Geçtiğimiz günlerde İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleri ile Swissôtel Büyük Efes Oteli’nin birlikte düzenlediği Büyük Efes Sanat Günleri‘nin konuğu olduk. Organizasyon kapsamında düzenlenen panelleri izledik, sanat galerilerinin, müzelerin, üniversitelerin ve sanatçıların açtığı küçük sergileri, standları dolaştık. Organizasyonu düzenleyenlerle konuşarak hoşumuza giden şeylerle gördüğümüz eksiklikler konusundaki görüşlerimizi ileterek bu güzel organizasyon için kendilerini kutladık.
Bence bu organizasyonun en önemli etkinliklerinden biri, İzmir Kültür Platformu Girişimi adına Sarp Keskiner‘in, Konak Belediyesi adına Başkan Yardımcısı Eser Atak‘ın ve İzmir Büyükşehir Belediyesi adına Kültür ve Sanat Daire Başkanı Funda Erkal‘ın konuşmacı olarak katıldığı “Yerel Yönetimler ve Kültür/Sanat Politikaları” paneliydi.
Yeterince duyuru yapılmayışı nedeniyle oldukça az sayıdaki katılımcı tarafından izlenen bu panelin konusu, başta İzmir ve Konak belediyeleri olmak üzere tüm belediyeler için oldukça önemli olmasına karşın katılımcılar arasında gerek İzmir ve Konak belediyelerinden gerekse diğer belediyelerden tanıdık, bildik yüzlere rastlayamadığımız için onların bu panelden haberdar olmadıklarını ya da önemsemediklerini düşündük. Oysa bu panel, verdiği süre itibariyle belediyelerde, özellikle İzmir’deki belediyelerde kültür ve sanat adına sürdürülen etkinlikleri tartışıp ortak bir akıl yaratma konusunda oldukça uygun bir ortam sağlıyabilirdi. O anlamda, panelde sadece İzmir Büyükşehir ve Konak belediyesi yetkililerinin var olup konuşmuş olması, geriye kalan diğer 28 belediyenin bu konuşmanın yapıldığı ortamda olmaması, aslında kültür ve sanata duydukları ilgiyi gösteriyordu diye de düşünebiliriz.
Çünkü, panelde ve özellikle de panelin soru-cevap kısmında belirtildiği gibi, başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm belediyelerin kültür-sanat konusunda önceden belirlenmiş temel bir politika, strateji ve eylem planları bulunmamaktadır. O nedenle kültür ve sanatla ilgili her şeyi anın akışına göre, plansız, programsız yapıyorlar ve o nedenle de aynı anda birbirlerinden habersiz birbirine benzer etkinlikler düzenliyorlar. Çünkü çoğu kez de birbirlerini izlemedikleri için birbirlerinden haberleri olmuyor.
İkincisi, “kültür“, “sanat“, “zanaatkarlık“, “el sanatı“, “halk sanatı/folklor“, “sosyal işler“, “halkla ilişkiler“, “boş zaman/rekreasyon“, “sosyal etkinlik” ve “tanıtım” gibi kavram ve sözcükler konusunda kafaları fazlasıyla karışık olduğu ve çoğu kez bunları birbirlerine karıştırdıkları için belirli insan gruplarıyla yaptıkları tüm etkinliklerde bir şarkı ya da türkünün söylenmesini, bir oyunun oynanmasını, bir grafiğin çizilmesini bile kültür-sanat etkinliği olarak niteliyorlar. Nitekim Konak Belediye Başkan Yardımcısı Eser Atak‘ın yaptığı konuşma ve sunumda belediyenin düzenlediği kurslarda, etkinliklerde yaptıklarını bu kategori altında anlatması bile bunun en iyi örneğiydi.
Üçüncüsü, çoğu belediye “kültür-sanat etkinliği “olarak gerçekleştirdiği; aslında her biri bir “sosyal etkinlik” olan bu çalışmalarda kültür ve sanatın alanına giren birçok konuyu unutmakta ya da ihmal etmektedir. Bunun en iyi örneği ise kültürel değerlerin yönetimi ile ilgili faaliyetler; özellikle de müzecilik ve sergileme etkinlikleridir. Konak Belediye Başkan Yardımcısı Eser Atak‘ın gerçekleştirdikleri kültür-sanat etkinlikleriyle ilgili sunumda belediyeye ait müzelerin, belediyenin restore ettiği, koruyup kolladığı kültürel değerlerin gündeme getirilmemesi, bunlarla ilgili çalışmaların anlatılmamış olması bu anlamda büyük bir eksikliktir.
Dördüncü bir husus ise, büyükşehir belediyesi ile ilçe belediyeleri arasında kültür ve sanat alanında birlikte çalışma düşünce ve kültürünün olmayışıdır. İşte o anlamda, bugüne kadar hiçbir belediyenin bir kültür ya da sanat hizmetini diğerleriyle birlikte yaptığını bilmez, her birinin diğerinden farklı aynı şeyleri tekrarladığına tanık olur dururuz. Oysa her bir belediyenin bu konularda birbirinden habersiz bir gayretkeşlikle harcadığı bütçelerin büyüklüğünü ve bunların bir araya gelişlerinde yaratacağı o müthiş sinerjiyi düşündüğümüzde; “işbirliği“, “stratejik ortaklık“, “stratejik işbirliği” ve “iş ortaklığı” (workshare) gibi beraberliklerle hem birbiriyle uyumlu ve birbirini tamamlayıp bütünleyen hem de daha kalıcı, sürdürülebilir ve kurumsallaşan kültür ve sanat hizmetleri üretebilecekleri düşünülmeli, tasarlanmalı ve hayata geçirilmelidir.
Sonuç olarak,
Başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak tüm ilçe belediyelerinin kişisel ve kurumsal egoları aşarak ve birlikte iş yapmak niyetiyle kültür ve sanat alanında bir araya gelerek,
İzmir ve ilçelerinde uygulayacakları kültür-sanat politika ve stratejilerini belirleyerek, ortak eylem planlarını hazırlayarak daha kalıcı, sürdürülebilir bir hizmet üretmelerini,
Kültür ve sanat alanındaki hizmetlerde birlikte iş yapma düşüncesini “stratejik ortaklık“, “stratejik işbirliği“, “işbirliği” ve “iş ortaklığı” (workshare) gibi yöntemlerle yaşama geçirmelerini;
Böylelikle kurumsallaşan hizmetlerle Türkiye ve Dünya ölçeğinde ses getirebileceklerini düşünüyor ve bütün bunları büyük bir samimiyetle kendilerine öneriyorum.
Türk Dil Kurumu’nun 1981 yılı baskılı Türkçe Sözlüğü, “proje” sözcüğünü Fransızca ile olan kök ilişkisine işaret ederek, “tasarı” olarak açıklıyor.
İnternetin “Özgür Ansiklopedisi” Vikipedi ise, “bir probleme çözüm bulma ya da beliren bir fırsatı değerlendirmeye yönelik, bir ekibin, başlangıcı ve bitişi belirli bir süre ve sınırlı bir finansman dahilinde, birtakım kaynaklar kullanarak, müşteri memnuniyetini ve kaliteyi göz önünde bulundururken olası riskleri yönetmek şartıyla, tanımlanmış bir kapsama uygun amaç ve hedefler doğrultusunda özgün bir planı başlatma, yürütme, kontrol etme ve sonuca bağlama süreci” olarak tanımlıyor.
Gördüğünüz gibi Vikipedi daha çağdaş ve güncel bir tanım yaparak uzun bir sözcük içinde projenin aşamalarını sıralayarak daha tatmin edici bir yanıt veriyor. Yararlandığım sözlüğün bu kadar kısa bir yanıt vermesinin nedeni, “proje” sözcüğünün muhtemelen o tarihlerde bugünkü kadar rağbet görmemesinden ve “proje yönetimi” kavramının o tarihlerde henüz ortaya atılmamış olmasından kaynaklanıyor olabilir.
İhtiyaç; sorun ya da fırsat…
Vikipedi’nin yaptığı tanımdan da görüldüğü gibi proje için ortada önce bir problemin ya da fırsatın varlığı; yani ihtiyacın olması gerekiyor. Bu anlamda o sorunu çözme ya da fırsatı değerlendirme ihtiyacı olmadığı sürece yapacağımız işi projeye dönüştürmemiz mümkün gözükmüyor. Örneğin Karşıyaka, Bostanlı’daki “Balıkçı Parkı” o parktan yararlananlar açısından oturulamaz, yararlanılamaz duruma gelmedikçe, halktan “parkı yeniden yapın, onarın, daha iyi hale getirin” talepleri gelmedikçe; yani yapılan iş bir talebi, bir ihtiyacı karşılamakdıkça herkesin kullandığı ve memnun olduğu bir parkı durup dururken yıkıp yeniden yapmak bu anlamda “proje” olma koşullarının işine girmiyor. Çünkü ortada bu parkı yeniden yapmayı gerektiren bir ihtiyaç yok. Olsa olsa yeni bir müteahhite ya da taşerona yeni bir iş verme ihtiyacı olabilir...
Gereksiz, gerçek bir ihtiyaca dayanmayan bir parkın yeniden yapımı
Uzman, işten anlayan iyi bir proje ekibi
İkinci olarak bir projeyi yapmak için bir ekibe ihtiyaç var. Biz buna “proje ekibi” diyoruz. Yapılacak iş konusunda bilgili ve deneyimli kişilerden, uzmanlardan oluşması gerekiyor bu ekibin. Örneğin Kültürpark Kaskatlı Havuz kenarındaki “Genç Kız Heykelleri“ni onarmanız gerektiğinde ve bu işi bir projeye dönüştürdüğünüzde bu proje için oluşturduğunuz ekipte heykelden, sanattan anlayan, bu konularda doğru kararlar verebilecek ve yapılan işi layıkıyla denetleyebilecek uzmanların, sanatkarların yer alması gerekiyor. Aksi takdirde, gerçekte olduğu gibi dekorasyon firmalarına yaptırılan ve heykellerin estetiğini, sanatsal bütünlüğünü bozan işlerle karşılaşmanız mümkün olabiliyor.
