Neo-Liberal Belediyeciliğin Çelik Zırhı: Yerel Kalkınma

A. Ekber Doğan

Giriş
Kent ölçeğinde siyasetin ekonomik ve toplumsal olmak üzere iki ana ekseni bulunuyor. Bunlardan ekonomik olanı, kent mekânının sermaye birikiminin bir aracı olarak kullanılmasını sağlayarak ekonomik gelişmenin ileri götürülmesini desteklemek ve onu şekillendirmektir. Kentsel siyasetin bu ekonomik amacıyla çokça çelişen ikinci ekseni (toplumsal işlev) ise başta ücretli emekçiler olmak üzere kentsel alan içinde yaşayan nüfusun barınma, dinlenme, kolektif tüketim ve hizmet gereksinimlerinin karşılanmasıyla, yani toplumsal refahın arttırılmasıyla ilgilidir. Bunlardan hangisinin ön plana çıkacağı, baskınlaşacağı sermaye birikim süreçleri ve özellikle de bu süreçlerde etkili olan siyasal-toplumsal aktörlerin mücadeleleriyle belirlenir. Ancak, her yerellikteki sosyo-mekansal gelişmeler de, mekanik olarak birikim süreçleri doğrultusunda yaşanan değişiklikler biçiminde somutlaşmaz. Kentler arasındaki mekansal-eşitsiz gelişme dinamiklerinin yarattığı farklar, bu farklardan kaynaklı işbölümleri, kentlerin içinde barındırdığı ekonomik ve toplumsal ilişki biçimleri, toplum kesimlerinin mekânı deneyimleme biçimleri, kentlerdeki toplumsal aktörlerin mücadelelerinin yol açtığı ittifaklar; ulusal düzeyde birikim sürecindeki değişikliklere paralel sosyo-mekânsal gelişmelere yol açabileceği gibi, ona direnen hatta onun tersi yönde giden (kentsel) gelişme doğrultularına da neden olabilir. (1)

1980’lerin sonu 1990’ların başındaki birkaç yılı bir kenara bırakırsak, 1984’ten bugüne Türkiye belediyeciliğine hakim olan neo-liberal belediyecilik anlayışının birinci ekseni baskınlaştırdığı, ikinciyi ise yalnızca bir riskin kontrol altında tutulması ve belli kamusal mekânların, kent parçalarının bir temsil projesi çerçevesinde estetik biçimde sunulması düzeyinde dikkate aldığı ortadadır. Literatürün üzerinde fazla durmaya gerek görmediği, bu yüzden de pek popüler olmayan neo-liberal belediyecilik anlayışını biraz daha açmak gerekirse, büyük sermayenin kentselleşmesine hizmet eden, inşaat sektörünün spekülatif taleplerine odaklanmış, personel giderlerini düşürmeye, kendisini emek ilişkilerinden soyutlamaya çalışan, kolektif tüketim hizmetlerini budayan ve piyasalaştıran çizginin adı olduğunu söyleyebiliriz. 1984-1989 arasında ANAP’lı belediyelerle başlayan bu çizginin, SHP’li belediyeler döneminin sonlarında (büyük kentlerde) yeniden uç vermeye başladığı ve 1994’ten sonra başa geçen RP-FP çizgisinden yönetimlerle birlikte daha kararlı biçimde uygulanma olanağı bulduğu görülmüştür. Bu yüzden, kentsel siyaset açısından alternatifi sosyal (demokrat) belediyeciliğin, vaatlerini yerine getiremeyerek geri çekildiği 1990’lı yılların ikinci yarısına neo-liberal belediyeciliğin ikinci dönemi diyebiliriz.

