KNK Kent Konak Dergisi

Ali Rıza Avcan

Bugün sizlerle birlikte, uzunca bir süredir arkadaş, dost çevrelerinde dile getirip söylediklerimin genel olarak kabul gördüğü bir konuyu, bu kez yazarak paylaşmak istiyorum…

Konak eski belediye başkanı Hakan Tartan zamanında çıkarılmaya başlanan ve yayınına yeni belediye başkanı Sema Pekdaş zamanında da devam edilen “KNK Kent Konak Dergisi”

Derginin tüm sayılarının elimde olduğunu söyleyemem… Hele ki ilk 19 sayısını, yolumu o dönemlerde Konak Belediyesi’ne düşürmediğim için hiç görmedim… Dergiden haberdar olduğum 2014 yılında Konak Belediyesi  Halkla İlişkiler Müdürlüğü‘ne gidip abone kaydımı yaptırmakla birlikte bazı sayılar ne yazık ki elime geçmedi… Üstüne üstlük belediyeye, belediyenin Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki Türkan Saylan Kültür Merkezi‘ne ya da Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’ne (APİKAM) her gidişimde eksik sayıları temin etme konusunda özel bir çaba sarf etmeme karşın 30 sayılık tam seriyi henüz tamamlayamadım… O nedenle de, bundan sonra yapacağım tespitlerin ve ifade etmeye çalışacağım görüşlerin tüm bir yayın serisini kapsamayacağını işin başında itiraf etmek zorundayım…

3_2_2015_16_01_318459

Aslında benim yaşam dilimimde görüp bildiğim ülkemizde kent ve kent kültürüyle ilgili dergi yayıncılığında, kuruluşunda benim de katkımın bulunduğu İstanbul’daki Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı‘nın 1992-2008 döneminde her üç ayda bir çıkardığı ve toplam 64 sayıdan oluşan muhteşem “İstanbul” dergisinin önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Tarih Vakfı‘nın desteği, İstanbul üzerine düşünüp söyleyen ve yazan farklı bilim, disiplin ve ilgi alanlarından gelen bilim insanlarıyla sanatçıların, uzmanların ve aktivistlerin desteği ile her bir sayısının ayrı bir hazine olduğu bu dergi, bugün bile sahafların arayıp bulmaya ve bulundurmaya çalıştıkları kült bir kent dergisi özelliğini korumaktadır.

kapak

İzmir’e yerleştiğim ilk yıllarda ise kendine kenti ve kent kültürünü konu edinen, bu konuları edebiyat, kültür ve sanatla zenginleştiren sevgili arkadaşımız Tufan Atakişi‘nin “İzmir İzmir Kent Kültürü Dergisi” ile tanıştım. 1996 yılında yayınlanmaya başlayan bu dergiyi o tarihten sonra elimden geldiğince okumaya ve desteklemeye çalışmakla birlikte; geçtiğimiz yıl bu dergi -ne yazık ki- yeterince destek görmediği için, 20 yıllık başarılı bir yayın yaşamından sonra yayınına son vermek zorunda kaldı. Oysa ben kentle ve özellikle de İzmir’le ilgilenen birçok akademisyeni, yazarı ve uzmanı o dergideki yazılarıyla tanıyıp öğrenmiş, İzmir’i İzmir yapanlardan biri olan ve hep kendi ayakları üstünde duran bu derginin hep var olmasını arzulamıştım.

tepekuleYine aynı tarihlerde İzmirli tarihçiler ve tarih dostlarıyla birlikte oluşturduğumuz “İzmir Tarih Çevresi” platformu olarak “İstanbul Dergisi” gibi bir dergi çıkarmayı hedeflemiş; ancak adı “İzmir” olmamakla birlikte bu düşünceden hareketle gelişen bir girişim çerçevesinde dostumuz Hakan Kazım Taşkıran, Engin Berber, Ersin Doğer, Erkan Serçe, Sabri Sürgevil ve Şükrü Tül‘ün yayın kurulu üyesi olarak yer aldığı “Tepekule Tarih – Yerel Tarih Araştırmaları Dergisi“ni 2000 yılının “İlkbahar” ve “Yaz” aylarında iki sayı olarak yayınlamış, bizler de bu derginin okunup ayakta kalması için epey bir çaba göstermiştik.

resim1

Yine aynı tarihlerde “İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını” olarak yayınlanmaya başlayan ve akademik düzeyde daha çok tarihin ve arkeolojinin yer aldığı “İzmir Kent Kültürü Dergisi” ise, arkasında koskoca bir büyükşehir belediyesi desteği olmasına ve bugün her biri ayrı bir yerde farklı konumlarda bulunan Murat Katoğlu, Ünal Ersözlü, İrfan Akgündüz, Berrin Tekdemir, Ali Sabuktay, Mustafa Özturanlı, Namık Kuyumcu gibi isimlere karşın 2000 Nisan-2003 Mart döneminde ancak altı sayı yayınlanmış, kendisinden bir daha haber alınamamıştır.

izmir-life

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin çıkardığı “İzmir Kent Kültürü Dergisi“nin daha çok akademik düzeyde ve tarih ağırlıklı olması nedeniyle ortaya çıkan boşluk, 2001 Eylülü’nden bu yana İ. Hakkı Kesirli tarafından yayınlanan “İzmir Life” Dergisi ile başarılı bir şekilde doldurulmuş; böylelikle bir kent dergisinde sadece tarihin değil; bunun yanında kültür, sanat, eğlence, popüler kültür gibi diğer bilim, disiplin ve ilgi alanlarının da yer alması gerektiği net bir şekilde gösterilmiştir.

İzmir’de yaşadığım son 20 yıllık sürede gördüğüm gibi, “İstanbul Dergisi” gibi değişik bilim, disiplin ve ilgi alanlarını kapsayan iyi ve uzun soluklu bir kent dergisinin İzmir ölçeğinde de yayınlanması ile ilgili her türlü dergi girişimi, derginin yönetim ya da yayın kurulunda akademik ve yerel tarihçilerle tarihseverlerin ağırlık kazanması nedeniyle giderek bir tarih dergisi olma kimliğine dönüşmüş; böylelikle tarihçiler ve tarihseverler dışında tüm bir kenti kucaklayan bir kent yayıncılığı -ne yazık ki- hayata geçirilememiştir. 

Şimdi işte tam da bu noktada, arkasına Konak Belediyesi’nin mali gücünü aldığı için 30 sayıdır yayınlanan “KNK Kent Konak” dergisinin bugüne kadar sergilediği yayın politikası ve içerik itibariyle kendini nasıl tanımladığı ve kimlere hitap ettiği konusuna gelmek istiyorum.

Evet, Konak Belediyesi’nin 30 sayıdır çıkardığı bu dergi ne dergisidir? Dergi olarak iddiası ve kimliği nedir? Bir tarih dergisi midir yoksa tüm Konak halkına hitap etmeyi hedefleyen bir kent dergisi midir?

İçerdiği konulara, konu başlıklarına baktığımızda bu derginin bir “kent dergisi” olmaktan çok bir “tarih dergisi” olmaya yönelik bir yayın politikası yürüttüğünü görürüz. Çünkü bu dergide Kemeraltı bile anlatılmaya kalkıldığında Kemeraltı’nın bugünü, burada yaşayan ya da çalışanların güncel sorunları, sıkıntıları değil; daha çok Kemeraltı’nın geçmişi ya da anıları anlatılmaktadır. İzmir anlatılmaya kalkıldığında İzmir’in bugününden ve geleceğinden çok geçmişi, yanıp yıkılması ya da bir “prenses” olması öne çıkarılmaktadır. Basmane’deki çukura yapılacak 67 katlı gökdelenden çok bir zamanlar oradaki binalardan, Kültürpark’a yapılacak yeni kültür-sanat merkezinin getirip götüreceklerinden ya da hatalı bir şekilde restore edilen Kaskatlı Havuz kızlarından bahsetmek yerine paraşüt kulesinin nasıl yapıldığından söz açılmaktadır. Kısacası bu dergi bugünü yaşayıp geleceği sorgulamak yerine daha çok geçmişle, tarihle ilgilenmekte, uğraşmaktadır.

Evet, tarihten, geçmişten ve anılardan hiç söz etmeyelim demiyorum. Ama bunun yanında bir belediye yayınında bugünden ve gelecekten, yaşadığımız sıkıntı, sorun, şikayet, talep ya da beğeni ve güzelliklerden de söz edilmesi gerekmez mi? Kısacası adında “Kent” sözcüğünün geçtiği bir belediye yayınında tarih bilimi dışında diğer bilim, disiplin ve ilgi alanlarının, kentten ve kentsel konularında da yer alması gerekmez mi?

