Kentin proleterleri…

Ali Rıza Avcan

Latince proles kökünden gelen Proleterya sözcüğü, alt sosyal sınıfları; başka bir deyimle kapitalist toplum düzeni içindeki işçi ve emekçileri tanımlamak için kullanılan bir terim. Proleter sözcüğü de bu sınıflara dahil olanları ifade ediyor.

19. yüzyıla kadar soyluların ve burjuva sınıfının sadece emeğini satan yoksul insanları aşağılamak için kullandığı proletarya sözcüğü, Karl Marx ve Friedrich Engels‘in geliştirdiği Marksist düşünce sistemiyle birlikte, üreten emekçi sınıfın ismi haline gelmiş ve günümüze dek bu şekilde kullanılmaya devam edilmiş.

Konu, kapitalist toplum düzeni ve bu toplum düzeni içinde sermaye sahibi kapitalistlerle emeklerini sermaye sahibi kapitalistlere satabilen proletarya ve proleterler olduğunda ortaya ister istemez bir ezen-ezilen ilişkisi çıkmakta ve proletarya ya da proleterler, hayatta kalabilmek adına sermaye sahibi kapitalistlerin kendi emekleri üzerindeki egemenliği ile karşı karşıya kalmaktadırlar.

walking

Bu durumu, sahip olduğumuz teknolojik araçlara bakarak kent içinde bir noktadan başka bir noktaya varmayı hedefleyen ulaşım eylemlerine benzetmeye kalktığımızda; araba sahibi olanları bir anlamda büyük sermaye sahibi kapitalistlere, bisiklet sahibi olanları küçük burjuvaziye, sadece ve sadece yürüyecek bir çift bacağa sahip olanları da “kaybedecek bacaklarından başka bir şeyi olmayan” işçilere, emekçilere; başka bir deyişle proleterlere benzetebiliriz.

Evet, bugünün kentlerinde değeri milyarlarca liraya ulaşan son model arabalara sahip olmak, o arabalar için park yerleri talep etmek ve kentteki her yere arabayla ulaşmayı hedeflemek tam anlamıyla büyük sermaye sahibi kapitalistlerin tutum ve davranışlarına benzetilebilir.

Araba kadar olmasa da bisiklet, giysi ve teknik teçhizat açısından belirli bir boyutta yatırım yapmayı gerektiren bisiklet kullanımı ise tam orta sınıflara uygun bir tutum ya da davranışa benzetilebilir.

Ama sadece ve sadece yürüyebilen, bir yerden başka bir yere gitmek için araba ya da bisiklet yerine toplu ulaşım araçlarıyla taksi ve dolmuşlara ücret ödemek zorunda kalan yayalar ise kentlerin bu anlamdaki gerçek proleterleridir.

Onların yürümek için sadece basit bir yürüyüş ayakkabısına, hatta ucuz bir sandalete ihtiyacı olabilir.  Tabii ki bu konuda ipin ucunu kaçırıp markalı yürüyüş ayakkabısı alanlar da olabilir ama eğer isterseniz yürüyüşünüzü çıplak ayakla bile yapmanız mümkündür.

O anlamda, yürüdüğü mekanı en iyi görenin, onu en iyi şekilde fark edip anlayanın yayalar olduğuna inanırım. Hele ki bu yürüyüşler aylak aylak gezmek anlamına gelen flânörlük, sahil boyunda yapılan promenadlar, kent içi ya da dışında yapılan gezintiler, park ve bahçelerdeki yürüyüşler şeklinde olursa o zaman hemen herşeyi görme, hissetme; hatta dokunabilme imkanına sahip olabilirsiniz. 

Şu ana kadar bu şekilde kent içinde yürüyenlere, yayalara yaptığım bunca iltifat boşuna değil. Çünkü İzmir’de araç sahiplerinin ya da bisikletlilerin kurduğu birçok grup, dernek ya da platform bulunduğu ve bunlar kendi hakları konusunda her geçen gün daha etkin olduğu halde; -benim bildiğim kadarıyla- yayalara ait bir grup -Facebook’takiler hariç tabii ki- ya da dernek yok. Şimdiye kadar hiçbir yaya da çıkıp kendi hakları için, kaldırımlardaki işgallerin kaldırılması için bir grup ya da dernek kurma yoluna gitmemiş.

walking-454543_960_720

Hele ki, çalışmaları henüz bitmemiş olsa da İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı’nın bir yaya ve bisikletli ulaşım master planını hazırlamakta olduğu haberlerinin yaygınlaştığı bu günlerde…

O nedenle Karl Marx ve Friedrich Engels‘in bundan tam 169 yıl önce yazdıkları Komünist Manifesto’yla duyurdukları “dünyanın bütün proleterleri birleşin!” çağrısına benzer bir çağrıyı yaparak, kentteki tüm yayaların, özellikle de araç, bisiklet ve ehliyet sahip olmayan yayalara, haklarına sahip çıkmaları için Kentin bütün yayaları birleşin!” diyor ve tüm yayaları örgütlenmeye davet ediyorum.

 

Eray Canberk şiirleri…

YAŞAMAYI GÖZE ALMAK
bir yaralı kızıl kuş gibi düşerdi güneş
karanlıklar başlardı sıkıntılı ve uzun
ondan kaçarcasına dönerlerdi adamlar
yenılmiş değil ama biraz utanmış gibi
kını le savaşırlardı kimse bilmezdi onu
şimdi sen her şeyden uzak büyüyen bir çocuksun
ananın ak sütu gibi kınlerle beslenen
yumruk gibi bir şey düşün ellerini
yoksa bu çaresiz adamlar seni de yoksul eder
il)’ yoksa mavi sularda karanlık korkunç olur
{ ılk bir yara gibi yayılır içine bozgun
lwr yıl en güzel çocukları alır gider
tl:ılgalar ki senin de rengine vurulcluğun
sonra yine başlar yine bitmez tukenmez gibi günler
çeker seni sevdiğin türkülerle bir tutku
yıllar önce bir başkasının gönül verdiği suya
ya kaçmaktır kurtuluşun çaresi
ya yumruk gibi bir şey düşün ellerini

Mücadele 004

 

 

UZAK
geceleri üç beş evden de uzak
bir yapının dört duvarına gizliyor kendini
tedirgin uykularım gündüzlere bırakarak
çocuklarla bölüşüyor sevincini
çoğu cılız ve çoğu yalınayak
bilmiyor neden – alıştığı ınsanlardan korkarak
bir kadın toprağa adıyor kendini
kimsesiz umarsız yılgın
bir adam avutuyor derdini
saçının akını çoğaltarak
caddelerden ağaçlardan ve denizlerden
unuttuğu yuzlerden çizgiler çiziyor boşluklara
sevgiler mi huzunler mi kavuşmalar mı
hepsi gidip dönemediği kentler gibi uzakta
uzak

Resim1

KUYTUSUNDA BİR DAĞIN
ya da eksik bir yorumla aldanırlar
bulutlanmayı unutmuş bir gök altında
çunkü kar değildir yağan
bir ince soğuktur olsa olsa
ozlerler onlar ki bir şehirde
bir başka şehri yaşamaktan
çünkü eski yerlerinde değiller aslında
yanılıp da göğe baktıkları zaman
düşürüler değişen yalnızca dışta
içlerine işleyen ne var
soğuk ve hüzün bir yana
bir de erken basan karahklar
kar yağsa erimese bir daha
bu şehri yaşamaya alışmak için
donmuş suları dumanları
ve çekilmiş bir dağın kuytusuna
bir de kimsenin anlamadığı
l’Ski ve unutulmuş bir şarkı söylenince
yureğine gurbet diye oturtmuş Kars’ı
bir kadın alışırken kadınlığına.

Protesto 017

ŞAİR-İ ÂZAM
ben ünlü bir şairim büyük
sakal tıraşıyla falan uğraşamam
bazı umursamam insanları
ama insanlığa saygım tam
ben ünlü bir şairim büyük
uğraşamam evcil işlerle falan
ev kadın çocuk geçim sıkıntısı
devrimle hepsi kalkacak ortadan
ben ünlu bir şairim büyük
kafa yoramam öyle her şeye
benim sorunlarım çapraşık
işçi sınıfı artıdeğer tekelci sermaye
kuytu sularda zaman

Kent 084

ESKİ BİR TÜRKÜ
sen bana unuttuğum şeyleri hatırlat
yeniden söyleyeceğiz o eski türküyü bir gün
zalimce ve hunharca yok edilse de hayat
biz hiç ölmeyeceğiz busbütün
beni götür bu kötü şehirden uzak
evleri kırlara bakan senin oraya
hani ince yüzlü çocuklar varmış yalınayak
umudum kırık değil güzel günler üzre
sana anlattıklarımı bir bir herkese anlatmak
                                                                geçiyor içimden
söz gelişi yüreği kuş gibi çırpınan çocuklarıma
elbette umudum kırık değil güzel günler üzre

 

AYRILIK TÜRKÜLERİ – I

dağlar ses vermedi silah sesine
ve şehirler kapatmış kapılarını
evlerin içinde bir kin büyüyor
inceden inceye ve günden güne

bir haber sal sağ mısın umutlu mu
yiğidim can kardeşim delikanlım
geçtin mi kırları aştın mı suyu
güvercinim balacam gönül yoldaşım

ilkyaz geçti sıcak sardı her yanı
bir göç var dağlardan dağlara
ya umudunla katılsan kervanlara
ya tanıyanlarla gördersen selamını

bir haber sal sağ mısın umutlu mu
yiğidim can kardeşim delikanlım
geçtın mi kırları aştın mı suyu
güvercinim balacam gönül yoldaşım

ince bir kız tutuyor yasını
belki saçları san belki saçları kara
resmin bile sarardı duvarlarda
ve örselendi kenarları

bir haber sal sağ mısın umutlu mu
yiğidim can kardeşim delikanlım
geçtin mi dağları aştın mı suyu
güvercinim balacam gönül yoldaşım

oğlunun iri damlaları andıran gözlerinde
babasız çocukların kırgın sevinci
yaşından önce büyüyecek belki
senin dingin ve düşünceli resmini gördükçe

bir haber sal sağ mısın umutlu mu
yiğidim can kardeşim delikanlım
geçtin mi dağları aştın mı suyu
güvercinim balacam gönül yoldaşım

 

“Katılın, birlikte yönetelim”

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, özellikle de belediyeye bağlı İzmir Kent Konseyi’nin uzunca bir süredir kullandığı güzel bir slogan var. Belediyeye ya da konseye ait İnternet sayfalarıyla billboardlara yerleştirilip gazete ve dergilere basılan bu sloganla İzmir halkına “Katılın, birlikte yönetelim” deniliyor.

B5Hia7hIEAAl-j6

Çünkü, İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan danışmanı İlhan Tekeli‘nin hazırladığı İzmir Yönetişim Modeline göre halkın belediye kararlarına katılımı ve bunun için gerekli olan mekanizmaların oluşturulması isteniyor.

Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 dönemi Stratejik Planında da katılımcı ve paylaşımcı yönetimin, belediyenin temel çalışma ilkelerinden biri olduğu söyleniyor.

İlhan Tekeli‘ye göre İzmir Yönetişim Modelinin olumluluk yüklediği en önemli değer ya da amaçlardan biri katılımcılıktır.

Bu kavramı, şemsiye nitelikli çok boyutlu yaşam kalitesi kavramının önemli boyutlarından biri olarak görmek olanaklıdır.” (1)

O nedenle, “olanaklı olan her durumda bir toplumun üyeleri siyasal sürece dahil edilmelidir. Ama, her dört ya da beş yılda yapılan seçimler yurttaşların yönetime katılmasını gerçekleştirmekte yetersiz kalmaktadır. Katılımcılık iddiası taşıyan demokrasiler yurttaşlarının yönetmeye ve yönetilmeye aktif bir katılımının gerekliliğini savunurken, yalnız seçkinlerin etkin olduğu siyasal süreçlerin sürekli bir demokrasi açığı yaratacağını belirterek, tüm yurttaşların siyasal süreçte aktif olmasını sağlayan bir siyasal kültürün içselleştirilmiş olmalarının önemine değinirler. Yurttaşlar ancak bu tür bir deneyimle yurttaşlık sorumluluğunun bilincine varabilecekler, farklılıkları hoş görmeyi ve onlarla baş etmeyi öğrenebileceklerdir.” (2)

İlhan Tekeli tarafından yazıya dökülen bu sözler, hepimizin kabul ettiği çok güzel ve doğru sözler… Hele ki ülkemizin yetiştirdiği ve herkesin saygı duyduğu usta bir akademisyenin kaleminden çıkmışsa… Onun yazdıkları ve söyledikleri, İzmir’de yaşayan ya da yaşamayan herkesi etkilediği için çoğu kez İzmir’deki işlerin yolunda gittiği gibi izlenim yaratıyor.

O nedenle sanılıyor ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun bileşeni olan İzmir Kent Konseyi gibi oluşumlar değerli akademisyenin çizdiği yol haritası içinde herkesi, İzmir halkını samimi bir şekilde yönetime katılmaya davet ediyorlar ve bu işi gerçekten iyi bir şekilde gerçekleştiriyorlar.

Oysa uzunca bir süredir anlatmaya çalıştığımız gibi, bu iş hiç de anlatıldığı ya da yazıldığı gibi gerçekleşmiyor.

Evet, ilk bakışta ortada bir katılım eylemi varmış gibi geliyor insana… Bu eyleme de da “katılım süreci” adını veriyorlar… Bunu gerçekleştirmek amacıyla konuşulacak ya da danışılacak bir durum olduğunda veya böyle bir izlenim yaratılması istendiğinde, ellerindeki “hoşa gidip kabul gören” katılımcı listeleri üzerinden çağrılar yapıp bir takım insanları bir araya topluyorlar.

Çağrılıp davete icabet edenler çoğu kez belediye başkanının bulunmadığı bir ortamda danışmanlarla ya da belediye bürokratlarıyla muhatap olup ellerinden geldiğince bir şeyler anlatmaya, görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerini iletmeye çalışıyorlar.

Ama yine de, o çalışma sonucunda yayınlanan resmi belgelerde adları yazılı olmakla birlikte söylediklerinin, yazıp verdiklerinin yer almadığını, danışmanlarca daha önceden hazırlanan bu raporlarda daha çok önemsenen kişilere ait görüşlere yer verildiğini görüyorlar.

Kısacası, uğruna uzun uzun raporlar, kitaplar yazılan “katılım” konusunda çoğu samimi katılımcıyı aldatan bir oyun oynanıyor. Katılıyorsunuz, çabalayıp görüşünüzü iletmeye çalışıyorsunuz ama sonuçta sizin görüşleriniz değil; o konu ile görevli danışmanların önceden yazdığı çerçeve taslaktaki görüşleri destekleyen önerilere yer verildiğini görüyorsunuz. Çünkü çoğu kez sizin söyleyip yazdıklarınız, danışmanın yazdıklarını ya desteklemiyor ya da ona ters düşüyor…

O nedenle de yaptıkları işlerde aslında gerçek bir katılımı arzulamadıklarını fark ettiğinizde hevesiniz kırılıyor ve bu işlerden yavaş yavaş ayağınızı çekiyorsunuz.

Ne var ki, İzdeniz grevinin sonuçlandığı 5 Ağustos 2017 tarihinde Hürriyet Gazetesi muhabiri Elif Demirci‘nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile yaptığı söyleşiye ilişkin haberde, belediye başkanının söylediği bir sözün aslında bütün bu aldatıcı süreci çok iyi açıkladığını ve belediye başkanının katılımdan ne anladığını net bir şekilde görme fırsatına sahip olduk. 