Söz konusu yıllar aynı zamanda, ülke yönetim sisteminde yerinden yönetimin ağırlığının arttırılması temelinde bir yeniden yapılanmanın gerekli olduğu fikrinin de sermaye çevrelerince ısrarla vurgulandığı dönemdir. Söz konusu yerelleşmeyi, merkezi devlet aygıtının ithal ikameci birikimin bütünleyeni olarak benimsediği ulusal kalkınmacı anlayışla yüklendiği ekonomik-toplumsal etkinliklerden arındırılarak, ‘küçültülmesi‘ çabalarının bir parçası olarak değerlendirmek gerekiyor. Uzunca bir süredir gündemde olan bu yerelleşmenin şekillenmesinde aslan payı ise ulusal ve uluslararası üretim örgütlenmelerinde meydana gelen değişikliklerin ürünü olarak gündeme getirilen “yerellikler üzerinden kalkınma” stratejisine aittir. (2) Hatta denilebilir ki, sözkonusu stratejiyi incelemeden günümüzün egemen yerel yönetim siyasalarını anlamak mümkün değildir.

Yerellikler üzerinden kalkınma konusunu ele alan bu makalede, ulusal ve uluslararası sermaye birikim süreçleri içindeki anlamı, ulusal kalkınmacılıktan farkları, yerel güç dengelerinde, toplumsal ilişkilerde yaptığı etkiler, 1990’lardan bugüne bu stratejiyle geliştikleri söylenen Anadolu kentlerinin yaşadığı değişimler gibi çeşitli boyutlarda analiz edilmeye çalışılacaktır. Çizilen çerçevede yapılacak bir analizin, neo-liberalizmin yerel siyasette ne kadar köklü bir egemenlik kurduğunu göstermek ve bu egemenliğe bütünsel bir karşı çıkışın neleri atlamaması gerektiğini ortaya koymak bakımından yararlı bilgiler sunacağını var saymaktayız. Bu strateji yerelliklerde o denli etkilidir ki, ona yöneltilecek bir eleştiri ya da karşı koyuş kolaylıkla “yerelliğine/kentine ihanet” olarak damgalanabilir gibi gözükmektedir.

Sosyal adalet, çalışanların haklan, insan ve çevre sağlığı gibi konuları aklına getirmemesine rağmen, kendisini bu şekilde her türlü eleştiriye kapalı tutmayı bilen yerel kalkınma stratejisinin, yereldeki bütün toplumsal ve ekonomik dinamiklerin aynı amaca koşulmasını dayatması nedeniyle otoriter-korporatist bir muhtevaya sahip olduğu da söylenebilir. Habitat II Zirvesi’nden (1996) sonra gelişen “Yerel Gündem 21“ler ve onların arkasındaki yerel yönetişim modelini de bu çerçevede, söz konusu stratejiden kazançlı çıkacak olanları (şirketler ve burjuva katmanları), yerel yönetimlerle bir araya getirerek bahsettiğimiz kentsel korporatizmi üretecek esnek müzakere zeminleri olarak değerlendirmek gerekir. Yerellikler üzerinden kalkınmanın saydığımız boyutlarına geçmeden önce, konumuzun esas çıkış noktası olan neo-liberal belediyeciliğin ne olduğunu satırbaşlarıyla özetlemek gerekiyor.

Türkiye’de Neo-Liberal Belediyeciliğin Satırbaşları
Belediyelerin 1980’li yıllardan başlayarak işgücünün yeniden üretimine yönelik hizmetlerden çok, sermayenin büyütülmesine hizmet ettiği ve kamusal hizmet kurumu niteliğinden uzaklaşıp, birer hizmet şirketi kimliğine büründükleri biliniyor. Yine de bu sürecin 1980 sonrasında geçilen birikim modeliyle bakışımlı işleyişinin düz bir çizgide ilerlemediğini, 1988-1992 arasında yükselen işçi hareketinin etkisi altında sosyal demokrat vaatlerle 1989’da işbaşına gelen SHP’li belediye yönetimleriyle bir kesintiye uğradığını görmek gerekiyor. Bu anlamda, 1989-1994 yılları arasında geçen süreyi, neo-liberal belediyeciliği iki donemde incelememizi gerektiren bir ara dönem olarak değerlendirmemiz gerekir.

