“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (3)

Ali Rıza Avcan

Turan mahallesi, bir yerleşim yeri karakterini kazanmaya başladığı tarihlerden sonra öncelikle Bayraklı’ya, sonrasında da karşı sahildeki İzmir’e akaryakıt ve kömür depolarıyla lojistik anlamda hizmet veren, daha sonraki yıllarda da küçük ölçekli imalathane ve fabrikaları yanında denizden ve karadan kolay ulaşımı nedeniyle öncelikle Karşıyaka ve Bayraklı’nın, daha sonrasında da İzmir’in önemli bir üretim, depolama ve dağıtım bölgesi olarak görev üstlenmiştir. 

13. yüzyıla ait tapu tahrir defterlerinde ‘Kürdelen’ olarak adlandırılan ve muhtemelen Küçük Yamanlar Tepesi’nin güney etekleriyle Soğukkuyu mevkiinde yoğunlaşan Kordelion nahiyesinin banliyösü olarak kabul edilen ‘Teganion’nun sahilinde ve Arulca (Doğanbey) Vadisi’nin yamaçlarındaki bahçeli evler ya da çiftlikler şeklinde dağılmış olan yerleşim, 1860’lı yıllarda İzmir-Bayraklı-Karşıyaka-Çiğli demiryolunun döşenmesi, bu bölgede ‘Triadha’ ismiyle bir istasyonun açılması ve 20 Temmuz 1865’de Karşıyaka istasyonunun, Bornova istasyonu için düzenlenen ‘küşat resmi’ (açılış töreni) ile faaliyete girmesiyle¹ canlılık kazanmış, yerleşim bundan böyle demiryolu ile sahil arasında yoğunlaşmış olmalıdır. Demiryolunun yapımı sırasında Mersinli (Halkapınar), Bayraklı ve Karşıyaka’ya istasyon binası yapılmakla birlikte Triadha’ya istasyon binası yapılmadığı anlaşılmaktadır.

erkin35_p1040621
İZBAN öncesi Turan tren istasyonu (Kaynak: Wowturkey)
erkin35_p1040627-1
İZBAN İstasyonu yapılırken yakındaki ev… (Kaynak: Wowturkey)

Nedim Atilla’nın verdiği bilgiye göre hat henüz İngilizlerin elindeyken, 1889 yılının Ekim ayında bir işçinin trenden düşerek ölmesi üzerine, yeterli güvenlik önlemi alınmadığı gerekçesiyle Osmanlı Nafıa Nezareti, Karşıyaka’ya çalışan banliyö trenlerini yasaklamış ve bu yasak kararı o dönem için büyük tepkilere yol açmıştır. Nafıa Nezareti, tepkileri ancak iki yıl sonra ciddiye alarak 1891’de yeniden Karşıyaka’ya seferleri başlatmış, böylelikle hem Karşıyaka’nın hem de aradaki Bayraklı ve Triadha istasyonlarının trafiği artmıştır.²

db_arc29691
Bayraklı geçilmiş, Turan’a yaklaşılmaktadır… (*)
db_arc32681
Artık Turan istasyonuna girilmiştir… (*)
db_arc32661
1970’li yıllardan özlenen bir manzara… (*)
17573-56918_at_turan__7th_march_1977
Artık Turan istasyonundayız… (*)
17572-56918_at_turan__7th_march_1977
Tarihler 7 Mart 1977’yi göstermektedir… (*)
db_pr06481
Trenimizin hedefi Naldöken’dir artık (*)

Société Ottomane du Chemin de fer de Smyrne-Cassaba et Prolongements (SCP) şirketinin 1898-1899 tarihli tarifesinden de anlaşılacağı üzere İzmir’den ‘Triadha’ya kadar 8 kilometrelik yolu tek yönlü olarak gelip gidenlerden birinci sınıfta 2 kuruş, ikinci sınıfta 1,25 kuruş, üçüncü sınıfta 0,75 kuruş alınmakta; biletini gidiş-dönüş şeklinde satın alanlardan ise birinci sınıfta seyahat etmeleri durumunda 3 kuruş, ikinci sınıfta seyahat etmeleri durumunda 2 kuruş, üçüncü sınıfta seyahat etmeleri durumunda da 1,25 kuruş alınmaktadır.

1898-99-izmir-kasaba-demiryolu-sirketi-ucret-tarifesi
SCP 1898-99 ücret tarifesi

Bölgenin, şimdinin Ege Deniz Bölge Komutanlığı’na ait askeri alanın yamaçlarına,  yerli Rum halk açısından kutsal bir değeri bulunan ayazması, bir öğretmen ve iki sınıflı okulu ile birlikte Aya Triada Manastırı’nın yapılıp 29 Ağustos 1898 tarihinde açılması birlikte daha da geliştiği, İzmir’de, Karşıyaka’da, Bayraklı’da ve çevre köylerde oturan yerli Rumların yılın belirli günlerindeki dini bayramlarda buraya geldiği, sözü çokça edilen uçurtma şenliğine katıldıkları, böylelikle Triada’nın daha  (Triadha) arasındaki toplumsal ilişkilerin arttığı  söylenebilir.

Nikos Kararas’ın verdiği bilgilere göre bu bölgede yaşayan ortalama 300 kişinin 50’si Rum, 40’ı Ermeni, 10’u Musevi, geriye kalan 200’si ise İtalyan levantenidir.³

Bölgedeki güzel yaz evlerinde oturanların en tanınmışları, 1898-1899 tarihli ticaret rehberlerindeki ilanlarına göre Frank Caddesi’nde mağazaları olan Pierre Ksenopoulos, Kritiko Han’da işyeri olan Nicolas Iokimoglu, Bakır Bezesteni’nde işyeri olan D. Diamantidi, Karvounopoulo, Giorgio Raoul Stano, Zimari ve Nauplioti idi.  Don Marco’nun evi ise daha yüksek bir tepedeydi.

ksenopoulos-evi-001
Pierre Ksenopoulos Evi

magasins-xenopoulo-190x300Reklam metni çevirisi: “En uygun fiyatla mal satmakla şöhret yapmış bulunan Frenk sokağı büyük mağazaları, P. Xenopoulo ve şürekası. Kuruluş tarihi 1850, 50, FRenk sokağı 52-İzmir

İpekli ve yünlü kumaşlar, elbise ve konfeksiyonlar için garnitür çeşitleri, kurdele, dantel, işleme çeşitleri, korseler, şemsiyeler, seyahat örtüleri, şapka, çorap, kumaş çeşitleri, perdelikler ve halılar.

Zengin fantazi mendil çeşitleri, ev ve tualet eşyaları, tual ve çarşaf çeşitleri, özel mefruşat bölümü, vs., vs. Bina içinde toptan satış deposu. Pazarlıksız satışlar.” 

Bugün 1649 sokak No. 80-82-84-86-88 adresindeki güzel evin Pierre Ksenopoulos’a ait olduğu hususu kesin olmamakla birlikte, İzmir Valisi Rahmi Bey’in bu evi ziyaret ederek Pierre Ksenopoulos ve konukları Fransız Amirali Rollin, Elzear Guiffray, eşi Jeanne Guiffray ve küçük oğlu Marcel Guiffray ile resim çektirdiği bilinmektedir.

soldan-saga-fransiz-deniz-komutani-rollin-elzear-guiffray-vali-rahmi-bey-m-ksenopoulo-marcel-jeanne-guiffray
Üstte soldan sağa Elzear Guiffray, Fransız amirali Rollin, Vali Rahmi Bey, Pierre Ksenopoulos,    altta Marcel Guiffray, Jeanne Guiffray – Ksenopoulos’un Turdan’daki evinin bahçesinde
marcel-jeanne-guiffray-vali-rahmi-bey-ksenopoulosun-evi
Marcel Guiffray, Jeanne Guiffray, Vali Rahmi Bey

Sicilya kökenli Stano ailesinin bugünkü bireylerinden biri olup 1917-2006 yılları arasında yaşayan Catherine Stano Filibucci’nin verdiği bilgilere göre, bugün Ege Deniz Bölge Komutanlığı’nın bulunduğu yerde babası Giorgio Raoul Stano’nun 250 Akr (101,175 hektar) büyüklüğündeki çiftliğinde zeytin bahçeleri ve üzüm bağlarının yanında bir de fırın bulunmaktadır.

Catherine Stano Filibucci’nin verdiği bilgilere göre bir pamuk tüccarı olarak Sicilya’dan gelen babası Giorgio Raoul Stano önce Alsancak’taki İngiliz Demiryolu Kumpanyası’nda (O.R.C.), daha sonra da Turan’daki Standart Oil şirketinde yönetici olmuş. Stano ailesi önceleri Alsancak’ta yaşarken 1922 tarihli İzmir Yangınından 5 yıl sonra Turan’a taşınmış ve 1939 yılına kadar orada yaşamaya başlamışlar.

14 Mart 1914’de Turan’daki çiftlik evinin hemen yakınındaki karakolda doğduğunu söyleyen Ferdinando Stano, 1922’deki yangın gecesinde 1. Kordon’daki evlerinden Turan’daki çiftliğe yürüyerek kaçışları sonucunda Turyağ fabrikasının içine girdiklerini, Mösyö Perez‘in yardımıyla çiftliğe geldiklerini, evin Turan’dan ve İzmir’den gelenlerle birlikte kalabalık olduğunu, daha sonra gelen Türk ordusunun ise kendilerinden damdaki inekleri, domuzları istediğini anlatmaktadır. 

Stano ailesinin uzun yıllarını geçirdiği bu ev ve çiftlik, 1939 yılından hemen önce askeri yığınak kurma gerekçesiyle az bir bedelle askeriye tarafından satın alınmış olup, bugün Ege Deniz Ordu Komutanlığı’nın askeri sahasında bulunmaktadır.

Adil Akçamlı ise Arulca (şimdiki Doğanbey) köyüne kadar uzanan ve verimli topraklara sahip olan bu çiftliğin Bill (?) Stano’ya ait olduğunu belirttikten sonra Bill (?) Stano’nun ava meraklı biri olduğunu, bir sürek avı sırasında tüfeğinin namlusunun patlaması nedeniyle bir gözünü kaybettiğini belirtmektedir.

Yine Adil Akçamlı’nın verdiği bilgiye göre; “Bill Stano’nun Oskar ve Fero isimli oğulları ve dört kız kardeşleri ile birlikte çiftliğin tüm işlerini yapıyorlardı. Demiryolu hattı geçtikten sonra kıyı şeridine evler ve küçük bir yağ imalathanesi kuruldu. (Şimdiki Turyağ) Bayraklı’nın aşağı kesimleri içinde derin dolap kuyuları, meyve ağaçları ve çiçek bahçeleriyle yemyeşil bir görüntü sergiliyordu. Arazi sahipleri aralarında anlaşarak halkın geçmesi için önceleri dar patikalar, sonradan bunlar genişletilerek sokaklara bölünerek mahalle oldular. O mahallede yetişen ağaç, çiçek isimleriyle anıldılar.

Taşımacılığın zorlaştığı yamaçlarda ikamet edenlerin nüfus yoğunluğundan ortada iki sokağı birleştiren geniş alan düzeltilerek toprak yol yapıldı.

Bu geniş sokağa [(1609)(aslında 1649)] en çok yetişen Rumca İncirli (Mura) adını verdiler. Sonradan Muradiye ismini aldı.

kaleya-evi-002
Caleya Evi

Alex Baltazzi’nin verdiği bilgilere göre yerleşimin Karşıyaka’ya doğru son evleri ise Maltalı Caleya ailesiyle tanınmış Paterson ve Edgar Giraud ailelerine aittir.