Proje süresi…
Üçüncü bir unsur olarak, Vikipedi’nin tanımına göre bir projenin proje olması için ne zaman başlayacağının ve ne zaman biteceğinin; yani proje süresinin bilinmesi gerekiyor. Projenin yapıldığı süre başlı başına bir maliyet unsuru olduğuna göre bu maliyeti arttırmamak adına başlangıç ve bitiş tarihlerinin doğru bir şekilde belirlenerek mümkün olduğu kadar uzatılmaması gerekiyor. Aksi takdirde, çoğu İzmirli’nin bildiği gibi karşımıza ne zaman biteceği bilinmeyen metro, tramvay, İzmir-Tarih ve İzmir-Deniz projeleri gibi yıllanan projeler çıkabiliyor. İşte o nedenle, ilan edilen her yeni projenin daha başlangıcında o projenin ne zaman biteceğinin sorgulandığı ya da “projemiz şu tarihte bitecek” diyen belediye başkanlarının sözlerinin şüpheyle karşılandığı durumlarla karşılaşabiliyoruz. İşte o nedenle, İzmir deyince aklınıza ne geliyor sorusuna verilen “denizi“, “kızları, “gevreği” gibi klasik yanıtlara son yıllarda eklenen bir diğeri de “işini geç yapan belediyesi” olsa gerek…
Çevreyi, yayaları ve ulaşımda sıkıntı çeken İzmirliler’i dikkate almayan bir yatırım…
Doğru ve yeterli bir bütçe, sağlam finansal kaynaklar…
Dördüncü bir unsur olarak bir projenin “sınırlı bir finansman” içinde; yani kaynakları önceden belirlenmiş yeterli ve sağlam bir bütçe içinde hazırlanması ve uygulanması gerekiyor. O nedenle olası tüm harcamaların, olağansütü durumlar dışında harcama bütçesine dahil edilmesi gerekiyor. Aksi takdirde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı gibi Mustafa Kemal Sahil Yolu’nun denizin doldurularak yer altına alınması işinde yeterli olmayacağı baştan belli olan bir bütçenin daha işin başında yeni bir proje bütçesi ile ikiye katlandığı durumlarla karşılaşmanız mümkün olabiliyor.
Kalite ve memnuniyet
Beşinci bir unsur olarak tasarlayıp uyguladığınız tüm projelerde müşteri; yani belediyelerde hemşeri memnuniyetini ve kaliteyi gözetmeniz gerekiyor. Yani yaptığınız iş, vatandaşın işine yarıyor mu ya da vatandaş o hizmetten ve kalitesinden memnun kalıyor mu? sorusunun sorulup buna olumlu yanıt alınması gerekiyor. Aksi takdirde o proje gereksiz ve memnun etmeyen bir işe dönüşüyor. Aynen İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin vatandaşa bile bile arsenikli içmesuyu verip, bu durumun başka bir büyükşehir belediye başkanı tarafından gündeme getirilmesi üzerine belediye başkanının halktan özür dilemesinde olduğu gibi …
Riskin yönetimi
Altıncı bir proje gereği ise o işte karşılaşılabilecek riskleri belirleyerek onların gündeme gelmesi durumunda ortaya çıkacak sorunun nasıl yönetileceğini ortaya koyan bir plan ve programın hazırlanması gereğidir. Böylelikle riskin ortaya çıkmasını izleyen çok kısa bir sürede adeta bir “refleks” gibi doğru yanıtın verilmesi mümkün olabilecektir. Ama o proje konusunda gereken tüm araştırmaları, analizleri yapmamışsanız, işi yapacağınız alanı iyi incelememişseniz; aynen İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Fevzipaşa Bulvarı ya da Üçyol-Üçkuyular hattı metro inşaatlarında yapamadığı gibi yeraltı sondajlarıyla kolaylıkla öğrenilebilecek yeraltı sularını ve diğer sorunları projenin başlangıcında öğrenip bilir ve önlemini önceden düşünürseniz oradaki inşaatlarınız yıllar süren bir gecikmeye ve ek maliyetlere neden olmaz.
Projenin genel bir amaç ve hedefle ilişkisi
Yedinci olarak, hazırlayacağınız proje şayet “tanımlanmış bir kapsama uygun amaç ve hedefler doğrultusunda özgün bir planı” öngörmüyorsa; yani hazırladığınız projenin öngördüğünüz bir kapsam içinde sizin temel amaç ve hedeflerinizle bağlantısı yoksa o proje size özgü bir proje olmayacaktır. Örneğin İzmir Ulaşım Ana Planı’nın temel hedef ve amaçları arasındakörfezin, Karşıyaka Tramvay Hattı-İzmir Körfez Geçişi Köprüsü-Konak Tramvay Hattı şeklinde hafif raylı hatlarla çevrelenmesi gibi bir amaç ve hedefiniz yoksayaptığınız Karşıyaka ve Konak Tramvayı projeleri birden sizin olmaktan çıkıp bu amaç ve hedefle İzmir Körfez Geçişi Projesi’ni hazırlayıp uygulamaya koyan merkezi yönetimin projesi olur.
İzmir Körfezi’nin ortasına AKP’nin ampulü gibi yapılacak yapay bir ada…
Proje süreci, tasarım, uygulama, izleme ve değerlendirme olarak bir bütündür.
Sekizinci ve son unsur olarak proje yönetimi tasarım + uygulama + izleme + değerlendirme aşamalarını kapsayan bir yönetim sürecidir. O nedenle başarılı, iyi bir proje sadece tasarlanıp uygulama ile bitmez. O proje ile ortaya konulan iş ya da hizmetin kullanıcılarla olan ilişkisinin izlenmesini ve bu izlemeden kaynaklanan geri bildirimlerin değerlendirilip test edilmesini de içeren uzun bir süreçtir. Bu durum aynen belediyelerin bir mimarlık, mühendislik projesi olarak yaptıkları parkların ve diğer alanların hemşehrilerin tercihlerini ve kullanım alışkanlıklarını dikkate almadan yapılması, o nedenle de büyük bütçeler harcanarak yapılan yatırımların çok kısa bir süre kullanılamaz hale gelmesi durumunda ortaya çıkar. Bu durum aynen İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yeni satın aldığı gemilerde, açık havada bir yandan çay, kahve içerken bir yandan da denizin serin havasını solumaya, kenti ya da güzel körfez manzarasını seyretmeye alışmış İzmirliler’in geleneksel tutum ve davranışlarını dikkate almayan proje tasarım ve yöneticilerinin yaptığına benzer.
Bütün bu değerlendirme ve yorumlardan sonra “proje” ve “proje yönetimi” konusunda sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:
İyi, başarılı bir proje aynen tüm aktörleri, olayları ve aktörlerle olaylar arasındaki ilişkileri doğru yorumlayan bir film senaryosu gibidir. Şayet senaryonuz kötü ve onun yorumu da berbatsa kimse sizin filminizi seyretmek istemez… Ama her şeyi, iyi bir senaryo ve oyunculuk içinde çözmüşseniz hem filminizin gişedeki kuyrukları uzar hem de filminiz sanat ödüllerine boğulur…
Uzunca bir süredir değişik yönlerini ele alarak değerlendirdiğimiz bir başarısız projeyi; yani kent konseyleri ile ilgili görüşlerimizi anlatmaya çalıştığımız yazı dizisini şimdiye kadar yazdıklarımızı özetleyerek ve bir sonuç oluşturarak bitirmek istiyoruz.
Evet, iktidarlara göre her şeyin başıboş, kontrol edilemez olduğu bir dönemde ortaya çıktı kent parlamentoları, senatoları, meclisleri ve diğerleri…
Amaçları, artık yönetemez konuma gelmiş temsili demokrasiye bir alternatif oluşturmak, halkın halk olarak direksiyona geçmek istediği bir dönemdi 1970’li, 80’li yıllar… Hem de dünyanın bir köşesindeki uluslararası bir kuruluş ya da bir devlet istediği için değil; karar alma ve uygulama süreçlerine katılma isteğiyle kendiliğinden ortaya çıkan, bu topraklara ve insanımıza özgü oluşumlardı hepsi…
İçlerinde çok ciddi çalışmalar yapan, isimlerini bugün bile anımsadıklarımız vardı… Bu anlamda kendileri seçmediği halde kendilerini “temsilci” olarak tanımlayanlara ve sisteme karşı bir başkaldırıydı bu (!)
Ama aynı zamanda iktidarı ürküten, zapt-ü rapt altına almaya çalıştığı derinden gelen bir halk hareketiydi bu…
İktidar ve onun belediyelerdeki temsilcisi belediye başkanları kontrol edebilecekleri, yularlarından tutup yönetebilecekleri, gerektiğinde ödüllendirip gerektiğinde cezalandırabilecekleri insanlar, kurumlar istiyorlardı çünkü…
İşte bu fırsatı, 1989 yılında Dünya Bankası’nın ortaya attığı “yönetişim zihniyetine” bulaşan ilk uluslararası kuruluşlardan biri olan Birleşmiş Milletler’in 1992 yılında Rio’da düzenlediği “Yeryüzü Zirvesi” ile elde ettiler. Çünkü “yönetişim” denilen siyasi iktidar aracının patronu ve mucidi Dünya Bankası “yönetişim“in yerelde de, belediyelerde de hayata geçmesini istiyordu.
“Yönetişim” sisteminin kurulmasındaki ilk adım “Yerel Gündem’21 Projesi” ile başlatıldı. Buna göre tüm yerel yönetimlerin, sürdürülebilir kalkınmaya yönelik katılımcı eylem planlaması niteliğindeki Yerel Gündem’21 girişimlerini başlatmaları ve desteklemeleri isten,yordu.
Yerel Gündem’21 projesinin ülkemizdeki başlangıcı ise 1998 tarihli “Türkiye’de Yerel Gündem 21’lerin Teşviki ve Geliştirilmesi Projesi” ile başlatıldı. Bunun ardından gelen yeni projeler, revizyonlar ve anlaşmalarla proje yaygın bir şekilde uygulanmaya başlandı.
Yerel Gündem’21 projesinin uygulandığı ilk dönemde benzeri oluşumların kurulması ve çalışması yasaklanmadığı için biz halk meclisleri, parlamentoları, ve senatoları gibi spontan oluşumlarla Yerel Gündem’21 oluşumlarının bir arada, birbirini etkileyerek var olduğu döneme “karma dönem” adını veriyoruz.
Bir yanda kendiliğinden oluşan halk meclisi, parlamentosu ve senatolarının olduğu, diğer yanda da Yerel Gündem’21 oluşumlarının kurulup hayata geçmeye çalıştığı bu dönemde, yeni yeni oluşturulan Yerel Gündem’21’ler eski oluşumların olumlu etkisi ile daha demokratik, daha katılımcı bir kimliğe sahip oldu. Tüm kenti ve onun sorunlarını kucaklayan İzmir Yerel Gündem’21 gibi bazı oluşumlar, bu halleriyle mevcut iktidarları rahatsız ettiği için hem bunlara çekidüzen verilmesi hem de bunların dışındaki diğer meclis, senato, parlamento gibi oluşumların yasaklanması için ikinci bir adım atılarak “kent konseyleri” sürecine girildi.
