Kentimizden, kültürümüzden, kendimizden ve de ülkemizden vazgeçmemizi istiyorlar! Ülke sermayelerine kalsın, onların olsun!
Kentlerimiz sadece binalardan, yollardan, parklardan, bahçelerden, kullandığımız diğer alanlardan mı ibarettir? Sadece bu kadarcık mıdırlar?
İlk adımlarımız gibi seslerimiz, bakışlarımız ve o muhteşem ilk aşklarımız nerede saklıdırlar? Kentin kimliği yok mudur? Neler oluşturur kent kimliğini?
Ülkemiz sadece dağlar, ovalar, nehirler, vadiler, denizler kadar mıdır? Özgürlüklerimiz, bağımsızlığımız bir anlam taşımıyorlar mı? Ne pahasınadırlar oysa…
Tarihimiz, atalarımız, kahramanlıklarımız, kültürümüz, toplumsal belleğimiz gibi pahası olmayan değerlerimiz nerede saklıdırlar?
İzmir sadece binalar ve yollardan ibaret bir kent midir İzmirli için?
Çanakkale sadece bir kent midir Türkiyeliler için? Ya perişan İstanbul ve karşı devrim tutsağı Ankara? Diyarbakır ne anlatıyor?
Ne sadece kenttirler ne de sadece ülke! Varlığımızdır; bizdir, anılarımızdır, atalarımızdır, tarihimizdir; vazgeçilmezlerimizdir!
Bunları; yakarak, yıkarak, dönüştürerek bize yabancılaştırıyorlar. Biz de süreçte kendimize yabancılaşırız kabullenirsek. Artık ne kentimizle, ne ülkemizle ne dahi kültürümüzle ilişkimiz kalır. Bir de bakmışsınız, biz de sermayenin olmuşuz; birer köle, birer tutsak… Üç ekrana sıkışmış yaşamsa; TV, akıllı telefon, bilgisayar üçgeninde yaşamak, aptallaştırılmış olarak yaşarız. Farkında olmadan, bilmeden, içgüdüler ve alışkanlıklarla; nasıl yönlendirirlerse öyle…
Sermaye ülkeyi de yok ediyor gücü yettiğince! Tek tip konut, tek tip kent, tek düşünce, tek adam düzeni; her şey tekleştiriliyor…
İzmir’e saldırıları ile Sur’a, Cizre’ye, Nusaybin’e, Gever’e saldırının da ortak paydasıdır bu; yabancılaştır, kopar ve ele geçir, sermayene kat…
Ama biz, ne ülkemizin ne de kentlerimizin ve birbirimizin yabancıları değiliz; yabancıları da olmaya hiç niyetimiz yok. Onlar bunun farkında değiller ve bize yabancılar…
Sponsorluk, halkla ilişkiler disipliniyle ilgili tüm yayınlarda bazı toplumsal hedefleri gerçekleştirmek amacıyla destekleyenle desteklenen arasında, tarafların karşılıklı yararlarını gözeten bir anlaşma olarak tanımlanır.
Bu tanım içinde yer alan toplumsal hedefler, kültür, sanat, spor, sağlık ve esenlik gibi toplumu ilgilendiren, ona yarar sağlayan hedeflerdir. Bunlar, bir tiyatro festivalinin veya çocuklarla ilgili bir hastalığın tedavisine yönelik tıbbi araştırmaların desteklenmesi ya da toplumda, çocuk yaşta evlendirmelerle ilgili bir bilincin yaratılması gibi hedefler olabilir.
Yapılan sponsorluk sözleşmesinde her iki tarafın yararları gözetilmekle birlikte; bu sözleşme ile yapılan işte, reklam ve tanıtımdan farklı olarak destekleyenin ticari kaygı ve hedefleri daha bir geride yer alır. Sponsorluktaki öncelikli amaç, toplumu ilgilendiren bir etkinliğe, bir çalışmaya destek olup kamuoyunun bu destekten haberdar olmasını sağlamaktır. Çünkü desteği sağlayan kişi ya da kuruluş, yaptığı ilan, reklam ve tanıtım çalışmaları dışında hayırlı, güzel ve yararlı bir çalışmayı destekleyerek toplumsal düzeyde sempati kazanmaya çalışmaktadır.
Yapılan desteğin asıl amacı, desteği sağlayandan yana bir toplumsal sempati yaratmak olmakla birlikte, bu hedefin arkasında da o insani sempatiyi bir şekilde kâra, ticari faydaya dönüştürmeyi hedefleyen bir amaç da bulunmaktadır. Bu anlamda her sponsorluk desteğinin, muhakkak bir karşılık beklediğini, en azından yapılan destek düzeyinde bir geri dönüşü arzuladığını söyleyebiliriz. Çünkü, böyle bir karşılık olmadığı takdirde eşyanın doğası gereği sponsorluğun yapılması ya da sürdürülmesi mümkün olmayacaktır.
Halka ilişkiler disiplininin ülkemizdeki duayenlerinden Sibel Asna, hem topluma değer katan sponsorluk desteğinin hem de bu desteğin sağladığı geri dönüşün ölçülebilir olmasına vurgu yapmakta; desteğin sağladığı etki ölçülemediği takdirde kimsenin sponsorluk yapmaya hevesli olmayacağını belirtmektedir.
***
Sponsorluk, Eski Yunan ve Roma’dan bu yana sıklıkla uygulanan bir yöntem olmakla birlikte, ülkemizdeki uygulaması, özellikle de belediyelerdeki uygulaması oldukça yenidir.
Devlet kuruluşları, özellikle de belediyeler “kamu yararı” anlayışıyla hizmet yaptıkları için uzun yıllar sponsorluk uygulamalarına soğuk bakmışlar, sponsordan söz edenlere, sponsor olmak isteyenlere şüpheyle yaklaşmışlardır.
Ancak, Turgut Özallı yıllarla birlikte ortaya çıkan belediyelerdeki şirketleşme ve özelleştirme rüzgarıyla birlikte çoğu belediye başkanı ve yöneticisi, para bulamadıklarında, belediyeye ait gayrimenkulleri kolaylıkla satıp elden çıkaramadıklarında, başları sıkıntıya girdiğinde ya da bazı harcamaları yasal ölçülerde yapamadıklarında iş hayatının, ticari yaşamın bu yeni yeni uygulanmaya başlayan yönteminden yararlanmaya çalışmışlar, çoğu kez iş verdikleri ya da yakın oldukları firmalardan, kuruluşlardan sponsorluk almaya başlamışlardır.
Bunun en son örneği, biz İzmirliler için İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 85. İzmir Enternasyonal Fuarı için Folkart’la ve Türkiye İş Sağlığı Zirvesi için Efemçukuru’ndaki altın madenini işleten Tüprag isimli şirketle sponsorluk sözleşmesi imzalamış olmasıdır. Nitekim her iki sponsorun kimliğini, geçmişte ortaya koydukları işleri ve İzmir açısından yarattıkları tehlikeleri dikkate alan başta TMMOB, EGEÇEP ve Kültürpark’a Dokunma! grubu gibi birçok meslek odasıyla sivil toplum kuruluşunun ve İzmirli’nin itirazlarına konu olmuştur.
Bu iki kötü örnek, belediyelerin birtakım firmalarla sponsorluk sözleşmeleri imzalarken nelere dikkat etmesi ve sponsorluk konusunda nasıl bir strateji, politika ve yöntem belirlemesi gerektiği konularını gündeme getirmiştir.
Ayrıca, 2015 tarihli seçim bildirgesinde belediyelerdeki bağış sisteminin kaldırılacağını vaat eden Cumhuriyet Halk Partisi için de, CHP’li belediyelerdeki sponsorluk uygulamalarına ilgi duyması, bu konularda bir politika, strateji ve disiplin belirlemesi gerektiğini ortaya koymuştur.
***
İşte tam da bu noktada çıkıp şu temel ve can alıcı soruları sormamız gerekmektedir:
1) Gerçekleştirdiği hizmetlerde “kamu yararı“nı gözetmesi gereken bir belediye, iş verdiği ya da iş vermesi muhtemel bir kuruluştan veya dava açtığı bir şirketten sponsor desteği almalı mıdır? Böylesi bir destek, insani ve kamusal etik değerlere ne ölçüde uymaktadır?
2) Sponsorluk adı altında bir belediyeye destek olan bir şirket ya da kurumlar, bu desteği gerçekten toplumsal bir yararın sağlanması için mi yapmaktadırlar; yoksa kendilerinin öncelenmesi, gözetilmesi ya da kayırılması için mi bu desteği sağlamaktadırlar? Bunu yapıp yapmadıklarının ya da böyle düşünüp düşünmediklerinin ölçüsü, kriteri ne olmalıdır?
3) Bir belediyenin ya da kendisine bağlı şirketlerin sponsorluk ilişkisine girmesi ne ölçüde etik bir davranıştır?
