Kent Hakkı

David Harvey

İnsan hakları ülkülerinin hem siyasi hem etik olarak merkezî konuma taşındığı bir çağda yaşıyoruz. Daha iyi bir dünyanın kurulması için bu ülkülerin ağırlıklarının artırılmasında pek çok enerji harcanmaktadır. Ancak çoğu kez dolaşımdaki kavramlar özünde egemen liberal ve yeni-liberal pazar mantıklarını ya da hâkim yasallık ve devlet faaliyeti biçimlerini reddetmez. Sonuçta özel mülkiyet hakkı ve kâr oranının hakla ilgili öteki tüm düşünceleri gölgede bıraktığı bir dünyada yaşıyoruz. Ben burada başka tür bir insan hakkı olan kent hakkını incelemek istiyorum. 

Son yüzyıldaki kentleşmenin hayret verici hızı ve ölçeği insanî mutluluğa katkıda bulundu mu? Kent toplumbilimcisi Robert Park’ın deyişiyle kent:

İnsanın içinde yaşadığı dünyayı daha çok gönlüne göre yeniden yapmada en başarılı girişimidir. Ama eğer kent insanın yarattığı dünyaysa bundan böyle orada yaşamaya mahkûm olduğu dünyadır da. Böylece dolaylı yoldan ve görevinin doğasına dair hiçbir açık algısı olmadan kenti yaparak insan kendini yeniden yapmıştır. [1]

Ne tür bir kent istediğimiz sorusu ne tür toplumsal bağlar, doğa ile ilişki, yaşam biçimleri, teknolojiler ve güzel duyu değerleri arzuladığımız sorusundan ayrılamaz. Kent hakkı kent kaynaklarına ulaşma bireysel özgürlüğünden çok öte bir şeydir: Kenti değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Ayrıca bireyselden çok ortak bir haktır çünkü bu dönüşüm kaçınılmaz olarak kentleşme süreçlerini yeniden şekillendirmek üzere ortaklaşa bir gücün kullanımına dayanır. Kentlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğünün en değerli ama aynı zamanda en çok ilgisiz kalınmış insan haklarımızdan biri olduğunu ileri sürmek isterim.

Başlangıçlarından beri kentler bir artı-ürünün coğrafî ve toplumsal yoğunlaşmaları sayesinde yükselmiştir. Bu nedenle kentleşme her zaman için sınıfsal bir görüngü olagelmiştir çünkü artıklar bir yer ve kişiden sağlanırken onların harcanmalarının denetimi tipik olarak birkaç elde toplanır. Bu genel durum elbette kapitalizmde de sürer; ancak kentleşme bir artı-ürünün harekete geçirilmesine dayalı olduğundan kapitalizmin gelişimi ile kentleşme arasında yakın bir bağlantı ortaya çıkar. Sermayedarlar artı-değer üretebilmek için artı-ürün üretmek zorundadır; bu üretilen değer de sonrasında daha çok artı-değer meydana getirmek için yeniden yatırıma dönüştürülmelidir. Sürekli yeniden yatırımın sonucu kapitalizmde kentleşmenin büyüme çizgisiyle paralel olarak artı-üretimin bileşik oranda genişlemesidir -sermaye birikimi tarihine eklemlenen lojistik eğriler (para, çıktı ve nüfus) bunun sonucudur.

1024px-David_Harvey2

Artı-sermaye üretimi ve emilimi için kârlı yerler bulmaya duyulan sürekli gereksinim kapitalizmin siyasetini biçimlendirir. Bu gereksinim aynı zamanda sermayedarın sürekli ve sorunsuz genişlemesine bir dizi engel çıkarır. Eğer iş gücü kıt ve ücretler yüksekse, ya var olan iş gücü disiplin altına alınmak zorundadır – teknolojik işsizlik ya da işçi sınıfının örgütlü gücüne saldırı başlıca iki yöntemdir- ya da göç, sermaye ihracı ve nüfusun o ana dek bağımsız kalmış unsurlarının proleterleştirilmesi gibi yollarla yeni iş gücü bulunmalıdır. Ayrıca sermayedarlar genelde yeni üretim araçları, özelde de doğal kaynaklar keşfetmelidirler ki bu, gerekli hammaddeleri elde etmek ve kaçınılmaz olarak ortaya çıkan atığın emilimi için doğal çevre üzerinde artan miktarda baskı oluşturur. Hammadde çıkarılması için araziler açmaları gerekir -çoğu kez emperyalist ve yeni-sömürgeci çabaların ereği de budur.

Rekabetin zorlayıcı yasaları yeni teknoloji ve örgüt biçimlerinin sürekli uygulanmasını da zorlar çünkü bunlar aracılığıyla sermayedar daha düşük nitelikli yöntemleri kullananları yener. Yenilikler yeni istek ve gereksinimleri tanımlar, sermayenin devir süresini düşürür ve sermayedarın içinde genişletilmiş emek gücü arzı, ham maddeler, vb. araştırabileceği coğrafi alanı sınırlandıran uzaklık sürtünmesini azaltır. Eğer pazarın yeterli alım gücü yoksa o halde dış ticaret hacmini genişleterek, yeni ürünlerin ve yaşam biçimlerinin reklâmını yaparak, yeni kredi araçları yaratarak ve kamusal ile özel harcamalara borç para sağlayarak yeni pazarlar bulunmalıdır. Son olarak eğer kâr oranı çok düşükse o halde ‘yıkıcı rekabetin’, tekelleşmenin (birleşme ve satın almalar) ve sermaye ihraçlarının devlet tarafından düzenlenmesi çıkış yolunu sağlar.

Yukarıdaki engellerin herhangi biri aşılamadığı durumda sermayedarlar artı-ürünlerini kârlı bir şekilde yeniden yatırıma dönüştüremezler. Sermaye birikiminin önü tıkanır ve bu durum onları sermayelerinin değer yitirebileceği ve hatta kimi örneklerde fiziksel olarak ortadan silinebileceği bir krizle karşı karşıya bırakır. Artı-mallar değer yitirebilir ya da yok edilebilir, üretim kapasitesi ile varlıklarının nominal değeri indirilebilir ve bunlar kullanım dışı bırakılabilir; paranın kendisinin enflasyon aracılığıyla değeri azalabilir ve işgücününki de kitlesel işsizlik sayesinde azalabilir. O halde bu engelleri aşmak ve kârlı etkinlik alanını genişletmek gereksinimleri kapitalist kentleşmeyi ne şekilde yönlendirmiştir? Ben burada askeri harcamalar gibi görüngülerin yanı sıra kentleşmenin sermayedarların kâr arayışlarında aralıksız ürettikleri artı-ürünü emmede özellikle etkin bir rol oynadığını ileri sürüyorum. 

Kent devrimleri

İlk olarak İkinci İmparatorluk Paris’inin durumunu düşünelim. 1848 yılı kullanılmayan artı-sermaye ve artı-işgücünün Avrupa çapındaki ilk açık krizlerinden birini beraberinde getirdi. Kriz özellikle Paris’i sert vurdu ve işsiz kalan işçiler ile Temmuz Monarşisi’nin açgözlülüğünün ve eşitsizliğinin panzehiri olarak toplumsal bir cumhuriyeti gören burjuva ütopyacılar tarafından gerçekleştirilen erken doğmuş bir devrimle sonuçlandı. Cumhuriyetçi burjuvazi devrimcileri şiddetle bastırdı ama krize çözüm getirmeyi başaramadı. Sonuç 1851′de darbe yapıp ertesi yıl kendisini İmparator ilan eden Louis-Napolyon Bonaparte’nin iktidara yükselmesiydi. Bonaparte siyasetini sürdürebilmek için, seçenek oluşturabilecek siyasi hareketlerin yaygın bir biçimde bastırılmasına başvurdu. Ekonomik durumla hem içeride hem de yurt dışında uygulanacak büyük bir altyapı yatırımı programı aracılığıyla ilgilendi. İkinci durumda bu Avrupa boyunca ve Doğu’ya doğru demiryolları yapımı ve Süveyş Kanalı gibi büyük işlere destek vermek iken, içeride ise demiryolu ağını sağlamlaştırmak, limanlar ve kanalizasyon inşa etmek anlamına geliyordu. Hepsinden öte, Paris’in kent altyapısının yeniden yapılandırılmasını gerektirdi. Bonaparte 1853′te kentin bayındırlık işlerinden sorumlu olmak üzere Georges-Eugéne Haussmann’ı görevlendirdi.

Haussmann görevinin artı-sermaye ve işsizlik sorunlarını kentleşme ile çözmek olduğunu açık olarak anlamıştı. Paris’i yeniden inşa etmek o zamanın standartlarına göre muazzam miktarda emek ve sermaye emiyordu ve Parisli iş gücünün isteklerini bastırmakla da birleşince toplumsal istikrarın başlıca aracıydı. Haussmann Paris’i yeniden şekillendirmek için 1840′larda Fouriercilerin ve Saint-Simoncuların üzerinde tartıştığı hayalî planlardan ilham almıştı ama büyük bir farkla: o kent sürecinin tasarımlandığı ölçeği dönüştürdü. Mimar Jacques Ignace Hittorff yeni bir bulvar için planlarını Haussmann’a gösterdiğinde Haussmann bunları ona geri fırlatarak şöyle dedi: yeterince geniş değil… sizinki 40 metre genişliğinde oysa ben 120 istiyorum.’ Haussmann, banliyöleri ekledi ve Les Halles gibi semtleri bütün olarak yeniden tasarladı. Bunu yapabilmek için yeni malî kurumlara ve borç araçlarına gereksinim duydu, bu amaçla Saint-Simon çizgisinde Crédit Mobilier ve Crédit Immobilier kuruldu. Sonuçta Haussmann artı-sermayeden kurtulma sorununu Keynesgil, borç destekli bir kent altyapısı iyileştirme düzeni kurarak çözmeye yardımcı oldu.

Düzen bir on beş yıl kadar iyi işledi ve yalnız bir kent altyapısı dönüşümünü değil ama aynı zamanda yeni bir yaşam biçimi ve kent karakteri kurulmasını da içerdi. Paris ışıklar kenti’, büyük tüketim, turizm ve keyif merkezi haline geldi; kahveler, büyük mağazalar, moda endüstrisi ve büyük sergilerin hepsi de kent yaşamını tüketimi özendirme sayesinde çok büyük artıkları emebilsin diye değiştirdi. Ama bunun ardından aşırı genişlemiş ve spekülatif malî düzen ve kredi yapıları 1868′de iflas etti. Haussmann işinden çıkarıldı; III. Napolyon umutsuzluk içinde Bismark Almanya’sına savaş açtı ve yenildi. Oluşan boşlukta kapitalist kent tarihindeki en büyük devrimci olaylardan biri olan Paris Komünü ortaya çıktı ki Komün, kısmen Haussmann’ın yok ettiği dünyaya duyulan özlem ve onun yaptığı işlerle yoksunlaşmış olanlar adına kenti geri alma isteğiyle şekillenmiştir. [2]

Şimdi hızla 1940′ların Birleşik Devletleri’ne gidelim. Savaş girişimi için olağanüstü seferberlik 1930′larda çok zorlu görünen artı-sermayeyi elden çıkarma sorununu ve onunla birlikte seyreden işsizliği geçici olarak çözdü. Ama herkes savaştan sonra olacaklardan endişeliydi. Siyasi olarak durum tehlikeliydi: 1930′larda sosyalist eğilimli güçlü toplumsal hareketler ortaya çıktığı sırada federal hükümet pratikte ulusallaştırılmış bir ekonomiyi yönetiyordu ve Komünist Sovyetler Birliği ile ittifak halindeydi. Louis Bonaparte devrindeki gibi zamanın yönetici sınıfları kuvvetli dozda  bir siyasi baskı istiyordu; 40′ların başında çoktan bolca belirtileri olan sonraki McCarthycilik ve Soğuk Savaş siyaseti tarihi bütünüyle çok tanıdık. Ekonomik cephede artı-sermaye nasıl emilebilir sorusu ise olduğu gibi kalmıştı.

1942′de Haussmann’ın çabalarının uzun bir değerlendirmesi Architectural Forum‘da çıktı. Bu değerlendirme, Haussmann’ın yaptıklarını detaylı olarak belgeliyor, hatalarının bir çözümlemesini yapmaya yelteniyor, bir yandan da tüm zamanların en büyük kentçilik uzmanlarından biri olarak onun ününü telafi etmeye çabalıyordu. Makalenin yazarı, Haussmann’ın Paris’e yaptığını İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra New York’a yapan Robert Moses’tan başkası değildi. [3] Yani, Moses kent süreci hakkında düşünmenin ölçeğini değiştirdi. Moses artı-sermaye emilimi sorununu çözmeye bir otoyollar ve altyapısal dönüşümler düzeni, banliyöleşme ve yalnız kentin değil tüm metropoliten bölgenin toptan yeniden yapılanması sayesinde yardım etti. Bunu yapmak için, kent büyümesini borçla desteklemek üzere krediyi serbest bırakan yeni malî kurumları ve vergi düzenlemelerini işletmeye başladı. ABD’nin tüm büyük metropoliten merkezlerini kapsayacak şekilde yurt çapında düşünüldüğünde -yine başka bir ölçek dönüşümü- bu süreç, ABD’nin ticari açık vererek komünist olmayan tüm küresel ekonomiyi güçlendirmeyi karşılayabildiği dönem olan 1945′ten sonra küresel kapitalizmi istikrara kavuşturmak için can alıcı bir rol oynadı.

Birleşik Devletlerin banliyöleşmesi yalnızca yeni altyapılar sorunu demek değildi. İkinci İmparatorluk Paris’indeki gibi yaşam biçimlerinde köklü bir dönüşümü gerektirdi, evden buzdolabına ve klimaya yeni ürünlerin yanı sıra garajda iki araba ile petrol tüketiminde aşırı bir artışı beraberinde getirdi. Banliyöleşme ayrıca, orta sınıfın desteklenen ev sahipliği topluluk eyleminin odağını malvarlığı değerini ve bireysel kimlikleri korumaya doğru kaydırıp banliyönün oyunu tutucu cumhuriyetçiliğe doğru çevirince, siyasi manzarayı da değiştirdi. İddiaya göre borçla yüklü ev sahiplerinin greve gitmesi daha az olası idi. Bu proje kent içlerini boşaltması ve başta Afrikalı-Amerikalılar olmak üzere yeni refaha erişimi yadsınanlar arasında kent huzursuzluğu yaratması pahasına başarıyla artığı emdi ve toplumsal istikrarı güvenceye aldı.

1960′ların sonunda başka bir tür kriz yayılmaya başladı; Haussmann gibi Moses da tahtından oldu ve çözümleri uygunsuz ve kabul edilemez görülmeye başlandı. Gelenekçiler Jane Jacobs etrafında toplandı ve Moses’in projelerinin kaba modernizmine yerelleşmiş semt estetiği ile karşı çıkmaya çabaladılar. Ama banliyöler kurulmuştu ve bunun işaret ettiği yaşam biçimindeki radikal değişimin birçok toplumsal sonucu oldu; örneğin feministlerin başlıca tüm hoşnutsuzluklarının yeri olarak banliyöyü ilan etmelerine yol açmak gibi. Haussmannlaştırmanın Paris Komünü dinamiklerinde bir yeri olduysa eğer, banliyö yaşamının ruhsuz nitelikleri de ABD’deki coşkulu 1968 olaylarında önemli bir rol oynadı. Hoşnutsuz beyaz orta sınıf öğrenciler bir başkaldırma evresine girdiler, yurttaşlık hakları isteyen kenara itilmiş gruplarla birlik aradılar ve -değişik türden bir kent deneyimi de içeren- başka bir dünya kurmak için bir hareket oluşturmak üzere Amerikan emperyalizmine karşı harekete geçtiler.

Paris’te Left Bank Expressway’i durdurma kampanyası ve Place d’Italie ile Tour Montparnasse gibi işgalci yüksek devlerce geleneksel semtlerin yıkımı 68 ayaklanmasının daha büyük dinamiklerini canlandırmaya yardım etti. Henri Lefebvre kentleşmenin, yalnız kapitalizmin yaşaması için merkezî önemde olduğunu ve bu nedenle de siyasi ve sınıf savaşımının önemli bir odağı olması gerektiğini değil ama aynı zamanda kent ve kır ayrımını adım adım ulusal topraklarda ve ötesinde bütünleştirilmiş alanlar yaratarak yok ettiğini önceden haber veren Kent Devrimi‘ni bu bağlamda yazdı. [4] Kent hakkı, kırsal alana tarımsal işten, ikinci eve ve köy turizmine dek uzanan görüngüler sayesinde artarak egemen olan tüm kent sürecine hükmetme hakkı anlamına gelmeliydi.

68 isyanı ile birlikte önceki yıllarda mülk patlamasını borç-desteği sayesinde güçlendirmiş olan kredi kuruluşlarında bir malî kriz baş gösterdi. Kriz 1960′ların sonunda hız kazandı ta ki 1973′te küresel mülk pazarı balonunun patlamasıyla başlayıp 1975′te New York kentinin malî çöküşü ile süren kapitalist düzenin iflasına dek. William Tabb’ın ileri sürdüğü gibi sonrakinin sonuçlarına verilen yanıt, sınıf iktidarını sürdürme ve kapitalizmin yaşamak için üretmek zorunda olduğu artıkları emme kapasitesini canlandırma sorunlarına yeni-liberal bir çözümün yapılandırılmasına etkili bir şekilde öncülük etti. [5]

Top-Story

Küreyi kuşatmak

Bir kez daha güncel konjonktürümüze dönelim. Uluslararası kapitalizm bölgesel kriz ve iflaslar roller-coaster‘ındadır -1997-98′de Doğu ve Güneydoğu Asya; 1998′de Rusya; 2001′de Arjantin, ancak yakın zamana dek artı-sermayeden kurtulmadaki kronik yeteneksizliği karşısında bile küresel bir iflastan kaçınabildi. Kentleşmenin bu durumu istikrara kavuşturmadaki rolü neydi? Birleşik Devletlerde konut sektörünün özellikle 1990′lar sonunun yüksek teknoloji iflasından sonra, aynı dönemin başlarında büyümenin etkin bir bileşeni olduğu halde, önemli bir istikrar unsuru olduğu kabul görmüş bir görüştür. Tarihsel olarak düşük faiz oranlarında savurgan bir tut-sat yeniden finansmanı dalgası ile destek olunmuş menkul değer fiyatlarının hızla değer kaybetmesi ABD iç pazarını tüketici eşyaları ve hizmetleri için desteklerken, emlâk piyasası epeyce bir artısermayeyi kent-merkezi, banliyö evleri ve ofis alanları yapımı sayesinde doğrudan emdi. ABD doymak bilmez tüketimciliğine ve Afganistan ile Irak’taki savaşlara yakıt sağlamak için günde 2 milyar pound civarında borçlanarak dünyanın geri kalanıyla büyük ticari açıklar verirken, Amerikan kentsel büyümesi küresel ekonomiyi kısmen sakinleştirdi.

Ancak kent süreci başka bir ölçek dönüşümüne uğradı. Kısaca küreselleşti. Birçok başka ülkenin yanı sıra İngiltere ve İspanya’da emlâk piyasası patlamaları Birleşik Devletlerde olan bitene geniş anlamda paralel yollarla kapitalist dinamiğin güçlenmesine yardım etti. Çin’in son yirmi yılki kentleşmesi altyapı geliştirmeye ağırlık vermesi ile ABD’ninkinden bile daha önemli değişik bir nitelik sergiledi. Çin’in hızı 1997′de kısa bir durgunluktan sonra, Çin 2000′den beri dünya çimento arzının neredeyse yarısını aldığı ölçüde epey arttı. Yüz kentten fazlası bu dönemde bir-milyon nüfus çizgisini geçti ve daha öncenin Shenzhen gibi küçük köyleri 6-10 milyon insanlı muazzam anakentler haline geldi. Baraj ve otoyollar içeren büyük altyapı projeleri -yine tümü borçla desteklenmiş- manzarayı dönüştürüyor. Küresel ekonomi ve artı-sermayenin emilimi için sonuçlar önemli oldu: Şili bakırın yüksek fiyatı sayesinde gelişiyor, Avustralya zenginleşiyor ve hatta Çin’in hammadde talebinin gücü nedeniyle Brezilya ile Arjantin kısmen iyileşti.

O halde Çin’deki kentleşme bugün küresel kapitalizmin temel denge unsuru mudur?Yanıt sınırlı bir evet olmak zorunda çünkü kısmen esnekliklerini dünyadaki kentsel gelişimi borçla desteklemeye harcayan malî piyasaların şaşırtıcı bütünleşmesi sayesinde artık gerçekten küresel hale gelen kentleşme sürecinde Çin yalnız merkez üssüdür. Örneğin Çin merkez bankası ABD’deki ikinci tut-sat piyasasında etkinken Goldman Sachs ağırlıklı olarak Mumbai’deki kabaran emlâk piyasasıyla ilişkilidir ve Hong Kong sermayesi de Baltimore’de yatırım yapmıştır. Yoksul bir göçmen selinin orta yerinde Johannesburg, Taipei, Moskova’da, yanı sıra kapitalist merkez ülkelerdeki kentlerde örneğin Londra ve Los Angeles’te yapılaşma arttı. Ortadoğu’da Dubai ve Abu Dabi gibi yerlerde, petrol zenginliğinden kaynaklanan artığı mümkün olan en göze çarpan, toplumsal olarak adil olmayan ve çevresel olarak savurgan yollardan silip süpüren, suç açısından saçma değilse de şaşırtıcı büyük-kentleşme projeleri ortaya çıktı.

Bu küresel ölçek olan bitenin prensipte Haussmann’ın Paris’te yönettiği dönüşümlere benzer olduğunu kavramayı zorlaştırıyor. Zira kendinden öncekilerin tümü gibi küresel kentleşme patlaması da sürdürülebilmesi için gerek duyulan krediyi düzenleyecek yeni malî kurumların ve düzenlemelerin yapılandırılmasına bağlıydı. 1980′lerde başlatılan malî yenilikler -dünya çapında yatırımcılara satılması için yerel tut-satları [mortgage] menkul kıymetleştirmek ve paketler halinde sunmak ile teminata dayalı borç senetleri tutmak için yeni araçlar kurmak- can alıcı bir rol oynadı. Bu yeniliklerin birçok yararı riski yaymayı ve artı-birikim havuzlarının artıkonut talebine erişimine izin vermeyi de içeriyordu; ayrıca yenilikler bu harikaları işleyen malî aracılar için engin servetler üretirken toplam faiz oranlarını da aşağı çektiler. Ama riski yaymak onu yok etmez. Ek olarak, riskin bunca geniş dağıtılabilmesi sorumluluk başka yere aktarılabileceği için daha da riskli yerel davranışları cesaretlendirir. Yeterli risk-değerlendirme denetimleri olmadan bu finansallaşma dalgası şimdi “sub-prime” tut-sata ve evin varlık-değeri krizine dönüştü. Düşüş ilk anda ABD kentleri ve çevrelerinde yoğunlaşmıştı ve özellikle düşük-gelirli, kent-içi Afrikalı-Amerikalılar ile yalnız kadınların başında olduğu hane halkları için ciddi etkiler doğurdu. Düşüş ayrıca kent merkezlerinde özellikle Güney Batı’da fırlayan ev fiyatlarını karşılayamayanları da etkiledi; onları metropolün yarı kenar kesimlerine gitmeye zorladı; bu kişiler buralarda spekülatif olarak yapılan site tarzı evleri [tract housing] başlangıçta kolay değerlere satın aldılar ama bu kez benzin fiyatları yükselince yükselen ulaşım giderleri ve piyasa değerlerinin gerçekleşmesiyle tırmanan tut-sat ödemeleri ile karşı karşıya kaldılar.

