Ali Rıza Avcan
İzmir‘deki yaşamımın ilk yıllarında; 1999’un Şubat ayı ile 2002’nin Nisan ayı arasındaki 3 yıl 2 aylık sürede önce Prometheus İnsan Kaynakları Danışmanlığı, sonrasında da ND Danışmanlık şirketlerinde Mülkiyeli arkadaşım Nihat Demirkol ile birlikte çalışarak hakkında hiçbir bilgi ve deneyim sahibi olmadığım ve çoğu aile şirketi olup kurumsallaşamamış İzmir ve Ege Bölgesi‘nin özel şirketleri, holdingleri ve patronlarıyla tanıştım.

Bu süre içinde belirttiğim kurum ve kuruluşlara insan kaynakları, yönetim ve eğitim danışmanlığı boyutunda yardımcı oluyor, kurum içi sorunların çözümünü kolaylaştırıyorduk. Böylelikle sevgili hocam Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray‘ın 1972 tarihli “Örgütleşemeyen Kent İzmir” kitabına konu olan İzmir‘in bir türlü sanayi kenti olamaması halinin sonuçlarını yakından görüyor, aile içi ilişkiler nedeniyle kurumsallaşamayan ve İstanbul ya da yabancı sermayenin taşeronu olmak için can atan İzmir sermayesinin özelliklerini öğreniyordum.
Yaptığımız çalışmalardan biri de, özgün formatında yapılan arama konferanslarının kolaylaştırıcılığını gerçekleştirmekti. Üst yönetimi ya işletmede ya da bir konaklama tesisinde iki gün süreyle bir araya getirerek kurumun geçmişi ve bugünü boyutunda geleceğine dair hedef ve amaçların belirlenmesine yardımcı oluyor, kurum kültürünü oluşturan gelenekselleşmiş tutum ve davranışları belirlemeye çalışıyor ve bütün bunları dikkate alarak geleceğe yönelik öngörülerde bulunup öneriler geliştiriyorduk.
Bu sırada iki günlük sıkıcı bir çalışmayı renklendirmek ve kurum içi ilişkilerde büyük bir sorun olan yıkıcı rekabet ve çatışmanın düzeyini belirlemek amacıyla “ABXY oyunu” adını verdiğimiz bir takım oyunu oynuyorduk.
Bu amaçla tüm katılımcıların kendi aralarında gönüllü olarak iki ayrı gruba ayrılmasını istiyor ve her bir grubun kendisine bir isim vermesini isteyerek birbirlerinden ayrı mekanlarda oturmasını sağlıyorduk.
Oyun, üç taraf oynanıyordu: Gönüllü olarak bir araya gelenlerin oluşturduğu birinci ve ikinci grupla iki farklı mekandaki gruplar arasındaki iletişimi sağlayacak biz eğitim danışmanları; yani “hakemler”…. Ayrıca her bir takımın kendi içinden oyunun farklı aşamalarında diğer grup temsilcisiyle görüşecek bir temsilci seçmesini istiyorduk…
Oyunun esası, oyun öncesinde takımlara verilen 13 ayrı pusulanın üstüne 13 ayrı kez birinci takım için “a” ya da “b”, ikinci takım için “x” ya da “z” seçeneklerinden birinin yazılması ve bu şekilde yazılmış pusulaların hakemler tarafından diğer takıma iletilmesi ilkesine dayanıyordu…
Böylelikle oyunun 13 ayrı karar aşamasında birinci ve ikinci takımların aldıkları kararlar üzerinden kendilerine eksi ya da artı puanlar verilmekte; böylelikle, oyunun sonunda en fazla puanı alan takım oyunu kazanmaktaydı… “a”, “b”, “x” ve “y” seçeneklerinin “ax“, “ay”, “bx” ve “by” şeklinde ortaya çıkan bileşimi karşılığında verilen puanlar ise şu şekildeydi:
A + X = (+ 3) (Birinci ve ikinci takımların her birine) A + Y = Birinci takıma (+ 6), İkinci takıma (- 6)
B + X = Birinci takıma (- 6), ikinci takıma (+ 6) B + Y = Birinci ve ikinci takıma (- 3)
Ayrıca takımlara oyunun beşinci karar aşamasında alınan puanın (+) ya da (-) olmasına göre 2 katı, 11 ve 13. karar aşamalarında da alınan puanın (+) ya da (-) olmasına göre alınan puanın karesi miktarında puan verilmekte; böylelikle, oyunun kazanan ve kaybedeni belirlenmekteydi…
Takımlar oyunun ilk 3, 5 ve 6. karar aşamalarından sonra temsilcileri eliyle birbirleriyle görüşüp ortak kararlar alabiliyorlardı.
Sonuçta yine aynı oyunun kurallarına göre her iki grup da (+ 40) puanın üzerine çıkarsa, hakemin payını paylaşmakta, İki grup da (+ 40)’ın altında eşit ve pozitif puana sahipse, paylarının ½’sini geri almakta, bir grup diğerinden fazla pozitif puana sahipse, diğer grubun payını hakemle birlikte almakta, her iki grup da sıfır veya negatif puanda ise ortaya konan ödülün tamamını hakem kazanıyordu…