ANAP’lı belediyelerle başlayan ve 1984-1989 arasını kapsayan ilk dönemde, toplu tüketim ve işgücünün yeniden üretimine yönelik iş ve hizmetler yerine, sermayenin arsa, inşaat, konut, ticaret, tüketim gibi kentsel alanlarda üretilen rantlara yönelme eğilimine hizmet eden uygulamalara ağırlık verilmiş, belediye hizmetleri piyasalaştırılmış, kimi önemli hizmet kurumları şirketleştirilmiştir. Refah Parti’li kadroların Ankara, İstanbul dahil 4 büyükşehir ve 12 kent merkezi belediyesini kazandığı, İzmir ve Adana’nın yeniden ANAP’ın eline geçtiği 1994 sonrasını ise rahatlıkla neo-liberal belediyeciliğin ikinci dönemi diye adlandırabiliriz. Bu dönemi karakterize eden -ve bir kısmı da ilkiyle süreklilik içinde düşünülmesi gereken- belli başlı özelliklerini; İslamcı kadroların birçok büyük ve orta ölçekteki kentte işbaşında olması, yerel hizmetlerin özelleştirilmesi, personel giderlerinin azaltılması, yerel altyapı finansmanında dış borçlanmanın gelişmesi, büyük kentsel projelerin gelişmesiyle belediyelerin büyük harcama kapasitelerine ulaşmaları, yerel sermayenin kentsel siyasette adeta mutlak bir hegemonyaya sahip bir toplumsal aktör konumuna yükselmesi, belediyelerin öncelikleri arasında yerelliğe para ve sermaye çekmenin ön plana geçmesi biçiminde sıralamak mümkündür.

Refah Partili yönetimlerce, yoksula yardım faaliyetleriyle yapılan bir “hayırsever“lik motifi eklenerek yeniden hız kazandırılan neo-liberal belediyecilikle birlikte yaşanan süreci daha ayrıntılı biçimde özetlemek gerekirse, ilk olarak, belediye personel yapısında meydana gelen değişimden söz etmek gerekir. “Yüksek personel giderlerinin yarattığı yüklerden kurtulma” diye ifade edilen siyasanın yaşama geçirilmesinde atılan ilk adım; doğrudan işten atma, emekliye ayırma, istifaya zorlama gibi yollarla toplam personel sayısını hızla azaltma olmuştur. Başlarda Kağıthane, Gebze, Ankara, Sakarya, Mersin gibi pek çok kentte ciddi bir dirençle karşılaşsa da işten atılanlar, çeşitli nedenlerle (3) arkalarındaki toplumsal desteği genişletemedikleri için başarıyla uygulanan bu siyasanın, daha sonra özelleştirme ve taşerona iş yaptırma gibi daha teknik denilebilecek piyasacı neo-liberal araçlarla sürdürüldüğü görülmüştür. Bunun yanında, hizmet üretimi süreci özel ellere verilmiş olsa da belediye bünyesinde kalan kimi işlerin yürütülmesi için gerek duyulan yeni elemanların kadrolu değil, geçici veyahut sözleşmeli personel statüsünde işe alındıkları ve personelin siyaseten işverene (belediye yönetimine) yakın işçi ve memur sendikalarına üye olmaya zorlandıkları görülmüştür.

Bu nedenle, RP’li ve ANAP’lı belediye yönetimlerinin 1994 sonrasında izledikleri söz konusu personel siyasasının, özelleştirme ve taşeronlaştırmayla da birleşerek, belediyeleri kentsel hizmet üretiminde emek ilişkilerinden ve bu ilişkilerin yüklediği kamusal sorumluluklardan soyutlamayı getiren bir stratejiye denk düştüğünü söyleyebiliriz. Bu stratejiyle, 1989-1994 arası dönemde ülkedeki genel ücret artışlarında birer motor işlevi de görmüş belediye emekçilerinin kazanım ve örgütlülüklerine ciddi darbeler vurulduğu görülmektedir. Belediye emekçilerinin bu strateji karşısında uğradığı yenilginin, Türkiye’deki işçi hareketinin 1990’ların ikinci yarısında yaşadığı gerilemede ve emek piyasasındaki dengelerin emekçiler aleyhine bozulmasıyla, ücretlerin gerilemesinde önemli ölçüde pay sahibi olduğu söylenebilir. Bu ölçüde önemli bir ‘başarı‘ya imza atan neo-liberal belediyecilik, belediye bütçesindeki personel giderlerinin oranını 1994’te % 35,5’ten 3-4 yıl gibi kısa bir sürede % 30 seviyesine (4) çekerken bütçede dışarıdan mal ve hizmet satın alımlarına ve ihale yoluyla müteahhitlere yaptırılan büyük altyapı projelerine ayırdığı payları arttırmıştır (5) (DİE). Bu artışın yalnızca oransal bir değişim anlamına gelmediğini, kolaylaştırılan dış borçlanma yoluyla artan harcama kapasitesiyle de parasal değer açısından da ciddi bir artış yaşandığını belirtmek gerekmektedir.