Kent yaşamı ve altyapısı üzerindeki döngüsel yerel tepkileriyle bugünkü kriz aynı zamanda küresel malî düzenin tüm yapısını tehdit ediyor ve büyük bir durgunluğun kasıp kavurması durumunu tetikleyebilir. Neredeyse kesin olarak, çok uzak olmayan bir gelecekte stagflâsyon değilse de güçlü, denetlenemez enflasyon akımları yaratacak olan Merkez Bankasının 2007-08′deki anında kolay-para tepkisini de içeren 1970′lerle olan benzerlikler ise tekinsizdir. Nasıl olursa olsun şu an durum çok daha karışık ve Çin’in Birleşik Devletlerdeki ciddi bir çöküşü karşılayıp karşılayamayacağı ucu açık bir soru; Çin Halk Cumhuriyeti’nde (ÇHC) bile kentleşme hızı yavaşlıyor gibi görünüyor. Malî düzen de daha önce hiç olmadığı kadar sımsıkı kenetlenmiştir.[6] Bilgisayar-destekli anlık ticaret piyasada her zaman için büyük bir ayrılma yaratmakla tehdit ediyor -hisse değiş tokuşunda şimdiden inanılmaz gelgeçlikler üretiyor-; bu ayrılma şiddetli bir krizi hızlandıracak ve böylece, malî sermaye ve para piyasasının nasıl işlediğinin, kentleşmeyle olan ilişkilerini de içerecek şekilde yeniden bütünsel bir gözden geçirilmesini gerektirecektir.

Mülk ve uzlaştırma

Önceki tüm aşamalardaki gibi kent sürecinin bu en son köklü genişlemesi de inanılmaz yaşam biçimi dönüşümlerini beraberinde getirdi. Kent yaşamının kalitesi kentin kendisi gibi, tüketimcilik, turizm, kültürel ve bilgi-temelli endüstrilerin kent ekonomi-politiğinin büyük çehreleri haline geldiği bir dünyada bir mal haline geldi. Hem tüketici alışkanlıklarında hem de kültürel biçimlerde pazar nişleri oluşturmayı cesaretlendirmeye duyulan post-modern tutku çağdaş kent deneyimini, paranız olduğu sürece, bir seçenek özgürlüğü havasıyla çevreliyor. Alışveriş merkezleri ve çok katlılar fast-food ve zanaatçı pazaryerleri gibi hızla çoğalıyor. Şimdi elimizde olan kent toplumbilimcisi Sharon Zukin’in ortaya koyduğu gibi, “kapuçino ile uzlaştırmadır”. Birçok alanda egemenliğini sürdüren tutarsız, donuk ve sıkıcı banliyö arazi gelişmesi bile şimdi kendi panzehirini, kent rüyasını doyurmak için topluluk ve butik yaşam tarzlarının satış çığırtkanlığını yapan “yeni kentçilik” hareketinden sağlıyor. Bu, içinde, yoğun sahiplenici bireyciliğin yeni-liberal etiğinin ve bunun akrabası olan toplu eylem biçimlerinden siyasi vazgeçişin insan toplumsallaşması için şablon haline geldiği bir dünyadır. [7] Mülk değerlerinin korunması öyle olağanüstü bir siyasi çıkara dönüşüyor ki Mike Davis’in işaret ettiği gibi Kaliforniya eyaletindeki ev sahipleri dernekleri parçalanmış mahalle faşizmlerinin değilse de siyasi tepkinin kaleleri haline geliyor. [8]

Gittikçe daha bölünmüş ve çatışmaya eğilimli kent bölgelerinde yaşıyoruz. Son otuz yılda yeni-liberal değişim sınıf iktidarını zengin seçkinlere geri verdi. O zamandan beri Meksika’da on dört milyarder ortaya çıktı ve 2006′da bu ülke, yoksulların gelirleri durağanlaşır ya da azalırken yeryüzünün en zengin adamı Carlos Slim’le övünmekteydi. Sonuçlar, gittikçe istihkâmlaştırılmış bölümlerden, kapalı cemaatlerden (gated communities) ve sürekli gözetim altında tutulan özelleştirilmiş kamusal alanlardan oluşan kentlerimizin uzamsal biçimlerinde silinmez bir şekilde yer etti. Gelişen dünya özelinde kent birçok mikro-devletin’ gözle görülür şekilde oluşması ile değişik, ayrılmış parçalara bölünüyor. Seçkin okullar, golf kursları, tenis kursları ve 24 saat bölgeyi gezen özel güvenlikçiler gibi her türlü hizmetin sağlandığı zengin mahallelerle, suyun yalnız halka açık çeşmelerden edinilebildiği, bir temizlik düzeninin var olmadığı, elektriğin bir avuç ayrıcalıklı tarafından kaçak kullanıldığı, her yağmurda yolların çamur ırmakları haline geldiği ve ev paylaşımının norm olduğu yasa dışı yerleşimler iç içe geçiyor. Her bölüm hayatta kalmanın günlük savaşımında eline geçirdiklerine sıkıca tutunarak özerk olarak yaşar ve işler görünüyor. [9]

Bu koşullar altında kentli kimliği ülküleri, yayılan yeni-liberal etik hastalığının çoktan tehdit ettiği yurttaşlık ve aidiyeti sürdürmek hayli zorlaşıyor. Suç eylemleri aracılığıyla özelleştirilmiş yeniden dağıtım her köşede bireyin güvenliğini tehdit ediyor ve polis baskısına popüler talebi teşvik ediyor. Kentin, toplu grup siyaseti yani içinde ve ondan, ilerici toplumsal hareketlerin doğabileceği bir alan olarak iş görebileceği düşüncesi bile inanılması güç görünüyor. Bununla birlikte soyutlanmayı aşmayı ve finans, şirket sermayesi ve gittikçe daha çok girişimci düşüncedeki yerel yönetim aygıtları tarafından desteklenen planlamacıların ortaya koyduklarından ayrı bir görünümle kenti yeniden biçimlendirmeyi amaçlayan kentsel toplumsal hareketler de var.

Mülksüzleştirmeler

Kentsel dönüşüm sayesinde, artık emilimi, daha da karanlık bir yüze sahiptir; bu süreçten en başta acı çekenler yoksullar, ayrıcalıksızlar ve siyasi iktidardan dışlananlar olduğundan hemen her zaman sınıfsal bir boyutu olan ‘yaratıcı yıkım’ yüzünden nükseden kentsel yeniden yapılandırma nöbetlerine yol açtı. Eskinin enkazı üzerine yeni kentsel dünyayı yapmak için şiddet gerekir. Haussmann kentsel gelişme ve yenileme adına kamulaştırma güçlerini kullanarak eski Paris varoşlarını sildi süpürdü; bile bile işçi sınıfının çoğunun ve diğer asi unsurların toplumsal düzen ve siyasi iktidarına tehdit oluşturdukları kent merkezinden uzaklaştırılmasını düzenledi.

Haussmann devrimci hareketlere kolaylıkla diz çöktürülmesini sağlama almak için yeterli düzeyde gözetim ve askeri denetimin elde edilebileceğine -1871′de sonradan ortaya çıktığı gibi, yanlışlıkla- inanılan bir kent biçimi yarattı. Bununla beraber 1872′de Engels’in dikkat çektiği gibi:

Gerçekte, burjuvazi barınma sorununu kendi usulüne göre yalnız bir çözme yöntemine sahiptir -yani onu öyle bir şekilde çözer ki çözüm sürekli olarak sorunu yeniden üretir. Bu yönteme ‘Haussmann’ denir… Nedenler ne denli değişik olursa olsun sonuç hep aynıdır; rezil geçitler ve şeritler bu büyük başarıdan dolayı burjuvazinin savurgan kendini beğenmişliğinin eşliğinde yok olur ancak hemen başka bir yerde yine ortaya çıkarlar… Onları ilk anda üreten aynı ekonomik gereklilik onları bir sonraki yerde de üretir. [10]

Dışlanmış göçmenleri, işsiz işçi kesimini ve gençliği kapana kıstıran soyutlanmış banliyölerdeki son yılların ayaklanma ve kargaşalarında görülen sonuçlarıyla Paris merkezînin burjuvalaştırılmasının tamamlanması yüz yıldan çok sürdü. Buradaki üzücü nokta ise elbette Engels’in tanımladığı şeyin tarih boyunca kendini yinelemesidir. Robert Moses kendi kötü ünlü sözleriyle “Bronx’a bir balta getirdi”*, böylece çevre grupları ve hareketlerinin uzun, yüksek sesli yasına neden oldu. Paris ve New York’un durumunda devlet kamulaştırmalarının gücü bir kez başarıyla direnç gösterilip frenlenince belediye malî disiplini, emlâk spekülasyonu ve ‘en yüksek ve iyi kullanımı’ için olan getiri oranına göre toprak kullanımının düzenlenmesi sayesinde daha sinsi ve kanser gibi bir ilerleme yolu tutuldu. Engels bu düzeni çok iyi anlamıştı:

Büyük modern kentlerin büyümesi özellikle merkezî olarak konumlanmış belirli alanlardaki toprağa yapay ve dev gibi artan bir değer kazandırmaktadır; bu bölgelerde dikilen binalar değeri yükselteceklerine düşürürler çünkü artık değişen koşullara ait değillerdir. Yıkılırlar ve yerleri başkalarıyla doldurulur. Bu her şeyden çok merkezde yer alan ve kiraları en yüksek yoğunlaşmada bile belirli bir üst sınırın ötesinde ya asla artmayan ya da ancak çok yavaşlıkla artan işçi evleri için geçerlidir. Onlar yıkılır ve yerlerinde dükkânlar, depolar ve kamu binaları yükseltilir. [11]

Bu tanım 1872′de yazıldığı halde Asya’nın birçok yerindeki -Delhi, Seul, Mumbai- çağdaş kent gelişmesine ve de New York’taki nezihleştirmeye (gentrificationdoğrudan uygulanabilir. Kapitalizmdeki kentleşmenin özünde bir yerinden etme süreci ve benim ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’ dediğim şey yatar. [12] Bu kenti yeniden geliştirme sayesinde sermaye emiliminin bir yansısıdır ve orada belki yıllarca yaşamış olan düşük-gelirli nüfustan değerli toprağı ele geçirmek üzerine sayısız çekişmeye yol açıyor.

1990′lardaki Seul’un durumunu düşünelim: inşaat şirketleri ve planlamacılar kentin yamaçlarındaki semtleri işgal etmek için sumo güreşçileri tipinde kiralık katil ekipler tuttular. Yalnız evleri değil, aynı zamanda zaman içinde değerlileşen topraklarda 1950′lerde kendi evlerini yapanların tüm varlıklarını da yıktılar. Yapılmalarını sağlayan vahşiliğin izini göstermeyen yüksek katlı kuleler şimdi o yamaçların çoğunu kaplıyor. Bu arada Mumbai’de resmi olarak varoş sakinleri olarak düşünülen 6 milyon insan toprakta yasal bir ismi olmadan yerleşik durumdalar; kentin tüm haritaları bu yerleri boş bırakıyor. Mumbai’yi Şangay’a rakip küresel bir finans merkezine çevirme çabasıyla emlâk-geliştirmedeki canlanma hız kazandı ve gecekonduların işgal ettiği toprak gittikçe daha değerli görünüyor. Mumbai’deki en göze çarpan varoşlardan biri olan Dharavi’nin değerinin 2 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Arazi gaspını maskeleyen çevresel ve toplumsal gerekçeler göstererek onu temizleme baskısı her gün artıyor. Devletin desteklediği malî güçler bazı durumlarda tüm bir nesil boyunca oturulmuş yerlere şiddetle sahip olarak zora dayanan varoş temizliği için bastırıyor. Toprak neredeyse hiç maliyetsiz alındığından emlâk hareketliliği sayesinde sermaye birikimi canlanıyor.

Yerinden edilen insanlar tazminat alacaklar mı? Şanslı olanlar bir parça alır. Ancak her ne kadar Hint Anayasası devletin kast ya da sınıfa bakmaksızın tüm nüfusun yaşamını ve mutluluğunu koruma ve konut ve barınma haklarını güvenceye alma zorunluluğu olduğunu belirtse de yüksek mahkeme bu anayasal gerekliliği düzelten kararlar çıkardı. Varoşlarda yaşayanlar yasadışı oturanlar oldukları ve birçoğu uzundönemli ikametlerini kesin olarak kanıtlayamadıkları için tazminat hakları yok. Yüksek mahkeme bu hakkı tanımanın yankesicileri eylemleri için ödüllendirmekle eşit olacağını söylemektedir. Dolayısıyla gecekondular ya direnip savaşır ya da az eşyalarıyla otoyol kenarlarına ya da küçük bir boşluk bulabildikleri herhangi bir yere kamp kurmaya giderler. [13] Yerinden edilme örneklerine ABD’de de rastlanabilir ama bunlar daha az vahşi ve daha çok yasalcı olma eğilimindedir: hükümetin kamulaştırma yetkisi makul konutlardaki yerl eşmiş sakinleri kondominyum ve alışveriş merkezi [box store] gibi daha yüksek kademeli arazi kullanımları lehine yerlerinden etmek üzere kötüye kullanıldı. Buna ABD yüksek mahkemesinde karşı gelinince yargıçlar yerel hükümetlerin emlâk vergisi tabanını artırmak için bu şekilde davranmalarının anayasaya uygun olduğuna karar verdiler. [14]

Çin’de milyonlar -yalnız Pekin’de üç milyon- uzun süredir oturdukları yerlerinden ediliyorlar. Özel mülkiyet haklarından yoksun olduklarından devlet onları basit bir emirle, araziyi büyük bir kâr karşılığında planlamacılara aktarmadan önce onlara gidişlerinde yardımcı olmak için küçük bir nakit ödemesi sunarak yerlerini değiştirebilir. Bazı durumlarda insanlar isteyerek taşınırlar ama Komünist Parti’nin alışılmış yanıtının vahşi bastırma olduğu yaygın direniş haberleri de var. ÇHC’de yerinden edilenler genellikle kırsal uçlardaki nüfustur ki bu da Lefebvre’nin 1960′larda ileri görüşlülükle ortaya koyduğu, kentli ve kırsal arasında bir zamanlar var olan net ayrımın başkent ve devletin egemen buyruğu altındaki bir dizi eşitsiz coğrafî gelişmenin geçirgen mekânına dönüştüğü iddiasının önemini göstermektedir. Bu, merkezî ve eyalet yönetimlerinin şimdi -arazinin çoğu kentleşme için tayin edildiyse de görünürde sanayinin gelişimi için- Özel Ekonomik Bölge’lerin kurulmasını destekledikleri Hindistan’da da böyledir. Bu politika en büyükleri devletin Marksist hükümetince yönetilmiş Batı Bengal Nandigram’da 2007 Mart’ında gerçekleşen katliam olan tarımsal üreticilere karşı meydan savaşlarına yol açtı. Endonezyalı dev Salim Grubu’na saha açmak niyetiyle yönetimdeki CPI(M) protestocu köylüleri dağıtmak için silahlı polisler yolladı; en az 14′ü vuruldu ve onlarcası yaralandı. Bu olayda özel mülkiyet hakları hiçbir koruma sağlamadı. 

Gecekondu nüfusuna mülklerini geride bırakmalarına imkân veren varlıklar sağlayacak özel-mülkiyet hakları verme şeklindeki görünürde ileri öneriye ne demeli? [15] Böyle bir tasarı şimdi örneğin Rio’nun favelaları için tartışılıyor. Sorun şu ki gelir güvensizliği ve sık malî güçlüklerle kuşatılmış yoksullar varlıklarını göreli düşük bir nakit ödemesi ile takas etmeye kolaylıkla ikna edilebilirler. Zenginler tipik olarak değerli varlıklarından herhangi bir fiyata vazgeçmeyi reddederler, bu nedenledir ki Moses baltasını varlıklı Park Avenue’ye değil ama düşük gelirli Bronx’a götürebildi. Margaret Thatcher’in İngiltere’de sosyal konut edindirmeyi özelleştirmesinin kalıcı etkisi Londra anakentinde düşük-gelirli ve hatta orta-sınıf insanların kent merkezine yakın herhangi bir yerde konaklamaya erişimini engelleyen bir kira ve fiyat yapısı yaratmak oldu. Bahse girerim ki on beş yıl içinde eğer şimdiki eğilimler sürerse Rio’da şu an favelaların işgalindeki yamaçların hepsi pastoral koyun müthiş manzarasına sahip yüksek-katlı kondominyumlarla kaplanacak, bu sırada bir zamanların favela sakinleri bazı uç çevre bölgelere sürülmüş olacak. 

Talepleri formülleştirmek

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki kentleşme artı-sermayenin emiliminde gitgide büyüyen coğrafî ölçeklerde ama kitleleri kente dair her türlü haktan yoksun bırakan yaratıcı yıkım süreçlerini filizlendirme pahasına can alıcı bir rol oynadı. Yapılaşma mekânı olarak gezegen ile ‘varoşlar gezegeni’ çarpışır. [16] Bu dönemsel olarak 1871 Paris’i ya da 1968′de Martin Luther King’in öldürülmesinden sonra ABD’de olduğu gibi ayaklanma ile sonlanır. Eğer olası göründüğü üzere malî güçlükler artar ve bugüne dek başarılı olan kentleşme sayesinde kapitalist sermaye-emiliminin yeni liberal, post-modernist ve tüketimci aşaması son bulur ve daha genel bir kriz doğurursa, o durumda şu soru ortaya çıkar: bizim 68′imiz ya da daha dramatik söylersek, bizim Komün yorumumuz nerede? Malî düzende olduğu gibi yanıt çok daha karmaşık olmak zorundadır çünkü kentsel sürecin ufku artık küreseldir. İsyan işaretleri her yerde: Çin ve Hindistan’daki huzursuzluk kroniktir, Afrika’da iç savaşlar hiddetleniyor, Güney Amerika karışıklık içindedir. Bu ayaklanmalardan herhangi biri bulaşıcı hale gelebilir. Ancak malî düzenin aksine dünyada çokça olan kentli ya da yarı-kentli toplumsal muhalefet hareketleri sıkıca bağlı değil; aslında çoğunun birbiriyle hiç bağlantısı yok. Ola ki bir şekilde bir araya geldiler, ne talep etmeliler?

Son soruya yanıt ilkesel olarak yeterince basittir: artı-üretim ve kullanımı üzerinde daha büyük demokratik denetim. Kentsel süreç artık kullanımının önemli bir yolu olduğundan onun kentsel yayılması üstünde demokratik yönetim kurmak kent hakkını oluşturur. Kapitalist tarih boyunca artı-değerin bazısı vergilendirildi ve sosyal demokrat aşamalarda devletin kullanımındaki miktar dikkate değer şekilde yükseldi. Son otuz yılın yeni-liberal projesi bu denetimi özelleştirmeye doğru yönlendi. Oysa tüm OECD ülkeleri için olan veriler devletin bütün üretimdeki payının 1970′lerden beri kabaca sabit olduğunu göstermektedir. [17] Yeni-liberal saldırının ana kazanımı o halde kamu payının 1960′larda olduğu gibi genişlemesini engellemek oldu. Yeni liberalizm ayrıca devlet ve şirket çıkarlarını birleştiren yeni yönetişim düzenleri yarattı ve parasal güç kullanarak devlet aygıtı yoluyla artık harcamasının kent sürecini biçimlendirmede şirket sermayesi ile üst sınıfları kayırmasını sağlama aldı. Devletin tuttuğu artık miktarını yükseltmek yalnız, devlet kendisi de demokratik denetim altına getirilirse olumlu bir etkiye sahip olacaktır.

Giderek kent hakkının özel ya da yarı-özel çıkarların hizmetine geçtiğini görüyoruz. New York’ta örneğin, milyarder belediye başkanı Michael Bloomberg kenti planlamacılar, Wall Street ve ulus ötesi kapitalist sınıf unsurları lehine yeniden biçimlendiriyor, yüksek değerli işler için en uygun yer ve turistler için de harika bir varış noktası olarak pazarlıyor. Sonuçta Manhattan’ı varlıklılar için büyük bir kapalı cemaat (gated community) haline dönüştürüyor. Meksiko’da Carlos Slim kent merkezindeki sokakları turistlerin göz zevkine uysun diye yeniden Arnavut kaldırımı yaptırdı. Doğrudan güç uygulayan yalnız varlıklı bireyler de değil. Kentsel yeniden yatırım kaynakları bakımından meteliksiz New Haven kentinde kent dokusunun büyük bölümünü kendi gereksinimlerine uyması için yeniden tasarlayan dünyanın en paralı üniversitelerinden biri olan Yale’in ta kendisidir. Her iki durumda da mahallî direnişi harekete geçirecek şekilde John Hopkins aynısını Doğu Baltimore için yaparken, Columbia Üniversitesi de New York bölgeleri için yapmayı planlıyor. Şimdi tasarlandığı biçimiyle kent hakkı çok dar kalıplıdır ve çoğu durumda kentleri gitgide daha çok kendi arzularına göre biçimlendirecek konumdaki küçük bir politik ve ekonomik seçkin grubuyla sınırlandırılmıştır. 

Her Ocak’ta New York Resmi Denetim Bürosu önceki on iki ay için toplam Wall Street bonuslarının bir tahminini yayımlar. Malî piyasalar için her bakımdan korkunç bir yıl olan 2007′de bunların toplamı bir önceki yıldan yalnız yüzde 2 daha az olarak 33,2 milyar dolardı. 2007 yazı ortasında ABD ve Avrupa Merkez Bankaları malî düzene sürekliliğini sağlama almak için milyarlarca dolar değerinde kısa-dönemli borç yağdırdılar ve ondan sonra da ABD Merkez Bankası Dow hızla düşme tehdidi gösterdiği her durumda ya faiz oranlarını çarpıcı bir biçimde indirdi ya da içeri büyük miktarda nakit pompaladı. Bu sırada iki milyon kadar insan ipotekli hacizle evsiz bırakıldı ya da şu an bırakılmak üzereler. ABD’deki birçok kent mahallesi ve hatta tüm yarı-kentli toplulukların kapısına kilit vuruldu ve yakıp yıkıldı, malî kurumların yırtıcı borç verme uygulamalarıyla haşat edildi. Bu nüfusun bonus alacağı yok. Aslında ipotekli haciz borç affı anlamına geldiğinden, bu da Birleşik Devletlerde gelir olarak dikkate alındığından tahliye edilenlerin birçoğu asla sahip olmadıkları para için ağır bir gelir vergisi ile karşı karşıyalar. Bu eşitsizlik kitlesel bir sınıf yüzleşmesi biçiminden az kalır bir şey olarak yorumlanamaz. Kent-içi birçok bölgede potansiyel olarak yüksek-değerli arazilerdeki düşük-gelirli mahalleleri, kamulaştırma yetkisinden çok daha etkili ve hızlı bir şekilde silmekle (planlamacılar açısından) uygun olarak tehdit eden bir ‘Malî Katrina’ yayılıyor.

Bununla beraber yirmi birinci yüzyıldaki bu gelişmelere tutarlı bir karşı koymayı görmemize hâlâ var. Elbette şimdiden kent sorununa odaklanan, Hindistan’dan Brezilya’ya, oradan Çin’e, İspanya’ya, Arjantin’e ve Birleşik Devletlere değin, pek çok değişik toplumsal hareket var. 2001′de toplumsal hareketlerin baskısından sonra Brezilya Anayasası’na toplu kent hakkını tanıyan bir Kent Yasası eklendi. [18] ABD’de malî kurumlar için olan 700 milyar dolarlık yardım paketinin büyük bir kısmının ipotekli hacizleri engellemeye yardım edecek ve mahallî güçlendirme ile belediye düzeyinde altyapısal yenileme çabalarını destekleyecek bir Yeniden Yapılandırma Bankası’na yönlendirilmesi için çağrılar oldu. O durumda milyonları etkileyen kentsel krize büyük yatırımcı ve sermayedarların gereksinimlerine karşı öncelik tanınırdı. Ne yazık ki toplumsal hareketler ya yeterince güçlü değil ya da bu çözümü zorlamak için yeterince seferber olmuş değil. Ne de bu hareketler artı üretimin koşulları bir yana onun kullanımı üzerinde daha çok denetim elde etmek tekil amacı üzerinde henüz uzlaşmış değil.