Bence bu durum, bu derginin yayın politikasının, programının net bir şekilde belirlenmediğini, yayıncı ile hedef kitle (kentli) arasında sağlıklı bir iletişimin kurulamadığını göstermektedir. 

Dergi ile ilgili diğer bir eleştiri konusu ise derginin alışılmadık boyutlarından kaynaklanmaktadır.

Olağanüstü boyutlarıyla tanınan ünlü “P” dergisinin bunu sanatsal kaygılarla farklılık yaratan bir konsept içinde yaptığını bildiğimizde bunu olağan karşılarız. Ancak aynı durum bir belediye yayınında ortaya çıktığında bu durum pratik olmayan israfçı yanıyla bir sorun olarak öne çıkar. Ardından da sorarsınız: Bu olağanüstü irilik, kâğıtçıya ve matbaacıya para kazandırmak dışında neye yaramaktadır, niçin böyle bir yola gidilmektedir?

Benim cetvelle ölçtüğüm boyutlarıyla 26,8 cm X 37,5 cm iriliğinde olan bu dergiyi katlamadan bir evrak çantasına koymak mümkün olmamaktadır. O nedenle koltuğunuzun altında ya da çantanızda taşımanız öyle kolay bir iş olmayacaktır. Hele ki, derginin arka sayfalarında yer alan “Ne Nerede?” bölümündeki telefon numaralarını seyir halindeyken kullanmaya kalktığınızda bu çok daha zor bir iş olacaktır…

Bu konuyu belediye içindeki yönetici ve çalışanlara sorup fikirlerini aldığımda bana bunun derginin doktor, avukat gibi serbest çalışanların muayenehane, ofis gibi mekanlarında gelen giden müşterilerin okuması için ortadaki sehpaya konulmak için yapılmış olabileceğini ifade ettiler. Ancak kendi doktorum, dişçim de dahil olmak üzere hiçbir ofiste, muayenehane ve benzerinde ortadaki sehpada makul ölçülü “İzmir Life” ve diğerleri dışında bu dergiye rastlamadım.

Benim bu durumum belki bir tesadüftür, belki bu dergiyi gerçekten muayehanesinde, ofisinde gelen gidenlerin okuması için ortadaki sehpaya yerleştirenler vardır düşüncesiyle bu durumun ne ölçüde geçerli olduğunun, ortada gerçekten böyle bir ihtimalin olup olmadığının; ayrıca “İzmir Life” gibi diğer dergilerin böyle bir yöntemi niye kullanmadığının araştırılmasını, bu durumun bir ihtiyaçtan kaynaklandığının kanıtlanmasını istiyorum.

Belki böylelikle, bütçesi bizlerin verdiği vergi, harç ve ücretlerle oluşan belediyelerde daha tasarruflu yayın politikaları izlenebilir diye düşünüyorum.

Belki böylelikle, derginin boyutları çantada, koltuk altında ya da cepte taşınacak şekilde daha makul ölçülere çekilebilir, derginin büyüklüğü nedeniyle rahatsız edici hale gelen fotoğraf çözünürlükleri normal boyutlarına geri döner, derginin içeriği farklılaşıp zenginleşebilir ve daha fazla insan tarafından okunabilir diye düşünüyorum.

knk-yaz-2016jpg_22-07-2016_16-15-54

KNK Kent Konak Dergisi” ile ilgili bu önerilerin belediyenin diğer bir yayını olan “Konak Gazetesi” eliyle yapıldığını ya da yapılabileceğini söyleyecek olanlara ise önerdiğimiz bu politika, içerik ve uygulama değişikliklerinin, belediye ve belediye başkanının tanıtımını yapan “Konak Gazetesi“nin yayın politikası, içeriği ve hedef kitlesi ile ilgisinin bulunmadığını, yapılacak işin niteliği açısından onun işi olmadığını söyleyebiliriz.

Velhasıl, böyle bir dergi çıkarmak düşüncesi teşekkürü hak eden güzel bir fikir olmakla birlikte; bu güzel fikri, yaşamın her alanını kucaklayan yeni yayın politikalarıyla zenginleştirmek, okuyucu ile daha sağlıklı ilişkiler kurmak ve okuyucudan gelen geri bildirimler dikkate alıp her geçen gün farklılaşıp zenginleşmek suretiyle geliştirilmesini de dikkate almak koşuluyla…

Barış ve Hoşgörü: Dünya’nın Gülümseyen Yüzü

İzmir Göztepe Rotary Kulübü Derneği ile İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği (İFOD) yine iyi düzenlenmiş bir yarışma ile bizlere güzel fotoğraflar armağan ettiler…

İzmir Göztepe Rotary Kulübü Derneği ile İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği’nin (İFOD) birlikte düzenledikleri 3. Uluslararası Fotoğraf Yarışması‘nın bu yılki konusu “Barış ve Hoşgörü: Dünya’nın Gülümser Yüzü” idi.

Dünya ve çevre sorunlarını hatırlatarak göz önüne sermeyi amaç edinen ve üçüncüsünü düzenlenen bu yarışmada dünyada artan gerilim ve kargaşa arasında barışın ve huzurun unutulmaması için, insani değerlere dikkat çekerek farkındalık yaratacak fotoğraf karelerinin katıldığı yarışma, 9 Ocak 2017 tarihinde sonuçlandı.

Pier Francesco Baroni, Ali Rıza Demir, Yrd. Doç. Drt. A. Beyhan Özdemir, Berna Kızıltan ve Yusuf Tuvi‘den oluşan jüri 629 adet katılımcının gönderdiği toplam 2.084 fotoğraf arasından seçim yaparak altın, gümüş ve bronz madalya alanlarla mansiyon alan 6 sanatçıyı ve sergilemeye değer bulunan 63 fotoğrafı belirlemiş, İbrahim Aysündü‘yü FIAP En İyi fotoğrafçı olarak ilan etmiştir.

Biz, ödül kazanan ya da sergilemeye değer bulunan toplam 71 fotoğraftan ilk 36’sını bugün sizlerle paylaşıp, geriye kalan diğer 35 fotoğrafı ise önümüzdeki günlerde yayınlayacağız.1026-baris_ve_hosgoru

01-mehmet-kilicoglu-altin-madalya-baris
Mehmet Kılıçoğlu – Altın Madalya – “Barış
02-murat-sarikamisli-gumus-madalya-sadece-gul
Murat Sarıkamışlı – Gümüş Madalya – “Sadece Gül
03-ismail-buyuksimsek-bronz-madalya-hurriyet
İsmail Büyükşimşek – Bronz Madalya – “Hürriyet
04-ibrahim-ausundu-mansiyon-cizgiler
İbrahim Aysündü – Mansiyon – “Çizgiler
05-mahmoud-zakeri-iran-mansiyon-predestination
Mahmoud Zakeri (İran) – Mansiyon – “Predestination
06-mansiyon-berrin-aydin-guvercin
Berrin Aydın – Mansiyon – “Güvercin
07-nihat-torun-mansiyon-elif-ve-baris
Nihat Torun – Mansiyon – “Elif ve Barış
08-xiaoxi-liao-cin-mansiyon-smile
Xiaoxi Liao (Çin) – Mansiyon – “Smile
aytul-akbas-sergileme-baris-1
Aytül Akbaş – Sergileme – “Barış
aytul-akbas-sergileme-baris-2
Aytül Akbaş – Sergileme – “Barış
baris-barlas-sergileme-semazen
Barış Barlas – Sergileme – “Semazen
celal-erdem-sergileme-dans
Celal Erdem – Sergileme – “Dans
erdal-turkoglu-sergileme-kafes
Erdal Türkoğlu – Sergileme – “Kafes
erdal-turkoglu-sergileme-peace
Erdal Türkoğlu – Sergileme – “Peace
hakan-kuyumcu-sergileme-renklerin-kardesligi
Hakan Kuyumcu – Sergileme – “Renklerin Kardeşliği
hatice-karakan-sergileme-baris-maci
Hatice Karakan – Sergileme – “Barış Maçı
huu-hung-truong-vietnam-sergileme-happy-old-age
Huu Hung Truong (Vietnam) -Sergileme – “Happy old age
ibrahim-aysundu-sergileme-mutluluk
İbrahim Aysündü – Sergileme – “Mutluluk
ibrahim-aysundu-sergileme-mucadele
İbrahim Aysündü – Sergileme – “Mücadele
ismail-buyuksimsek-sergileme-inanclar
İsmail Büyükşimşek – Sergileme – “İnançlar
ismail-tutun-sergileme-1
İsmail Tütün – Sergileme
ismail-tutun-sergileme-2
İsmail Tütün – Sergileme
kazim-kuyucu-sergileme-baris
Kazım Kuyucu – Sergileme – “Barış
mehmet-musebbih-ergin-sergileme-sevgi
Mehmet Müsebbih Ergfin – Sergileme – “Sevgi
mehmet-tezcan-sergileme-tutacak-el-bulmak
Mehmet Tezcan – Sergileme – “Tutacak el bulmak
mehran-cheraghchi-bazar-iran-sergileme-love
Mehran Cheraghchi Bazar (İran) – Sergileme – “Love”
murat-sarikamisli-sergileme-sadece-gul
Murat Sarkamışlı – Sergileme – “Sadece Gül
nevzat-turgay-isikgoz-sergileme-haykiris
Nevzat Turgay Işıkgöz – Sergileme – “Haykırış
ramazan-dari-sergileme-hosgoru-kardeslik
Ramazan Darı – Sergileme – “Hoşgörü, Kardeşlik
ravindra-ranasinghe-sri-lanka-mansiyon-tears-to-smile
Ravindra Ranasinghe (Sri Lanka) – Sergileme – “Tears to smile
salim-simsek-sergileme-yurtta-sulh-cihanda-sulh
Salim Şimşek – Sergileme – “Yurtta Sulh Cihanda Sulh
sebahattin-arslan-sergileme-bakis
Sebahattin Arslan – Sergileme – “Bakış
shaikha-al-salti-oman-sergileme-purity-of-childhood
Shaikha Al-Salti (Oman) – Sergileme – “Purity of Childhood” 
sudipto-das-india-sergileme-smile-smile-smile
Sudipto Das (Hindistan) – Sergileme – “Smile, smile, smile
serife-keser-sergileme-teller
Şerife Keser – Sergileme – “Teller
tufan-bilir-sergileme-sevgi
Tufan Bilir – Sergileme – “Sevgi
derya-yazar-sergileme-we-are-all-black-and-white
Derya Yazar – Sergileme – “We are all black and white