Devletin yeniden yapılandığı, bu arada yerel yönetimlerin de bundan pay aldığı 2005-2006’lı yıllarda Belediye Kanunu’na konulan bir madde ve bu maddeye dayanılarak İçişleri Bakanlığı’nca çıkarılan bir yönetmelikle mevcut Yerel Gündem’21’ler daha sıkı, daha dar ve tümüyle belediye başkanına bağlı bir formata çekilerek kent konseyleri dışında benzer örgütlenmelere gidilmesi açıkça yasaklandı.
Tabii ki bu durum, katılımcı ve çoğulcu demokrasinin yeni bir zaferi olarak takdim edildi. Oysa durum hiç de böyle değildi. Olup biten, belediye başkanının; yani yerel iktidarının izin verdiği ölçüde toplumsal bir çalışmanın yapılmasından ve bu çalışmaların yereldeki “yönetişim” mekanizmasının kuruluşu ile çalışmasına destek vermesinden başka bir şey değildi. Bundan böyle günlük konuşmalarımızda “çatışma” sözcüğü yerine “uzlaşma” sözcüğünü tercih edecek, çalışmalarımızı “toplumsal ve yerel sorunlar” yerine “kadın“, “gençlik“, “engelli” ve “yaşlı” gibi toplumsal kimliklerle tanımlanan konulara odaklayacak; böylelikle “yönetişim” mekanizması içinde yer alan sermayeye hizmet edecek ve kent konseyleri dışında her hangi bir alternatif örgütlenmeye başvurmayacaktık.
Eski kent senatosu, meclisi ya da parlamentosunda veya Yerel Gündem’21’lerde çalışanlar bu yeni örgütlenmenin içine girdiklerinde her şeyin değiştiğini, kendilerinin ve çalışmalarının baştan inkar edilip yok sayıldığını, ortamın eskisi kadar demokratik olmadığını gördüler ve yaşadıkları hayal kırıklığıyla bu yeni oluşumların dışında kalmayı tercih ettiler. Çünkü zaten istenmiyorlardı ve onlar da kendilerinden bekleneni yapıp istenmedikleri yerde kalmadılar. Böylelikle aykırı bir ese olarak sorun çıkarmaları, kurulan yeni sistemi bozup mahvetmeleri ihtimali de ortadan kaldırılmış oldu.
Yeni kurulan bu yeni sistem kısa bir süre içinde kendi yeni aktörlerini yetiştirme konusunda da başarılı oldu. O güne kadar hiçbir sivil hareketin içinde yer almamış, sivil toplum çalışma ve mücadelesini bilmeyen, böyle bir kültürü edinmemiş, çoğu sermaye kesiminin dernek ve vakıflarında çalışan, siyasette kariyer yapmak isteyen ya da egosunu tatmin etmek isteyen birçok kişi ya da kurum bu yeni sistemin yeni aktörleri olmaya başladı. Onlar belediye başkanının ve onun bir alt düzeydeki benzeri olan kent konseyi başkanlarına ve genel sekreterlerine biat etmekte beis görmediler. Çünkü onların ruhunda sivil toplum mücadelesinin özü olan muhalif olma isteği, becerisi yoktu. Kendilerine yeni bir statü, yeni bir koltuk, yeni bir kartvizit verildiği sürece kendilerine söylenenlere uymaya, biat etmeye hazırdılar. Yeter ki sahip oldukları ellerinden alınmasın… Yeter ki, gerekli ya da gereksiz hiçbir toplumsal derinliği ve etkisi olmayan “proje” adı verilen işler sayesinde medyada gözüksünler, çıktıkları kürsülerde uzun uzun konuşup hamaset yapsınlar…. Onlar hallerinden memnunlardı açıkçası… Kendilerine “başkan” denilmesi gururlarını öylesine bir okşuyordu ki…
Yaptıklarının toplumsal anlamda bir etkisinin olmadığını hissettiklerinde ise kendilerine vazife olmayan işleri yapmaya kalktılar, parti farklarına göre kendi aralarında örgütlenerek kenti ve ülkeyi bile kurtarmaya kalktılar, verdikleri demeçler, yaptıkları kürsü konuşmalarıyla kendilerini yavaş yavaş siyasete hazırladılar… Hatta kent konseylerini, belediye yönetimleriyle büyük bir uyum içinde kendi “devrimci” örgütüne dönüştürmeyi deneyenler bile oldu…
Sonuç olarak, yanlış bir proje olan “kent konseyleri” kendi hiyerarşi ve bürokrasisini yaratmakta geç kalmamıştı…
Onlar şimdilik hallerinden memnundular ya, kime ne?
Bir yandan da iktidar, 2005’li yıllarda Batı’dan esen rüzgarları tersine çevirmiş, katılımcı ve çoğulcu demokrasiden vazgeçmiş ve önem verdiği güvenlikçi politikalarla belediyeleri kapatmaya, belediyelere kayyum atamaya, gelirlerini kısmaya başlamıştı… Bu konudaki kısık sesle yapılan bir iki protesto dışında herkes halinden yine memnundu…
Hiçbir kural, kaide ve hukuk dinlemeyen, akıntıya kürek çeken, kentin sorunlarını dile getirip “fincancı katırları“nı; yani belediye başkanlarını huzursuz etmek yerine toplumsal önceliği olmayan konularla oyalanıp duran, bu arada belediye başkanlarına devamlı plaketler sunan, onları vitrinin önüne çıkarmaya çalışan bu konseylerin yaşadıkları Lale Devri ne zaman sonuçlanacaktı?
Faşizmin her geçen gün kurumsallaşarak yerleştiği ülke ve kent koşullarında, demokrasiyi kendi içlerinde bir türlü yaşama geçiremeyen kent konseyleri ya bildiklerini yapmaya devam ederek merkezi ve yerel iktidarın destekçisi ve reklamcısı olma görevlerini sürdürecekler ya da kendi başlarına atanan yeni bir kayyumlarla batan bir gemide olmayı yaşayacaklardır…
Unutmayalım ki, demokrasi demeç vermekten, bildiri yayınlamaktan, toplantı yapmaktan çok; önce kendi yaşantımızda, kendi ilişkilerimizde ve içinde bulunduğumuz ortamlarda onu oluşturduğumuz, koruyup kolladığımız takdirde yaşar ve güçlenir…
İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği (İFOD), 1986 yılında kurulmuş ve o tarihten bu yana birçok fotoğraf sanatçısını çatısı altında birleştirmiş, birçok fotoğraf çalışmasına, çalıştaylara, eğitimlere, yarışmalara, yurtiçinde ve dışında açılmış birçok sergiye ev sahipliği yapmış, İzmir’in bilinen tanınan bir sivil toplum kuruluşudur. İFOD aynı zamanda üst yapılanma olan Türkiye Fotoğraf Sanatı Derneği – TFSF’nin de kurucusu ve fotoğraf konusunda eğitim veren fakültelerle de yakın işbirliği içinde.
Geçtiğimiz yıllarda üç ayrı uluslararası fotoğraf günleri organizasyonu yapan İFOD, şimdi yeni başkanı sevgili arkadaşımız Lütfü Dağtaş‘ın yönetiminde bu organizasyonun dördüncüsünü hazırlamaya başlıyor.
Bugün sizlerle, 16 Şubat 2017 tarihinde Kültürpark’taki İzmir Resim Heykel Müzesi ve Galerisi’nde açılıp 6 Mart 2017 tarihine kadar açık kalacak olan İFOD 30. Yıl Sergisi‘ne katılan 88 sanatçının 88 fotoğrafından, kent ve kent yaşamı ile ilgili olduğunu düşündüğümüz dört fotoğrafı paylaşıp herkesi bu güzel sergiyi gezmeye davet edeceğiz.
Bu arada sergide yapıtları yer alan 88 ayrı İFOD üyesinin adlarını saymadan geçmeyelim: A. Beyhan Özdemir, Ahmet Kılıç, Ahmet Tevfik Ceritoğlu, Alahattin Kanlıoğlu, Ali Adar, Ali Işık, Ali Kâzım Sarıkaya, Arda Savaşçıoğulları, Arif Ziya Tunç, Aslı Özdinç, Atilla Özdemir, Ayhan Turan Menekay, Ayşe Aytün Aytar, Barış Barlas, Berkay Sarı, Berna Kızıltan, Burcu Ergun, Celal Erdem, Ceren Palaz, Cumhur Alpdoğan, Cumhuriyet Afife Alpaslan, Cüneyt Karakahya, Ege Erdem, Emine Yelkenci, Engin Demirci, Ercan Erol, Ercan Pek, Erdem Akkoca, Erol Özdayı, Fatoş Kalınkaya, Gamze Türe, Gökhan Ünal, Gönül Ocak, Gülizar Ersoy Yeşilkaya, Gürhan Güner, Hasan Akay, İlknur Baltacı, Irmak Ağrı, İsmet Danyeli, Işık Sezer, Kâmile Kurt, Kemal Okul, Kıvanç Şen, Koray Kutlu, Levent Aydınoğlu, Levent Çanakkalelioğlu, Laine Bencuya, Lütfü Dağtaş, Mehmet Çabuk, Mehmet Önengüt, Mehtap Çakır, Melih İnanlı, Meliha Aladağ, Meriç Kul, Mete Çeşmeci, Metin Aras, Murad Ahmet Çakıl, Murat Kaptan, Mustafa Şakar, Mustafa Tanju Tekgül, Mustafa Yongacı, Muzaffer Alanyalı, Müge Yorgancıoğlu, Nazlı Uysal, Nevcihan Güroğlu Alanyalı, Nilgün Özdemir, Nurten Gül, Okyar Atilla, Özlem Koşar, Özlem Sülo, Ramazan Sinanoğlu, Rıdvan Hoşgör, Sadık Tümay, Selim Ateş, Selim Bonfil, Seray Ak, Serpil Gönüllü, Sevinç Zümbüldere, Seyit Kaya, Sezin Ölmez, Süleyman Bilgen, Şeref Artagan, Tayfun Kocaman, Turalp Karatepe, Türkay Ayyıldız, Veyis Polat, Yusuf Tuvi, Zafer Gazi Tunalı.
Şu sıralar, kültürel değerlerin korunması konusunda duyarlı olan arkadaşlarımızla birlikte İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na vereceğimiz ortak bir dilekçenin hazırlığını sürdürüyor, bunun için araştırmalar ve görüşmeler yapıyoruz.