Tarihin bu noktasında bu ağırlıklı olarak malî sermayeye karşı verilen küresel bir savaşım olmalıdır çünkü kentleşme süreçleri artık bu ölçekte işliyor. Kesinlikle böyle bir yüzleşmeyi düzenleme politik görevi yıldırıcı değilse bile zordur. Bununla birlikte fırsatlar çoktur çünkü bu kısa geçmişin gösterdiği gibi kentleşme çevresinde hem yerel hem de küresel krizler aralıksız patlak verir ve artık anakent, en az iyi durumdakilerin mülksüzleştirilmesi aracılığıyla birikim ile varsıllar için mekânı sömürgeleştirmeyi amaçlayan gelişimsel dürtü üzerinden şiddetli çarpışma -sınıf savaşımı demeye cesaret edelim mi?- noktasıdır.

Bu savaşımları birleştirmeye doğru bir adım temel slogan ve siyasi erek olarak kent hakkını benimsemektir çünkü o tam olarak kentleşme ve artı-üretim ile kullanımı arasındaki gerekli bağlantıya kimin hâkim olduğu sorusuna odaklanır. Eğer tahliye edilenler kendilerinden uzun zamandır esirgenen denetimi geri alıp yeni kentleşme biçimlerini kurumlaştıracaklarsa bu hakkın demokratikleştirilmesi ve onun isteğini yerine getirecek geniş bir toplumsal hareketin yapılandırılması zorunludur. Lefebvre devrimin ya en geniş anlamda kentli ya da hiçbir şey olması gerektiği konusundaki ısrarında haklıydı.

Dipnotlar:
* Robert Moses, 1970 tarihli anılarında şöyle diyordu: “İnşaatlarla aşırı dolmuş bir şehirde iş görecekseniz yolunuzu baltayla açmak zorundasınız.
(http://leblog.exuberance.com/2007/04/he_wasnt_god_he.html)

[1] Robert Park, On Social Control and Collective Behavior, Şikago 1967, s. 3.
[2] Daha doyurucu bir açıklama için bkz. David Harvey, Paris, Capital of ModernityNew York 2003.
[3] Robert Moses, ‘What Happened to Haussmann?’, Architectural Forum, Cilt 77 (Temmuz 1942), s. 57-66.
[4] Henri Lefebvre, The Urban Revolution, Minneapolis 2003 ve Writings on Cities, Oxford 1996.
[5] William Tabb, The Long Default: New York City and the Urban Fiscal CrisisNew York 1982.
[6] Richard Bookstaber, A Demon of Our Own Design: Markets, Hedge Funds and the Perils of Financial Innovation, Hoboken, NJ 2007.
[7] Hilde Nafstad vd., ‘Ideology and Power: The Influence of Current Neoliberalism in Society’, Journal of Community and Applied Social Psychology, Cilt 17, Sayı 4 (Temmuz 2007), s. 313-27.
[8] Mike Davis, City of Quartz: Excavating the Future in Los Angeles, Londra ve New York 1990.
[9] Marcello Balbo, ‘Urban Planning and the Fragmented City of Developing Countries’, Third World Planning Review, Cilt 15, Sayı 1 (1993), s. 23-35.
[10] Friedrich Engels, The Housing Question, New York 1935, s. 74-7.
[11] Engels, The Housing Question, s. 23.
[12] Harvey, The New Imperialism, Oxford 2003, 4. Bölüm.
[13] Usha Ramanathan, ‘Illegality and the Urban Poor’, Economic and Political Weekly, 22 Temmuz 2006; Rakesh Shukla, ‘Rights of the Poor: An Overview of Supreme Court’, Economic and Political Weekly, 2 Eylül 2006.
[14] Kelo v. New London, CT, 23 Haziran 2005′te 545 US 469 (2005) davasında karar verdi.
[15] Bu düşüncenin büyük bir kısmı şu çalışmayı izler: Hernando de Soto, The Mystery of Capital: Why Capitalism Triumphs in the West and Fails Everywhere ElseNew York 2000; ayrıca şu eleştirel incelemeye bakınız: Timothy Mitchell, ‘The Work of Economics: How a Discipline Makes its World’, Archives Européennes de Sociologie, Cilt 46, Sayı 2 (Ağustos 2005), s. 297-320.
[16] Mike Davis, Planet of Slums, Londra ve New York 2006.
[17] OECD Factbook 2008: Economic, Environmental and Social Statistics, Paris 2008, s. 225.
[18] Edésio Fernandes, ‘Constructing the “Right to the City” in Brazil’, Social and Legal Studies, Cilt 16, Sayı 2 (Temmuz 2007), s. 201-19. İspanyolcası da var. Aynı yazarın: Reinventing Geography.

david-harvey

Harvey, D. (2008). “The Right to the City,” New Left Review 53, Eylül-Ekim, s. 23-40.

[New Left Review’daki İngilizcesinden Meriç Kırmızı tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Sözlük’ten: Yeni-Liberal Kentleşme Kavramı ve Politikaları (1)*

Zeynep Günay

21. yüzyılın en önemli mücadele konularından biri olan küreselleşme, yaşamın her alanında dünya çapında ilişkilerin ve bağlantıların değiştiği ve ekonominin yaşamın tüm alanlarında itici güç olarak yeniden tanımlandığı bir süreçtir. Ekonomik anlamda dünya ekonomisinin küresel üretim ve finans mekanizmaları ve küresel pazarlar aracılığı ile küreselleşmesi olarak tanımlanabilecek bu süreç; kültürel anlamda, insanların , sermayenin ve bilginin artan hareketliliğini ve mekândan bağımsızlığını -mekânsızlığını- temsil etmektedir. Politik anlamda ise, küresel ekonomi ve yarattığı mekanizmaların yönetimde baskın kurumlar haline gelmesi ile ulus-devletin gücünü yitirmesidir. Farklı anlamlar yüklenmesine karşın, ortak kanı küreselleşmenin kaçınılmaz olduğudur. Bu kaçınılmazlık, küreselleşmenin yarattığı en önemli ideolojilerden birisi olan “neoliberalizm” ile ideolojik bir tavır almaktadır.

maxresdefaultyeşil

Yeni-liberal ideoloji, Fordist-Keynesçi refah devleti politikaları ile 1970’lerde yaşanan endüstriyel üretimde duraksama ve refah politikalarının işletilmemesi gibi sorunlarla baş etmek üzere stratejik ve politik bir cevap olarak ortaya çıkmıştır. 1980’lerden sonra refah devleti politikalarının etkisiz hale getirilmesi için farklı mekânsal ölçeklerde yer bulan neoliberalizm, 1990’larda kısa vadede ekonomik kalkınmayı sağlamak ve buna bağlı gelişen sosyo-politik süreçleri yönlendirmek üzere pazarın yönlendirdiği bir yönetim biçimi halini almıştır. Pierre Bourdieu’nun “limitsiz istismar ütopyası (Utopia of unlimited exploitation)” olarak adlandırdığı neoliberalizm, kısa zaman içinde İngiltere’de Margaret Thatcher ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Ronald Reagan liderliğinde tüm dünyada etkisini göstermiştir. “Başka alternatif yok” (TINA: There is No Alternative) söylemi, Thatcher öncülüğünde neoliberalizmin sloganı haline gelmiştir. Neoliberal ideoloji, açık, esnek, verimli, rekabetçi, tüm devlet müdahalelerinden ve toplumun kolektif değerlerinden özgürleştirilmiş, ekonomik kalkınma için en uygun mekanizma ve kentsel yönetişim biçiminin refah devletinden girişimcilik eksenli ekonomik kalkınma modeline doğru dönüşümüdür. Fiziksel, doğal, finansal ve insani tüm kaynakları olabilecek en verimli şekilde paylaştırmayı hedefleyen neoliberalizme göre kamusal olan verimsizdir ve esas olan rekabettir. Refah kapitalizmi olarak da adlandırılan neoliberalizme göre, eşitlik ve denge söz konusu olduğunda rekabet sonucu güçlünün zayıfı yenmesi doğanın dengesidir ve başka alternatif yoktur.

Küreselleşme ve neoliberalleşme tartışmalarının en kritik noktasını bu süreçte kentlerin kazanacağı rol oluşturmaktadır. Yeni-liberal ideoloji ile birlikte yerellik tekrar gündemde yerini almakta; yerellikle birlikte mekân, ekonomi-politik stratejilerin temel kuramsal ve müdahale alanı haline gelmektedir. Kentleşme söz konusu olduğunda neoliberalizm, mekânlar arası rekabeti artırmak, mekân yaratmak, mekâna yatırım ve işgücü çekmek için yapılandırılan kentsel yönetişim biçimi olarak tanımlanabilmektedir.

59c7e12745d2a027e83b2fe5David Harvey‘in “küreselleşmenin mekânsal biçimlenmesi (spatial organizastion of capitalism)” olarak tanımladığı (aslında “kapitalizmin mekânsal biçilenmesi” demek daha doğru olacaktır – Ali Rıza Avcan) yeni-liberal kentleşme politikaları, kentlerin küresel ve yerel ölçekte yeniden yapılandırılması kapsamında özelleştirme ve serbest pazarı teşvik eden; idari ve ekonomik verimlilik için devletin rolünün azaltıldığı ekonomik kalkınma yönelimli ulusal devlet politikaları bütünüdür. Neoliberalleşme süreci ile birlikte devlet odaklı yönetim modellerinden girişimci odaklı yönetim modeline geçiş yaşanmaktadır. Bu süreçte devletin, uluslararası politikalara bağlı hale gelerek kendi sahip olduğu gücü kontrol edemez duruma gelmesi ile birlikte yönetişim için kapasitesi değişmekte; pazar, yaşam kalitesini arttırmak için en güçlü kurum haline gelmektedir. Ancak, bu süreçte pazarın devlete gereksinim olduğu kadar, yeni-liberal politikaların girişimci ve rekabetçi ortamı yaratmak için sorumluluk verdiği devletin de pazara ihtiyacı vardır. BU nedenle, meoliberal kentleşme politikalarının özünde devlet ve pazar arasında işbirliği ilkesi bulunmaktadır. Bu işbirliği ilkesi çerçevesinde ortaya çıkan ve özelleştirmenin hızla yayılması, kamu mallarının satımı, kamu-özel ortaklıkları gibi unsurları barındıran kentsel girişimcilik, mekânın, küresel kapitalizm mantığı ile işlevsellikten uzaklaştırılarak ekonomik faaliyetleri barındıran pasif bir yer anlayışına doğru dönüşümüdür. David Harvey de girişimciliği yerellik, mekân ve toplumun uluslararası rekabet ortamı içinde kentsel yönetişiminin odağında yer aldığı sosyal kontrol mekanizması olarak tanımlamaktadır. Bop Jessop‘a göre “sembolik politika” olarak tanımlanan bu yapı, 1992 tarihli Gündem 21 Birleşmiş Milletler toplantısı ile planlama sürecinde yerel girişimlerin rolünü vurgulayan “Yerel Gündem” gibi oluşumlarla rolleri vurgulanmış olsa da özellikle yerel yönetimlerin etkisinin azalması anlamına gelebilmektedir.

Devam Edecek

* Melih Ersoy (Derleyen), Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, Nisan 2016 (2. Baskı), s. 492-495

Kentsel Ulaşım

Kitabın Adı: Kentsel Ulaşım

Derleyen: Tülay Kılınçaslan

Yayınevi: Ninova Yayıncılık

Baskı Tarihi: Ekim 2012

Sayfa sayısı: 330 sayfa

bicycles_bikes_parked_transport_urban_transportation_row-744870 (1)

Tanıtım Yazısı

Ülkemizdeki yoğun kentleşme sürecinde ulaşım ağlarının tasarım ve planlaması kentsel sorunların başında gelmektedir. Kitap ulaşım teknolojisinin tarihsel gelişimiyle başlamakta; yaşam kalitesini doğrudan etkileyen yol ağı tasarımı ve kent merkezi, konut, sanayi gibi kentsel işlevlerin ulaşımla ilişkisini ve yol kademelenmesini açıklayan bölümle devam etmektedir. Bu bölümde çevresel değerlerin ön plana çıktığı günümüzde bisiklet ve yaya yollarının tasarım ilkeleri de yer almaktadır.

Büyük kentlerde ulaşım sorunlarına çözüm olarak öne sürülen toplu taşıma türleri, taşıma sistemlerinin planlanması ve tasarımı Doç. Dr. Ela Babalık Sutcliffe tarafından üçüncü bölümde anlatılmaktadır. Dördüncü bölüm ulaşım planlaması konusunu ele almakta, dört aşamalı planlama süreci, yolculuk talebinin belirlenmesi, türel dağılım ve yolculukların ulaşım sistemine yüklenmesi konularını içermektedir. Yaşanabilir kentleri ortaya çıkarmayı hedefleyen yerel yönetimlerin ne tür ve yöntemde ulaşım politikalarına sahip olması gerektiği grafiklerle Prof. Dr. Cüneyt Elker tarafından son bölümde anlatılmaktadır.

YAZARLAR HAKKINDA

Prof. Dr. Tülay KILINÇASLAN

İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden 1968 yılında Yüksek Mühendis Mimar unvanıyla mezun oldu. 1978 yılında İTÜ Mimarlık Fakültesi Şehircilik Kürsüsü’nde kentsel ulaşım konusunda doktorasını tamamladı. 1980-1992 yılları arasında Michigan State Üniversitesi’nde misafir araş­tırmacı ve King Faisal Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak bulundu. 1995 yılında İTÜ Şehir ve Bölge Planlaması Bölümü’nde Doçent ve 2002 yılında Profesör unvanını aldı. Kentsel ulaşım konularında araştırma ve yayınları bulunmaktadır.

Prof. Dr. Cüneyt ELKER

ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nden 1968 yılında mezun oldu. 1981 yılında kentlerde ulaşım sistemi konulu doktorasını İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde tamamladı. 1982 yılında Şehircilik Ana Bilim Dalı’nda Doçent, 2002 yılında Profesör unvanını aldı. Halen Atılım Üniversitesi Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi öğretim üyeliği görevini yürüt­mektedir. Birçok kentin ulaşım planlaması çalışmasında görev yaptı. Mimarlık ve şehircilik yarışmalarında ödül ve mansiyonları ile ulusal ve uluslararası yayınları bulunmaktadır.

Doç. Dr. Ela BABALIK SUTCLIFFE

ODTÜ Şehir ve Bölge Planlaması Bölümü’nden 1994 yılında mezun oldu. 1996 yılında aynı üniversitenin Kentsel Politika Planlaması ve Ye­rel Yönetimler Programı’nda yüksek lisans eğitimini bitirdi. 1996-2000 yılları arasında University College London Centre for Transport Studies biriminde Kentsel Ulaşım Planlaması üzerine doktora çalışmasını yaptı. 2000 yılında ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı, 2009 yılında Doçent unvanını aldı, halen aynı bölümde öğretim üyesidir. Ulaşım politikaları, kentsel ulaşım planlama­sı, kentsel raylı sistem planlaması, trafik azaltma ve yönetimi konula­rında çalışmaktadır.

abd_karayollari_derleme_gorsel-1024x709

ÖNSÖZ

Çağımızda uygarlık ve yaşam büyük ölçüde metropoliten alanlarda gelişmekte ve insana hizmeti amaçlayan etkinliklere ancak iyi bir ulaşım sistemiyle erişmek mümkün olmaktadır. Ulaşım bir taraftan faaliyet grup­larını birbirine yaklaştırarak ekonomik etkinlik ve yarar sağlarken diğer yandan yarattığı hava kirliliği, gürültü ve ayırıcı nitelikteki fiziksel varlığı ile kitleleri olumsuz etkilemektedir. Olumsuzlukları en aza indirmek üzere yeni yaklaşımlara gerek duyulurken; yaşanabilir kent ortamlarının yaratıl­ması için ulaşımı etkileyen ögelerin bir arada ve toplumsal uzlaşma içinde planlanması XXI. yüzyılın vazgeçilmez koşulu olarak belirmektedir. 

Kentsel işlev alanlarının mekanda yer seçimi kararları, ulaşım ağları, güzergahlar, araç türleri, işletim sistemleri ve daha birçok etken kentsel ulaşım sistemini etkilemektedir. Kitabın ilk bölümünde taşıt araçları, yol ağları ve teknolojinin gelişimi, ilk çağlardan başlayarak tarihsel perspektif içinde incelenmekte; sanayi devrimi sonrası ve bilişim çağında gösterdiği devinim tartışılmaktadır. İkinci bölümde, ulaşım sistemi, yol ağında kade­melenme, bölgesel düzeyden çıkmaz sokağa kadar yolların işlevleri, yol ta­sarımı ve kavşaklar anlatılmaktadır. Ekolojik ve çevresel değerleri savunan modern toplumun gündeminde yer alan bisiklet ve yaya ulaşımı tasarım ilkeleriyle ikinci bölümün sonunda yer almaktadır. Üçüncü bölümde, bü­yük kentlerde ulaşım sorunlarına çözüm olarak sunulan toplu taşıma tür­leri, taşıma sistemlerinin planlama ve tasarımı ele alınmaktadır. Dördüncü bölüm, ulaşım planlama süreci, kentsel alanda veri toplama yöntemleri, yolculuk talebinin belirlenmesi, yolculukların kentsel alanda dağılımı, türel dağılım ve yükleme aşamaları açıklandıktan sonra kullanılan matematik­sel modelleri içermektedir. Beşinci bölüm, çağdaş toplumun yaşanabilir kentlerini oluşturmak üzere, yolculuk taleplerini yönlendirme amacıyla kullanabilecek çeşitli ulaşım politikalarını açıklamaktadır.   

Kentli nüfusun hızla artması ülkemizin kentsel alandaki sorunlarına çö­zümlerin sağlanmasında yeterli donanımda plancılara gereksinimi de art­tırmaktadır. Türkiye’de 16 üniversite lisans ve/veya lisans üstü düzeyinde Şehir ve Bölge Planlaması eğitimi vermekte ve Planlama Odası’na kayıtlı 5000’i aşan plancı bulunmaktadır. Ulaşım sistemini oluşturan ögeleri ele alan ve planlama yöntemlerini açıklayan bu kitabın içeriği planlama eği­timinde önemli bir yeri olan ulaşım planlama derslerine yardımcı olmak üzere hazırlanmıştır. Eğitim amacına yönelik olmasının yanısıra, bu yayın­la ulaşım planlamasıyla ilgili kurum ve kuruluşlarda çalışanlar ve kent ya­şamıyla ilgilenen tüm okurlara kaynak kitap olması amaçlandı. 

Prof. Dr. İsmet Kılınçaslan kitap içeriğinin oluşturulmasından baskı aşamasına kadar ilgisini esirgememiş, metnin hazırlanmasında çok önem­li katkıları olmuştur. Kendisine teşekkürü bir borç biliyorum.

Prof. Dr. Tülay Kılınçaslan 

Eylül 2012

un-habitat-UP-guide

İÇİNDEKİLER:

1. ULAŞIMIN TARİHSEL GELİŞİMİ

Prof. Dr. Tülay KILINÇASLAN

İLK ve ORTAÇAĞDA ULAŞIM / SANAYİ DEVRİMİNİN ULAŞIM SİSTEMİNE ETKİSİ / XX. YÜZYILDA ULAŞIM / BİLİŞİM ÇAĞINDA ULAŞIM / Kaynaklar

2. ULAŞIM SİSTEMİ ve YOL AĞLARI 

Prof. Dr. Tülay KILINÇASLAN 

ULAŞIM ve YERLEŞME İLİŞKİLERİ / MOTORLU TAŞIT YOLLARI ve TASARIM İLKELERİ / BİSİKLET YOLLARI ve TASARIM İLKELERİ / YAYA YOLLARI ve TASARIM İLKELERİ / OTOPARKLAR ve TASARIM İLKELERİ / Kaynaklar

3. TOPLU TAŞIMA SİSTEMLERİ

Doç. Dr. Ela BABALIK SUTCLIFFE

TOPLU TAŞIMA SİSTEMLERİNİN TANIMI VE SINIFLANDIRMASI / TOPLU TAŞIMA SİSTEMLERİNİN PLANLANMASI / TOPLU TAŞIMA SİSTEMLERİNİN TASARIMI / TOPLU TAŞIMA SİSTEMLERİNİN İŞLETİMİ / Kaynaklar

4. KENTSEL ULAŞIM PLANLAMASI

Prof. Dr. Tülay KILINÇASLAN

PLANLAMA KAPSAM VE SÜRECİ / ARAŞTIRMA VE VERİ TOPLANMASI / ANALİZ VE MODEL KURULMASI / YOLCULUK YARATIM VE ÇEKİM MODELLERİ / YOLCULUK DAĞILIM MODELLERİ / TÜREL DAĞILIM MODELLERİ / TRAFİK ATAMA MODELLERİ / TÜRKİYE’DE ULAŞIM PLANLAMA ÇALIŞMALARI / Kaynaklar

5. KENTSEL ULAŞIM POLİTİKALARI

Prof. Dr. Cüneyt ELKER 

ULAŞIM POLİTİKALARI GEREKLİLİĞİ / ULAŞIM POLİTİKASINDA TARİHSEL GELİŞİM VE ÖGELER / YOLCULUK TALEBİNİN AZALTILMASI / YOLCULUKLARIN TOPLUTAŞIMA YÖNLENDİRİLMESİ / BİREYSEL ULAŞIMIN SINIRLANDIRILMASI / UZUN DÖNEMLİ POLİTİKALAR / DEĞERLENDİRME / Kaynaklar

img02

 

Asıl yapılması gereken işler…

Ali Rıza Avcan

Ülkemizdeki çevrecilerin ve çevre örgütlerinin, doğayı katleden, hepimizin müştereği olan ormanları, denizleri, akarsuları, dağları, tepeleri, meraları ve benzerlerini yok eden saldırılara anında tepki verebilmek, arka arkaya; hatta bazen aynı anda ortaya çıkan her bir kötülüğü önlemek, engellemek için insanüstü çaba gösterdiğine tanık oluyorum.

Adeta ellerindeki kova ve hortumlarla dört bir yanda ateşlenen yangınları söndürmeye çalışıyorlar.

1980’li yılların başında, Ankara’daki Türkiye Çevre Vakfı‘nın çevre ile ilgili yeni hukuki düzenlemelerin 1980 Anayasası’na girebilmesi için yaptığı çalışmalara katılıp Türk çevre mevzuatındaki çevre ve çevre koruma ile ilgili düzenlemeleri tarayıp bunu bir yayına dönüştürmüş ilk çevrecilerden biri olmakla birlikte; yaşamımın ondan sonraki dönemlerinde, -açık söylemek gerekirse- çevre ve çevre koruma konularıyla ekoloji mücadelesine fazla bir önem ve öncelik vermemiştim.

Ne olduysa son 3 yılda oldu ve AKP iktidarı tarafından İzmir Körfezi ile Gediz Deltası Sulak Alanı‘na yapılmak istenen İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni engellemek amacıyla son hızla bu mücadele alanına girdim ve bu projeyle ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması için dava açmadan önce, küçük bir girişimde bulunarak sevgili arkadaşım Göker Yarkın Yaraşlı ile birlikte İzmir Büyükşehir Belediyesi İZSU Genel Müdürlüğü tarafından Yamanlar Dağı eteklerine yapılacak Bostanlı Barajı ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması için ilk davamı açıp, çevre / ekoloji mücadelesi verenlerin saflarına katılmış oldum.