4) Belediyelerin ya da belediyelere bağlı şirketlerin imzaladığı sponsorluk sözleşmelerinin belediye meclislerinden ve halktan kaçırılması ne ölçüde doğrudur? ‘Bilgi edinme hakkı’, ‘şeffaflık’ ve ‘hesap verebilirlik’ ilkeleri çerçevesinde bu sözleşmelerin ticari sır olduğunu ya da şirketlerin Bilgi Edinme Kanunu kapsamına girmediğini söylemek, bunu söyleyerek halkı bilgilendirmemek ne ölçüde ahlaki ve doğrudur?
Varlığıyla, geçmişiyle, umut vadeden geleceğiyle, coğrafi durumu ve iklimiyle, çeşitli etnik kültürüyle, her gelir grubundan hemşehrisiyle her daim ‘’Egenin İncisi’’ , Türkiye’nin göz bebeği…
Tam da düşman çatlatan cinsten (!)
Ama kabul etmeli, İzmir yorgun…
Amaç, umut kırmak değil kesinlikle, kent hakkı olan markayı ranta değil, hak sahibine, kente, layık olduğu şekilde elbirliğiyle teslim edilmesi için tekrar düşünmeye davet etmektir.
Her duruşun İzmir üzerine ayrı bir kimlik yaratma çabasından bitkin düşen bir kentin kimlik çırpınışlarına tanıklık ediyoruz. Kent kimliği üzerinden yapılan markalaşma denemelerinde tıpkı bir kobay faresi İzmir…
30 ilçesinde ayrı hava esen güzel İzmir üzerinde denemelerden sadece birkaçı
Fuarlar Kenti
Emekliler Kenti
Liman Kenti
Kruvaziyer Turizm Kenti
Öğrenci Kenti
Tarım Kenti
En Hızlı Gelişen Kent
Deniz-Kum-Güneş Kenti ve
tabii ki Gâvur İzmir 😉
Beklentilerin ölçeğine göre belirli süreli olmak üzere başarılı olan da var, sadece söylemde kalanlar da… Belirli süreli başarılı olanlar da kentin pek işine gelmiyor, hemen bir ekonomik değeri oluşan rant pazarlarında değersizleşme…
Peki ya sürdürülebilir marka yönetimi?
Hah, unutmadan, tabi bir de kentlilerin beklentileri var, bunlar da işi biraz karıştırıyor
İzmir dediğin güzel olmalı, temiz, bakımlı olmalı. Aynen insanı gibi; yeşil olmalı ki yaşanılası olsun, ekonomisi güçlü olmalı ve tabi ki modern olmalı, hak odaklı olmalı ki etik yerini bulsun.
Gerçekten tek kimlikle tüm bu etiketleri birbirine uyumlu hale getirmek mümkün değil mi?
Yoksa bu şekilde yaratılan kimlik bunalımı daha mı fazla rant sağlıyor?
Bu arada unutmadan hiç dillendirilmese de hepimizin gördüğü;
Rant merkezi İzmir 😉
Tüm nitelikleri birbirine entegre edilmiş vatandaşların kendini kentte giderek daha da yabancı hissetmediği hatta tam tersine kendini kentin bir parçası olarak kabul edip sahiplendiği bir kent yaratmak acaba Amerika Kıtası’nı yeniden mi keşfetmek demek?
Kentlerin insanoğlundan çok da farkı yoktur aslında. En önemli fark, ölümsüz olma şansına sahip olmalarıdır. O nedenle bunun bilincinde olan bilim insanları sürdürülebilir kentlerin önemini her geçen gün daha fazla dile getiriyorlar
Hasbelkader sahip olduğumuz biyoloji ve çevre psikolojisi bilgimizle mantık yürütürsek; peki, bu kadar kimliği üzerinde taşımaya çalışan bir insana ne olur?
Kentler insanlar gibidir, yaşarlar, can damarları vardır, suya ihtiyacı vardır, temiz havaya, temizliğe ve iyi bakıma muhtaçtır, sosyaldir sosyalleşmezse depresyon geçirir, eğitim ister, sağlık, barınma ve ulaşım gibi temel yaşam olanakları ister.
Kökleri vardır, atası vardır, soyu bellidir, gelenekleri köklüdür.
Misafirleri vardır, kapısı açıktır tüm tanrı misafirlerine. Ağırlamak ister…
Hak odaklı bakmazsan ona, iyi bakmazsan sağlığı bozulur yaşlanır bitkin düşer, tükenir, ölür gider. İnsan formundan çıkıp hurda bir gemiye dönüşür, deniz dibinde bir batık olur sadece. Balıkların yumurta bıraktığı üreme alanından ibaret kalır.
Bu kadar çok kimliğin bir arada uyumsuza yaşatılmaya çalışılması İzmir’e haksızlık değil mi? Değerleri teker teker tüketip sonra bir diğerine geçip yeniden marka kent olma çabası…
İzmir gerçekten “öncülerin şehri” midir?
Tek suçu kaynaklarının bu kadar fazla oluşu mudur acaba?
Verimli topraklarını yüksek yüksek binalarına terkeden, yükselen binalarıyla rüzgâr koridorlarını kapatan, bin türlü AVM’ye olağanüstü çeşitliliğine karşılık rakip olamayan Kemeraltı’nın tükenmeyen sorunları, İzmir’e göç edenle İzmir’den ayrılıp giden beyin göçü arasında oluşan sosyo-kültürel farklılıkların önüne geçilememesi bahsi geçen markaların oluşturulması gibi uzun bir yolun önünde ki engellerden sadece birkaç tanesidir.
Kentin markalaşması ve markanın sürdürülebilirliği kentliye ve kentlinin yaşam standartlarına bağlıdır, markalaşma bir süreçtir ve katılımcılık ister.
Katılımcılık süreçlerinin doğru yönetildiği, gerçekten değerli rant alanlarının değil de, İzmir’in değerli kaynaklarının sürdürülebilir kılındığı, her birimizin kendini yaratılan markanın bir parçası hissedeceği bir kentte yaşamak hepimizin dileği…
Bu süreç için gerçekçi eylem planlarının görünürde değil, gerçekten katılımcılık içermesi gerekmektedir. Katılımcılık, “anket yaptık”, “1000 kişiye sorduk, sonuç budur”, “toplantıda oy çokluğuyla bu karar çıktı” deyip kentin geleceğini etkileyen kararların verilmesi demek değildir.
Katılımcılık, yaratma, bir kampanya yönetimi ve pazarlama süreci değildir.
Gerçek hedef kitlelere ulaşmak, katılımcılığın daimi olmasını sağlamak, aidiyet duygusunu vatandaşın benimsemesini sağlamak, aktif vatandaşlık ve demokrasi kelimelerini sadece projelerde değil, kentlinin hayatına sokarak işe başlamak gerekmektedir.
Katılımcılık denince maalesef gözümüz hemen yerel yönetimlere kayar. Ancak bu aşamada sadece yerel yönetimlere yüklenmek de büyük haksızlık olur. Hele ki hala yerel yönetimlerin yönetim biçimlerini ve mevcut kaynaklarının yeterliliğini tartıştığımız bu süreçlerde…
Yerel yönetimlerin, eğitim kurumlarının, sivil toplum kuruluşlarının işbirliği ile 21.yüzyılda olmanın getirdiği kolaylıkları kullanarak katılımcılık ruhunun oluşturulması, kentin ihtiyaçlarının takip edilmesi, ihtiyaçların planlı giderilmesi, iş planlarının sürekli güncellenmesi ile kentin kaliteli yaşam standartlarına kavuştuğu an kent kendi markasını yaratacak ve kentli ona sahip çıkacaktır.
Belki de gerçekten İzmir’e, İzmirliye dönüp bir bakmak sormak gerekiyordur! Ne de olsa akıl akıldan üstündür!
Bugün ele alıp inceleyeceğimiz ve okunmasını tavsiye edeceğimiz kitap Phoenix Yayınevi’nin 2016 yılının Eylül ayında yayınlanmış yepyeni bir kitap: Toplumsal Analizler Ekseninde Kent Fragmanları
Bir kollektif yayın olan kitabı, İnönü Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Esgin ile Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü (TODAİE) öğretim üyesi Doç. Dr. Özgür Sarı derlemiş.
Kitapta Ali Esgin ve Özgür Sarı tarafından ortaklaşa yazılmış “Kent, Mekân, Kuram ve Güncel Yoruımlar” başlıklı takdim yazısı dışında toplam 11 makale bulunuyor. Bu makalelerin konu ve yazarları sırasıyla şu şekilde:
“Aşina Olunanın Bilinmezliği: Kentin ve Kentsel Gündelik Hayatın Sosyolojisi Üzerine“, Ali Esgin
“Bir Kentsel Mekân Analizi: Stüdyo Daireler“, Samet Ünlü
“Kent ve Siyaset: Siyasal Katılımı Kent ve Mimari Üzerinden Okumak“, Ahu Tunçel Önkal
“Kent ve Gözetim: Geleneksel Kentten Modern Kente“, Merve Bozalp
“Kent ve Suç Korkusu: Kuramsal Temeller“, Meral Öztürk
“Kent ve Yoksulluk: Sivil Toplum Örgütlerinin Artan Rolleri“, Özgür Sarı
“Kentin Yeni Sürgünleri: Suriyeli Sığınmacılar“, A. Çağlar Deniz – Yusuf Ekinci – A. Banu Hülür
“Uluslararası Kentsel Ağlar ve Kentleşme: Türkiye Örneği“, İnci Çalışkan”
Her biri kendi içinde farklı konuları farklı yönlerden ele alıp irdeleyen ve bunu yaparken sosyolojinin geniş ufuklarında dolaşıp bize çok değerli bilgileri taşıyan bu makaleler, içinde yaşadığımız kapitalist kentin çözümlenip anlaşılmasında çok önemli bir anahtar niteliğinde.