Çünkü, geçtiğimiz yıl kimliği belirsiz kişiler tarafından ayakları kırılan, geçtiğimiz günlerde de ehil olmayan kişilere restore ettirilmesi nedeniyle estetik bütünlüğü bozulan ünlü sanatçılar Mehmet Şadi Çalık ve Turgut Pura‘ya ait Kaskatlı Havuz’un kenarındaki genç kız heykellerini tescilleterek koruma altına almak; böylelikle bundan böyle bu heykeller hakkında bir şey yapılacağı zaman önce o işin projesinin hazırlanmasını, Kurul’dan izin alınmasını ve restorasyonun da işinin ehli kişi ya da kuruluşlar tarafından yapılmasını istiyoruz.
Böylesi bir girişim için de haliyle okuyor, araştırıyor, bu kentteki ve Kültürpark’taki heykelleri, anıtları, rölyefleri ve benzerlerini tek tek belirleyerek bugün nerede ne vaziyette olduklarını, ortadan kaybolanların da başına neler geldiğini öğrenmeye çalışıyoruz.
Bütün bu araştırmaların sonucunda da Giritli mübadil bir aileden gelip Girit’ten ilk gelişlerinde Bornova’ya yerleşen, daha sonra İzmir Erkek Lisesi’nde okuyan, İstanbul’daki akademi eğitimi sırasında her fırsatta İzmir’e gelip burada değişik heykel, anıt ve rölyefler yapan, 24 Aralık 1979 tarihinde İzmir’de vefat edip Hacılarkırı Mezarlığı’na defnedilen büyük sanatçı Mehmet Şadi Çalık‘ın İzmir’e tüm bir yaşamı boyunca toplam 10 eseri armağan ettiğini öğreniyoruz.
İzmir’e armağan ettiği ilk eseri, aynı zamanda kendisinin de ilk heykeli olan 1940 tarihli “Atbaşları” heykelidir. Bildiğimiz gibi Kültürpark’ın yapımında çalışıp ölen 168 adet atın anısına yapılan bu heykel halen Kültürpark’ta bulunmaktadır.
1940 – “Atbaşları“
1951 yılında yapılıp İzmir Enternasyonal Fuarı Arkeoloji Müzesi önündeki Türk Büyükleri dizisi içinde yer alan beton dökme ve boyalı “Yavuz Sultan Selim” büstü ile 1952 yılında Hakkı Atamulu ile birlikte Kültürpark için yaptığı rölyefin bugün nerede olduğu bilinmiyor.
1951 – “Yavuz Sultan Selim“1952 – “Rölyef” – Mehmet Şadi Çalık & Hakkı Amulu
1954 yılında diğer bir ünlü sanatçı Turgut Pura ile birlikte yaptığı “Genç kız heykelleri” ise o tarihten bu yana İzmir’i İzmir yapan önemli sembollerden biri olarak Kaskatlı Havuz’un kenarını süslemektedir.
1954 – “Genç Kızlar“
2016 – Ayağı Kırık “Genç Kız“
2017 – Onarılarak bir kayık küreğine dönüştürülen “Genç Kız” ayağı
Mehmet Şadi Çalık‘ın 1954 yılında İzmir Enternasyonal Fuarı’ndaki Sümerbank Pavyonu için yaptığı 250x200x20 cm boyutlarındaki kadın figürü ve koç başından oluşan alçı rölyef ile 1957 yılında İzmir Enternasyonal Fuarı Sanayi Odaları Pavyonu önüne konulan yükseklikleri yaklaşık 2-4 m arasında değişen, ikisi iç içe, demir borulardan yapılmış, altısının üstü alçı levhalarla kapatılmış ve renkli boyanmış prizmalardan oluşan demir-alçı “Kompozisyon” isimli yapıtın da bugün nerede olduğu, başlarına nelerin geldiği bilinmiyor.
1954 – “Genç Kız ve Koç “Rölyefi1957 – “Kompozisyon“
1960 yılında Kültürpark’ın Lozan Kapısı yakınına yerleştirilen 700x200x250 cm boyutlarında alçıdan mamul, beyaz boyalı “27 Mayıs Devrim Anıtı“nın akıbeti ise diğerlerine göre daha kötü oluyor. Çünkü temsil ettiği toplumsal olaylar nedeniyle 1980’li yılların başında koruması gerekenler tarafından parçalanarak imha ediliyor.
1960 – “27 Mayıs Devrim Anıtı“
1964 yılında Büyük Efes Oteli’nin giriş holüne yerleştirilmek üzere yapılan ve Cevat Şakir Kabaağaçlı‘ya (Halikarnas Balıkçısı) armağan edilen “Antik Ege” adlı rölyef ve onun eşi olan “Artemis heykeli” ise bugün bu beraberliklerini ne yazık ki sürdüremiyorlar. Selçuk Müzesi’ndeki aslının kopyası alınarak üretilen “Artemis heykeli” bugün Swissôtel Büyük Efes Oditoryumu’nun girişindeki yerini korurken otelin satılması sırasında envantere alındığı söylenen “Antik Ege” rölyefinin nerede olduğu bilinmiyor.
1964 – “Antik Ege” Rölyefi1964 – “Artemis“
1971 yılında Yapı Kredi Bankası Kordon Şubesi duvarına yerleştirilen “İlerleme ve Kalkınma” ve “Bağımsızlık ve Özgürlük” isimli rölyeflerinin ise, sözkonusu banka binasının yakın zamanda yıkılması nedeniyle nerede olduğu bilinmiyor.
1971 – “Bağımsızlık ve Özgürlük“1971 – “İlerleme ve Kalkınma“
Sanatçının 1977 yılında yaptığı “Süleyman Ferit Eczacıbaşı” heykeli ise, neyse ki Konak Katlı Otoparkı’nın yanındaki parktaki yerini, özgün konumunda olmasa da koruyor.
1977 – “Süleyman Ferit Eczacıbaşı“
Tabii ki bu listeye bu araştırmayı yaparken öğrendiğimiz Turgut Pura‘nın Kültürpark’ta kaybolan heykellerini, sevgili büyüğümüz Şevki Figen‘in Turyağ Genel Müdürü iken sponsorluğunu yaparak Kültürpark’a armağan ettiği ve daha sonraki yıllardaki ısrarlı takibine karşın bulamadığı “Gülümseyen Atatürk” heykelini dahil etmiyoruz.
Ama bu kısa araştırma sonucunda net bir şekilde görüyoruz ki, kendi içimizden çıkıp dünyaca tanınan değerli sanatçıların bizlere armağan ettiği eserleri, hem de Kültürpark gibi korunaklı bir kamu alanında koruyamıyor, onlara sahip çıkamıyoruz. Koruyamadığımız gibi Kültürpark yönetimi olarak onların bozulmasında, yıkılmasında ve ortadan kaybolmasında suç ortağı olarak, hatta suçlu olarak payımız oluyor.
Ondan sonra da çıkıp, “Kültürpark, kurulduğu yıllarda örnek alındığı Moskova’daki Gorki Park gibi bir kültür, sanat parkıdır, öyle olmalıdır” diyoruz.
Diyoruz ama kültüre, sanata dair elimizdeki bu değerleri, bu eserleri yeterince koruyup kollayabiliyor muyuz?
Hayır!; hem de net bir şekilde hayır !
Bugün bizce, kamu yönetiminin sürekliliği boyutunda suçlu koltuğuna oturup hesap vermesi gerekenler, Kültürpark’a bakmayanlar, onu ve onun içindeki eserleri koruyamayanlar yine ortaya çıkıp kültür sanat merkezi yapacaklarını, böylelikle o bölgeyi çöküntü alanı olmaktan çıkaracaklarını söyleme gafletinde bulunabiliyorlar…
Şayet ülkenin içinde bulunduğu bu zor günlerde yeni otoriter bir sistemin kurucusu olacak anayasaya nasıl “Hayır!” diyorsak; bilgisiz, ilgisiz ve umursamaz bir şekilde bu değerli eserleri, kültürel varlığımızı koruyamayan yönetimlere, bu eserlerin yok olmasına neden olanlara da “Hayır!” diyebilmeliyiz.
Sanırım ilk söyleyeceğimiz “Hayır!“, devamında söyleyeceğimiz diğer “Hayır!“larla birlikte ülkemizi ve kentimizi aydınlıklara taşıyacaktır…
Kaynaklar:
Çalık, Siren; Şadi Çalık, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Aralık 2004
İzmir’in büyük kültürel etkinliklerin yapıldığı bir kent olmasını kim istemez ki?
Öyle ya taşra olmama, kültürel üretimin içinde bulunma kentlerin aynı zamanda ayırt edici özelliğidir diye tanımlıyoruz…
Eğer uluslararası ya da ulusal çapta yaratıcı etkinlikleri organize edemiyorsanız haliniz harap.
Bundan şehir birçok bakımdan etkileniyor. Bir kez taşra olmayı gönüllü olarak kabul ediyorsunuz, kendiniz bir şey üretmiyor üretileni tüketmeye talip oluyorsunuz. Artık bu olumsuzlukları uzatmak mümkün…
Niye anlatıyoruz bunları?
17-18 Şubat günlerinde “İzmir Öykü Günleri” yapıldı.
Bence, ulusal çapta özgünlüğü olan edebiyatla kenti buluşturan bir etkinlikti.
Üstelik bu tip okuma-yazma içerikli etkinlikler doğası gereği entelektüel yanı olan çalışmalardır.
Dolayısıyla çağrılan konuklar, katılımcılar kamuoyu oluşturabilecek özgül ağırlığa sahip insanlardır.
Etkinlikleri sadece katılanların sayılarına indirgeyerek hesap yapanların bu durumu göz önünde tutmasını öneririm.
Bu etkinlik on beşinci defa düzenleniyor. Erdal İzgi zamanında başlamıştı, Muzaffer Tunçağ, Hakan Tartan ve şimdi Sema Pektaş başkanlığında devam ediyor.
O halde içerik ve sunumda yenileşmelere gitmek gerekiyor. Artık öyküsünü okuyan öykücünün görsel bir sunumla okuma edimine destek sağlaması gerektiğine inanmaktayım.
Ayrıca etkinliğin içeriğini oluştururken Türkiye’deki en iyi öykü yazan ödülü almış edebiyatçıları mı çağıracağız? Yoksa bu bir kentin tümünün içinde yer alacağı bir faaliyet mi olacak? Ya da başka bir deyişle Yunus Nadi Edebiyat Ödülü gibi o yılın en seçkin edebiyatçılarını mı seçeceğiz?
Böyle bir kriter yerelde kalan edebiyatçıyı ve öykücüyü çoğu zaman etkinliğin dışında bırakıyor.