Bu mücadeleye katılmamla birlikte, hem her bir ağacı hem de bunların oluşturduğu ormanı görmek niyetiyle, bu tür toplumsal ve hukuki mücadelelerde aksayıp mücadeleyi etkileyen ve giderek zorlaştıran konulara dikkat etmeye başladım.

Aslında, dikkat edip anlamaya çalıştığım bu konuların hiç zorluk çıkarmadan gelip beni bulduğunu da söyleyebilirim.

Bu davalara bakan idare mahkemeleri son yıllarda adeta hukuki alanda mücadele etmememiz, açtığımız takdirde de sürdürmememiz için çok büyük miktarlarda bilirkişi ücretleri belirlemeye başladılar.

Örneğin, İzmir 3. İdare Mahkemesi hem İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması davasında, hem de Gediz Deltası Sulak Alanı‘ndaki koruma bölgelerinin daraltılıp niteliklerinin değiştirilmesi ile ilgili Ulusal Sulak Alan Komisyonu’nun (USAK) aldığı kararın iptali ve yürütmesinin durdurulması davasında 15 bin liralık bilirkişi bedellerinin davacılar tarafından ödenmesine hükmetti.

Böylelikle TMMOB ve Doğa Derneği, birinci dava için ayrı ayrı açtıkları her iki dava için 15 Bin liradan toplam 30 Bin lira, Doğa Derneği USAK kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması davası için 15 Bin lira ödemek zorunda kaldı.

İşin kısası, TMMOB ve Doğa Derneği, iki ayrı dava için şu an itibariyle devlete toplam 45 Bin lira ödemiş durumda.

Bu kadar büyük miktarda bilirkişi ücretleri, bugünkü koşullarda her kurum ya da şahsı zorlayacak; hatta dava açma cesaretini ortadan kaldıracak kadar yüksek.

Bu durum gerçek anlamıyla, adaleti yokuşa sürüp hak arama mücadelesini engelleyecek bir tehlikeye işaret ediyor.

Mevzuata göre bu paraları ödeyen kurum ya da şahıslar, davayı kazandıkları takdirde ödedikleri paraları geri alabilmekle birlikte; bu kadar büyük paraların meslek örgütleri ya da sivil toplum kuruluşları tarafından bulunup ödenmesi neredeyse imkansız. O nedenle, bu tür davalarda “paran kadar adalet” anlayışının geçerli olduğunu ve bu vahim durumun her geçen gün dava açanlar aleyhine kötüleştiğini söyleyebiliriz.

1.20137ae5-d5a5-4738-8bb3-551112dad3f3

Çevre davalarında dikkat çeken diğer bir nokta ise, çevre ya da ekoloji mücadelesine katılmış, bu konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarında görev yapmış, doğayı korumak için müdahil olup davalar açmış bilim insanlarının mahkemeler tarafından “tarafsız” olmadıkları gerekçesiyle bilirkişi heyetlerine alınmaması; alınsa bile kamu kurumlarının itirazı üzerine bilirkişi heyetlerinden çıkarılmaları konusudur.

Böylelikle kendi uzmanlık alanında ulusal ve uluslararası alanda tanınmış, bilinmiş , bu konuda onlarca kitap, yüzlerce bilimsel makale yazmış birçok bilim insanının sırf “tarafsız” olmadığı gerekçesiyle davalarda bilirkişi olmalarının önü kesilmiş; bunun doğal bir sonucu olarak, yeterli akademik kariyere ve uzmanlığa sahip olmayan; örneğin sadece “doktor” unvanına sahip ya da o konuda hiçbir yayın ve araştırması olmayan kişilerin bilirkişi heyetlerinde görev alması ve bu şekilde heyetlere dahil edilenlerin çoğu kez kamu kurumlarından, bakanlıklardan yana görüş belirtmeleri sağlanmaktadır.

Bu iki konu; yani bilirkişi ücretlerinin çok yüksek olması ve bilirkişi heyetlerine bilgi ve deneyim sahibi olan bilim insanlarıyla uzmanların girememesi bence ülkemizde çevre mücadelesi veren kurum, kuruluş ve kişilerin bir araya gelerek hep birlikte mücadele etmeleri, kamuoyu oluşturarak hem yasa koyucuları hem uygulayıcıları etkilemeleri gereken önemli bir mücadele alanıdır.

Evet, yine doğaya zarar veren her taş ocağı, maden, RES, HES ya da benzerleri için bir araya gelip mücadele edelim; ama biraz da bu mücadelenin yoğunluğundan kafamızı kaldırıp ağaçlarla birlikte ormanı da görelim…

gavel-money-justice-judge_6

Yüksek bilirkişi ücretlerinin makul düzeye indirilmesi, hatta bu tür harcamaların devlet bütçesinden karşılanması; ayrıca, bilgisiz, yetersiz ve deneyimsiz akademisyenlerin, uzmanların bilirkişi heyetlerinde yer almaması için bilim insanlarının bilimden kaynaklanan tarafsızlığına inanarak değerli bilim insanlarıyla uzmanları bu tür önemli bilirkişilik hizmetlerinden uzak tutmayalım.

 

Tuğrul Tanyol şiirleri…

Tuğrul Tanyol, Sosyoloji Profesörü, Çevirmen, Şair

14 Ocak 1953, İstanbul doğumlu. Şair ve yazar Prof. Dr. Cahit Tanyol’un oğludur. Moda İlkokulu (1963), Saint Joseph (1968) ile Kabataş Erkek Lisesi (1972) ve Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü (1977) mezunu. Doktorasını “Kültür, Kişilik Kuramları” başlıklı tez çalışmasıyla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde (1980) yaptı. Çalışma hayatına aynı yıl Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde asistan olarak başladı. Öğretim üyeliği görevini aynı üniversitede doçent ve profesör olarak sürdürdü.

İlk şiiri Yeni İnsan dergisinde yayınlanmıştı (1970). Şiir ve yazıları daha sonra Varlık, Somut, Türkiye Yazıları, Adnan Özer ve Haydar Ergülen’le çıkardığı Üç Çiçek (1983), Mehmet Müfit ve Metin Celal’le çıkardığı Poetika (1985) dergilerinde yer aldı. 1980 yılında Sanat Emeği Dergisi Şiir Ödülü‘nü, ikinci kitabı Ağustos Dehlizleri ile (1985) Behçet Necatigil Şiir Ödülü‘nü kazandı. Türkiye Yazarlar Derneği (1995-96 dönemi ikinci başkanı) ve PEN Yazarlar Derneği üyesidir.

Ödülleri: 1980 İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Şiir Yarışması’nda Sanat Emeği Dergisi Şiir Ödülü1985 Behçet Necatigil Şiir Ödülü (Ağustos Dehlizleri ile), 2016 Metin Altıok Şiir Ödülü.

Eserleri: Şiir – Elinden Tutun Günü (1983), Ağustos Dehlizleri (1985), Sudaki Anka (1990), Oda Müziği (1992), İhanet Perisinin Soğuk Sarayı (1995), Toplu Şiirleri 1971-1995 (1997), Büyü Bitti (2000), Her Şey Bir Mevsim (2006), Öncesi ve Sonrası (2012), Yedi Kitaptan Seçtiklerim (2012),

Çeviri – Yeniden Çarmıha Gerilen İsa (N. Kazancakis’ten, 1982), Kötü Saatte (G. G. Marquez’den, 1987), Bir Üçkağıtçının Anıları (S. Guitry’den, 1991), Kahvehane Şiirleri (R. Mc Kane’den, Selahattin Özpalapıyıklar’la birlikte, 1994), Kılıçtan Keskin Dudaklar (V. Aleixandre’dan, 1996)

tugrul-tanyol

BEYAZ AT
Sönmüş kentleri dolaştım sessizlikte
Boş meydanları, kirli sokakları
Herkes kendi yankısının peşinde
Karanlık avlularda oturdum
İçimde vahşi tamtamları inlerken ölümün 
Tüm putların yeniden dirildiğini gördüm
Beyaz bir at gibi uzaklaşıp yiterken ömrüm
Sen uyuyordun
Kirli sokaklarına güneş vurmayan odanda
Evler bir bir yıkılırken üstiime
Yollar canlanmış sıkarken boynumu
Uyuyordun sen
Uyuyordun sen
Uyanmak için bir başka gecede
Ağır kanatlarıyla büyürken sessizlik
Karanlık usulca konarken pencerene
Gölgeler asarken kendini başka gölgelere . . .
Kent yanıyor duyuyor musun
Sönmüş kentleri dolaştım sessizlikte
İçimde vahşi tamtamları inlerken ölümün 
Acının acıya, nefretin nefrete
Karanlığın karanlığa dönüşünü gördüm
Beyaz bir at gibi uzaklaşıp yiterken ömrüm

56871

DOST GUNLERiN SONU
Çingene ruhum, dizginle artık atını
Bundan öte yol yok.
Akşam, rüzgar kanatlı bir kuş
Çökmede ağır ağır, şimdi
Yolculukların suya düştüğü andır.
Eğilip bir bak yüzüme
Gözlerimde çizili eski atlaslara bak
Yıldızların döküldüğü o eski yollara,
Şimdi orada
Ne ağır ve uzun kervanların
Konakladığı ırmaklar
Ne göçebe sarhoşluğu var
Sıcak yaz gecelerinin.
Gecenin çatısıdır, açılınca
Evrenin dişi güzelliği,
Binbir gökyüzü altında uyuduğumuz
Sevişip çoğaldığımız o özgür
Gururlu ve dost
Günlerin sonuna geldik.
Hangi hasrettir bu, bitirir bizi
Kapısı araık odalarda eridi mumlar,
Saat kaç, neredeyiz, kimin bu telle çevrili duvar
Kimin eseri bu karanhk sokak
Bu bembeyaz kefen, bu ansızın
Ölüp yitiveren zaman.
Bir ok atıp düşürsem geceyi
Önümde diz çökecek aydınlık günler
Çıplak göğüslerimizde yeni yıkanmış yaralarla
Ve ağacın en yüksek dalında
Gürültüyle açarken kalbim.
Çingene ruhum, dizginle artık atını
Yolun sonuna geldik

3185664-KRXCFCDY-7

ÇİÇEKLERİ DÖKÜLEN AĞAÇ
Yalnızım
soğuk bir denizin maviliğinde
içim dışım kupkuru,
kırılıveriyor elimi attığım her şey
tuzla buz oluyor sevgiler
Issızlaşıyor geçtiğim yollar
gölgem bile korkar oluyor benden.
Kopkoyu bir karanlık
uzanıyor damarlarıma
süzülüyor içime yağmur yüklü bulutlar
çıkmaz sokaklara iniyor gece
içimde bir çocuk, can veriyor sessizce.
Yalnızım
sabahı bekleyen penceremde
kimseler geçmiyor sokağımdan
beynimin içinde bir yerlerde
çiçek açıyor bir ağaç
Çiçekler dökülüveriyor yere.
Çıkmaz sokaklara iniyor gece
kentin kirli duvarlarına
dilsiz kaldırımlara,
içimde bir çocuk
içimde ürperen deniz
içimde dinmeyen acım
Ben
çiçekleri dökülen bir ağacım.

Kent 117

BİR KENTİN İÇERDEN GÖRÜNTÜSÜ
Kıpırtısız bir ırmak gibi kent kendi karanlık sularına akıyor
Denize doğru iniyorum dar sokaktan, başımda yağmur
Issız bir ağaç dibinde dinleniyorum, derisi soyulmuş
eski günlerin ardında soluk gülümseyişleriyle
aldatılmış seslerin karanlık ordusu
Kalın kürklerine bürünmüş eşkiyalar, dağlardan
akan kurt sürüsü, karlı ovalardan sürgün
kentin karanlık sularında boğulmak için.
Şu anda biliyorum, birileri birilerinin hayatından çıkıyor
Birileri birilerinin hayatına giriyor, yorgun ve paslı
gözlerini görüyorum, geceye uzanan ellerini
Denize inen dar sokakta yağmur kimleri
kimlerin uzak yollarına sürüklüyor.
Yalnız gece trenlerine biniyor şimdi uzak gözlerim
Yağmurda titreyen gar lambalarıyla büyüyen gölgelerin
Kimlerden ne kaçırırcasına telaşla koşuşan
seslerin ardında büyük bir hiçlik, terkolunuş ve kederin
sıcak yağmuru bu, dudaklarıma yağan, sokaklara, gar lambalarına
rıhtıma her akşam yorgun umutlar boşaltan yolcu vapurlarına
tersaneye, ışıkları sönük son vardiyalara
aşka ve kedere yağan, kemiren yalnızlıkları.
Kıpırtısız bir ırmak gibi kent kendi karanlık sularına akıyor
Biliyorum, şu anda bir tren en olmadık
düşlerle yüklenmiş geceye açılıyor
Geceye ve yıldızların karanlık ülkesine açılıyor bir gemi
Her an her yerde birileri birilerinden ayrılıyor
Her an her yerde birileri birilerine kavuşuyor
Usulca soluk alıyor . . . veriyor bütün yollar.
işte yalnızlar ordusunun atsız pehlivanları
Karanlığa serilmiş seccade, kıblesi kırık saat
Hepsi solgun bir aynanın dipsiz derinliğinde
Dağlardan akan kurt sürüsü, karlı ovalardan sürgün
zil sesleri, kumanya, son vardiyadan süzülen ölüm
Her şey büyük bir telaşla kente doğru koşuyor
kentin karanlık sularında boğulmak için.

35x50_SAIRINSIIREVRENI_TUGRULTANYOL_AFIS-as

 

Kentlerde insanların hayvanlarla birlikte yaşam kültürü nasıl oluşturulabilinir?

Aydın Birlikteliği Vakfı‘nın 3. Aydın Köymen Fotoğraf Yarışması‘nın bu yılki teması, “Kentlerde İnsanların Hayvanlarla Birlikte Yaşam Kültürü Nasıl Oluşturulabilinir?” sorusundan oluşuyordu.

Bu durum, Aydın Birlikteliği Vakfı tarafından hazırlanan yarışma şartnamesinde şu şekilde ifade ediliyor: 

Aydın Birlikteliği Vakfı’nın bu yıl üçüncüsünü düzenleyeceği “Aydın Köymen Fotoğraf Yarışması”, bu yıl aynı zamanda “Ülkem Kentim Semtim” Yazı Yarışması’nın sekizincisine de başlık olacak özel konusu ile karşınızdadır: “Kentlerde İnsanların Hayvanlarla Birlikte Yaşam Kültürü Nasıl Oluşturulabilinir?”.

Birliktelik olarak bu sene kuştan, salyangoza kentteki hayvanların günümüzdeki durumu, kent sakinlerine düşen sorumluluklar ve çözümler üzerinde durmak istedik. Asya’dan Avrupa’ya günümüz toplumlarının ortak sorunu ve sorumluluğu olan bu konu hakkında kadrajlayacakları kareler ile bizleri düşündürmeye sevk edecek amatör ve profesyonel fotoğraf sevdalısı katılımcılarıyla tanışmaktan mutluluk duyacaktır.

Günümüzün yalnızlaşan kent insanlarının evlerinde ev hayvanları besleme oranı her geçen gün artmaktadır. Fakat hepsinin de ortak sıkıntısı kent servislerinden yararlanabilmek bir yana dursun, kimi zaman adeta dışlanıyor olmalarıdır.

Kentlerde sokağa bırakılan ya da sokakta kontrolsüz çoğalan, bakımsız sokak hayvanlarının, yaşamsal ihtiyaçları doğrultusunda ve içgüdüsel olarak özellikle kış aylarında sürüler halinde hareket ederek, yakın yerleşim bölgelerindeki kentliler için tehdit oluşturabilir durumlara sebebiyet vermeleri çözülmesi gereken kent problemlerindendir.

Kent toprağı üstünde süregelen mücadele, kent göğünde de süre gitmekte. Kuşların kent yaşamına uyumlanma süreci kentsel evrimin göksel parçası olarak devam ediyor. Kargaların kovduğu martılar çöplüklerde besleniyor, yeni davranışlar yeni alışkanlıklar kazanıyorlar. Evden kaçan yeşil papağanlar sürülerini oluşturuyorlar. Bu örnekler bize kentin kendine özgü bir ekosistem oluşturduğunu ve kentteki canlıların bu sisteme uyumlanmakta olduğunu gösteriyor.

Bu durumda artık yalnızca insan haklarından değil, aynı zamanda hayvan haklarından da söz ediyor ve kurumsallaşmasını sağlıyor olmalıyız. Kentteki yaşamımızı düzenlerken hayvanların varlığını ve haklarını hesaba katmalı, yaşam kültürümüzü bu gerçekliğe göre yeniden şekillendirmeliyiz. 

Yarışmacılardan bu konuda yaşadıkları deneyimlerinin öyküsünü, karşılaşılan sorunları, kentteki ekolojik sisteme hayvanların uyum süreçlerini, sürecin sonuçlarını, hayvan haklarını, hayvanlara sağlanması gereken hizmetleri ve benzeri konulara ilişkin çözüm önerilerini kadrajları ile izleyicisine yansıtabilecek nitelikli fotoğraflar beklenmektedir.

001
Birincilik Ödülü – Hakan Tokuç – “Çöplük
002
İkincilik Ödülü – Murat İbranoğlu – “Yemek
003
Üçüncülük Ödülü – Melih Erşahin – “Koşu
004
Sergileme – Başak Karsavuran – “Çırak
005
Sergileme – Fatma Gökmen – “Güvenpark
006
Sergileme – Aytül Akbaş – “Flamingolar Şehirde”
007
Sergileme – Rıdavn Hoşgör – “Tilkiler
008
Sergileme – Giray Kocaman – “Urfa’nın Hayvanları
009
Sergileme – Murat İbranoğlu – “Kediler
010
Sergileme – Başak Ergülmez Çidem – “Barınak
011
Sergi – Kemal Özkılıç – “Yolcu ve Arkadaşı
012
Sergileme – Serkan Daldal – “Ekmek Kavgası
013
Sergileme – Ömer Açar – “Siyah
014
Sergileme – Arzu İbranoğlu – “Besleme
015
Sergileme – Caner Başer – “Yolcu
016
Sergileme – Serdar Ertekin – “Hep Beraber Spora
017
Sergileme – Oğuz İpçi – “Çatı
018
Sergileme – Mehmet Aslan – “Çocukluk
019
Sergileme – Nevzat Turgay Işıkgöz – “Forlorn
021
Sergileme – Nihat Torun – “İstirahat
022
Sergileme – Aydın Büngül – “Dost
023
Sergileme – Özgür Konur – “Kentin Sakinleri
024
Sergileme – Gamze Tuğba Kaptan – “Heykel
025
Sergileme – Burhan Kaçar – “Yemek Peşinde
026
Sergileme – Ulaş Tosun – “Eski Tabela
027
Sergileme – Oya Akkul – “O Konuşmuyor
028
Sergileme – Ayşegül Kaplan – “Birlikte Yaşayabilmek
029
Sergileme – Zehra Nur Dama – “Asfaltta Kedi Patisi
030
Sergileme – Ertan Koyuncu – “Kurtarış
031
Sergileme – Taner Menderes – “Karabataklar, İnsanlar
020
Sergileme – Berkant Akbacak – “Yaralı Martı

 

İzmir, bu siyasetin neresinde?

Ali Rıza Avcan

Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçim tarihinin açıklandığı 18 Nisan 2018 tarihinden bu yana düzenlenen birçok toplantı, miting, TV programı ve basın açıklamasında dünyanın hali, içinde bulunduğumuz Ortadoğu bölgesi ve ülkemizle ilgili birçok konu ve düşünce oturulup tartışılmış olmasına karşın; AKP dışındaki tüm muhalefet partileriyle onların milletvekilleri ve aday adaylarından İzmir’in bugün içinde bulunduğu durum ve geleceği ile ilgili bir düşünce, öneri ya da eleştiriye, seçildikleri takdirde İzmir için ne yapacaklarına ilişkin tek bir haber, yorum ya da değerlendirmeye rastlamıyoruz.

Sanki, seçilmek için sıraya giren aday adayları bundan böyle İzmir’le hiç ilgilenmeyecekler gibi bir durum var ortada…

5aa12ac17152d815e45df648

İzmir Ticaret Odası’nın yeni başkanı, cumhurbaşkanıyla başbakanı ağırladığı 28 Nisan 2018 tarihli özel meclis toplantısında “İzmir adına önemli bir dileğimiz var. İnciraltı ve Bostanlı arasında yapımı planlanan bin 200 metre tüp geçit, İzmir Körfez Geçiş Projesi’nin bir an önce başlaması ve kentimiz için hayal ettiğimiz bir projenin daha hayata geçmesini istiyoruz. Bu kenti dünyanın sayılı merkezlerinden birisi haline getirmek ortak hedefimiz ise hep birlikte bu dev projelerin yanında durmalı ve destekleyicisi olmalıyız. Biz, İzmir Ticaret Odası olarak, kentimiz adına yapılacak her türlü mega proje ve yatırımın destekçisiyiz. Üzerimize düşen görev neyse layıkıyla gerçekleştireceğimize şüpheniz olmasın.” diyerek İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin yapılması için tüm desteklerini vereceklerini belirttiği; ayrıca, cumhurbaşkanının Güney Kore’ye yaptığı ziyarette İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin yapımı konusunda mutabakat sağlandığı halde; muhalefetin tüm gündemi, sanki aday olanların seçilmesini sağlayacak şey sanki kendi kişisel nitelikleriymiş, bugüne kadar neyi yapıp neyi yapmadıklarıyla ilgiliymiş gibi kendilerini anlatıp durdukları, bunun için kulis yaptıkları bir süreç olarak ilerliyor…

Ancak muhalefet patileri ve siyasetçileri ile ilgili bu değerlendirmeyi yaparken, seçim kampanyasını 19 Nisan 2018 tarihinde Mavişehir Balıkçı Barınağı’nda yaptığı İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili basın duyurusu ile açan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’la HDP’li milletvekillerini unutup onların hakkını yememem gerekiyor.

Başlayan bu seçim sürecinde her aday, kendisinin seçileceği göreve ne kadar uygun olduğunu, ne kadar çalışkan, dürüst, itaatkâr ve mücadeleci olduğunu kanıtlamaya çalışırken İzmir ve İzmir’in sorunları hakkında ne düşündüğünü, bu sorunların çözümü için neler önerdiğini bilerek ve isteyerek gizleyip saklıyor ya da onun da zamanının geleceğini iddia ediyor.

Örneğin merkezi ve yerel yönetim yatırımlarının dağılımında kentin farklı bölgeleri arasındaki adaletsizlikler hakkında ne düşünüyorlar?

Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale’de TARKEM ve Folkart eliyle yapılmak istenen soylulaştırma çabalarını destekliyorlar mı?

Kentteki önemli rant alanlarının bazı belediye başkanlarıyla milletvekilleri tarafından pazarlanıyor olmasına ne diyorlar?

Örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Kültürpark projesini destekliyorlar mı? Karşıyaka Belediyesi’nin anıtları yıkıp tekrar daha büyüğünü yapmak iddiasıyla sergilediği savurgan israf politikası hakkında ne düşünüyorlar?

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin reklamlarla allayıp pulladığı ve bir “model” olarak takdim ettiği Dünya Bankası kaynaklı sözleşmeli tarım uygulamalarına ne diyorlar?