Buraya kadar çok masum bir oyunu şirket ve holdinglerin üst düzey yöneticilerine oynatıp onların eğlenmesini sağladığımız sanılabilir…
Oysa durum hiç de öyle değildi… Çünkü böylesi bir oyunu oynatarak o şirket ya holdingin kurum kültürü içinde rekabetin ne anlama geldiğini, bu çekişme ve yarışın kurallara dayanıp dayanmadığını ya da vahşi, kırıp dökücü bir düzeyde olup olmadığını belirleyip ölçmek isterdik… Tribünlerdeki holigan rekabetinin şirket kültürüne ne ölçüde yansıdığını görmek isterdik…
Ve çoğu kez o yıkıcı, bölücü rekabet daha grupların oluşması aşamasında ortaya çıkıyor, şirket içindeki mevcut iletişimsizlik ya da çatışmalar grupların ayrılması sırasında ortaya çıkıyor, kurum içi rekabet grupları oyun grubu olarak kendini tekrarlıyordu…
Buna bir de grupların kazanmasına ya da kaybetmesine odaklı bir rekabet eklenince gruplar arasındaki rekabet vur-kır-dök-öldür boyutuna geliyor, kurumun ortak amaçları ve etik kuralları unutuluyordu.
Hiç unutmam, bir keresinde kurduğumuz iki ayrı grubun oyunun asıl amacından haberdar olmadıkları aşamada her iki gruptaki yöneticilerden sorumlu olan üst yöneticiyi oyun dışına alarak oyunu izlemesini ve oyunun temel amacını anlamasını arzulamış ve gruplar arasındaki rekabetin doruklara çıktığı bir anda “haydi Berrin Hanım, siz de oyuna katılabilirsiniz” dediğimde o deminden beri yanımda durup oyunun asıl amacını anlayıp daha mutedil bir tutum beklediğim Berrin Hanım‘ın adeta bir kaplan gibi davrandığına, grup oyuncularını daha saldırgan olmaya yüreklendirdiğine tanık olmuş ve açıkçası hayal kırıklığına uğramıştım…
Oysa oyunun temel amacı böylesine yıkıcı, kırıcı, dökücü vahşi rekabet yerine önceden hep birlikte belirlenip kabullenilen kurallara, özellikle de o kurumun ortak amacına hizmet eden kurallara ve etik değerlere dikkat edilmesini, bireysel rekabet yerine kurumsal rekabete dikkati çekmek, böylesine bir rekabetin gerçekleşmesi durumunda maçı rakibin kazanacağını göstermekti…
Böylesi bir sonucu ise şu sıralar dikkatli bir şekilde kullanmaya çalıştığım Claude isimli yapay zeka uygulamasının bu oyun için dile getirdiği ifadelerle dile getirebiliriz:
“Gruplar birbirini yıpratırken, asıl kazanan aradaki hakem olur.”
“Kural tanımaz rekabetin sonunda ipi göğüsleyen taraf, iki grup değil hakemdir.”
“Taraflar birbirine girerken, oyunun kazananı üçüncü taraf olan hakemdir.”
“Vahşi rekabetin görünmeyen galibi, iki grup arasında gidip gelen hakemdir.”
“İki tarafın hırsı büyüdükçe, kazanç hakemin hanesine yazılır.”
“Gruplar çatışmanın içinde kaybolurken süreci yöneten üçüncü taraf kazanır.”
“Aslında bu oyunda kazanan, rekabet edenler değil, rekabetten beslenen aracı figürdür.”
“İki taraf birbirini tüketirken, kazanan aradaki sessiz hakemdir.”
“Rekabetin ateşi yükseldikçe, zaferi kazanan üçüncü el olur.”
“Tarafların kavgası, hakemin zaferine dönüşür.”

Sonuç niyetine;
Bugün sizlere yıllar öncesinde şirket ve holdinglerdeki rekabet kültürünün ne düzeyde olduğunu belirlemek amacıyla oynattığımız eski bir takım oyununu, sanki bu oyunu sizlere de oynatacakmış gibi niye böylesine ayrıntılı olarak anlattım dersiniz?
Yıkıcı ve vahşi rekabetin olduğu yerde kazananın rakip; yani oyunumuzdaki “hakem” olduğunu niye söyleyip durdum?
Yoksa benim bu oyunumu şu günlerde bana ihtiyaç duymadan ve sonucunu düşünmeden oynuyor musunuz?
Ortalığı karıştırmak isteyenlerin sahanın içinden ya da kenarından büyük hırs ve kötü niyetle dile getirdikleriyle, her gün her gün yazılı ve görsel medyada ya da sosyal medyada yazıp çizip söylediklerimizle o vahşi ve yıkıcı rekabeti körüklüyor, içinden çıkılmaz hale mi getiriyoruz yoksa?
Yoksa bu oyunu bizler her gün oynuyor muyuz?
Oyunun sonunda kimin kazandığını düşünüyor muyuz ve bunun farkında mıyız?
Biraz akıl, biraz izan*…
…………………………………………………………………………………………………………………………………………….
(*) Anlayış, anlama ve kavrama yeteneği…
