Bir Belediye Başkanının Gözünden Yönettiği Kent – 1

Ege Bölgesi Sanayi Odası’nın düzenlediği üç günlük Polonya gezisine katılan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun 29 Eylül 2016 tarihinde Ege’deSonSöz isimli internet gazetesinde yayınlanan “Kocaoğlu’ndan ‘Varşova’ mesajları: Kültürpark, dönüşüm ve çehre!” başlıklı röportajında yer alan değerlendirmelerle ilgili aklımıza ilk gelenleri şu şekilde özetleyebiliriz:

Varşova ziyareti kapsamında gerçekleştirilen şehir turunda kentin yapısını özel olarak inceleyen Aziz Kocaoğlu, kentin çehresinin İzmir’e örnek olması konusunda vatandaşlara çağrı yaptı. Kocaoğlu, “Varşova ziyaretinde kentin bina cephelerindeki modeli İzmir’de uygulamak istiyoruz. Bina cephelerinde hiç tabela kirliliği, balkon çıkmaları, farklı panjurlar, görüntü kirliliği yok… Şehir çok düzenli görünüyor. Kentte ilk hissettiğimiz şey dinginlik… Biz bu modeli Kordon’da proje olarak yaptık. Daire sahiplerine binaların boyanmasını biz yapalım, panjurların aynı renk olmasını tekelden çıkmasını siz yapın dedik. Her apartmanı topladık. Daha bir adım yok ama kentin belli yerlerinde bina cephelerinin boyanması gibi bir kıpırtı var. Apartman sakinleri evlerin içine yaptıkları masrafın birazını dışarıya yaparsa, evlerine biraz da dışarıdan bakarsa ve düzeltmeye çalışırsa İzmir çok şey kazanır” şeklinde konuştu.

maxresdefault

Evet, bir kentin geleceği konusunda o kentin belediye başkanının gördüğü, düşünüp hayal ettiği ve ne söylediği birinci dereceden önemli olmakla birlikte bunun üç günlük bir Polonya yolculuğu sonucunda sağlıklı, doğru bir şekilde ortaya çıkmasını beklemek de mümkün değildir. Çünkü kentlerin bugününe ve geleceğine ilişkin bu tür değerlendirme ve projeksiyonlar, üç günlük gezilerle değil; o kentin anayasası niteliğindeki stratejik planların hazırlık aşamasında örnek alınacak yurtiçi ve dışındaki benzer kentlerin karşılaştırmalı bir şekilde araştırılıp analiz edilmesi; ayrıca o kentlerdeki gelişmelerin sürekli olarak izlenerek yapılmalıdır.

Belediyelerin yapacakları öncelikli hizmetleri tasarlayan stratejik planlarda, kentin içinde bulunduğu mevcut durum hem iç hem de dış koşullar dikkate alınarak değerlendirildikten sonra belirlenen bir vizyon ve misyon çerçevesinde ortaya konulur. Bu anlamda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 dönemi için hazırladığı ve uygulamakta olduğu stratejik plandaki vizyonu, eski bir Doğu Avrupa ülkesi ya da kenti üzerinden değil, Akdeniz uygarlıkları üzerinden;

Uygarlıkların mirasını geleceğe taşıyan, Akdeniz’in zenginliklerini kentlisine ve dünyaya sunan, hizmet felsefesiyle akıllarda iz bırakan gözde belediye olmak

şeklinde belirlenmiştir.

Nitekim İzmir kent vizyonunun, bu şekilde Akdeniz’i ve Akdeniz kentlerini kendine örnek/odak alınarak belirlenmesini sağlayan temel dinamiğin nedeni de, uzun bir süredir belediye başkanının danışmanlığını yapan, ülkemizin önde gelen bölge ve kent planlamacılarından biri olan Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin önerileri ve yönlendirmeleridir. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bir kuruluşu olan İzmir Akdeniz Akademisi’nin 2009 yılında Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin önderliğinde kurulmuş olması da bunun en somut örneğidir. Sayın Tekeli, uzun bir süredir İzmir’in Akdeniz uygarlığı içinde hak ettiği yeri alması için çabalamakta, bu konuda Akdeniz Uygarlığı üzerinden yeni bir vizyon açmaya çalışmaktadır.

alsancak-kibris-sehitleri-caddesi-izmir-bando-sol-balkon-konseri-1-mayis-2016_9310622-41060_1280x720Ama bir bakıyoruz ki, belediye başkanımız üç gün için Polonya’ya gitmiş ve oradaki görüntülerden ‘izlenim’ düzeyinde etkilenmesi nedeniyle bize Doğu Avrupa ovalarından, steplerinden yeni bir örnek, yeni bir vizyon getirmiş…

Şimdi ne yapacağız, belediye meclisi kararı ile kesinleşip uygulaması zorunlu olan Akdeniz odaklı stratejik planı değiştirip yönümüzü Doğu Avrupa’ya mı çevireceğiz, yoksa bu konuyu iki, üç gün sonra unutacak mıyız?