Biz okuyoruz. Sizin de okumanızı öneriyor ve yaptığımız tartışmaların bu tür bilimsel yayınlardan edindiğimiz bilgilerle daha da zenginleşmesini diliyoruz.
Kitabın Arka Kapağından….
“Günümüzde kentler ve kent yaşamı, konuyla ilgili çoğu sosyal bilimcimizin çeyrek yüzyıl öncesine kadar yaptığı gibi, kenti tanımlayan bazı temel ölçütleri devreye sokarak incelenebilecek bir alan olmaktan uzaktır. Bu durumun anlaşılması kolay ilk nedeni; çağcıl kentlerin aldığı yeni görünümlerle, yani kentsel evrimleşme süreciyle ilgilidir. Yeni kent Formları, teknolojik gelişmeler ve küresel dönüşümler tarzındaki yapısal unsurlarla birlikte, kentsel gündelik hayat ilişkilerinin değişen seyri, iş ve ev yaşamındaki fail odaklı yeni yapılanmalar, hem günümüz kentlerini hem de kentsel yaşamı akıl almaz bir hızda dönüştürmektedir. Kentin bir zamanlar sahip olduğu ilk görünümlerinden veya işlevlerinden çoğu, günümüzde farklı biçimler almış durumdadır. İkinci neden daha çok, sosyal yaşama ilişkin gerçeklikleri anlama ve açıklama iddiasında olan sosyal bilimlerde meydana gelen değişimlerle ilgilidir. Bu süreçte yalnızca kent ya da daha kapsamlı bir ifadeyle “toplumsal olanın veçheleri” değişmemiş, aynı zamanda onu nesne edinen sosyal bilimlerin sosyal dünyayı nesneleştirme biçimleri de dönüşüme uğramıştır. Dolayısıyla artık kenti anlamak, kent üzerine analiz yapmak için, sözgelimi salt Durkheim’ın işlevselci işbölümü kuramından ya da Weber’in “şehir” kavramlaştırmasından medet ummak, daha ileri düzeyde ise kenti; nüfus, ikincil ilişkiler, endüstrileşme veyahut gelenek karşıtlığı gibi belirli değişkenler üzerinden analiz etmek yeterli görünmemektedir.
Kent Fragmanları, gündelik hayat, mekânsallık, suç korkusu, yoksulluk, gözetim ve sivil toplum gibi günümüz kentlerini tanımlayıcı çok sayıda fragmanı organik bir biçimde ilişkilendirerek, kente ve kentsel yaşama özgü güncel, güncel olduğu kadar karmaşık sorunların analizine odaklanıyor. Farklı disiplinlerden gelen araştırmacı ve akademisyenlerin geniş bir perspektif içeren kuramsal analiz ve değerlendirmeleri, kitabın hem güncel olma hem de konuya farklı pencerelerden bakma iddiasını güçlendiriyor.”
Türkiye’de restorasyon projelerinden kazanılan para yüzünden olacak konservasyon projelerine hiç prim verilmiyor.
Sterilizasyon öyle girmiş ki yaşamlara, düzen dedikleri askeri nizama o kadar alıştırılmışız ki eski eserleri bile pir-ü pak görmeye bayılır olmuşuz. Orada ne yok ediliyor umrumuzda değil. Temiz olsun, düzenli olsun, eski de olsa yeni görünsün.
Korumak ve Onarmak
En basit tanımlama ile kültür varlıklarının onarımına restorasyon, korunmasına ise konservasyon denmektedir. Kültür varlığı ise geniş bir kavramdır. Müzede gördüğümüz en küçük obje de kültür varlığıdır, antik bir tiyatronun tek bir taşı da, tarihi bir sokak da, bir cami de, eski bir elbise de, tarihi bir bostan da, koskoca bir şehir de.
1789 Fransız Devrimi’nden sonra soylulara, kraliyete ve kiliseye duyulan öfke ile bu kurumlarla ilişkisi kurulan saray, şato, kilise gibi birçok yapıya zarar verilmişti. Uzun süre de bu yapılarla kimse ilgilenmedi. Nasıl ki çevre gitgide daha fazla zarar görmeye, yok olmaya başlayınca çevre mühendisliği diye bir bilim ortaya çıktı, aynı bu şekilde Fransızlar da kaybolmuş veya kaybolmaya yüz tutmuş yapılara ilgi duymaya başlayarak “koruma” düşüncesinin temelini attılar. Kaybetmek korumayı hatırlattı, diyebiliriz.
Kültür varlıklarının koruma ve onarım tarihi çeşitli kuramlarla doludur. Her kuram karşı kuramını oluşturmuş ama en sonunda bir fikir birliğine ulaşılabilmiştir. 1931 Carta del Restauro’dan sonra 1964 Venedik Tüzüğü ve 1975 Amsterdam Bildirgesi ile uluslararası koruma ve onarım kuralları belirlenmiştir. Buna rağmen restorasyon ve konservasyonla ilgili hala birçok tartışma yapılmakta, devinim devam etmektedir.
Türkiye’de de kültür varlıkları devlete ait olduğu için korunması ve onarılmasından devlet sorumludur. Elbette devletten uluslararası kurallara riayet etmesi beklenir. Restorasyon işlerini çoğu zaman devlet birebir üstlenmez ve taşeronlara yani özel şirketlere verir. Konusunda uzmanlaşmış şirketlerin bu tür işleri yapmasında elbette sakınca yoktur. Ancak işin bilimsel olarak yapılması şartını yerine getirememek problem yaratır. Devlet restorasyon projelerini kontrol eder. Etmekle yükümlüdür demek belki daha doğru olur.
Taşeron şirketler bu işi kar amaçlı yapmaktadırlar. Adı üstünde, şirkettirler ve yaptıkları işten hem geçinmek zorundadırlar hem de elemanlarına maaş vermelidirler. Bütçeler bellidir. İhaleler işi en iyi yapabilecek olana değil, en uygun fiyatla yapabilecek olana verilir. İşin içine para girince de bir şeylerin ters gitme veya hiç gitmeme ihtimali yükselir. Kültür varlıkları, hem de çok ama çok kıymetli eserler şişirme işçilikle, yanlış malzeme uygulamasıyla, bilimsellikten uzak restorasyon projeleriyle dönüşü olmayan zararlara uğrayabilir. Hatta bazıları restorasyon sırasında yanabilir.
Koruma mı, onarım mı?
Burada restorasyon kuramlarından biraz bahsetmek gerekiyor. Fransa’da ortaya çıkmış ‘üslup birliği’ adı verilen restorasyon kuramına karşı İngiltere’de başka bir düşünce ortaya çıkmıştı. Bu eleştirel bakış açısı yapıların restorasyon uygulamaları ile değiştirilmesine karşı çıkıyordu. Romantik görüş ismi verilen bu anlayışta “Restorasyon bir yapının başına gelebilecek en kötü şey.” (Ruskin söylemiş bunu) olarak tanımlanıyor ve yapıları olduğu gibi koruma fikri ön plana çıkartılıyordu. O günden beri çok tartışılan bir konudur bu. Onarmak mı, olduğu gibi korumak mı? ‘Theseus’un Gemisi’ hikâyesi tam da bu tartışmaya denk gelir. Burada gerçekten bir paradoks vardır. Girit’ten zafer kazanarak dönen Theseus’un gemisi Atina’da hatıra olarak uzun süre korunur. Zamanla geminin tahtaları çürüdükçe yenileriyle değiştirilir. Öyle ki, bir gün geminin değiştirilmedik hiçbir parçası kalmaz. Bu durumda gemi hala Theseus’un gemisi sayılır mı, yoksa başka bir gemi haline mi gelmiştir? Önemli olan gemi midir, hatırası mıdır?
Restorasyon bir yapıya müdahaledir. Dolayısıyla çok iyi düşünülmesi ve planlanması gerekir. Elbette her şey eskir ve onarım gerektirir. Ama bu işlevini sürdüren yapılar için kolaylıkla alınabilecek bir kararken işlevini yitirmiş, artık kullanılmayan, bütünlüğünü yitirmiş kültür varlıkları söz konusu olduğunda alınması zor bir karardır.
Bursa, Balibey Hanı Eski Durumu Bursa, Balibey Hanı Yeni Durumu
Selçuklu Kümbeti, Osmanlı Hanı
Geçtiğimiz aylarda özellikle sosyal medya üzerinde sıkça karşılaşılan ve paylaşılan iki ayrı yapıya ait fotoğraflardan biri Bursa Balibey Hanı’na aitti. Bu yapı üzerinden konuşursak yukarıdaki paragraf daha anlamlı olacak. Büyük bir kısmı yıkılmış ama yine de güzel ve özel gözüken bir hanı olduğu gibi korumak yerine tamamen yeniden inşa etmek restorasyon mudur?