Kamuoyu nasıl oluşturulur ve ne işe yarar?

Ali Rıza Avcan

Sosyal bilimlerde ‘kanaat önderi‘ denilen bir kavram var.

Dijital dünyanın güvenilir sözlüğü Vikipedi, “Kanaat Lideri, psikolojik bir kavram olup, fertlerin ve toplumların anlama ve kavrama farklılıklarından ötürü, bir gruba veya topluluğa sosyal mesajları veya sosyal olayları, onların anlayacağı ve kavrayacağı dilde anlatan liderdir. Kanaat lideri, kendi grubu gibi yaşar. Dolayısıyla grup üzerinde hayli etkindir. Onun yaptıkları grup tarafından çok çabuk benimsenir.” şeklinde tanımlıyor.

1992 yılından bu yana İzmir Ticaret Odası başkanlığı görevini sürdüren Ekrem Demirtaş da, bu kentte -seveni kadar sevmeyeni de olmakla birlikte- koltuğunu uzun bir süredir muhafaza etmedeki becerisi, arkasına aldığı binlerce tüccar, esnaf ve tacirin ekonomik ve toplumsal gücü; ayrıca zaman zaman bir belediye başkanı gibi “rol çalan” tavırları nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile geçinemeyip çatışsa da sahip olduğu örgütlü güç nedeniyle, belediyeler dahil birçok kurum, kuruluş ve kişi üzerinde etkili olan İzmir ölçeğinde bir “kanaat önderi“dir

Biz bunu istesek de istemesek de, kendisini sevsek de sevmesek de mevcut durum ve kendisinin toplumsal konumu budur.

Kimi İzmirli bunu kendisinin vizyon sahibi olmasına, geleceği görme ve inşa etme konusundaki becerisine bağlar.

Aslında bu tespitlerinde de haklıdırlar. Çünkü Ekrem Demirtaş kah bir belediye başkanı kah bir patron gibi davranarak İzmir kentinin geleceğinde yer almak, kentin geleceğine yön vermek düşünce ve çabasındadır.

İşte o nedenle, kentin ünlü aile ve sermaye şirketlerinden önce özel bir vakıf üniversitesi kurmayı düşünmüş ve gerçekleştirmiştir.

İşte o nedenle, Valilik’ten, Belediye’den ve İZKA’dan bir adım öne geçerek İzmir’in yurtdışındaki tanıtımını üstlenme, logosunu belirleme işine bile el atmıştır.

Bu çerçevede yaptığı önemli çalışmalardan biri de, hiçbir yasal dayanağı ve zorunluluğu olmamasına karşın İzmir’le ilgili stratejik planlar hazırlama gayretidir.

Bunu, benim bildiğim kadarıyla ilk kez Prof. Dr. Çınar Atay’a hazırlattığı “2003-2013 İzmir Stratejik Planı” ve “İzmir İlçelerinin Ekonomik Profili ve Alternatif Olanakları” isimli bir çalışma ile başlatmış, ardından da 2015 yılında geniş bir ekibe “İzmir İş Hayatı 2015-2023 Stratejik Planı” ile “İzmir İli İlçelerinin Sorunları, Çözüm Önerileri ve Yatırım Olanakları” isimli çalışmaları yaptırmıştır.

Yaptırdığı bu çalışmalar, çoğu valilik, kaymakamlık ve belediyenin yapmadığı değerli, iyi ve güzel çalışmalardır. O nedenle de zaman zaman, “keşke diğerleri de bu tür çalışmaları dikkate alıp aynısını yapsalar” demek zorunda kalırız.

Diğer resmi, özel ve sivil kuruluşlarının bu planlara, bu öngörülere uyma zorunluluğu bulunmamakla birlikte bu belgeler her planlama çalışmasında dikkate alınan , en azından göz ucuyla okunan belgelerdir.

Durum bu olmakla birlikte, bu tanımlayıp öngören planlama belgelerinin temel bir özelliği daha vardır. Bu da bu belgelerin her düzeyde kamuoyu oluşturma ve yönlendirmeyi kolaylaştıran belgeleri olma özelliğidir.

İzmir Ticaret Odası ve onun başkanı Ekrem Demirtaş, bu tür ön alan planlama belgeleri ile, onları kullanarak öncelikle kendi üyelerini daha sonrasında da ilişkili oldukları diğer sermaye çevrelerini ve giderek İzmir kamuoyunu kendi istek, beklenti ve talepleri doğrultusunda oluşturmakta, şekillendirmekte ve onu bir toplumsal baskı unsuru olarak harekete geçirebilmektedir.

13078_20150130094739_erc_5405

Geçtiğimiz yılın yaz ve sonbahar aylarında yaşadığımız “Kültürpark’a Dokunma! “mücadelesinde yaşananlar tam da bu söylenenleri doğrulamış; önce İzmir Ticaret Odası’nın “Kültürpark Projesi” ile ilgili görüş, düşünce, öneri ve taleplerini kapsayan bir rapor 2014 yılında hazırlanmış, bu raporun bu projeyi tartışıp şekillendiren İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda (İEKKK) etkili olması sağlanmış, böylelikle toplantılarda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun sol yanına Prof. Dr. İlhan Tekeli otururken sağ yanına da Ekrem Demirtaş‘ın oturması sağlanmıştır. Ardından sözkonusu projeye karşı toplumsal bir direncin ortaya çıkması ile birlikte Ekrem Demirtaş kah sert kah tatlı dilli demeçler vererek projeyi sahiplenmiş, savunmuş; hatta Aziz Kocaoğlu‘nu sıkıştırmaya dahi kalkmış, imzaladığı resmi yazılarla İzmir Ticaret Odası üyelerinin Pakistan Pavyonu’na giderek projeyi beğenmeleri için kampanyalar düzenlemiştir. 

Böylelikle projenin asıl sahibinin İzmir Büyükşehir Belediyesi değil; bizzat İzmir Ticaret Odası ve onun başkanı Ekrem Demirtaş olduğunu bütün bir İzmir kamuoyunun görmesini ve anlamasını sağlamıştır.

Şimdi ise İzmir Ticaret Odası’nın 2016 yılında yayınladığı “İzmir İli İlçelerinin Sorunları, Çözüm Önerileri ve Yatırım Olanakları” isimli yayınla önümüzdeki yıllarda İzmir’in 30 ayrı ilçesinde yapacağı ekonomik, kültürel ve siyasi ölçekli farklı organizasyonların önünü açmak istemektedir.

İzmir Ticaret Odası’nın bu yeni yayını elime geçtiğinde ilk yaptığım şey, İzmir’e geldiğimden bu yana yaşadığım, yaşadıkça öğrenip bilmeye başladığım Karşıyaka ilçesi ile ilgili olarak neler söylendiğini merak etmek oldu. 

Sözkonusu yayının 135-140. sayfalarında yer alan “Giriş“, “Sorunlar ve çözüm önerileri“, “Yatırım olanakları” ve “ilçenin SWOT analizi” bölümlerini okuduğumda karşıma oldukça ilginç saptama ve değerlendirmeler çıktı.