Oysa bir kentin Polonya’da olduğu gibi dingin, sakin, sessiz olmasının içinde bulunduğu bölgeye, ülkeye ve siyasi, sosyal coğrafyaya göre değiştiğini hepimiz biliyoruz. Sıcakkanlı, heyecanlı insanların yaşadığı Akdeniz’in kıyısındaki bir kentte bunu gerçekleştirmek, yoğun iç ve dış göçlerle insan coğrafyası devamlı değişen, Türk-Kürt ve İzmirliler-Mülteciler gibi gibi derin fay hatlarıyla yoğun bir kentsel gerilime sahip bu kentte sakin, sessiz ve dingin olmak ne ölçüde mümkündür? Şayet bunu gerçekleştirmek mümkün ise, benim sayın belediye başkanına önerim, bunu öncelikle belediye binasının hemen yakınındaki tarihi Kemeraltı Çarşısı’nda hayata geçirmesi, bunun için girişimde bulunmasıdır. Görelim bakalım böylelikle sessiz, sakin ve dingin bir Kemeraltı nasıl mümkün oluyormuş, olabiliyormuş… Tabii sevgili arkadaşımız Emel Kayın’ın “Doğu Pazar ve çarşılarındaki kargaşa, kalabalık ve kaos o coğrafyaların temel özelliğidir” itirazını da unutmadan…

Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun röportajda ele aldığı ikinci konu ise kentteki tabela kirliliği ile ilgili… Başkan bu konuda aynen şunları söylüyor:

Toplumun genel yaşam biçimiyle kentlerde tabela kirliliği vardır. Biz de ortada kalıyoruz. Biz Kordon’daki tabelalara düzen vermeye başladık. Bir sürü telefon geldi. Daha yapmadan dejenere etmeye başlıyoruz. Bizde belli konularda kural mutlaka kıyısından köşesinden tırtıklanmış gibi görünüyor. Mutlaka burayı görenlerin kentin çehresine imrenmeleri kadar doğal bir şey yok. Türkiye’de de bunlar olacak. Sadece disiplinle, belediyenin ortamı germesiyle bu işlerin olmasının sürdürülebilirliği mümkün değil. Vatandaşların yardımcı olması gerekir.

733ceb6d3df9fd00795993b7cc0be683

Bu söylenenleri değerlendirmeden önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elinde bu konuyu ele alan 3194 sayılı İmar Kanununun dışında 6 ayrı yönetmelik olduğunu hatırlatmakta yarar var. Bunlar sırasıyla;

1)Belediye Emir ve Yasakları Yönetmeliği”,
2)İlan ve Reklam Yönetmeliği”,
3) Kısaca Kordon Yönetmeliği de denilen “Atatürk Caddesi’nin (Birinci Kordon) Cumhuriyet Meydanı ile Alsancak Limanı Arasında Yapılan Düzenleme ve Bu Alanın Kullanım Esaslarına Ait Yönetmelik”,
4)Kıbrıs Şehitleri Caddesi ve Ali Çetinkaya Bulvarı Kullanım Esasları Yönetmeliği”,
5)Pasaport-Konak Pier Arası Kıyı Düzenlemesi Kullanım Esasları Yönetmeliği”,
6)İzmir Büyükşehir Belediyesi Kıyı ve Sahil Şeridi Yol, Meydan ve Yeşil Alan Yetki ve Görev Uygulama Yönetmeliği”.

Bu yönetmeliklere ek olarak “Görüntü Kirliliği Önleme Esasları” ismini taşıyan 34 sayfalık açıklayıcı bir broşürün de mevcut olduğunu unutmamak gerekiyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi cadde, sokak, bulvar, meydan ve sahillerdeki görünümü düzenlemek için bu kadar çok yönetmelik hazırlamakla birlikte; 5-6 sene önce ve geçen yıl Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki iki ayrı zabıta harekatını yakından izlemiş; hatta bazı zabıta yöneticileriyle tartışmış biri olarak zaman zaman hatırlanan ama çoğu kez unutulan bu konu ile ilgili uygulamaların bir facia olduğunu, böylelikle ilan ve reklam tabelası yapanlara yeni işler, yeni kazanç kapıları yarattığını söyleyebilirim. Bir zabıta yöneticisinin tavsiye ettiği ile diğerinin farklı olması, bazı işletmelerin bilerek kapsam dışında tutulması, tabela kirliliği denilince sadece Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nin hatırlanıp kentin diğer bulvar, cadde ve sokaklarının bu uygulamanın dışında tutulması gibi haksızlıkların düzenlemenin yapıldığı caddedeki işletmeleri çılgına çevirdiğini dün gibi hatırlıyorum.

O nedenle sayın başkana şayet İzmir’in görüntü kirliliğini gidermek gibi gerçekten samimi bir isteği varsa; bunu daha basit, daha yalın bir mevzuatla tüm kenti kapsayacak şekilde sürekli olarak yapmasını, sadece denetim aşamasında değil işyerlerinin açılışı ve ruhsatlandırma aşamalarında da görüntü kirliliği ile ilgili değerlendirmelerin yapılmasını öneriyorum. Belki de böylelikle elimizdeki yetkileri böylesi bir vizyonla sürekli kullandığımızda bakmışsınız bir süre sonra biz de Polonya kentlerine benzemişiz… Eee, ne de olsa her şeye hayal etmekle başlanıyor…

Tabii ki Folkart binalarındaki görüntü ve ışık kirliliği yaratan reklam panolarıyla Birinci Kordon’un estetiğini bozacak yeni İzmir Ticaret Odası binasını unutup gözardı etmemek koşuluyla…

Devam edecek…

İzmir, Halkapınar Gölü ile ilgili bir öneri…

Konak Belediye’sinin Basmane Dokuz Eylül Meydanı’ndaki yerini terk ederek Tepecik’teki pazar yerinde yapacağı yeni hizmet binasına gideceğini öğrendiğim günden bu yana gerçekleşmesini hayal ettiğim bir arzum var: Konak Belediyesi’nin yeni hizmet binasının yakınındaki Halkapınar suyu kaynağının oluşturduğu; ancak bugün mevcut olmayan eski Halkapınar Gölü’nün yeniden oluşturularak bu gölün çevresinin İzmir’in tarihi içmesuyu tesislerini de sergilemek suretiyle çevre halkının dinlenip eğlenebileceği bir yeşil alan haline getirilmesi…

resim-5
Halkapınar, Diana Banyoları (Hamamları)
19-aralik-1907-tarihli-kartpostal-su-derleme-yapisi
İzmir, Halkapınar

Şu anda İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne, daha doğrusu İZSU’ya ait olan bu tarihi mekanı, 19. yüzyıla ait, üzerinde “İzmir, Diana Banyoları (Hamamları)” yazan kartpostallarda mavi bir gölün çevresindeki ağaçları, sazları ve gölü çevreleyen alandaki binalarla sekizgen planlı zarif tarihi su paylaşım yapısıyla görmek mümkündür. Hatta bu kartpostalların bazısında bu gölün kenarından geçen deve kervanları bile görülür.