Gazetede yazılı habere göre, 80 işçinin işten çıkarılması nedeniyle DİSK’in karar alıp daha sonra ertelediği iki saatlik iş bırakma eylemi için belediye başkanı Aziz Kocaoğlu net bir şekilde Belediyeyi sendika idare etmeyecek. Ben nasıl sendikanın işine karışmıyorsam onlar da belediye yönetimine karışmayacak demiş. (3)

Oysa 2005 yılında kabul edilen 5393 sayılı Belediye Kanununun kent konseyleriyle ilgili 76. maddesine göre belediyelerin, her biri ayrı bir sivil toplum kuruluşu olan dernek, vakıf, meslek odası ve sendikaları “kent yaşamında; kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmek” amacıyla kent konseylerine davet etmesi ve onların kent konseyleri eliyle kentin yönetiminde söz sahibi yapması yasal bir zorunluluktur.

Ayrıca 2015 yılından bu yana İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin temel örgütlenme ve çalışma ilkesi haline gelen küreselleşmeci neo-liberal kapitalizmin ürünü olan “yönetişim zihniyeti“ne göre, kentin; dolayısıyla belediyenin, belediye, sivil toplum ve özel sektör üçlüsünün oluşturduğu işbirliği içinde yönetilmesi gerekiyor.

Bunu, hem İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 dönemi Stratejik Planı emrediyor, hem de bu planın hazırlanmasında etkili olan başkan danışmanı İlhan Tekeli söylüyor.

Bu anlamda, İzmir Kent Konseyi üyesi sendikaların; yani sivil toplumun  belediyedeki işlerinden atılan işçileri desteklemek amacıyla girişimlerde bulunması ve eylemler yapması, “yönetişim zihniyeti” çerçevesinde kendilerinden beklenen kentin hak ve hukukunun korunması, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma, hesap verme ve katılım görevlerinin gereği; ayrıca mensup oldukları sınıfın uluslararası dayanışma ve kardeşliği çerçevesinde yapmak zorunda oldukları hukuki, insani ve sınıfsal görevleridir.

Yönetişim 022

Bu olay nedeniyle ortaya çıkan, “senin dükkanın, benim dükkanım” zihniyeti ile “herkes kendi işine baksın, senin benim işime karışmana izin vermem”  anlayışıyla aslında bugüne kadar çok dillendirilen yönetişim ve katılım düşüncesinin henüz anlaşılıp içselleştirilmediğini, bunun sadece ve sadece herkesin kendi dükkanından sorumlu olduğu “küçük esnaf zihniyeti“nin bir tezahürü olduğunu düşünüyor ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni gerçek anlamda katılımcı demokrasinin ruh ve gereklerine uygun davranmaya çağırıyoruz.


(1) Tekeli, İlhan; “İzmir Yönetişim Modelinin Temel Değerleri/Kavramları Konusundaki Konuşmalara Giriş“, s. 6

(2) Tekeli, İlhan; “İzmir Yönetişim Modelinin Temel Değerleri/Kavramları Konusundaki Konuşmalara Giriş“, s. 8

(3)23 Günlük grevin perde arkası“, Hürriyet Gazetesi, 5 Ağustos 2017, Elif Demirci

 

Bu işgal başka işgal…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde İzmir’in, özellikle de Çeşme’nin kent sorunlarını yakından izleyip peşini bırakmayan iki ayrı güzel Jean D’arch’tan biri olan Nivent Kurtuluş’un (diğeri de Başak Yasemin Kumaş) uyarısı üzerine 1 Ağustos 2017 tarihinde Karşıyaka Belediye Meclisi gündemine gelecek bir yönetmelik değişikliğinden haberimiz oldu.

Bu habere göre Karşıyaka Belediye Meclisi, 1 Ağustos 2017 tarihinde yapacağı aylık toplantısında Belediye Emir ve Yasakları Uygulama Yönetmeliği’nin 9. maddesinin 5. fıkrasını yürürlükten kaldırılmasına ilişkin bir öneriyi görüşülüp karara bağlanacaktı.

Kaldırılması talep edilen yönetmelik hükmünü İnternet ortamında araştırıp bulduğumuzda şöyle bir yasal düzenleme ile karşı karşıya kaldık:

Karşıyaka Belediyesi Emir ve Yasakları Uygulama Yönetmeliği

Günlük Yaşam İle İlgili Maddeler

Madde 9 – ………………………………..

(5) Pasajlar, iş hanları ve apartmanlara ait ortak kullanım alanları, koridor, antre, merdivenler ve altları, geçişe ait yollar işgal edilemez.


yunanistan-in-izmir-isgali_964986

Aldığımız habere göre bu hükmün tümüyle yürürlükten kaldırılması durumunda, Karşıyaka ve Bostanlı gibi pasaj ve iş hanlarının yoğun olduğu bölgelerde, apartmanların içinde, dışında ya da çevresindeki işyeri sahiplerine büyük bir kolaylık sağlanmış olacak ve işgal edilen yerlerden geçemeyen Karşıyakalılar ise bu işgaller için hiçbir yere başvuramayacak. Bu sayede bütün işyeri sahipleri istedikleri yeri işgal edebilecek ve belediyenin ilişmeyeceği tüm bu işgaller yasal hale gelmiş olacak. Böylelikle önemli ve zorunlu bir belediye hizmetinden vazgeçilmesi nedeniyle hem izne tabi yerlerden tahsil edilen işgal gelirlerinden vazgeçilmiş olacak hem de siyasi, dini ve etnik nedenler ya da hemşehrilik ilişkileri üzerinden ortaya çıkan kayırmacılık daha bir kolaylaşacak.

Bunun üzerine, bu girişimin 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 4, 18 ve 19. maddelerine göre pasaj, iş hanı ve apartmanlardaki ortak kullanım alanlarıyla ilgili işgalin öncelikle kat maliklerini ilgilendirdiğini, onlar izin vermediği sürece işgali kolaylaştıran bir düzenleme yapmanın anlamsız ve geçersiz olduğunu belirterek gerekli uyarıyı yaptık. Ardından da duyduk ki, 1 Ağustos 2017 tarihinde yapılan toplantıda meclise sunulan bu öneri beklendiği gibi ilgili komisyonlara sevk edilmiş.

Bu gelişmelerin ardından da, pasaj, iş hanı ve apartmanlardaki kat maliklerinin bir ya da birkaçıyla malikler dışındaki kişilerin, özellikle de kiracıların kat maliklerinin iznini almaksızın gerçekleştireceği işgallerin apartman yönetimleri tarafından kaldırılamaması, bunun bir hukuk mücadelesine dönüşmesi durumunda, belediye zabıtası eliyle bir müdahalede bulunmanın artık mümkün olamayacağını, belediyeden talepte bulunan apartman yönetimlerine “bizim bu konuda yetkimiz yok” denilerek uzun dava süreçleri içindeki işgallere göz yumulacağını; böylelikle kat malikleriyle işgalciler arasında olası yeni sorunların ortaya çıkması suretiyle toplum düzen ve huzurunun olumsuz bir şekilde etkileneceğini fark ettik.

Diğer yandan da Karşıyaka Belediyesi böylesi bir işlem yaparken İzmir’deki diğer belediyelerin, özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ne yaptığını, kendi yönetmeliklerinde böyle bir yasaklamaya gidip gitmediklerini merak edip İzmir Büyükşehir Belediyesi ile il merkezindeki diğer 10 ilçe belediyesinin emir ve yasak yönetmeliklerini incelemeye çalıştık.

işgal 1

Bu çalışma sonrasında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Balçova, Bayraklı ve Buca belediyelerine ait İnternet sitelerinde bu yönetmeliklerin yayınlandığını; Bornova, Çiğli, Güzelbahçe, Karabağlar, Konak, Menderes ve Narlıdere belediyelerine ait İnternet sayfalarında ise bu yönetmeliklerin yer almadığını gördük.

Yönetmeliğini temin ettiğimiz dört belediyeden sadece birinde; yani Bayraklı Belediyesi Emir ve Yasakları Uygulama Yönetmeliği’nde kent içindeki kamusal alanlarla özel hukuk hükümlerinin geçerli olduğu alanlarda işgali yasaklayan bir düzenlemenin bulunmadığını hayretle görüp, “demek ki Bayraklı Belediyesi sınırları içinde hiç bir şekilde izinsiz işgal yapılmıyormuş” kanaatına vardık!

Düzenledikleri emir ve yasak yönetmeliklerinde işgalle ilgili hükümlere yer veren İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Balçova ve Buca belediyelerinin düzenlemeleri ise şu şekildeydi:


İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 16.03.2016 tarih, 05.289 sayılı kararı ile onaylanan Belediye Emir ve Yasakları Yönetmeliği‘ne göre;

Nizam ve İntizam İle İlgili Kurallar

Madde 4 – (1) Aşağıdaki fiiller yasaktır.…………………….

l) İşhanı, pasaj ve kapalı çarşılarda ortak kullanım alanları, koridor, merdiven ve geliş geçişe ait yollar işgal edilemez, kapatılamaz…….


İzmir Balçova Belediyesi Kural ve Yasakları Yönetmeliği

Madde 12 (1) Mesken ve işyerleri ile kaldırım arasındaki alanları; apartman ortak kullanım alanlarını, pasaj ve kapalı çarşılardaki geliş geçişe ayrılan yerleri işgal etmek veya buralarda mal teşhir etmek ya da satışa arz etmek yasaktır, işgal edenler hakkında ceza tutanağı tanzim edilmekle birlikte işgale devam edildiği takdirde zabıta tarafından men edilir.


Buca Belediyesi Yasakları Uygulama Yönetmeliği

Madde 33 – Yol, meydan, tretuvar vb. yerleri herhangi bir şeyle kapatmak, gelip geçmeye zorluk vermek ve işgalde bulunmak.

Madde 36 – İşhanı, pasaj ve kapalı çarşılarda ortak kullanım alanları, koridor, merdiven ve geliş geçişe ait yollar işgal edilemez, kapatılamaz.


Bu yasal düzenlemelere göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sorumluluğu altındaki alanlarda; örneğin (şayet buradaki yetkisini Karşıyaka Belediyesi’ne devretmemişse) Karşıyaka’nın Yalı Caddesi’nde bu işgalleri yapmak mümkün görülmemektedir. Aynı durum Balçova ve Buca belediyeleri için kendi sınırları içindeki alanlar için geçerlidir…

Şimdi bu durumda; yani İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Balçova ve Buca belediyeleri işgali yasaklarken Karşıyaka Belediyesi bu yasağı, diğer belediyeleri dikkate almadan niye kaldırıyor ve tüm İzmir’i diğer ilçe belediyeleriyle birlikte uyum içinde yönetmekten sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu bu konuda ne düşünüyor?

s909294

Ayrıca Kemeraltı gibi kentin tarihi çarşısında işporta ve işgallerle mücadele eden, bu amaçla emniyet güçlerini devreye sokan İzmir Valiliği, dolayısıyla Karşıyaka Kaymakamlığı ne düşünmektedir diye merak ediyoruz.

Tabii ki şu an için, ilgili komisyonların görüşüne göre karar verecek olan Karşıyaka Belediye Meclisi üyelerinin tavrını merak ediyor ve onların vereceği karar sonrasında Karşıyaka halkının da hak, hukuk ve adalet anlayışı çerçevesinde bir karar vereceğini düşünüyoruz.

 

 

Pazar fotoğrafları…

Ahmet Zeki OKur - Macera
Ahmet Zeki Okur – “Macera
Canan Bayrak - İstanbul'da Kış
Canan Bayrak – “İstanbul’da kış
Cem Balkı - Çiğli
Cem Balkı – “Çiğli
Ceyda Nur Kocataş - Soğuk
Ceyda Nur Kocataş – “Soğuk
Cihan Karaca - Çocuk
Cihan Karaca – “Çocuk
Deniz Özbek
Deniz Özbek
Eda Can - Bulutlara yürüyüş
Eda Can – “Bulutlara yürüyüş
Emirali Kokal - İzmir
Emirali Kokal – “İzmir
Eyüp Bingöl - İnşaat
Eyüp Bingöl
Gökhan Algül
Gökhan Algül
Gözde Dereli
Gözde Dereli
Hasan Hulki Muradi - Kış
Hasan Hulki Muradi – “Kış
İlker Gökşen - İzmir'de Gezi Parkı 002
İlker Gökşen – “İzmir’de Gezi Parkı
İlker Gökşen - İzmir'de Gezi Parkı 003
İlker Gökşen – “İzmir’de Gezi Parkı
İlker Gökşen - İzmir'de Gezi Parkı
İlker Gökşen – “İzmir’de Gezi Parkı
İrfan Çimen
İrfan Çimen
İsmet Danyeli
İsmet Danyali – “Konak
Kadir Çivici
Kadir Çivici
Murat Bakmaz
Murat Bakmaz
Mustafa Demirbaş
Mustafa Demirbaş
Mustafa Gezer
Mustafa Gezer
Nesrin Ateş - Kardemir
Nesrin Ateş – “Kardemir
Özlem Kıvılcım - Gölge Hayaller
Özlem Kıvılcım – “Gölge hayaller
S. Ali Ünal
S. Ali Ünal
Tayfun Taner
Tayfun Taner
Tuna Akçay
Tuna Akçay
Semih Akça - Yeşil Gözler
Semih Akça – “Yeşil gözler

 

Yanlışlardan yanlış beğen – Yanlış 3

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana sürdürülmekte olan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin tanıtımı amacıyla gerek belediyenin hazırladığı haber bültenlerinde gerekse belediye bültenlerini birebir kullanarak haber yazıp yorum yapan gazetecilerin dile getirip tekrarladıkları yanlışları bir bir ortaya koymaya devam ediyoruz.

Bu çerçevede bugün dile getireceğimiz üçüncü önemli yanlış, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından “sözleşmeli üretim” yöntemi ile alım yapılan kooperatiflerin; dolayısıyla İzmir’deki kooperatiflerin gösterdiği gelişmeyle ilgili olduğu için hem yazılıp söylenenleri hem de bu işin doğru olan yanlarını anlatmaya çalışacağız:

YANLIŞ 3

Bunlar da kooperatifçilikdeki büyümenin rakamları

Kırsalda üretim yapan küçük ölçekli aile işletmelerinin üretime devam etmesini sağlamak amacıyla tarımsal kalkınma koopreratiflerini ve üretici birliklerini destekleyen İzmir Büyükşehir Belediyesi, bu anlamda da önemli bir başarı sağladı. İzmir’in yerel yönetimi “Süt Kuzusu” projesi ile dağıttığı sütü, ihtiyaçlı ailelere dağıtılan gıda paketlerine konulan ürünleri (peynir, lor, kaşar, zeytin yağı, bal vb.), park ve bahçeler için fidan, fide, çiçek ihtiyacını ve kırsalda üreticiye dağıttığı meyve fidanlarını 2007 yılından beri üretici kooperatiflerinden karşılıyor. İlk kez İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin uyguladığı “Sözleşmeli Üretim” modeli üreticinin ürününe alım garantisi sağlarken, kooperatiflerin alt yapılarını ve üretim tekniklerini geliştirip üretim kapasitelerini de arttırdı.