İzmir Ticaret Odası’na göre Karşıyaka’nın en önemli ve öncelikli sorun ve çözüm önerileri şu şekildeydi:

  1. İmar uygulamalarında trafo yeri tahsis edilmelidir.
  2. Mevcut trafo merkezleri güçlendirilmelidir.
  3. Cami sayısı arttırılmalıdır.
  4. Yükseköğretim kurumu ihtiyacı karşılanmalıdır.
  5. Hastane ihtiyacı karşılanmalıdır.
  6. Ziyaretçilerin konaklayabilecekleri tesisler inşa edilmelidir.

Önem ve öncelikleri dikkate alınarak sıralanan bu sorunların başında yer alan imar planlarındaki trafo yeri tahsislerinin yetersizliğiyle mevcut trafo merkezlerinin yetersizliği konuları bu konudaki mevcut ve olası taleple arz miktarı arasındaki olumsuz ilişkiyi gösterip kanıtlamayı; ayrıca ilgili kuruluşların gelecek yıllara yönelik yatırım planlarını bilmeyi gerektirdiği için bu konularda ayrıntılı bilgi verilmediği sürece bu taleplerin ne ölçüde isabetli, doğru olduğunu belirlemenin mümkün olmayacağını öncelikle ifade etmek isterim.

Ancak “nüfusu 325 binin üzerindeki ilçede 32 adet caminin bulunduğu” bilgisinden hareketle mevcut ve yapılmakta olan camilerin yerini, kapasitesini, bu konudaki ihtiyaç ve talebi bilmeden ya da göstermeden “Karşıyaka’da cami sayısı arttırılmalıdır” sonucuna ulaşmak, kafalarda Karşıyaka ile ilgili olarak nasıl bir tahayyül bulunduğu ve “cami sahibi olma ya da olmama” gibi hassas bir konuda önemli bir soruna sahip olduğunu söylemenin kimlerin işine yarayacağı sorusunu da sormamızı gerektirmektedir. Hele ki ortada sapasağlam bir iktidarı desteklemeyen “Gavur İzmir” algısı dururken…

Karşıyaka’nın gerçekten camileri az mıdır ve halkın bunların sayısını arttırmak gibi bir talebi var mıdır?

İşte bu sorunun yanıtını bulmak için geçtiğimiz günlerde İzmir İl Müftülüğü’ne Bilgi Edinme Hakkı ve Kanunu çerçevesinde İzmir’in tüm ilçelerindeki ibadethanelerin sayısını, kapasitelerini, özelliklerini, yapılmakta olanları ya da yapılması planlananları ayrıntılı bir şekilde sordum.

Aldığım yanıttan ise İzmir İl Müftülüğü’nün elinde böylesine ayrıntılı bir bilginin olmadığını, istatistiklerini ilçe ilçe değil il bütününde tuttuklarını öğrendik.

avrupanin-yildizi-karsiyaka-3

İzmir Ticaret Odası’nın hazırladığı bu yayında yer alan “yükseköğretim kurumu ihtiyacı karşılanmalıdır“, “hastane ihtiyacı karşılanmalıdır” ve “ziyaretçilerin konaklayabilecekleri tesisler inşa edilmelidir” gibi sorun ve çözüm önerilerinin ise; hangi ilçe sınırından diğerine girdiğimizi bilemediğimiz bir metropolde artık geçerli olmadığını, Karşıyaka ilçe sınırlarının hemen yakınına büyük bir “memleket hastanesi” yapılacağını bildiğimiz, kentin merkezindeki konaklama tesislerinin İzmir Enternasyonal Fuarı gibi büyük organizasyonlar dışında genellikle % 100 kapasiteye ulaşamadığını gazetelerden öğrendiğimiz, “her ile, her ilçeye bir üniversite yapma” anlayışının artık eskidiğini ve bu tür politikaların istihdam alanı yaratılmamış eğitimsiz diplomalı işsizler ordusunun her geçen gün artmasına neden olduğunu bildiğimiz günümüz koşullarında ömrünü tamamlamış, eski, demode talepler olduğunu sanırım söylemeye gerek yoktur…

Bu sorun ve çözümlerin eksik, yanlış, eski, demode ve geçersiz olduğunu bilmekle birlikte biz yine de bu tür yayınların, bu tür yönlendirmelerin gelecekte Karşıyaka’nın ya da diğer ilçelerin başına neler öreceğini, kimlerin işine yarayacağını, bu tür taleplerin hangi siyasi mükafatlarla ödüllendirileceğini düşünmekten, sormaktan vazgeçmemeli; “camisi az Karşıyaka” algısının kimlerin işine yarayacağını bir köşeye dikkatle not etmeliyiz diye düşünüyorum…

Yeraltı suları…

Ali Rıza Avcan

Tartıştığımız konulara son günlerde yeni bir sorun daha eklendi: Yeraltı sularının kullanımı; özellikle de hiçbir bedel ödemeksizin, bedava kullanılan yeraltı suları konusu…

Bu sorun, Coca Cola firmasının yeraltından çekip kullandığı sular için gündeme gelmekle birlikte bu konu sadece Coca Cola ve onun şişelerine koyduğu yeraltı suyu ile sınırlı değil…

Onun dışında yeraltı suyunu hiçbir izin talep etmeksizin, bedel ödemeksizin çekip kullanan ve ardından da kirlettikten sonra ortama salan daha birçok sanayi kuruluşu var… Örneğin İzmir’in Aliağa sanayi bölgesindeki demir çelik haddehaneleri ve diğer sanayi kuruluşları bu şekilde hepimize ait olan ve her geçen gün azalan yeraltındaki suları istedikleri gibi çekip kullanıyor ve kirletiyorlar… Hem de milyonlarca metreküp yeraltı suyunu….

08_underground-dams-in-kermannn

Aliağa’daki bu durumu Aliağa Belediyesi’nin stratejik planını hazırladığım 2010-2011 yıllarında belirlemiş, 2014 yılında yine aynı ilçede yürüttüğüm bir seçim kampanyası sırasında da bu durumun devam ettiğini öğrenmiştim. İZSU’nun Aliağa biriminden öğrendiğim bilgilere göre Aliağa sanayi bölgesindeki abonelerle ilgili yıllık tahakkuk-tahsilat rakamları yılda 10 ya da 20.000 lira gibi komik düzeylerdeydi. Sadece içmesuyu tahakkuk ve tahsilatı ile ilgili olan bu rakamın dışında fabrikaların asıl yerin altından çektikleri muazzam miktardaki sular ve bu suların kullanımı sonrasında ortama salınan atık sular için hiçbir bedel talep edilmiyor ve ödenmiyordu.

Oysa su kıtlığının çekildiği yıllarda PETKİM’e ait barajdan su alan ve bunun parasını ödeyen İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü, aynı bölgedeki kendisine ait içmesuyu kuyularının su kapasitesini azaltan bu sanayi tesislerine ait su kuyularını kontrol edemiyor, onların başına bir sayaç koyamıyor ve bedelini o fabrikaların sahiplerinden talep edemiyordu.

Dünyanın ve ülkemizin büyük bir su sıkıntısı çektiği bir ortamda bu büyük bir haksızlıktı. Hem de bize; yani kamuya ait suların bu şekilde amacı kâr elde etmek olan şirketlere, firmalara, fabrikalara bedava kullandırılması büyük bir suçtu…

Onun üzerine bunun yasal zeminini araştırmaya başladık…

Önce 16 Aralık 1960 yılında kabul edilmiş 167 sayılı “Yeraltı Suları Hakkında Kanun“a baktık. Ardından yine aynı konuyu düzenleyen 20 Kasım 1981 tarih, 2560 sayılı “İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunu“u, 10 Temmuz 2004 tarih, 5216 sayılı “Büyükşehir Belediyesi Kanunu“u, 3 Temmuz 2005 tarih, 5393 sayılı “Belediye Kanunu“nu, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na ait 7 Nisan 2012 tarih, 28257 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Yeraltı Sularının Kirlenmeye ve Bozulmaya Karşı Korunması Hakkında Yönetmelik“le yine aynı bakanlığa ait 11 Şubat 2014 tarih, 28910 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Yüzeysel Sular ve Yeraltı Sularının İzlenmesine Dair Yönetmelik“i inceledik.

Sonrasında da bu tür yeraltı sularını kullanan sanayi kuruluşlarından abonelik isteyip ücret talep eden Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi‘nin (ASKİ) girişimleri nedeniyle Yargıtay’a ya da Danıştay’a intikal eden ve çoğu kez yeraltı suyunu hesapsız kitapsız ve ücretsiz kullananları haklı çıkaran yüksek yargı kararlarını bulduk çıkardık.