19-yuzyil-kartpostali-halkapinar-golu-ve-su-derleme-yapisi
İzmir, Diana Banyoları (Hamamları)

Sevgili dostumuz İbrahim Fidanoğlu’nun “Dağa Kaçtım” isimli bloğunda verdiği bilgilere göre Ballıkuyulu Hasan Ali Çağlar, 1950’li yıllarda Halkapınar Gölü’ne yüzmeye gittiklerini, orada birçok çocuğun boğulduğunu kendisine anlatmıştır.

1-mayis-1906-tarihli-kartpostal-meles-cayi-ve-kiyisindaki-fabrikanin-bacalari
İzmir, Halkapınar

İ.S. 4. Yüzyılın ünlü sofistlerinden Himerios ise “Bu Meles Çayı İzmir’in varoşları içinde doğar. Çayın kaynakları pek çoktur ve birbirlerinin yanından çıkmaktadırlar. Bu kaynaklardan oluşan çay, hemen bu kaynakların yanında bir göl halini alır ve bunun her tarafında küçük sandallar, gerek kürek ile ve gerek sahilden yedekleme suretiyle seyredebilirler. Çayın etrafı serviler ve zarif sazlarla bezenmiştir. Çay, çok yakın bir mesafede denize akmaktadır. Fakat bilmem ki akmak tabirini kullanmak caiz midir? Çünkü çayın aktığına delalet edecek bir ufacık şırıltı bile yoktur. Ve gizlice denize karışmaktadır.” şeklinde anlatmıştır.(1)

400294-3-4-13a01
İzmir, Halkapınar

İ.S. 2.yüzyılda İzmirli hatip Aelius Aristides, Meles Çayı’nı ve Diana Hamamları’nı tanımlarken, “Şehrin sokaklarına hâkim olan Apollon’un kapılar önünde ziynet olacağı yerde deniz perilerine ismini veren ve kaynağından denize kadar yatağını kazan Meles, şehrin kapıları önünden kolunu uzatmaktadır. Bu kaynaklar, suları kısa bir mesafede denize akan bir hamamdır. Meles, mağaralardan, evlerden ve ağaçlardan geçerken aynı suretle akar, yatağının ortasında parıldar ve denize gider. İleride kaynağın yüksek kısmında havuza benzer bir duvar vardır ve kanal burada başlar. Meles kaynağında çağıldamaz, bunların dalgaları yavaş yavaş, sessizce denize kavuşur. Bazı defalar rüzgârlar, tehditleri altında denizi kabartınca Meles’in sularını geri atar, o zamanki iki suyun satıhları ayrı ayrı görülür ve nerede birleştiklerini anlamak mümkün olmaz. Zaten Meles’in her tarafı balıkla doludur. Meles, yazın da kışın da aynı ebattadır; hiçbir zaman yağmurlar onun taşkınlığına yol açmadıkları gibi sıcaklar da onu kurutmamıştır. Cansız bir şeymiş gibi daima aynı şekil ve aynı rengini muhafaza eder. Meles, serseri değildir, yatağından uzaklaşmak elinden gelmez. Şehrin aşığıymış gibi oradan uzaklaşmaya cesaret edemez ve şehre karşı dinmeyen bir aşk beslediği için ebedi yatağını muhafaza eder. Bunun içindir ki şehri biraz dolaşır ve çıktığı yerde biter” demektedir. (2)

halkapinar-golu-ve-sekizgen-planli-tarihi-su-derleme-yapisi-izsu-arsivi
İzmir, Halkapınar (İZSU Arşivi)

Antik tarihin coğrafyacısı Strabon ise İzmir ile Meles arasındaki ilişki için şunları anlatmaktadır: “Kentin bir parçası tepededir ve surla çevrilidir, fakat büyük kısmı ovada limanın, Metroon’un ve Gymnasion’un yakınındadır. Kentin caddelere ayrılışı özel bir şekilde düzenlenmiştir. Bunlar birbirlerine olabildiği kadar dik doğrular şeklindedir ve taşlarla döşenmiştir, alt ve üst katları bulunan portikler vardır. Bir de içinde Homeros’un Ksoanon’u bulunan Homereion adı verilen dört kenarlı bir portik (stoa, revak) bulunur. Bu nedenle Smyrnalılar Homeros üzerinde özellikle hak iddia ederler ve gerçekten de kentin bir tip tunç sikkesi Homereion adını taşır. Meles nehri surların yakınında akar, kent diğer kuruluşlarının yanı sıra bir de kapatılabilen bir limana sahiptir.”(3)

halkapinar-golu-ve-cevresi-19-yuzyil-rubellin
Halkapınar Gölü ve çevresi, 19. Yüzyıl, Rubellin

Prof. Dr. Ersin Doğer; İzmir’in Smyrna’sı isimli kitabında artık tarihin derinliklerinde kaybolmuş Halkapınar Gölü’nden ve buradan doğan Halkapınar Deresi’nden şöyle söz eder:

Bugün bulunduğu semte ismini veren Halkapınar kaynakları ve bu kaynakların yeryüzüne çıktıktan sonra oluşturduğu gölcük, Prehistorik çağlardan 50 yıl öncesine kadar bölgenin en büyük tatlı su rezervi olarak hizmet verdi. Bizans Çağı’nda (13.yy.) yazar Georgios Akropolites tarafından Periklystra (Halkapınar) olarak anılan birkaç pınarın birleşerek oluşturduğu bu yuvarlak gölcük civarı bir mesire yeriydi. Helenistik Çağ’ın başlarında kent Bayraklı – Tepekule’deki eski yerinden Kadifekale ve yamaçlarına taşındığında Antikçağ’ın yazarları tarafından Homeros’un doğum yeri olarak efsaneleşen kutsal Meles Çayı’nın yeryüzüne çıktığı kaynak olarak bilindi. Gerçekten de bazı yazarların Meles Çayı ve kaynaklarına ilişkin tanımları Halkapınar gölcüğü ve bu gölcükten çıktıktan kısa bir süre sonra denize kavuşan Halkapınar Çayı’na uymaktadır.” (4)

tarihi-halkapinar-su-pompa-istasyonu-binasi
Tarihi Halkapınar su pompa istasyonu binası

İZSU tarafından verilen bilgilere göre büyük debili bir su kaynağı olarak 112 yıldır İzmir’in içmesuyu ihtiyacını karşılamaktadır. On dokuzuncu yüzyılın sonralarına doğru, şiddetli bir su kıtlığı İzmir kentinin daha fazla gelişmesine engel olunca bir Belçika firması yeni su kaynaklarını araştırarak eskiden beri bilinen Halkapınar kaynaklarının geliştirilerek İzmir şehir suyunun buradan alınması önerisini getirmiş ve burada bir sistemin kurulması ve işletilmesine izni çıkarılmıştır. Belçika firması, bir ana sarnıç, buharla çalışan bir merkez pompa istasyonu, 89,65 m yükseltisinde, 10 360 m³ kapasiteli bir su deposu ve gerekli isale borularının yapımını 1886 ile 1897 yılları arasında tamamlamıştır. 1905 yılında, pompa istasyonuna dizel motorlu iki pompa daha yerleştirilmiş ve Sevilitepe’ de 157 m yükseltide 600 m³ kapasiteli yeni bir su deposu yapılarak şehrin yüksek mahallelerine de su verilmesi olanağı yaratılmıştır. Sistemin işletme imtiyazı 85 yıl süre ile Belçika firmasına verilmiş ancak hükümet, ilk 25 yıldan sonra istediği an tesisleri satın alma hakkını saklı tutmuştur.1944 yılında bu sistemin tamamı İzmir Belediyesi’ne devredilmiş ve sistemin genişletilmesine başlanmıştır.

halkapinar-suyunu-1900-yillarinda-ileten-tarihi-font-borusu
Halkapınar suyunu iletmek için 1900 yılında kullanılan font borusu

Halkapınar pınarlarının 1970 yılındaki ortalama verimi 1,2 m³/s ve yıllık toplam su potansiyeli 38 milyon m³ ‘tü. Pınarlardan gelen suyun ortalama sıcaklığı 24 ºC olup mevsimler itibariyle fazla bir değişim göstermez. O tarihlerde pınarların çıktığı yerde varlığını sürdürmekte olan Halkapınar gölünde su canlıları da vardı, fakat bunlar tarihi su derleme yapısının içinde gözlenmemiştir. Su derleme sistemi, dağıtım pompa istasyonu, su deposu, bağlantı kanalları, borular ve diğer yardımcı yapılarla birlikte, Halkapınar tesisleri 1897 yılından 1973 yılına kadar 76 yıl süre ile kullanılmış, bu tarihten sonra açılan yeni kuyular nedeniyle önce pınarların doğal boşalımları sonra da bu pınarlar sayesinde var olan Halkapınar gölü ortadan kalkmış, yeni pompa ve su tesisleri devreye girmiştir. Tarihi su derleme yapısı günümüzde devre dışı kalmış olup İZSU tarafından restorasyon edilmiş olup tarihi pompa istasyonu ise kısmen kullanılmaktadır.

tarihi-halkapinar-su-pompa-istasyonu-binasi-icinde-eski-bir-pompa
Tarihi Halkapınar su pompa binası içindeki pompa

İZSU tarafından restore edilen tarihi su derleme yapısı ise yaklaşık 5m derinlikte, sekiz köşeli, sığ bir kuyudur; faylı kalker formasyonlardan su toplayan galerileri su derleme kuyusunun beş kenarına ulaşır; yer altı su derleme galerileri hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Su derleme kuyusunun iki kenarında Halkapınar gölüne açılan iki çıkış galerisi vardır. Sekizgen şekilli su derleme yapısının sekizinci kenarında bulunan bir ağız, dağıtım pompa istasyonunun emme havuzunu beslerdi.

sekizgen-planli-su-derleme-yapisi-01
Sekizgen planlı  tarihi su dağıtım yapısı (dışardan)
sekizgen-planli-su-derleme-yapisi-02
Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısı (dışardan)
sekizgen-planli-su-derleme-yapisi-05
Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısı (dışardan)
sekizgen-planli-su-derleme-yapisi-07
Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısı (içerden)
sekizgen-planli-su-derleme-yapisi-08
Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısı  (içerden)
sekizgen-planli-su-derleme-yapisi-09
İzmir, Diana Banyoları (Hamamları)
sekizgen-planli-su-derleme-yapisi-10
Sekizgen planlı tarihi su dağıtım Yapısının tavanı
sekizgen-planli-su-derleme-yapisi-11
Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısının iç kısmı