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2007 yılından bugüne kadar işbirliği içerisinde olduğu ve sözleşmeli üretimde alım yaptığı Tire Süt Kooperatifi, Bayındır Çiçekçilik Kooperatifi, Bademli Fidancılık Kooperatifi, İğdeli Tarımsal Kalkınma Kooperatifi ve Bademler Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’ne toplamda 263 milyon 400 bin TL. ödeme yaptı.

İzmir’deki üretici kooperatiflerinin üye sayılarında yüzde 161 oranında artış yaşanırken, kooperatiflerdeki çalışan sayısı ise yüze 616 oranında arttı.

Büyükşehir Belediyesinin desteklediği kooperatiflerin toplam ürün yelpazesinde yüze 225 büyüme sağlandı.

Sözleşmeli alım yapılan kooperatiflerin 2007 yılı toplam cirosu ile 2016 yılı toplam cirosu arasındaki artış oranı ise yüze 658 olarak gerçekleşti. Bayındır ilçesinde yıllara göre süs bitkileri üretimine başlayan işletme sayılarına baktığımızda, 1990 öncesinden 2010 yılına kadar 20 yıldan fazla sürede 419 işletme faaliyete geçti. 2010-2015 yılları arasındaki 5 yılda ise 314 yeni işletme kuruldu.

İzmir büyüyor

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin destekleriyle tarım sektöründe yakalanan ivme, rakamlara da çok açık bir şekilde yansıyor. İşte İzmir’in yerel yönetiminin tarıma yaptığı katkının sonuçlarını yansıtan iki çarpıcı örnek:

Türkiye’de tarım sektörü 2002-2014 yılları arasında yüzde 2,1 oranında büyürken, İzmir’de bu büyüme yüzde 5,3 olarak gerçekleşti.

Son 10 yılda Türkiye’deki süt üretimi yüzde 150 artarken, bu rakam İzmir’de yüzde 240’a, sadece Tire ilçesi özelinde ise yüzde 440’a ulaştı.”

Kaynak: İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Tarımda İzmir Mucizesi” başlıklı 27 Haziran 2017 tarihli haber bülteni.

Aynı ifadelere kelimesi kelimesine aynı olmak ve üzerine herhangi bir yeni bilgi ilave edilmemek suretiyle, Ali Ekber Yıldırım tarafından yazılıp Dünya Gazetesi’nin 6 Temmuz 2017 tarihli nüshasında yer alan “Tarımda ithalatın alternatifi, İzmir Modeli” isimli makalede de yer verilmiştir.

DOĞRU 3

Bu anlatımda yer alan yanlışlara verilecek doğru yanıt ya da uyarıları ise şu şekilde sıralayabiliriz:

A. Sözleşmeli Üretim” modeli ilk kez İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından değil, 2006 yılında kabul edilen 5488 sayılı Tarım Kanunu uyarınca resmiyet kazanmış ve ülkedeki ya da bölgedeki yerli ve yabancı şirket tarafından uygulanmaya başlamıştır.

Bilindiği üzere “Sözleşmeli Üretim” kavramı, küresel sermayenin uluslararası kuruluşları olan Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Örgütü (UN-FAO) gibi kuruluşlarının, 2001 tarihli Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı uyarınca düzenlettikleri 18.04.2006 tarih, 5488 sayılı Tarım Kanunu’nun “Tanımlar“la ilgili 3. maddesinin (h) fıkrasında; “üretici ve yetiştiriciler ile diğer gerçek ve tüzel kişilerin karşılıklı menfaat esaslarına dayalı yazılı akitlerle üretilen tarımsal üretim şekli” olarak tanımlanmıştır.

Ayrıca aynı kanunun “Sözleşmeli Üretim” başlıklı 13. maddesindeki hükümlerle düzenlenmiştir:

Madde 13 – Bakanlık, tarım sektöründe sözleşmeli üretimin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için gerekli düzenlemeleri yapar. Sözleşmeli üretimi özendirmek üzere üreticiler bu Kanunla belirtilen desteklerin verilmesinde öncelik tanınır.

Ardından hızını alamayan Tarım, Gıda ve Hayvancılık Bakanlığı hazırladığı  metni, “Sözleşmeli Üretim İle İlgili Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” adıyla 26.04.2008 tarih, 26858 sayılı Resmi Gazete’de yayınlayarak yürürlüğe koymuştur.

Ancak “sözleşmeli üretim”le ilgili hukuki düzenlemelerin 2006-2008 döneminde gerçekleştirilmiş olması, bu tür bir üretim ilişkisinin bu tarihlerden önce hiç uygulanmadığı anlamına da gelmez. Nitekim İzmir’in Kemalpaşası’nı, oradaki Kütaş fabrikası hakkında bilgisi olanlar ya da Avrupalı firmaların 2000’li yılların başından bu yana Kemalpaşa’nın meşhur Napolyon kirazı için üreticilerle bu tür sözleşmeler yaptığını bilenler, köylüyü zaman içinde proterleştirecek bu uygulamanın İzmir ve çevresinde yaygın bir şekilde uygulandığını, sanırım en kısa sürede bu metni yazanlara ayrıntısıyla anlatacaktır.

Bu anlamda, Korkut Boratav, Erdinç Yeldan, Çağlar Keyder, Zafer YenalGökhan Günaydın, Necdet Oral ve Nevzat Evrim Önal gibi aklı başında yurtsever bilim insanlarıyla uzmanların Türkiye’deki köylülüğün sonunu getirecek yöntem olarak gördükleri “sözleşmeli üretim“in ilk kez kendileri tarafından uygulandığını ifade etmek bir belediye için; özellikle de CHP’li bir belediye için bir övünç nedeni değil, doğrudan doğruya bir utanç kaynağıdır.

Kooperatif 001

B. Bayındır, Ödemiş, Tire ve Urla ilçelerinde faaliyet gösteren beş ayrı, sayıları ve ortak sayıları her geçen gün azalan kooperatiflerin arasında yer alan beş kooperatif olup bunların dışında kalan tarımsal amaçlı üretici kooperatiflerinin bu alımlardan bir menfaati olmamıştır.

İlhan Tekeli tarafından düzenlenmiş olan  Haziran 2016 tarihi “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli raporda, 2014 yılı itibariyle İzmir’deki tarımsal amaçlı kooperatiflerin sayısı 163, sulama kooperatiflerinin sayısı 100, su ürünleri kooperatiflerinin sayısı 47, faal kooperatif birliği sayısı 4, ortak sayısı 92.909, yetiştirici birliği sayısı 3 ve üretici birliği sayısının da 28 olduğu belirtilmektedir. (1)

Ayrıca Gümrük ve Ticaret Bakanlığı verilerine göre İzmir’deki tüm kooperatiflerin sayısı 2014 yılında 449 iken bu sayı 2015 yılında 426’ya inmiş;  ortak sayıları da 2014 yılında 102.582 iken 2015 yılında 98.091 olmuştur. Bu istatistik verileri içinde  kooperatif türlerine göre bir ayrım yapılmadığından; ayrıca bu verilere Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı tarımsal amaçlı kooperatiflerle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na ait yapı kooperatifleri dahil edilmediğinden bakanlık ya da TUİK verilerine göre İzmir’de türlerine göre kaç adet kooperatif olduğu güvenilir ve geçerli bir şekilde bilinememektedir.

Durum bu olmakla birlikte, binlerce kooperatife sahip, en azından İlhan Tekeli‘nin ifade ettiğine göre 2014 yılı itibariyle 163 adet tarımsal amaçlı kooperatifin bulunduğu İzmir’de, süt, yoğurt, peynir, fidan, çiçek, zeytinyağı gibi sosyal amaçlı alımlar nedeniyle hangi ölçüye göre belirlendiği bilinmeyen bu beş kooperatif üzerinden bir başarı öyküsünün yazılmış olması yanıltıcı ve yadırgatıcıdır.

Hele ki bu kooperatiflerin, Bayındır, Ödemiş ve Tire gibi CHP’nin son yıllarda zorlandığı; hatta seçim kaybettiği ilçelerde faaliyette bulunuyor olması da hem belediye hizmetlerinin tarafsızlığı hem de yapılan siyasi tercihler ve bu tercihlerin olumsuz sonuçları açısından oldukça düşündürücüdür.

C. 2014 yılından bu yana yapılan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin ulaştığı başarı, verilen desteklerle doğal olarak gelişen, daha doğrusu gelişmesi beklenen bazı kooperatiflerin ortak ve üretim sayılarındaki artışlar üzerinden değil; tüm İzmir’e ya da en azından kooperatiflerin bulunduğu ilçelere ait resmi tarımsal kalkınma kriterler ve istatistikleri üzerinden ölçülmeli, “Son 10 yılda Türkiye’deki süt üretimi yüzde 150 artarken, bu rakam İzmir’de yüzde 240’a, sadece Tire ilçesi özelinde ise yüzde 440’a ulaştı.” gibi yalan yanlış bilgilere başvurulmamalıdır. 

Bu tür konulardaki başarının kriteri, onca kooperatif arasından hangi gerekçe ile seçtiğiniz kooperatifin tek başına gösterdiği başarı üzerinden değil; bu hizmetlerin yöneldiği İzmir geneli ya da o ilçenin özelindeki istatistikler üzerinden belirlenir.

Örneğin, sütü, sütten yapılan yoğurdu, peyniri, ayranı eğer Tire’deki bir kooperatiften alıyorsanız bunun başarı ölçüsü, o seçimi yaparak ihya ettiğiniz kooperatif üzerinden değil İzmir’in ya da Tire’nin ürettiği süt ve süt ürünleri miktarındaki artışlar olmalıdır.

Şayet bu başarıyı belediyenin “İzmir’de süt üretimi yüzde 240’a, sadece Tire ilçesi özelinde ise yüzde 440’a ulaştı” iddiası üzerinden araştıracak olursak; 2007 yılından bu yana yapılacak sosyal yardımlar için süt ve süt ürünleri alımlarının yapıldığı Tire ilçesi ve Sınırlı Sorumlu Tire Süt Mahsulleri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi örneği üzerinden örneklemeye kalkarsak, aşağıdaki tablo ve grafiklere bakmamız bize oldukça önemli bilgiler verecektir.

Türkiye, İzmir ve İlçeleri Süt Üretimi Tablo 2007-2016Türkiye, İzmir ve Tire Süt Üretim Grafiği 2007-2016

Bu tablo ve grafiklerin incelenmesinden de görüleceği gibi, ilk tabloda 10 yıllık 2007-2016 döneminde Türkiye, İzmir ve Tire ilçesindeki süt üretimi artışlarını görmemiz mümkündür. Buna göre 2007-2016 döneminde ülkemizdeki süt üretiminin 2007 yılını (100) kabul edersek Türkiye İstatistik Kurumu ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın İzmir İl Müdürlüğü verilerine göre 2016 yılı itibariyle % 49,95; İzmir’deki süt üretiminin % 57,82; Tire’deki süt üretiminin de 73,04 oranında arttığını görürüz. 

Hazırladığımız grafikte de görüleceği üzere, Tire’deki süt üretimi artışı İzmir ve Türkiye ortalamalarının üstünde olmakla birlikte; bu artışı miktar olarak daha fazla süt üreten Ödemiş ilçesindeki % 111,64 oranındaki artışla mukayese ettiğimizde durumun hiç de söylendiği ya da yazıldığı gibi olmadığı ortaya çıkacaktır.

Tümüyle Türkiye İstatistik Kurumu ile İzmir Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü’nün resmi istatistikleri dikkate alınarak hazırlanan bu verilere göre, Tire ilçesinde, dolayısıyla da bu ilçenin en büyük kooperatifi olan Sınırlı Sorumlu Tire Süt Mahsulleri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’nde İzmir ve Türkiye ölçeğine göre daha fazla süt üretilmiş olmakla birlikte, bu artışlar hiçbir zaman iddia edildiği boyutlarda olmamıştır.

D. 2014 yılından bu yana beş ayrı kooperatiften yapılan mal alımlarının sadece o kooperatiflerin ortak, üretim miktarı ve üretim yelpazesi üzerinden değil; aynı zamanda o kooperatiflerin demokratik ve katılımcı yapılanmaları açısından değerlendirilmesi gerekir. 

Alımların yapıldığı kooperatiflerin gerek bu alımlar öncesinde gerekse sonrasında nasıl demokratik ve katılımcı bir özelliğe sahip olduğu ya da bu konuda nasıl bir gelişme gösterdiği de şimdilik bilinmemektedir.

Çünkü her şeyden önce bu kooperatiflere ait İnternet sayfalarına baktığınızda kooperatiflerin ortaklık yapısına, yönetim şekline, mali performansına, bilanço, kar-zarar durumlarına, kurdukları şirketlere ilişkin herhangi resmi bir bilgiye ulaşamıyoruz. Hatta kaç adet ortağa sahip olduğunu bile öğrenemiyorsunuz. Sadece “yaklaşık şu kadar ortağa sahibiz” gibi genel geçer ifadeleri görebiliyorsunuz.

Ayrıca, kooperatiflerle ilgili bilimsel literatürde sıkça söylendiği gibi bu kooperatiflerin gerçekten demokratik, katılımcı, şeffaf, hesap verebilir bir yapıya mı yoksa giderek çok ortaklı bir şirkete mi dönüştüklerini anlayamıyorsunuz.

Ödemiş ve Tire çevresindeki üreticilerden, çiftçilerden, kooperatif ortaklarından; hatta yerel siyasetçilerden öğrendiklerimiz de bu kuşkularımızı doğruluyor.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı ise kooperatiflere devamlı daha çok ortağa sahip olmalarını, birleşip büyümelerini öneriyor. Bunun dışında önerdiği bir politika ve strateji ya da model yok. 

Oysa vakit artık “birleşip büyüyün” demek için çok geç. Neo-liberal kapitalizmin bu çağında artık eskinin o demokratik kooperatiflerinden söz etmek, çareyi birleşip büyümekte bulmak pek mümkün değil. Çünkü artık kooperatifler de kapitalizmin beklenti ya da zorlamalarıyla değişip dönüşüp paylarına düşeni alıyorlar. Yapılanmaları, işleyişleri ve piyasa içindeki rekabetçi konumlarıyla adeta kooperatif olmaktan çıkıp çok ortaklı şirketlere, hatta holdinglere dönüşüyorlar. Birçok önemli işi kooperatif içinde yapmaktan vazgeçip kurdukları şirketler eliyle yürütmeyi alışkanlık haline getiriyorlar. Ömürleri ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi gibi büyük kurumların bir anlamda sübvansiyon anlamına gelen koruyucu, kollayıcı ve siyasi anlamda sonuç almayı hedefleyen destekleriyle bir süre daha devam ediyor. Desteklenmeyenler ise resmi istatistiklerin de söylediği gibi yavaş yavaş ömürlerini doldurup dağılıyor, yok oluyorlar….

Verimlilik 001

Evet, nerede kalmıştık?

Köylülüğü bitirmenin en iyi yöntemi olan “Sözleşmeli üretim“le yapılan alışverişler acaba hem köylülüğü hem de kooperatifçiliği mi öldürüyor, ne dersiniz?

E. Ayrıca “Türkiye’de tarım sektörü 2002-2014 yılları arasında yüzde 2,1 oranında büyürken, İzmir’de bu büyüme yüzde 5,3 olarak gerçekleşti” şeklindeki yanlış değerlendirmede kullanılan “tarım sektörünün büyümesi” ile neyin anlatılmak istendiği ve bu istatistiklerin hangi kaynaktan alındığı da açıklanmalıdır. 