Belediye yönetimlerinin bir hizmet şirketinin işletmecisi gibi hareket ettiği söz konusu dönemde, kent halkının gündelik yaşantısını önemli biçimde etkileyen kolektif tüketim mal ve hizmetlerinin çeşitleri azaltılmış (yani belediyece sunulmamaya başlanmış), sunulanlar da birer piyasa malı gibi fiyatlandırılmıştır. Yanı sıra, söz konusu neo-liberal belediyelerin, kentsel toprak rantını aşırı kâr biçimi altında mülk edinme arayışı içinde olan, orta ve büyük sermayenin arayışına yanıt vermeye endekslenmiş, kenti ulusal ve küresel sermaye için bir cazibe merkezi yapmaya dönük yatırım ve hizmetlere öncelik veren bir kentsel gelişme siyasasını izledikleri de görülmüştür. Kısa bir literatür taraması, özetlediğimiz neo-liberal belediyecilik anlayışının, yalnızca Türkiye’de değil, değişik biçim ve derecelerde olmak üzere, dünyanın pek çok ülkesinde 1980’lerden bu yana hakim anlayış olduğunu göstermektedir (6).

Yerellikler Üzerinden Kalkınma
Türkiye’de “24 Ocak Kararları”ndan (1980) beri geçerli olan dışa açık, ihracatı teşvik eden birikim modelinin, 1990’larda mekânsal farklılıkları önemli kılan yeni bir rota üzerine oturtulmaya çalışıldığı görüldü. Bu rota, ülkeye yabancı sermaye çekmek ve ihracatı arttırmak için ekonomik gelişme potansiyeli taşıyan yerelliklerin (kent ve bölgelerin) önünün açılması biçiminde özetlenebilir. Yerel sermayenin de kendi yerelliğinin sınırlarını yeni bağımlılık ilişkilerine girerek aşmasını sağlayan bu sürecin arkasında, sermayenin yeni uluslararasılaşma biçimi olan neo-liberal küreselleşmenin yattığı biliniyor.

Böyle bir genel çerçeve içine oturtabileceğimiz “yerellikler üzerinden kalkınma” stratejisini tanımlamak gerekirse, onun yerelliklerin gelişmek için toprak, emek, sermaye açısından sahip oldukları avantaj ve potansiyellerini harekete geçirerek, ulusal ve uluslararası büyük sermayeyi yörelerine çekme çabası anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Bu avantajlar da yenilerde kendi çapında önemli bir sanayileşme sürecine girmiş kent ve bölgelerin sahip olduğu, çoğunlukla-ucuz, itaatkâr ve örgütsüz emek, ya da düşük kiralar, çevre standartları ve denetiminin göz ardı edilmesi, ucuz hammadde gibi- azgelişmişlikle bağlantılı şeylerdir. Yani, ulusal kalkınmacılık söylemi ardında azgelişmiş ülkelerin birçoğunda söz konusu olan baskıcı, anti-demokratik rejimler ve ekonomik bağımlılığın yol açtığı onca insani ve çevresel sorunun, Pierre Bourdieu’nun “sonsuz sömürme ütopyası” dediği neo-liberalizmin egemenliği koşullarında yerel kalkınma adına daha da vahim biçimde, yerel dinamikler, toplumsal güçler de devreye sokularak yaşandığı görülmektedir. Bu stratejinin model mekanı (coğrafyası) ise; en düşük ücretlerle, en ağır çalışma koşullarının hüküm sürdüğü, sosyal güvenlik, insan sağlığı ve çevre korumaya dönük düzenlemelerin bulunmadığı, kadın ve çocuk emeğinin umarsızca sömürüldüğü terleme atölyeleriyle karakterize olan Çin’dir.