¹ A. Nedim Atilla, İzmir Demiryolları, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, Ekim 2002, İzmir, s.111

² A.g.e. s.111

³ Alex Baltazzi, 2009, http://www.levantineheritage.com/note63.htm

⁴ Rauf Beyru, 18. ve 19. Yüzyıllarda İzmir, 1973-İzmirs.71 

Pelin Böke, İzmir 1919-1922 Tanıklıklar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Ekim 2006, İstanbul, s.148, 193-196

⁶ Adil Akçamlı, Uygarlığın Anıtı Bayraklı, Mayıs 2000, İzmir, s.239

(*) Fotoğraflar, sevgili arkadaşımız araştırmacı, yazar Orhan Berent‘ten alınmıştır.

Devam Edecek…

“Bunu Ben Çektim”, 821 Sokak (1)

Konak Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü geçtiğimiz günlerde çok güzel bir çalışma yaptı ve bu çalışma sonucunda hem bir fotoğraf sergisi açtı hem de bir fotoğraf albümü yayınladı.

Fotoğraf sanatçısı Serra Akcan‘ın yürütücülüğü, Sinan Kılıç‘ın proje danışmanlığı çerçevesinde geçmişte  Agora yakınındaki 821. sokakta yaşayan çocuklara verdikleri fotoğraf makineleriyle çekilen fotoğraflardan oluşan bir atölye çalışması gerçekleştirerek bu çalışmaları Bunu Ben Çektim“, 821 Sokak isimli bir albümde bir araya getirdi. 

Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü’ne bağlı Kent Tarihi Birimi tarafından desteklenen bu çalışmalar, 3-20 Ekim 2016 tarihleri arasında Konak Belediyesi Tarık Dursun K. Yazar Evi’nde fotoğraf sanatçısı Serra Akcan  tarafından gerçekleştirilmiş, yayınlanan albümün fotoğraf metinleri ise sevgili arkadaşımız yazar Ahmet Büke tarafından hazırlanmıştır.

Biz bugün toplam Agora 821 Sokak’ta yaşayan 17 çocuğun çektiği fotoğraflardan oluşan sergi ve albümün ilk 11 çocuğa ait 22 fotoğrafını yayınlıyoruz. Önümüzdeki günlerde ise geriye kalan 6 çocuğun 12 fotoğrafını yayınlayarak bu güzel çalışmanın daha da yaygınlaşıp örnek olması için katkıda bulunmayı sürdüreceğiz.

Bize böylesi bir çalışmanın yapılabileceğini gösteren ve gerçekleştiren Konak Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü sevgili arkadaşımız Salim Çetin‘e, fotoğraf metinlerini yazan Ahmet Büke‘ye, bu çalışmanın yürütücülüğünü yapan Serra Akcan‘a, danışmanlığını yapan Sinan Kılıç‘a ve bizi bu çalışmanın değişik aşamalarıyla ilgili fotoğrafları Facebook’ta paylaşarak bilgilendiren Theodora Hacudi‘ye teşekkür etmek isteriz.

Gönül ister ki, atölye çalışması sırasında çocuklara verilen fotoğraf makineleri çalışma sonrasında çocuklara armağan edilmiş olsun ve aradan 1-2 yıl geçtikten sonra gidip yine aynı çocuklardaki gelişim izlensin, onların yeni fotoğrafları sergilensin, yayınlansın… Belli olmaz, bizim bu düşünüp önerdiğimiz şeyler şu an itibariyle hayata geçirilmiş bile olabilir…

abdurrahman-mennan-1
Abdurrahman Mennan (9) Halep, Suriye doğumlu
abdurrahman-mennan-2
Abdurrahman Mennan (9), Halep, Suriye doğumlu
ahmet-yesilcimen-1
Ahmet Yeşilçimen (8), Konak, İzmir doğumlu
ahmet-yesilcimen-2
Ahmet Yeşilçimen (8), Konak, İzmir doğumlu
asli-fullar-1
Aslı Fullar (11), Konak, İzmir doğumlu
asli-fullar-2
Aslı Fullar (11), Konak, İzmir doğumlu
berat-cem-safak-1
Berat Cem Şafak (10), Konak, İzmir doğumlu
berat-cem-safak-2
Berat Cem Şafak (10), Konak, İzmir doğumlu
efe-kizilaslan-1
Efe Kızılaslan (11), Konak, İzmir doğumlu
efe-kizilaslan-2
Efe Kızılaslan (11), Konak, İzmir doğumlu
ilknur-arsoy-1
İlknur Arsoy (11), Savur, Mardin doğumlu
ilknur-arsoy-2
İlknur Arsoy (11), Savur, Mardin doğumlu
mahsun-ozkul-1
Mahsun Özkul, Konak, İzmir doğumlu
mahsun-ozkul-2
Mahsun Özkul, Konak, İzmir doğumlu
muhammed-cerrah-1
Muhammed Cerrah (10), Halep, Suriye doğumlu
muhammed-cerrah-2
Muhammed Cerrah (10), Halep, Suriye doğumlu
murat-cinar-kurt-1
Murat Çınar Kurt (12), Konak, İzmir doğumlu
murat-cinar-kurt-2
Murat Çınar Kurt (12), Konak, İzmir doğumlu
narin-gok-1
Narin Gök (8), Konak, İzmir doğumlu
narin-gok-2
Narin Gök (8), Konak, İzmir doğumlu
nazar-sepetli-1
Nazar Sepetli (12), Akhisar, Manisa doğumlu
nazar-sepetli-2
Nazar Sepetli (12), Akhisar, Manisa doğumlu

 Devam Edecek…

Proje nedir?

Aslı Menekşe Odabaş Kırar

Proje, projeler, projeler, ler, ler (!)

Herhalde son zamanlarda en çok karşılaştığımız kavram…

Yerli yersiz kullanımı ise bazılarımızı çileden çıkarıyor.

Şu kısacık soru bile kendi içinde öyle büyük bir anlam ve süreci barındırmaktadır ki …

Kelime anlamı Türk Dil Kurumu’na göre ‘düşünülüp tasarlanmış şey’ ya da ‘tasarı’.

Kullanım oranı da bir o kadar fazla; ‘mimari proje’, ‘tesisat projesi’, ‘inşaat projesi’, ‘ar-ge projesi’, ‘ür-ge projesi’, ‘ulaşım projesi’, ‘sinema projesi’, ‘kültürel proje’, ‘yatırım projesi’…

Birbirine girmiş kavramlar; proje, üretim/ürün (mal/hizmet), etkinlik, faaliyet, süreç, hayal………….????????

Kısa bir tanım yaparsak proje, belirli bir konu hakkında ne amaçla, hangi gerekçe ile, nerede, hangi zaman aralığında, ne kadar bütçeyle, kiminle,  kime/neye, hangi yöntem ve faaliyetlerle, hangi risklerle, nasıl doğrulanabileceği sorularının tamamını net bir cevapla ortaya koyan, çarpan etkisi ve sürdürülebilirliği (mali, kurumsal, politik) belli olan bir plan bütünüdür.

Ülkemizde neredeyse her kurum her yerde projelerinden bahsederek bunların nasıl başarıyla sonuçlandığını anlatmakta, başarı ve becerilerini projeleri üzerinden gösterip kanıtlamaya çalışmaktadır.

Buna karşılık bizler, daha bundan 2 sene önce yapılmış bu önemli ve büyük projeleri (!) hatırlamakta bile zorlanıyoruz.. Hatta çoğu zaman, projelerini ballandıra ballandıra anlatan kurumların bir süre sonra o projeleri (!) unuttuğunu ve hatırlamak bile istemediğini görüyoruz…

İşte tam da bu noktada;  proje nedir ve ne değildir? diye soruyoruz.

Bu soruyu dile getirmenin en kolay yolu, unutulan, atlanılan bir iş/plan ya da proje değildir. Çünkü proje, bir ihtiyaç nedeniyle hazırlanır ve gerçek bir proje o ihtiyacı karşılayıp bittiğinde bile olumlu ya da olumsuz yeni ihtiyaçların ortaya çıkmasına neden olur.  Aslında bu sonsuz bir döngüdür; olsa olsa bu bütünsel yaklaşımın sonucunda ilk çıkış noktası hafızalardan silinse bile, çıktıları her zaman yeni projeleri doğurur ve  yön verir.

O halde, proje ne değildir?

Bir mendil üreticisinin 1 ayda 100 adet mendil üretmesi tabii ki proje değildir.

Bir mendil üreticisinin, İzmir devlet hastanelerinde çalışan 40-50 yaş aralığındaki kadın doktorlardan, ‘bilmem ne’ hastalığını önlemek amacıyla bir ayda x adet ‘bilmem ne’ özelliğinde mendil siparişi almak hedefi ile planlama yapması başlı başına bir projedir. Bu projenin çıktısı satış grafiğidir ve bu grafiğe bağlı yeni bir bütünsel planlama gerekliliğini ortaya çıkarır.

Bu kısa tanımın ardından, kent yaşamı ya da yönetiminde uygulanacak stratejilerde ‘proje’nin yeri nedir? sorusunu sormamız gerekir.

Yerel yönetimler tarafından uygulanan projeler (proje tanımına uygun olan planlı faaliyetler bütünü) bir kentin sadece ilk 5 yılını değil, önündeki tüm bir geleceği etkiler. Projeler sürdürülebilirlik ilkesi gereği eğer doğru amaçlarla işlerlik kazanırsa, bir kentin tüm geleceği değiştirebilir.

Aynı şekilde yanlışlığı ya da eksikliği nedeniyle yürütülemeyen başarısız projeler de kentin geleceğini şekillendiren can damarlarına zarar verebilir.

Bu nedenle, her fikri olanın fikrinin hayata geçirilmesi, maalesef kentin/kentlinin geleceğini sorumsuzca tehlikeye atmak demektir. O nedenle, gerekli süreçleri geçirmeyen, ihtiyaç ve durum analizi yapılmayan, sorun ağacı paydaş olan kentlilerle tartışılmayan, risk unsurları dikkate alınmayan, ekip oluşumu ve görev paylaşımı doğru yapılmayan, finans kaynakları olmayan hiç bir projenin başarıya ulaşamayacağı gözönünde bulundurulmalıdır.

Zaten doğru bir proje hazırlamak için gerekli olan aşamaları eksiksiz bir şekilde tamamlamış olan projeler sürdürülebilirlik ilkesi gereğince bitmez; mevcut projenin sonuçları, ilgili alanlarda yeni projelerin bir önceki adımını oluşturur.

project-principles

İşsizlik bir sorunsa, işsizliği bitirmek bir projeler bütünüdür. Tek bir hamleyle çok adımlı bir merdivenin ilk basamağından en üst basamağına çıkılırsa arada atlanılan basamakların gerektirdiği süreçleri yerine getirilmemiş olması, bizim ya doğru hedef kitlelere eksik hizmet götürmemize ya da yanlış hedef kitlelere ulaşmamızı yeterli hizmet sunmamıza neden olabilir.

Projeden bahsederken en çok karşımıza çıkan örneklerden biridir;

Bir kurum ya da kişi gelip der ki; “Bir projem var. Bu ülkede xxx yok, bununla ilgili bir festival / konferans / fuar yapalım ki herkes duysun bilsin.

Yapalım. Yaptık. Ya sonra?

Etkinlik yapılır ve bir şekilde finanse edilir. Etkinlik biter, 3 gün, 1 hafta, 10 gün yazılı görsel medyada kalır, böylelikle tanıtım vesaire yapılır .