Çünkü gıda, tarım ve hayvancılıkla ilgili resmi istatistikleri hazırlayan Türkiye İstatistik Kurumu ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı gibi kurumlar “tarım sektörünün büyümesi” gibi bir veri değeri kullanmayıp; tarım sektörünün büyümesini ortaya koyacak kriter ya da veri olarak bitkisel ve hayvansal üretim miktarları, üretim değeri, tarımsal işgücü kullanımı, istihdam, tarımsal katma değer, işgücü ve arazi verimliği gibi farklı veri setlerini kullanmaktadır.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin her yıl yayınladığı tarım raporlarıyla Ziraat Mühendisleri Odası eski genel Başkanı Gökhan Günaydın‘ın 2006 yılında yazdığı “Türkiye Tarım Sektörü” başlıklı makalede de görüleceği gibi, tarım sektörünün gelişimi bu şekilde değil; değişik veri setleri ya da değişkenler üzerinde ifade edilmektedir. (2)

O nedenle ifade edilen bu “tarım sektörü büyüme oranı” ile neyin anlatılmak istendiği ve bu verilerin hangi güvenilir kaynaktan alındığı bir an önce açıklanmalı ya da bu şekilde güvenilir ve geçerli olmayan yanlış veriler üzerinden halkın kandırılması eyleminden vazgeçilmelidir.


(1) Tekeli, İlhan (2016) “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi“, s.72

(2) Günaydın, Gökhan (2006) “Türkiye Tarım Sektörü“, Tarım ve Mühendislik, Sayı: 76-77, 2006

Neo-Liberal Belediyeciliğin Çelik Zırhı: Yerel Kalkınma

A. Ekber Doğan

Giriş
Kent ölçeğinde siyasetin ekonomik ve toplumsal olmak üzere iki ana ekseni bulunuyor. Bunlardan ekonomik olanı, kent mekânının sermaye birikiminin bir aracı olarak kullanılmasını sağlayarak ekonomik gelişmenin ileri götürülmesini desteklemek ve onu şekillendirmektir. Kentsel siyasetin bu ekonomik amacıyla çokça çelişen ikinci ekseni (toplumsal işlev) ise başta ücretli emekçiler olmak üzere kentsel alan içinde yaşayan nüfusun barınma, dinlenme, kolektif tüketim ve hizmet gereksinimlerinin karşılanmasıyla, yani toplumsal refahın arttırılmasıyla ilgilidir. Bunlardan hangisinin ön plana çıkacağı, baskınlaşacağı sermaye birikim süreçleri ve özellikle de bu süreçlerde etkili olan siyasal-toplumsal aktörlerin mücadeleleriyle belirlenir. Ancak, her yerellikteki sosyo-mekansal gelişmeler de, mekanik olarak birikim süreçleri doğrultusunda yaşanan değişiklikler biçiminde somutlaşmaz. Kentler arasındaki mekansal-eşitsiz gelişme dinamiklerinin yarattığı farklar, bu farklardan kaynaklı işbölümleri, kentlerin içinde barındırdığı ekonomik ve toplumsal ilişki biçimleri, toplum kesimlerinin mekânı deneyimleme biçimleri, kentlerdeki toplumsal aktörlerin mücadelelerinin yol açtığı ittifaklar; ulusal düzeyde birikim sürecindeki değişikliklere paralel sosyo-mekânsal gelişmelere yol açabileceği gibi, ona direnen hatta onun tersi yönde giden (kentsel) gelişme doğrultularına da neden olabilir. (1)

1980’lerin sonu 1990’ların başındaki birkaç yılı bir kenara bırakırsak, 1984’ten bugüne Türkiye belediyeciliğine hakim olan neo-liberal belediyecilik anlayışının birinci ekseni baskınlaştırdığı, ikinciyi ise yalnızca bir riskin kontrol altında tutulması ve belli kamusal mekânların, kent parçalarının bir temsil projesi çerçevesinde estetik biçimde sunulması düzeyinde dikkate aldığı ortadadır. Literatürün üzerinde fazla durmaya gerek görmediği, bu yüzden de pek popüler olmayan neo-liberal belediyecilik anlayışını biraz daha açmak gerekirse, büyük sermayenin kentselleşmesine hizmet eden, inşaat sektörünün spekülatif taleplerine odaklanmış, personel giderlerini düşürmeye, kendisini emek ilişkilerinden soyutlamaya çalışan, kolektif tüketim hizmetlerini budayan ve piyasalaştıran çizginin adı olduğunu söyleyebiliriz. 1984-1989 arasında ANAP’lı belediyelerle başlayan bu çizginin, SHP’li belediyeler döneminin sonlarında (büyük kentlerde) yeniden uç vermeye başladığı ve 1994’ten sonra başa geçen RP-FP çizgisinden yönetimlerle birlikte daha kararlı biçimde uygulanma olanağı bulduğu görülmüştür. Bu yüzden, kentsel siyaset açısından alternatifi sosyal (demokrat) belediyeciliğin, vaatlerini yerine getiremeyerek geri çekildiği 1990’lı yılların ikinci yarısına neo-liberal belediyeciliğin ikinci dönemi diyebiliriz.

Söz konusu yıllar aynı zamanda, ülke yönetim sisteminde yerinden yönetimin ağırlığının arttırılması temelinde bir yeniden yapılanmanın gerekli olduğu fikrinin de sermaye çevrelerince ısrarla vurgulandığı dönemdir. Söz konusu yerelleşmeyi, merkezi devlet aygıtının ithal ikameci birikimin bütünleyeni olarak benimsediği ulusal kalkınmacı anlayışla yüklendiği ekonomik-toplumsal etkinliklerden arındırılarak, ‘küçültülmesi‘ çabalarının bir parçası olarak değerlendirmek gerekiyor. Uzunca bir süredir gündemde olan bu yerelleşmenin şekillenmesinde aslan payı ise ulusal ve uluslararası üretim örgütlenmelerinde meydana gelen değişikliklerin ürünü olarak gündeme getirilen “yerellikler üzerinden kalkınma” stratejisine aittir. (2) Hatta denilebilir ki, sözkonusu stratejiyi incelemeden günümüzün egemen yerel yönetim siyasalarını anlamak mümkün değildir.

Yerellikler üzerinden kalkınma konusunu ele alan bu makalede, ulusal ve uluslararası sermaye birikim süreçleri içindeki anlamı, ulusal kalkınmacılıktan farkları, yerel güç dengelerinde, toplumsal ilişkilerde yaptığı etkiler, 1990’lardan bugüne bu stratejiyle geliştikleri söylenen Anadolu kentlerinin yaşadığı değişimler gibi çeşitli boyutlarda analiz edilmeye çalışılacaktır. Çizilen çerçevede yapılacak bir analizin, neo-liberalizmin yerel siyasette ne kadar köklü bir egemenlik kurduğunu göstermek ve bu egemenliğe bütünsel bir karşı çıkışın neleri atlamaması gerektiğini ortaya koymak bakımından yararlı bilgiler sunacağını var saymaktayız. Bu strateji yerelliklerde o denli etkilidir ki, ona yöneltilecek bir eleştiri ya da karşı koyuş kolaylıkla “yerelliğine/kentine ihanet” olarak damgalanabilir gibi gözükmektedir.

Sosyal adalet, çalışanların haklan, insan ve çevre sağlığı gibi konuları aklına getirmemesine rağmen, kendisini bu şekilde her türlü eleştiriye kapalı tutmayı bilen yerel kalkınma stratejisinin, yereldeki bütün toplumsal ve ekonomik dinamiklerin aynı amaca koşulmasını dayatması nedeniyle otoriter-korporatist bir muhtevaya sahip olduğu da söylenebilir. Habitat II Zirvesi’nden (1996) sonra gelişen “Yerel Gündem 21“ler ve onların arkasındaki yerel yönetişim modelini de bu çerçevede, söz konusu stratejiden kazançlı çıkacak olanları (şirketler ve burjuva katmanları), yerel yönetimlerle bir araya getirerek bahsettiğimiz kentsel korporatizmi üretecek esnek müzakere zeminleri olarak değerlendirmek gerekir. Yerellikler üzerinden kalkınmanın saydığımız boyutlarına geçmeden önce, konumuzun esas çıkış noktası olan neo-liberal belediyeciliğin ne olduğunu satırbaşlarıyla özetlemek gerekiyor.

Türkiye’de Neo-Liberal Belediyeciliğin Satırbaşları
Belediyelerin 1980’li yıllardan başlayarak işgücünün yeniden üretimine yönelik hizmetlerden çok, sermayenin büyütülmesine hizmet ettiği ve kamusal hizmet kurumu niteliğinden uzaklaşıp, birer hizmet şirketi kimliğine büründükleri biliniyor. Yine de bu sürecin 1980 sonrasında geçilen birikim modeliyle bakışımlı işleyişinin düz bir çizgide ilerlemediğini, 1988-1992 arasında yükselen işçi hareketinin etkisi altında sosyal demokrat vaatlerle 1989’da işbaşına gelen SHP’li belediye yönetimleriyle bir kesintiye uğradığını görmek gerekiyor. Bu anlamda, 1989-1994 yılları arasında geçen süreyi, neo-liberal belediyeciliği iki donemde incelememizi gerektiren bir ara dönem olarak değerlendirmemiz gerekir.

ANAP’lı belediyelerle başlayan ve 1984-1989 arasını kapsayan ilk dönemde, toplu tüketim ve işgücünün yeniden üretimine yönelik iş ve hizmetler yerine, sermayenin arsa, inşaat, konut, ticaret, tüketim gibi kentsel alanlarda üretilen rantlara yönelme eğilimine hizmet eden uygulamalara ağırlık verilmiş, belediye hizmetleri piyasalaştırılmış, kimi önemli hizmet kurumları şirketleştirilmiştir. Refah Parti’li kadroların Ankara, İstanbul dahil 4 büyükşehir ve 12 kent merkezi belediyesini kazandığı, İzmir ve Adana’nın yeniden ANAP’ın eline geçtiği 1994 sonrasını ise rahatlıkla neo-liberal belediyeciliğin ikinci dönemi diye adlandırabiliriz. Bu dönemi karakterize eden -ve bir kısmı da ilkiyle süreklilik içinde düşünülmesi gereken- belli başlı özelliklerini; İslamcı kadroların birçok büyük ve orta ölçekteki kentte işbaşında olması, yerel hizmetlerin özelleştirilmesi, personel giderlerinin azaltılması, yerel altyapı finansmanında dış borçlanmanın gelişmesi, büyük kentsel projelerin gelişmesiyle belediyelerin büyük harcama kapasitelerine ulaşmaları, yerel sermayenin kentsel siyasette adeta mutlak bir hegemonyaya sahip bir toplumsal aktör konumuna yükselmesi, belediyelerin öncelikleri arasında yerelliğe para ve sermaye çekmenin ön plana geçmesi biçiminde sıralamak mümkündür.

Refah Partili yönetimlerce, yoksula yardım faaliyetleriyle yapılan bir “hayırsever“lik motifi eklenerek yeniden hız kazandırılan neo-liberal belediyecilikle birlikte yaşanan süreci daha ayrıntılı biçimde özetlemek gerekirse, ilk olarak, belediye personel yapısında meydana gelen değişimden söz etmek gerekir. “Yüksek personel giderlerinin yarattığı yüklerden kurtulma” diye ifade edilen siyasanın yaşama geçirilmesinde atılan ilk adım; doğrudan işten atma, emekliye ayırma, istifaya zorlama gibi yollarla toplam personel sayısını hızla azaltma olmuştur. Başlarda Kağıthane, Gebze, Ankara, Sakarya, Mersin gibi pek çok kentte ciddi bir dirençle karşılaşsa da işten atılanlar, çeşitli nedenlerle (3) arkalarındaki toplumsal desteği genişletemedikleri için başarıyla uygulanan bu siyasanın, daha sonra özelleştirme ve taşerona iş yaptırma gibi daha teknik denilebilecek piyasacı neo-liberal araçlarla sürdürüldüğü görülmüştür. Bunun yanında, hizmet üretimi süreci özel ellere verilmiş olsa da belediye bünyesinde kalan kimi işlerin yürütülmesi için gerek duyulan yeni elemanların kadrolu değil, geçici veyahut sözleşmeli personel statüsünde işe alındıkları ve personelin siyaseten işverene (belediye yönetimine) yakın işçi ve memur sendikalarına üye olmaya zorlandıkları görülmüştür.

Bu nedenle, RP’li ve ANAP’lı belediye yönetimlerinin 1994 sonrasında izledikleri söz konusu personel siyasasının, özelleştirme ve taşeronlaştırmayla da birleşerek, belediyeleri kentsel hizmet üretiminde emek ilişkilerinden ve bu ilişkilerin yüklediği kamusal sorumluluklardan soyutlamayı getiren bir stratejiye denk düştüğünü söyleyebiliriz. Bu stratejiyle, 1989-1994 arası dönemde ülkedeki genel ücret artışlarında birer motor işlevi de görmüş belediye emekçilerinin kazanım ve örgütlülüklerine ciddi darbeler vurulduğu görülmektedir. Belediye emekçilerinin bu strateji karşısında uğradığı yenilginin, Türkiye’deki işçi hareketinin 1990’ların ikinci yarısında yaşadığı gerilemede ve emek piyasasındaki dengelerin emekçiler aleyhine bozulmasıyla, ücretlerin gerilemesinde önemli ölçüde pay sahibi olduğu söylenebilir. Bu ölçüde önemli bir ‘başarı‘ya imza atan neo-liberal belediyecilik, belediye bütçesindeki personel giderlerinin oranını 1994’te % 35,5’ten 3-4 yıl gibi kısa bir sürede % 30 seviyesine (4) çekerken bütçede dışarıdan mal ve hizmet satın alımlarına ve ihale yoluyla müteahhitlere yaptırılan büyük altyapı projelerine ayırdığı payları arttırmıştır (5) (DİE). Bu artışın yalnızca oransal bir değişim anlamına gelmediğini, kolaylaştırılan dış borçlanma yoluyla artan harcama kapasitesiyle de parasal değer açısından da ciddi bir artış yaşandığını belirtmek gerekmektedir.

Belediye yönetimlerinin bir hizmet şirketinin işletmecisi gibi hareket ettiği söz konusu dönemde, kent halkının gündelik yaşantısını önemli biçimde etkileyen kolektif tüketim mal ve hizmetlerinin çeşitleri azaltılmış (yani belediyece sunulmamaya başlanmış), sunulanlar da birer piyasa malı gibi fiyatlandırılmıştır. Yanı sıra, söz konusu neo-liberal belediyelerin, kentsel toprak rantını aşırı kâr biçimi altında mülk edinme arayışı içinde olan, orta ve büyük sermayenin arayışına yanıt vermeye endekslenmiş, kenti ulusal ve küresel sermaye için bir cazibe merkezi yapmaya dönük yatırım ve hizmetlere öncelik veren bir kentsel gelişme siyasasını izledikleri de görülmüştür. Kısa bir literatür taraması, özetlediğimiz neo-liberal belediyecilik anlayışının, yalnızca Türkiye’de değil, değişik biçim ve derecelerde olmak üzere, dünyanın pek çok ülkesinde 1980’lerden bu yana hakim anlayış olduğunu göstermektedir (6).