Yoksa bütün bu yanlış politika ve uygulamaları, kendi genel başkanları gibi diğer yerel yönetimlere örnek gösterecek şekilde doğrulayıp, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun çizdiği çember içinde mi kalmaya çalışıyorlar? Ya da geçmişte birtakım milletvekillerinin yaptığı gibi yerel yönetimlere aday olanlarla Aziz Kocaoğlu adına pazarlık yapmayı ya da Üçkuyular Pazarı’nın yerinde yapılmakta olan şaibeli İstinye Park olayında olduğu gibi, büyük inşaat şirketlerinin avukatı olarak komisyonculuk yapmayı mı düşünüyorlar?

Kısacası, seçilmek için aday olanlar merkezi ve yerel düzeydeki egemenlere hizmet etmek için mi; yoksa kamu yararını önceleyerek halka, daha doğrusu İzmirliler’e hizmet etmek için mi aday oluyorlar?

İzmir ve İzmir’in sorunları için ne düşünüyorlar? Örneğin İzmir Körfez Geçişi Projesi için ne düşünüyorlar?

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu gibi o projeyi desteklediklerini mi söylüyorlar; yoksa o projenin durdurulması için dava açan bizlerle birlikte bu büyük rant projesine karşı mı çıkıyorlar?

Resim2İzmir Ticaret Odası’nın yeni başkanı ya da AKP’nin yeni il başkanının yaptığı gibi bu projenin hayata geçmesi herkesi baskı altına alıp susturmaya mı çalışıyorlar; yoksa yapılan kirli pazarlıklara karşı mı çıkıyorlar?

Sahi, cumhurbaşkanı ya da milletvekili adayı olup sosyal medyada ya da caddede, sokakta karşımıza çıkanlar ne için, kim için ve ne yapmak için aday olup bizden oy istiyorlar?

Yeni Küresellik, Yeni Șehircilik: Küresel Kentsel Strateji Olarak Soylulaștırma (2)*

Neil Smith

Birinci bölüm: https://kentstratejileri.com/2018/05/15/yeni-kuresellik-yeni-sehircilik-kuresel-kentsel-strateji-olarak-soylulastirma-1/

Kentsel Yenileme: Küresel Kentsel Strateji Olarak Soylulaștırma

Șimdi izin verin ölçekleri değiștireyim ve soylulaștırma sürecine yöneleyim. 21. yüzyılda neoliberal șehirciliğin bir boyutu Asya ve Latin Amerika kentsel deneyimlerinin özellikle yeni șehirciliğin ön saflarına eșitsiz katılımı ise, ikinci bir boyutu soylulaștırmanın bir küresel kentsel strateji olarak yaygınlaștırılması olarak adlandırılabilecek șeyle ilgilidir. İlk bakıșta, biri küresel güç merkezlerinde lüks konutlarla diğeri bütünleșen çeperdekilerden gelen yeni șehircilik modelleri ile ilgili bu iki sav birbirinden oldukça farklı görünmektedir. Bunlar kesinlikle yeni bir șehirciliğin birbirine zıt deneyimlerini ifade etmektedirler, zaten mesele de budur. Neoliberal șehircilik toplumsal, ekonomik ve coğrafi değișimin geniș bir alanını kușatmıștır ve bu zıt savların amacı neoliberal șehircilik deneyiminin ne kadar çeșitli olduğu ve bu zıt dünyaların nasıl bir araya geldikleri konusunu öne çıkarmaktır.

Bilim insanlarının çoğunluğunun soylulaștırma vizyonu, 1960’larda sosyolog Ruth Glass tarafından tanımlanan sürece sıkıca bağlı kalmıștır. Glass’ın, soylulaștırmanın münferit bir süreç olarak ortaya koyan 1964’deki beyanı șöyledir:

Birer birer, Londra’nın ișçi semtlerinin bir çoğu orta sınıflar -üst ve alt- tarafından ișgal edilmektedir. Eski püskü, mütevazı ahırlar ve kulübeler –üst katta iki, alt katta iki odalı- kira kontratlarının süresi dolduğunda ele geçirilmiș, șık ve pahalı konutlar haline gelmișlerdir. Daha önce ya da son dönemde çöküntüleșmiș olan daha büyük Viktorya evleri- oda oda kiraya verilen ya da birden fazla hane tarafından kullanılan evler- tekrar iyileștirilmiștir…Bir mahallede bu soylulaștırma süreci bir kez bașladığında, özgün ișçi sınıfı kullanıcılarının tamamı ya da çoğunluğu yerlerinden edilene ve mahallenin toplumsal karakteri tamamen değiștirilene kadar hızla devam eder.

Glass yeni bir kentsel “soylu sınıfın” ișçi semtlerini dönüștürdüğü bu yeni sürecin sıradıșılığını neredeyse șiirsel bir șekilde yakalamıștır. Șimdi yine Londra’dan, 35 yıl sonra güncellenmiș bir beyanı ele alın. Așağıdaki, Birleșik Krallık Çevre, Ulașım ve Bölgeler Dairesi (DETR) tarafından atanmıș özel bir Kentsel Çalıșma Grubu (Urban Task Force) tarafından 1999’da yayınlanmıș Kentsel Rönesans” (DETR 1999) kararından bir bölümdür:

Kentsel Çalıșma Grubu kentsel çöküșün sebeplerini ortaya çıkaracaktır… ve insanları kentlerimize, kasabalarımıza ve kentsel mahallerimize geri getirecek pratik çözümler geliștirecektir. Kentsel yenileme için yeni bir vizyon olușturacak… [Önümüzdeki 20 sene zarfında] yeni yerleșimlerin % 60’ı daha önce geliștirilmiș araziler üzerine inșa edilmelidir… Kentlerimizin ve kasabalarımızın kontrolünü kaybettik; kötü tasarımla, ekonomik yayılma ve toplumsal kutuplașma ile bozulmalarına izin verdik. 21. yüzyılın bașı bize bir kentsel rönesans șansı sunan bir değișim zamanıdır.

Bu kentsel rönesans söylemi tabi ki yeni değildir, ancak burada daha da büyük önem  tașımaktadır. Kentsel yeniden inșa tutkusunun ölçeği dramatik șekilde büyümüștür. Batı kentlerinde devletin sponsor olduğu savaș sonrası kentsel yenileme dağınık özel-piyasa soylulaștırmasını teșvik ederken; bu soylulaștırma ve 1980’lerden itibaren kent merkezinde arazi ve konut piyasasının yoğunlașan özelleștirilmesi, üzerinde büyük ölçekli çok-yönlü kentsel yenileme planlarının 1960ların kentsel yenilemesini büyük bir farkla geçerek yükseldiği zemini sağladı. Günümüzün kentsel yenileme söylemi, özellikle Avrupa’da, tek boyutlu değildir ancak diğer șeylerin yanında, soylulaștırmanın kentsel çevrede yaygınlaștırılmasını ișaret etmektedir.

Glass ve DETR’ın sunduğu vizyonlar arasındaki bazı temel farklılıkları düșünelim. Glass’a göre 1960’ların soylulaștırması Islington konut piyasasındaki marjinal bir gariplik -sıradan halkla bir arada bulunmaktan korkmayan profesyonel sınıflar için tuhaf bir kentsel etkinlik- iken, 20. yüzyılın sonuna gelindiğinde İngiliz kentsel politikasının merkezi hedeflerinden biri haline gelmiștir. Glass’ın hikayesindeki anahtar aktörler mahalleye tașınan orta ve üst-orta sınıf iken, 35 yıl sonra soylulaștırmanın aktörleri hükümet, șirketler ve hükümet-șirket ortaklıklarıdır. Savaș sonrası konut pazarında ortaya çıkan planlanmamıș, açıkça tesadüfi bir süreç bugün uçlarda, tutkulu ve titiz bir șekilde planlanmaktadır. Tamamen gelișigüzel olan șey gittikçe sistemleștirilmektedir. Soylulaștırma süreci ölçek ve çeșitlilik açısından hızla evrilmiștir ki, 1960 ve 1970’lerde sürecin pradigmasını olușturan yalnızca konuta yönelik iyileștirme projeleri, bugün sadece kentsel çevrede değil kent kuramı yazınında da garip görünmektedir.

Belki de en önemlisi; ilk olarak Londra, New York, Paris ve Sydney gibi birkaç önemli gelișmiș kapitalist kentte teșhis edilmiș oldukça yerel bir gerçeklik, șimdi fiilen küreseldir. Bu evrim hem dikeyde hem de yatayda gerçekleșmiștir. Bir tarafta, bir süreç olarak soylulaștırma kentsel hiyerarșiyi hızla çökertmiștir; bu sadece en büyük kentlerde değil, eski endüstri kentleri olan Cleveland ve Glasgow, daha küçük kentler olan Malmö ya da Grenada ve Lancaster, Pennsylvania ya da Çek Cumhuriyetindeki Ceske Krumlov gibi daha da küçük pazar kentleri gibi beklenmedik merkezlerde de kendini göstermektedir. Aynı zamanda, Tokyo’dan Tenerife’ye (Garcia 2001), Sao Paulo’dan Puebla’ya (Jones ve Varley 1999), Cape Town’dan (Garside 1993) Karayipler’e (Thomas 1991), Șanghay’dan Seul’a, soylulaștırma haberlerine bakılırsa süreç coğrafi olarak da yayılmıștır. Bir çeșit ironi içinde, mallarına el koyulmuș İngiliz köylülerin kaçak avcılara dönüștüğü, 19. yüzyılda asilerin sürgün edildiği ve karșılığında yerel halkın yok edildiği, Van Diemen’in vatanının (Tazmanya) bașkenti Hobart bile soylulaștırma sürecinden geçmektedir.

Tabi ki, bu soylulaștırma deneyimleri oldukça çeșitli ve eșitsiz biçimde, ilk Avrupa ve Kuzey Amerika soylulaștırma örneklerine göre çok daha çeșitli șekillerde dağılmıștır. Bunlar oldukça farklı yerel ekonomilerden ve kültürel topluluklardan çıkmakta ve karmașık șekilde daha geniș ulusal ve küresel siyasal ekonomilere bağlanmaktadır. Buradaki önemli nokta, ilk olarak 1960’larda marjinal olarak tanımlanan bir kentsel sürecin evriminin hızı ve çağdaș șehirciliğin önemli bir boyutuna dönüșümüdür. İster Glass’ın ahırlarıyla tasvir edildiği gibi garip biçimiyle, isterse de 21. yüzyılda toplumsal olarak örgütlenmiș biçimiyle olsun, soylulaștırma ișçi sınıfının kent merkezinden uzaklaștırılmasını ișaret etmektedir. Gerçekten de, sürecin Glass’ın soylulaștırma tanımlamasında apaçık görülen sınıfsal doğası, İngiliz İșçi Partisinin laf kalabalığı içinde dikkatlice gizlenmiștir. Bu belirti niteliğindeki sessizlik; kentin değișen bir ekonomik coğrafya ile sarılmıș değișen sosyal ve kültürel coğrafyası hakkında, onun daha görünür ve akıșkan ișaretleri kadar çok șey söylemektedir.

25034212959_4c1376e4f7_o

Kuzey Amerika ve Avrupa bağlamında, üç soylulaștırma dalgası teșhis etmek mümkündür (Hackworth 2000). 1950’lerde bașlayan birinci dalga, Glass’ın gözlemlediği kadarıyla, dağınık soylulaștırma olarak düșünülebilir. Soylulaștırmanın daha geniș kentsel ve ekonomik yeniden yapılandırmayla iç içe girmesi ile 1970 ve 1980’lerde ikinci bir dalga bunu takip etmiștir. Hackworth (2000) bunu “demir atma safhası” olarak adlandırmaktadır. Üçüncü bir dalga 1990’larda ortaya çıkmıștır; bunu yaygınlaștırılmıș soylulaștırma olarak düșünebiliriz. Tabi ki soylulaștırmanın bu evrimi farklı kentler ve mahallelerde ve farklı geçici ritimlere göre oldukça farklı șekillerde gerçekleșmiștir. Örneğin Mexico City’de süreç New York kadar yüksek derecede sermayeleștirilmemiș ve yaygınlașmamıș, Coyoaca’nın yanı sıra kent merkeziyle sınırlı kalmıștır ve tanımlanabilir üç soylulaștırma dalgasının sınırlarının çizilmesinin burada neredeyse hiçbir ampirik geçerliliği bulunmamaktadır. Seul ya da Sao Paulo’da, süreç coğrafi olarak yalıtılmıștır ve henüz olgunlașmamıștır. Karayipler’de soylulaștırma ile küresel sermayenin ilișkisi, kendi özgün niteliğini yaratacak biçimde, genellikle turist endüstrisinde kendini göstermektedir. Aynı șekilde Thames’in iki yakası boyunca devam eden eski liman ve depo alanlarının dönüșümü, Londra’daki soylulaștırmanın çoğu Kuzey Amerika kentine göre daha kapsamlı olduğunu önermektedir. Daha kapsamlı toplumsal, ekonomik ve siyasi ilișkilerin ifadesi olduğu kadar, herhangi bir kentteki soylulaștırma kendi kentsel mekanını yaratmada kendi özelliklerini yansıtacaktır.

Ve yine de, farklı derecelerde, 1990’lara gelindiğinde soylulaștırma dünyanın her yerindeki kentlerdeki özel sermaye ile uyumlu kent yönetimleri için önemli bir kentsel strateji haline gelmiștir. Avrupa’nın bazı yerlerinde 19. yüzyıl sonları ve Kuzey Amerika’da İlerici Dönem’den (Progressive Era) Roosevelt’in Yeni Anlașmasına (New Deal) geçișe kadar eskiye uzanan liberal kentsel politika, 1970’lerin siyasi ekonomik krizi ve 1980’lerin muhafazakar ulusal hükümetlerinden bașlayarak sistematik olarak yenilgiye uğratılmıștır. Reagan’dan Thatcher ve daha sonra Kohl’a, bu liberal kentsel politikanın hizmetleri ulusal ölçekte sistematik olarak güçsüzleștirilmiș ya da çözülmüș ve soylulaștırma üzerindeki kamu yönetimi kısıtlamalarının yerine kentsel yapılı çevrede sübvanse edilmiș özel piyasa dönüșümleri getirilmiștir. Bu dönüșüm, takip eden neoliberal liderler- Clinton, Blair, Schröder- tarafından pekiștirilmiștir ve böylelikle soylulaștırmanın yeni safhası sadece ulusal gücün değil kentsel politikanın da daha genel bir sınıfsal zaferi ile birleșir. 20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, kamusal planlama ile kamu ve özel sermaye arasında kararlaștırılmıș ve sistematik bir ortaklık tarafından körüklenmiș soylulaștırma, liberal kentsel politikanın sonlanması ile ortaya çıkan boșluğu doldurmuștur. Diğer yerlerde 20. yüzyılın büyük bölümünde kentler liberal kentsel politika ile yönetilmemiștir, değișimin rotası farklı olmuștur, yine de küresel piyasada rekabet edebilecek bir kentsel strateji olarak eski merkezlerde yaygın soylulaștırma aynı yönde sonuç vermektedir. Bu anlamda, en azından yüzyılın sonu neoliberalizmi, eskiden adlandırıldığı gibi Birinci ve Üçüncü Dünyanın büyük kentlerindeki kentsel deneyimler arasında bir yakınlașmayı hissettirmektedir. 

Soylulaștırmanın yaygınlaștırılmasının bir çok boyutu bulunmaktadır. Bunlar birbiriyle ilișkili beș özellik bağlamında anlașılabilir: devletin dönüștürülmüș rolü, küresel sermayenin nüfuzu, siyasi muhalefetin değișen düzeyleri, coğrafi yayılma ve soylulaștırmanın sektörel yaygınlaștırılması. Bunların her birini sırayla inceleyelim. İlk olarak, soylulaștırmanın ikinci ve üçüncü dalgaları arasında, devletin rolü dramatik olarak değișmiștir (Hackworth ve Smith 2001). 1980’lerde yașanan ulus devletin soylulaștırmaya desteğinin görece geri çekilmesi, 1990’larda özel sermaye ile yerel devlet arasındaki ortaklıkların yoğunlașması ile tersine çevrilmiș, Barselona’nın kıyı kesiminden Berlin’in Postdamer Platz’ına, daha büyük, daha pahalı ve daha sembolik gelișmelerle sonuçlanmıștır. Kentsel politika artık, piyasanın daha yüksek kar arayıșında yarattığı oyuklara doğrudan ya da vergi gelirleri yoluyla kendini yerleștirmek kadar ekonomik büyümeyi düzenlemeyi arzulamamaktadır.

Küresel sermayenin oynadığı yeni rol de soylulaștırmanın yaygınlaștırılması açısından tanımlayıcıdır. Londra’nın Canary Wharf’ından Battery Park City’ye kadar -aynı Kanada menșeli șirket tarafından geliștirilen- küresel sermayenin kent merkezlerindeki mega gelișmelere akıșını ișaret etmek oldukça kolaydır (Fainstein 1994). Ancak, küresel sermayenin daha mütevazı, mahalle ölçeğinde gelișmelere sızma kapasitesi, aynı derecede dikkate değerdir. Bu anlamda sembolik olan, New York’un Lower East Side bölgesinde, Wallstreet’ten 2 mil uzakta, bütün dairelerin son model yüksek hızda internet bağlantısına sahip olduğu yeni 61 dairelik site binasıdır. Küresel kent standartlarıyla bu küçük bir gelișmedir, ancak sendikasız ișgücü ile inșaa edilmiștir (bu 1990’larda New York’ta hayret verici bir gelișmedir), müteahhit İsraillidir, finansmanın büyük bölümü Avrupa Amerikan Bankası’ndan sağlanmıștır (Smith ve DiFilippis 1999). Küresel sermayenin yerel mahalle ölçeğine ulașması soylulaștırmanın son safhasının ișaretidir. 

Üçüncü olarak soylulaștırmaya muhalefet sorusu bulunmaktadır. Amsterdam’dan Sydney’e Berlin’den Vancouver’a, San Francisco’dan Paris’e soylulaștırmanın ikinci dalgası, çoğunlukla örtüșen konular etrafında çok sıkı olmayan bağlantılar kurmakta olan çok sayıda evsiz, gecekonducu, konut ve diğer soylulaștırma karșıtı hareketler ve örgütlenmelerin yükseliși ile eșleștirilmiștir.  Bunlar nadiren kent çapında bir araya gelmișler, ancak soylulaștırmaya yeteri kadar meydan okumușlardır ki, her bir örnekte kent siyasetçileri ve polis gücünün hedefi olmușlardır. Diğer șeyler bir tarafa, 1980 ve 1990’larda soylulaștırma karșıtı hareketlere yönelik yükselen baskı düzeyleri, gayrimenkul gelișiminin yeni kentsel ekonomide artan merkeziliğini teyit etmektedir. Kentlerin siyasi rejimleri ekonomik profillerine uygun biçimde değișmektedir ve liberal kentsel politikanın gözden çıkarılması yeni kentsel güç rejimleri için ekonomik olduğu kadar siyasi de bir fırsat sunmuștur. Rövanșçı kentin ortaya çıkıșı (Smith 1996) sadece bir New York fenomeni değildi: 1980’lerde Amsterdam’daki ișgalci karșıtı kampanyalarda, Paris polisinin evsizlerin (büyük bölümü göçmen) kamplarına saldırılarında ve dünyanın çeșitli yerlerindeki polis güçleri tarafından New York’tan ithal sıfır tolerans tekniklerinde de görülmektedir. Sao Paulo’da, kentin sokaklarında yașayan insanlara uygulanan baskıcı taktikler New York’tan dünyaya yayılan “bilimsel” “sıfır tolerans” doktrini ile rasyonelleștirilmektedir. Bu örneklerin hepsinde, yeni rövanșçılık açıkça kenti soylulaștırma için güvenli bir yer haline getirme bahanesiyle gerçekleștirilmiștir. Bu yeni otoriteryanizm hem muhalefeti ortadan kaldırmakta hem de sokakları soylulaștırma için güvenli hale getirmektedir.

building-development

Bu son safhanın dördüncü özelliği soylulaștırmanın kent merkezinden dıșarı doğru yayılmasıdır. Bu kesinlikle kolay ve düzenli bir süreç değildir, ancak soylulaștırma merkezdeki eski ve dönüșmemiș mülkler için bile, daha yüksek arazi ve konut fiyatları yarattıkça, daha dıștaki mahalleler soylulaștırmanın yarattığı dalgaya kapıldılar. Yayılmanın modeli çok değișkendir ve mimari ve parklardan suyun varlığına kadar her șeyden etkilenmektedir. Her șeyden öte bu, kentsel çevreye sermaye yatırımının ve geri çekiliminin tarihsel yapısına bağlıdır. Sermaye yatırımının bașlangıçtaki dıșa doğru büyümesi ve bu daha yeni çevrelerden yatırım-terki (disinvestment) eșitsiz biçimde oldukça, soylulaștırmanın yayılması da daha az eșit olacaktır. Aynı șekilde, mekansal genișlemenin büyük bölümünün son yıllarda gerçekleștiği ve sürekli yatırım-terkinin yaratacağı fırsatların sınırlandığı kentlerde soylulaștırmanın yayılımı benzer șekilde sınırlı olabilir.

Son olarak, bu son safhayı simgeleyen sektörel yaygınlaștırma yeni soylulaștırmayı diğerlerinden ayıran șeyin merkezinde yer alır. 1950, 1960 ve 1970’lerdeki kentsel yenileme birçok kentin merkezinin tümden yeniden yapımına yönelik ve süreç içerisinde kentsel ekonominin birçok sektörünü canlandırmıș olmakla birlikte oldukça düzenlenmiș ve tamamen kamu finansmanına bağlı olması ile ekonomik ve coğrafi olarak sınırlıydı; ve bu nedenle sosyal konut gibi daha geniș toplumsal ihtiyaçları karșılamak zorundaydı. Aksine, kentsel yenilemeyi takip eden soylulaștırmanın ilk dalgası kamu sektöründen oldukça bağımsız ilerlemiștir. Önemli derecede kamusal desteğe rağmen, özel piyasa finansmanının ağırlığının tümü üçüncü dalgaya kadar uygulanmamıștır. Bu nedenle birçok kentte soylulaștırmanın son safhasını gösteren șey, șirket ve devlet güçlerinin ve pratiklerinin yeni bir bileșiminin öncekilere göre daha istekli bir çaba içerisinde olușturulmasıdır. 

Orta sınıflar için kenti yeniden ele geçirmek soylulaștırılmıș konut sunmaktan daha fazlasını gerektirir. Soylulaștırmanın üçüncü dalgası, bütüncül olarak sınıf-belirlenimli bir kentsel yeniden yapıma yol açan tüm alanların yeni peyzaj yapılarına dönüșümünün bir aracına tekabül etmektedir. Bu yeni peyzaj yapıları șimdi konutu alıșveriș, restoranlar, kültürel aktiviteler (cf Vine 2001), açık alanlar, istihdam fırsatları ile birleștirmekte, mesken olduğu kadar tamamen yeni rekreasyon, tüketim, üretim ve eğlence yapıları olușturmaktadır. Aynı derecede önemli olan, kentsel strateji olarak soylulaștırmanın büyük ve orta ölçekli müteahhitler, yerel tüccarlar, emlakçılar ve marka bayileriyle küresel finans  piyasalarını, faydalı toplumsal sonuçların piyasanın düzenlenmesi ile değil piyasanın kendisinden geleceğini varsayan kent ve yerel yönetimlerin kolaylaștırıcılığında, bir araya getirmesidir. En önemlisi, gayrimenkul gelișiminin kentin üretken ekonomisinin merkezi kaygısı, bașlı bașına bir amaç haline gelmesi; bunun istihdam, vergi ve turizme bașvurularak haklı gösterilmesidir. Dünya çapında merkezi kentlerde yeni soylulaștırma yapılarının inșası, 1960’larda tahayyül bile edilemeyen șekillerde, yarıșan kentsel ekonomiler için sorgulanamaz bir sermaye birikim stratejisi haline gelmiștir. Yeni bir șehirciliğin daha geniș çerçevesi ile merkezi bir bağlantı iște burada  yatmaktadır; bu konuya birazdan geri döneceğiz.