Oysa düzenlemeyi yapan kuruluş, Konak Belediyesi ve dolayısıyla yerel dediğimiz süreçlerin yönetiminden sorumlu. Dolayısıyla burada ince bir çizgi var; İzmir’deki edebiyatçı çeşitli nedenle etkinliğin dışında kaldığında etkinliğe sahip çıkmıyor ya da görmezlikten geliyor. Gereksiz kırgınlıklar baş gösteriyor. Oysa edebiyat yapısı gereği insanın duygu dünyasında olumlu şeylere yer açan, iyimser olmayı, dayanışmayı, iyi dediğimiz duygunun var olduğunu bize gösteren, yaşattıran bir şey değil midir?
O halde dostlukları kent için birlikte yapılacak ve ayrıştırmayı öteleyecek seçimleri bulmak zorundayız.
İzmir farklılıklarını ortaya koyan bir kenttir; nitekim yerel yönetimlerin bir etkinliği on beş yıl sürdürmesi İzmir’in bir farklılığı olsa gerektir.
Bir şeyi daha belirtmeliyim; bu tip etkinlikler olmasa bu duyarlıklar yaratılmamış olunsa “Tarık Dursun K. Yazar Evi” muhtemelen açılmamış olurdu diye düşünenlerdenim.
Bu arada hemen şunları da söylemeliyim bu konuda daha yapılacak çok şey var gibi.
Cevat Şakir Karaağaçlı, Necati Cumalı, Atila İlhan, Samim Kocagöz ve daha onlarca önemli edebiyat insanı İzmir’in değerleri olarak ilgi bekliyor.
Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun tabloları, mektupları ile kişisel eşyalarından oluşan sergisi haklı olarak beğeniyle karşılandı geçtiğimiz ay içinde açıldığında. Neden İzmirli yazarlar için buna benzer sergiler ve farklı çalışmalar yapılmasın ki.
Söz edebiyatın gücünden, bir kente kattıklarından açılmışken İzmir’in çevresinde yer alan Urla, Çeşme, Foça gibi küçük, şirin yerleşim yerleri aklıma geliyor. Birçok sanat insanı buralarda oturuyor. Bu insanların sinerjisinden yararlanmak oradaki yerel yönetimlerin becerisine kalmış. Bu insanları görmek, entelektüel güçlerini ve bilgilerini o kente katmalarını sağlamak bence önemli.
Bitirirken “İzmir Öykü Günleri” etkinliği özgün bir etkinliktir, dolayısıyla bunun kıymetinin bilinmesi gerekir diye düşünürüm. Ayrıca edebiyat etkinlikleri o kentin aynı zamanda entelektüel gelişiminde önem arz eder, düşünsel gelişime katkı sağlar… Bu açıdan da görülmelidir.
Kentle, kentsel politikalarla ilgili yeni bir kitap… Yepyeni, sımsıcak bir yayın… 1995 yılında editörlüğü Jonathan S. Davies ile David L. Imbroscio tarafından yapılan ve asıl ismi “Theories of Urban Politics“, bizdeki ismi ise “Kentsel Politika Teorileri” olan kitap… 2017 Şubat ayında Litera Yayıncılık tarafından yayınlandı. Emek Şevket Ataman tarafından çevrilen 512 sayfalık bu kitabın fiyatı şimdilik 36 lira.
Jonathan S. Davies
Kitabın editörlerinden Jonathan S. Davies, Warwick Üniversitesi Yönetişim ve Kamu Yönetimi Enstitisü’nde Kamu Politikası Doçenti imiş. Görevli olduğu bölümün adından da anlaşılacağı üzere kamu yönetiminin yerini yönetişim denilen siyasi iktidar modelinin almasını isteyip savunanlardan biri. Siyaset üzerine yaptığı doktorasını, 2000 yılında York Üniversitesi’nde tamamlamış. “Partnerships and Regimes: The Politics of Urban Regeneration in the UK” ve “Challenging Governance Theory: From Networks to Hegemony” kitaplarının yazarı. Ayrıca “Urban Politics: The Sage Library of Political Sciences: New Directions” kitaplarının editörlüğünü David L. Imbroscio ile birlikte yapmış. “Policy Studies” dergisinin editör kurulunda görevli olan yazarın, yönetişim, kentsel politika ve kamu politikaları konusunda çok sayıda makalesi bulunmakta.
David L. Imbroscio
Kitabın diğer editörü David L. Imbroscio ise Louisville Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Kentsel ve Kamusal Sorunlar profesörü olarak çalışıyor. “Reconstructing City Politics: Alternative Economic Development and Urban Regimes” ve “Urban America Reconsidered: Alternatives for Governance and Policy” kitaplarının yazarı. Ayrıca “Making a Place for Community: Local Democracy in a Global Era” kitabının ortak yazarı, “Critical Urban Studies: New Directions” kitabının ortak editörüynüş. Çalışmaları çeşitli akademik dergilerde ve derlemelerde yayınlanmış. Kent Sorunları Derneği’nin yönetim kuruluyla “Journal of Urban Affairs” dergisinin editör kurulunda görev yapıyormuş.
İlgilendikleri konuları, yazdıkları kitap ve makaleleri; ayrıca incelememize konu olan kitabın sayfalarını biraz karıştırdığımızda bu iki akademisyenin, yakın zamanda ülkemizde ve İzmir’de yeni yeni büyük projelerle ve “yönetişim“, “tasarım“, “yenilikçilik“, “yer/place” gibi sihirli sözcüklerle çıkan “yerli malı, yurdun malı” kişi, kurum ve anlayışların kaynağına ulaştığınızı, bu tür düşünce, siyaset ve uygulamaların asıl merkezine ulaştığınızı anlıyorsunuz.
“Kentsel Politika Teorileri” kitabı “Teşekkür“, “Katkıda Bulunanlara İlişkin Bilgiler”, “Tablo ve Şekil Listesi“, “Önsöz“, “Başlarken: Yirmi Birinci Yüzyılda Kentsel Politika” bölümleri dışında toplam beş kısımdan oluşuyor:
“Giriş” başlığını taşıyan birinci bölümde Peter John‘un “Neden Kentsel Poltika Çalışılmalı?” başlıklı makalesi,
“Güç – Toplumsal Gücün Tarihi” başlığını taşıyan ikinci bölümde Alan Harding‘in “Toplumsal Gücün Tarihi“, Karen Mossberger‘in “Kentsel Rejim Analizi“, Mike Geddes‘in “Marksizm ve Kentsel Politika“, Serena Kataoka‘nın “Post Ön Ekli Kentsel Politika Teorileri” başlıklı makaleleri,
“Yönetişim – Yeni Kurumsalcılık ve Kentsel Politika” başlığını taşıyan üçüncü bölümde Vivien Lowndes‘in “Yeni Kurumsalcılık ve Kentsel Politika“, Hank Savitch ve Ronald K. Vogel‘in “Bölgecilik ve Kentsel Politika“, Stephen Greasley ve Gerry Stoker‘in “Kentsel Siyasi Liderlik“, Anne Mette Kjaer‘in “Batı Dünyası Dışında Küreselleşme ve Kentsel Sorunlar” başlıklı makaleleri,
“Toplum” başlığını taşıyan dördüncü bölümde Mara S. Sidney‘in “Yoksulluk, Eşitsizlik ve Toplumsal Dışlanma“, j. Phillip Thompson‘un “Irk ve Kentsel Politika Teorileri“, Judith A. Garber‘in “Cinsiyet ve Cinsellik“, Helen Sullivan‘ın “Sosyal Sermaye“, Gordana Rabrenovic‘in “Kentsel Toplumsal Hareketler” başlıklı makaleleri,
“Zorluklar” başlığını taşıyan beşinci ve son bölümde ise Clarence N. Stone‘nun “Kim Yönetiyor? Vatandaşlar ve Kentlerin Siyasi Düzeni” isimli makaleleri yer alıyor.
Yaşadığımız kentlerde kendimizi içinde hissettiğimiz sıkıntı ve sorunlardan şikayet etmek, sızlanmak ve bunları başkalarıyla paylaşmak, sorunlara şimdiye kadar öğrendiğimiz ezberlerle çözüm aramak yerine konuyu, sorunu gerçekten anlamak, öğrenmek ve doğru çözümler bulmak istiyorsak, ister sizin görüşlerinizi ifade etsin ister görüşlerinizin tam karşısında olsun lütfen bu araştırmaları, makaleleri ve benzeri yayınları okuyalım, öğrenelim.
Böylelikle biz burada, kendi kentimizde kendi sorunlarımızla boğuşurken aynı sorunları yaşayan başka dünya kentlerinde başka insanlar neler yapıyor, sorunlara nasıl çözüm buluyor, ortak sorunlarımızın kaynağı ya da çözüm noktası olan düşünceler nasıl geliştiriliyor; lütfen bütün bunları izleyelim, okuyalım ve öğrenelim…
Soğuk bir gün. İşten eve dönüyorsunuz. Sizi çok yormuşlar bugün. Gerginsiniz. Tek düşünceniz eve varmak. Belki üzerinizdeki ağırlıkları atmak, arkasından ılık bir duş sizi rahatlatabilir. Ama uzun bir yürüyüş yolunuz var. Yürüyorsunuz. Birden yürüyüş temponuza uygun bir şarkı mırıldanmaya başlıyorsunuz. Şarkı pelesenk gibi dilinize yapışıyor. Söylüyorsunuz, tekrar söylüyorsunuz. Etrafa bakıyorsunuz kimseler yok. Adımlarınız değişiyor. Müziğinize uyan adımlara dönüşüyor. Yetmiyor, hem yürüyorsunuz, hem şarkı söylüyorsunuz, hem de kimseye çaktırmadan dans ediyorsunuz. Fred Astair gibi?!… Bu sizi neşelendiriyor. Aman ne güzel!.. Derken fark ediyorsunuz ki, evinizin bulunduğu sokağı geçmişsiniz. Hay Allah!…
Videoyu sonuna kadar izlemek zorunda değilsiniz. O bu güzelliğiyle, bir konuya girebilmem için orda. Konu oyun. Oyun nedir sorusuyla başlamak istemedim. Çünkü bu soru dipsiz bir kuyu gibi. Biz bu kuyuya birazdan girmeğe çalışacağız.