 

sekizgen-planli-su-derleme-yapisi-13
Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısının kanalları

Su ihtiyacının yüksek olduğu dönemlerde su derleme sisteminin bir parçası olarak kullanılan Halkapınar gölünün 1970 yılındaki ortalama yüz ölçümü 14 000 m² idi. Göl düzgün bir şekle sahip değildi. Gölün maksimum uzunluğu yaklaşık 160 m, maksimum genişliği 100 m, en derin yeri 3,4 m idi. Gölün tabanında, pınar suyunun çıktığı yerler, gözle görülebiliyordu. Halkapınar çayına açılan, kapaklı bir deşarj ağzı ve terk edilmiş iki çıkış vardı. Gölde toplanan su, bir su alma yapısı aracılığıyla ve yer çekimi ile dağıtım pompa istasyonunun emme havuzuna gelirdi. İhtiyacın fazla olduğu zamanlarda, yer çekimi su alma yapısı yetersiz kaldığı için alçak terfi kapasiteli pompaların bulunduğu bir yardımcı su alma yapısı da kullanılırdı. Gölün çevresinden Halkapınar çayına sızan suları yardımcı pompalar, yaklaşık 150 m uzunluğunda 450 mm çapında borularla dağıtım pompa istasyonunun emme havuzuna verirlerdi.

halkapinar-tarihi-su-derleme-yapisi-icinde-galeri-agizlari
Su dağıtım kanallarına üstten bakış

Dağıtım pompa istasyonunun emme havuzu ve tarihi su derleme yapısından emme havuzuna su taşıyan galeriler oldukça karmaşık bir tesis oluştururlar.

Ana su derleme yapısından su alan eski ana galeri kargir kemer yapılı, tabanda 1,25 m genişlikte merkezde 2,15 m yükseklikte, 50 m uzunluktadır. Bu galeride normal su derinliği yaklaşık 1,2 m idi.

O tarihteki yeni ana galeri, su derleme havuzundan eski ana galeriye su taşırdı. Galeri 2,20 m genişlikte 2,35 m yükseklikte, 50 m uzunluğunda kargır ve betonarme bir mecradır. Bu galerinin taban profili % 0,9 eğimle, girişte 1,50 m yükseklikten pompa emme havuzunda 1,06 m’ye alçalır. Yeni ana galerinin su alma ağzında, kok veya kömür süzgeçli düşey bir filtre tertibatı bulunmaktaydı.

Yukarıda anlatılan iki ana galeriden ayrılan dört pompa emme galerisi üzerinde 8 dağıtım pompası su dağıtım şebekesini beslerdi. Bu emme galerilerinin kesitleri, boyutları, uzunlukları ve taban yükseklikleri değişiktir.

Çimentaş kuyu sisteminden gelen 500 mm çapındaki yeni isale hattı, pompa istasyonu yakınında yeni ana galeriye bağlanır. Bu isale hattı ancak yaz aylarında ihtiyacın yüksek olduğu dönemlerde kullanılırdı.

Halkapınar dağıtım pompa istasyonu, 3600 KW kurulu gücü ile 1970 yılında İzmir şehir suyu sisteminin en büyük pompa istasyonuydu. Yaklaşık 95 m pompaj yükü ile çalışan, paralel düzende 8 pompa bulunmaktaydı. Kapasitesi 700 ile 2000 m³/saat arasında değişen pompaların deşarjı, 3 ana boru kanalıyla 9 ana besleme borusundan dağıtım sistemine verilmekteydi. Pompaların hepsi pompa istasyonun döşemesi üzerine monte edilmiştir olup döşeme yükseltisi 4,96 m idi.

Halkapınar su deposu, dağıtım pompa istasyonunun 650 m kadar güneyindedir; kapasitesi 10 400 m³ ve en yüksek su yüzeyi kotu 93,65 m’dir. Pompa istasyonundan pompalanan su, 500 mm çapında pik borularla su deposuna verilirdi.

Evet, İZSU’nun Halkapınar suyunun kaynağındaki içmesuyu tesisi ile ilgili verdiği tarihi ve teknik bilgiler bu şekilde. Bu bilgilerden anladığımız kadarıyla Halkapınar suyu ve tesisleri bugün kullanılmamaktadır. Ancak Halkapınar suyu ve tarihteki adıyla “Diana Hamamları” eski kartpostallardaki görüntüleriyle; ayrıca eski İzmirliler’in hafızasındaki anılarıyla halen yaşıyor, halen hatırlanıyor…

İşte şimdi, hazır Konak Belediyesi yeni hizmet binasını buraya yakın bir yerde yapıyorken; ayrıca bölgede halkın dinlenme, eğlenme ihtiyacını karşılayacak yeşil bir alan ihtiyacını kendisini fazlasıyla hissettirirken bu alanın İzmir Büyükşehir Belediyesi, İZSU ve Konak Belediyesi tarafından geçmişi hatırlatacak şekilde yeniden tasarlanması, mevcut su kaynağının bir göle dönüştürülerek çevresinin, eski su tesislerini de değerlendirerek yeni bir dinlenme, eğlenme alanına dönüştürülmesi düşünülebilir.

halkapinar-03
Halkapınar Otobüs Dağıtım Merkezi yanından akan Halkapınar Deresi
halkapinar-01
Halkapınar Deresi’ndeki kirliliğin son durumu

Belki böylelikle Halkapınar Otobüs Garajı yanından akıp giden Halkapınar Deresi’nin bu hafta içinde çektiğimiz aşağıdaki görüntüleri de bu sayede düzeltilmiş, temizlenmiş olabilir; ayrıca belediyeler hep sahilde bu tür çalışmalar yapmanın dışında İzmir’in iç kesimlerinde, yeşil alana gerçekten ihtiyacı olan mahallelerinde halkın yararlanabileceği tesisler yapma imkanına kavuşurlar…