Yerellikler Üzerinden Kalkınma
Türkiye’de “24 Ocak Kararları”ndan (1980) beri geçerli olan dışa açık, ihracatı teşvik eden birikim modelinin, 1990’larda mekânsal farklılıkları önemli kılan yeni bir rota üzerine oturtulmaya çalışıldığı görüldü. Bu rota, ülkeye yabancı sermaye çekmek ve ihracatı arttırmak için ekonomik gelişme potansiyeli taşıyan yerelliklerin (kent ve bölgelerin) önünün açılması biçiminde özetlenebilir. Yerel sermayenin de kendi yerelliğinin sınırlarını yeni bağımlılık ilişkilerine girerek aşmasını sağlayan bu sürecin arkasında, sermayenin yeni uluslararasılaşma biçimi olan neo-liberal küreselleşmenin yattığı biliniyor.

Böyle bir genel çerçeve içine oturtabileceğimiz “yerellikler üzerinden kalkınma” stratejisini tanımlamak gerekirse, onun yerelliklerin gelişmek için toprak, emek, sermaye açısından sahip oldukları avantaj ve potansiyellerini harekete geçirerek, ulusal ve uluslararası büyük sermayeyi yörelerine çekme çabası anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Bu avantajlar da yenilerde kendi çapında önemli bir sanayileşme sürecine girmiş kent ve bölgelerin sahip olduğu, çoğunlukla-ucuz, itaatkâr ve örgütsüz emek, ya da düşük kiralar, çevre standartları ve denetiminin göz ardı edilmesi, ucuz hammadde gibi- azgelişmişlikle bağlantılı şeylerdir. Yani, ulusal kalkınmacılık söylemi ardında azgelişmiş ülkelerin birçoğunda söz konusu olan baskıcı, anti-demokratik rejimler ve ekonomik bağımlılığın yol açtığı onca insani ve çevresel sorunun, Pierre Bourdieu’nun “sonsuz sömürme ütopyası” dediği neo-liberalizmin egemenliği koşullarında yerel kalkınma adına daha da vahim biçimde, yerel dinamikler, toplumsal güçler de devreye sokularak yaşandığı görülmektedir. Bu stratejinin model mekanı (coğrafyası) ise; en düşük ücretlerle, en ağır çalışma koşullarının hüküm sürdüğü, sosyal güvenlik, insan sağlığı ve çevre korumaya dönük düzenlemelerin bulunmadığı, kadın ve çocuk emeğinin umarsızca sömürüldüğü terleme atölyeleriyle karakterize olan Çin’dir.

Yerellikler üzerinden kalkınmanın; ulusal kalkınmacılığın ithal ikameciliğin tıkanmasıyla terki, 1970’lerin krizinin sürekliliği, dünya ekonomisinin yeni bir büyüme evresine girememesi, üretim sürecinin parçalanması ve bazı kısımlarının azgelişmişlikten dolayı ucuz emek ve hammadde havuzlarıolan yerelliklere kaydırılması gibi günümüz sermaye birikim süreciyle ilişkili nedenleri olduğundan daha makro ölçeklerdeki sermayelerin kimi talepleriyle örtüşmeleri bulunduğu görülmektedir (7). Bu yüzden de Dünya Bankası gibi önemli bir kredi kurumu kentleri kalkınmanın günümüzdeki yeni motor güçleri olarak lanse etmektedir. Bütün bunlar. yerellikler veya kentler üzerinden kalkınmanın, hem tek tek kapitalist devletler, hem de uluslararası sermaye çevreleri arasında oldukça güçlü olan bir siyasa tercihi olduğunu göstermektedir.

Bu doğrultuda merkezi devletin temel yönelimlerinden biri, yerelin önünü açarak küresel rekabet ortamında” başarılı olmasını kurumsal olarak teşvik etmeye çalışmaktı. Bu da esasen devletin küçültülmesi, ekonomik ve toplumsal boyutlarını törpüleyecek biçimde yeniden yapılandırılmasını savunan piyasacı, neo-liberal yaklaşımın 1970’lerden beri süren kriz koşulları ve kapitalizmin reel sosyalizm karşısında kazandığı zaferle kurduğu hegemonyanın sonucunda gelişen bir stratejiydi. Dolayısıyla, yerellikler üzerinden kalkınma stratejisinin mantıksal sonucu, yönetsel açıdan da bir yerelleşmenin yaşanmasının gerekli olduğu fikridir. Bu fikir doğrultusunda 1990’ların ikinci yarısından beri gündemde olan yerel yönetim reformu, 2004 sonbaharında çok daha kapsamlı bir değişim (yeniden yapılandırma) paketi olan Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nun içinde TBMM gündemine getirilmiştir (8).

Kalkınmaya ne ölçüde katkısı olduğu tartışmalıysa da kentler/yerellikler bu strateji çerçevesinde dünyada neo-liberal politikalarla daha rahat dolaşma, uluslararasılaşma olanağı yakalayan “yabancı” sermayeyi kendilerine çekebilmek için yarışacaklardır. Bu işin parlak yüzünde, gelişkin sanayi altyapısını hinterlandına yayarak göreli anlamda sanayisizleşen, bir yandan da uluslararası tekeller için gelişkin finans ve hizmet altyapısı sunarak yeni sermaye çekmeye çalışan “dünya kentleri” bulunurken, karanlık yüzünde ağır çalışma koşulları, düşük ücret, çocuk emeği, işgücünün parçası olan kesimleri yoksullaştırma ve yoksula yardımı içeren enformalitenin gelişmesi bulunmaktadır (9). Daha da ötesi, sermayenin uluslararası dolaşımı hızlandığı koşullarda azgelişmiş ülkelerde yeni sanayi odakları olarak gösterilen belli yerelliklerde kimi dönemlerde yakalanan büyümeyle sağlanan değerlerin krizler sonrasında büyük ölçüde dışarıya aktarıldığı da çok sık rastlanan bir durumdur. Bu, tüm ana akım kentleşme uzmanlarının öve öve bitiremediği yerel kalkınmanın, The Economist dergisi editörü Tim Hindle’nin yakın dönemde yayımlanan 1990’lar Türkiye’siyle ilgili raporunda ekonominin performansıyla ilgili yaptığı “yo-yo büyüme” tanımlamasına çok daha fazla uyduğunu (10) düşündürtmektedir (2005: 14).

Anadolu’da Yerel Kalkınma Stratejisiyle Geçen 10 Yıl (?)
Yarışan kentler” söylemiyle desteklenen “yerellikler üzerinden kalkınma” stratejisi sayesinde, kimi kentlerin yerel sermayesi kamusal yatırım teşvikleriyle de desteklenerek, ucuz emek havuzları niteliğindeki organize sanayi bölgelerinde, dokumacılık başta olmak üzere emek yoğun işkollarında alt sözleşme ilişkileri içerisinde parça başı, fason işler yaparak sanayiye yöneldiler.

Ulusal ve uluslararası büyük sermaye açısından meta üretiminde ara aşamaları Türkiye sanayi yapısında nicel olarak ağırlık taşıyan küçük üreticilere yaptırmak, aslında emek maliyetlerini, işçi mücadeleleri ve eylemlerinin yarattığı maliyet risklerini sırtından alan sıkı bir emek kontrol rejimi geliştirmek anlamına gelmiştir. Bir yanıyla, eski fabrika sisteminde ustabaşı ve formenlerin yaptığı işi küçük üretici taşeronlara yaptırmak, aynı zamanda işgücünün görece ucuz olduğu, işçi sınıfının örgütlenme geleneği güçlü olmadığı yerelliklere kaydırılması biçiminde yaşanmıştı. Bu zaten ucuz emeğe dayalı, en önemli avantajı ucuz işgücü olan üretim kolları üzerinden ihracata yönelen neo-liberal ekonomi siyasalarına paralel bir durumdur ve bu yerelliklerin uluslararası bağlantıları da zaten bu tür “ucuzluklar” sayesinde mümkün olabilmiştir.

Büyük şirketlerin artı değere el koyma sürecinde bir dolayım olarak taşeronları kullandığı alt sözleşmeli üretimin en önemli avantajlarından biri, konjonktürel ekonomik kriz dönemlerinin maliyetlerini bu taşeronların üstlenmiş olmalarıdır. Krizin etkileri azalmaya başlayınca, yeni küçük girişimciler üzerinden yeni alt sözleşmeler yapılmakta ve döngü yeniden başlamaktadır.

Yerelliğin kimi orta ve büyük sermayedarları ve/veya büyük toprak sahiplerinin de bu üretim örgütlenmesinden büyüme yönünde yararlandıkları ve ulusal ölçekteki holdinglere dönüştükleri görülmüştür (Sanko, Boydak, Yimpaş, Kombassan). Bu süreçte, yurt dışından Konya, Kayseri, Yozgat gibi kentlere İslami Bankacılık, “faiz yerine kar payı” sistemiyle giren önemli miktardaki gurbetçi dövizinin payını da vurgulamak gerekmektedir (Bulut, 1999).

Yerellikler Üzerinden Kalkınma Kimlerin Çıkarına?: Yerel Sermaye ve İslamcılığın Kentsel Siyasette Güçlenen Hegemonyası
Türkiye kentlerinin sosyal ve ekonomik yaşantısında yerel sermayenin egemenliğiyle, emekçi sınıfların güçsüzlüğü bugün için üzerinde fazla bir araştırma yapılmadan görülebilecek bir husus. Bunun, Türkiye’deki sermaye birikimi süreçleri ve her kent ya da bölgeye özgü tarihsel birikimler (yerelliklerdeki kapitalist gelişmenin özgüllükleri, sermaye ve işçi sınıflarının oluşum süreçleri, siyasal merkezle ve ekonomik merkezlerle ilişkiler, sınıfsal ve daha genel olarak toplumsal mücadeleler geçmişi) kadar önemli, yakın dönemli ve makro nedenleri de bulunmaktadır.

Bu nedenlerden ilki, 1950-1960 dönemi dışında, 1980’lere kadar, sermaye birikim süreçlerini, daha da ötesi modernleşme ve kapitalistleşme süreçlerini tıkayacağı düşüncesiyle kentsel siyasetteki etkinliği hep kontrol altında tutulmaya çalışılan, aşırı güçlenmesine izin verilmeyen geleneksel yerel küçük sermayenin önünün 12 Eylül darbesi sonrasında çok çeşitli siyasal ve ekonomik gerekçelerle açılmasıdır. Yerel sermayeyi güçlendiren söz konusu süreç, sermayenin darbe öncesindeki güçlü radikal sol muhalefetle ve işçi hareketinin gelişmesinde sorumlu tuttuğu 1960 sonrası müttefiki reformist bürokrasiyi dışlaması, bu dışlamanın habercisi olan Milliyetçi Cephe hükümetleri sırasında büyük sermaye (AP) ve geleneksel küçük burjuvazinin siyasal temsilcileri (MHP, MSP) arasında yaşanan yakınlaşmayla (yerel sermaye de bu iki siyasal grup arasında bir yerde durmaktadır) başlamış, büyük sanayi sermayesinin ulaştığı büyüklükle meta üretimi açısından gerilettiği, mülksüzleşme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktıkları anlaşılan küçük burjuva katmanı bayilikler, yan sanayi ve tamir bakım ağlarıyla kendisine bağlaması gibi gelişmelerle ete kemiğe bürünmüştür.

İç pazar genişlemesiyle çeliştiği için işçi sınıfı ve tarımdaki yaygın küçük üreticiliği karşısına alan ihracatı teşvik eden bir birikim modeline geçilmesinin de büyük sanayi sermayesiyle-geleneksel küçük burjuvazi-yerel sermaye (ağırlıkla tüccar ve KOBİ sahipleri) arasında 1980 sonrasında oluşan sınıfsal ittifakın harcında çimento işlevi gördüğü ortadadır. Bu sınıfsal ittifakla, sermayenin kentsel rant alanlarına yüzünü dönmesinin ortaklaşa ürünü olan 1980 sonrasının yerel yönetimler alanındaki yasal düzenlemelerinin de mali ve yönetsel anlamda güçlendirdiği belediyeler üzerinden yerel sermayeyi güçlendiren gelişmeler olarak değerlendirilmelidir.

Yerel sermayenin kentsel siyasetteki hegemonyasının artışının ardındaki ikinci önemli gelişme ise, neo-liberalizmin piyasacılığı doğrultusunda izlenen özelleştirme ve kamuya yeni sanayi yatırımı (KİT) yaptırmama siyasalarının, kamusal girişimleri geriletirken yerellikteki özel sermayeyi kent ve bölgelerin sosyo-ekonomik gelişiminde daha merkezi bir konuma getirmesidir. Devletin, sanayi üretiminden aşamalı biçimde çekilmesi daha önce belediyeler özelinde sözünü ettiğimiz, kamunun emek ilişkilerinden ve onun getirdiği sorumluluklardan uzaklaşmasının başlangıcı sayılmalıdır. Bu anlamda, emek piyasasının esnetilerek, işçi sınıfının pazarlık gücünün geriletilmesi ve 1990’ların ikinci yarısında derinleşecek yoksullaşma sürecinin zeminini döşeyen söz konusu uzaklaşma birtakım özel uygulamalarla geliştirilmiştir. Bunlar: Yeni sanayi yatırımı yapılmaması, kamuda istihdamın düşürülmesi, kar eden KİT’lerin özelleştirilmesi, zarar edenlerin kapatılmasıyla devletin ekonomideki ağırlığının düşürülmesi olarak sıralanabilir. Yerel sermayenin bunlarla, yerelliklerin ekonomik ve toplumsal yaşamında merkezi bir konum kazanmasının, yerelleşmenin bugünkü anlamını almasında da önemli pay sahibi olduğu görülmektedir (12). Yerellikte bu süreçte en önemli kamu kurumu durumuna gelen belediyeler de bu süreçte personel, bütçe ve mal-hizmet üretimi-sunumu bakımından neo-liberalizmin gerekleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmasını tamamlamıştır. Bu arada, tarımın 1980’lerde yaşadığı gerilemenin kimi Anadolu kentlerinde tarıma dayalı ticaret ve küçük üretimin önemini azalmasıyla, yine aynı şehirlerde -1990’larda ulusal ve uluslararası sermayeyle kurulan çeşitli alt sözleşme ilişkileri içinde- Organize Sanayi Bölgelerinde yoğunlaşan ve devletçe etkin biçimde desteklenen kısmi sanayileşme süreçlerinin yol açtığı kabuk değişiminin de yerel sermayeyi güçlendiren önemli bir dinamik olarak kaydetmek gerekiyor.

Yerel sermayenin en önemli müttefiki ise bu süreçte siyasal İslam olmuştur. Nasıl ulusal kalkınmacılık kimi sosyal adaletçi vaatler de içermekle birlikte, bir ulusalcılık barındırıyorduysa, yerel kalkınmanın ideolojik gıdası da yerel kültür ve kimlikler olmaktadır. Bu durumdan da Türkiye gibi halkın çoğunluğunun Müslüman olduğu azgelişmiş ülkelerde en karlı çıkanlar toplumsal boyutta dini ve etnik cemaatler, siyasal düzlemde ise değişen toplumsal kodu en kolay çözen, onun diline kendisini kolaylıkla uyarlayabilen İslamcılar olmaktadır (13). İslamcı siyasetçiler bu dönemde, radikal veya reformcu olmaları fark etmeden, özellikle geri kalmış/azgelişmiş yerelliklerde kapitalist-modernleşme süreçlerinin, etkisini zaman zaman törpülese de çok fazla dönüştüremediği, tasfiye edemediği bilakis büyük kentlerin kenar mahallelerinde geçerli olan geleneksel-kültürel ilişki ağlarının güçlenmesiyle sahip oldukları işyeri (OSB’ler ve Sanayi Siteleri bunun temel ölçekleridir) ve mahalle düzeyinde sahip oldukları taban ilişkilerini ve örgütlülüklerini geliştirmeyi bilmişlerdir. İslamcıların bu süreçteki en belirgin katkıları ise; hem geleneksel-kültürel ilişki ve değerleri popülerleştirdiği için sözünü ettiğimiz kalkınma stratejisinin yerellikteki en önemli aktörü olan yerel sermayenin kentsel siyasette sahip olduğu hegemonyayı kültürel-ideolojik boyutta güçlendirmesi, hem de sahip oldukları ilişkiler ve parti, belediye, dernek, vakıf gibi çok çeşitli örgütlenmelerle, -dışsal bir ilişki (14) olarak ördüğü- yoksula yardım çalışmalarıyla neo-liberalizmin ulusal ve yerel ölçekteki uygulamalarına karşı işçi sınıfının işsiz, yoksul, dışlanan alt kesimlerinde yükselecek hoşnutsuzlukları kontrol edebilmeleri, Dünya Bankası’nın diliyle, “sosyal riski azaltmalarıdır“.