Çocuklar oyun oynar, Oyun oynayan çocuklar oyun nedir diye sormaz. Onlar yalnızca oynar. Meraklı yetişkin olarak siz ona sorduğunuzda oyun nedir diye, şaşırarak yüzünüze bakar. İşte görmüyor musun? Oynadığı oyunu gösterir ve işte bu oyun der muhtemelen. Onlar oyunun ne olduğunu bizden iyi bilirler. Çünkü onlar oynayandır. Oyunu her yönüyle yaşayan onlardır. Çoğu kez küçümseriz onları. Ne yapıyor bu çocuk (lar)? Bir yığın saçmalık. Anlamsız gelir bizlere. Tanıdığım bir ailenin çocuğu evde ne kadar terlik, ayakkabı varsa dolaptan indirir, onları arka arkaya dizer tren gibi sürmeğe kalkardı. Hele bir tanesi sıradan çıksın. Büyük bir ciddiyetle onu yerine koyar, devam ederdi sürmeğe. Annesi de dahil gerçekten ne yaptığını, yapmak istediğini anlayamazdık. Ama o büyük bir ciddiyetle oynardı terliklerle. Neler geçerdi kafasından? Neredeydi? Her nerede ise doğru bir yerdeydi. Düş gücünün götürdüğü yerde.
Bir yetişkin için saçmalıklarla dolu olsa da oyun, çocuk için ciddi bir eylemdir. Çünkü oyun onun işidir. Yetişkinler kendi işlerini nasıl ciddiye alıyorsa, Oyun da çocuk için ciddiye alınması gereken bir uğraştır. Nedir diye sorduğumuzda çok sayıda açıklama ve tanım var. Örneğin;
Eğlenmek için herhangi bir amaç gütmeden yapılan eylemler,
Oyalanma ya da dinlenme amacıyla yapılan eylem ve etkinlikler,
Herhangi bir engel olmaksızın özgürce yapılan eylemler gibi.
Felsefeciler, psikologlar, eğitimciler, antropologlar “oyun”u inceleme konusu yapmışlar. Her biri konuyu kendi uğraş alanlarının çerçevesinde ele almışlar. Sonuç olarak oyunla ilgili çok farklı görüşler ortaya atılmış. Bazılarına göre oyun dinlenme ve rahatlama aracıdır. Bazılarına göre bizi yaşama hazırlar. Bazıları için zihinsel gelişimde gerekli bir etmendir. Kimileri için oyun kültürel bir olgudur. Özünde düş gücü ve yaratıcılık vardır. Bu açıdan sanatla ortak yanları vardır. Hatta felsefeciler, psikologlar, eğitimciler oyunun sanatın temeli olduğu görüşünü paylaşırlar. Oyun çocuğun düş gücünü disipline eder ve böylece sanat ortaya çıkar (R. Hartley, R. Goldenson). Nasıl oyunda gerçekliklerin dünyasından uzaklaşılıyorsa sanat da oyun gibi gerçeklerden kaçıştır (S. Freud). Ayrıca oyunla yaşamın hoş olmayan yanlarından kaçar, deneyimleri çözümler, unuturuz. İnsanlar dışa vuramadıkları korkularını oyun yoluyla ifade edebilir, korkularıyla yüzleşebilir..
Adam Blatner ve Alice Blatner oyunun yararlarını şöyle sıralarlar.
Düşüncede esneklik yaratır.
Girişkenlik ve doğaçlamayı geliştirir.
Dahil olabilme ve iletişime geçme yeteneği ve uyum sağlama becerisi kazandırır.
Sorgulama ve alternatif çözümler arama, problem çözme ya da yeni teknik ve stratejiler öğrenilir.
Oyun insanın doğasında vardır. Yetişkinler de oyun oynayabilir.. Ama nedense oyun yalnızca çocukların uğraşıymış gibi anlaşılıyor. Burada oyundan anlaşılan özgürce oynanan yapılandırılmamış oyundur. Modern toplumda yaşam, yarışma ve kazanma üzerine kurulduğundan insanda özgürce oynama isteğini öldürüyor. Oyunu iki türde ele alabiliriz. Yapılandırılmış oyun ve dramatik oyun. Yapılandırılmış oyun oynayandan önce belirlenmiş belli kalıpları olan oyunlardır. Örneğin; futbol, tavla, tenis, golf, kâğıt oyunları gibi. Dramatik oyun ise önceden belirlenmemiştir. Özgür ortamlarda oynayanların o an keşfettikleri, özgürce belirledikleri oyunlardır. Özünde yaratıcılık ve düş gücü vardır.
Çocuk oyunları daha çok dramatik oyunlardır. Evcilik oyunu, doktorculuk oyunu, atlı savaşçı oyunu gibi oyunlar dramatik türden oyunlardır.
Bu oyunlarda “mışgibi” yapılır. Sonuçta çocuk bir şeyler öğrenir, toplumsallaşır. Dramatik oyunlarda bir nesne başka bir nesne yerine koyulabilir. Oklava yağız bir at olur. Bir tahta parçası bir kılıç ya da keman, tencere şık bir şapka ya da kask, masanın altı ev olabilir. Düş gücünün ve yaratıcılığın kullanıldığı oyunlardır. Bu oyunlardaki dramatik süreçlerde çocuk zihinsel, duygusal ve toplumsal gelişimini gerçekler. Çocuğun ilerde sağlıklı bir birey olması için bu gelişmeler gereklidir. Yine bu süreçlerde çocuk yetişkinlikteki yaşama hazırlanır.
Acaba günümüzde, özellikle büyük kentlerde çocuklar bu süreci yaşayabiliyorlar mı? Çocukların önünde engeller var mı? Prof. Dr. Bekir Onur “Müze ve Oyun Kültürü” adlı kitabında engellere değiniyor.
Ev dışı güvenliği ile ilgili kaygılar (Mahalle yaşamının yok olması,).
Anne ve babaların çalışma saatleri (Uzun saatler çalışmaları eve yorgun gelmeleri, çocuklarıyla oynayacak zamanlarının olmaması).
Çocukları başarıya odaklı bir yaşama zorlama. İlerde başarılı bir yaşam, iyi bir gelecek kurabilmeleri için oyun çağındaki çocukların anne baba ve öğretmenleri tarafından zorlanması, gelecek yaşamlarının şimdiden kurulmaya çalışılması (özel dersler, dershanelere gitme, durmadan belli derslere çalışma, kurslara katılma gibi. ). Sonuç olarak, çocuklar zamanından önce yetişkin olmaktadırlar.
Özgürce, bol bol oynayacakları boş zamanların azalması. Onun yerine programlanmış boş zaman etkinliklerinin artması (bazı beceri ve sanat kurslarına gitme gibi).
Çekirdek aileyle birlikte oturulan mekânların iyice küçülmesi, ev içi yaşamda çocukların özgürce zıplayıp oynayacakları yerlerin azalması.
Televizyon seyretmenin artması. Çekirdek aileyle birlikte küçülen mekânlar, anne babanın eve yorgun gelmesi çocuklarla ilgilenecek zamanın azalması sonucu çocukların boş zamanları olsa bile bu zamanı televizyon karşısında tüketmeleri..
Kamu kuruluşları tarafından oluşturulan çocuk mekânlarının yetişkinler tarafından planlanıp hazırlanması (Parklar, bahçeler, müzeler).
Çocuk hakları sözleşmesinde oyunun çocuğun hakkı olduğu vurgulanır. Buna dayanarak, günümüzde her kuruluş çocuklar için bir şeyler yapıyor. Başta yerel belediyeler olmak üzere, dernekler, okullar ve birçok kurum ve kuruluş çocuk etkinliği yapmağa çalışıyor.. Yapılanlar ne kadar doğru konusuna girmeden önce şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Her çaba yine de “yetişkinleştirilmiş çocuk“ yaratmağa hizmet etmekte. Çocuklar için kurslar, yarışmalar, gidelim görelim etkinlikleriyle sınırlı kalmakta. Yetmiyor. Çocuklarla ilgili ne yapılıyorsa çocuklara hiç sorulmadan yetişkinlerin öngörüsü doğrultusunda verilen kararlar yaşama geçiriliyor. Bu da yetmiyor çocuklar için oyun merkezleri oluşturuluyor. Alışveriş merkezlerinde, AVM’lerde, her türlü denetimden yoksun, çocuklar için hazırlanılmış dünya kadar oyun hizmete sunuluyor. Sunulan oyunların nitelikleri tartışılır. Bu yerlerde oyun her şey gibi bir rant alanı olarak karşımıza çıkıyor.
Yetmiyor. Yerel belediyelerin yeşil alan dediği yerlere, pedagojik olarak hiçbir yararı olmayan yine yetişkinler tarafından düşünülmüş, üretilmiş oyuncaklar yerleştiriliyor. Bu oyuncaklarla birlikte oynamak yerini birinin oynamasına bırakıyor. Böylece oyunun çok önemli işlevlerinden biri olan toplumsallaşma ve ait olma duygusu gerçekleşemiyor ya da, birlikte bir şeyler yaratma olmadığı için birer robot gibi bir takim eylemleri yerine getiriyorlar. Oyun da oyuncak da, modern toplumu biçimlendiren bireyci yalnızlığın bir göstergesi oluyor. Böylece. bireyci kültürden çocuklar da nasibini alıyor. Bu kültürün getirdiği bir başka olumsuzluk geleneksel çocuk oyunlarının yok olmasıdır.
Bu oyunlar değerlidir. Çocuklar tarafından yaratılmışlardır. İçinde düş gücü ve yaratıcılık vardır. Bilişsel, duygusal, bedensel tüm yetilerini kullanabilme ve onları daha da geliştirme şansı bulur. Düşünür, stratejiler geliştirir. İnsan ilişkileriyle ilgili değerli bilgiler öğrenir.
Çocukları bireyci kültürden toplulukçu kültüre geçirebiliriz. Katılımcı bir anlayış bunu sağlayabilir. Konumuz belediyeler ve kent stratejileri olduğunda bu katılımcı kültürü oluşturmak kent yetkililerine düşer. Çocuk parkları ve bahçeleri oluşturulurken çocukları dahil etmek, onların verecekleri kararlarla oyun alanlarını oluşturmak ya da onlar için bir şeyler yaparken onların fikrini almak yeterlidir. Çocuğun karar sürecinde söz sahibi olması yeterlidir.
Katılımda zorlama olmamalıdır. Çocukların katılımını sağlayacağız diye çocuğu katılıma zorlamak da katılımcı anlayışa terstir. Bu bizim toplumumuzda sıkça yapılan bir yanlıştır. Çocukları karar süreçlerine katmanın yol ve yöntemlerini iyi bilerek bu iş yapılmalıdır. Çocuğun bilinçli katılımı çocuğu geliştirir. Bu süreçte çocuk kendiyle ilgili bir şeyler öğrenir ve öğrenme kalıcı olur.