Sonuçta gördük ki, her zaman olduğu gibi yeraltı sularının belirlenmesi, çıkarılıp kullanılması, izlenmesi ve denetlenmesi gibi birbiriyle ilişkili konuların parçalara bölünerek merkezi yönetim ile yerel yönetim arasında paylaştırılması ve bu paylaşımın zaman içinde merkezi yönetimden yana ağırlık kazanması, çoğu kez merkezi yönetime dahil bakanlık ve genel müdürlüklerin bu işin parsasını toplamaya yönelik çabaları neticesinde yasal anlamda bir boşluğun ortaya çıktığını ve bu boşluğu akıllıca kullanan sanayi kuruluşlarının yeraltı sularını hiçbir hesaba dayanmaksızın bedava kullandıklarını; üstüne üstlük hukuki anlamda da haklı bulunduklarını anladık.

Aslında böylesine iki başlı bir yönetimin ortaya çıkmasından şimdilik her iki taraf da memnun gözüküyor. Birileri bu konu üzerinde durup kendilerine bir soru sorduğunda ise topu diğer tarafa atarak belayı savuşturmayı çoktan öğrendikleri ve benimsedikleri için düzen şimdilik onların istediği şekilde işleyip duruyor. Tabii ki bu durumdan en fazla memnun olanlar ise yeraltı suyunu hiçbir ölçü dinlemeksizin bedava kullanan sanayi kuruluşlarının sahipleri, patronları oluyor…

California's Central Valley Heavily Impacted By Severe Drought

Bu karşılıklı memnuniyetin en önemli kanıtı ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İZSU Genel Müdürlüğü ve İZFAŞ’ın 8-11 Ekim 2015 tarihleri arasında ortaklaşa düzenlediği 3. Uluslararası Sürdürülebilir Su Yönetimi Kongresi‘nin dokuz maddeden oluşan sonuç bildirgesinde bu konuya hiç yer verilmemiş olmasıdır. İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun konu ile ilgili birimi İZSU kent halkına yeterli, sağlıklı içmesuyu temin etmekte zorluk yaşadıklarını belirterek tek kişilik bir aboneden bile her ay 40 ya da 50 lirayı almayı normal karşılarken, milyonlarca metreküp su kullanan sanayi tesislerini abone yapmakta, onların kullandığı suyu hesap etmekte ve onlardan ücret talep etmekte çekingen davranmakta, bu düzenin değişmesi için hiçbir girişim ya da talepte bulunmamakta, ellerindeki olanakları kullanarak kamuoyu oluşturmamakta, biz içmesuyu abonelerinin faturalarını azaltacak olan bu sorun konusunda kulağının üstüne yatmayı tercih etmektedir.

O nedenle, su hakkı için mücadele eden bizlerin yıllardır hazırlandığı söylenen Su Yasası hükümlerinin daha adil, hukuki ve eşitlikçi olması için bu konu üzerinde önemle durmamız, konuyu hukuk, yasalar, tüzükler ve yönetmelikler dahil her yönden araştırmamız, içmesuyu abonelerine yapılan haksızlıklar konusunda hep birlikte halkı aydınlatmamız gerektiğini düşünüyorum.

Şehrin Marksist Bir Hikâyesi: Metromarksizm

Bugün ele alıp inceleyeceğimiz ve sizlere önereceğimiz kitap Andy Merrifield‘in “Metromarksizm: Şehrin Marksist Bir Hikâyesi“.

İLk kez 2002 yılında yayınlanan kitabın özgün adı “Metromarxism: A Marxist Tale of the City. Ülkemizde ise Phoenix Yayınevi tarafından Eylül 2012 tarihinde Ankara’da basılmış. Şu anki etiket fiyatı ise 22,50 TL.

Kitaptan önce isterseniz biraz yazarından söz edelim.

maxresdefault

Andy Merrifield, 1960 Liverpool, İngiltere doğumlu. Cambridge Üniversitesi Murray Edwards College’da Beşeri Coğrafya bölümünde profesör olan Merrifield, okulu erken yaşta bırakarak çeşitli işlerde çalıştı ve çeşitli ülkeleri dolaştı. 1980’li yılların ortasında Liverpool Politeknik Üniversitesi’nde coğrafya, felsefe ve sosyoloji alanlarında lisansını tamamladı. Doktorasını coğrafya üzerine Oxford Üniversitesi’nde yaptı, David Harvey ile çalıştı. Uzun yıllar İngiltere ve ABD’de coğrafya kürsülerinde öğretim görevliliği yaptı. 2003’te akademiyi bırakarak Fransa’da bir köyde yaşamaya başladı. 2011’de akademiye dönene kadar burada geçirdiği süreyi, Türkçe’ye de çevrilen Eşeklerin Bilgeliği: Kaotik Bir Dünyada Sükunet Arayışı (Doruk Yayınları, 2014) kitabında anlattı. Türkçe’ye çevrilen diğer kitapları, Metromarksizm: Şehrin Marksist Bir Hikâyesi (Phoenix Yayınları, 2012), Büyülü Marksizm: Yıkıcı Siyaset ve Hayal Gücü (Doruk Yayınları, 2013) ve Karşılaşma Siyaseti (Tekin Yayınevi, 2015)’dir. Merrifield’ın 2013 tarihli The Politics of Encounter: Urban Theory and Protest under Planetary Urbanization ve 2014 tarihli The New Urban Question kitapları, “Kent-Mekân-Direniş Kitaplığı” kapsamında çevrilmektedir. Merrifield’ın diğer kitapları şunlardır: The Urbanization of Injustice (1997), Dialectical Urbanism (2002), Guy Debord (2005), Henri Lefebvre: A Critical Introduction (2006).

0000000539443-1

Andy Merrifield’in “Metromarksizm: Şehrin Marksist Bir Hikâyesi” isimli kitabı ise “Giriş” ve “Sonsöz” dışında sekiz bölümden oluşuyor:

Birinci bölüm “Karl Marx, Akla Yatkın Algılarla Metalar ve Şehirler“, ikinci bölüm “Friedrich Engels“, üçüncü bölüm “Walter Benjamin Dünyevi Aydınlığın Şehri“, dördüncü bölüm “Henri Lefebvre, Şehir Devrimi“, beşinci bölüm “Guy Debord“, altıncı bölüm “Manuel Castells, Althusser’in Şehri ve Toplumsal Hareketler“, yedinci bölüm “David Harvey, Kentleşmenin Jeopolitiği“, sekizinci bölüm ise “Marshall Berman, Marksist Bir Kent Romansı” başlıklarını taşıyor.

Kitabın Dr. Ayhan Kavak‘a göre değerlendirmesi ise şu şekilde:

Andy Merrifield’in kitabı yaşananları sistemleştirmesi açısından faydalı bir kaynak. “Şehrin Marksist Bir Hikayesi” alt başlığını içeren “Metromarksizm” kitabı böylesi sorunları değerlendiren önemli bir eser. Şehrin salt kapitalizm için değil, bilakis Marksizm için de işlevsel rol oynadığı izleğinden giderek, mekanın diyalektik doğasını izahta kavuşturmayı soruşturmakta.

Mekan olarak kentlerin görünmeyen arka sokaklarındaki insanlığın çığlığını duyurması ve yaşanılan mekanlara ne türden devrimci müdahale edileceğinin ipuçlarını Marx ve Engels’ten başlayarak Walter Benjamin, Henri Lefebvre, Guy Debord, Manuel Castells, David Harvey ve Marshall Berman’ın kuramları ve yaşamlarını harmanlayarak ön açıcı bir metin hazırlamış.

Yazar Andy Merrifield, eleştirel perspektifle yazdığı eserinde, dönüştürülmüş ve yenilenmiş bir şehir hayatı hakkını serimlemekte önümüze. Kent yaşamının dinamik sürecinin canlandırılmasında başarılı olduğu kuşku götürmez. Kapitalizmin gündelik hayatı sömürmesi ve kentlere sirayet ettirilen Taylorcu robotlaştırmaya inat, sokakların siyasetini alternatif hale getirmeden mustarip bakış açısıyla Metromarksizm eserinin çatısını kurgulamış.

Marx’ın düşünce sistematiğinde merkezi bir rol oynamayan kent olgusunun asıl Engels’te açığa çıkmasını, Manchester gözlemleriyle belirginlik kazandığına tanıklığa çağırıyor. Gerçi Engels’te kentin sorunlarının, devrimin sorunları çözülene değin ertelenmesi yakalansa dahi, mevcut evrilmeye temel oluşturmasının ayırdına varıyoruz.