(1) Canpolat, Emin; İzmir, Kuruluşundan Bugüne Kadar, İTÜ Mimarlık Fakültesi Yayını – 1954, Üç İzmir- YKY Yayınları, Aralık 1992, s.22

(2) Aelius Aristides, İzmir’in Kayıp Gölü: Halkapınar, İzmir Dergisi, Sayı 11, s.57

(3) Strabon, Antik Anadolu Coğrafyası (Geographika: Kitap XII-XIII-XIV), Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul-2009, 6.Baskı, s.208

(4) Doğer, Ersin; İzmir’in Smyrna’sı, Paleolitik Çağ’dan Türk Fethine Kadar, İletişim Yayınları İzmir Dizisi 4, İstanbul-2006, 1. Baskı, s.171

http://www.izsu.gov.tr/Pages/standartPage.aspx?id=174

Dokuz Eylül ve Hatırlattıkları

Birçok insan için Dokuz Eylül tarihi İzmir’in işgalci bir ordudan, Yunan ordusundan kurtulmasıyla eş değerdir. Gerçekten kurtulduk mu, yoksa ulus devletler çağında her insanın içinde yeşeren milli, siyasi duyguların bir dışa vurumu olan hamasetin yol açtığı derin bir körlüğün içine mi düştük, orası pek belli değildir bana sorarsanız. Her Dokuz Eylül töreninde düşmanı ne şekilde denize döktüğümüz ve İzmir’i Yunanlar’ın elinden nasıl kurtardığımız ballandıra ballandıra anlatılır, sanki Dokuz Eylül bir başlangıç değil de bir sonmuş gibi zihinlere nakşedilir. Yunan ordusunun bizim ordu şehre girmeden önce Çeşme’de çoktan gemilerine binip tüydükleri ve asıl denize dökülenlerin yüzlerce yıldır birlikte yaşadığımız sivil Hıristiyan halklar olduğu maalesef pek aklımıza gelmez.

‚FT36

Bir de asıl sorulması gerekli olan soru, Dokuz Eylül’ün bir son mu yoksa bir başlangıç mı olduğudur. Sanıyorum cumhuriyeti kuran kadroların ve Mustafa Kemal Paşa’nın düşüncesi onun bir son değil tam tersine bir başlangıç olduğu yolundaydı. Bizi çağdaş uygarlığa götürecek merhalelerin bir bir aşılacağı uzun bir yolun miladıydı Dokuz Eylül onların gözünde. Oysa bizler, Anadolu’daki halkları birbirine düşüren sebepleri ve coğrafyamıza kaybettirdiklerini düşünmektense kolayını seçip sadece savaş hikâyelerine odaklandık. Şehrin günden güne temel özelliklerini kaybedip gittikçe başka şehirlere benzemesini uzaktan seyrettik. Acaba İzmir’in ruhunu korumuş muyduk yoksa onu sadece hedonizmin başkenti olarak mı görüyorduk? Ancak yine de kendimizi fazla suçlamayalım. Nasıl biz bu tür sorulara cevap aramıyorsak suyun öbür tarafı Yunanistan’da da durum buna benzerdir. Büyük ihtimal onlar da Selanik’i nasıl kurtardıklarından dem vuruyor, Türkler’in ve Yahudilerin elinden şehri gerçek sahipleri olan Helenler’e nasıl teslim ettiklerini vurguluyorlardır. Atatürk ve Venizelos da savaş sonrası mübadele ve ikili anlaşmalarla bunu onayladıklarına göre sorun yoktur değil mi? Hem binlerce yıldır yaşadığı toprağı terk etmek mi önemli, yoksa coğrafya kitaplarındaki sınırlar mı? O zaman hiç kurcalamayalım daha iyi. Bize göre Yunanlar kötüydü, Yunanlara göre de biz. Sanırım halklar arasındaki bu bilinç düzeyiyle şu an bu işin içinden çıkamayız. İyisi mi gelin başka bir şeyden bahsedeyim size.

Malumunuz, büyük yangının ardından savaş sonrasının verdiği dehşet manzarası ve biraz da pişmanlığın beslediği çok saygıdeğer bir çabayla şehir bir kez daha kurulurken, kendimizi ve uygarlığımızı ispatlayalım endişesiyle birçok faydalı iş yapıldı. Hiç yoktan var edilen fuar alanı, Kültür Mahallesi bunlardan sadece bir kaçı. Hepsini ortak bir paydada buluşturan ise Dokuz Eylül tarihiydi. Bu yüzden her dönem körfezin iki yakası arasında işleyen vapurların bir tanesinin adının Dokuz Eylül olmasına dikkat edilmiş, bir anlamda şehre ruhunu veren bir simge olarak kabul edilmiştir. Öyle ki, bugünkü uyduruk ve gemiden ziyade iri bir tost makinesine benzeyen ruhsuz katamaranlardan birine verilmiş adını hariç tutarsak, şehir hatlarında her zaman bu önemli tarihin adını taşıyan gemiler olmuştur. Bunlardan ilki 1910 yılında İngiltere’de inşa edilmiş, 1966’ya kadar çalışmıştır. Zaman içerisinde çeşitli tadilatlarla formu Alman menşeli efsanevi Efes ve Sur vapurlarına benzetilmeye çalışılmıştır.