Bu arada değinmekten büyük bir haz duyacağım bir konu var. Çocuklar için katlımcı kültürün en iyi yaşanacağı yer çocuk müzeleridir. Ne yazık ‘İlklerin kenti İzmir’imizde bir çocuk müzesi yoktur.
Oyun ve oyuncak kültürüyle ilgili ürünlerin ticarileşmesi, kültür pazarları tarafından yönlendirilmesi katılımın önünde büyük bir engeldir. En azından belediyelerin bu tür ürünlere itibar etmemesi çocuklar açısından iyi olur.
Dikkat ederseniz hala bir oyun tanımı veremedim, Vermek niyetinde de değilim. Çünkü tanımın geçerli olması için “ayarını mani, efradını cami” olması gerekir. Oyunla ilgili böyle bir tanım mümkün değil gibi görünüyor. Çünkü oyun kendi içinde karşıtlıklar taşıyor.
Oyun yaşanır. Tıpkı çocuklar gibi. Oyunu anlamak için oyun oynamak gerek sanırım. Bu oyunlar dramatik olmalı. Çocuklar gibi, utanarak, coşarak, şaşarak yaşamalı. Biz yetişkinler için belki de yaşamın kendisi oyun. Böyle düşünen düşünürler var. Bana sorarsanız oyun yaşamın da üstünde bir süreç. Ayrıca konumuz yaşamın oyun olup olmadığını sorgulamaktan çok, çocuklar için bu konuda ne yapıldığı olmalı. Kolay gelsin.
Kaynaklar:
1.McCaslin, Nellie; Yaratıcı Drama, Sınıf İçinde ve Dışında, Nobel Akademik Yayıncılık Eğitim Danışmanlık Tic. Ltd. Şti.
2. Onur, Bekir; Müze ve Oyun Kültürü, İmge Kitapevi.
Turan, Osmanlı döneminde bir yerleşim yeri olarak gelişmeye başlamasıyla birlikte hem çiftlikleri, yazlık evleri barındıran bir sayfiye yeri, hem de İzmir’le yakın çevresindeki Bayraklı ve Karşıyaka’nın kömür ve akaryakıt ihtiyacını karşılayan depoları, iskeleleri ve giderek tüm ülkeye hizmet veren yağ, sabun ve deterjan fabrikalarının bulunduğu bir sanayi bölgesi olma kimliğine sahip olmuştur.
Turyağ – Türkiye Yağ ve Mamulatı Sanayii Ltd. Şti.
Bölgede hatırlanıp bilinen ilk üretim tesisi, önce daha çok meşe palamutundan dokuma sanayi için gerekli olan tanen maddesinin elde edildiği küçük bir yağhane iken giderek büyüyüp fabrika boyutlarına ulaşan, bu arada bitkisel yağ dışında bunun yan ürünlerinden imal ettiği sabun ve deterjanlarla ünlenen; hatta mahalleye adını veren Tükiye Yağ ve Mamulatı Sanayi Limited Şirketi‘ne ait Turyağ fabrikasıdır.
Turan: İskeleler, gemiler, fabrikalar ve bacaları…Turan – Arkada istim dumanını salıp giden Basmane-Karşıyaka banliyö treni…Önceleri meşe palamutunun işlendiği ilk fabrika…Bugün İZBAN hattı ile Anadolu Caddesi’nin geçtiği yerleşim…Denizden Turyağ fabrikasıFabrika giriş kapısıFabrikanın havadan görünüşüÜnlü Turyağ bacasıSami Güner’in objektifinden Turyağ fabrikası
1916 yılında İngiliz sermayesi ile kurulan küçük bir yağhane ile başlayan üretim, işyerinin 1918 yılında Emlak Dairesi tarafından satın alınıp 10 yıl süreyle özel şahıslara yaptığı kiralamalarla devam etmiş, fabrikalaşma süreci ise bu işyerinin 1928 yılında önce bir Alman şirketi, ardından da 1929’da bir İngiliz şirketi olan Eastern & Overseas Products Ltd. tarafından satın alınması ile başlamıştır. Bu dönemde bitkisel margarin üretimine yönelik yatırımların yapıldığı fabrika, 1932 yılında ilk bitkisel margarini piyasaya sunmuştur. Tüketiciler tarafından büyük ilgiyle karşılanan Turyağ margarini, el değmeden hazırlanan bir sisteme sahipti.
1938’de yılda 500 tonu bulan zeytinyağı ve 2 bin 500 tonluk küspe ihracatı yapıyordu. İkinci Dünya Savaşı’na rağmen yatırım yapmaya devam eden Turyağ, ürün çeşitlerini hızla artırdı. Savaş yıllarında ise ordunun ve yatılı okulların bitkisel yağ ve makine yağı ihtiyacının tamamını karşılıyordu.
1957’de sermaye artırımına giden Turyağ‘a Yapı ve Kredi Bankası ortak oldu. 1965’de dünyanın en büyük kuruluşlarından Henkel‘in ortaklığı ile Turyağ yeni bir döneme geçti. 1983’de Turyağ‘ın ilk sofra margarini olan “Yayla” piyasaya sunuldu. 1994 yılında ise Yapı Kredi Bankası, elindeki hisseleri Henkel‘e devretti. 1996’da Türk Henkel yönetimine geçen Turyağ‘ın merkezi İstanbul’a taşındı.
2007’de Çallı Gıda ve Arı Rafine ve Yağ Sanayi A.Ş. konsorsiyumu, 2014 yılında da Cargill Gıda Türkiye tarafından satın alındı.
Şükrü Tül, bir yağhaneden bir fabrikaya dönüşerek bulunduğu bölgeye adını veren Turyağ’ın yaşam öyküsünü “Tepekule’den Bayraklı’ya” adlı kitabında şu şekilde anlatmaktadır:
“Eski Aya Triada’daki yağhane cumhuriyetle birlikte büyüdü. 19 Haziran 1934 tarihinde İngiliz kökenli Eastern and Overseas Products Ltd. yağhaneyi satın aldı ve üretime geçti. “Turyağ”, Türkiye Yağ ve Mamulatı Sanayii Limited Şirketi olarak tescil edildi. Türkçe kısa adı ile Turan Yağ ve Sabun Fabrikaları oldu. Kısa adıyla TYF, bulunduğu yer ile özdeşleşmiş oldu; artık Aya Triada çoktan unutulmuş; kıyıya Turan denilir olmuştu. Fabrikanın kuruluş amacı; “Fabrikamızın maksadı teşekkülü, yerli mahsulattan istihsal etdiği yağları asidlerinden ve sair muzur mevaddan tathir ve tasfiye ederek bunları dahili ve harici piyasalara sevk ve ihraç eylemekdir…” olarak özetlenmektedir.
Fabrikanın en önemli ürünü olan Turyağ ise akıllara kazınacak ve şirketin sonraki adı olarak süregidecektir. Üretilen “Nebati tereyağı” çabucak piyasada tanınır. Yemeklik yağ olarak yalnızca “nebati tereyağı” değil zeytinyağı, susamyağı, haşhaş yağı, pamuk yağı da fabrikanın üretim alanıdır. Bitkisel tereyağ olan Turyağ ile birlikte Hindistan cevizinden yapılan Kokozin ve margarin de yeni bir ürün olarak piyasaya girer. Yağlar bakkallarda açık tenekelerde satılmaya başlar. Bakkallar yağı tenekeden çıkarmak için demirden yapılma, mangalda kül karıştırmak ve hamur topağı kesme işinde kullanılan üçgen yüzlü kürekçikleri kullanmaya başlarlar. Anneler akşamüstü acıkmaları için ekmeğin üzerine bu yeni yağı sürerler, bir de şeker ekerler… İçeriği bitmiş yağ tenekelerinin büyükleri iri çiçeklere; örnekse ful gibi güzel kokululara saksı olur. Küçük tenekeler ise çelimsiz çiçeklerin saksısı olurlar.
Çamaşır sabunu ve türevleri olarak “Sakarya sabunu”, “Turan çamaşır sabunu”, “Marsilya sabunu”, “Haley sabunu”, “Arab sabunu” yanısıra “Tursil çamaşır tozu” bir yenlik olarak çıkar. O zamanlar çamaşırların bahçedeki tellerde kuruduğu bir çağda; sarı renkli ve üstünde havada uçuşan bembeyaz çamaşırların resimlendiği kutusuyla Tursil, tüm kadınların gönlüne yerleşmiştir. Tursili bilmeyen taşra halkına “lekeleri çıkaran ilaç getirdim” diyen kimi açıkgözlere de fırsat doğmuştur. Beyaz naylon gömleklerinin kollarına döktükleri mürekkep lekesini beş dakikada çıkararak, küçük naylon torbacıklara koydukları deterjanları ilaç diye satar olmuşlardır. Tuvalet sabunlarının birbirinden ilginç isimleri vardır: “Turan”, “Rozmari”, “Fatma”, “Verda”… traş sabunları ile birlikte “Perlodent diş macunu ve “Ece temizleme tozu” da üretim yelpazesinde yerlerini alırlar. Bununla da yetinilmez “Baronia” marka krem, “Turyağ şampuanı”, tuvalet yağ ve saç fiksatifi ile kozmetik alanında ürün verilir.
Kısa sürede Turan ve Turyağ kentle özdeşleşir. O sırada bir bellek derlenmesine gerek duyan İzmir için kimi şeyler yerine oturmamıştır. Mübadele’nin ardından yeni damak tadları, yeni bilgiler kente doğru gelmiştir ama daha henüz yerli yerine oturmamıştır yaşama kültürü. Turyağ bunun üstüne, ekmeğe sürülerek yenecek kadar tatlı, lezzetli bir şey olarak yerleşir.