Tam olarak bunu yapmışlar. Evet, Venedik Tüzüğü yapıların korunması için yapılara işlev kazandırılsın der. Ama bu güzelim duvarları görünmez kılarak, planı bozarak, bambaşka bir şeye döndürmek demek değildir. Şimdi geriye Bali Bey Hanı’nın isminden başka hiç bir şey kalmamıştır. Üstelik işlev kazandırmak kamuya açık bir yer haline getirmek midir yoksa sadece cebinde dışarıda yemek yiyebilecek parası olanlara hizmet eden bir restorana çevirmek midir, bu da ayrı bir tartışma konusudur.
Koruma ve onarım düşüncesini ilk geliştiren ve Fransız Devrimi ile zarar gören yapıları korumak ve onarmak fikrini ortaya atan E. E. Viollet le Duc ismindeki kişi binaları tamamen değiştirebiliyordu. Mesela bir kilise inşaatı yüz yıl sürdü diyelim. Bu yıllar boyunca üsluplar değişir, ustalar değişir, zevkler değişir. Ama yapı yine de özgün ve özeldir. İşte le Duc böyle bir binanın restorasyonunu yaparken en eski üslup ne ise yapıyı o üslupta yeniden yapıyordu. Yapıyı hiç olmadığı bir hale çeviriyordu. Bunları şu yüzden yazdım. Bali Bey Hanı’nda yapılanlar bana en eski ve hükmü kalmamış koruma ve onarım fikrinin çok fazla etkisinde kaldıklarını düşündürttü. Ancak en eski üsluba geri döndürmek kısmını atlayarak, sadece yapıyı hiç olmadığı bir hale çevirmek kısmını uyguluyor olmalılar.
Sosyal medyada yer alan, gazetelere çıkan ikinci yapı Van Gevaş’ta yer alan bir kümbetle ilgiliydi. Fotoğraflar kümbetin neredeyse dibine yapılmış bir binayı gösteriyordu.
Kültür varlığı ve çevresi bir bütün olarak ele alınmalıdır. Çünkü eser çevresi ile bir ilişki içindedir. O ilişkiyi bozmak yapının ruhuna ihanettir. Van’daki Halime Hatun Kümbeti’nin hemen arkasına yapılan bina bu güzel mezara ihanet değil de nedir? Etrafı ağaçlarla çevriliyken böylesine rezil bir fonu bu kümbete layık görmek o yapıyı korumakla mükellef devletin ona verdiği değeri ispatlamaz mı?
Bıraksınlar artık, bir şeyler de olduğu gibi kalsın. Eski duvarlar görmeye ihtiyacımız var, onlardaki ruhu görebilenler var, yıkık bir binaya bakıp eski halini düşünenler, onu anlamaya çalışanlar var. Neden orası bir park, bir bahçe olmuyor, yeşil alan kalamıyor, ortada tıpkı bir heykel gibi o yapıdan geriye ne kaldıysa o durmuyor da hemen üzerinden para kazanmaya çalışılıyor, anlamak mümkün değil. Eski duvar işçiliği, tek bir duvar bile kalmış olsa, en pahalı konut projesinden daha çok bilgi aktarıyor, kaybedilmiş bir sürü değeri anımsatıyor.
Konservasyon diye bir şey olduğunu hatırlatmak lazım. Türkiye’de restorasyon projelerinden kazanılan para yüzünden olacak, konservasyon projelerine hiç prim verilmiyor.
Sterilizasyon öyle girmiş ki yaşamlara, düzen dedikleri askeri nizama o kadar alıştırılmışız ki eski eserleri bile pir ü pak görmeye bayılır olmuşuz. Orada ne yok ediliyor umrumuzda değil. Temiz olsun, düzenli olsun, eski de olsa yeni görünsün. Başka bir şeyi umursamıyor muyuz? Yıkık ve yarım şeyler bize içimizdeki yıkıntıları mı hatırlatıyor acaba da onlara dayanamıyoruz?
Baraj suları altında bırakılan antik kentler gördük. Hatta o zamanlar denildi ki “Sadece İslam kültürüne değer veriyorlar. Antik eserler onlar için taş yığını, üç beş kırık çömlek.” Ama yukarıdaki her iki örnek de bunu yalanlıyor. Anadolu’yu ve emanetlerini bir bütün olarak görmek, sevmek, korumak, anlamak şöyle dursun, yere göğe koyamadıkları devletlerin eserlerini bile görmüyor gözleri. Görebildikleri tek şey para olmalı..
Van, Gevaş Halime Hatun KümbetiVan, Gevaş Halime Hatun Kümbeti
Kültür Varlıkları Ranta Teslim
Kültür varlıklarımız paraya, ranta kurban ediliyor. Burada baraj suları altında kalan arkeolojik sit alanlarına, kültür varlıklarına (bunun içine yok olan köyler de dahildir.) değinmeden edemeyeceğim.
Türkiye Barajlar ve Kültürel Miras İzleme Komitesi’nin açıkladığı veriler çok çarpıcı. Bianet. org ’da yer alan açıklama (18.06.2002) şu şekilde:
“Atatürk Barajı’nda 580 arkeolojik yerleşme yok oldu. Ancak 19’u belgelenebildi. Aralarında Zeugma, Apameia, Halfeti, Kalemeydanı, Rumkale gibi 30’un üzerindeki tarihi yerleşim, Birecik Barajı sularına terk edildi.
* Ancak 4 yerde kazı yapıldı.
* Karkamış Baraj alanında 48 yerleşme mevcut. Ancak 8’inden veri alınabildi. Ceyhan Nehri üzerindeki Aslantaş Baraj Gölü altında 25 yerleşme kaybedildi. Yalnız biri belgelenebildi.
* Dünyadaki antik 4 sağlık yurdundan (Asklepion) biri olan Allianoi yalnızca sulama amaçlı Bergama-Yortanlı Barajı’nın suları altında kalacak.”
2002 yılında Allianoi sular altında kalacak deniyordu. Bugün tamamen sulara gömülmüş durumda. Ne yazık.. Büyük bir kısmı kazılamadı. Açıklamadan bugüne çok zaman geçti. Mesela 2012 de çok büyük bir baraj olan Boyabat Barajı açıldı. Kim bilir altında kaç tane arkeolojik sit alanı kaldı. Kaçında kazı yapıldı, kaçı tespit edildi, kaçından hiç haberimiz olmadı ve olmayacak? Hasankeyf’i sular altında bırakacak baraj da hızla devam ediyor. İnsanlara yeni evler (TOKİ konutları) yapılmış da dağıtılmaya bile başlanmış. Yok, etmek ve yok edilmeyeni de restore ederek yok hale getirmek karşısında suskunluğumuz büyüyor sadece, başka büyüyen hiç bir şey yok.
Bizler kültür varlıklarının yok edilmesine, berbat restorasyonlarla tahrip edilmesine o kadar alışmışız ki sosyal medyada “Bergama Sunağı kaçırıldı ve bu halde (Almanya’daki Bergama Sunağı’nın sergilendiği mekânın fotoğrafı gösteriliyor.) Biz ise bunu yapıyoruz (Ağız kısmına modern bir musluk takılmış Antik bir heykel fotoğrafı gösteriliyor)” şeklinde dönüp duran gönderideki heykelin bizim ülkemize ait olmadığı aklımıza bile gelmiyor. Bize aitmiş gibi gösterilen heykel aslında Pompei’de bir hamamda. Bu alışmış olma durumuna ikinci bir örnek de İsviçre’nin Luzern şehrinde yer alan meşhur aslan heykelinin fotoğrafının “Aslantaş Barajı altında kaldı. Sadece sular çekildiğinde ortaya çıkıyor.” denilerek yayımlanması ve herkesin üzüntüsünü dile getire getire bu gönderiyi paylaşıp durması ile ortaya çıktı. Biz şahane kültürel varlıklarımız olduğuna inanıyor ama onların nasıl olsa bir şekilde yok edileceğine mi inanıyoruz? Biz neden bunlara alıştırıldık? Biz neden “Biz zaten korumayız ki” diyoruz? Neden tüm kötü örneklerin bize ait olduğundan şüphe duymayacak kadar yenilmişiz?
Kültür varlıkları sadece o ülkede yaşayanlara değil, dünyaya, hatta evrene aittir. Çünkü onlar bizim geçmişimiz, kimliğimiz, tarihimiz, bilgimizdir. Ne sular altında kalmasına, ne saygısızca müdahale edilmesine, ne herhangi bir şeymişler gibi binalarla kuşatılıp görünmez kılınmasına razı olamayız.
Suyumuza, toprağımıza, ormanımıza, kültür varlıklarımıza sahip çıkmak zorundayız.
* Yeşil Direniş Aylık Ekoloji ve Yaşam Gazetesi”, Sayı:7/8 de yayımlanmıştır.