9-eylul-031976 yılında ise Alaybey tersanelerinde iki gemi kızağa konulunca bunların isimlerinden birinin tersanenin adını taşıması, diğerinin ise Dokuz Eylül olması kararlaştırılmıştı. 1966’dan on yıl sonra Dokuz Eylül tekrar sulara geri dönecekti. Mazotla çalışacaklar ve formları Atatürk’ün isimlerini verdiği Efes ve Sur gemilerine benzeyecekti. İki katlı, ön ve arka güvertenin bir bölümü açık ve Türk mühendislerinin imzasını taşıyan bu iki kuğunun yukarıda bahsettiğimiz Alman vapurlarından farkı ise dikdörtgen ve ahşap pencerelerin kareye dönüşmesiydi. İki vapur 2012 yılına kadar İzmir körfezinin iki yakası arasında milyonlarca yolcu taşıdılar. Ekonomik ömürlerinin sona ermesiyle -ki ne derece doğru olduğunu bilemeyiz- önce satışa çıkarıldılar, daha sonra da müşteri çıkmadı bahanesiyle batırıldılar. Memleketimizde sanayi müzeciliğine önem verilmediğinden balıklara yuva olmaları daha uygun görüldü. Çağdaş uygarlığa ulaşmakta bir kez daha sınıfta kalmıştık.

9-eylul-batis-01Dokuz Eylül, ikiz kardeşi Alaybey’le derin sular altında huzur içinde sonsuz uykularına daldılar demek isterdim ama maalesef öyle değil. Çünkü huzursuz bir uyku onlarınki. Bin bir özenle yaratılan ve on yıllarca okul çocuklarına kutsal bir mitoloji olarak aktarılan en önemli simgeyi kendi elleriyle deniz dibine gönderen bir şuursuzluğun sebebini düşünmekte ve acıyla çürümekteler. Sanırım onlar sular altında yok olurken biz de kimliğimizi kaybetmenin acısını yaşayacağız. Çok uzun konuştuk galiba. Gelin şimdi tören alanına gidelim ve hamasi nutukları dinleyip kendimizi uyuşturalım.

Kızdınız mı bana bu söylediklerim için? O zaman Dokuz Eylül ruhunu benimsemiş önemli bir insanın söylediklerine kulak verin. Şevket Süreyya Aydemir, Atatürk hakkında yazılmış en kapsamlı eserlerden biri olan Tek Adam’da sanki bu günleri görmüş gibi şöyle diyor:

Tarih, belki de hiç kimsenin eseri değildir. O, kendi örgüsünü kendi tezgâhında, kendisi dokur. İnsanlar, fikirler ve devletler bu tezgâhın örgüsünde, onun kanuniyetlerine göre işlenip dururlar. Eğer bu kanuniyetler içinde bir yerimiz, bir misyonumuz varsa ve onu kullanmayı başarabilirsek, tarihin örgüsüne renk, şekil veririz. Bu örgüye damgamızı vururuz. Fakat kader, eğer bizi yanlış seçmişse, tarihin örgüsünde bıraktığımız iz, nihayet kanlı bir gölgeden başka bir şey olamaz.

Nizamettin Muhtar Karaca, Yazar

Havralar Bölgesi, İnanç ve Kültür Turizmi Açısından Önemli Bir Potansiyele Sahip Midir?

Beth İsrael

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmirliler’in tarihle ilişkisini güçlendirmek amacıyla Konak Belediyesi ve TARKEM A.Ş. isimli çok ortaklı bir şirketle birlikte Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerini kapsayan 248 hektarlık bir alanda yürüttüğü İzmir-Tarih Projesi’nin önemli alanlarından biri de proje ortağı olan TARKEM A.Ş. isimli çok ortaklı özel bir şirkete tahsis edilmiş olan Havralar Bölgesi’dir.

Konak ilçesinin Güzelyurt ve Güneş mahalleleri içinde yer alan Havralar Bölgesi,1492 yılından sonra İstanbul, Selanik, Portekiz ve İspanya’dan göç eden Musevilerin bugünkü Havra Sokağı ve çevresine yerleşmeleri ve ibadethanelerini deevlerine yakın olacak şekilde bu alanda inşa etmeleri sonucundaortaya çıkmıştır.Eski İzmir’in çok dinli ve kültürlü yapısını yansıtan bu bölgede ticari ve dini etkinlikler bir arada yaşanmış; ancak, bölge bu özelliğini 1946 sonrasında hızla kaybetmeye başlamıştır. Bugün itibariyle cemaati kalmayan dokuz sinagog ve bir hahamhane tehlike altındaki kültürel miras listesinde yer almaktadır.Bölge bugün geleneksel alışveriş kültürünün ve Musevi Cemaati’ne ilişkin belleğin izlerini taşıyor olması nedeniyle oldukça önemli bir kültürel potansiyele sahiptir.

İzmir-Tarih Projesi kapsamındaki bölgeleHevrarle ilgili operasyonların kapsamını ve bu operasyonların hangi toplumsal aktörler tarafından yapılacağını belirlemek amacıyla toplanan çalıştaylarda, bu bölgenin sahip olduğu havra kümelenmesi nedeniyle kültür ya da inanç turizmi özelinde yüksek bir potansiyele sahip olduğu belirlenmiş ve bu kabul çerçevesinde İzmir Musevi Cemaati Vakfı tarafından geliştirilen “İzmir Projesi: Kemeraltı’ndaki Sinagogların Turistik Mekân Olarak Korunmasına ve Bir Musevi Müzesi Kurulmasına İlişkin Plan” kapsamında İzmir Musevi Cemaati Vakfı ve diğer örgütleyici aktörlerle birlikte İzmir Musevi Müzesi’nin yapılması uygun görülmüştür.