Sonra, etkinlik sonuçları nerede kullanılır, yapılan bu etkinlik sonrasında kurumlar ya da sektörler arası işbirliği ne ölçüde devam eder, bu nasıl sağlanır, konu ile ilgili olarak hangi noktadan hangi noktaya ne kadar mesafe kat edilir, ekonomik  ya da toplumsal göstergeler ne ölçüde değişir ya da değişmiştir? Etkinlik sonrası izleme süreci yapılmış mıdır? Kısacası yapılan etkinlik gerçekten iyi tasarlanmış ve yönetilmiş midir?

Aslında yapılan her etkinliğe bir de bu gözden bakmak gerekir ki; yapılan etkinlik ortaya somut çıktılar koyabilsin.

İşte bu anlamda proje mevcut ya da öngörülen bir ihtiyaca  yönelik yapılır; yani yapılacak bir festival belki de bu ihtiyacı karşılamaya cevap vermeyebilir.

Maalesef yapılan birçok ulusal ve uluslararası etkinlik, örgütlenen muazzam büyüklükteki organizasyonlarla gerçekleştirilse bile, etkinliğin çıkış noktası olan ihtiyaçları  unutarak  sadece etkinlik üzerinde odaklanılmasına, asıl ihtiyacın unutulmasına, bu ihtiyacın bu etkinlikle gerçekten karşılanıp karşılanmadığını sorgulayan bir anlayışın unutulmasına neden olmaktadır.

Etkinliğin eksiksiz ve istenilen şekilde organize edilmesi ilk başta işin başarılı yapıldığı izlenimini yaratsa bile aslında beklenen etkinin yaratılabilmesi için etkinliğin bir proje adımı olarak ele alınması, bu adımın atılması ile ihtiyacın ne ölçüde karşılandığının değerlendirilmesi gerekmektedir.

Projerle ilgili diğer bir diğer yanılsama da, projeleri hibe olarak gören anlayıştır. Oysa projeler hibe demek değildir!

Son zamanların en büyük karmaşa yaratan kavramlarından biridir hibe. Evet, bir çok ulusal ve uluslararası hibe programı çeşitli alanlardaki projelerin bütçelerine değişik oranlarda hibe vermektedir. Hibe programı için ihtiyacı projelendirmek gerekir. Ancak bu demek değildir ki, tüm projeler hibe ile hayata geçirilir. Oysa hibe, projeleri hayata geçirmek amacıyla kullanılan finansman yöntemlerinden sadece biridir. İşte o anlamda hibeleri doğru kullanmak başlı başına bir strateji işi olup, hibe yöntemiyle gelen finansmandan doğru zamanda doğru alanda faydalanmak gerekir.

resim1

Bazı zaman olur ki, büyük bir projenin belli bir adımını yeniden planlayıp hibeden faydalanmak işin en doğrusu olacağı için uygulanabilir. Bu gibi stratejik kararlar vermeniz gerektiğinde, o proje ile ilgili önceden hazırlanmış stratejik plan ve programlarınızın elinizde hazır bulunması gerekebilir.

Bazı zaman olur ki, projeniz için hiç bir destek mekanizması bulamazsınız. Bu noktada kaynak yaratma yöntemleri ve araçları devreye girer ki; bu işin püf noktaları çok daha başkadır.

Son olarak bazı hizmetler vardır ki kendi bütçenizle yaptığınızda değer kazanır, başka türlü bir farkındalık yaratmanıza neden olabilir.

Önemli olan finansman değildir, projenin nasıl kurgulandığıdır. Çünkü bilim ve uygulama göstermiştir ki, sürdürülebilir bir proje daima kaynak bulur.

Sözün özü;

İyi olan hep kazanır!!!

 

Bu toprakların; bu ada ve denizlerin ressamı…

Verdiği bilgilerin doğruluğu ve geçerliliği ölçeğinde hepimizin güvendiği Vikipedi kaynaklarına göre Naif sanat, çocuksu bir basitlik taşıyan bir sanat türüdür. Tür olarak primitif sanatla oldukça benzeşir. Naif sanatın çok az sanat eğitimi almış, ya da hiç eğitim almamış insanlar tarafından yaratılmış olduğunu söylemek bu türü fazlasıyla basite indirgemek olur.

Naif sanat adı özellikle resimde kabul gören bir akademi ve okullu resim biçimi olduğunu var sayar. Ancak pratikte de naif sanatçıların okulları vardır. Zaman içinde bu tarz kabul görmeye başlamıştır.

Naif sanatın özellikleri, resmin temel özellikleriyle tuhaf bir ilişki içindedir. Çizimde veya perspektifte yapılan hatalar, çoğunlukla taze bir görünüm ortaya çıkarmaktadır. Bu resimlerde dokuların büyük yer bulduğu, ham renklerin kullanıldığı, ve incelikten çok basitliğin öne çıktığı görülebilir. Ancak bu tür öyle popüler ve tanınır hale gelmiştir ki, şimdiki örneklerinin çoğuna sözde naif bile denilebilir.

Naif resim sanatı konusunda öne çıkıp ün yapmış ressamların en bilinenleri Edward Hicks (1780-1849), Henri Rousseau (1844-1910), ünlü Gürcü ressam Niko Pirosmani (1862-1918), Alfred Wallis (1855-1942) ve bugün resimlerini sizinle paylaşacağımız Lesvoslu (Midilli) ressam Theophilos Hacımihail‘dir.

Prof. Gülten İmamoğlu, bu dünyaca ünlü naif ressamın yaşam öyküsünü, resminin özelliklerini ve gelişimini şu şekilde anlatmaktadır:

“Halk ressamları yüzyıllar boyu “eğitimli” sanatın giremediği yerlere “doğal” sanatı tüm içtenlikleriyle kolaylıkla ulaştırmışlardır. Bu ressamlar; halkın geleneklerini, göreneklerini, dini ve ulusal değerlerini ve yaşanılan dönemin sosyal ve siyasi olaylarını eserlerinde yansıtmış ve geniş halk kitlelerini etkilemişlerdir. Pek çoğu hayalden yapılmış olan halk resimleri primitif bir özellik taşır. Perspektif ve oranlar gerçek dışıdır. Teknik zayıftır. Resimler halk masallarına uygun halkın anlayabileceği ve sevebileceği türdendir.

Halk ressamlarının eserleri günümüzde sanat tarihinin önemli bir dalı olma özelliği taşımakta ve günümüz çağdaş sanatına da kaynak oluşturmaktadır.

Halk ressamlarının en önemlilerinden biri yirminci yüzyılın Yunan halk resim sanatının en önemli temsilcisi olan Theofilos Hacımihail’dir (Theofilos Hatzimihail). Literatürde Theofilos ile ilgili çok az bilgi bulunmaktadır. Theofilos tıpkı diğer halk ressamları gibi kendi kendini eğitmiştir.

midillideki-varia-825x1745

Doğduğu Midilli Adası Varya Köyü

Theofilos’un Midilli’nin Varya semtinde 1867-1870 yılları arasında bir tarihte doğduğu tahmin edilmektedir. Babası Gabriil Kefalas ayakkabıcı, annesi Pinelopi Hatzimihail ise azizlerin biyografisini yazan bir babanın kızıdır. Okul yıllarında başarılı bir öğrenci değildir. Ancak resim sanatına ilgisi bu dönemde başlar. Son derece hayalperest ve yerinde duramayan bir kişiliğe sahiptir. 18 yaşında iken İzmir’in Yunanistan başkonsolosluğunda kapı muhafızı olmak için evden ayrılır. 1897’de Volus’a gider ve burada pek çok ev ve dükkanın duvarlarına resimler çizer. Bu resimlerin bir bölümü günümüze kadar gelmiştir. Hayatının önemli bölümünü Pilio’da toprak sahibi Giannis Kontos’un yanında geçirmiştir. Giannis Kontos Theofilos’u koruyup kollarken Teofilos da Kontos için pek çok resim yapmıştır. Günümüzde Theofilos Müzesi olarak bilinen yer Kontos’un evidir. Theofilos ressamlığın yanı sıra karnaval dönemlerinde ulusal seremoniler için tiyatro düzenlemelerinde rol almış ve hem Büyük İskender gibi önemli kahramanları canlandırmış hem de bu roller için kullandığı kostümleri bizzat hazırlamıştır.

ayasofya-cami-oldugunda-1175x74

Ayasofya Cami Olduğunda

aydindaki-buyuk-kahvehane-765x171

Aydın’daki Büyük Kahvehane

Theofilos 1927’de Midilli’ye dönmüştür. Bir efsaneye göre Midilli’ye dönüşün nedeni bir merdiven üstünde resim yaparken insanların önünde bir kişi tarafından merdivenden aşağı itilmesidir. Midilli’de de insanlar O’nu kızdırmaya devam etmişler ama Theofilos resim yapmayı asla bırakmamıştır. Bazen çok az paraya bazen bir parça yiyecek ve şaraba inanılmaz önemli duvar resimleri yapmıştır. Yapmış olduğu sanat eserlerinin önemli bölümü kah geçen yılların doğal etkisiyle kah da sahiplerinin zarar vermesiyle bugüne kadar gelememiştir. Midilli’de ki bu dönemde sanat eleştirmeni ve yayıncı Stratis Eleftheriadis (Teriade olarak bilinmektedir) ile tanışmıştır. Bir söylentiye göre Theofilos 1934 yılı Mart ayında besin zehirlenmesinden ölmüştür. Teriade, Theofilos’un eserlerini dünyada uluslar arası sanat çevrelerine ulaştırarak ressamın tanınmasını sağlamıştır. Ancak ne yazık ki bu uluslararası tanınma ve şöhret Theofilos’un ölümünden bir yıl sonra gelmiştir şöyle ki; eserleri Yunanistan’dan parlak bir halk ressamının eserleri olarak Louvre müzesinde sergilenmiştir.

aydinli-zeybek-kaptan-tsiritoghlu-01

Aydınlı Zeybek Kaptan Tsiritoghlu – 1930

aydinli-zeybek-kaptan-tsiritoghlu-02

Aydınlı Zeybek Kaptan Tsiritoghlu (Ayrıntı) – 1930

Eserlerinin konuları O’nun ruh halinin iki temel özelliğini yansıtmaktadır; vatan sevgisi ve romantizm. Vatan sevgisi son derece duygusal ağırlıklıdır. Öyle ki antik dönemden başlayarak Yunanlıların Osmanlılara karşı direnişi başlattığı 1821 yılına kadar yetişen önemli Yunan kahramanlarının (Büyük İskender, Konstantinos Paleologos, Kolokotronis gibi) resimlerini yapmıştır. Resimlerinde tarihsel olayları, kahramanlıkları oldukça sık işlemiştir. Duygusal yanının, romantizminin ağır bastığı resimlerde ise kullandığı kadın figürlerini önemli romantik eserlerden (Romeo ve Juliet, Aretusa ve Erotokrito gibi) esinlenerek yapmıştır. Elbette eserlerinde doğduğu ve çok sevdiği Varya semtinin ve yaşadığı diğer yerlerin etkisini de unutmamak gerekir.