Metropolün dokusunu, sanayileşme ve kentleşme sürecinde modernitenin diyalektik deneyimini ilk anlayanın W. Benjamin olduğunu öğrenmek ilginç geldi. Lefebvre, Debord, Castells, Harvey ve yakın zamanda kaybettiğimiz Berman’ın bakış açılarıyla yaşanılan mekanların yeniden üretilmesinin bir hak olduğunun altı çizilmekte. Kapitalist şehre karşı mazlum ve madunların yaşam alanlarının hakkaniyetle üretilmesinin reçetesi hoyrat saldırganlık olan Tokikentlerle olmayacağının da ayırtına ulaşmak kabil elbet. Mevcut kentlerin yaşanılacak ortamlara dönüştürülmesi tartışmaya açılırken, yazar Andy Merrifield, kentlerde Hegel’in gece uçan Minerva’nın  Baykuş’una karşılık, engin gün ışığında da uçabilen gece kuşunu düşlemekten geri durmaz.

Hasılı, zengin deneyim ve tartışmalar ışığında kitabın okunması kazandırıcı bir edim olacaktır. Kentlere sahip çıkmaya koyulan insanlığın ufkunu genişleteceği kanısındayım. Yerel seçimde kentine, parkına, doğasına ve bilcümle yaşam alanına sahiplenmeye yönelenlerin, kapitalizmin kentleri işgaline “dur” demelerinin temel argümanlarını edinmeleri elbette çok önemli. Kent ve mücadele alanları hakkında bilgi birikimimizi artırmak istiyorsak, And Merrifield’in Phoenix yayınlarından çıkan “Metromarksizm” kitabını okumak gerek.“(*)

(*) Dr. Ayhan Kavak

Başarısız Bir Proje: Kent Konseyleri (7)

Kent konseylerinin yapılanmasını ve çalışmalarını ele aldığımız yazı dizimizin bugünkü bölümünde kent konseyleriyle belediyeler arasındaki bütçe, ödenek ve para ilişkilerine, belediyelerin kent konseylerine bütçe, ödenek ya da para verip vermeyeceği, yardımda bulunup bulunmayacağı üzerine yapılan tartışmalara değineceğiz.

Bilindiği üzere, İçişleri Bakanlığı’nca hazırlanmış Kent Konseyi Yönetmeliği’ne 6 Haziran 2009 tarih, 27250 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yönetmelik değişikliği ile 16/A maddesi eklenmiş ve bu madde düzenlemesine göre “belediyeler kent konseylerine, bütçelerinde ödenek ayırmak suretiyle ayni ve nakdi yardım yapar ve destek sağlar” hükmü getirilmiştir.

Bu düzenleme, kent konseylerinin ayni ve nakdi yardım yapması açısından gerekli ve yeterlidir.

4_20120216_1528378559

Ancak bu düzenlemeyi yetersiz bulan bazı görüş sahiplerine göre kent konseyleri ile ilgili her türlü harcamanın ilgili belediye tarafından karşılanması, bu yardımın hiçbir şekilde sınırlanmamasını istenmektedir. 

Karşı görüşte olanlar ise kent konseyleri ile belediyeler arasında böylesine kuvvetli bir mali ilişki kurulması durumunda kent konseylerinin demokratik seçimlerle belirlenmiş bağımsız yapısının bundan zarar göreceğini, belediye ile kent konseyi arasında her zaman için belediye yararına bir bağımlılık ilişkisinin kurulacağını, böylelikle ödenek alan kent konseylerinin artık belediyenin herhangi bir birimine dönüşeceğini; ayrıca kent konseylerinin yardım yapması gereken tek iç paydaşının sadece belediyeler olmadığını, belediye dışında kaymakamlık ya da valilik gibi yardım yapabilecek birden fazla paydaş olduğunu ve kent konseyleri ruhunun alınan ödenek ya da para ile iş yapmak değil; böylesi bir araya gelişten kaynaklanan sinerjinin, bu sinerjinin ürünü olan “sosyal sermaye“nin harekete geçirilmesi olduğunu ifade etmektedirler.

Bizim görüşümüz ise, kent konseyi ile belediye arasındaki bu ayni ve nakdi yardımda bulunma yükümlülüğünün, katkıda bulunacak kurumların kent konseyi üzerinde hakimiyet kurmasına yol açmayacak şekilde belediye dışındaki diğer kurumlara da yaygınlaştırılması; yani kent konseyi katılımcısı kurum, kuruluş ve kişilerin maddi ve manevi katkılarıyla oluşan sinerjinin değerlendirilmesinden yanadır. Nitekim 1998-2001 döneminde Alsancak bölgesindeki meslek odalarıyla dernek, vakıf ve sivil yurttaşların katılımı ile oluşturduğumuz Alsancak Sivil Katılım Platformu, daha sonra Konak Belediyesi’nin katılımı ile Alsancak Bölge Kurulu‘na dönüşen birlikteliğin oluşturduğu güç ve sinerjinin belediyelerin ya da diğer resmi kuruluşların yapacakları yardımlardan daha değerli, daha anlamlı ve daha kalıcı olduğunu bizlere göstermiş, kanıtlamıştır.

Kent konseyleri görevli oldukları alanda gerçekten toplumsal yaşam ve mücadelenin bir çekim odağı oldukları, bunu hedefleyip gerçekleştirdikleri takdirde; o yerleşim alanında faaliyet gösteren tüm resmi, özel ve sivil kurum, kuruluş ve kişilerin kent konseyi çevresinde toplanıp bir araya gelmeleri mümkün olur. Bu durum beklenen, toplumsal bir reflekstir. İnsanların birlikte yaşadıkları ya da çalıştıkları kentlerde bir arada olmaktan kaynaklanan bir çok konu ya da sorunun ele alınıp tartışılması suretiyle gerçek bir halk forumuna dönüştürülecek kent konseyleri işte o durumda, para ve ödenek isteyen değil; aksine katılımcı kurum, kuruluş ve kişilerin gönüllü olarak katkıda bulunmak isteyecekleri, bunun  için adeta birbirleriyle yarışacakları gerçek bir toplumsal güce dönüşebilir.

İşte o zaman, kent konseyleri paraya, ödeneğe ihtiyaç duymadan birçok şeyi yapabilir, birçok sorunu çözebilir ya da çözümünü kolaylaştırabilir.

zekat-vermek

İşte o zaman, kent konseylerinin, katılımcısı olan belediye, kaymakamlık, valilik ve benzerlerinden ayrı bir kimliği, bağımsız, özgür bir kişiliği olabilir. Bu yapılamadığı, becerilemediği ya da istenmediği, arzulanmadığı takdirde ise belediyelerden ya da başka kuruluşlardan, özellikle de uluslararası finans kuruluşlarından bağış, hibe, yardım adı altında para beklenen, bunun için avuç açılan bir yapıya dönüşülür ki, bu durumda da o kent konseyi temsil iddiasında bulunduğu kent halkı, hemşehrileri adına nasıl söz söyleyebilir, neler isteyebilir?

İşin öz ve kısası ise şudur;

Kent konseyleri akıllı politika, strateji ve taktiklerle mücadele ederek kendi toplumsal güçlerini yaratmadıkları, güçlü bir cazibe merkezi olmadıkları ve gücü, başkalarından istedikleri bütçe, hibe ve yardımlarla oluşturmaya çalıştıkları sürece ne kaale alınacak kadar güçlü olabilirler ne de halk adına söz söyleyip onun temsilcisi olmaya kalkışabilirler…

Devam Edecek…

İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi – 5

Bugün, ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘nin uygulandığı ilk etap Konak Pier-Pasaport İskelesi arasındayız.

Büyük iddia ve söylemlerle başlatılan projenin ilk hezimete uğradığı ve suçu herkesin birbirinin üzerine attığı yerdeyiz…

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun kızıp proje mahallini bizzat gezdiği yerdeyiz…

Tabii ki daha sonra suçlunun bulunup büyük bir ittifakla ifşa edildiği İzmir’in en önemli, en tanınmış tarihi kıyısındayız…

20131024_9840_97294
Projede öngörülen
pasaport-iskelesi-izmir
Projede öngörülen

İzmir Büyükşehir Belediyesi Kentsel Tasarım ve Kent Estetiği Şube Müdürü ve aynı zamanda ‘İzmir-Deniz Projesi‘nin koordinatörü olan Hasibe Velibeyoğlu, İzmir Akdeniz Akademisi’nin bit toplantısında sorduğumuz bir soruya karşılık suçu uygulamayı yapan müteahhitlere atıp aradan sıyrıldığı halde 2017 yılının ilk günlerinde Arkitera Dergisi’ne verdiği bir demeçte aynen şöyle söylüyor:

İzmirdeniz projesi yola çıkış ve ele alınış biçimi ile Türkiye’de benzeri olmayan örnek bir proje. Biraz iddialı bulunabilir ama bugüne kadar İzmirdeniz’de izlenen süreçlerin diğer projelerde olmadığını görüyorum. İzmirdeniz projesi yukarıda aktarmaya çalıştığım vizyon ve stratejilerin operasyonel bir uzantısı olarak şekillendi. Yine ülkemiz pratiğinde çok da alışık olunmayan bir biçimde, tasarım ilkeleri, katılımcı bir süreçle önceden tarif edilen bir tasarım stratejisi ile hazırlandı.