Soylulaștırmanın küresel kentler arası rekabetin bir aracı olarak stratejik șekilde kullanımı ve yaygınlaștırılması, en gelișmiș ifadesini “kentsel yenileme” (2) söyleminde bulmaktadır. Kentsel değișimin yeni dalgasında devletin önemi ile uyumlu olarak, bu süreç en fazla ABD’de değil, daha çok Avrupa’da ilerlemiștir. Tony Blair’in İșçi Partisi yönetimi soylulaștırmanın “kentsel yenileme” olarak yeniden icat edilmesinin öncü savunucusu olabilir ama soylulaștırma Avrupa çapında bir harekettir. Örneğin Danimarka 1997’de, Kentsel Yenileme için Ulusal Sekreterya olușturarak kentsel yenilemeyi resmi politika yapmıștır ve Berlin bürokratları 1991 sonrası yeniden inșa döneminin tümünü “kentsel yenileme” dönemi olarak görmeye bașlamıșlardır. 2000 yılının Aralık ayında Paris’te, “Avrupa’da Kentsel Yenileme ve Konut Politikasında Uyum” konulu büyük bir konferans düzenlenmiștir. Konferansa, Avrupa Birliği devletlerini temsilen kıdemli politika yöneticileri ve danıșmanları AB üyeliğine talip komșu ülkelerle beraber katılmıștı; konferansın broșürü, “kentsel yenilemeyi”yi bir gerçeklik haline getirmek amacıyla “gerçekleștirilmesi gereken kurumsal düzenlemeleri incelemek için fiziksel gelișimin dar çerçevesi üzerinde… konut ve yenileme tartıșması”nı öne sürme niyetine ișaret etmektedir. Konferansa katılanların misyonu pratik ve kapsamlıydı: büyük ölçekli kentsel dönüșüm “yerel yenileme makamları, yerel yönetimler ve ulusal hükümetler” arasında olduğu kadar, “sosyal konut sunucuları, özel yatırımcılar, (ve) denetleme ve eğitimle sorumlu olanlar” arasında da güçlü bağlantılar gerektirmektedir. Yenileme politikaları çok yönlü ve normalde “soylulaștırma” etiketi altında kapsanmayacak çeșitli çabaları kapsamaktadır, yine de bu girișimleri soylulaștırmayı ulusötesi kentsel politikaların kalbine dahil etmek için en istekli teșebbüsler olarak görmek anlamlıdır.

Soylulaştırma 009

Bu yeni “kentsel yenileme” gündemlerinin birkaç çarpıcı yönü bulunmaktadır. Birincisi ölçek sorunudur. Kentsel “yenileme”nın ulusal sınırları așan koordinasyonu benzersizdir. İkinci Dünya Savașı sonrası Avrupa kentlerinin yeniden inșasına çeșitli uluslararası kaynaklar katkıda bulunmușlarsa da, bunu takip eden kentsel yenileme programları köken, finansman ve kapsam bakımından kararlı bir șekilde ulusaldı. Tersine bugün, Avrupa çapında kentsel yenileme girișimleri daha önce görülmemiș bir ölçekte ulus așırı soylulaștırmaya öncülük etmektedir. Merkezi bir kaygı, konut girișimlerinin “diğer yenileme faaliyetlerine” entegre edilmesinde yatmaktadır. Dolayısıyla Paris Konferansı’nın bașlığında ifade edildiği gibi, konut merkezli soylulaștırma politikasından geniș tabanlı çok sektörlü “yenileme”ye geçiș hala gerçekleșmektedir- ve, ABD’deki durumdan farklı olarak, sosyal konut sorusu yenileme vizyonundan tamamen dıșlanamamaktadır. Avrupa çapında devlet merkezli bir kentsel yenileme stratejisi kesinlikle tam yerleșmediğinden, kıta genelinde Avrupa Birliği-bürokratları (Eureaucrats), müteahhitler ve finansörler için bu geçiș oldukça yakındır. Yeni șehircilikle ilgili önceki tartıșma ile can alıcı bir bağlantı burada aydınlanmaktadır: üçüncü dalga soylulaștırma, kentsel olanın ulusal ve küresel ölçekler karșısında yeniden ölçeklendirilmesini artan biçimde ifade etmektedir.. 

İkincisi coğrafi odak sorunudur. Görünüște devam eden kentsel yayılmanın çevresel sonuçlarına karșı tetikte olan, 1999 İngiliz yenileme manifestosu, önümüzdeki 25 yılda konut sunumunun % 60’ının terk edilmiș endüstri” alanlarında (brownfi eld” sites)- yani zaten bir ya da daha fazla kez gelișim devresi yașanmıș kent arazilerinde- gerçekleșmesi gerektiğini beyan etmektedir. Açıkça, bu girișim daha önce yatırım-terki (disinvestment) yașamıș daha eski kentsel alanları hedef alacaktır; bunlar metropoliten alanlara aralıklı olarak yayılabilirlerse de, kent merkezlerinin içinde ya da çevresinde yoğunlașacaklarını beklemek akla yakındır. Dolayısıyla yenileme olarak paketlenmiș soylulaștırma, olumlu ve gerekli bir çevresel strateji olarak yeniden biçimlendirilmiștir.

Buna bağlı olan soru, “toplumsal denge” ve, yenileme stratejisinin ifadesiyle, “insanları kentlere geri getirme” (DETR 1999) ihtiyacıdır. “Toplumsal denge” kulağa iyi bir șey gibi gelmektedir -kim toplumsal dengeye karșı olabilir ki?-; ta ki yenileme için hedef seçilen mahalleler incelenene ve stratejinin orta ve üst-orta sınıfların yürüttüğü geniș çaplı bir kolonileșmeyi içerdiği açıklığa kavușana kadar. Politikacı, plancı ve iktisatçıya göre Londra, Brixton’da toplumsal denge beyaz orta sınıfın daha büyük bölümünün “geri” getirilmesi demektir. “Toplumsal denge” savunucuları beyaz mahallelerin eșit sayıda Afrikalı, Karayipli yada Asyalı insan ile dengelenmesi gerektiğini pek nadiren savunur. Dolayısıyla, “kentlerimize geri getirilecek” olanlar genel anlamda “insanlar” değildir; bu çaba Galli kömür ișçilerine, Bavyeralı tarım ișçilerine ya da Breton’un balıkçı halkına yönelik değildir. Bunun yerine, insanları kente geri getirme çabası her zaman için, beyaz orta ve üst-orta sınıfların en büyük kentlerin coğrafyalarının yanısıra politik ve kültürel ekonominin kontrolünü de tekrar ele geçirmelerine yönelik, bencil bir çabadır. Kimlerin kente geri davet edildiğine ilișkin sessizliği sorușturmak, altta yatan sınıf politikalarını açığa vurmaya bașlayacaktır. 

Bundan sonra “yenileme”nin uyușturucu söylemi sorunu bulunmaktadır. Öncelikle bu dil nereden gelmektedir? Biyomedikal ve ekolojik bir terim olan “yenileme/canlandırma” bireysel olarak bitkiler, türler ya da organlar için geçerlidir- bir ciğer ya da orman yenilenebilir/canlandırılabilir- bu da bir kentin stratejik olarak soylulaștırılmasının aslında doğal bir süreç olduğunu ima etmektedir. Dolayısıyla, yenileme stratejilerinin savunması kentsel değișimin özünde toplumsal olan kökenlerini ve hedeflerini gizlemekte ve bu tür politikaların içinden çıktığı kazananlar ve kaybedenler siyasetini silmektedir. Soylulaștırma genellikle yerinden etmeyi içerir; yine de ne İngiliz “kentsel yenileme” manifestosu ne de Avrupa çapındaki Paris konferansının gündemi, önerilen kentin yeniden fethi ile yerinden edilecek insanların kaderi hakkında herhangi bir șey dile getirir. 

Yenileme söylemi soylulaștırmayı șekere bulamaktadır. Tam da, soylulaștırma söylemi kentin yenileme”sinin içerdiği sınıfsal kayma hakkında doğruyu söylemesi nedeniyle, müteahhitler, politikacılar ve finansörler için kötü bir kelime haline gelmiștir; soylulaștırma söyleminin, sınıfsızlık ideolojisinin çok yaygın olduğu ABD’de oldukça yaygınlaștırılmıș buna karșın Avrupa’da bastırılmıș olması gibi bir ironik durumla karșılașıyoruz. Bu çerçevede, Bochum’dan Brixton’a kendilerini sosyalist olarak gören ve yerinden edilmenin tehlikelerinin muhtemelen oldukça farkında olan görünüște ilerici plancılar ve yerel meclis üyeleri bile, bürokratik “yenileme” taahhüttü tarafından o kadar tutsak ediliyorlar ki ki, kent merkezlerindeki geniș çaplı soylulaștırmanın içkin gündemi yok sayılıyor. “Kentsel yenileme” soylulaștırmanın daha önce görülmemiș bir ölçekte planlanmıș ve finanse edilmiș bir sonraki dalgasını temsil etmekle kalmamakta; bu söylemin Avrupa’da eleștirel soylulaștırma anlayıșımızı etkisiz hale getirmekteki bașarısı, neoliberal kent vizyonları için hatırı sayılır bir ideolojik bașarıyı temsil etmektedir.

Burada yapılmaya çalıșılan, yenileme ve soylulaștırma stratejileri arasında bire bir eșleștirme ileri sürmek ya da bütün yenileme stratejilerini soylulaștırma için Truva atları olarak suçlamak değildir. Bunun yerine; soylulaștırmanın yenileme stratejilerinin güçlü, çoğu zaman gizlenen bir niyeti olduğu konusunda ısrar etmek, ve sürecin ölçeği daha tehdit edici ve soylulaștırmanın daha geniș bir neoliberal șehircilik içine çekilmesi daha așikar hale gelirken bile, soylulaștırma sorusunu göz önünden kaldıran ideolojik uyușturucuya eleștirel bir meydan okuma bașlatmak istiyorum. Küresel bir kentsel strateji olarak soylulaștırma neoliberal șehirciliğin eksiksiz bir ifadesidir. Soylulaștırma, devlet desteğiyle akıșkanlaștırılmıș bir piyasa aracılığıyla bireysel mülk taleplerini harekete geçirmektedir. 

Sonuç

Bu yazıda, oldukça farklı iki iddia sundum. Bir tarafta, küresel kentlerin küresel artık değer üretimine katılımları yerine komuta ișlevlerine göre tanımlanması yönündeki Avrupa merkezci varsayıma meydan okudum. Diğer taraftan ise, aynı küresel ekonomi bağlamında soylulaștırmanın yarıșmacı bir kentsel strateji olarak hangi șekillerde evrildiğinin altını çizmek istedim. Soylulaștırmanın bir küresel kentsel strateji olarak 1990’lar sonrası yaygınlaștırılması, neoliberal șehircilik için iki șekilde önemli rol oynamaktadır. İlk olarak, 20. yüzyıl liberal kentsel politikasının terk edilmesiyle ortaya çıkan boșluğu doldurmaktadır. İkincisi, üretken sermaye yatırımının gelișen sektörleri olarak kent merkezindeki gayrimenkul piyasasına hizmet etmektedir: üretken sermayenin küreselleșmesi soylulaștırmayı kucaklamaktadır. Bu ne kaçınılmaz, ne de kaza eseridir. Aksine, kentler küresel hale geldikçe, bazı tanımlayıcı özellikleri de küresel hale gelmektedir. Soylulaștırmanın ortaya çıkan küreselleșmesi, kentlerin küreselleșmesi gibi, bazı ekonomik ve sosyal çıkarların diğerleri üzerindeki galibiyetini ve (neoliberal) ekonomik varsayımların soylulaștırmanın rotası üzerinde yeniden tesisini ifade etmektedir (Smith ve DiFilippis 1999).

Soylulaștırmanın kendiliğinden sınırlı kaldığı yerlerde bile, sermaye birikiminin aracı olarak kentsel gayrimenkul piyasalarının harekete geçirilmesi oldukça yaygındır. Gayrimenkul endüstrisinin neoliberal șehirciliğin açıklayıcı özüne yoğun entegrasyonunun daha açık bir belirtisi, Kuala Lumpur, Singapur, Rio de Janerio ve Mumbai gibi gayrimenkul fiyatlarının 1990’larda birkaç kez katlandığı kentlerde görülmektedir. Elbette farklı yerlerde farklı șekillerde gerçekleșse de, üretimle toplumsal yeniden üretim arasındaki çelișkiyi vurgulayan aynı sermayenin merkezileșmesi süreci aynı zamanda soylulaștırma sürecini geliștirmektedir. Özellikle Mumbai’de 1990’ların ortasında piyasa düzenlemesinin kaldırılması ve küresel rekabet, bir süreliğine New York, Londra ve Tokyo’yu geride bırakan “așırı yüksek fiyatlara yol açmıștır (Nijman 2000:575). Daha sonra 1996’nın son derece geçici uç değerleri geri çekilmesine karșın Mumbai gayrimenkul piyasasının üst noktası kendisini hep dünya çapında kentlerle rekabet içinde bulmaktadır. Bu durum, küçük ölçekli de olsa bazı mahallelerde tam anlamıyla soylulaștırmaya yol açmıștır.

1970ler öncesi ekonomik rekabetin mekansal ekseni ulusal ve bölgesel ekonomileri birbirine düșürürken, 1990’lara gelindiğinde rekabetin coğrafi ekseni küresel ekonomi içinde kentleri birbirine karșı kıșkırtmıștır. Bu rekabet sadece endüstriyel üretimi çekmek ve tutmak bakımından değil, kentlerin ikamet ve turizm güzergahları olarak pazarlanması ile de gerçekleșir. Bu; İngiliz yenileme politikalarında örneğin 1990’lardaki City Challenge (Jones ve Ward, bu kitapta), aynı ölçüde evsizler-karșıtı politikaların daha gelișmiș bir turizm sektörü yaratma bahanesiyle savunulduğu New York’tan Atlanta ve Vancouver’a açıkça görülmektedir. Travel and Leisure (Seyahat ve Boș Zaman) dergisi artık, “gelișen kentler”i öne çıkarmak için “gelișen ekonomiler” söylemini kullanan düzenli bir bölüme yer vermektedir. Montevideo “gelișen kafe sosyetesi” ile meșhur; Tunus “Prag ve Viyana’yı andıran bir ihtișama sahip”; Panama City kendini kanal bölgesine “kültürel olarak anlayıșlı giriș kapısı” olarak biçimlendiriyor: “Yerleșir yerleșmez çıkın ve alıșveriș yapın”; ve “Cracow bir Rönesans geçiriyor” (On the town 2000:50). Benzer özlemler belediye bașkanı Giuliani’nin Dünya Ticaret Merkezi faciasını takip eden yoğun kent övücülüğüne (urban boosterism) kazınmıștır: 11 Eylül’den üç gün sonra “Dıșarı çıkın ve normal bir hayat yașayın,” diye vaaz vermiștir. “Restoranlara gidin, tiyatrolara ve otellere gidin, para harcayın.

Soylulaştırma 002

Lefebvre (1971) bir keresinde șehirciliğin kapitalist büyümenin itici gücü olarak endüstrileșmenin yerini aldığını iddia etmiști: endüstrileșme sistemik șehirleșmeyi beslemiș olabilir, ancak șimdi șehirleșme endüstrileșmeye yol açmaktadır. Bu iddia, özellikle endüstriyel üretimin küreselleșmesi ve Lefebvre’nin yazdığı zaman daha görünür olmayan Doğu Asya’nın büyümesi bağlamında, henüz zaman sınavından geçmemiști. Ve yine de Lefevbre, çok gerçek bir șeyi sezmiș gibi görünüyor. Küresel anlamda tabi ki șehirleșme endüstrileșmenin yerine geçmemiștir; șehirleșmeyi besleyen ürünlerin hepsi küresel ekonominin bir yerinde üretilmektedir. Bununla birlikte, kentsel gayrimenkul gelișimi -genelde soylulaștırma șimdi  kentsel ekonomik büyüme için itici güç, yeni kentsel ekonomiler için önemli bir sektör haline gelmiștir. Neoliberal șehircilik hakkında yeterli bir kuramsal kavrayıș Lefebvre’nin iddiasına geri dönmek, onun fikirlerini mübalağalarından ayırmak durumdadır.


(2) Metinde ‘urban regeneration’ olarak geçen ifadeyi, ‘kentsel canlandırma’ olarak çevirmek mümkünse de, Türkçe yazındaki karșılığı ve yaygın anlașılabilirliği düșünerek ‘kentsel yenileme’ olarak çevirdik. (Ç.N.)

Teșekkür

Bu yazının editörlerine ek olarak, Julian Brash, Eliza Darling, Jeff Derksen, ve David Vine’a yorum ve destekleri için teșekkür ederim. 

Kaynakça
Brenner, N. (1998) Global cities, glocal states: Globalcity formation and state territorial restructuring in contemporary Europe. Review of International Political Economy 5:1-37

Castells, M. (1977) The Urban Question. London: Edward Arnold Cooper M (1998) Study says stricter oversight of police would save city money. New York Times 16 November:Bl, B5

Cooper, M. (1999) Vote by PBA rebukes Safir and his policy. New York Times 15 April: B3. 

Department of the Environment, Transport and the Regions (DETR) (1999) Towards an Urban Renaissance. http://www.regeneration.detr.gov.uk/ utf/renais/ (last accessed 9 February 2002)

Fainstein, S. (1994) City Builders: Property, Politics, and Planning in London and New York. Oxford: Basil Blackwell

Garcia, L. M. (2001) Gentrification in TenerifePaper presented to the ISA Group 21 Conference, Amsterdam, June

Garside, J. (1993) Inner-city gentrification in South Africa: The case of Woodstock, 

Cape Town. GeoJouma 130:29-35

Glass, R. (1964) London: Aspects of Change. London: Centre for Urban Studies and MacGibbon and Kee 

Hackworth, J. (2000) “The Third Wave.” PhD dissertation, Department of Geography, Rutgers University 

Hackworth, J. ve Smith, N. (2001) The state of gentrification. Tijdschrift voor Economische en Sociale Geografie 92(4):464-477

Hansen, S. ve Pratt, G. (1995) Gender, Work, and Space. London: Routledge

Hardt, M. ve Negri, A. (2000) Empire. Cambridge, MA: Harvard University 

Harvey, D. (1973) Social Justice and the City. London: Edward Arnold

Harvey, D. (1985) The Urbanization of Capital. Oxford: Basil Blackwell

Jones, G. ve Varley, A. (1999) The reconquest of the historic centre: Urban conservation and gentrification in Puebla, Mexico. Environment and Planning A 31:1547-1566

Katz, C. (2001) Vagabond capitalism and the necessity of social reproduction. Antipode 33:708-727

Katz, C. (yayımlanacak) Disintegrating Developments: Global Economic Restructuring and Children’s Everyday Lives. Minneapolis: University of Minnesota Press

Lefebvre, H. (1971) La Revolution Urbaine. Gallimard: Paris

MacLeod, G. (2001) New regionalism reconsidered: Globalization and the remaking of political economic space. International Journal of Urban and Regional Research 25:804-829

Meszâros, I. (2001) Socialism or Barbarism: From the `American Century” to the Crossroads. New York: Monthly Review

Nijman, J. (2000) Mumbai’s real estate market in the 1990s: Deregulation, global money and casino capitalism. Economic and Political Weekly 12 February: 575-582 On the Town. Emerging Cities (2000) Travel and Leisure January 42-50

Ramsamy, E. (2001) “From Projects to Policy: The World Bank and Housing in the Developing World.” PhD dissertation, Department of Urban Planning, Rutgers University

Rose, D. (1981) Accumulation versus reproduction in the inner city. In M Dear and A

Scott, (eds) Urbanization and Urban Planning in Capitalist Society (pp 339-382). London: Methuen

Sassen, S. (1992) The Global City. Princeton, NJ: Princeton University Press

Sassen, S. (1998) Globalization and Its Discontents. New York: New Press Sassen S (2000) Cities in the World Economy. Thousand Oaks, CA: Pine Forge Press

Smith, N. (1990) Uneven Development: Nature, Capital, and the Production of Space. Oxford: Basil Blackwell

Smith, N. (1996) New Urban Frontier: Gentrifzcation and the Revanchist City. London: Routledge

Smith, N. (yayımlanacak) Scales of terror: The manufacturing of nationalism and the war for US globalism. In S. Zukin and M. Sorkin (eds) After the World Trade Center. New York: Routledge

Smith, N. ve W. Dennis (1987) The restructuring of geographical scale: Coalescence and fragmentation of the northern core region. Economic Geography 63:160-182

Smith, N. ve J. DiFilippis (1999) The reassertion of economics: 1990s gentrification in the Lower East Side. International Journal of Urban and Regional Research 23: 638-653

Swyngedouw, E. (1996) Reconstructing citizenship, the rescaling of the state, and the new authoritarianism: Closing the Belgian mines. Urban Studies 33: 1499-1521

Swyngedouw, E. (1997) Neither global nor local: “Glocalization” and the politics of scale. In K Cox (ed) Spaces of Globalization: Reasserting the Power of the Local (pp 137-166). New York: Guilford

Taylor, P. (1995) World cities and territorial states: The rise and fall of their mutuality. In P Knox and P Taylor (eds) World Cities in a World System (pp 48- 62). Cambridge, UK: Cambridge University Press

Taylor, P. (1999) So-called “world cities”: The evidential structure within a literature. Environment and Planning 31:1901-1904

Thomas, G. (1991) The gentrification of paradise: St John’s, Antigua. Urban Geography 12:469-487

Vine, D. (2001) “Development or Displacement?: The Brooklyn Academy of Music and Gentrification in Fort Greene.” Unpublished paper presented at the conference on Gotham: History of New York, CUNY Graduate Center, 7 October

* Planlama Dergisi, Sayı 2006/2 s. 13-27

 

Kent ve ekoloji mücadelesinde bireyden ve siyasetten korkmak…

Ali Rıza Avcan

Son günlerde, kent ya da ekoloji mücadelesinde bir araya gelmek amacıyla yapılan bazı girişimlerde, yarı-kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütleriyle kendini demokratik olarak tanımlayan bir kısım sivil toplum kuruluşunun ya da örgüt niteliği taşımayan grupların, “bireysel katılımcılar”la “siyasal partiler”e bilerek ve isteyerek yer vermek istemediğine; onların, oluşturulmak istenen beraberliklere dahil edilmediğine, bu nedenle kendilerini siyasi bir kimlik üzerinden tanıdığımız bazı kişi ya da grupların sırf bu beraberlikte yer alabilmek adına, “o olmazsa, bu olsun” örneğine benzer oportünist bir tavırla ve yeni bir kimlikle ortaya çıktıklarına tanık oluyorum.  

Bunun karşılığında, bireysel ölçekte mücadele verenlerin ise ya bu mücadele alanından uzak durmayı tercih ettiklerini ya da o beraberliğe kendilerine yakın bir meslek odası, dernek ya da oluşumun temsilcisi olarak katıldıklarını; siyasetçilerin de, “benim şu siyasi partide görevim var, ben belki size zarar verebilirim” gerekçesiyle o beraberlikten uzak durduğunu veya farklı, yeni bir kimlikle o mücadelede yer aldığını görüyorum.

İzmir’le ilgili sorunlara sahip çıkacağı söylenen “İzmir’e Sahip Çık Platformu” ile ülkedeki tüm çevre ve ekoloji örgütlerini bir araya getirdiği söylenen “Ekoloji Birliği” yapılanmaları, bu konuda aklıma gelen ilk örneklerdir.

