompa istasyonunun emme havuzu ve tarihi su derleme yapısından emme havuzuna su taşıyan galeriler oldukça karmaşık bir tesis oluştururlar.
Ana su derleme yapısından su alan eski ana galeri kargir kemer yapılı, tabanda 1,25 m genişlikte merkezde 2,15 m yükseklikte, 50 m uzunluktadır. Bu galeride normal su derinliği yaklaşık 1,2 m idi.
O tarihteki yeni ana galeri, su derleme havuzundan eski ana galeriye su taşırdı. Galeri 2,20 m genişlikte 2,35 m yükseklikte, 50 m uzunluğunda kargır ve betonarme bir mecradır. Bu galerinin taban profili % 0,9 eğimle, girişte 1,50 m yükseklikten pompa emme havuzunda 1,06 m’ye alçalır. Yeni ana galerinin su alma ağzında, kok veya kömür süzgeçli düşey bir filtre tertibatı bulunmaktaydı.
Yukarıda anlatılan iki ana galeriden ayrılan dört pompa emme galerisi üzerinde 8 dağıtım pompası su dağıtım şebekesini beslerdi. Bu emme galerilerinin kesitleri, boyutları, uzunlukları ve taban yükseklikleri değişiktir.
Çimentaş kuyu sisteminden gelen 500 mm çapındaki yeni isale hattı, pompa istasyonu yakınında yeni ana galeriye bağlanır. Bu isale hattı ancak yaz aylarında ihtiyacın yüksek olduğu dönemlerde kullanılırdı.
Halkapınar dağıtım pompa istasyonu, 3600 KW kurulu gücü ile 1970 yılında İzmir şehir suyu sisteminin en büyük pompa istasyonuydu. Yaklaşık 95 m pompaj yükü ile çalışan, paralel düzende 8 pompa bulunmaktaydı. Kapasitesi 700 ile 2000 m³/saat arasında değişen pompaların deşarjı, 3 ana boru kanalıyla 9 ana besleme borusundan dağıtım sistemine verilmekteydi. Pompaların hepsi pompa istasyonun döşemesi üzerine monte edilmiştir olup döşeme yükseltisi 4,96 m idi.
Halkapınar su deposu, dağıtım pompa istasyonunun 650 m kadar güneyindedir; kapasitesi 10 400 m³ ve en yüksek su yüzeyi kotu 93,65 m’dir. Pompa istasyonundan pompalanan su, 500 mm çapında pik borularla su deposuna verilirdi.
Evet, İZSU’nun Halkapınar suyunun kaynağındaki içmesuyu tesisi ile ilgili verdiği tarihi ve teknik bilgiler bu şekilde. Bu bilgilerden anladığımız kadarıyla Halkapınar suyu ve tesisleri bugün kullanılmamaktadır. Ancak Halkapınar suyu ve tarihteki adıyla “Diana Hamamları” eski kartpostallardaki görüntüleriyle; ayrıca eski İzmirliler’in hafızasındaki anılarıyla halen yaşıyor, halen hatırlanıyor…
İşte şimdi, hazır Konak Belediyesi yeni hizmet binasını buraya yakın bir yerde yapıyorken; ayrıca bölgede halkın dinlenme, eğlenme ihtiyacını karşılayacak yeşil bir alan ihtiyacını kendisini fazlasıyla hissettirirken bu alanın İzmir Büyükşehir Belediyesi, İZSU ve Konak Belediyesi tarafından geçmişi hatırlatacak şekilde yeniden tasarlanması, mevcut su kaynağının bir göle dönüştürülerek çevresinin, eski su tesislerini de değerlendirerek yeni bir dinlenme, eğlenme alanına dönüştürülmesi düşünülebilir.
Halkapınar Otobüs Dağıtım Merkezi yanından akan Halkapınar DeresiHalkapınar Deresi’ndeki kirliliğin son durumu
Belki böylelikle Halkapınar Otobüs Garajı yanından akıp giden Halkapınar Deresi’nin bu hafta içinde çektiğimiz aşağıdaki görüntüleri de bu sayede düzeltilmiş, temizlenmiş olabilir; ayrıca belediyeler hep sahilde bu tür çalışmalar yapmanın dışında İzmir’in iç kesimlerinde, yeşil alana gerçekten ihtiyacı olan mahallelerinde halkın yararlanabileceği tesisler yapma imkanına kavuşurlar…
(1) Canpolat, Emin; İzmir, Kuruluşundan Bugüne Kadar, İTÜ Mimarlık Fakültesi Yayını – 1954, Üç İzmir- YKY Yayınları, Aralık 1992, s.22
(2) Aelius Aristides, İzmir’in Kayıp Gölü: Halkapınar, İzmir Dergisi, Sayı 11, s.57
(3) Strabon, Antik Anadolu Coğrafyası (Geographika: Kitap XII-XIII-XIV), Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul-2009, 6.Baskı, s.208
(4) Doğer, Ersin; İzmir’in Smyrna’sı, Paleolitik Çağ’dan Türk Fethine Kadar, İletişim Yayınları İzmir Dizisi 4, İstanbul-2006, 1. Baskı, s.171