Theofilos’un sanatı halk resim sanatının tüm özelliklerini içermektedir. Resimlerinde genellikle doğal yollardan elde edilerek üretilmiş olan canlı renkler dikkati çeker. Elbette özgünlük, içtenlik ve dürüstlük de diğer önemli özelliklerdir. Bütün bunlar eserlerindeki teknik yetersizlikleri ve tarihi bilgi eksikliklerini kolayca telafi edebilmektedir.

baglama-calan-osmanli-1215x675

Bağlama Çalan Osmanlı – 1927

baglama-calan-osmanli-ayrinti

Bağlama Çalan Osmanlı (Ayrıntı) – 1927

Theofilos’un eserleri görülmek istenirse en uygun yol Midilli’ye gidip Varya semtindeki Theofilos Hacimihail Müzesini ziyaret etmektir. Bu müze Teriade’nin bağışları ile 1964 yılında yaptırılmıştır. Müzede Teriade’nin özel kolleksiyonundan müzeye hibe edilen Theofilos’a ait 86 adet eser sergilenmektedir.”

Gençliğinde Lesvos’tan kalkıp İzmir’deki Yunanistan Konsolosluğu’nda kançılarya (kapı muhafızı) olarak çalışan Theophilos Hacımihalis yaşadığı kent İzmir’de, Aydın’da ve dolaştığı Ege kentlerinde yerli halkın zeytin toplarken, horon teperken resimlerini yaparken, efeleri ya da efe gruplarını günümüze taşırken aslında Ege’nin her iki yanında yaşayan halkların ortak kültürünü ortaya koymakta, o nedenle resimlerin yapıldığı tarihlerden bu yana bu topraklarda, bu adalarda yaşayan, bu ortak denizin kokusunu içine çeken herkes bu resimlerde kendinden bir şeyler bulmakta, onu ve resimlerini kendisi gibi sevmektedir.

constantinopleda-yeniceriler-74x186
İstanbul’da Yeniçeriler
cakici-efe-catisma-sahnesi-arpaz-beyi-osman-magarada-theophilos
Çakıcı Efe Çatışma Sahnesi (Arpaz Beyi Osman Mağarada)
g-23
Theophilos Hacımihalis, 1930
izmirde-iki-guresci-755x1885
İzmir’de İki Güreşçi
izmirde-iki-guresci-ayrinti
İzmir’de İki Güreşçi (Ayrıntı)
izmirdeki-saint-fotinis-kilisesi-can-kulesi-120x735
İzmir’deki Aya Fotini Kilisesi Çan Kulesi (1932)
izmirli-osmanli-kizlari-80x1145
İzmirli Osmanlı Kızları (1930)
izmirli-simitci-84x1195
İzmirli Simitçi (1933)
larissadaki-buyuk-firin-735x1785
Larissa’daki Fırın 
larissadaki-buyuk-firin-ayrinti
Larissa’daki Fırın (Ayrıntı)
midillide-zeytin-toplama-755x179
Midilli’de Zeytin Toplayanlar (1933)
midillide-zeytin-toplama-ayrinti
Midilli’de Zeytin Toplayanlar (Ayrıntı) – 1933
sultan-hamit-doneminde-islam-seyhi-1195x72
Sultan Hamid Döneminde İslam Şeyhi – 1930
theophilosun-volos-yakinlarindaki-iolkosta-firinci-velentzas-icin-yaptigi-cakici-resmi-1909
Theophilos’un Volos yakınlarındaki İolkos’ta, Fırıncı Velentzas için yaptığı Çakıcı resmi

 

zeybekler-795x187
Zeybekler

Başarısız Bir Proje: Kent Konseyleri – 6

Dizi yazımızın bugünkü bölümünde, Yerel Gündem’21 projesinin devamı olarak 10 yıldır uygulamada olan kent konseylerinde görüp yaşadığımız deneyim ve duyumlar çerçevesinde merkezi yönetimin taşradaki temsilcisi olan vali ve kaymakamlarla belediyelerin kent konseyleriyle olan ilişkisinin gerçekten bir katılım ilişkisi olup olmadığını tartışıp sorgulayacağız.

resim1

2016 yılı içinde İzmir Kent Konseyi’nin çalışma yönergesini değiştirmek amacıyla yaptığımız çalışmalar sırasında kent konseyleri konusunda adı ön sıralara çıkmış, bu tür çalışmalarda Çanakkale, Nilüfer, Odunpazarı, Kadıköy, Çankaya gibi hep örnek gösterilen ülkemizdeki 18 ayrı kent konseyinin yönergelerini inceleyip birbirleriyle karşılaştırarak analiz etmemiz sırasında gördük ki; gerek bu tür yasal düzenlemeler yapılırken gerekse bu düzenlemeler uygulanırken kent konseylerinden beklenen şey, valiliklerin, kaymakamlıkların ve belediyelerin karar alma ve uygulama süreçlerine gerçekten katılması değil; aksine, belediye yönetimlerinin kent konseyi çalışmalarına katılması, hatta müdahalede bulunması şeklinde anlaşılıyor ve gerçekleşiyor.

Valilik/kaymakamlık-kent konseyleri ya da belediyeler-kent konseyleri ilişkisinde merkezi yönetimin il ya da ilçedeki temsilcisi olan vali ya da kaymakamın, çoğu kez bu işin belediyeye ya da belediye başkanına ait olduğunu düşünmesi nedeniyle bir adım geride durarak kent konseylerini belediyelere bırakması, konseyleri belediye yönetiminde faaliyet gösteren bir birim gibi kabul etmesi şeklinde ortaya çıkıyor.

Belediye ve kent konseyi yönetiminin iktidar partisinden olmaması durumunda bu hususa daha da bir dikkat edilip, aynen İzmir’de olduğu gibi Kent konseyi-valilik ve onun birimleri arasındaki ilişkiler en alt düzeye indiriliyor. Bunun en somut örnekleri ise valilik temsilcisi olarak seçilen yürütme kurulu üyelerinin yürütme kurulu toplantılarıyla konseyin diğer etkinliklerine katılmaması ve bu durumun her iki taraf açısından normal karşılanır bir hale gelmesiyle ortaya çıkıyor. O nedenle de her zaman için kent konseyi-valilik ya da kent konseyi-kaymakamlık ilişkileri hep beklenen düzeyin altında gerçekleşiyor. Kazara bu ilişkiler biraz canlanacak olsa belediye, özellikle de belediye başkanı düzeyinde “orada benden habersiz neler oluyor acaba” şeklinde bir endişe, bir şüphe bile oluşmaya başlıyor (!)

Aslında kent konseylerinin kuruluş ruhunun özü olan ‘yönetişim’ zihniyeti açısından yanlış ve sakıncalı olan bu durum; yani kent konseyi-merkezi yönetim ilişkisinin zayıflayıp yok olduğu bu durum, kent konseyinin tümüyle belediyenin, daha doğrusu belediye başkanının ve onun bürokratlarının eline düşmesine neden oluyor. Belediye bazen bunu sağlamak amacıyla mevcut yasal düzenlemeleri dikkate almadan kent konseyi genel kuruluna ve yürütme kuruluna kendinden daha fazla ‘adam sokmaya’ çalışıyor, yaptığı ya da yapmaktan kaçındığı yardımların sonuçlarıyla kendi iktidar alanını genişletmeye çalışıyor, aradaki ilişkiyi bir katılım ilişkisi olmaktan çıkarıp bir egemenlik ilişkisine dönüştürüyor.

Bu anlamda, belediye-kent konseyi ilişkilerinde, belediyenin egemenlik alanını genişletip güçlendiren en önemli organlardan biri de genel sekreterlik kurumu olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü baştan beri genel sekreterin kim olacağı belediye başkanının takdirine bağlı olduğu için, onun önerdiği üç aday arasından yürütme kurulu tarafından seçilseler bile eninde sonunda her zaman için belediye başkanının belirlediği, ona bağlı, onun sözünden çıkmayan, adeta onun ‘ajanı’ gibi çalışan bir konuma sahip oluyorlar. Uygulamada gördüğümüz çoğu genel sekreter tipi hep bu tespiti doğrulamakta, kişisel olarak daha demokratik olanlar ya da olmak isteyenler ise “bıyıkla sakal arasındaki” ikircikli halleriyle her iki taraf için güvenilmez, hatta şüphe ile bakılan ayrı bir tiplemenin konusu olmaktadırlar.

resim3

Bu durum bazı kent konseylerinde öyle bir duruma ulaşmaktadır ki, genel sekreterlere çalışma yönergeleriyle ya da fiili uygulamalarla tanınan yetkiler genel sekreterleri adeta ikinci bir kent konseyi başkanı haline getirmektedir. Hele ki genel sekreterlere kent konseyini temsil etme yetkisinin verildiği durumlarda genel sekreterlerin kent konseyi adına konuşmalar yaptığı, beyanatlar verdiği, imzalar attığı ve protokolde yer aldığı bile görülmektedir. Hatta bazı özel durumlarda genel sekreterler, başkandan ya da onun bürokratlarından aldıkları güçle kent konseyi başkanıyla yürütme kurulu üyelerini , kent konseyi katılımcılarıyla çalışanlarını tehdit etme, şantaj yapma ve aba altından sopa gösterme cesaretini bile gösterebilmektedir.

Oysa genel sekreterler kent konseyi genel kurulu tarafından değil, belediye başkanının gösterdiği üç aday arasından, kent konseyi genel kurulunun seçtiği yürütme kurulu tarafından seçildikleri için temsili demokrasi anlamında bir yönetme güçlerinin olmaması gerekmektedir.

resim2

Ama kent konseyleri projesi adı verilen bu düşünce baştan beri yanlış ve eksik olduğu için ‘yönetişim’ ya da ‘iyi yönetişim’ adı altında, insanın var olduğu çağlardan bu yana hepimizin iyi bildiği bir oyunu, hem de bir iktidar oyununu kent konseyleri içinde oynanmasına izin vermekte ve aradan 10 yıl geçmiş olmasına karşın buna bir çözüm bulmamaktadır. Hem de ‘katılım’, ‘katılımcı demokrasi’, ‘diyalog’, ‘konsensus’, ‘şeffaflık’ gibi birtakım sihirli, ikna edici sözcükleri, kavramları o kadar sık, o kadar çok kullanmasına karşın…

Tabii ki bu arada kaybeden her zaman için bu iktidar oyununu uzaktan izleyen ya da bu oyundan bihaber olan kent ile onun halkına, o kentin hemşehrilerine olmaktadır…

Devam Edecek

İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi – 4

Yazımızın bugünkü bölümünde, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana İzmir Körfezi kenarındaki bazı kıyı alanlarının yeniden düzenlenmesi ile ilgili ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘nin 2016-2018 döneminde gerçekleştirilecek Bayraklı Sahil Düzenlemesi ile ilgili inceleme ve değerlendirmelerimize devam edeceğiz.

Hatırlarsanız, yazı dizimizin daha önceki üç bölümünde Bayraklı Sahil Düzenlemesi‘nin 2016 yılı içinde yapılan 28.000 metrekarelik birinci etabı ile bunun devamı olarak 2016 yılı Kasım ayı içinde başlayıp 2018 yılı Mart ayında bitmek üzere devam ettirilen Şelale Deresi-Adnan Kahveci Köprülü Kavşağı arasındaki çalışmaları ele alıp görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerimizi ifade etmiştik.

Bu yazıda ise, geçen yazının konusu olan Şelale Deresi ile Adnan Kahveci Köprülü Kavşağı arasındaki bölgede T.C. Ulaştırma Habercilik ve Denizcilik Bakanlığı’nca yaptırılacak olan ‘Bayraklı Yat Limanı Projesi’nin yapımı halen devam etmekte olan ‘Bayraklı Sahil Düzenlemesi 2. Etap Çalışmaları’yla ilgi ve etkisini ele alacağız.