“Bu şarkıyı ne zaman duysak düşsel bir yolculuğa çıkarız… Dalgaların şarkılar söylediği o güzelim Kuşadası kumsallarından, sokaklarına; eğlence hayatından, lezzetlerine; limanına, kültürüne bir yolculuktur bu… Ege’de kalan kalbinizi yoklayın, hatta kalbinizi dinleyin yollara düşün, kalbinizde bırakmayın; kalanları, fotoğraf diliyle bizlere anlatın. Biz de bütün dünyaya anlatalım sizin söylediklerinizi. Tarihe bir ışık, bir not düşmek için… Yeniden.“
Evet, Kuşadası Ticaret Odası’nın “Kalbim Ege’de Kaldı” adıyla gerçekleştirdiği 4. Ulusal Fotoğraf Yarışmasının şartnamesinde bu yarışmanın düzenlenme amacı bu sözlerle ifade edilmiş ve yarışmaya Kuşadası turizmi ile ilgili yiyecek-içecek, eğlence sektörüyle gece hayatına ait fotoğrafların kabul edileceği belirtilmiş.
Bugün sizlerle bu yarışmada dereceye giren ve mansiyon alan yarışmacıların fotoğraflarını paylaşacağız.
Tabii bu arada, 2012 yılında Kuşadası’nın iç ve turizm ölçeğindeki algısını belirlemek amacıyla Kuşadası Belediyesi adına yaptığımız araştırmalar sırasında çoğu Kuşadası fotoğrafının çoğu kez karadan; yani denizin ve göğün mavisi, kıyıların harikulade profili kullanılarak çekildiğini, yerleşimin denizden çekilmiş fotoğraflarının ise çok az olduğunu fark etmiştik. Kuşadası ‘na gelen turistlerin çoğu kez denizden geldiği düşünüldüğünde, güvertesinde bulunduğu kruvaziyer gemiden ya da yattan görülen ve Kuşadası algısı olarak aklımıza yerleşen ilk izlenimin çoğu kez ihmal edildiğini görüp bundan sonraki çalışmalarda bu hususa özellikle dikkat edilmesi gerektiğini ifade etmeye çalışmıştık.
Doğru söylemek gerekirse bu tür fotoğrafların çekilmeyişinde, 1960’lı, 70’li yıllarda hoyrat bir yağmanın nesnesi olan, o nedenle de çarpık ve düzensiz bir şekilde kentleşen Kuşadası’nda bu hoş olmayan görünümü saklama, en azından yansıtmama çabasının da etkili olduğunu da düşünmüyor değiliz.
Birincilik Ödülü – Gizem Sözerİkincilik Ödülü – Can YücelÜçüncülük Ödülü – Gürsel Egemen ErginMansiyon Ödülü – Mehmet Fatih YaldızMansiyon Ödülü – Mehmet ÖztürkMansiyon Ödülü – Tayyip Başak
1980’li yıllardan sonra tüketim kültürünün hayatımıza egemen olması gündelik yaşamımızın her alanını dönüştürdüğü gibi, sanatın da alınır satılır, tüketilir bir nesne haline geldiği çok sayıda akademisyenin ortak görüşüdür.
Başka bir deyişle, para ekonomisinin her şeyi tüketime sunması sonucu kültür de endüstrileşme sürecine dahil olmuş ve bir ticari bir meta haline gelmiştir.
Adorno’nun deyimiyle modern birey, endüstrileşen kültürün hem nesnesi hem de müşterisidir artık.
Sisteme muhalif olmayan, tek tipleşmiş, piyasanın belirlediği modayı ve trendleri olumlayan bir içeriğe sahip kültür endüstrisidir dolaşımda olan.
‘Bireycilik’, ‘farklılık’, ‘çok kültürcülük’, ‘tüketimcilik’ ve ‘geçicilik’ gibi küreselleşmenin yücelttiği kavramları da bu sürecin içeriğini belirleyen değerlerdir.
Ayrıca sözünü ettiğimiz kültürün sunumu da farklı hale gelmiş, en ciddi kültür nesnesi bile görsellik ve eğlence unsuru katılarak büyük bir ‘prodüksiyon‘ mantığı ile kitlelere verilir olmuştur.
Yani artık kültür, gerek sunumu gerek üretimi ile bir ‘endüstri‘ haline gelmiş, bu da küreselleşen kentlerdeki yeni kent elitlerinin ilgi alanına girmiştir.
İçerikteki bu değişimin yanında bir başka işlev de devreye girmiş küresel kentin yeni elitleri zenginliklerini görünür kılmak ve güçlerini göstermek amacıyla sanat ve kültürel yatırımları portföylerine dahil etmiştir.
İzmir’de henüz bunlar yok ama İstanbul’da bienaller, festivaller, müzeler gibi organizasyonlarda bunlar açıkça görülüyor.
Bu durum aynı zamanda kentin sanat yoluyla estetize edilmesi ve bir ‘tasarım metası’ olarak pazarlanması ya da ‘marka kent’ olarak diğer kentlerle yarışması anlamına da gelmektedir. Kültür, sanat artık bireyin iç dünyasını zenginleştiren bir unsur olmak yerine daha çok kentlerin tanıtımda da yer alan bir ögelerden biridir adeta…
Kuşkusuz kültürün endüstri haline gelmesi sonucu sanatsal etkinliklerin çapı büyümüş festival, bienal, sanat fuarı gibi etkinlikler milyon dolarlarla ifade edilen rakamlara ulaşmıştır.
1990’lı yıllara kadar daha çok devlet katında ve kamusal bir anlayışla küçük bütçelerle yürütülen bu tip etkinlikler gösteri sanatının bir gereği olarak özel kesime havale edilmiştir.
2004 yılında çıkarılan 5225 ve 5228 sayılı sponsorluğu ve kültürel yatırımları teşvik eden yasalar da zaten liberal bir bakış açısıyla özel kesimin önünü açmak için hazırlanmıştır.
2002 tarihinden sonra AKP iktidarı kültürel alanda özel sektör yanında yerel yönetimlere de önemli işlevler yüklemiştir.
Artık devletin çekildiği ve sadece ‘aracı’ olarak, alt yapı tesisleri yaparak katkıda bulunduğu kültürel alan özel sektör kuruluşları ile yerel yönetimlere terk edilmiştir.(Devletin elinde halen kalan kurumlar da AKP iktidarınca en kısa zamanda kamuoyu baskısı azaltıldığı bir zaman diliminde elden çıkarılacaktır.)
İstanbul’da hemen her ilçe belediyesinin kültür merkezi sayısının artmış olması bu politikanın sonucu olsa gerektir. (1)
Ayrıca AKP’nin İstanbul’da kendi yerel yönetim kültür modeli denilebilecek bir çalışmanın içine girdiği de görülmektedir. Başında İstanbul Kültür A.Ş‘nin olduğu şirket, paket programlar ortaya koymakta diğer alt belediye kültür birimleri daha çok bunları uygulama yoluna gitmektedir.
PEKİ, İZMİR’ DE DURUM NE?
Kültürün küreselleşme ile birlikte yeni değerler edindiği malum; ama bunun yanında uygulamadan kaynaklanan eksikliklerin olduğu da ayrı bir konu. İstanbul’daki ilçe belediyelerinin kültür merkezleri üzerine Ayça İnce tarafından yapılan bir inceleme (2) bu kurumlardaki aksaklıkları ortaya koymaktadır.Bu aksaklıklar diğer belediye kültür kurumlarını da bağlayacağı için bunları sıralamak gerekiyor:
Nedir bu aksaklıklar?
• Yeni ihale yasasından kaynaklanan gereksiz kırtasiyecilik ve bürokrasiye boğulma durumu.
• Kültürel programlar hazırlanırken sanatın değişken ve hızlı dinamiği ile ihale yasasının her şeyi çok önceden plana bağlayan statik bir planlamayı öngörmesi ve bunu şart koşması.
• Bir yıl önceden planlanmış kimi kültürel programlar çoğunlukla güncelliğini kaybederek talepleri karşılamaktan uzak kalması.
• Ayrıca kültür programlarının demokratik bir hak olduğu gerçeğinden hareketle kent halkının taleplerine denk gelen çeşitliliği yansıttığı tartışmaya açıktır.
• Belediye başkanının entelektüel birikimi ve bunun olumlu ya da olumsuz olarak çalışmalara yansıması.
• Kültür müdürlüğünde çalışan başta yöneticileri olmak üzere çoğunun uzman ve bu işin profesyoneli olmamasının getirdiği olumsuzluk.
• Yapılan programların bir birine benzer olması.
Görüldüğü gibi hemen bütün kültür merkezlerindeki içerik, program hazırlamada karşılaşılan aksaklıklar bir birinin benzeri gibidir.
Birimiz ‘Uğur Mumcu’yu Anma Günü’ etkinliğinde bu aksaklıklarla karşılaşırken, diğer kesimde ‘Kutlu Doğum Günü’ hazırlığı esnasında aynı zorlukları yaşıyor.
****
Ana hatları ile halk konserleri, panel söyleşi, tiyatro gösterileri ile çocuklara gençlere kurs ve hobi edinme faaliyetleri ekseninde yürüyen kültürel programlar, aralara az bütçeli festivalleri de alarak sürmektedir.
Ne yazık ki, İstanbul modelinde olduğu gibi, Kültür A.Ş. gibi bir kurum ya da Büyükşehir’in egemen bir kültü politikası İzmir’de kendini gösteremiyor.