Bu anlatımdan da anlaşılacağı üzere, İzmirdeniz Projesinin bundan önce yapılmış hiçbir projeye benzemeyen örnek bir proje olduğu iddia edilmektedir.

Bu öyle bir projedir ki, ortaya koyulan vizyon, strateji, tasarım ilkeleri ve katılımcı süreç itibariyle övünülen, örnek alınması istenilen mükemmel bir projedir.

İçerdiği zengin görseller, yöneltilen soruların içeriği ve verilen yanıtların tarzı itibariyle sadece projenin anlatımını ve meziyetlerinin övülmesini amaçlayan bu röportajda ne yazık ki, projenin uygulamasından kaynaklanan olumlu ya da olumsuz hiçbir bilgi, değerlendirme ya da yorum bulunmamaktadır.

Oysa demeci veren kişi, bu önemli ve ‘örnek‘ projenin koordinatörüdür. O nedenle projenin tasarımı ve uygulaması kadar kullanımdan kaynaklanan geri bildirimleri de izleyip değerlendirmesi, gerekli çözümleri üretmesi ve bunları kamuoyu ile paylaşması gereken bir kamu görevlisidir. Projenin ilk kez hayata geçtiği Konak Pier-Pasaport İskelesi arasındaki uygulamadan başlayarak Bostanlı, Bayraklı, Güzelyalı ve Sahilevleri gibi diğer etaplarının tasarım, uygulama ve kullanımdan kaynaklanan eksiklik ve yanlışlıklarını izlemesi, buraları kullanan halkın tepkisini öğrenmesi, proje uygulaması ile ortaya çıkan yatırımların kullanımından kaynaklanan sorunları da irdelemesi gereken bir görevlidir.

Şimdi biz gelelim, sayın Velibeyoğlu‘nun yapmadığı değerlendirme ve yorumları, Konak Pier-Pasaport İskelesi arasındaki ilk etap için yapmaya çalışalım:

İlk olarak Konak Pier-Pasaport İskelesi arasındaki rıhtım zemininde, adeta İzmir’in simgesi olarak kabul edilen dalgalı zemin kaplamasının önce kırılması ardından da eskisini aratan kötü bir imalatla yapılmasını hatırlatalım.

piceri
Örnek alınacak kaldırımlar…
kordon2
Fotoğrafın çekildiği zemin (!)

O tarihlerdeki tüm medya kuruluşlarının bunu manşetlerine taşımasına, hatta İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun kızıp inşaat mahalline gidişine yol açan bu kalitesiz, özensiz zemin kaplaması bugüne kadar sağından solundan biraz düzeltilmiş olmasına karşın halen yerindedir ve konuyu bilen herkesin o rıhtımda yürüyüp o zemine baktıkça yüreği sızlamaktadır.

Sorun, işi yapan müteahhite ya da taşerona atılıp çüzlmekle birlikte aynı kötü tasarım, özensizlik ve kalitesiz bu rıhtımın yakınındaki diğer çevre tasarım ve düzenlemelerinde de karşımıza çıkmaktadır.

Yazımıza eklediğimiz fotoğraflarda da görebileceğiniz gibi bina bloklarının arasında yer alan boşluklar oralardaki yeşil doku kaldırılarak hunharca betonlanmış, proje için hazırlanan grafiklerde bol bol yeşil renk kullanıldığı halde o mekanların bugünkü görünümünde grinin her tonunun manzaraya hakim hale gelmesi sağlanmıştır.

jooojjojojojojojo
Söylenip çizilen…
01
Uygulanıp ortaya koyulan…
02
Arkalığı olan bütün oturma bankları deniz yerine yola bakıyor…
03
Grinin tüm tonları…
04
Neyse ki hortumun rengi yeşil…
05
Taksilerle içiçe bir oturup dinlenme yeri…
06
Eski ile yeni arasındaki fark nedir?
07
Söylemi ve reklamı oldukça güçlü; ama eylemi yok bir proje (!)
11
Bu orta yerdeki yeşil sandığı sakın bir tabut sanmayın; o sadece işçilerin el aletlerini koydukları alelade bir kutu

Düzenlemesi yapılan alanlarda genellikle dairesel tasarımlar kullanıldığından bu formda yapılmış çoğu oturma grubunda insanların sırtlarını denize dönecek şekilde oturmaları öngörülmüştür. Oysa düzenlemesi yapılan yer, insanların denize dönerek oturmak isteyecekleri denize nazır bölgelerdir (!)

Yine aynı alan düzenlemelerinde görev aldığı dönemde İzmir’in gelişmesi için büyük çalışmalar yapan Vali Kazım Dirik’in bir büstü başı denize gelecek, üstüne üstlük hemen önündeki çöp konteynerlerini görecek şekilde yerleştirilmiştir. Büyük bir saygısızlığın örneği olan bu uygulama sizce örnek alınması istenen hangi tasarım projesine uymaktadır?

08
Vali Kazım Dirik Büstü
09
Vali Kazım Dirik Büstü
10
Bu büst şayet şu an görevde olan bir devlet büyüğünün olsaydı, ne olurdu?

İzmir’in değerli ismi Vali Kazım Dirik için uygun görülen yer, uygun görülen alan burası mıdır?

Burası kesin olan bir şey var ki; o da böylesi bir meydan düzenlemesi ile sanırım İzmirlilerden çok Vali Kazım Dirik’in denizle ilişkisinin güçlendirilmesine önem verilmiş. Tabii ki tek bir eksiklikle… Büst ile deniz arasında, yerin altına ve üstüne yapılmış bilinen bütün çöp biriktirme teknolojilerini sıralayarak…

Bugün aradan, hem de proje uygulamasındaki mevcut eksiklik ya da yanlışlıkları giderebilecek onca yıl geçtikten sonra proje uygulama alanına gittiğinizde diğer belediyelerin ya da kamu kurumlarının örnek alabileceği, şimdiye kadar yapılanlardan farklı ne görebilirsiniz? O sahildeki işyeri sahiplerine, o işyerlerinde çalışanlara, o rıhtımdan geçenlere şu ana kadar yapılanların ne anlama geldiğini sorduğunuzda, yıkılan eski ile yapılan yeni arasında belirgin bir fark olup olmadığını araştırdığınızda, sözünü ettiğimiz röportaja konu olacak şekilde ne bulursunuz ve ne söylersiniz?

Takdiri size kalmıştır…

Devam Edecek…

Romanlar: “Farklılığımız zenginliğimiz,birlikteliğimiz geleceğimiz”

Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilen, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen “Romanların Yoğun Olarak Yaşadığı Yerlerde Sosyal İçermenin Desteklenmesi Teknik Destek Projesi – SİROMA” kapsamında düzenlenen “Farklılığımız Zenginliğimiz, Birlikteliğimiz Geleceğimiz” başlıklı fotoğraf yarışmasının amacı; toplumda Roman kültürüne ilişkin farkındalık düzeyini yükseltmek, Roman vatandaşların sosyal ve ekonomik yaşama katılım durumlarına dikkat çekmek, Romanlara yönelik basmakalıp düşüncelerin de ötesine geçerek, konuyla ilgili yaklaşımları fotoğraf yoluyla ifade eden bir platform oluşturmak ve SİROMA Projesi’nin görünürlüğünü arttırmak olarak belirlenmiştir.

Son kabul tarihi 30.12.2016 olan ve sonuçları 2017 yılı başında açıklanan yarışmada birincilik, ikincilik ve üçüncülük ödülü alan fotoğraflarla sergilemeye değer bulunan fotoğraflardan oluşan toplam 23 fotoğrafı ilginize ve beğeninize sunuyoruz.