Dolfen Mühendislik Danışmanlık Turizm Dış Ticaret Ltd. Şti. tarafından düzenlenen 2013 tarihli ‘Bayraklı Yat Limanı Projesi ÇED Raporu’na göre; T.C. Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü tarafından 52.881.883.-TL: ihale bedeliyle yaptırılacak 500 yat bağlama, 100 yat kışlama kapasiteli Bayraklı Yat Limanı‘nda limanı dalgalara karşı korumak için anadalgakıran, tali dalgakıran, yatların bağlanması için yüzer tipte iskeleler, rıhtımlar ve bakım onarım hizmetinin verilmesi için travel lift rıhtımı yapılacaktır. Toplam 103.500 m²’lik alanda yapılacak yat limanında 73.500 m²’lik alan yapılaşmaya uygun dolgu alanı, 1.950 m²’lik alan ise iskele alanı olacaktır. Yat limanında oluşturulan dalgakıranlar arasında teknelerin manevra yapabileceği yaklaşık 110.000 m² korunan su alanı meydana gelecektir. 

resim3
Bayraklı Yat Limanının Genel Yerleşim Planı

Yat limanı yerleşimi için hazırlanan plan ile genel yerleşim planında da görüldüğü gibi;

  1. 915 m uzunluğunda ana dalgakıranın,
  2. 335 m uzunluğunda tali dalgakıranın,
  3. 5 adet 156 m yüzer iskelenin,
  4. Toplam 125 m uzunluğunda -5 m’lik rıhtımın,
  5. Toplam 514 m uzunluğunda -4 m’lik rıhtımın,
  6. Toplam 210 m uzunluğunda -3 m’lik rıhtımın,
  7. 433 m uzunluğunda tahkimatın,
  8. Bakım onarım için çekek yeri ile 20 m x 8 m boyutlarında travel lift baseninin

tam da bugün sahil düzenlemesi çalışmalarının yapıldığı Adnan Kahveci Köprülü Kavşağı ile bugün atıl durumda olan Bayraklı İskelesi arasındaki alanda yapılması planlanmıştır.

Yine ilgili ÇED raporunda yazılı olan bilgilere göre, 24.07.2009 tarih ve 27298 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Deniz Turizmi Yönetmeliği’ne göre yat limanları; üç çıpalı yat limanları, dört çıpalı yat limanları, beş çıpalı yat limanları olarak üçe ayrılırlar. Bayraklı Yat Limanı’nın beş çıpalı bir yat limanı olarak hizmet vermesi öngörülmektedir. Beş çıpalı yat limanlarında aşağıdaki ünitelerin bulunması zorunludur:

  • Satış üniteleri,
  • Çamaşır ve bulaşık yıkama yerleri,
  • Yatçıların dinlenmelerini ve bir arada bulunmalarını sağlayan sosyal tesis,
  • Bedensel engelliler için tuvalet ve özel düzenlemeler,
  • Lokanta veya kafeterya,
  • Kadın ve erkek yatçılar için bağlama kapasitesinin en az % 10’u kadar duş ve tuvalet,
  • Kuru temizleme hizmeti,
  • Yat çekek alanı ve vinç sistemleri,
  • Bakım onarım hizmeti,
  • Yatçı eşya depoları,
  • Tenis kortu,
  • Yüzme havuzu veya plaj yeri,
  • Aletli jimnastik, masaj, sauna, hamam imkânlarının sağlandığı üniteler,
  • Helikopter pisti,
  • Banka hizmetleri ünitesi,
  • Revir,
  • Sergi, konser, eğlence mekânları,
  • Toplantı salonu,
  • En az iki tenis kortu,
  • Bağlama kapasitesinin en az % 30’u kadar otopark.

Proje kapsamında yürürlükte bulunan Kıyı Kanunu ve ilgili yönetmeliklere, imar planı plan
notlarına ve plan notlarında belirtilen emsal yapılaşma kriterlerine uyulacaktır. İmar planı teklifinde yürürlükte bulunan Kıyı Kanunu ve ilgili yönetmelikler ile liman gerisinde bulunan sahalar için verilen yapılaşma emsalleri dikkate alınarak toplam su üzerindeki alanın emsali maksimum yükseklik 6,50 m’yi geçmemek koşuluyla % 20 olacaktır. Ticari amaçlarla kullanılacak alan emsalinin ise % 5’i aşmaması öngörülmüştür. Bu koşullarda Bayraklı Yat Limanı alanı içerisinde 5.160 m²’si ticari alan olmak üzere toplam 20.640 m² kapalı alan yapılabilecektir. Ancak Kıyı Kanunu ve ilgili yönetmeliklerde değişiklik olması, imar planı tadilatı yapılması, plan hükümlerinin değişmesi durumunda söz konusu alan büyüklüklerinde değişiklikler olabilecektir.

Deniz Turizmi Yönetmeliği’ne göre 5 çıpalı olarak yapılması planlanan Bayraklı Yat Limanı için üst yapıların alan büyüklükleri bu aşamada belirlenmemiştir. Üst yapılara ilişkin projelendirme projenin “Yap-İşlet-Devret” (YİD) modeli ile ihale edilmesi sonrasında ihaleyi alacak yatırımcı (yüklenici) tarafından yönetmeliğe uygun olacak şekilde gerçekleştirilecektir.

bayrakli-yat-limani-girisleri

Bu anlatımlardan anlaşılacağı üzere yatırımcı (yüklenici) açısından çok önemli olan ticari alanların yat limanı içindeki yeri, muhtemelen marinanın Altınyol’un kenarına isabet ettirilecek, böylelikle marinanın Altınyol kenarındaki bölümü aynen Kuşadası ya da Çeşme’de olduğu gibi o bölgede zaten yoğun olan trafiği daha da kilitleyecek şekilde bir tür alışveriş merkezine dönüştürülecek; ayrıca yeniden düzenlenerek deniz kıyısıyla ilişkilendirilen Adnan Kahveci Köprülü Kavşağı marinanın, dolayısıyla yeni alışveriş merkezinin ulaşım hizmetlerini kolaylaştıracaktır. Nitekim 2013 tarihli ÇED Raporunda Bayraklı Yat Limanı‘nın ulaşımını kolaylaştıracağı söylenen, İzmir Büyükşehir Belediyesi kaynaklı ‘Adnan Kahveci Kavşağı Taslak Proje’ başlıklı çizimin yer alması ve ‘Bayraklı Yat Limanı Projesi’ açısından uygun bulunması da bu şüphemizi doğrulamaktadır.

adnan-kahveci-kavsagi-taslak-proje

Bu durumda, ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi’ kapsamında halen yapılmakta olan ‘Bayraklı Sahil Düzenlemesi 2. Etap Çalışmaları’ ile Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı tarafından yaptırılacak olan ‘Bayraklı Yat Limanı Projesi’ arasında nasıl bir bağlantı olduğu hususu, bu çalışmaları sürdürmekte olan İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından acilen açıklanmalıdır.

Çünkü, günümüzün Başbakanı olan İzmir milletvekili Binali Yıldırım’ın Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanı ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı iken hazırlandığı bilinen, üstüne üstlük adaylık sürecinde İzmir’i kurtaracak önemli projelerden biri olarak takdim edilen ‘Bayraklı Yat Limanı Projesi‘nin, şu an devam etmekte olan ‘Bayraklı Sahil Düzenlemesi Çalışmaları’ kapsamında yapılan işleri nasıl etkileyeceği İzmir kamuoyu, özellikle de Bayraklı halkı tarafından bilinmemektedir.

Bu anlamda, halen sürdürülmekte olan sahil düzenlemesi için harcanan paralar gerçekten halkın denizle ilişkisini güçlendirmek amacıyla mı yapılmaktadır; yoksa aynı bölgeye yapılacak Bayraklı Yat Limanı‘nın kullanımını kolaylaştırmak ve bölge halkı tarafından daha kolay kabul edilmesini; hatta onların burada açılacak alışveriş merkezinin muhtemel müşterileri olmalarını, daha rahat alışveriş yapmalarını sağlamak için mi böyle bir yola gidilmektedir?

Yapılan Adnan Kahveci Köprülü Kavşağı trafiğin daha rahat akması için mi; yoksa Adalet, Salhane mahallelerinde yükselmekte olan yeni gökdelenlerdeki rezidanslarda yaşayacak ya da ofislerde çalışacak yat ya da tekne sahibi “Yeni İzmirliler” için yapılacak Bayraklı Yat Limanı‘na daha rahat ulaşması için mi yapılmıştır? 

İşte bütün bu soruların, her iki projenin birbiri ile ilişkisini gözeterek doğru bir şekilde yanıtlanması gerekmektedir…

Not: Bayraklı Yat Limanı ÇED Raporu ilgi duyanların incelemesi için “Kent Stratejileri Merkezi” isimli Facebook grubumuzun “Dosyalar” bölümüne eklenmiştir.

Devam Edecek…

Kardeşlik…

Tuşba, M.Ö. 8-7. yüzyıllarda günümüzdeki Doğu Anadolu, Kuzeybatı İran ile Irak’ın küçük bir bölümünde ve kuzeyde Aras Vadisi’nde egemen olan Urartu Devleti’nin başkenti; yani bugünkü Van il merkezidir. 

Bugün ise, bizim ‘Bütünşehir Yasası‘ olarak bildiğimiz 6360 sayılı yasanın yürürlüğe girmesi ile birlikte ikiye bölünen Van il merkezinin, Van Gölü kıyısına isabet eden bölümüdür. 2016 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi verilerine göre 153.599 olan nüfusu ve 37 mahallesi ile birlikte Van’ın en kalabalık 3. ilçesidir. 

Tuşba” ayrıca, Ekşi Sözlük yazarlarına göre İstanbul’da sadece Kapalıçarşı ve Pangaltı’da şubeleri olan meşhur bir mezeciymiş. İstanbul’da olanlara ve yolu bir şekilde İstanbul’a düşecek olanlara önemle duyurulur… 🙂

Bugün sizlerle birlikte, Tuşba Belediyesi’nin 2016 yılı içinde Van Fotoğrafçılar Derneği (VANFOD) ile birlikte düzenlediği “Kardeşlik” konulu 1. Ulusal Fotoğraf Yarışmasında kazanıp ödül alan ve sergilemeye değer bulunan toplam 25 fotoğrafı paylaşarak kardeşliğin nasıl yorumlandığını anlamaya çalışacağız.