Bu yüzden ilçe belediyeleri kendi başlarının çaresine bakmakta ve etkinlik programlarını kendi başlarına hazırlamaktadırlar.
Ancak bu bile İstanbul’da olduğu gibi programların bir birine benzemesinin önüne geçememektedir.
PEKİ, TEK TİP PROGRAMLARDAN KURTULMANIN YOLU VAR MIDIR?
Elbette çoğunlukçu bir anlayışla değişik kesimlere hitap edebilecek kültürel programların hazırlanması ana eksen olmalıdır.
Bir başka yol haritası da yerel değerlerden yola çıkıp kültürü geniş kesimlerle birlikte kotarmaktır.
Adına ‘yerellik’ de denilen bu kavram içerik olarak kendini farklı kılmanın bir çerçevesi de olabilmektedir.
Özellikle nüfus yapısı göçe dayanan kenar semtlerde yerellik, hemşehri derneklerinin çizdiği sınırlara indirgenmekte, bu da yerelliğin daraltılarak tutucu ve muhafazakâr bir yapıya indirgenmesine neden olmaktadır.
Bize dayatılan küçük grupların aidiyetlerini güçlendiren folklorik küreselleşmeci yerellik anlayışı yerine “… belli bir coğrafyada ya da bu sınırlarda yaşayan halkın popülist taleplerine bağlı olmayan, değişime açık, akıcı ve tekilliklerin toplamı dinamik bir unsur” (3) gibi ele alınmalı, programlar bu anlayış içinde hazırlanmalıdır. Tanımında olduğu gibi yerelliği kültürel bir öge olarak semt değeri olarak ele almak gerekir. Ve yapılan kültürel programları buna göre oluşturmak gerekiyor.
Şimdilik burada bitirip sempozyumdaki tartışmalara bakmamız gerekiyor.
(1) 2002 yılından sonra İstanbul’ da 79 kültür merkezi inşa edilmiştir.
(2) İnce, Ayça; “Kültür Politikalarında Eşbiçimcilik: Kaçınılmaz mı, Bilinçli Bir Tercih mi?“, Toplum ve Bilim, 2012, Sayı 125, s.178-204
Bir politik iktidar aracı olarak tanımlanan ‘yönetişim’ olgusunun İzmir ve İzmir Büyükşehir Belediyesi örgüt ve hizmetleri düzlemindeki yerel aktörleri;
1) İzmir Kent Konseyi (İKK),
2) İzmir Akdeniz Akademisi (İZMEDA),
3) İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK),
4) İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ve
5) Başta İzmir olmak üzere değişik sermaye gruplarıyla onların kurduğu dernek, vakıf ve federasyonlardan oluşan sivil toplum örgütleridir.
‘Yönetişim‘ adı verilen iktidar aracının bu aktörlerini bir araya getiren asıl faaliyet alanı ise 2009 yılından başlayarak tüm İzmir’i kapsamak üzere birbiri ardına tasarlanıp uygulamaya konulan ve yapıları itibariyle birbirini bütünleyen büyük belediye projeleri olmuştur.
Bu projelerin en önemlileri,
1) Kentin İzmir Körfezi çevresindeki ve Karşıyaka, Bayraklı, Konak ilçelerindeki kıyı alanlarını düzenlemeye yönelik ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirmekte Uygulanacak Tasarım Stratejisi Planı’,
2) Konak ilçesindeki Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerini kapsayan ‘İzmir-Tarih İzmirliler’in Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi’,
3) Kültürpark alanının yeniden düzenlenmesini amaçlayan ‘Yeni Kültürpark Projesi‘,
4) Güzelbahçe, Urla, Seferihisar, Çeşme, Karaburun, Menderes ve Selçuk ilçelerini kapsayan ‘Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’
5) Aliağa, Bergama, Dikili, Foça, Menemen, Kemalpaşa ve Kınık ilçelerini kapsayan ‘Gediz Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’ ve
6) Tasarım çalışmaları halen devam etmekte olan Küçük Menderes Havzası’ndaki Bayındır, Beydağ, Kiraz, Menderes Ödemiş, Selçuk, Tire, Torbalı ilçelerini kapsayan ‘Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi’
olarak bilinmektedir.
Böylelikle adeta tüm İzmir ilini kapsayan birbiri ile ilişkili altı proje eliyle ‘yönetişim’ odaklı bir iktidar yapısının geliştirilip yerleştirilmesine çalışılmaktadır.
İzmir’deki İzmir Büyükşehir Belediyesi odaklı yerel yönetişim alt yapısının oluşumu ile ilgili ilk adımlar Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin danışmanlığı altında 2009 yılından itibaren atılmaya başlanmış; böylelikle İlhan Tekeli uzun yıllardır savunduğu düşüncelerini hayata geçireceği yeni bir uygulama alanına kavuşmuştur.
24 Ekim 2009 tarihinde İstanbul ve Ankara’dan gelen akademisyen, uzman ve kültür profesyonellerine İzmirliler’in katılımı ile birlikte gerçekleştirilen İzmir Kültür Çalıştayı’nda Prof. İlhan Tekeli tarafından hazırlanan ‘İzmir Kültür Çalıştayı Referans Metni’ doğrultusunda öneriler geliştirilmiştir. O nedenle bundan sonraki süreçte ortaya çıkacak birçok proje ve çalışmanın kaynağının bu çalıştay olduğu söylenebilir. Örneğin ‘İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirmekte Uygulanacak Tasarım Stratejisi Planı’ ve bu planın önerileri çerçevesinde şekillenen ‘İzmir-Tarih İzmirliler’in Tarih İle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘ hep bu çalıştayın ürünü olarak ortaya çıkmış, bu şekilde tanıtılmışlardır.
İzmir Büyükşehir Belediyesi bu çalıştayla eşzamanlı olarak, esasen İzmir’in kalkınma sorunlarının ele alınıp planlanacağı merkezi yönetime bağlı İzmir Kakınma Ajansı Danışma Kurulu’na alternatif olarak İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nu (İEKKK) oluşturmuş, ilke olarak İzmir Kent Konseyi içinde yer alması gereken sermayedarları ve onların örgütlerini İzmir Kent Konseyi’nden kopararak ayrı bir ‘patronlar kulübü’ olarak örgütlemiş, bu kurulun hiçbir yasal dayanağı olmayan çalışma yönergesini hazırlamış ve o tarihten bu yana her ay yapılan düzenli toplantılarla İzmir’in gerçek gündeminin bu kurul eliyle belirlenip kararlaştırılmasını sağlamıştır. Tabii ki her zaman olduğu gibi Prof. Dr. İlhan Tekeli bu kurulun da kurucu entelektüel merkezi görevini devam ettirmiştir.
Sekreterya hizmetleri İzmir Büyükşehir Belediyesi AB ve Dış İlişkiler Şube Müdürlüğü tarafından yürütülen bu kurul, 2009 yılından bu yana –seçim dönemleri ve yaz ayları hariç- İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun katılımı ile her ay düzenli olarak toplanmış ve ‘Kültürpark Projesi’, ‘İzmir-Tarih Projesi’, ‘Alsancak Limanı Projesi’, ‘Körfez Geçiş Projesi’ ve ‘İzmir-Fuar Projesi’ gibi İzmir açısından çok önemli olan konuları görüşüp tartışarak kamuoyundaki ön kabulün oluşumuna yardımcı olmuştur.
62. Toplantısını 2016 yılı Eylül ayında yapan ve şu an itibariyle toplam 146 üyeye sahip İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda toplantı yöneticiliği kurulduğu günden bu yana sırasıyla Öner Akgerman, Tufan Ünal, Yılmaz Temizocak, Şerife İnci Eren, İdil Yiğitbaşı, Atilla Sezgin, Mehmet Tiryaki ve Betül Elmasoğlu gibi İzmir’in sermaye sahipleri ya da onların temsilcileri tarafından yapılmış, bu toplantılarla ilgili görüşme tutanakları ve karar metinlerini Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde resmi yazı ile İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden istemiş olmamıza karşın talebimiz, sözkonusu oluşumun resmi olmadığı gerekçesiyle karşılanmamış, o belgelerde yazılı olan bilgilerin kamuoyu ile paylaşılmasından kaçınılmıştır.
İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nun (İEKKK) gündemine baktığımızda ise İzmir’deki ‘yönetişim’ altyapısının yerleşmesine ve gelişmesine aracılık yapan bütün önemli ve büyük projelerin; özellikle de ‘Kültürpark Projesi’nin, ‘İzmir-Tarih‘, ‘İzmir-Deniz’, ‘Yarımada Kalkınma Stratejisi’, ‘Gediz-Bakırçay Havzası Kalkınma Stratejisi’nin öncelikte bu kurulda ele alınıp tartışılması, üyelerden gelen gelen taleplerin karşılanması, böylelikle uygulamaya konulacak projeler için bu kurul üyelerinin menfaatleri doğrultusunda onaylarının alınması sağlanmıştır.