Sanıyorum, uzun bir süredir revaçta olan “kimlikler siyaseti” ve bunun doğal bir sonucu olarak herkesin birden fazla kimliğe sahip olması, bu durumu fazlasıyla kolaylaştırıp meşrulaştırıyor!

Bu arada, sessiz ve ilgisiz kalıp o meşhur “Protestan papazı” rolünü oynamanın bile başlı başına bir siyasi tavır olduğu günümüz koşullarında, siyasi mücadeleye giriştiği takdirde değişik tehlikelerle; örneğin o derneğin kapatılabileceği endişesiyle pasif kalmayı öneren sahte demokratlarla da karşılaşıyorum.

Geçtiğimiz aylarda katıldığım Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi seçimlerinde, bir grup Mülkiyeli’nin önerdiği “Aman dikkat, başımıza bir iş gelebilir, derneğimiz kapatılabilir” korkusuyla sergiledikleri fazlasıyla tedbirli pasifist tutum gibi.

2860653452_6bc0f09c59_o

Peki, OHAL hukuksuzluğunun  egemen olduğu günümüz koşullarında; ayrıca örgütlenip kurumsal bir yapıya ulaşmanın birçok toplum kesimi için mümkün olmadığı bir ülke ve kentte, bireyleri ve siyaseti dışarıda bırakarak sadece kurumlardan oluşan bir beraberliği oluşturmak mümkün müdür? Ayrıca bu tavır, doğru, etkili ve sağlıklı bir tutum mudur? Bu tutum kimin ya da kimlerin işine yarar, kimin ya da kimlerin işine yaramaz?

Örneğin örgütlenemeyen işçi ve emekçiler veya üniversitelerden KHK’larla atılan akademisyenler ya da işsiz ve yoksullar sırf örgütlenemedikleri, örgütlenmeleri yasaklandığı için, bir kurumun yöneticisi ya da üyesi olamadıkları ya da böyle bir şeyi tercih etmedikleri için böylesi mücadele birliklerinin dışında mı bırakılacaktır? Bu tutum, örgütlenmemiş kesim ya da bireylerin zaten kısıtlanmış hak ve özgürlüklerinin daha da kısıtlanması anlamına gelmeyecek midir? 

Ayrıca, bu tür kent ya da ekoloji mücadelelerinde niye bireyler ve siyasi partiler oluşturulan beraberliğin dışında tutulmak istenmektedir?

Onların kurumsal hiyerarşi ve disiplinle kısıtlanmamış özgürlük, yaratıcılık ve sorgulayan eleştirel tutumları denetlenemez, ‘zapturap’ altına alınamaz bir tehlike olarak mı algılanmaktadır?

Hele ki hepimizin şikayetçi olduğu mevcut burjuva hukuk düzeni bile bireyin birçok konuda dava açarak hak talebinde bulunmasına izin verdiği halde; aynı bireyin kent ya da ekoloji boyutlu toplumsal mücadele düzlemlerinde itibar görmeyişi; hatta mücadeleye dahil edilmek istenmeyişi, bunu talep edenlerin mevcut düzenden ve düzen taraftarlarından daha fazla antidemokratik bir öze sahip olduğunun güzel bir kanıtı değil midir?

Tabii ki bütün bu soruları yanıtlarken dikkate almamız gereken tek bir ölçüt vardır: O da bütün bu soruların muhatabı olan kurumlarda katılımcı ve çoğulcu demokrasinin gerçekten var olup olmadığı ile o kurum yöneticilerinin bu gerçeklik üzerinden geliştirilip içselleştirdikleri demokratik bir tutuma sahip olup olmadıklarıdır.

Şayet katılım ve çoğulculuk boyutunda demokratik oldukları söylenen kurumların yöneticileri, sorunun tarafları arasında kendi kişisel, mesleki ya da siyasi tercihleri doğrultusunda bir ayırım yapıyorlarsa; daha doğru bir anlatımla, demokratik tutum ve davranıştan uzak bir şekilde bireyleri ve siyasi kurumları dışarıda bırakmak için çaba gösterip bunda başarılı oluyorlarsa, o beraberliğin yapısal anlamda sorunlu, ilişkiler boyutunda kısır, hedefler açısından başarısız, sonuçlar açısından etkisiz ve ömrü açısından da kısa olacağı söylenebilir. 

Çünkü demokrasiyi içselleştirememiş, demokratik davranmayı bir kurum ve yaşam kültürü olarak geliştirememiş olanlar, aslında o beraberlik içinde yer almaması gereken ve aslında bu tutumlarıyla örgütlenmek istenen kent ya da ekoloji mücadelesine zarar veren kurum ya da kişiler olarak nitelenebilir. 

Oluşturulan ya da oluşturulacak beraberlikler içinde siyasetçinin ve siyasal partilerin yer almamasını isteyerek, aslında siyasetin âlâsını yapan: böylelikle uzun erimde o mücadele girişiminin etkisiz ve başarısız olmasını sağlayıp mücadele ettiğimiz kurum, kesim ve sınıfların işine yarayacak “ayrı” ve “özel” bir siyasetin uygulayıcısı konumuna düşerler.

Kent ya da ekoloji odaklı beraberliklerde bireylerin yer almasını istemeyen örgüt ve kesimler aslında, özgür, eleştirel, yaratıcı ve gerektiğinde içinde bulunduğu yeri ve konumu devamlı sorgulayan bireyler yerine, kendi ast-üst ilişkileri içinde sahip oldukları yerin gücüyle yarattıkları bu küçük iktidar alanlarında, belirleyici olabilecekleri bir konuma sahip olmak istemektedirler.

İşte o anlamda, mücadelenin yapılacağı yerlerde hangi beraberliklerin kurulacağına, bu beraberliklere kimlerin katılacağına, bu beraberliklerin hangi işlerle uğraşacağına ve benzerlerine kendileri karar verip bunu beraberliğin diğer katılımcılarına dayatarak kabul ettirmeye çalışıyorlar. Böylelikle kendi ast-üst ilişkileri/ hiyerarşik yapıları içinde söz geçiremeyecekleri -kendilerince “isyankar“, “kural tanımaz“, “sorunlu“- bireylerle birlikte olmayı istememekte, onları kendi iktidar alanları içinde bulundurmayı ve onlarla “muhatap olmayı“, kendileri için bir tehlike olarak görmektedirler. 

Kent ya da ekoloji odaklı beraberliklerde ortaya çıkan bu olumsuz durumun diğer bir nedeni ise, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 16 Nisan 2017 tarihli Anayasa Referandumu’ndaki “Hayır Cephesi”nde spontan bir şekilde bir araya geldiği Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile birlikte gözüküp işbirliği yapma konusundaki çekincesi; daha doğrusu “şimdi bana da terörist, PKK’lı derler” şeklindeki korkusudur.

Nitekim o korkudur ki, CHP’li olan ya da ondan etkilenen, onunla işbirliği yapan ya da geleceğini onda görenler, HDP’nin ya da bağlaşıklarının bu beraberliklerde kendi gerçek adlarıyla yer almasına karşı çıkmakta ya da onlarla bir araya gelmekten titizlikle kaçınmaktadırlar. 

Hepimizin bildiği gibi, kent ya da ekoloji mücadelesine bireylerin ve siyasi partilerin katılımını engelleyen kurum ya da şahıslar, asıl güçlerini temsil ettikleri kurumlardaki “geçici” konumlarından almaktadır. Yarın öbür gün o kurumlardaki görevlerinin süresi bittiğinde ve yerlerine başkaları geldiğinde, örneklerini çevremizde bolca gördüğümüz gibi , “sudan çıkmış balık” misali kendilerine yer, güç ve iş arayan insanlara dönüşeceklerdir.

İşin asıl ilginç yönü ise, kent ya da ekoloji mücadelesi için her bir araya gelişte bireyi ve siyasi kurumları dışarıda bırakmaya çalışan bu politika, yaşamdan kopuk olmalarının bir sonucu olarak gittikçe küçülüp önemini kaybeden, etkisizleştikçe toplumdan ayrı düşen; hatta toplum hafızasındaki yerini koruyamayıp tarihin çöplüğüne atılan beyhude girişimler olarak nitelenecek olmasıdır. 

feeling-unwanted

İşte o nedenle, tüm kent ya da ekoloji mücadelelerinin işin başında belirlenmiş bir politikası, stratejisi, temel değer, ilke ve etik kuralları olmadıkça, bunlar tüm taraflarca bilinmedikçe, bunlar uygulanmadıkça ve mücadelenin tarafı olan ilgili tüm kurum, kuruluş ve kişileri kapsamadığı sürece yaşaması, hedeflerine ulaşması ve başarıyı yakalaması -ne yazık ki- mümkün değildir.

Bu anlamda tüm gerçek kent ya da ekoloji mücadelelerinin başarıya ulaşma koşulunun, katılımcı ve çoğulcu boyuttaki demokrasinin varlığına bağlı olduğunu; kurumların ve onların yöneticilerinin katılımcı ve çoğulcu demokrasi boyutunda kurumsallaşmış yapı ve uygulamaları olmadığı sürece, onların marifetiyle oluşturulacak her düzeydeki mücadele alanının da demokratik olmayacağını söyleyebiliriz.

 

 

Yeni Küresellik, Yeni Șehircilik: Küresel Kentsel Strateji Olarak Soylulaștırma (1)*

Neil Smith

1990’ların sonunda New York’ta yașanan dört dizi olay neoliberal șehirciliğin temel hatlarının birkaçını ele veriyordu. Birinci olay sermaye ve devlete dairdi. 1998’in son günlerinde New York Belediye Bașkanı Rudy Giuliani kentin en elit kapitalistlerine büyük bir Noel hediyesi olduğunu açıkladı. New York Borsası’nın (NYB) Hudson nehrinin karșı tarafına tașınması “tehlikesi” karșısında Giuliani, güya borsayı kentte tutmak için 900 milyon dolarlık vergi sübvansiyonu açıkladı. Bu, kentin küresel șirketlere ödediği bir dizi “coğrafi rüșvetin” sadece sonuncusu ve en büyüğüydü. Bu sübvansiyon, kent yönetimi ve eyalet tarafından Wallstreet’de NYB için 650.000 metrekare ofis alanı inșa edilmesi için kullanılacak 400 milyon doları içeriyordu. Bu anlașmada finansal ihtiyacın esas mesele olduğuna ilișkin herhangi bir sahte tavıra yer yoktu; çünkü sübvansiyon, borsanın dünya ekonomilerinden benzersiz miktarlarda artık sermaye çektiği bir zamanda gelmiști. Bunun yerine, kent ve eyalet görevlileri bu anlașmayı bir “ortaklık” olarak adlandırdılar. Elbette bundan önce de kamu-özel ortaklıkları gerçekleșmiști, ancak bu seferki iki yönden benzersizdi. İlk -ve en açık- yönü özel sermayeye verilen coğrafi rüșvetin ölçeğiydi: 2001’e gelindiğinde 1 milyar doları așan, bu ölçekteki bir desteğin hiçbir örneği yoktu. İkincisi ve en önemlisi, yerel yönetim bu örnekte tüm düzenleme sahteliklerinden ve özel sektörün bașka türlü kendi bașına elde edemeyeceği sonuçlara yönlendirilmesinden uzak durdu. Bunun yerine, destek kent ve eyalet tarafından yapılan bir yatırım ve “iyi ticari uygulama” olarak meșrulaștırıldı. Tehdidin en iyi ihtimalle altı boș olduğu ve NYB’nın kenti terk etmeyi hiçbir zaman ciddi olarak düșünmeyeceği sadece șunu doğrulamaktadır: yerel yönetim, özel sektörün seçtiği yolu düzenlemek yerine piyasa mantığı tarafından zaten olușturulmuș olan oluklara kendini yerleștirmiș, esasında küresel sermayenin acemi ancak oldukça etkin bir ortağı haline gelmiștir. Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkılması yeni borsanın bu alana kurulması için gerçek bir olasılık yaratmıștır.

İkinci olaylar dizisi iș gücünün toplumsal yeniden üretimine dairdir. 1998’in bașlarında, New York Kenti Eğitim Dairesi matematik öğretmeni açığı ile karșı karșıya bulunduğunu, bu nedenle Avusturya’dan 40 genç matematik öğretmeni ithal edeceğini açıkladı. Daha da sıradıșı olan, anadili İspanyolca olan 2 milyondan fazla nüfusun yașadığı bir kentte İspanyolca öğretmeni açığının İspanya’dan öğretmen ithal edilerek giderilmesiydi. Her yıl yurtdıșından lise öğretmeni istihdamı bugün bir rutindir. Hemen hemen aynı tarihlerde, New York Polis Teșkilatı (NYPT) okulların güvenliği görevini Okul Birliklerinden aldığı açıklandı. Bu olaylar bir arada düșünüldüğünde, sadece kentin eğitim sisteminde değil toplumsal yeniden üretim sisteminin genelinde derin bir krize ișaret etmektedir.

Üçüncü olay dizisi sosyal kontrolde esaslı bir yükselișe ișaret etmektedir. 1997’de, Haitili bir göçmen olan Abner Louima’ya karșı korkunç polis vahșeti olayı açığa çıktı. Bundan bir buçuk yıl sonra silahsız bir Gineli göçmen olan Amadou Diallo, evinin girișinde 41 polis kurșunu ile öldürüldü. Louima’nın saldırganlarından ikisi sonunda hapse atıldı, ancak -1990’ların sonunda masum New Yorkluların vurulmasından sorumlu polis memurlarının çoğu gibi- Diallo’nun katilleri tüm cezai yükümlülükten arındırıldı. Bir sonraki yıl, Diallo’nun ölümü nedeniyle ara vermek zorunda kalınan bir hareketle, NYPT vücuda en yüksek zararı vermek amaçlı tasarlanan ünlü domdom kurșunları ile donatıldı. Bu sırada, 1994 ile 1997 yılları arasında New York kent yönetiminin artan polis vahșeti davalarına 96.8 milyon dolar ödediği ortaya çıkarıldı. Dünya Ticaret Merkezi faciasına kadar, New Yorklular artan bir biçimde polis gücünün kontrolden çıktığını hissediyorlardı. Polis sendikasının kötü üne sahip bașkanı bile 1990’ların sonunda görülen kentin baskıcı asayiș stratejilerinin “bir polis devleti ve tiranlık projesi” örneği olma endișesini ifade etti (Cooper 1998: B5; Cooper 1999). Bu olaylar Giuliani’nin sıfır-tolerans taktikleri” dayatmasının dolaysız sonuçlarıydı, ancak aynı ölçüde, 20.yy’ın büyük bölümüne hükmeden liberalizmden “rövanșçı kent” olarak adlandırılacak bir yapıya doğru kentsel politikada daha büyük bir değișimin parçasıydı (Smith 1996; Swyngedouw 1997).

Kent 169

Dördüncü -ve muhtemelen en merak uyandırıcı olay, kent yönetimin değișen rolü ile ilișkilidir. BM diplomatlarının yerel park kurallarına karșı vurdum duymazlığına kızan ve onları Manhattan’daki trafik sorunun büyük bölümünü yaratmakla suçlayan Giuliani, yasa dıșı park etmiș diplomatik plakalı araçları çekmeye bașlamakla tehdit etti. Artık küçük ve büyük baskıcı politikaları yüzünden alay konusu olan (New York Times’ın kullandığı takma adıyla) “Benito” Giuliani, BM’nin bu ihlallerine göz yuman Birleșik Devletler Eyalet Teșkilatına da bir o kadar kızgındı. Belki de bu Giuliani’nin New York kentinin kendi uluslararası politikasını olușturmasının zamanı gelmiștir dediği nokta idi. (1) Daha temel mesele ise șu idi: sermaye ile devlet arasındaki ilișkiye dair bir yeniden yapılanmanın, toplumsal yeniden üretimde büyümekte olan bir krizin ve yükselmekte olan politik baskı dalgalarının ortasında, değișen küresel ilișkiler ve ulus-devletlerin dramatik biçimde değișen akıbeti bağlamında kentsel pratikler, kültürler ve ișlevlerde de bir yeniden ölçeklendirme de yașanmaktadır.

Bu dört olay 1980’lerden beri doğumuna doğru yavaș yavaș ilerleyen neoliberal șehirciliğin ipuçlarını vermektedir. Neoliberalizm ile oldukça özgün bir șeyi ifade ediyorum. John Locke’dan Adam Smith’e kadar 18.yy liberalizmi iki önemli varsayım etrafında dönmüștür: bireysel çıkarın serbest ve demokratik kullanımının en yüksek toplumsal yararı sağladığı ve piyasanın en iyisini bildiği varsayımı. Bir bașka ifade ile, özel mülkiyet bu kișisel çıkarın temelidir ve serbest piyasa mübadelesi bunun en ideal aracıdır. Wooddrow Wilson’dan Franklin Roosevelt ve John F. Kennedy’e 20. yüzyıl Amerikan liberalizminin piyasa ve özel mülkiyetin așırıklarına karșılık toplumsal tazmini savunduğunu söylemek pek o kadar yanlıș değildir; Amerikan liberalizmi hiçbir șekilde liberalizmin bu temel gerçeklerini ortadan kaldırmadı; aksine o, sosyalizmin meydan okumasına karșı uygun bir yanıt biçiminde, dalgalanmalarını düzenlemeye çabaladığı ölçüde liberalizmin özgül bir parçası olmuștur. Dolayısıyla 20. yüzyılı 21. yüzyıla tașıyan neoliberalizm, sadece ulusal devlet gücünün değil aynı zamanda farklı coğrafi ölçeklerde örgütlenmiș ve yürütülmüș devlet gücünün de daha önce görülmemiș hareketliliği tarafından canlandırılmıș olsa da, liberalizmin orijinal varsayımlarına önemli bir geri dönüșü ifade eder.

Bu doğrultuda sermaye ile devlet, toplumsal yeniden üretim ile toplumsal kontrol arasındaki bağlantılar büyük ölçüde değiștirilmiștir. Ve ana hatlarını henüz görmeye bașladığımız bu dönüșüm, en güçlü șekilde toplumsal ilișkilerin değișen coğrafyası ile -daha somut olarak, topluluk”, “kentsel”, “bölgesel”, “ulusal” ve küresel” ile ilișkilendirilmiș eski bileșimlerin yerini alan yeni ölçek bileșimlerini yaratan, toplumsal süreçler ve ilișkilere yönelik bir yeniden ölçeklendirme ile- ifade edilmektedir. Bu yazıda ben sadece neoliberal șehircilik ve küresel olan ile kentsel olan arasındaki ilișki üzerine yoğunlașıyorum. Hiç bir biçimde genel çerçevede diğer ölçeklerin daha az ilgili oldukları gibi bir çıkarsama yapmamakla beraber; küresel ve kentsel değișim arasında kurulmakta olan ve özel bir bağ olarak görünen șey üzerine eğilmek istiyorum. Özellikle, bașlangıçta oldukça ayrı görünecek iki iddiada bulunmak istiyorum. İlk olarak; “küreselleșmenin” ideolojik söylemi aracılığıyla yaygın olarak ifade bulan yeniden biçimlendirilmiș bir küresellik bağlamında, ölçek inșaası kriterlerini bu sefer Asya, Latin Amerika ve Afrika’da üretim süreçlerine ve sıra dıșı kentsel büyümeye yönelik yeniden gündeme getiren, kentsel ölçeğin köklü biçimde yeniden tanımlanması ve aslında yeni bir șehircilik ile karșı karșıya olduğumuzu iddia etmek istiyorum. İkinci olarak, daha çok Avrupa ve Kuzey Amerika’ya odaklanarak, görece yeni soylulaștırma sürecinin bu yeni șehirciliğin merkezi bir özelliği olarak yaygınlaștırıldığını iddia etmek istiyorum. Dolayısıyla, kapitalist kentleșmenin daha geniș tarihi içerisinde neoliberalizmin nasıl yeni biçimler geliștirdiğini açıklayan içiçe iki iddia sunuyorum. Sonuçta burada incelenen iki değișimin aslında bağlantılı olduklarını göstermeyi umuyorum.

Yeni Șehircilik

Saskia Sassen, ustalıkla geliștirdiği bireșimli açıklamalarında (1992, 1998, 2000) yerel mekanın yeni küresellik içindeki önemi üzerine temel bir iddia sunar. Sassen, yerin (place) küreselleștirmeyi olușturan insan ve sermaye dolașımının merkezinde olduğunu ve küreselleșen bir dünyada kentsel mekanlara odaklanmanın beraberinde ulusal ekonomilerin hızla azalan öneminin fark edilmesini getirdiğini ileri sürer. Öte yandan, aynı zamanda küreselleșmenin belirli yerlerde temellenmiș belirli toplumsal ve ekonomik yapılar yoluyla gerçekleștiğinde ısrar eder. Bu, üretimden fi nansa doğru ekonomik değișimle tanımlanan tanıdık bir küreselleșme resmi üzerine oturur. Küresel kentler 1970’lerde, küresel mali sistem önemli ölçüde genișlediğinde ve doğrudan yabancı yatırıma, doğrudan üretici ișlevlere yatırılan sermayenin değil sermaye piyasalarına doğru ve bunlar arasında hareket eden sermayenin hükmetmeye bașladığı zaman ortaya çıktı. Bu da ardından, fi nans ekonomisinin komuta ve kontrol merkezlerinde yoğunlașan yan üretici servislerde önemli bir genișleme üretti, ve yeni kentsel biçimler zenginlik ve fakirlik arasındaki așırı çatallașma, sınıf ilișkilerinde çarpıcı yeniden örgütlenmeler ve yeni göçmen ișgücü akımlarına bağımlılık ile șekillendi. Bu tabi ki, paradigmatic küresel kenttir. 1970’den bu yana, ekonomik güç dengesi “Detroit ve Manchaster gibi üretim mekanlarından, finans ve yüksek derecede özelleșmiș servis merkezlerine kaymıștır” (Sassen, 1992:325).

Kent 168

Sassen’inki, küreselleștirilmiș ütopyaların tasasız iyimserliklerine kabul edilebilir bir alternatif, kentsel ekonomilerin değișen içerikleri hakkında akıllıca bir açıklamadır. Ancak bu açıklama, hem küresel kentleri bağlayan çok daha karmașık bir ilișkiler dizisini ve küresel kent etiketi altında gruplanabilecek çok daha geniș bir kentler dizisini ișaret eden ampirik zeminde (Taylor, 1999), hem de teorik zeminde eleștiriye açıktır. Sonuçta, Sassen’in iddiası mekanların fiilen nasıl inșa edildiği konusunda biraz muğlaktır. Yeterince açıklayıcı değildir. Sanki küresel toplumsal ekonomi; içinde bazı daha küçük kapların, yani kentlerin, yüzdüğü kapların -ulus devletler- bir araya gelmesiyle olușmaktadır. Küreselleșme bu kapların içinde gerçekleștirilen toplumsal ve ekonomik ilișki ve etkinlik türlerinde dramatik bir değișime, kaplar arasında etkinliklerin tekrar paylașımına ve küresel denizdeki çalkantıdan kentlerin hırpalanma düzeyini artıracak șekilde ulusal kaplarda artan bir geçirgenliğe neden olmaktadır. 

Ancak bu öngörüde, aslında batması muhtemel bazı ulusal kaplar haricinde, aralarındaki ilișkiler değișirken bile kapların kendileri oldukça bozulmadan kalmaktadır. Brenner’in (1998:11) ifade ettiği gibi, Sassen’in açıklaması “șașırtıcı biçimde devlet-merkezci” kalmaktadır. Burada, yeni bir küresellik bağlamında kapların kendilerinin temelden yeniden șekillendirildiği yeni bir șehirciliğin ortaya çıkıșını deneyimlediğimizi iddia etmek istiyorum. “Kentsel” olan küresel olan kadar dramatik bir biçimde yeniden tanımlanmaktadır, eski kavramsal kaplar -kentsel olanın ne olduğuna dair 1970’lerdeki varsayımlarımız- artık su tutmamaktadır. Kentsel ișlev ve etkinliklerin yeni bileșimi ulusal ve küresel olan karșısında sadece kentin yapısını değil, -kelime anlamıyla- kentsel ölçeği neyin olușturduğunun tanımının ta kendisini değiștirmektedir.