İyi seyirler dileğiyle…

01
Mustafa Kılıç – “Kardeş Yaşamak” – Birincilik Ödülü
02
Esengül Alıcı – “Renk Kardeşliği” – İkincilik Ödülü
03
Abdullah İnat – “Asker” – Üçüncülük Ödülü
04
İsmail Kuş – “Kardeşlik Çağrısı” – Mansiyon
25
Ayşe Özyer – “Medine Sofrası” – Tuşba Belediyesi Özel Ödülü
05
Veli Dölek – “Ömür Dediğin” – Sergileme
06
Caner Başer – “Secde” – Sergileme
07
Ali Mermertaş – “Yayla” – Sergileme
08
Hülya Şamer – “Oyun” – Sergileme
09
İbrahim Akış – “İnsanlık Dersi” – Sergileme
10
Egemen Umut Şen – “Dinlerin Kardeşliği” – Sergileme
11
Ali Işık – “Kardeş Sohbeti” – Sergileme
12
Yücel Çetin – “Ardımda Hayaller” – Sergileme
13
F. Dilek Uyar – “Kardeşlik Yol Gösterir” – Sergileme
14
Fatih Sabuncu – “Kardeş Yılkılar” – Sergileme
15
Serkan Ülker – “Dinlerin Kardeşliği” – Sergileme
16
Murat Adıyaman – “Kardeşçe Paylaşmak” – Sergileme
17
Çağrı Selek – “Çavuşbaş Çocukları” – Sergileme
18
Sezgin Uzuncaova – “Destek” – Sergileme
19
Eylem Akıncı – “Kardeş Bağı” – Sergileme
20
Lokman Kanık – “Erciş’e Kardeşlik Eli” – Sergileme
21
Erdem Arif Yiğit – “Kardeşliği Çiziyorum” – Sergileme
22
Adem Tayfur Eser – “Kardeşsiz Olmaz” – Sergileme
23
Pınar Aslandağ – “Yardımlaşma” – Sergileme
24
Mehmet Şah Deniz – “Yol Kardeşliği” – Sergileme

Kafalar, bayağı bir karışık…

Ali Rıza Avcan

Dün akşam, internette Türkiye ile İzmir’in tanınırlığı ya da bilinirliği üzerine Google arama motorunu kullanarak bir araştırma yaptım. Bunu da Türkiye ve İzmir’le ilgili olduğunu düşündüğüm bazı anahtar sözcükleri ‘ara’ bölümüne yazıp açılan ilk sayfada, o sözcükle ilgili olarak yaklaşık kaç adet sonuca ulaşıldığını gösteren rakamları not ederek gerçekleştirdim. Çünkü bildiğim kadarıyla Google arama motoru, aranılan sözcüklerin içinde yer aldığı metinleri teker teker belirliyor ve kullanım sıklıklarına göre sıralayıp listesini hazırlayarak bizlere yardımcı olmaya çalışıyor.

Böyle yapmamın diğer bir nedeni ise, Türkiye’yi ve İzmir’i bir ‘marka’ olarak kabul edenlerin ya da etmek isteyenlerin, aradığım sözcükleri birer ‘marka bileşeni’ olarak kabul etmelerinden kaynaklanıyordu. Çünkü ‘marka bileşeni’ adı verilen bu isimlerin, başka bir deyişle ‘alt marka’ların ‘üst marka‘nın oluşumunda katkısı olduğu, bunlar sayesinde bir marka haline geldiği ya da bu ‘alt marka‘ ya da bileşenlerden söz edildiğinde markayı hatırlattığı söyleniyor. 

Örneğin ‘Türkiye’ bir ülke adı olmanın dışında şayet bir marka ise onun marka bileşenlerinin ‘Mustafa Kemal Atatürk’, ‘İstanbul’, ‘Antalya’, ‘Anadolu’, ‘Anatolia’, ‘Alanya’, ‘Taksim’, ‘Ararat’, ‘Topkapı’, ‘Recep Tayyip Erdoğan’; ‘İzmir‘ şayet bir kentin adı olmanın dışında bir marka ise onun marka bileşenlerinin de ‘Ege’, ‘Smyrna’, ‘Konak’, ‘Efes’, ‘Karşıyaka’, ‘Çeşme’, ‘Göztepe’, ‘Ephesus’, ‘Dokuz Eylül’, ‘İzmir Fuarı’, ‘Homeros’, ‘Piyale’, ‘Aziz Kocaoğlu’, ‘Smirni’, ‘İzmir Enternasyonal Fuarı’, ‘Tantalos’, ‘Sevinç Pastanesi’ ve ‘Turyağ’ olması beklenir. Tabii ki unuttuklarımız, bu arada aklımıza gelmeyenler hariç…

Türkiye’ ve ‘İzmir’ sözcüklerinin bileşeni olarak kabul ettiğimiz bu anahtar sözcüklere teker teker baktığımızda ise 31 Ocak 2017 itibariyle karşımıza çıkan rakamlar aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

resim3

Bu tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, ‘Türkiye’ isminin bileşeni olup onu destekleyen diğer ‘alt markalar’ arasında büyük bir fark olmayıp; ‘Türkiye’ ismi ile bu ismi destekleyip onu daha da güçlendiren bileşenlerinin oluşturduğu bütünlüğe karşı, ‘İzmir’ ya da ‘Smyrna’, ‘Smirni’ şeklinde somutlanan isimlerle onun bileşeni olarak ortaya çıkan isimler arasındaki büyük fark, ‘alt marka’ olarak da tanımlanabilecek bu isimlerin ‘İzmir’ ismine/markasına çok fazla bir katkısının olmadığını ortaya koymaktadır.

Bu verileri belirleyip yorumlamaya çalışırken elime geçen 15-16 Aralık 2014 tarihleri arasında düzenlenen ‘Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi 60. Yıl Etkinlikleri Marka Şehir İzmir Sempozyumu’ sonuç bildirgesi ise bu konuda çok farklı şeyler söylüyordu:

Bu sempozyumun yapıldığı tarihlerde, ticari ya da sınai yaşamda geçerlilik kazanan ‘marka’ olgusu ile ‘kent’ arasında neoliberal işletmeci anlayışıyla ilişkiler kurup kentleri markalaştırıp pazarlamaya dayanan bir anlayışa karşı çıkmakla birlikte; bu sempozyumdan nasıl bir sonuç çıktığını açıkçası merak etmemiş ve sonuçlarıyla ilgilenmemiştim.

Ancak, dün akşam tesadüfen bulduğum bu sonuç bildirgesini incelediğimde, 6 ayrı oturumda yapılıp ülkemizin ve kentimizin önde gelen birçok siyasetçi, belediye başkanı, bürokrat, akademisyen ve sanatçısının konuşmacı olarak katıldığı bu toplantıların her birinde birbirinden farklı; hatta birbirini olumsuzlayan, birbirini ortadan kaldıran sonuçlara ulaşıldığını, bazı oturumların sonucu olarak “İzmir marka değil, markalar şehridir” denilirken diğer oturumlarda da “İzmir, yerel bir markadır; uluslararası bir marka olabilmek için sürdürülebilir projeler üretmek, bu projelere gerekli bütçeyi ayırmak, atak yapmak ve konusunda uzman iletişimcilerle çalışmak gerekmektedir” denildiğini gördüm.

Tabii ki sempozyuma katılan herkesin ve her oturumun aynı sonuca ulaşması, herkesin hemfikir olması beklenemez. Bu, insanın ya da eşyanın doğasına aykırı bir bir durumu beklemek olur. Ancak 60 yıllık bilgi ve deneyime sahip bir iletişim fakültesi tarafından düzenlenen ve çoğu işletme kökenli akademisyenlerden oluşan bir grubun yönlendiriciliğinde gerçekleştirilen bu 6 oturumluk sempozyumun sonucunda birbirini doğrulayan ya da en azından birbiriyle çelişmeyen, birbirini olumsuzlamayan veya birbirini bütünleyen bir sonuca ulaşılması, onca bilgi ve deneyimle donanmış uzmanların katılımıyla gerçekleşen bir sempozyumdan uygulama fırsatı bulabilecek sonuçlarla çıkılması beklenirdi.

İşte o nedenle, ‘marka’, ‘İzmir’, ‘marka kent İzmir’, “pazarlama stratejisi” gibi konularda kafaların bayağı bir karışık olduğunu, bu karışık kafalar nedeniyle de bu konuda bir adım dahi atılamadığını, sonuç alınamadığını söylemek mümkün. Bunun sonuçsuz kalan en iyi örnekleri ise bir zamanlar İzmir Kalkınma Ajansı’nın büyük bütçe ve iddialarla (İZKA) yaptığı ‘İzmir Marka Kent Pazarlama Stratejisi’ çalışmalarıyla İzmir Ticaret Odası’nın (İZTO) yaptığı çalışmalardır… 

Son yıllarda ‘üst perdeden yapılan‘ ve sonuç alınamayan bu tür çalışmalar unutulmuş gitmiş olmasına karşın, İzmir’in gerçekten marka olan yerel değerleri, isimleri teker teker ve sessiz sedasız ortadan kalkmakta, yok olmaya devam etmektedir…

Yakın geçmişte kökleriyle bağlantısı koptuğu için yok olan ‘Alga Çikolata’, ‘Kula Mensucat‘, ‘Turyağ’, ‘Piyale’, ‘Tansaş’ gibi markalar bunun en somut örnekleridir… Sanırım sırada ‘Bonjour’, ‘Sevinç’, ‘Mennan’ gibi markalar vardır… Bu tür kendi olanakları ile bir yerlere gelmiş yerel markalar korunmadığı, onlara sahip çıkılmadığı sürece İzmir’in, adı markalaşma olsun ya da olmasın daha fazla tanınması, bilinmesi mümkün olmayacaktır ne yazık ki…

resim4

Üniversitelerin bu kaybolup giden İzmir’in yerel markaları ile ilgili olarak ne yaptığını merak ettiğimizde ise başvuracağımız en iyi kaynak, Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) Türkiye’deki tüm üniversitelerde yapılan yüksek lisans, doktora ve uzmanlık tezlerini gösteren ve izinli olanları indirip okuyabileceğimiz ‘Tez Merkezi’ olmaktadır.

1 Şubat 2017 tarihi itibariyle bu bilgi kaynağında yaptığımız araştırmalarda ise bugüne kadar bir zamanların ünlü ‘Piyale’ markası hakkında Dokuz Eylül Üniversitesi’nce 1 yüksek lisans tezi (2006), ‘Tursil’ ve ‘Persil’ gibi ünlü markaların kaynağı olan ‘Turyağ’ hakkında Anadolu Üniversitesi’nce 1 yüksek lisans tezi (1989), ‘Tansaş’ hakkında da Dumlupınar, Anadolu ve Dokuz Eylül üniversitelerince 3 yüksek lisans tezi (1997, 2002, 2005) hazırlandığı, ‘Kemal Kutucu’, ‘Mennan’, ‘Bonjour’, ‘Sevinç Pastanesi’, ‘Özsüt’ ve ‘Aligalip Şekerlemecisi” gibi ünlü İzmir markaları hakkında tek bir lisansüstü, doktora  ya da uzmanlık tezinin hazırlanmadığı görülmektedir.

Evet, bu araştırmalardan da gördüğünüz gibi kendi yerel markalarımıza değer vermeden, İzmir’i İzmir yapan bu değerleri araştırıp korumadan; hatta onları ihmal edip unuturken İzmir’i ‘marka kent‘ yapmaya çalışıyoruz. Üstüne üstlük bu konuda kafamız bayağı bir karışık iken…


Not: Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin 60. Kuruluş Yılı nedeniyle 15-16 Aralık 2014 tarihleri düzenlediği ‘Marka Şehir İzmir Sempozyumu’ Sonuç Bildirgesi, oturum sonuçları arasındaki farkı ve kafa karışıklığını görebilmeniz için ‘Kent Stratejileri Merkezi’ isimli Facebook grubumuzun ‘Dosyalar’ bölümüne eklenmiştir.