Sonuç Yerine: Yerel Kalkınmayı Sorgulamanın Zorunluluğu
Yerellikler üzerinden kalkınma stratejisi belediyelerin görevlerinin en başına, yerelliğin kalkınması için ihtiyaç duyulan sermaye veyahut yatırımın çekilme işine öncülük yazılıyor. Bu şekilde, yerelliğin kolektif kapitalisti kimliğine sıkıştırılan belediyelerin aynı süreçte, diğer toplumsal ve ekonomik yönlerinin neo-liberal siyasalarla kısmen budandığı kısmen de talileştiği konuya ilişkin literatürde çokça üzerinde durulmayan bir husus. Yerelliklere ekonomik kalkınma vaadinde bulunan yerellikler üzerinden kalkınma stratejisi, yerel özerklik ve demokrasinin gelişmesini vaat eden yerel yönetişim modellerinin parıltısından da yararlanarak, neo-liberalizmin kent yaşamında emekçi kesimler aleyhine yol açtığı yıkımları tartışma dışı bıraktığı görülüyor. Halbuki Latin Amerika’dan Avrupa’ya pek çok ülkede neo-liberal belediyeciliğe, onun uygulamalarına karşı büyük eylemler yapılıp, hatta Stockholm gibi kimi kentlerde belediyelerin yarışmacı yerellik doğrultusundaki siyasalarına, yaşanan değişim süreçlerine cepheden karşı çıkıldığı görülmektedir. Bu nedenle, yerelliklerde bugün yeterince sorgulanmadan kabul edilen ve adeta birer tabuya dönüştürülmüş olan yerellikler üzerinde kalkınma ve (yerel) yönetişimin, bugünkü tarihsel süreçte nereye oturduğunu, kime ve neye hizmet ettiğini ve bir bütün olarak neo-liberal belediyecilikle ilişkisini eleştirel biçimde sorgulamanın vakti gelmiştir. Bu aynı zamanda, yerellikteki bütün maddi ve toplumsal güçlerin yerel sermaye ve onun bağımlı olduğu sermayelerin karları için birer kalite çemberi öbeğine dönüştürüldüğü korporatist yerelleşmecilik anlayışının, emekçi sınıfların sosyoekonomik hakları üzerinde yarattığı baskıcılığın sorgulanması anlamına gelmektedir.

Başarısızlık 001

Sonuç olarak, sosyal adalet ve bölüşüm konularını yerel ve ulusal ölçeklerin toplumsal gündeminden çıkaran bir yerelleşmeyi ortaya çıkaran yerellikler üzerinden kalkınma anlayışı ve onun korporatizm talebiyle örtüşen yerel yönetişim modeli, neo-liberal belediyeciliğin 1990’lardaki gelişimi ve yerel sermayenin kentsel siyasette neredeyse mutlaklaşan hegemonyasında oynadığı rolden dolayı daha ayrıntılı büyük ölçekli çalışmaları, araştırma projelerini hak eden bir konudur. Makalemiz bu doğrultuda yapılacak yeni çalışmalar için gerekli olan akademik ve/veya siyasal ilgiyi uyarabilmişse amacına ulaşmış olacaktır.


(1) Bu durum ya sistem içi muhafazakar bir direniş ya da radikal ve reformist bir ittifakın direnişi olarak ortaya çıkabilir ama her iki gelişme doğrultusu herhangi bir tekil kentin birikim sürecinin çeperlerinde bir yerlere düşmesine hatta sistem açısından sorun yaratan bir özellik taşımasına yol açar.

(2) Bu arada, yerellikler üzerinden kalkınma stratejisi, yerel ölçeklerde karşımıza çoğunlukla “yerel kalkınma” diye çıktığı için çalışmamızın kimi yerlerinde bu stratejinin yerel kalkınma olarak da anılacağını belirtmek gerekir.

(3) Bunlar arasında, işçi sendikalarının hatalarının yanında, yeni belediye yönetiminin seçim başarısının verdiği moral üstünlüğü de kullanarak, çalışanların maaşlarının yüksekliğiyle adeta ayrıcalıklı bir kesime dönüştüğü, direnenlerin önceki dönemde partizanca işe alınan siyasi insanlar olduğu ve bunların çoğunun çalışmadığı halde belediyeden maaş aldığı yönündeki olumsuz propagandaların bunda ciddi payı bulunmaktadır.

(4) Belediyelerin kesin hesaplarına göre. personel giderleri 1997’de 1960’lardan beri tarihinde gördüğü en düşük seviyelerden biri olan % 29,5’ye gerilemiştir -benzer bir durum 1985’te % 28,5’e düşmesiyle yaşanmıştır-. Bir yıl sonra ise bu oran hafif bir yükselişle % 30.9’a çıkmıştır (http://www.die.gov.tr/ IstTablolar/24ml395t.xls).

(5) Dışarıdan veya özel sektörden ihale ve altsözleşme ilişkileri (taşerona iş gördürme) yoluyla mal ve hizmet alımlarının belediye giderleri içindeki payı 1994te % 12,2 iken. 1998’de % 14,8’e yükselmiş. 1994-1998 arasında % 22,5’den % 34,9’a yükselen yatırım giderlerinin geleneksel olarak en büyük kalemi olan ‘yapı. tesis ve onarım giderleri‘nin oranı da aynı süreçte belediye giderlerinin % 18,4’ünden % 30,9’una çıkmıştır.

(6) Neo-liberalizmin kentsel siyasalar düzlemindeki izdüşümlerinin dünya, Türkiye ve Mersin ölçeklerinde ayrıntılı biçimde ele alındığı bir çalışma olarak. A. Ekber Doğan 2002’ye bakılabilir. 

(7) Alt sözleşme ilişkilerinin, fason üretimin, parça başı işin önemli yer tuttuğu yerel kalkınmada, ulusal kalkınmacılık döneminden daha sıkılaşmış bağımlılık ilişkileri çerçevesinin geçerli olduğunu da belirtmek gerekir. Bu. ulusal ve uluslararası sermayeye adeta sözleşmeli üreticilik yapan yerelliklerin krizler karşısındaki aşırı kırılganlıklarını anlamak bakımından önemlidir. 1994 Yılından bu yana yaşanan ulusal ve uluslararası krizlerin arkasından yaşanan yoğun iflasların ortaya koyduğu bu kırılganlıktan kalkarak denebilir ki. “küresel ve ulusal büyük sermaye hapşırdığında, yerel zatürre olmaktadır“. Bu kırılganlık durumunun yol açtığı iflaslar, yutma operasyonları, birleşmeler ortamının büyük sermaye açısından sunduğu mülksüzleştirme yoluyla birikim olanakları, yerelliklerde yaşanan ilkel birikimden alınan değerlerle 1970’lerden beri içinden çıkamadığı uzun vadeli krizin etkilerini hafifletmesi anlamına geldiği de söylenebilir. Dünya kentinden başlayarak her mekânsal ölçeğin altındakini daha yoğun biçimde sömürmesini getiren bu mülksüzleşme yoluyla birikim oyununun ne kadar tekrarlanacağı, dünya (kapitalist) ekonomisinin ve uluslararası sermayenin birikim sorunlarına ne kadar deva olacağı tartışmalıdır.

(8) Paketin yasalaşma süreci. Cumhurbaşkanı geri çevirdiği için parça parça çıkartılan yasalarla devam etmektedir.

(9) Kentlerin turistik niteliklerini öne çıkararak gelişen turizm pastasından pay alarak refahını arttırma çabaları da -sosyal ve kültürel hizmetlerin ve altyapının gelişmesine hizmet ettiği için hayırlı da denebilecek- yereldeki emekçiler için daha fazla sömürü ve yoksulluk getirici kalkınmanın elma şekerleri gibi görünmektedir.

(10) Aslında yerellikler üzerinden kalkınma gibi özelde uluslararası sermayeyi genel olarak da büyük sermayeyi güçlendiren stratejinin bağımlılık ve kırılganlıkları arttırdığı için ulusal düzeyde geçerli olan yo-yo büyümenin müsebbiplerinden biri olup olmadığı da dikkatle araştırılması gereken bir konudur.

(11) Burada kısaca anlatılan, 1970 ve 1980’lerde kentsel siyasette sınıf ittifaklarının gelişimi konusunun daha geniş ele alındığı bir yazı için bakınız Doğan, 2005.

(12) Tersinden, devletin meta üretimi ve emek ilişkilerinden önemli ölçüde çekilmesi anlamında yaşadığı küçülmenin, yerel yönetimleri merkeze göre güçlendirme eğiliminin, gerek sermaye kesimleri tarafından bu denli arzulanan bir şey olmasında, gerekse de hükümetler nezdinde bir yaklaşım olarak uzunca bir süredir kabul görmesinde önemli ölçüde pay sahibi olduğu söylenebilir. 

(13) Gelir dağılımı adaletsizliğinin 1994’ten beri yaşanan krizlerle ciddi anlamda derinleştiği Türkiye’nin büyük kentlerinde aynı zamanda müreffeh bir Belçika da barındırdığı için etnik ve dini azınlıklara yönelik neo-faşist bir siyasal çizginin de kolay alıcı bulabildiği görülmektedir.

(14) İlişkinin dışsallığına ilişkin vurgumuz. İslamcı siyasetin aktörlerinin dayandığı toplumsal tabanın burjuva ve daha ziyade küçük burjuva kesimler olduğuna vurgu yapmak ve İslamcıların varoşlara nüfuz ettiği yönündeki entelektüel dünyada oldukça yaygın olan kabulün bir aşırı yorum olduğuna dikkat çekmek içindir. Bunların da bugünkü AKP’nin de yönetici kadrolarında yoksul, emekçi kesimlerden gelen kimsenin bulunmadığı, geçmişte halktan yanaymış gibi yapılan popülist müştericiliğin yerini, daha sağcı bir ideolojik içerik taşıyan ”yoksulların hayırsever hamileri” olarak doldurmaya çalıştıkları, yani yoksulların mobilize edilse de hala bu siyasi harekete eklemlenmiş ötekiler oldukları ortadadır. Örneğin Ahmet Çiğdem. Yoksulluk ve Dinsellik başlıklı yazısında (2002: 134-163) bu görüşümüzü destekleyen şu tespiti yapmıştır: Milli Nizam Partisi’nden beri bir “orta sınıf hareketi olan Milli Görüş çizgisinin yaptığı iş. merkez sağ ve solun yoksul mahallelerde bugüne dek kullana geldiği popülist söylemin günümüz koşullarına göre işlevsel kullanılmasıdır.


Kaynakça
Bulut. F. (1999). Yeşil Sermaye Nereye?. Su Yayınları: İstanbul.
Çiğdem, A. (2002). “Yoksulluk ve dinsellik“, içinde (Der. N. Erdoğan) Yoksulluk Halleri, 134-163, WALD Demokrasi Kitaplığı: İstanbul.
DİE. http://www.die.gov.tr/IstTablolar/24ml395t.xls
Doğan, A. Ekber (2004). “Sosyal demokrat vaatlerden neo-liberal rövanşçılığa: 1990’lar Aııkara’sında belediyecilik“, Praksis. 12, 103-128.
Doğan, A. Ekber (2001). Birikimin Hamalları: Kriz, Neo-liberalizm ve Kent, Donkişot Yayınları: İstanbul.
Hindle. T. (2005). “A promising start“. The Economist, 19 Mart 2005 Sayısı.
Stahre, U. (2004). “City in change: globalization, local politics and urban movements in contemporary Stockholm“, International Journal of Urban and Regional Research, 28.1, 68-85.

Mülkiye Dergisi Cilt 29, Sayı 246, 2005

Bunun neresi “nostaljik”?

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir kitapta, tarlada, pazarda ya da manavda elleyip koklayıp aldığımız sebze ve meyveleri uzun bir süredir marketlerde elleyip koklamadan, sadece paketlenmiş görünümlerine ve etiketlerine bakarak aldığımız; bu nedenle insanla doğa arasındaki ilişkinin esaslı bir şekilde koptuğu, gıda güvenliği gerekçesiyle doğaya ve onun ürünlerine yabancılaştığımız için artık onların koku ve tatlarıyla ilgilenmediğimiz ifade ediliyordu.

Evet, hepimiz aynı şeyi yapıyoruz. Çünkü o paketlenerek yalıtılmış sebze ve meyvelerin eskisi gibi kokmadığını, hormon takviyesi ve genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) nedeniyle artık eskisi gibi olmadıklarını biliyor, o nedenle de ellemeye ya da koklamaya kalkmıyoruz.

Aslında buna benzer bir duyguyu içinde yaşadığımız ya da çalıştığımız mekânlarla kullandığımız nesnelerle kurmuş olduğumuz ilişkilerde de yaşıyoruz.

Geçen hafta Dokuz Eylül Üniversitesi’nin Buca Kaynaklar’daki yerleşkesini ziyaret edip yapı teknolojisinin son ürünleriyle yapılmış bir binada yemek yerken, bu tür binalarda, eski yapılarda olduğu gibi belleğimin bir köşesine koyup götüreceğim farklı bir şey bulamadığımı, yapı ve iç mekânlarıyla özel bir ilişki kuramadığımı söylediğimde, görüştüğüm akademisyen arkadaşlarım kendilerinin de aynı şeyi hissettiklerini ifade ettiler.

Sanırım, insan ve içinde bulunduğu mekân ile ilişkisinin fazla sorgulanmaması, çağdaş yapı teknolojisinin mimarları bir örnek yapılaşmaya zorlaması ya da bu tür yapı mimarisinin standartlaşması gibi nedenlerle -ne yazık ki- bütün alışveriş ve eğitim mekânlarıyla diğer binaların beş aşağı beş yukarı birbirine benzemesine yol açtı.

Aynı duyguyu geçen akşam güzel tramvay görselleri bulmak amacıyla yaptığım İnternet taramasında da yaşadım. Çünkü, son yıllarda hem ülkemiz hem de dünya kentlerindeki tramvay yatırımlarında kullanılan Japonya, Kore ya da Çin kökenli tramvay vagonlarının beş aşağı beş yukarı çoğunlukla birbirine benzediğini, sadece ufak tefek değişiklikler ya da farklı renk seçimleri nedeniyle birbirlerinden ayrıldıklarını fark ettim. Hatta bu benzerlik öyle durumlara varıyordu ki, İstanbul ya da İzmir’de kullanılan tramvayların şekli ve rengi bile tıpatıp birbirini andırıyordu. O nedenle fotoğrafın kaynağına gitmediğim sürece o tramvayın hangi kentte olduğunu anlayamıyordum.