Turyağ yöneticileri de yemek kültürüne hizmet etmek ve ürettikleri yağı tutundurmak için küçük kitapçıklar basarlar. İçlerinde garip yemek tarifleri vardır. Hiçbiri İzmirli, Giritlili, Rumelili, Konyalı, Egeli olmayan yemek tarifleri… İngilizce’den çevrildikleri belli gibidir; “Yeşil biberli pirzola”, “Ciğer köftesi”, “Kıyma kızartması”, “Güvercin dolması”, “Paça kızartması” gibi… Tatlı olarak da “Punch cake”i, “Tava pastası” diye alırlar kitapçıklarına. Bana göre en özgün görüneni, bir Türkan Şoray filmini çağrıştırdığı için, adından ötürü “Mine pastası”dır…
Ciğer köftesi (*)Sapanlı çocuklar dışında güvercinlere kıyan olur mu acaba? (*)Ciğerden “sote”, kıymadan “köfte” yapan bir halka önerilen şeyler… (*)Biz “paça”yı başka yemeklerde kullanırız… (*)Yeter ki pirzola olsun, biz yanına yeşil biber değil her şeyi koyarız… (*)
Mine pastası, Turyağ ile yapılır ve nefis olurmuş. Turyağ köpürtülerek eritilir, içine şeker, limon, iki yumurta sarısı, tuz, maya tozu ve un eklenerek yapılırmış. Yarım saat kadar dinlenmeye bırakılır, sonra da yağlanmış bir kaba konarak üstüne reçel sürülür, daha da üstüne yeni bir hamur katmanı konurmuş. Son katman dört çorba kaşığı Turyağ, dört çorba kaşığı un, aynı ölçüde şeker, bir çay kaşığı tarçın karıştırılarak hamur elde edilir, nohut tanesi gibi yuvarlaklar yapılırmış. Alttaki hamurun reçelli üst katına tane tane dizilerek fırınlanırmış ardından.”¹
Soldaki bina Turyağ lojmanı, sağdaki bina da fermuar fabrikası mülkü…
Turyağ köklü bir İzmir firması ve markası olarak yola çıkmış olmakla birlikte zaman içinde İzmir’den kopmuş ve gerek firmadan gerekse ürettiği markalardan geriye fazla bir şey kalmamıştır. 2000’li yılların başında Tariş, Tarişbank, Egebank, İzmir Ticaret Borsası,Ege Bölgesi Sanayi Odası ve İzmir Ticaret Odası gibi İzmir’in köklü firma ve kuruluşları kendi kurum tarihlerini yazdırmış olmasına karşın Turyağ ve Piyale bu fırsatı kaçırdıkları için bugün o büyük ve köklü firmalardan geriye kalan – müzayedelerle gündeme gelen kitap, katalog, fatura, takvim, ajanda gibi malzemeler dışında- fazla bir bilgi ve belge bulunmamaktadır.
Oysa 1970’li yıllardan sonra İzmir’le ilgili tüm resmi yıllıklarda İzmir’deki sanayi kuruluşlarını temsilen fotoğraflarına sürekli olarak yer verilen Turyağ bugün İzmir’in belleğinden çıkmış gibidir. Yarın öbür gün şayet bir İzmir Sanayi Müzesi kurulacak olursa oraya Turyağ adına konulacak tek bir malzeme, tek bir yayın bulunmamaktadır.
Hatta, 1916 yılında kurulup bu kentte 91 yılını geçirmiş bu fabrika ya da firma için, bu kentte faaliyet gösteren üniversitelerde tek bir yayının yapılmadığını ve tek bir teze ya da araştırmaya konu olmadığını, Turyağ hakkında yazılmış olan tek bir yüksek lisans tezinin 1989 yılında Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü kapsamında Zehra Kutlu’nun yazdığı “Turyağ Anonim Şirketinde Halkla İlişkiler Faaliyetleri” isimli yüksek lisans tezi olduğunu söyleyebiliriz.
Oysa Turyağ, öncelikle Karşıyaka ve Bayraklı’nın, sonrasında da İzmir’in toplumsal tarihinde yer etmiş, Turyağ ve “Turyağlı kültürü” diyebileceğimiz toplumsal bir olgunun ortaya çıkmasına neden olmuş belleğimizin önemli yapı taşlarıdır. Turyağ’da çalışanlar, yöneticilik yapmış olanlar, Bayraklı’daki “Turyağ Evleri“ni yapanlar ve orada yaşayanlar, Turyağ‘dan “mal çeken” şoförler, Turyağ‘ın olduğu bölgedeki yolun bacadan çıkan kimyasal tozlar nedeniyle kaygan olduğunu bilip tedbirli davranan İzmirliler… Hep bu kültürün, hep bu toplumsal olgunun bireyleri, aktörleridir…
Sürücülerin daha dikkatli gitmeleri için 1975’de yapılan bir eylem – Kaynak: Muzaffer Ceyhan YerlikayaSayın Gülay Kaynak’ın verdiği bilgiye göre annesinin arkadaşı Arife teyze ve Turan sırtları
İşte o nedenle, kendisini sevgili arkadaşımız Pervin Mısırlıoğlu sayesinde çok başarılı işlere imza atan İzmir Küçük Millet Meclisi (İkMM) çalışmalarımız sırasında tanıdığımız ve uzun yıllar Turyağ genel müdürlüğünü yaptığını bildiğimiz Sayın Şevki Figen’e, Turyağ‘da yöneticilik yapmış diğer İzmirliler’e, Turyağ‘da çalışıp hayatta onlara, onların ailelerine ve onları araştırıp dinleyecek tarihçilere, özellikle de sözlü tarih yapanlara, bu kentten sorumlu İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM), İzmir Akdeniz Akademisi (İZMEDA), Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO), İzmir Ticaret Odası(İZTO) ve üniversiteler gibi resmi, özel ve sivil kuruluşlara bu konuda büyük görevler düştüğünü, Turyağ ileilgili kişisel ve toplumsal belleğin öğrenilip kaydedilmesi ve yayınlanması suretiyle kentimizdeki sanayi tarihine katkıda bulunulmasının gerek kent ve kurum tarihi gerekse yaratılan onca markanın gelişimini öğrenmek açısından üstün yararlar sağlayacağını düşünüyoruz.
Akaryakıt Depoları
Turan denilince akla gelen ikinci ticari faaliyet konusu ise bu bölgenin uzun yıllardan bu yana akaryakıt ve kömür deposu olarak kullanılmış olmasıdır.
Petrol tanklarıPetrol Ofisi iskelesiPetrol Ofisi iskelesiPetrol Ofisi depoları
Catherine Filipucci, Mark Ransome, Jean-Pierre Giraud, George Galdies ve Cinzia Braggiotti gibi İzmirli levantenlerin verdikleri bilgilere göre Turan bölgesi akaryakıt depolaması ve nakliyesi açısından her zaman için uygun bir bölge olmuştur. Bu durumda en etkili olan şeyse, muhtemelen hem buna uygun iskeleleriyle denizle olan bağlantısı hem de 1868’den sonra bölgenin tam ortasından geçen demiryoluyla birlikte bir istasyonunun inşa edilmiş olmasıdır.
Şimdiki Güney Deniz Bölge Komutanlığı’nın bulunduğu bölgedeki büyük çiftliğin sahibi George Raul Stano’nun kızı olan Catherine Stano Filipucci (1917-2006) babasının Standart Oil Company’nin yöneticisi olduğunu, Turan’daki fabrikanın sahibi olan Mr. Smith’in Birinci Dünya Savaşı sırasında şirketi İngiltere’ye taşıdığını ve daha sonra geri döndüğünü söylemektedir.
Cinzia Braggiotti ise annesinin büyükbabası olan Albert Braggiotti‘nin Ege Petrol adıyla daha sonraki yıllarda Exxon Mobil’e dönüşecek olan Socony – Vacuum Corp.‘un ve Standart Oil Company of Newyork’un genel acentesi olduğunu, Socony’nin Turyağ’dan önce sahilde kendisine ait bir iskelesi olduğunu, daha sonra Mobil Oil’e katıldığını ve 1950 yılında İzmir’de ofis açtığını söylemektedir.
Bilindiği üzere ilk yöneticisi Osmanlı Bankası’ndan ayrılan Lucien Dandoria olan Ege Petrol, 1930’lu yıllarda İzmir Bölgesi’nde Shell Oil’in distribitörü olmuş, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fernand Bragiotti’nin harekete geçmesi ile etkisiz hale gelmiş, Harry ve Bill Giraud tarafından satın alınması üzerine İstanbul’a taşınmıştı. 1964 yılında ise Jean-Pierre Giraud ve Enrico Aliotti ortaklaşa yönetimi ele geçirmişlerdir.
Ayrıca bölgede 19. yüzyılın son yarısıyla 20. yüzyılın başlarında Romen Steaua Romana petrol şirketinin de faaliyette bulunduğu bilinmektedir.²
Kömür Depoları
Turan bölgesi ile ilgili söylemlerde Osmanlı Dönemi ile bunu izleyen Cumhuriyet Döneminde burada kömür depoları olduğu, Alsancak Darağacı’ndaki elektrik fabrikasında kullanılan kömürlerin burada depolanarak sahildeki iskeleden nakliyesinin yapıldığı belirtilmekle birlikte bunu gösteren ya da belgeleyen bir kaynağa, fotoğrafa rastlanmamıştır.
¹Tül, Şükrü; Tepekule’den Bayraklı’ya, Heyemola Yayınları, İstanbul, Mart 2011, s.66-68
(*) 1937 İzmir Enternasyonal Fuarı hatırası olarak Turyağ tarafından Abajoli Matbaası‘na bastırtılan yemek tarifleri kitabının sayfa görüntüleri için Yoanna Hacısamiyuloğlu Taşkıran‘a teşekkür ederiz.
İzmir Göztepe Rotary Kulübü Derneği ile İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği (İFOD) yine iyi düzenlenmiş bir yarışma ile bizlere güzel fotoğraflar armağan ettiler…
İzmir Göztepe Rotary Kulübü Derneği ile İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği’nin (İFOD) birlikte düzenledikleri 3. Uluslararası Fotoğraf Yarışması‘nın bu yılki konusu “Barış ve Hoşgörü: Dünya’nın Gülümser Yüzü” idi.
Dünya ve çevre sorunlarını hatırlatarak göz önüne sermeyi amaç edinen ve üçüncüsünü düzenlenen bu yarışmada dünyada artan gerilim ve kargaşa arasında barışın ve huzurun unutulmaması için, insani değerlere dikkat çekerek farkındalık yaratacak fotoğraf karelerinin katıldığı yarışma, 9 Ocak 2017 tarihinde sonuçlandı.
Pier Francesco Baroni, Ali Rıza Demir, Yrd. Doç. Drt. A. Beyhan Özdemir, Berna Kızıltan ve Yusuf Tuvi‘den oluşan jüri 629 adet katılımcının gönderdiği toplam 2.084 fotoğraf arasından seçim yaparak altın, gümüş ve bronz madalya alanlarla mansiyon alan 6 sanatçıyı ve sergilemeye değer bulunan 63 fotoğrafı belirlemiş, İbrahim Aysündü‘yü FIAP En İyi fotoğrafçı olarak ilan etmiştir.
Biz, ödül kazanan ya da sergilemeye değer bulunan toplam 71 fotoğraftan ilk 36’sını geçtiğimiz günlerde yayınladığımız bugün geriye kalan 35 fotoğrafı paylaşıyoruz.