İzmir Kültürpark’ın Anımsa(ma)dıkları

Yaşayıp deneyimlediğimiz her şey, bizi biz yapan; aklımızı, duyularımızı ve sezgilerimizi şekillendiren, geçmişle gelecek arasındaki kişisel maceramızı inşa eden yapı taşları gibidir…

Gençlikte heyecan, canlılık ya da umursamazlık gibi değişik nedenlerle onları pek fark etmeyip dikkate almasak da yeri gelir, zamanı gelir hepsi teker teker kendilerini hatırlatır ve görevlerini yaparlar…

Yaşananları hatırlama durumu, tüm bir yaşam boyu bizlerle birlikte olmakla birlikte; bunun alanı ve yoğunluğu yaşlanmakla birlikte artar… Bu durum, bazı anıları ya tümden unutma, ya daha iyi hatırlama ya da bunlar arasında çarpık bağlantılar kurulması şeklinde yaşanabilir…

Yaşanan an ile geçmiş arasındaki doğru bağlantıyı kurup hatırlama açısından en etkili olan unsurlardan biri, herkesin deneyip bildiği geçmişte yaşanan şeylerin gerçekleştiği mekânlardır. O nedenle hatırlamayı kolaylaştıran, tetikleyen bu yerler çoğu kez “hafıza mekânları” olarak da nitelenir…

İzmir Kültürpark ya da İzmir Fuarı da bu tür “hafıza mekânları“ndan sadece birisidir. Özellikle de çocukluğu, gençliği ya da tüm bir geçmişi bu mekânla ilişkisi açısından bir dantel gibi ilmek ilmek örülenler açısından…

Bu anlamda “Kültürpark” ya da “İzmir Fuarı”, kimi için çay bahçelerinde ya da gazinolarında ilk çalıştığı, ekmek parasını kazanmayı öğrendiği, bu nedenle her köşesini avucunun içi gibi bildiği yerdir… Kimi için ailesi ile birlikte gidip Ada Gazinosu’nda gelip geçeni seyrederken semaverde çay içtiği, kimi için de yaşamında ilk kez Ajda Pekkan’ı, Bülent Ersoy’u ya da İbrahim Tatlıses’i gördüğü, belki de imzalı resmini aldığı bir yerdir…

Benim için de, her sene Akçay’daki Devlet Demiryolları Kampındaki tatilden sonra, kamptaki tanıdıklarla birlikte Edremit Belediyesi’ne ait otobüslerle gelinip ziyaret edilen, bu nedenle de o gece ucuz Basmane otellerinde kalınan ve ertesi gün Basmane Garı’ndan trenle Ankara’ya gidilen keyifli ve yorucu bir maceranın bir gecelik konağıdır…

Yaş ilerledikçe, genel olarak tüm bir geçmişe, özel olarak da İzmir Fuarı’na ya da Kültürpark’a yönelik bu tür anıları derinleştirerek anlatmak, değişik ayrıntılarla süslemek, yıllar içinde değişen Fuar ziyaretleriyle zenginleştirmek mümkün olmakla birlikte sözü daha fazla dolandırmadan uzun bir süredir sizlerle paylaşmak istediğim bir kitaba getirerek sizlerin de okumasını arzuladığım bir kitabı tanıtmak istiyorum.

Kitabımızın adı, “İzmir Kültürpark’ın Anımsa(ma)dıkları, Temsiller, Mekânlar, Aktörler”

Ahenk Yılmaz, Kıvanç Kılınç ve Burkay Pasin tarafından derlenen kitap, Tanıl Bora‘nın editörlüğünde 2015 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış. Şu andaki etiket fiyatı 30,5 TL.

Toplam 384 sayfadan oluşan bu derleme kitap, Kıvanç Kılınç, Ahenk Yılmaz ve Burkay Pasin‘in ortak kaleme aldıkları “Hatırlamanın ve unutmanın kentsel sahnesi olarak Kültürpark’ın belleği” isimli makale ile başlıyor.

Ardından kitabın “Yer, kimlik ve modernleşmenin temsilleri” başlığını taşıyan ilk bölümünde; sevgili arkadaşımız Emel Kayın‘ın “Anımsama ve unutmanın temsilleri: İzmir Enternasyonal Fuarı ve Kültürpark’ın hafıza katmanları“, geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz tarihçi Vangelis Kechriotis sayesinde tanıma fırsatını bulduğum Kalliopi Amygdalou‘nun “Modern ve ulusal bir kimlik arayışında değişen formlar ve anlamlar: 1930’larda İzmir’in Kültürpark’ı ve çevresi“, Emre Gönlügür‘ün “Soğuk Savaş’ın ideolojik fay hattında bir modernlik sahnesi: 1950’lerde İzmir Enternasyonal Fuarı’nda Amerikan Sergileri“, Sezgi Durgun‘un “Apollo ve Sputnik’in Kültürpark macerası” makaleleri yer alıyor.

Kitabın “Sergileme ve eğlence kültürünün mekânları” başlığını taşıyan ikinci bölümünde T. Elvan Altan‘ın “İzmir Fuarı, Kültürpark ve Türkiye’nin inşası“, Yüksel Pöğün-Zander‘in “İzmir Enternasyonal Fuarı pavyonları (1936-1940)”, Meltem Gürel‘in “İzmir Fuarı’nda modernitenin mekânları, modernizmin çevirisi: Ada Gazinosu (1937-1958)” başlıklı makaleleri,

2202 IZMIRKULTURPARK.indd

Anımsama ve unutmanın aktörleri” başlığını taşıyan üçüncü bölümünde Nilay Ünsal Gülmez ile Emine Görgül‘ün “İç mimarlık mesleğinin gerçekleşme mecralarından biri olarak Kültürpark ve İzmir Fuarı“, Deniz Güner‘in “Kültürpark’ın bilinmeyen tasarımcısı Mesut Özok: Bir otobiyografik yapı-söküm ve biyografik yeniden-inşa denemesi“, S. Bahar Durmaz Drinkwater ile Işıl Can‘ın “Kolektif bellek ve kamusal alan: Kültürpark’ın anımsattıkları ve mekânsal dönüşümü” başlıklı makaleleri yer alıyor.

Kitabın “Sözsöz” başlıklı son bölümündeki tek makale ise Gülsüm Baydar‘ın “Karşı-tarihler, karşı-bellekler” başlıklı makaleden oluşuyor.

Bence, geçmişi bir şekilde Kültürpark ile ya da İzmir Enternasyonal Fuarı ile ilişkili olan; üstüne üstlük “Kültürpark’a Dokunma!” diyen herkesin alıp okuması gereken değerli bir kitap….

İyi okumalar dileğiyle…

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (2)

Ali Rıza Avcan

Turan, bir zamanlar Karşıyaka’nın, şimdi de Bayraklı’nın ulaşılması zor, o nedenle de unutulmuş ve sakin mahallesi…

Siz orayı unutmuş ya da ihmal etmiş olsanız bile birilerinin unutmadığı kesin… Bu güzel mahalleyi kentsel rantın yeni bir merkezi olarak gören eğlence sektörünün temsilcileriyle Nokta İnşaat ve Rönesans Holding gibi büyük inşaat şirketleri açısından burası büyük kazançların sırasını bekleyen yeni kapısıdır.

İşte o anlamda, geçmişte ve günümüzde kendi kimliğini koruyan bu mahalleyi meş’um bir geleceği beklediğini söylüyoruz…

Yazı dizimizin bu günkü bölümünde size, işte o güzel geçmişten, Turan‘ın gerçekten Turan olduğu dönemlerinden, hemen yanındaki Tepekule (Smyrna) ve İzmir için öneminden, bugüne kadar yaşadıklarından; yani tarihinden söz etmeye çalışacağız.

Tepekule höyüğündeki Eski İzmir yerleşiminin bölgede egemen olduğu dönemlerde Arulca Vadisi’nin üst kısımlarındaki tepelerin kente Yamanlar Dağı üzerinden kuzeyden gelenleri gözetleyip kontrol etmek, gerektiğinde saldırılara karşı koymak için önemli bir tahkimat bölgesi olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu anlamda yerleşimin ortasındaki vadinin üstünde ve Yamanlar Dağı‘nın yamaçlarında inşa edilen Büyükkale ile Küçükkale kuzeyden gelenlerin gözetlenmesi ve bu bilginin kente iletilmesi açısından hayati bir öneme sahip olmalıdır.

harita
Doğançay (Arulca, Tahtalı Köyü), Büyük Kale ve Gözetleme Kulesi (Felswarte)

Nitekim Prof. Dr. Ersin Doğer, “İzmir’in Smyrna’sı; Paleolitik Çağ’dan Türk Fethine Kadar” isimli kitabında bu durumu şöyle açıklamaktadır:

“İzmir’e bakan güney yamaçlarındaki vadileri ve patikaları kontrol eden küçük karakol tahkimatları Kaletepe, Çobanpınarı, Örnekköy Mezarlıkkale, Adatepe-Sancaklıkale ile Bayraklı sırtlarındaki Akropolis Kalesi (Büyükkale), Yamanlar Dağı’nın körfeze bakan sigortaları gibi durmaktadırlar. Günümüzün Bayraklı gecekonduları arasında kaybolmuş Küçükkale ile Laka köyü içindeki Aksertepe kulesi Laka ve Eğridere Vadilerinden gelen patikaları denetlemiş olmalılar.”¹

Şükrü Tül‘ün “Tepekule’den Bayraklı’ya” isimli kitabında verdiği bilgiye göre, eski adı Kastraki olan tepedeki kaleye, Kazım Dirik‘in İzmir valiliği döneminde Helene Miltner ve Johannes Böhleau ile birlikte gidilerek yerinde incelemeler yapılıyor ve kaleye “Küçük Kale” adı veriliyor. ²

eski-izmir-ve-larisa-sehirleri-harabeleriYine Şükrü Tül‘ün, ‘İzmir ve Havalisi Asar-ı Atika Muhipleri Cemiyeti’nin desteği ile gerçekleşen bu gezilerde yer alan Prof. Helene Miltner ile Prof. Dr. Yohannes Böhlau‘nun 1934 yılında birlikte yazdıkları “Eski İzmir (Navluhon ve Tantalis) ve Larisa Şehirleri Harabeleri” isimli yayına dayanarak verdiği bilgilere göre; “Dirik Paşa önderliğindeki inceleme daha da yukarı götürülüyor. İzmir körfezini gören Kaletepesi’ndeki duvarlar ‘tetkik ediliyor’. ‘Kadim duvarlar’ın iri doğal taşlardan yapılma. Bir avluya açılan kapı var, hala kirişi duruyor yerinde. En üstte kesme taşlardan bir yapı var. Yamanlar dağına doğru boyun yapan yerde bir su sarnıcının çöküntüsü var. Buraya ‘Büyük Kale’ deniyor. Büyük Kale her yeri görüyor çünkü. Batı altında Yamanlar’dan inen bir suyolu var. Yamanlar Alurca vadisi yemyeşil yukarı doğru çıkıyor.

Günümüzdeyse kayalık dimdik hala orada. Duvarlar ise eksilmiş durumda. Eski duvarların içindeki kapının üstündeki taş devrilmiş. Altında bir şey aranmış ama boşuna… Kesme, eşit yükseklikli taşlardan oluşan kulenin temel taş sıraları ise çalıların arasında. Üstünde telefon iletişim istasyonu var.