İstanbul Tramvay
İstanbul Tramvayı
Karşıyaka Tramvay
İzmir, Karşıyaka Tramvayı
Kocaeli Tramvay
Kocaeli Tramvayı
Konya Tramvay
Konya Tramvayı
Sakarya Tramvay
Sakarya, Adapazarı Tramvayı
Samsun Tramvay
Samsun Tramvayı
Gaziantep Tramvay
Gaziantep Tramvayı
Bursa Tramvay
Bursa Tramvayı

Yani, tramvayların şekli ve renklerinde o kente ve kimliğine dair bir iz, özel bir farklılık bulamıyordunuz. Çünkü hepsi, belki de aynı firmanın aynı fabrikasının aynı tezgahından çıkarak uygarlığın beşiği olan kadim kentlerimizde pahalı bir oyuncak olarak yerlerini bulmuşlardı.

Oysa bize yapılacak tramvayın nostaljik olacağını, bizlerdeki geçmişe ait duyguların ortaya çıkacağını söylemişlerdi. Bunu demeçlerinde, belediye bültenlerinde ve gazete haberlerinde üstüne basa basa dile getirmişlerdi.

İlk günden itibaren gördüğüm ve bindiğim bütün tramvay katarları bende, biraz dolgunca yapılmış ve yavaş giden otobüs çağrışımları yaptı. Hatta sadece otobüse değil metro ya da banliyö vagonlarına da benziyorlardı. Ayrıca tramvayların tasarımı konusunda söyleştiğim tanıdıklarım da aynı şeyleri söyleyip hayal kırıklığı yaşadıklarını ifade ediyorlardı.

Oysa, aşağıdaki fotoğraflarda da göreceğiniz gibi İstanbul’un, Bursa’nın, San Francisco’nun, Lizbon’un eski tramvayları hep kendine özgü ve içinde bulunduğu kente ait özellikleri yansıtan tramvaylardı. Kimisi iklime göre yanları açık, kimisi duvar yazılarıyla süslenmiş, cıvıl cıvıl, insanlarda “iyi ki ben bu tramvaya bindim” duygusu yaratabilecek “biricik” tramvaylardı.

Budapeşte Tramvay
Budapeşte Tramvayı
Historical electrical tram
Johannesburg, Güney Afrika Tramvayı
İstanbul Tarihi Tramvay 001
İstanbul Tramvayı
Hong Kong Tramvay
Hong Kong Tramvayı
Lizbon Tramvayı
Lizbon Tramvayı
Exposición
San Francisco Tramvayı
San Francisco Tramvay 002
San Francisco Tramvayı

Aynen metroda, İZBAN’da ya da birer tost makinesine benzettiğim yeni gemilerde ve son oyuncağımız olan tramvayda kendinize ait bir şey, bir duygu, bir aidiyet hissediyor musunuz? Onları eskinin atlı tramvayları, Voroşilov otobüsleri ya da “bozynuzlular“ı gibi kendinize ait hissediyor musunuz? Onlar bu halleriyle belleğinizde bir yer ediniyorlar mı?

Atlı Tramvay - İzmir
İzmir Atlı Tramvayı
Karşıyaka Tramvayı 001
Karşıyaka Tramvayı

Yoksa dünyanın her hangi bir ülkesinde ya da her hangi kentinde kullanılan bu araçları, özünde bizlerden bir şeyleri taşımayan, bize ait olmayan, çağdaş teknolojinin birörnekleştirip aynılaştırdığı standart ve kimliksiz elektrikli oyuncaklar gibi mi hissediyorsunuz?

Tramvayların nostaljik olacak diye eskisi gibi atlı olmasını istemiyoruz ama “Tasarım Kenti İzmir” olarak lanse edilen bir kentte; yakın bir zamanda “Tasarımın başkenti” olacağı söylenen bir kentte kullandığımız gemilerde, metrolarda, tramvaylarda İzmir’e ait bir özelliğin, onu dünyada “biricik” yapan özgün bir özelliğin bulunmasını; böylelikle mekân ve nesnelerle onları kullanan insanlar arasında kolay, sağlıklı, doğru ve belleklerde yer edinecek özel bir ilişkinin kurulmasını istiyoruz.

 

Kentsel Gerilim : Enformel İlişki Ağları Alan Araştırması

Sema Erder‘in 1995-1996 döneminde İstanbul’un Pendik ilçesinde kentsel gerilim konusunda yaptığı alan araştırması ile ilgili sonuç ve değerlendirmeler, 1997 yılının Şubat ayında Um:Ag – Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı tarafından yayınlanmıştı.

Yayın yönetmenliğini eski arkadaşım ve meslektaşım sevgili Ali Tartanoğlu‘nun yaptığı bu değerli araştırma kitabı, aradan uzun bir zaman geçmiş olmasına karşın konusundaki ilk yayınlardan biri olma özelliğini koruyor. Ayrıca ele aldığı kentsel gerilim konusu itibariyle her geçen gün çoğalıp yoğunlaşan gerilimler nedeniyle daha bir önem kazanıyor. 

Çünkü yaşadığımız toplumda var olan ya da yeni yeni oluşup gün geçtikçe derinleşen kutuplaşma ve gerginlikler; ne yazık ki, bir fay hattı gibi tüm bir ülkeyi ya da kentleri tehdit etmeye devam ediyor.

O nedenle, 2004-2007 döneminde İzmir Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği’ndeki çalışmalarım sırasında bu gerginliği fazlasıyla hissettiğim ve sonuçlarını yakından izlediğim Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale gibi kentin tarihi merkezinde bu araştırmaya benzer bir kentsel gerilim araştırmasının muhakkak yapılması gerektiğini düşünmüşümdür.

Zorunlu ya da gönüllü göçlerle ülkenin doğu ve güney doğu bölgelerinden gelenlerle son yıllarda İzmir’in Dünya çapında bir transfer merkezi olarak tanınıp bilinmesine neden olan göçmen, mülteci ve sığınmacıların kentin yerli halkında yarattığı yanlış algıdan kaynaklanan gerginliğin; hatta zaman zaman çatışma boyutuna varan olumsuz ilişkilerin araştırılarak bu gerginliği gidermeye yönelik politika ve stratejilerin bir an önce belirlenmesi gerektiğini düşünmüşümdür hep.

5Sema Erder kimdir?

Kentsel Gerilim, Enformel İlişki Ağları Araştırması” isimli kitabın yazarı, 1946 doğumlu Sema Erder, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde iktisat, Hacettepe Üniversitesi’nde demografi eğitimi gördü. Bir süre kent planlamasıyla ilgili kurumlarda araştırmacı olarak çalıştı, şehircilik ve şehir sosyolojisi konularına ilgi duydu ve Marmara Üniversitesi’ne girerek şehircilik dersleri vermeye başladı. Stockholm Üniversitesi’nde lisansüstü eğitim gören Sema Erder, aynı dönemde, Mübeccel B. Kıray yönetiminde sürdürdüğü “Getto” konulu doktora tezinin alan araştırmasını tamamladı ve bu çalışmayla, 1985 yılında Marmara Üniversitesi’nden doktora derecesi aldı. Yerel politika, gecekondulular, çocuk göçü ve çıraklık, kentsel gerilim gibi konularda çok sayıda alan araştırması yapan Sema Erderİstanbul’a Bir Kent Kondu: Ümraniye adlı kitabıyla (İletişim Yayınları, 1996) 1996 yılında Sedat Semavi Sosyal Bilimler Ödülü’nü aldı. Yayınlanmış diğer eserleri şunlardır: Refah Toplumunda Getto ve Türkler (Teknografik Matbaacılık, 1986), Geleneksel Çıraklıktan Çocuk Emeğine: Bir Alan Araştırması (K. Lordoğlu ile birlikte – Friedrich Ebert Vakfı, 1992), Kentsel Gerilim ve Enformel İlişki Ağları (um:ag Yayınları, 1997), Irregular Migration and Trafficking in Women: The Case of Turkey (Selmin Kaşka ile birlikte – International Organization of Migration, 2003), Refah Toplumunda Getto (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006), Türkiye’de Yerel Politikanın Yükselişi (Nihal İncioğlu ile birlikte-İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008). Son dönemlerde iskan kurumunun değişimini ve yerleşme politikalarına etkilerini araştırmakta olan yazar, halen Mimar Sinan ve Marmara Üniversitelerinde ders vermektedir.

***

Kitabın, “Kentsel Gerilim” isimli alan araştırmasının hangi düşüncee ve hangi yöntemle nerede ve ne şekilde yapıldığını anlatan “Giriş” bölümünü sizlerle paylaşmak isteriz:

“Son dönemlerde özellikle büyük kentlerimizde çeşitli nitelikteki toplumsal gerilimlerin zaman zaman çatışma boyutuna ulaşarak yaygınlaşma eğilimi gösterdiği gözlenmektedir. Bu toplumsal hareketlerden önemli bir kesiminin, kentsel eşitsizliklerden kaynaklanan gerilimler sonucu oluştuğu, birbirinden farklı talepleri, farklı biçimlerde ifade eden hareketler olduğu da gözlemlenmektedir. Bu hareketler, kimi zaman “gecekonducu-zabıta”, kimi zaman “gecekondulu gençlik-polis” çatışmaları kimi zaman radikal dinci, siyasal, ya da etnik grupların gösterileri biçiminde su yüzüne çıkmaktadır. Bu çatışmaların kamu otoriteleri ve kamuoyu tarafından genellikle “tekil” ve “ polisiye” olaylar olarak algılandığı, tartışmaların ve önlemlerin de bu çerçeve içinde kaldığı da açıktır. Böyle bir algılama, bu hareketlerin kaynağını oluşturan toplumsal gerilimleri dikkate almadığı için, alınan önlemler de, duruma göre değişen, kimi zaman göz yumma, yok sayma biçiminde, kimi zaman da gerilimleri çatışma ve şiddet boyutuna tırmandıran sertlikle cevaplama biçiminde sürüp gitmektedir. Bu gerilimlerin altında yatan temel dinamikler kavranmadığı sürece bu konuda uzun dönemli etkileri olacak, sistematik politikaları üretilmesi de gecikmekte, bu durum da, kentlerde var olan bu gerilimli ortamın sürmesine ve yerleşikleşmesine neden olabilmektedir.

Kentlerdeki toplumsal hareketlerin oluşumunda, farklı düzlemlerde, birçok karmaşık yönetsel, siyasal ve toplumsal etkenin yarattığı gerilimlerin varlığı söz konusudur. Bu hareketlerin, bir kesimi “yerel”, bir kesimi “ulusal”, hatta bir kesimi “küresel” düzlemdeki eğilimlerin etkileşimi sonucu oluşabilmektedir. Bu araştırma, özellikle büyük kentlerimizde yaşanan hızlı ve büyük ölçekli göçün yerleşme biçiminin yarattığı kentsel eşitsizliklerden kaynaklanan kentsel gerilimler üzerinde yoğunlaşmayı amaçlamaktadır. Yine bu araştırma, ulusal ve küresel düzlemdeki farklı oluşum ve eğilimleri dikkate almakla birlikte, daha çok bu eğilimlerin büyük kentlerde göçle oluşan yeni yerleşme birimlerinde kurulan “yerel” ortamlardaki ve gündelik yaşamdaki yansımalarına dikkati çekmeye çalışmaktadır.

Bu araştırmada, özellikle bazı komplo teorilerinde belirginlik kazandığı gibi, bütün “yerel” eğilimleri ve gerilimleri, doğrudan ulusal ve küresel düzlemdeki makro ölçekli karar ve uygulamalarla ilişkilendirerek açıklama alışkanlığının tersine bir yöntem denenecek ve makro ölçekli karar ve oluşumların “yerel” eğilimlerle karşı karşıya geldiğinde nasıl yeniden biçimlendiği üzerine odaklaşılmaya çalışılacaktır. Bu amaçla, bu araştırmada, Leeds’in kentsel alanlarla ilgili olarak geliştirdiği kavramsal çerçeve ve yöntem anlayışından yararlanılmıştır. Leeds, yerel toplulukların makro düzlemdeki toplumsal yapının dinamiklerinden çok farklı olduğunu ve makro ölçekli topluluklarla farklı biçimlerde ilişki kurduklarına özellikle işaret etmektedir. Leeds’e göre, aynı toplum içinde birbirinden çok farklı dinamiklere sahip olan yerel topluluklar olabilir ve bunlardan her biri de makro topluluklarla farklı biçimlerde eklemlenebilir. Dolayısıyla, yerel toplulukların her biri “dışarıdan gelen” etkilere çok çeşitli biçimlerde uyum gösterebilir. Bu nedenle Leeds, makro ölçekli karar ve oluşumların her yerel birimde aynı etkiyi göstermeyeceğine işaret etmekte ve hükümetler ve hatta devletler değişebilir, ama yerel topluluklar aynen devam edebilir..” diyerek, yerel toplulukları dışarıdan gelen etkilere, kendi iç dinamiklerine bağlı olarak, bazen açık, bazen de tamamen kapalı olabileceğine işaret etmektedir.

Bu araştırmada ele alınacak “yerel” topluluklar, büyük kentlerimizde kentsel hareketlerin yaygınlaşma eğilimi gösterdiği, kent hukuku dışında gelişmiş yeni kentsel alanlarda yaşayan topluluklar olacaktır. Araştırmanın tasarımında, araştırmacının göç ve yerleşme ilişkisini ele alan bir başka alan araştırmasının bulgularından yararlanılmıştır. Sözü edilen araştırmada, İstanbul’a göçle gelen grupların tamamen kendi çabalarıyla yerleşmeye çalıştıkları yeni yerleşmelerde kendine özgü kuralları ve kurumlan olan ortak yaşama alanları, yeni “yerel” ilişkiler kurdukları gözlemlenmiştir. Bu yeni “yerel” ilişkiler, kendi içinde çelişik eğilimleri bir arada taşımaktadır. Bu ilişkiler, bir taraftan kente göçle yerleşen grupların sorunlarını ve kamu otoritelerinin yükünü büyük ölçüde hafifletici bir ortam yaratmakta, diğer taraftan, bu grupların kentle ilgili taleplerini ifade etmede mücadeleci ve çatışmacı olmalarına da neden olmaktadır. Dolayısıyla bu alanların “dışarısıyla” ilişkileri farklı olduğu gibi , “dışarıdan” gelen etkileri kendine özgü biçimlerde karşılamaktadır.

Kentin çevresindeki kent hukuku dışında oluşan yeni yerleşme alanlarında yaşayanlar, kentle eklemlenme, meşrulaşma, yaşadıkları alanların yaşam kalitesini yükseltme ve hatta gündelik yaşamlarını sürdürebilme ile ilgili taleplerini ya gizil mekanizmalarla, ya da gösterilerle ve hatta kitlesel eylemlerle talep etme yoluna başvurmaktadırlar. Burada sonuçlan aktarılacak olan araştırma, esas olarak büyük kentlerimizde kurulan bu yeni yerel ilişkilerin gerilimi uzlaştırıcı ve arttırıcı yönlerinin temel dinamiklerini somut durumların ışığında ele alarak araştırmaya dönüktür. Bu araştırmanın bulgularının kente yerleşen yeni kentli grupların daha az çatışmalı ilişki kanallarına yönelmelerine katkıda bulunacak politika önerilerinin geliştirilmesine ve hayata geçirilmesine yardımcı olması umulmaktadır.