Nitekim geçtiğimiz aylarda sosyal medyada ‘Kültürpark Projesi’ ile ilgili yaptığımız yazışmalarda tartışmalara katılan Uğur Yüce ve Sıtkı Şükürer gibi kurul üyeleri projeyi incelediklerini, tartıştıklarını; hatta taleplerinin büyük bir kısmının dikkate alınarak projenin o talepler doğrultusunda değiştirildiğini ifade etmişler, bir anlamda sözkonusu projenin 2014-2016 dönemindeki katılım sürecine sadece kendilerinin katıldığını itiraf etmişlerdir.
Evet, bütün bu anlatılanlardan da görüldüğü gibi İzmir’de İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin danışmanlığında oluşturulmaya başlayan ‘yönetişim’ altyapısının temel aktörü, resmi bir kimliği olmamakla birlikte İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından oluşturulan ve ülkemizdeki başka hiçbir kentte mevcut olmayan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’dur. Bu kurul sahip olduğu anahtar konum nedeniyle menfaatleri doğrultusunda yerel iktidara destek vermekte, ‘Kültürpark Projesi’ tartışmalarında gördüğümüz gibi önce kendisi tarafından incelenip şekillendirilen projelerin savunuculuğunu yapmakta, kolaylıkla yönlendirebildikleri gazete, televizyon gibi medya kuruluşları eliyle kamuoyunun kendilerinden yana oluşması için çaba göstermektedirler.
İzmir’deki yerel ‘yönetişim’ iktidarının önemli bir organı olan İzmir Kalkınma Ajansı ve onun danışma kurulu ise oluşumu ve yapılanması nedeniyle daha çok merkezi yönetimin organı olarak kabul edilmekte, o kurulda -yasal olarak bulunması gerekenler dışında- görev yapanların İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda yer alması önlenmektedir.
İzmir’deki yerel ‘yönetişim’ iktidarının diğer bir organı olan İzmir Akdeniz Akademisi ise özellikle üniversiteler eliyle projelerin tasarım ve uygulamasını yapmakta, bir anlamda entelektüel çevrelerin ve kamuoyu önderlerinin ikna süreçlerinde etkili olmaktadır.
Şu an için gözden çıkarılan diğer bir ‘yönetişim’ organı ise yine 2009-2010 döneminde oluşturulan İzmir Kent Konseyi’dir. Son genel kurulunda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun istemediği bir adayın İzmir Kent Konseyi Başkanı seçilmesi nedeniyle şu an itibariyle tüm desteğin kesildiği, bütçesinin yok edildiği haliyle adeta yedekte bekletilmekte; kadınlar, gençler, engelliler ve çocuklar gibi kimlik tabanlı politikalarla çalışmalar yapmalarına –kısıtlı da olsa- izin verilmekte, ısrarlı bir şekilde İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nun ilgilendiği büyük, önemli ve güncel konuların dışında tutulmaktadır.
Yerel ‘yönetişim’ iktidarının son aktörü ise İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte, belediye başkanının eşi ve danışmanlarının da ortak yapılarak sırf İzmir-Tarih Projesi için kurulmuş olan TARKEM A.Ş. (Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret A. Ş.) ve onun sivil ayağı olarak kurulan İzmir Kent Değerlerini Koruma ve Geliştirme Derneği’dir. Şirketin kurucusu olan İzmir’in sermaye çevreleri böylelikle şirket içindeki payını kuruluşundaki % 0,86 oranından % 30’a çıkardıkları İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni ve onun şirketlerini arkalarına alarak; hatta onun sahip olduğu planlama, kamulaştırma ve imar düzenlemesi yapma gibi kamusal güçlerini kullanarak kentin tarihi merkezinde kendilerine yol açmaya çalışmakta, Kemeraltı bölgesi için öngördükleri İstanbul’daki Tarlabaşı ya da Sulukule uygulamalara benzer ‘soylulaştırma’ (mutenalaştırma) çabalarında İzmir Büyükşehir ve Konak belediyelerine kendilerine ortak etmeye çalışmaktadırlar.
Ancak, son aylarda ortaya çıkan iktidar, özellikle TMSF destekli yeni bir yatırım grubu olan Folkart / Sancak grubunun bir leke gibi yayılıp kurduğu hegemonya ile birlikte şimdilik İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu üyesi yapmadıkları Mesut Sancak’ın İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yeni ortağı olarak geliştirdiği hamleler karşısında önce ne yapacaklarını şaşırmış, ancak daha sonraki süreçte de dışarıdan gelen bu büyük güçle ittifak yapma, onunla ittifak yaparak, onu destekleyerek pastayı birlikte paylaşma stratejisini uygulama koydukları görülmektedir. Bunun en son örneği ise esasen bir Folkart hamlesi olan Kültürpark projesinde belediyeyi destekler gibi yapıp asıl olarak Folkart’ın önünü açan girişimlerde bulunmaları, bu nedenle belediyeyi ve projeyi desteklemeleridir.
Bütün bu örneklerden hareketle şu içinde bulunduğumuz durumda, ‘yönetişim’ denilen siyasi iktidar aracının aslında İzmir sermayesi ve Folkart gibi farklı sermaye grupları arasındaki menfaatleri esas alan ve bu menfaatler üzerinden yeni dengeler kurmaya yarayan bir işleve de sahip olduğunu söyleyebiliriz.
‘Yönetişim’ kavramını ele alan yazımızın ilk bölümünde, 1989 yılında eski ‘yönetim’ biçimininın alternatifi olarak Dünya Bankası tarafından ortaya atılan ve zaman içinde değişim geçiren bu siyasal iktidar modelinin özellikleriyle işlevlerini inceleyip irdelemeye çalışmıştık.
Bugün ise Dünya Bankası, Avrupa Birliği, Uluslararası Para Fonu, Birleşmiş Milletler, Birleşmiş Milletlerin bağlaşığı UNDP, FAO gibi uluslararası kuruluşlar tarafından Türkiye ve benzeri çevre ülkelere hararetle tavsiye edilen, bu ön kabul olmadığı sürece birçok yardım, bağış kaynağının verilmediği ya da kesildiği ‘yönetişim’in ülkemize transferini, ülkemizdeki somutlanma biçimini ele alacağız.
Yazımızın üçüncü ve son bölümünde de bu iktidarın İzmir özelinde nasıl oluşturulmaya çalışıldığını, nasıl bir ilişkiler ağı kurulduğunu göstermeye çalışacağız:
Ülkemizdeki ilk resmi ‘yönetişim’ çalışmaları, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) eliyle sağlanmış olup; 2000’li yılların başında ‘National Governance Project’ (Ulusal Yönetişim Projesi) adıyla başlatılan ilk proje, uluslararası ölçekte Dünya Bankası ile Avrupa Birliği, ulusal ölçekte de Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) katılım ve desteği ile Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü (TODAIE) tarafından üstlenilmiştir.
Birleşmiş Milletler (BM), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, OECD, Avrupa Birliği ve Uluslararası Af Örgütü gibi küresel aktörler düzleminde uygulamaya konu olan ‘yönetişim’ kavramının 2000’li yılların başından itibaren ortaya çıkmaya başlayan Türkiye ölçeğindeki ulusal aktörleri ve uygulama alanları ise;
1) Ulus devlet örgütlenmesi dışındaki alanların egemeni olarak
a) Merkez Bankası (MB), b) Hazine Müsteşarlığı, c) Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), d) Rekabet Kurumu, e) Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK), f) Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTUK), g) Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), h) Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), ı) Kamu İhale Kurumu (KİK), i) Tütün, Tütün Mamulleri Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurumu (TAPDK), j) Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu (KGK), k) Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), l) Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) ve m) Şeker Kurumu
gibi sayıları şimdilik 14’e ulaşmış olan merkezi yönetimden bağımsız düzenleyici kuruluşlar,
2) Kapsayıcı kalkınma yerine bölgesel ölçekli stratejik kalkınma anlayışını yaşama geçirmek amacıyla 2005-2006’dan bu yana kurulmuş olan 26 adet bölgesel kalkınma ajansı,
3) Dünya Ticaret Örgütü’ne üyelik zorunluluğu üzerinden kabul ettirilen uluslararası tahkim kurumları (ICC Milletlerarası Ticaret Odası Türkiye Milli Komitesi vb.),
4) Geleneksel meslek odası örgütlenmesi dışında özel sektörde faaliyette bulunan işadamlarının, sanayicilerinin ve benzerlerinin son yıllarda bir araya gelip kurdukları sonu “SİAD”la biten TÜSİAD, MÜSİAD benzeri çok sayıdaki dernek ve vakıfla bunların yatay ya da dikey düzlemde ilişkilenmesi ile ortaya çıkan BASİFED, TÜRKONFED, İSİFED ve ESİDEF benzeri federasyon ve konfederasyonlar,
5) Sivil toplum kuruluşlarının yerel odağı olarak önerilen Gündem 21, Yerel Gündem 21 ve kent konseyleri eliyle yerel hizmetlerin sivilleştirilip ticarileştirilmesi gibi gelişmelere konu olan yerel yönetimler,
6) 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununun 6215 sayılı kanunla değişik 26. maddesine göre, büyükşehir belediyelerinin doğrudan doğruya kendilerinin sermaye şirketi kurması suretiyle ortaya çıkan yerel yönetim-özel sektör ortaklığına dayalı şirketler.