Aşağıda Aya Triada kilisesinin yıkıntıları var uzakta. Birden bir kaya göze ilişiyor, yukarıdan bakınca işte ‘Felswarte’… ‘Felswarte’ ya da ‘Kayalık Nezaret Noktası’. Hemen inip bakıyorlar. Aya Triada’nın yukarısındaki kayalığı inceliyorlar. Üstünde dörtgen bir oyuk var. Kuzeyinden merdivenler üstüne çıkıyor. Üstü kayanın kesilmesiyle düzleştirilmiş. Kuzey yamaçta iri taşlardan duvarlar var. Burada ne yapılabilirdi; ancak aşağıdaki kıyı gözetlenebilir, kırsaldan gelenler sorgulanabilirler! Yukarıdaki Akropolise işaret çakılabilir.”³

2013 yılında sevgili arkadaşımız İbrahim Fidanoğlu ile Mehmet Yavuzcezzar‘ın Arulca Vadisi içindeki ‘Kayalık Nezaret Yeri‘ (Felswarte) ile Doğançay mahallesi (eskinin Arulca ve Tahtacı köyü) yakınındaki Büyükkale‘ye (Akropol) yaptıkları gezi sırasında gördükleri lento parçası, andezit yapı taşları, işlenmiş ve düzleştirilmiş kayalar, basamaklı merdivenlerle çukurlar aşağıdaki fotoğraflarda rahatlıkla izlenebilir:

akropol-002-lento-parcalari-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Lento parçaları
akropol-003-lento-parcalari-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Lento parçaları
akropol-004-andezit-yapi-taslari-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Andezit yapı taşları
akropol-005-basamak-temelleri-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Basamak temelleri
akropol-006-sarnic-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Tahrip olmuş sarnıç yapısı
akropol-007-kesme-yapi-taslari-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Andezit yapı taşları
akropol-008-dogu-yonunde-duvar-izleri-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Doğu yönünde duvar izleri
akropol-009-mehmet-yavuzcezzar
Büyükkale (Akropol)
akropol-010-mehmet-yavuzcezzar
Uzaktan Büyükkale (Akropol)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-001-kayaya-oyulmus-basamaklar-ikinci-basamak-sirasi-bozulmus-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Kayaya oyulmuş basamaklar (Yeni hali)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-002-kayaya-oyulmus-basamaklar-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Kayaya oyulmuş basamaklar (soldaki basamakların eski hali)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-003-turana-ve-arulca-vadisine-bakis-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Noktası (Felswarte) – Turan’a ve Arulca Vadisi’ne bakış
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-004-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Aşağıdan doğru
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-005-kayaya-oyulmus-duzlem-ya-da-sunak-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Düzleştirilmiş kaya yüzeyi ve çukur (sunak?)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-006-defineci-cukuru-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Defineci çukuru
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-007-sag-uzun-kenari-bozulmus-dikdortgen-cukur-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Dikdörtgen Çukuru (Yeni durumu)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-008-sag-uzun-kenari-bozulmamis-haliyle-dikdortgen-cukur-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Dikdörtgen Çukur (eski hali)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-009-mehmet-yavuzcezzar
Kayalık Gözetleme Yeri (Felsfarte) – Alttan bakış
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-010-mehmet-yavuzcezzar
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Düzlenmiş kaya yüzeyi

Roma, Erken ve Geç Bizans dönemlerinde Turan mahallesini kapsayan Yamanlar Dağı yamaçlarıyla Alurca Vadisi‘nde ve sahilde bu tür gözetleme ve istihkam yapılarından başka bir yapının ya da yerleşimin olup olmadığı yapılan yüzey araştırmaları ile henüz ortaya çıkmış değil. Olsa bile tek tük yapılardan ya da küçük çiftliklerden oluşması mümkün.

Osmanlı Dönemine gelince, yerleşimin Turan’dan çok şimdiki Karşıyaka’nın Küçük Yamanlar Tepesi’nin güney eteklerinde ve Soğukkuyu bölgesinde ortaya çıktığı söylenebilir. Nitekim, yine Prof. Dr. Ersin Doğer, “İzmir’in Smyrna’sı” isimli aynı kitabında “16. yüzyıl tapu tahrir defterlerinde Kürdelen olarak kayıtlı, 19. yüzyılın yerli Rumları tarafından Kordelio, Türkler tarafından ise Karşıyaka olarak adlandırılan körfezin kıyısı, 13. yüzyıl kaynaklarında her zaman Kordeleon (Κορδολέων), bir kez de “Peran enoria” (Karşıdaki nahiye) olarak geçmektedir. Tren yolu ile deniz kıyısı arasındaki arazinin son yüzyıl içinde denizden kazanıldığı göz önüne alındığında Kordoleon’un çekirdek arazisi Küçük Yamanlar Tepesi’nin güney eteklerinde ve Soğukkuyu mevkiinde aranmalıdır. Bu nahiye Kordoleon köyü ile birlikte Oksus köyü ve Kordoleon ile Baris (Bayraklı) arasında olması gereken Teganion (muhtemelen Turan) banliyösünden oluşmaktaydı ve günümüzde Turan ile Serinkuyu arasındaki kıyı şeridini kapsamaktaydı.” demektedir.

turan-001
Agia Traida Manastırı ve Turan

Böylelikle bölgeye ilk kez bir ad verildiğini, bunun da “Teganion” olduğunu, daha sonra Hakan Kazım Taşkıran‘ın verdiği bilgiye göre 29 Ağustos 1868’de bugünkü Atatürk Ormanı yamaçlarında yapılıp açılan “Agia Triada Manastırı” nedeniyle bölgenin “Agia Triada” olarak anılmaya başladığını öğreniyoruz.

Yine rahmetli hocamız Şükrü Tül‘ün anlattığına göre, Birinci Dünya Savaşı’nın karanlığının henüz çökmediği günlerde Puntalı çocuklar Darağacı’nı ve Aya Markella’yı geçip, Panionios futbol sahasını arkada bırakarak “dağdan inen yemyeşil bir vadinin kıyısına ulaşırlardı. Aya Triada kilisesi burada, yolun üstünde, vadinin doğu yamacında, küçümen bir şeydi. Önünden yol yukarıya, Alurca vadisine doğru giderdi. O yolun günümüzde birazcık parçası nasılsa saklı kalmış durumda. Ama Aya Triada’nın ünü büyüktü. Kayıkla gelenler için kolaydı gitmesi, gelmesi.

turan-009
Henüz fabrikaların ve iskelelerin tek tük görüldüğü bir dönemde Turan

O günlerde “Aya Triada demiryolunun geçtiği ıssız bir kıyıydı ama baharda şenleniyordu. Punta’dan herkes akın ediyordu buraya. Burada beliren petrol depoları daha kimseyi ürkütmemişti. Kıyıdaki birkaç eve petrolcülerin kuleli köşkü de eklendi ama yine ıssız bir yerdi Aya Triada. Devecilerin geçişiyle kimi kez hareketlenirdi. Taş ocaklarını aşan, çoğu kez de taş çekmekte olan develer İzmir yönüne doğru giderken Aya Triada kıyısında yolun verdiği rahatlıkla coşarlardı. 

Karşıyaka’daki yerleşimin gün gittikçe büyümesi ve 1860’lı yıllarda inşa edilen İzmir-Karşıyaka-Çiğli demiryolunun Turan sahilinden geçişi sırasında buradaki yağ, sabun ve palamut fabrikaları nedeniyle bir istasyonun yapılması ile birlikte 1922 yılında Karşıyaka’nın 12 köyünden biri olarak [diğerleri Soğukkuyu, Derebaşı, Papaksala (Papazköyü), Tomazo (Bostanlı), Ahırkuyu, Şemikler, Çiğli, Yamanlar, Yörükköy, Bosnaköy ve Tahtacıköy (eskinin Arulca köyü, şimdinin Doğançay mahallesi)] kabul edildiği bilinmektedir.

Levantine Heritage” sitesindeki bilgilere göre Osmanlı Döneminde İzmir’in Frank Caddesi’nde büyük mağazaları bulunan Pierre Ksenopoulos ile Iokimoglu, Diamantidi, Karvounopoulo, Giorgio Raoul Stano, Zimari ve Nauplioti ailelerinin sahilde yazlık evleri bulunmaktadır. Giorgio Raoul Stano‘nun sahildeki 250 dekar büyüklüğündeki çiftliğinde zeytinliği, bağı ve bir fırını bulunmaktaydı. 

İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından 2012 yılında yayınlanan ve bu haliyle birçok yanlışlık ve eksikliği barındırdığını bildiğimiz “İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri“nin 2. cildindeki Karşıyaka ve Bayraklı ilçesi kayıtlarına göre;

  • Turan semtindeki “Atatürk Ormanı” 1 ve 2. Derece Doğal Sit Alanı olarak,
  • Turan sırtlarındaki bir “kale” (muhtemelen Felswarte denilen gözetleme yeri) Arkeolojik Sit olarak,
  • Turan semtindeki “Büyük ve Küçük kaleler” 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı olarak,
  • Turan Mah. (1595 Sok. Eski Menemen Caddesi) 1648. Sok. 54 (Giraud Yazlık Evi) adresindeki taşınmazın sivil mimari örneği olarak,
  • Turan Mah. (1595 Sok. Eski Menemen Caddesi) 1649 Sok. No.79 (Saliha Sultan Yalısı) adresindeki taşınmazın sivil mimari örneği olarak,
  • Turan Mah. (1595 Sok. Eski Menemen Caddesi) No.61 adresindeki taşınmazın (muhtemelen Braggiotti Evi) sivil mimari örneği olarak,
  • Turan Mevkii İzmir-Çanakkale Karayolu ile TCDD güzergahı arasında kalan taşınmazın (Muhtemelen İZBAN’ın Turan İstasyonu ile ESHOT’un Turan durağı arasında etrafı çelik teller ve çam ağaçları çevrelenip saklanan oymalı balkon ya da teras korkulukları ile tanınan tarihi ev) sivil mimari örneği olarak,
  • Turan sırtlarındaki bir taşınmazın (Agia Triada Manastırı olabilir mi?) sivil mimari örneği olarak tescilli olduğu belirlenmiştir.

Görüldüğü gibi İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün resmi kayıtlarına göre bugünkü Turan mahallesi içinde tescilli 8 adet taşınmaz kültür varlığı olup bunlardan bir kısmının tescil kayıt bilgilerinin yetersizliği nedeniyle nerede ve ne şekilde olduğu anlaşılamamaktadır. Anlaşılıp bilinenler ise Yamanlar Dağı yamaçlarındaki “Büyükkale“, “Küçükkale“, sahildeki “Saime Sultan Yalısı” olarak adlandırılan bina ile “Levantine Heritage” sitesinin “Giraud Yazlık Evi” olabileceğini ifade ettiği yapıdır. Bunun dışında kalan, yine “Levantine Heritage” sitesi kayıtlarına göre Pierre Ksenopoulos ile Kaleya‘nın evi olması muhtemel yapıların tescilli olup olmadığı ise belli değildir.

giraud-summer-house-001
Giraud Yazlık Evi olması muhtemel yapının bugünkü durumu
kaleya-evi-001
Kaleya’ya (?) ait olması muhtemelen yapının bugünkü durumu
ksenopoulos-evi-002
Pierre Ksenopoulos’a (?) ait olması muhtemelen yapının bugünkü durumu

Neyse ki, bu yapılardan sahilde çok güzel bir manzara sunan Braggiotti Evi, uzun yıllar Petrol Ofisi’nin misafirhanesi olarak kullanıldıktan sonra, burada büyük inşaatlar yapacağı anlaşılan Rönesans Holding tarafından Yüksek Mimar  Restorasyon Uzmanı Tamer Pakben tarafından restore ettirilmiş ve bu başarılı restorasyon, esaslı onarım dalında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015 yılı Tarihe Saygı Ödülünü almıştır.

braggiotti-evi-001braggiotti-evi-026

¹ Ersin Doğer, İzmir’in Smyrna’sı, Paleolitik Çağ’dan Türk Fethine Kadar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006, s.86

² Şükrü Tül, Tepekule’den Bayraklı’ya, Heyemola Yayınları, İstanbul, Mart 2011, s.63

³ A.g.e., s.65

Hakan Kazım Taşkıran, Bayraklı, Eski İzmir’den Hatıralar, Heyamola Yayınları, İstanbul, Mart 2011, s.123

A.g.e., s.48-51

http://www.levantineheritage.com

Devam Edecek…