İzmir Musevi Cemaati Vakfı tarafından hazırlanan proje temel olarak tamamen yıkılmış durumda bulunan ve yıkım öncesi durumlarına ilişkin herhangi bir belge bulunmayanlar dışında tüm havraları ibadet özelliklerine zarar vermeden restore edip ziyarete açmayı, taşıdıkları tarihi, kültürel, dini, mimari, sanatsal değeri ve şehrin çeşitli dönemlerindeki tarihini yansıtan bir kültür merkezine dönüştürmeyi, bu sayede bölge içerisinde turistik bir ilgi odağı yaratmayı amaçlamaktadır. Bu planda birbirine bitişik olarak konumlanmış dört havranın (Sinyora, Algazi, Hevra ve Foresteros) müze haline getirilmesi, ayrıca bu müze ile aynı sokaklara cephe veren Etz Hayim ve Şalom havraları arasında kurulacak üst geçitlerlebu bütünlüğün altı havraya çıkarılması önerilmektedir.Önerilen müzede sergi salonları, derslikler, kafe ve restoran, kitapçılar, Musevilikle ilgili eşya satış birimleri, hediyelik eşya satış birimleri ve sanat galerilerinin bulunması öngörülmüştür. Bunun dışında inşaatı İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılında bitirilen Beit Hillel Oratuarı (ibadet mekânı olarak kullanılan ev) İzmir Musevi Cemaati Vakfı tarafından işletilmesi önerilmiştir.

Havra Kapısı2014 yılında önerilen bu proje ne yazık ki içinde bulunduğumuz tarihe kadar yaşama geçme şansını bulamamış, bunun için yapılan girişimlerden sonuç alınamamıştır. Öte yandan İzmir Musevi cemaatinin önde gelen mensuplarının TARKEM tarafından kurulan İzmir Kültür Değerlerini Koruma ve Geliştirme Derneği’ne fahri üye yapılmaları suretiyle, TARKEM’in bu bölgedeki amaç ve hedeflerine itibar kazandıran dini bir azınlık cemaati desteğinin örgütlenmesi sağlanmıştır.

Havralar bölgesi için bugüne kadar değişik üniversite, vakıf, dernek, şirket, akademisyen ya da araştırmacılar tarafından yapılan her düzeydeki çalışmada bu bölgenin sahip olduğu  kültürel varlıklar nedeniyle inanç ya da kültürel turizm ölçeğinde önemli bir yere sahip olduğu sürekli vurgulanıp bunun turizm ölçeğinde değerlendirilmesi önerilmekle birlikte;

  • Bu bölgedeki dokuz adet sinagog ile bir adet hahamhane yapısının anıtsal mimarlık teknikleriyle mimarlık ve Musevilik tarihi açısından yeri ve önemi dünyadaki diğer benzerleriyle karşılaştırmalı bir şekilde araştırılıp ortaya konulmamış,
  • Havraların iç ve dış turizm açısından hangi mimari ve kültürel değere sahip olduğu, bu değerlerin turistik bir mal ya da hizmete dönüştürülmesi için neler yapılabileceği ortaya konulmamış,
  • Musevilik dinindeki hac zorunluluğu sadece Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’nın bulunduğu alanla sınırlı olduğundan, dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan Yahudilerle daha önce İzmir’e yaşayıp İsrail’e ya da dünyanın değişik ülkelerine göç etmiş Yahudilerden hangilerinin İzmir’deki havraları ne şekilde ziyaret edeceği bir turizm talep tahmini olarak analiz edilmemiş;

Kısaca sahip olunan kültürel varlığın inanç ya da kültür turizm açısından pazarlanabilir bir yer ve öneme sahip olup olmadığını ortaya koyan bir araştırma, bir fizibilite çalışması yapılmamıştır.

Brockhaus_and_Efron_Jewish_Encyclopedia_e13_783-0

Oysa İzmir’deki inanç / kültür turizminin gelişmesi açısından belki de vitrine konulacak şey bu dokuz havra ve bir hahamhane yerine; Musevilik tarihi açısından önemli bir yere sahip olup üstü çeşitli efsanelerle örtülüp kapatılan gizemli Sabetay Sevi olayının İzmir’de ortaya çıkmış olması, ‘Mehdi’ olarak nitelenen bu dinsel liderin İzmir’den yola çıkan bir yaşam öyküsüne sahip olmasıdır. O anlamda İzmir’in Musevilik odaklı inanç ya da kültür turizminin odağına bu havralardan çokkendini mehdi ilan edip kabul gören Sabetay Sevi üzerinden geliştirilecek bir fantastik öykünün yerleştirilmesi pekâlâ da mümkün olabilir… Tabii ki, böylesi bir önerinin de inanç ve kültür turizmiaçısından ne ölçüde anlamlı, önemli, öncelikli ve uygulanabilir olduğunun titiz ve ayrıntılı bir şekilde araştırılıp irdelenmesi koşuluyla…

Diğer yandan İzmir Musevi Cemaati’nin –muhtemelen kendilerine hoş gelmeyecek- Sabetay Sevi öyküsü yerine daha bir istekle sahip çıktığı İzmir Musevi Müzesi projesinin bir yandan İzmir’deki Musevi kültürünü koruma amacına odaklanırken diğer yandan dabu bölgede yaşayanları başka yerlere göndererek burada eğlence ve konaklama sektörlerinin altyapısını oluşturmaya yönelik bir soylulaştırma gayreti olarak tanımlanan İzmir-Tarih Projesi’nin –masum bir şekilde- toplumsal gerekçe ve dayanağını oluşturduğunu, bu anlamda bölge rantının peşinde olanların işini kolaylaştırdığını da göz ardı edip unutmamak koşuluyla…

Ali Rıza Avcan, Stratejik Planlama Danışmanı