turan-topalar-birincilik-odulu-yolculuk
Turan Topalar – Birincilik Ödülü – “Yolculuk
alev-ozcan-ikincilik-odulu-roman
Alev Özcan – İkincilik Ödülü – “Roman
emine-toprak-ucunculuk-odulu-suskun
Emine Toprak – Üçüncülük Ödülü – “Suskun
adnan-demir-sergileme-kalayci
Adnan Demir – Sergileme – “Kalaycı
ahmet-zeki-okur-sergileme-sevgi
Ahmet Zeki Okur – Sergileme – “Sevgi
batuhan-yildirim-sergileme-gunese-selam
Batuhan Yıldırım – Sergileme – “Güneşe Selam
birsen-bildi-sergileme-roman-dugunu
Birsen Bildi – Sergileme – “Roman Düğünü
devrim-ozgur-unlu-sergileme-oyun
Devrim Özgür Ünlü – Sergileme – “Oyun
dilek-erim-sergileme-modernligin-golgesinde
Dilek Erim – Sergileme – “Modernliğin Gölgesinde
enver-aydin-sergileme-bizim-mahalle
Enver Aydın – Sergileme – “Bizim Mahalle
erdal-turkoglu-sergileme-pencere
Erdal Türkoğlu – Sergileme – “Pencere
fahrettin-beceren-sergileme-toplayici
Fahrettin Beceren – Sergileme – “Toplayıcı
gurhan-sahin-sergileme-calisma
Gürhan Şahin – Sergileme – “Çalışma
mehmet-aslan-sergileme-roman-yasam
Mehmet Aslan – Sergileme – “Roman Yaşam
murat-bakmaz-sergileme-yikik
Murat Bakmaz – Sergileme – “Yıkık
mustafa-gezer-sergileme-roman-orkestrasi
Mustafa Gezer – Sergileme – “Roman Orkestrası
nadire-gunday-sergileme-bakis
Nadire Günday – Sergileme – “Bakış
oguz-korkmaz-sergileme-dersler
Oğuz Korkmaz – Sergileme – “Dersler
serkan-colak-sergileme-sokak
Serkan Çolak – Sergileme – “Sokak
servet-cinar-sergileme-zor-hayatlar
Servet Çınar – Sergileme – “Zor Hayatlar
tuna-akcay-sergileme-keskin
Tuna Akçay – Sergileme – “Keskin
volkan-karagulleoglu-sergileme-merdivenler
Volkan Karagülleoğlu – Sergileme – “Merdivenler
huseyin-turk-sergileme-mutlugiller
Hüseyin Türk – Sergileme – “Mutlugiller”

Ama…

Ali Rıza Avcan

Yaşadığımız kentler her geçen gün adeta bir sağanak gibi üzerimize boşaltılan çağdaş teknolojinin son örnekleri ile tanışıyor.

Artık sabah işe giderken ya da akşam eve dönerken daha çağdaş, daha modern taşıt araçlarını kullanıyoruz. Bindiğimiz bu araçlar mevsim kışsa daha sıcak, yazsa daha serin oluyor ve biz bundan hoşlanıyoruz.

Bir konserve kutusuna benzetsek de bindiğimiz gemiler daha hızlı, daha konforlu koşullarda bize hizmet ediyor.

kent-079

Sık aktarmalar nedeniyle zaman kaybedip homurdansak da bindiğimiz otobüsler, trenler, tramvaylar eskilerinden daha iyi, daha kaliteli…

Bize hizmet etmekle yükümlü belediyeler ulaşım filolarını yeniledikçe, sayılarını arttırdıkça sanki bunu yapmak görevleri değilmiş gibi, bunu yüce gönüllerinden kopan bir lütufmuş gibi sunup törenler düzenliyorlar. Biz de gelen her gemi, otobüs ya da yapılan her yeni içme suyu ya da atık tesisi için seviniyor, mutlu oluyoruz…

Kimimiz bu yeni gökdelenleri, akıllı binaları, yeşil teknoloji ile donanmış yapıları sevmese de o yapılara uzaktan bakıp kentimizin köy ya da kasaba olmaktan çıkışına seviniyor, adeta birer mezar taşını andıran bu binaların fotoğraflarını çekerek çağımızın son hallerini belgelemeye çalışıyoruz…

Hem de savaşlarda yakıp yıktığımız kentleri, uygarlıkları unutarak…

Oysa çoğumuzun aklına bu modern, çağdaş mekanlarda yaşayanların hem birey hem de toplum olarak mutlu ve özgür olup olmadığını, demokratik hak ve hürriyetlerini kullanıp kullanmadığını sormak gelmiyor…

O büyük, ihtişamlı meydan, cadde ve sokaklarda istediğimiz gibi yaşayabiliyor muyuz?

Aklımıza gelen ya da gelmeyen her yere, köşe başına yerleştirilen kameralarla izlendiğimizi bile bile kendimizi gerçekten özgür hissediyor musunuz?

İstediğimizde, kentin meydan, cadde ve sokaklarında tek başına ya da başkalarıyla birlikte ve emniyet güçlerinin müdalesi olmaksızın yürümek, oturmak, konuşmak, bağırmak; bir şeyleri desteklemek, karşı çıkmak ya da protesto etmek amacıyla eylemler yapabiliyor muyuz?

Kent yaşamındaki özgürlüğün, gerektiğinde “ipleri koparma” anlamına geldiği eski günleri anımsıyor muyuz?

O büyük, uzun, akıllı ve “yeşil” denilen binalarda geleceğimizden emin hayaller kurabiliyor muyuz? Yine o binalarda, çevreyi dikenli tellerle, güvenlik elemanlarıyla donatmadan kendimizi emniyette hissediyor muyuz?

Adeta her il ve ilçede açılan üniversite kampüslerinde özgürce bilim yapabiliyor muyuz? Değer verdiğimiz hocalarımıza, öğrencilerimize sahip çıkabiliyor muyuz? Bilimin o mekânlarını aynı zamanda özgürlüğün mekânlarına dönüştürebiliyor muyuz?

O bindiğimiz çağdaş metroda, tramvayda ya da diğer toplu taşıt araçlarında çalışanların çalışma koşullarını, taşeron işçisi olup olmadıklarını merak ediyor muyuz? Yarın  ya da öbür gün grev yapsalar, direnseler ne yapacağımızı düşünüyor muyuz?

Yabancı isimlerle adlandırılan şık kahve, bar, eğlence yeri ve benzerlerinde oturup dinlenirken, yiyip içerken ya da eğlenirken perde arkasındaki göremediğimiz vahşi çalışma düzenini hiç aklımıza getiriyor muyuz?

AVM’leri “tavaf ederken” marka bağımlılığının ve tüketim çılgınlığının bizi ne hale getirdiğini hiç düşünüyor muyuz?

Oy verip seçtiğiniz yerel yöneticiler, alışıldık yol, su, kanalizasyon, ulaşım, kültür ve sanat hizmetleri dışında bizim bireysel ve toplumsal hak ve özgürlüklerimize ilgi duyup bunun için gerçekten bir şeyler yapıyorlar mı? En azından çıkıp bizim adımıza ya da kamu yararı adına konuşup hak ve özgürlüklerimizi savunuyorlar mı? 

Kısacası, biz gerçekten kendimizi özgür hissettiğimiz demokratik kentlerde mi yaşıyoruz?

Yaşadığımız kentler, sizin ona layık gördüğünüz adı ve kimliği ne olursa olsun gerçekten demokratik kentler mi?

kent-103

Yoksa her geçen gün özgürlüklerimizden vazgeçtiğimiz ve adına “kent” denilen mekanlarda mı yaşamaya mı başlıyoruz?

Yoksa her geçen gün daha kolay ve daha düzenli yaşamak, daha kolay satın almak, daha kolay ulaşmak adına, fark ederek ya da fark etmeksizin, sırf insan olduğumuz için sahip olduğumuz hak ve özgürlüklerimizden vazgeçtiğimiz, her an ve her yerde izlenip gözlendiğimiz, adına “kent” denilen mekanlarda mı yaşıyoruz; daha doğrusu yaşadığımızı mı sanıyoruz?

Nedir, bizi ve yaşadığımız kenti özgür kılan?

“Bunu Ben Çektim”, 821 Sokak (2)

İzmir Agorası yakınındaki 821. sokakta yaşayan küçük çocukların, ellerine bir fotoğraf makinesi verildiğinde yaşadıkları çevre ve insanlara dair neler çektiklerini; böylelikle ait oldukları sokağı, mahalleyi ve kenti nasıl algıladıklarını görmeye ve değerlendirmeye bugün de devam ediyoruz…

Tabii ki, geçen sefer de söylediğimiz gibi bu deneyimi akıl edenlere, uygulatanlara ve uygulayanlara bir kez daha teşekkür etmek koşuluyla…

serra-akcan
Serra Akcan
821-sokak-1
821. Sokak
821-sokak-2
821. Sokak
rasim-agas-1
Rasim Ağas (8), Konak-İzmir
rasim-agas-2
Rasim Ağas (8), Konak-İzmir
ruvin-robin-kurayci-1
Ruvin (Robin) Kuraycı (10), Halep-Suriye
ruvin-robin-kurayci-2
Ruvin (Robin) Kuraycı (10), Halep-Suriye
sidika-muhammed-1
Sıdıka Muhammed (11), Halep-Suriye
sidika-muhammed-2
Sıdıka Muhammed (11), Halep-Suriye
soner-copnur-1
Soner Çopnur (12), Konak-İzmir
soner-copnur-2
Soner Çopnur (12), Konak-İzmir
tuana-ertan-1
Tuana Ertan (8), Konak-İzmir
tuana-ertan-2
Tuana Ertan (8), Konak-İzmir
yasin-turkan-1
Yasin Türkan (10), Konak-İzmir
yasin-turkan-2
Yasin Türkan (10), Konak-İzmir