Alan araştırmasının sonuçlarının aktarılmasından önce, Birinci Bölüm’de, araştırmanın temel kuramsal çerçevesini oluşturan kavramlar hakkında etraflıca bilgi verilmektedir. Burada özellikle, yukarıda da sıkça değinilen “kitlesel hareketler”, “yerel topluluk” , “kentsel eşitsizlikler” gibi kavramlar açıklanmaktadır.

Kitlesel hareketler, günümüzde hemen bütün toplumlarda yaygınlaşma eğilimi gösteren, etnik, dinsel, konut grubu, göçmen grubu gibi sınıfsal olmayan karmaşık katmanların, farklı eksenlerde, farklı nitelikteki talepler için bir araya gelerek oluşturdukları hareketler olarak değişik alanlarda çalışan sosyal bilimciler arasında tartışılmakta olan konulardan biridir. Bu bölümde, hem genel olarak kitlesel hareketler, hem de kentsel eşitsizliklerden doğan kentsel hareketler konusunda geliştirilmiş olan kuramsal açıklamalar hakkında kısa bir aktarma yapılmaktadır.

Bunun yanı sıra, Birinci Bölümde, özellikle kentsel kitlesel hareketler bakımından önemli görülen enformel ilişkilerin somut olarak gerçekleştiği, “yerel topluluk” ve “yerel ilişkiler” kavramları üzerinde yapılmakta olan tartışmalara yer verilmektedir. Burada, özellikle, Türkiye’de son dönemlerde sıkça gündeme gelen ve alan araştırması bakımından da özel önem taşıyan, göçle gelen grupların kentsel eşitsizliklerle karşılaştıktan durumlarda yeniden oluşan enformel ilişki biçimleri, “kökene bağlı ilişkiler” , “ etnik ilişkiler” , “etnik grup ve etniklik” gibi, konularıyla ilgili tartışmalar da yer almaktadır. Bu tartışmaların, özellikle Türkiye’de, bütün çevrelerde, salt ideolojik kaygılarla ele alınan Alevilik, Sünnilik, Kürt kimliği gibi, kültürel ve etnik kimlik konularının bugünün dünyasındaki sosyolojik anlamı konusunda fikir vereceği umulmaktadır.

Atan araştırmasının kavramsal çerçevesinin ve yönteminin kurgulanmasıyla ilgili bilgiler ise İkinci Bölümde yer almaktadır. Bu bölümün incelenmesiyle de görüleceği üzere, bu atan araştırması, kentsel toplumsal hareketlerin önemli bir kesiminin kentsel eşitsizliklerden ve kent hukuku dışında gelişen kentsel alanlarda oluşan “yerel” ilişkilerle, bu alanların dışında var olan ve ancak bu alanları etkileyen “ yerel üstü” kurumlar arasındaki ilişkilerin niteliğinden kaynaklandığını varsaymaktadır. Bu amaçta, “yerel” ilişki ağlarında önemli otan formel ve enformel liderlerle, bu alanlar için karar üreten “yerel üstü” kurumların aktörleri arasındaki ilişki biçimlerinin araştırılması tasarlanmıştır.

Araştırmaya uygun alanın seçiminde iki nokta göz önünde bulundurulmuştur. Bunlardan birincisi, araştırma alanının farklı ilişki biçimlerinin ve kentsel gerilim konuların karşılaştırmalı olarak gözlemlenmesine elverişli olmasıdır. İkinci nokta ise, araştırma konusunun “kentsel gerilim” gibi hassas bir konuda olması nedeniyle, araştırmanın yapılacağı alanın, araştırmanın uygulanabilmesine, sağlıklı veri toplamaya ve tamamlanabilmesine uygun olmasıdır. Bu nedenle, bu araştırmanın, örneğin, Gazi Mahallesi gibi, tek bir kentsel gerilim konusunda, sıcak çatışmanın ve olağanüstü koşulların yaşandığı bir atanda yapılmamasının daha uygun olduğu düşünülmüştür. Bu konuda yapılan ön çalışmalar sonucunda, Pendik ilçesinin farklı kentsel gerilim konularının, serinkanlı bir biçimde gözlemlenebileceği bir alan olduğu düşünülmüş ve alan araştırmasının bu ilçede yürütülmesine karar verilmiştir.

Pendik’te, Eylül 1995- Mart 1996 döneminde yapılan alan çalışmasının ilk aşamasında çeşitli kurumlardan sayısal ve niteliksel bilgi toplanmıştır. Bu bilgilerin değerlendirilmesinden sonra “yerel” toplulukların gündelik yaşamı için önemli olduğu düşünülen “yerelüstü” kurumlar (eğitim, sağlık, belediye, medya, siyasal partiler) ve kentsel gerilim temaları (konut sınıfları, etnik-dinsel farklılık, gönüllü- zorunlu göç, kuşak çatışması) saptanmıştır. Araştırmanın ikinci aşamasında, yukarıda belirtilen kentsel gerilim temaları konusunda il ve ilçe düzeyinde bilgilerin toplandığı dosyalar hazırlanmıştır. Araştırmanın üçüncü aşamasında ise, “yerel” ve “yerel üstü” düzlemde derinlemesine görüşmeler (75 görüşme) yapılarak bilgi toplanmıştır.

Bu araştırmada esas olarak, niteliksel veri toplama tekniği kullanılmıştır. Bu nedenle burada aktarılacak bulgular, ilişki arayıcı ve eğilimleri gösterici bulgulardır. Bu araştırma sırasında saptanan ve çok az bilgi sahibi olduğumuz, kentsel gerilim konularıyla ilgili bulguların her birinin, kendine özgü yöntemlerle, genellemelere elverişli araştırmalar yapılarak yeniden ele alınmasına gerek vardır.

Alan araştırmasının sonucunda elde edilen bulgular İkinci Bölümde ayrıntılı olarak aktarılmaktadır. Bu bölümün incelenmesiyle de görüleceği üzere göç ve yerleşme biçiminden kaynaklanan kentsel eşitsizliklerin yarattığı kentsel gerilim konularından bir kesimi genel ve yapısal, bir kesimi ise belirli gruplara özel ve konjonktüreldir. Örneğin, gecekondu alanlarının yerleşme, meşrulaşma ve yaşam düzeyini yükseltmeyle ilgili taleplerinden doğan gerilim konulan, daha genel ve yapısal gerilim konularıdır. Buna karşılık, gönüllü Kürt göçünün zorunlu göç haline dönüşmesi, Alevilerin Cemevi talepleri, ikinci kuşak gecekondu gençliğinin değişen talepleri gibi konular ise daha özel ve konjonktürel kentsel gerilim konulan olarak belirmektedir.

Kentsel Gerilim Kapak

Ancak, esas olarak göç ve yerleşme konusunda kapsamlı ve sistematik bir kurumsal düzenlemenin olmayışı nedeniyle, “yerelüstü” kurumlar tüm talepleri tekil sorunlar olarak ele almakta ve her talebi kendi özel koşullan içinde değerlendirmeye çalışmaktadır. Bu da “yerelüstü” kurumların, özellikle kamu yönetimlerinin, genel, tek tip ve standart uygulamalar yapmasını engellemekte, somut duruma göre değişen, kimi zaman popülist kimi zaman ise otoriter olabilen, çelişik uygulamalar yapmasına neden olmaktadır, örneğin, “yerelüstü” kurumlar, farklı kökene sahip olan, farklı “yerel” gruplardan gelen benzer nitelikteki taleplere farklı uygulamalar yapabilmektedir. Bu noktada, özellikle “kültürel ve etnik kimlik” konularında toplumda var olan bazı ön yargıların devreye girdiği, bu ön yargıların medya ve özellikle kamu erkini elinde tutan gruplar aracılığıyla yeniden üretildiğini gözlemlemek mümkün olabilmektedir. Bu durum ise, kentsel eşitsizliklerin, “etnik kültürel kimlik” ve “etnik kültürel sorun” boyutu kazanmasına neden olmaktadır.

Bu araştırma, kentsel eşitsizlikler ve kentsel gerilim konusunda yeni araştırma konularının gereğini ve bu araştırmalara dayanarak kentsel eşitsizliği ve kentsel gerilimi azaltmaya dönük somut önerilerin geliştirilmesi zorunluluğunu
gündeme getirebilirse amacına ulaşmış olacaktır.”

Çiğli Tramvayı… (2)

Ali Rıza Avcan

Yazı dizimizin ilk bölümünde ÇED raporu İzmir Valiliği tarafından onaylanan Çiğli Tramvayı hakkında bilgiler vererek bu hatta taşınması muhtemel yolcu sayısı ile ilgili analiz ve hesaplamaların yapılmayışı nedeniyle bu projenin yanlış bir proje olduğunu ifade etmeye çalışmıştık.

Bugünkü yazıda ise bu tramvay hattının yapılış gerekçelerini belirleyip tartışmaya çalışacağız.

Hatırlayacağınız üzere Karşıyaka tramvayı ile ilgili haberler ve yaşanan tartışmalar sırasında bu hattın kendisini besleyecek bir yolcu kapasitesine sahip olmadığı açık bir şekilde görüldü. Özellikle Karşıyaka İskelesi ile Alaybey arasındaki “ölü” hattın varlığı, kişi başına düşen özel araç sayısının 2 ilâ 3 arasında değiştiği Atakent ve Mavişehir mahallelerindeki halkın sabah ve akşam saatleri dışında bu hatta ilgi göstermemesi, Karşıyaka tramvay hattı inşaatının başladığı tarihten itibaren bu hattın yolcu sayısı bakımından daha verimli bir hatla beslenmesi gerektiğini ortaya koydu. Nitekim, henüz inşaat devam ederken bizzat belediye başkanının ağzından bu hatta Çiğli hattının ekleneceğini duymaya başladık.

Karşıyaka tramvayının işletmeye alındığı tarihten kısa bir süre sonra Çiğli tramvayı projesinin hazırlandığı ve bununla ilgili ÇED raporunun İzmir Valiliği tarafından onaylandığı haberlerini duyduk.

Söz konusu raporu okuduğumuzda ise, bu hattın daha çok Atatürk Organize Sanayi Bölgesi ile Katip Çelebi Üniversitesi’ne ve yeni açılan Çiğli Bölge Hastanesi’ne gidip gelenler için düşünüldüğünü öğrendik.

Bu hesaba göre, Çiğli tramvayının güzergahındaki Mavişehir mahallesinin 2017 yılı verilerine göre 13.706 olan nüfusuyla Çiğli ilçesi sınırları içindeki Yenimahalle’nin 8.088, Küçük Çiğli mahallesinin 17.945 olan nüfusunu, yine aynı yıl verilerine göre 7.070 öğrenciye sahip olan Katip Çelebi Üniversitesi’ni ve 6.240.000 metrekarelik bir alanda faaliyette bulunan Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ndeki fabrikalarda çalışanlarının hedeflendiği anlaşılıyor.

Ancak bu projenin hazırlanması öncesinde, bu mahallelere ve üniversite, hastane ve sanayi bölgesi gibi çekim merkezlerine gelip gidecek insanların nerelerden gelip nerelere gittikleri hususunun ayrıntılı bir şekilde araştırılıp analiz  edilmediği için bu mahallerde oturanların ya da bu çekim merkezlerine gelip gidenlerden ne kadarının bu tramvay hattından yararlanacağı; ayrıca Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nde çalışanların yararlandığı servislerin ne kadar yolcu taşıdığı, bu hattın yapılması durumunda servislerin kullanımından vazgeçilip vazgeçilemeyeceği -ne yazık ki- henüz bilinmemektedir.

Aynen Konak ve Karşıyaka tramvay hattı projelerinde yapıldığı gibi…

Örneğin Atatürk Organize Bölgesi’ne ulaşımı sağlayan 4 ESHOT hattından 1’inin (227) Bostanlı İskele’den, 1’inin (817) Çiğli İZBAN İstasyonu yanındaki Çiğli Aktarma Merkezi’nden hareket etmekle birlikte; (149) nolu otobüs hattının Kaklıç’tan, (751) nolu otobüs hattının Sasalı’dan hareket ettiği dikkate alındığında Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ne gelenlerin çoğunluğunu Kaklıç ve Sasalı’dan; yani yapılacak tramvay hattının tam aksi yönünden gelmeleri nedeniyle bu hattı kullanmayacakları ortaya çıkmaktadır. Nitekim Bostanlı İskele’den kalkan (227) nolu hat otobüsünün taşıdığı yolcu sayısı dikkate alındığında, bu hattaki otobüslerin kaldırılarak yerine daha pahalıya mal olacak tramvayın konulmasının gerekçesi anlaşılmamaktadır.

Evet, Karşıyaka hattına eklenen bu hattın uç noktalarında Atatürk Organize Sanayi Bölgesi, Çiğli Bölge Hastanesi ve Katip Çelebi Üniversitesi gibi çekim merkezlerinin olması, birleştirileceği Karşıyaka hattının diğer ucunda da Bostanlı İskele, Karşıyaka İskele gibi daha fazla yolcuyu barındıran noktaların olması nedeniyle Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ne, Katip Çelebi Üniversitesi’ne ve Çiğli Bölge Hastanesi’ne gitmek isteyen Karşıyakalıların buralara eskisinden daha kolay ulaşabilecekleri bilinmekle birlikte; trafik yoğunluğu açısından sorunlu olmayan bu hatlardaki bize göre yeterli olan otobüs sayısının şayet bir yetersizlik ya da talep söz konusu ise arttırılması ya da yeni hatlar açılarak geliştirilmesi mümkünken niye daha pahalı bir yatırım türü olan tramvay hattının açılmasına karar verilmiştir? İşte henüz bu önemli soruya kimse ikna edici bir yanıtı verememektedir. 

Oysa bu işin uzmanları, iki nokta arasındaki toplu ulaşımda tür seçiminin değil, kapasite seçiminin önemli olduğunu söyleyip belirlenen kapasiteye göre yapılacak tür seçiminde maliyetin önemli bir unsur olduğuna işaret ediyorlar.

Çünkü İstanbul, Kayseri, Eskişehir, Antalya ve Samsun’da şimdiye kadar yapılan tramvay projelerinin maliyetlerini dikkate alıp bir ortalama bulmaya kalktığımızda bunun kilometre başına 12,2 Milyon Dolar olduğunu, otobüsle ya da metrobüsle yapılacak toplu ulaşımın ise çok daha ucuz olduğunu söylüyorlar. 

O nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu hattaki yolcu kapasitesi ile ilgili herhangi bir inceleme, analiz ve değerlendirme yapmadan ve bu hatta otobüs mü yoksa tramvay mı işletmenin daha doğru olacağını tartışmadan daha pahalı bir oyuncak olan tramvaydan yana karar vermiş olmasını yadırgıyor ve doğru bulmuyoruz.

Ayrıca kentin başka bölgelerinde; örneğin Halkapınar-Otobüs Terminali hattında metro ya da tramvay yapmak varken, kentin mevcut ihtiyaç ve öncelikleri açısından daha gerilerden gelen ve İZBAN hattına paralel bir şekilde yapılacak Çiğli tramvay hattının yapılmasını stratejik bulmuyor, bu tür yatırım kararlarında kentin genelindeki tüm ulaşım sorunlarının önceliklendirilmesi ve yatırım kararlarının bu öncelikler göz önünde bulundurularak alınması gerektiğini düşünüyoruz.  

????????? - ???????!

Bütün bu değerlendirme ve düşünceler sonrasında da, Çiğli tramvay hattı acaba yolcu kapasitesi açısından cılız kalan Karşıyaka tramvay hattını desteklemek, onun işletme masraflarını azaltmak için mi yapılıyor diye sormadan da edemiyoruz.