‘Türkiye Yönetişim Projesi’ kapsamındaki konferansların yapıldığı 2001 yılını, özellikle de kamu yönetimi ile ilgili mevzuatta birçok önemli değişikliğin yapıldığı 2005 yılını izleyen süreçte, Türkiye’de uygulama alanı bulan ‘yönetişim’ anlayışı ile oluşturulan ‘yönetişim’ aktörleri, uluslararası sermayenin ulus devlet örgütlenme ve yönetimi dışında yaratmak istediği özel bir alanda serbestçe hareket etmesini kolaylaştırmış; böylelikle ulusal piyasaların bu yönetişim aktör ve mekanizmalarıyla küresel sisteme daha kolay eklenmesini sağlayacak bir sürecin başlatılmasını sağlamıştır.
Ancak Türk yönetim sisteminin Osmanlı’nın son döneminde Fransız örneği üzerinden şekillenen, Cumhuriyet Dönemi ile birlikte son şeklini alan merkezi yönetim yapısının içine merkezin elindeki gücün azaltılıp bunun uluslararası kuruluşların etkisine bırakılmasını, katılımcı bir yönetim yapısının oluşturulmasını, devlet yönetimine sivil toplumun dahil edilmesini ve benzerlerini öneren ‘yönetişim’ adı verilen siyasi iktidar modelinin yerleştirilmesi hem yüzyıllık alışkanlık ve gelenekler hem de merkezi yönetimin elinde bulundurduğu gücü paylaşmak konusunda gösterdiği isteksizlik ve refleks tepkiler nedeniyle mümkün olmamıştır.
Merkezi yönetimin son yıllardaki güvenlik odaklı otoriterleşme eğilimleri, eldeki mevcut demokratik hakların bile kaybedilmesine yol açmış; bu nedenle mevcut ‘yönetim’ yapısının bırakın ‘yönetişim’ çerçevesinde bağımsızlaşıp kendi başına karar vermesini, yönetim organının elindeki nispi demokratik haklar bile tek merkezli bir yapının oluştuğu süreçte elinden alınmış, tüm devlet yapısı, -ki buna da yerel iktidarlar da dahildir- yasal ya da kayyum atama gibi yasa dışı antidemokratik yollarla, OHAL gibi olağanüstü yönetim biçimleriyle ellerinden alınmış, ülkedeki iktidar yapılanması tüm demokratik özelliklerinden soyutlanarak, hatta bu güce ‘başkomutanlık’ gibi militer bir unvanı da ekleyen tek bir merkezin emrine teslim edilmiştir.
O nedenle, Türk yönetim sisteminde ‘yönetim’den ‘yönetişim’e geçilmesini bize hararetle tavsiye edip önerenler de kaybolan motivasyonları nedeniyle artık bu isteklerinden vazgeçmiş, ‘yönetişim’ denilen şey artık eski unutulan bir hikayeye dönüşmüş, uluslararası emperyalizm ülke üzerindeki egemenlik ilişkilerini demokrasi soslu ‘yönetişim‘ gibi ince yöntemler yerine baskı, yıldırma ve otorite kokan ‘yönetim‘ denilen eski, bilindik yöntemlerle sürdürmeye devam etmektedirler.
Büyükşehir Kanunu 2012 sonunda değişti, 2014’te yerel seçimlerle birlikte 30 il büyükşehir oldu. “Önceden büyükşehir olan 16 il vardı, nüfus arttığına göre sayı da artmış olabilir” diyeceksiniz. Doğru ama keşke bu kadar basit olsaydı.
Son yasayla büyükşehir belediyelerinin sınırlarını belirleme şekli de değişti. Önceden sınırlar merkezden 20-50 kilometrelik bir çapla belirlenirdi. Hatta bu nedenle sınırları belirleyen yasaya ‘pergel yasası’ derdik. 2014’te başlayan uygulamayla 81 ilin 30’unda, ilin idari sınırları aynı zamanda büyükşehir belediye sınırları oldu. Büyükşehir illerinde ilçe belediyelerinin sınırları da ilçelerin idari sınırlarıyla birebir çakıştırıldı.
Sonuç: Bu 30 ilde “mücavir alan“, “mücavir alan dışı alan” ayrımını kalmamıştır. Çünkü belediyeleşmemiş alan yoktur. Her yer “öyle ilan edildiğinden” belediyeleşmiş sayılmaktadır.
Bu durumda bu 30 ilde şehir nerde başlar, nerde biter, kır-kent ayrımını nerden, nasıl yapılır gibi soruları konuşmak gerekmez mi? Daha da önemlisi, kır ve kırsal gelişme kentsel tartışmaların bir boyutu haline gelmiş, kent stratejileri bağlamında tartışılması gerekenlere eklenmiş midir?
Mesela, bu 30 ilde artık il genel meclisi yok. Çünkü belediye dışı alan kalmadığına göre il genel meclisine de gerek kalmadı diye düşünüldü. İl genel meclisinin idari teşkilatı olan özel idarelere de gerek kalmadığından, onlar da kapatıldı. Şimdi de 51 ilde il genel meclisi var, yaşıyor.
Türkiye’de merkezi yönetimin yereldeki temsilcisi valiliklerle belediyeler arasında genellikle sorunlu bir ilişki vardır. Sorunlar bir yanıyla seçilmişlerle atanmışlar arasındaki yetki sorunudur, diğer yanıyla görev alanındaki çakışmalar, çatışmalar sorunu. Malum, kaynak dağıtanların birbirleriyle uyumlu değil sorunlu olması bir gelenek. Hele de rant dağıtmak devletin temel özelliklerindense. İl genel meclisleri de bu çatışmadan nasibini ziyadesiyle aldı. Yapısı itibariyle valinin kontrolünde, ama kaynaklarını seçilmişlerin kararıyla dağıtması gereken bir yerde başka türlüsü olabilir mi?
Yine de il genel meclisleri kırsal kesimin ihtiyaçlarının izlenmesinde ve kamu yatırımlarının yönlendirilmesinde yerel odaktır. Köylerle kaymakamlık ve valilik elindeki kaynaklara ve hatta merkezi devlet teşkilatına bilgi taşıyan oralardan da köylere, kıra kaynak götüren, dağıtan bir köprü. Hatta yerel siyasette kırın sesi.
İl genel meclislerine seçilen üyeler kırın temsilcisi midir? Türkiye’deki temsil krizinin önemli bir parçası da bu. Ancak bu, il genel meclisinin işlevini değil kararlarının ve oluşturduğu birikiminin kalitesiyle ilgilidir.
Şimdi il genel meclisi yok. Fakat büyükşehirlerde bu işlevi görecek birikim ve deneyim de büyükşehir belediyelerinde yok. İlçe belediyelerinde hiç yok.
Siyasette de bu boşluğu dolduracak örgütlenme yapısı yok, oluşmuş bir ilgi ve birikim de yok. Bir de valinin altında kurulan eski il planlama kurullarını andıran yatırım koordinasyon kurullarının bu boşluğu giderecek yapısı ve özelliği yok.
Özetle, sorun siyasidir: Büyükşehirin bütünşehire çevrilmesi kırın yerel karar odağını ortadan kaldırmış, kıra dair kaynak kullanım kararlarının kanallarını da değiştirmiştir. Siyasette zaten çok zayıf olan kırın temsilinin beli iyice kırılmıştır.
Belde ve köy belediyelerinin kapatılması bu sorunu katmerlemiştir.
Köylerin mahalle yapılması da işin tuzu biberi olmuştur. Köyün tüzel kişiliği kalkmış, kendine ait gelirleri ve malları ilçe belediyesine devredilmiştir. Köylü artık nikâhını kıymak için ilçeye, boşanmak için de ildeki aile mahkemesine gitmek zorundadır. Köylüye kalan, sözleşmeli çiftçilik, arazilerinin rant getirmesi hayali ve “büyüklere yalvarmak“tan ibarettir. Böylece kır ve köy için “kaynaklarda da tam bağımlılık” devri başlatılmıştır. Siyasette temsili bırakalım kararlara katılım kanalları bile neredeyse kapanmıştır.
Kırda yerel düzeydeki gelecek ya sadakayla yetineceksin ya da oyunu satışa çıkaracaksın arasına sıkışmıştır.
Durum hizmet götürecekler açısından da sorunludur. Büyükşehir ve ilçe belediyelerinin görevleri arasında tarımsal faaliyetler ve kırsal gelişme ile ilgili somut açık ifadeler yoktur. Tarım alanlarının ve su havzalarının korunmasını sağlamak görevi bu açıdan çok yetersizdir. Yasa’ya eklenen “Tarım ve hayvancılığı desteklemek amacıyla her türlü faaliyet ve hizmette bulunabilirler” ifadesi kapı açmış fakat yol göstermemiştir.
Oysa bütünşehir yapılan 30 ilden en az 27-28’inin hala geniş kırsal kesimleri var. 25 binden fazla adı mahalle yapılmış köyü mevcut. Orman köylerinin durumu ise daha da karışık…
Sonsöz yerine bir soru: Kırın kentte bir yeri var mı?