Kentler tarihsel olarak, olușum ve dönüșümlerinin tarihi ve coğrafyasına bağlı olarak, askeri ve dinselden siyasi, ticari, sembolik ve kültürele uzanan bir dizi ișlevden birkaçını birden yerine getirmișlerdir. Benzer șekilde, kentsel olanın ölçeği belirli toplumsal coğrafyaları ve tarihleri yansıtmıștır. Endüstriyel kapitalizmin gelișimi ve genișlemesi ile, kentsel olanın ölçeği artan biçimde ișgücünün günlük göçünün coğrafi sınırları tarafından belirlenirken, gelișen kentler sermayenin güçlü merkezileșme dürtüsünü daha da çok yansıtmaktadır. Diğer bir deyișle; kent bașka hangi ișlevleri yerine getirirse getirsin, bașka hangi etkinlikleri barındırırsa barındırsın, üretim ve yeniden üretim arasındaki toplumsal iș bölümü aynı zamanda bir mekansal bölüșüm haline geldiği sürece ișgücünün toplumsal yeniden üretiminin toplumsal ve mekansal örgütlenmesi ișçi sınıfı nüfusunun temini ve bakımı- kentsel ölçeğin belirlenmesinde kilit rol oynamaktadır. Her șeyden öte, modern kentin ölçeğinin belirleyicisi oldukça sıradandır: ișçilerin ev ile iș arasındaki yolculuklarının coğrafi sınırlarının çelișkili saptaması (Smith 1990: 136-137).

Devletin konuttan sosyal yardıma ve ulașım altyapısına kadar sosyal yeniden üretimin büyük bölümünü üstlendiği gelișmiș kapitalizmin Keynezci kenti; kentsel ölçekle toplumsal yeniden üretim arasındaki bu kesin ilișkinin doruk noktasını göstermiștir. Bu, kentsel devrimden (Lefebvre 1971) kentsel krize (Harvey 1973) ve Castells’in (1977) kentsel olanın toplu tüketim üzerinden tanımında 1960lardan beri Avrupa ve Amerikan kent kuramcılarının çalıșmalarında tutarlı biçimde yer almıș ve feminist kent kuramının sürekli ilgilendiği (Hansen ve Pratt 1995; Katz 2001; Rose 1981) bir temadır. Aynı derecede sermaye birikiminin de merkezi olan Keynezci kent, bir çok yönden her bir ulusal sermaye için birleșik bir istihdam ve sosyal yardım alanıydı. Gerçekten de 1960 ve 1970’lerin dile getirilen kentsel krizi geniș bir biçimde; ırkçılığın, sınıf sömürüsünün, ataerkilliğin ișlevsizliği ve birikim kriteriyle elde edilmiș kentsel biçim ile toplumsal yeniden üretimin etkinliği yönünden meșrulaștırılmak zorunda olan kentsel biçim arasındaki çelișkilerle ilișkilendirilerek, toplumsal yeniden üretimin bir krizi olarak yorumlanmıștır.

Șimdi bir adım geriye gelelim ve “küreselleșme” sorusunu ele alalım, çünkü eğer küresel kentlerden bahsediyorsak muhtemelen bunların tanımı bu süreçle bağlantılıdır. 21.yy’ın bașında küreselleșen tam olarak nedir? Bugünün hangi yönü yenidir? Kușkusuz küreselleșen meta sermayesi değildir; hem Adam Smith hem de Karl Marx bir dünya piyasası”nın mevcudiyetini tanımıșlardır. Aynı șekilde, küreselleșen fi nans sermayesi de olamaz. Küresel finansal değișimin düzeyleri, 1890’lar ile I. Dünya Savașı arasındaki dönemin düzeylerine ancak bugün tekrar ulașmaktadır. 1944’den sonra kurulan Bretton Woods kurumları, özellikle IMF, durgunluk ve savașla kesilen küresel finansal akımları yeniden canlandırmak ve düzenlemek amacı ile kurulmușlardır. Bu tarihsel bakıșın ıșığında, 1980’lerden bu yana borsanın ve döviz piyasalarının küresel yayılımı ve mali kontrolün büyük ölçüde serbestleștirilmesi küreselleșmenin nedeni olmaktan çok onun bir sonucu niteliğinde olabilir. Bilgisayar ve benzersiz göç çağında kültürel imajların küreselleșmesi oldukça güçlü olsa da, zaten varolan kültürlerarası ilișkinin boyutları göz önünde bulundurulduğunda kültürel küreselleșmenin yeniliği iddiasını sürdürmek zordur. 1980’lerden uzun zaman önce bütün “ulusal” kültürler az ya da çok melezdi. Sonuçta elimizde sadece üretim sermayesi kalmaktadır ve küreselleșme ne kadar yeni bir șeyi müjdeleyebilirse, yeni küresellik ekonomik üretimin artan șekilde küresel -ya da en azından uluslararası- olan ölçeğidir șeklinde iyi bir açıklama yapılabileceğini düșünüyorum. 1970’lerde tüketim mallarının çoğu yerinde tüketilmesi ya da bașka bir ulusal pazara ihraç edilmesi için halen bir ulusal ekonomi içinde üretiliyordu. 1990’lara gelindiğinde ise bu model terk edilmiști. Belirli ürünlerin kesin üretim alanlarını teșhis etmek gittikçe daha zor hale geldi ve ekonomik coğrafyanın eski söylemi artık anlamını yitirmiști. Otomobil, elektronik eșya, giyim, bilgisayar, biyomedikal ve birçok bașka sektörde, yüksek ya da düșük teknolojiyle artık üretim ulusal sınırları așarak örgütlenmekte, ulusal “ithalat” ve “ihracat” soruları yerini üretim sürecine içsel küresel ticaret sorularına bırakmıștı. “Ulusal sermaye” fikri bugün pek bir anlam tașımamaktadır çünkü ulusal sınırlar üzerinden küresel ticaret artık firma içidir: șirketlerin kendi üretim ağları içinde gerçekleșmektedir.

Ekonomik yönden bakıldığında, ulusal düzeyde örgütlenen devletlerin güçlerinin așınmakta olduğu konusunda çok az șüphe bulunmaktadır. Bu, kesinlikle bir “sıfır toplam” ölçek anlayıșına atıfta bulunmamaktadır (Brenner 1998; MacLeod 2001), veya ulus devlet ortadan kalkıyor gibi basit bir iddia değildir. İlk olarak ulusal ölçekli gücün politik ve kültürel gücü aslında hiç de așınmamakta ve belki de bazı yerlerde güçlenmektedir. İkincisi, Malezya ya da Zimbabwe’den oldukça farklı bir kadere sahip olan ABD ve Çin düșünülürse; ulusal ölçekte ekonomik gücün așınması oldukça dengesizdir ve mutlaka evrensel değildir. Örneğin, Meszaros (2001) ABD devletinin tutkusunun küresel bir devlete dönüșmek gibi görünmediğini ve “terörizmle savaș” vahșetinin -gerçekte küresel hegemonya için bir savaș (Smith yayınlanacak)- bu analizi doğruladığını savunmaktadır. Yine de ulusal ölçekteki artmıș ekonomik geçirgenlik kaynakları yadsınamaz: iletișim ve mali serbestleșme sermayenin coğrafi hareketliliğini genișletmiș; benzersiz ișgücü göçleri yerel ekonomileri yerel ișgücüne otomatik bağımlılıktan uzaklaștırmıș; ulusal ve yerel devlet (kent yönetimleri dahil) iğneyi sermayeye çuvaldızı ise ișgücüne batırarak ve toplumsal yeniden üretime verdikleri desteği geri çekerek cevap vermișler; ve son olarak, sınıf ve ırk temelli mücadeleler büyük ölçüde azalmıș; ve nüfusun, ekonominin yeniden yapılandırılması ve içi boșaltılan sosyal hizmetler sayesinde artan nüfusun bu bölümünü yüz üstü bırakmak için yerel ve ulusal hükümetlere fırsat çıkmıștır. Özellikle ABD de, ișçi sınıfı ve azınlık nüfuslarının kitlesel izolasyonu, rövanșçı kentin ulusal halidir. Görece düșük düzeylerde mücadele 1992 Los Angeles ayaklanmalarına karșı devletin, 1960’lardaki ayaklanmaların ardından ıslahçı -fakat ataerkil yanıtla dramatik bir zıtlık tașıyan, uygulamada yanıtsızlıklıklarında can alıcı idi.

Kent 186

Sonuçta karșılıklı olarak birbirlerini destekleyen iki değișiklik kentlerin ișlevlerini ve aktif rollerini yeniden yapılandırdı. İlk olarak, daha önce (alt ulusal) bölgesel ölçekte yer seçen üretim sistemleri gittikçe artan șekilde belirleyici ulusal bağlamlarından koparıldılar; ve bu sadece 1970 ve 1980’lerdeki endüstrisizleșme dalgası ile değil, aynı zamanda mevcut ölçek hiyerarșisinin yeniden biçimlendirilmesinin bir parçası olarak toptan bölgesel yeniden yapılandırma ve yıkım ile de sonuçlandı. Sonuç olarak üretim sistemleri küçültüldü. Üretimin mekanı artan șekilde daha büyük bölgeler yerine genișleyen metropoliten merkezlerde odaklanmakta: tersi beklenirken, metropoliten ölçek yine bölgesel ölçeğe hükmetmektedir. Örneğin Amerika’nın Kuzeydoğu ya da Ortabatı bölgeleri, İngiliz Midlands ve Alman Ruhr’un -modern endüstriyel kapitalizmin klasik coğrafi meyveleri- yerinde Sao Paulo ve Bangkok, Mexico City ve Șanghay, Mumbai ve Seul bulunmaktadır. Geleneksel endüstriyel bölgeler 19.yy ve 20.yy’ın büyük bölümünde ulusal sermayenin omurgası iken, bu yeni ve dev kentsel ekonomiler artan șekilde küresel üretimin platformlarıdırlar. Üretimin metropoliten ölçeğe doğru yeniden ölçeklendirilmesi küresel değișimin bir ifadesidir; aynı zamanda, yeni șehirciliğin kalbinde yatmaktadır.

Ulus devletler, gelișmiș kapitalist ekonomilerde 20. yüzyılın ortalarına hükmeden liberal kentsel politikalardan artan bir biçimde uzaklașırken, bunun doğal sonuçları da yașanmaktadır. ABD’de Bașkan Ford’un (Meșhur Daily News manșeti Ford’dan kente: Düșüp Öl” ile ölümsüzleștirilen) derin bir mali kriz içine giren New York’a yardım etmeyi reddetmesi, ardından Bașkan Carter’ın 1978’de bașarısızlıkla sonuçlanan kentsel plan girișimi, kentlerden kopan ve bağımsızlașan bir ulusal ekonominin sinyallerini verdi. Liberal kentsel politikanın pürüzsüz ve düzenli olmayan toptan terki, Clinton’un 1996’da alaycı bir șekilde sosyal refah sistemini kesmesine doğru gidiyordu. Sonuçları genellikle daha yumușatılmıș ve sayısız biçim almıșsa da, değișimin rotası en zengin ekonomilerin çoğunda benzerdir (Fakat İtalya -her ne kadar ulusal devlet gücünün bir bölümü Avrupa Birliği’ne devredilmișse de- bir istisna olabilir). 

Burada mesele, ulus devletin zorunlu olarak zayıflatıldığı ya da siyasi ve ekonomik gücün mekansallığının bir ölçüde daha az güçlü olduğu değildir. Bu iddia -küresel gücün bugün belirli bir yerden daha çok bir ekonomik bağlantılar ağında yerleștiği iddiası- Hardt ve Negri’nin İmparatorluğu’ndaki (2000) etkileyici incelemelerde somutlașmıștır, ancak bu incelemeler finans  sermayesi ile kahinlik yapma ve iktidarın ekonomik faaliyetlerin ve siyasi kontrolün mekanda zorunlu sabitlenmesi ile gelen çelișkilerine karșı bir körlükle kusurludur. Daha önce ulusal ölçekte örgütlenmiș belirli ișlev ve etkinlikler kesinlikle hiyerarșide așağıda ve yukarıda bulunan diğer ölçeklere dağıtılmıștır. Ancak aynı zamanda, ulus devletler piyasanın dıșsal tamamlayıcıları olmak yerine daha saf, yerel temelli ekonomik aktörleri olarak kendilerini yeniden tanımlamaktadırlar. Ölçeklerin belirlenmesi toplumsal gücün ana unsurlarını yapılı fiziksel çevre içinde cisimleștirdiği ölçüde (kim yetkilidir ve kim kısıtlanmıștır, kim kazanır ve kim kaybeder), toplumsal ve ekonomik yeniden yapılandırma, aynı zamanda mekansal ölçeğin yeniden yapılandırılmasıdır (Brenner 1998; Smith ve Dennis 1987; Swyngedouw 1996,1997).

Bu cilde çeșitli katkıların önerdiği gibi neoliberal șehircilik; ișlevlerde, faaliyetlerde ve ilișkilerdeki daha kapsamlı yeniden ölçeklendirmenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu, toplumsal yeniden üretim hakkında soru ișaretleri pahasına, üretim ile finans sermayesi arasındaki bağ üzerine bir vurguyu beraberinde getirmektedir. Sorun toplumsal yeniden üretimin örgütlenmesinin artık kentsel ölçeğin tanımını belirlemiyor olması değil, bunu gerçekleștirme gücünün önemli ölçüde tüketilmiș olmasıdır. Avrupa’da ve özellikle ABD’deki banliyö yayılımı üzerine kamusal tartıșma, Avrupa’daki kentsel “yenileme”yi destekleyen yoğun kampanyalar ve ortaya çıkan çevresel adalet hareketleri; sadece toplumsal yeniden üretim krizinin tamamen mekansallaștığını değil; tersi olan kentsel mekan üretiminin bu krizi kapsar duruma geldiğini de öne sürmektedir. Kentsel ölçeğin üretimi ile değerin etkin genișlemesi arasında bir bağlantı bulunmaktadır ve yanlıș ölçeklendirilmiș bir șehircilik sermaye birikimine ciddi șekilde engel olabilir. Günlük ev-iș yolculuğu krizi bu krizin merkezinde yer almaktadır. Daha önce kentlerin coğrafi genișlemesinin insanları evden ișe ve tekrar evlerine götürme güçlerini aștığı yerlerde, sonucun sadece kentsel kaos değil aynı zamanda ekonomik uyumun kalbine giden soyut ișgücünün evrenselleștirilmesinde parçalanma ve dengesizlik” olduğunu düșünmüștüm. Coğrafi biçim ile ekonomik süreç arasındaki bu çelișki șüphesiz sürerken; Asya’nın, Afrika’nın ve Latin Amerika’nın birçok yerindeki kentlerden elde edilen veriler farklı bir tablo sunmaktadır. Örneğin, Sao Paulo’ya günlük ev-iș yolculuğu bir çokları için 3:30 da bașlayabilmekte ve iki yönde de 4 saati așabilmektedir. Zimbabwe’de Harare kentinde, kent çeperindeki siyah semtlerden ev-iș yolculukları yine her iki yönde 4 saat sürmekte, ve bu durum ișçilerin ev dıșında 16 saat geçirdiği, geri kalan zamanın çoğunda uyudukları bir iș gününe yol açmaktadır. Aynı ișçiler için ev-iș yolculuğunun ekonomik yükü de, kısmen Dünya Bankası’nın isteği ile gerçekleșen ulașım özelleștirmesi sonucunda, dramatik biçimde artmıștır: 1980’lerde haftalık gelirin % 8 kadarına mal olan ev-iș yolculukları, 1990’ların ortasına gelindiğinde % 22 ila % 45’ini gerektirmektedir (Ramsamy 2001: 375-377).

Kent 219

Bunun nedeni nedir? Birçok iyi niyetli plancı uygun altyapı eksikliğini suçlamaktadır ve bu yadsınamaz bir konudur. Ancak, eğer bir önceki soyutlama düzeyine geri dönersek, bu metropollerin merkezlerinde sermayenin merkezileșmesine eșlik eden dramatik arazi değeri artıșı ile bu sermaye merkezileșmesinin üstüne inșa edildiği ișçilerin acınacak maașlarına bağlı olarak yașamaya zorlandıkları marjinal ve kentdıșındaki semtler arasında temel bir coğrafi çelișki bulunmaktadır. Yine de, olağanüstü biçimde, düzensiz ve meșakkatli ev-iș yolculukları henüz bir ekonomik çöküșe yol açmamıștır; ekonomik üretimin istekleri -ve özellikle ișçilerin ișyerine ulașabilmeleri ihtiyacı- toplumsal yeniden üretim gerekliklerinden kaynaklanan sıkıntılardan önceliklidir. Neredeyse çekilmez ev-iș yolculuğunun etkileri henüz ekonomik üretimi tehlikeye atmamıștır. Bunun yerine, bir “çaresiz esneklik” yaratmıș ve Katz’ın (yayımlanacak) “parçalayıcı gelișmeler” olarak adlandırdığı daha kapsamlı toplumsal çöküșün içine yedirilmișlerdir. 

Bu nedenle kentsel ölçeğin ve ișlevin bileșik yeniden yapılandırılmasının vardığı son nokta, geleneksel üretim temelli bölgelerin parçalanmasının ve toplumsal yeniden üretimin kentsel ölçekte artan yer değiștirmesinin sancılı, muhalefet yaratmadan gelip geçemeyecek, ama aynı zamanda kısmi olduğu gelișmiș kapitalizmin eski kentlerinde bulunmaz. Aksine, Keynesçi refah devletinin tam olarak kurulamadığı, kent ile toplumsal yeniden üretim arasındaki tanımlayıcı bağın hiçbir zaman çok iyi olmadığı ve eski biçimlerin, yapıların ve kentsel çevrenin daha az ayak bağı olduğu Asya’nın, Latin Amerika’nın ve Afrika’nın bazı bölümlerinin büyük ve hızlı büyüyen metropollerinde bulunur. Bu metropoliten ekonomiler yeni bir küreselliğin üretim merkezleri haline gelmektedirler. Kuzey Amerika, Avrupa, Okyanusya ve Japonya’daki savaș sonrası banliyöleșmeden farklı olarak; erken 21.yüzyılın dramatik kentsel gelișimi açıkça toplumsal yeniden üretim yerine toplumsal üretim tarafından yönlendirilecektir. Bu bakımdan, en azından, Lefebvre’nin kenti ve kentsel mücadeleleri toplumsal yeniden üretime dayanarak yeniden tanımlayan bir kentsel devrim ilanı -ya da Castells’in kentsel olanı toplu tüketime dayanarak tanımlaması- tarihin sayfalarında unutulacaktır. Eğer, Harvey’in (1985: 202,209) bir zamanlar gözlemlediği gibi, Keynesçiliğin gelișmesi ile “arz yönlü kentleșmeden talep yönlü kentleșmeye doğru” “kapitalizm vites değiștirdi” ise, 21. yüzyıl șehirciliği potansiyel olarak bu değișimi tersine çevirmektedir.

Ölçeğin yeniden yapılandırılması ve kentsel ölçeğin temkinli bir șekilde yeniden güçlendirilmesi -Giuliani’nin beș ilçelik bir dıș politika tutkusu- sadece neoliberal șehirciliğin bir kolunu ifade etmektedir. Bu, “toplumsal kimliklerin olușumunda kentler devletlerin yerini almaktadır” iddiasını öne süren siyasi coğrafyacı Peter Taylor’un (1995: 58) daha kültürel biçimde tariflenmiș hassas değerlendirmesi ile bütünleșir. Sao Paulo ve Șanghay, Lagos ve Bombay gibi kentler, sadece büyüklük ve ekonomik faaliyet yoğunluğu yönünden değil -zaten bunu bașarmıșlardır- esasen küresel ekonominin kuluçkaları, yeni kentsel biçim, süreç ve kimliğin öncüleri olarak daha geleneksel kentsel merkezlere meydan okuyabileceklerdir. Hiç kimse 21. yüzyılın kent devletler dünyasına bir geri dönüșe sahne olacağını ciddi olarak iddia etmemektedir -ancak kentsel politik ayrıcalıkların bölgeler ve ulus devletlerden geri alınması görülecektir.

Sonuçta, kentsel olanın toplumsal yeniden üretim yerine toplumsal üretimle yeniden tanımlanması hiçbir șekilde toplumsal yeniden üretimin kentsel yașamdaki önemini azaltmamaktadır. Tam tersine: devletin sorumluluklarının tamamen gözden çıkarılması sonucunda toplumsal yeniden üretim üzerine mücadeleler daha da önem kazanmıștır. Ancak devletin bu alandan çekilmesi toplumsal kontrol yönünden artan devlet etkinliği ile örtüșmektedir. New York’un rövanșçı kente dönüșümü yalıtık bir olay değildir, ve küresel ve yerel coğrafyaların yeniden ölçeklendirilmesi bağlamında daha otoriter devlet biçimlerinin ve pratiklerinin ortaya çıkıșını anlamak zor değildir. Swyngedouw’a (1997:138) göre, piyasa mantığının içi boșaltılmıș refah devletinin yerine konması, nüfusun önemli bir bölümünü kasten dıșlamakta, ve sosyal direniș korkusu yoğunlașan bir devlet otoriterliğini tetiklemektedir. Aynı zamanda yeni kentsel ișgücü artan bir biçimde, gittikçe küçülmekte olan devletin ekonomik mantığına tam entegre edilememiș marjinal ve yarı zamanlı ișçilerden ve kültürel ve politik ağları -sosyal yeniden üretim araçlarının bir parçası olan- alternatif sosyal pratik normları ve alternatif direniș imkanları sunan göçmenlerden olușmaktadır.

Kent 224 - Lütfü Dağtaş
Fotoğraf: Lütfü Dağtaş

Özet olarak, yapmaya çalıștığım șey New York, Londra ve Tokyo gibi kentlerin, küresel kentsel yerler ve yüksek finans hiyerarșisinde güçsüz olduklarını iddia etmek değildir. Bu merkezlerde finans ve diğer komuta fonksiyonlarının yoğunlaștığı inkar edilemez. Bunun yerine, bu gücü bir bağlama oturtmaya ve finans sermayesinin mutlaka üstün olduğu varsayımını sorgulama yoluyla kentlerin “küresel” olarak nitelendirilmesinin kriterini sorgulamaya çalıșıyorum. Eğer anılan küreselleșmenin ilk adımda üretimin küreselleșmesine yol açtığı iddiasında bir gerçeklik payı varsa, küresel kenti olușturanın ne olduğu konusundaki değerlendirmemiz herhalde bu iddiayı yansıtmalıdır. 


Kaynak: N. Smith, “New Globalism, New Urbanism: Gentrification as Global Urban Strategy“, N. Brenner ve N. Theodore (der) Spaces of Neoliberalism: Urban Restructing in North America and Western Europe içinde, 2002, Blackwell: UK.

(1) Küresel ölçekli bu kent tabanlı dış politika nosyonu, Barselona eski belediye başkanı Pasqual Maragal tarafından New York’ta düzenlenen uluslararası konferansa sunulan sosyal demokrat önerilerden bilinçsizce alınmıştı. Giuliani katılmayı reddetmiş ancak fikirlerini yine de kullanmıştır.

Devam Edecek

* Planlama Dergisi, Sayı 2006/2 s. 13-27