Yerellikler üzerinden kalkınmanın; ulusal kalkınmacılığın ithal ikameciliğin tıkanmasıyla terki, 1970’lerin krizinin sürekliliği, dünya ekonomisinin yeni bir büyüme evresine girememesi, üretim sürecinin parçalanması ve bazı kısımlarının azgelişmişlikten dolayı ucuz emek ve hammadde havuzlarıolan yerelliklere kaydırılması gibi günümüz sermaye birikim süreciyle ilişkili nedenleri olduğundan daha makro ölçeklerdeki sermayelerin kimi talepleriyle örtüşmeleri bulunduğu görülmektedir (7). Bu yüzden de Dünya Bankası gibi önemli bir kredi kurumu kentleri kalkınmanın günümüzdeki yeni motor güçleri olarak lanse etmektedir. Bütün bunlar. yerellikler veya kentler üzerinden kalkınmanın, hem tek tek kapitalist devletler, hem de uluslararası sermaye çevreleri arasında oldukça güçlü olan bir siyasa tercihi olduğunu göstermektedir.

Bu doğrultuda merkezi devletin temel yönelimlerinden biri, yerelin önünü açarak küresel rekabet ortamında” başarılı olmasını kurumsal olarak teşvik etmeye çalışmaktı. Bu da esasen devletin küçültülmesi, ekonomik ve toplumsal boyutlarını törpüleyecek biçimde yeniden yapılandırılmasını savunan piyasacı, neo-liberal yaklaşımın 1970’lerden beri süren kriz koşulları ve kapitalizmin reel sosyalizm karşısında kazandığı zaferle kurduğu hegemonyanın sonucunda gelişen bir stratejiydi. Dolayısıyla, yerellikler üzerinden kalkınma stratejisinin mantıksal sonucu, yönetsel açıdan da bir yerelleşmenin yaşanmasının gerekli olduğu fikridir. Bu fikir doğrultusunda 1990’ların ikinci yarısından beri gündemde olan yerel yönetim reformu, 2004 sonbaharında çok daha kapsamlı bir değişim (yeniden yapılandırma) paketi olan Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nun içinde TBMM gündemine getirilmiştir (8).

Kalkınmaya ne ölçüde katkısı olduğu tartışmalıysa da kentler/yerellikler bu strateji çerçevesinde dünyada neo-liberal politikalarla daha rahat dolaşma, uluslararasılaşma olanağı yakalayan “yabancı” sermayeyi kendilerine çekebilmek için yarışacaklardır. Bu işin parlak yüzünde, gelişkin sanayi altyapısını hinterlandına yayarak göreli anlamda sanayisizleşen, bir yandan da uluslararası tekeller için gelişkin finans ve hizmet altyapısı sunarak yeni sermaye çekmeye çalışan “dünya kentleri” bulunurken, karanlık yüzünde ağır çalışma koşulları, düşük ücret, çocuk emeği, işgücünün parçası olan kesimleri yoksullaştırma ve yoksula yardımı içeren enformalitenin gelişmesi bulunmaktadır (9). Daha da ötesi, sermayenin uluslararası dolaşımı hızlandığı koşullarda azgelişmiş ülkelerde yeni sanayi odakları olarak gösterilen belli yerelliklerde kimi dönemlerde yakalanan büyümeyle sağlanan değerlerin krizler sonrasında büyük ölçüde dışarıya aktarıldığı da çok sık rastlanan bir durumdur. Bu, tüm ana akım kentleşme uzmanlarının öve öve bitiremediği yerel kalkınmanın, The Economist dergisi editörü Tim Hindle’nin yakın dönemde yayımlanan 1990’lar Türkiye’siyle ilgili raporunda ekonominin performansıyla ilgili yaptığı “yo-yo büyüme” tanımlamasına çok daha fazla uyduğunu (10) düşündürtmektedir (2005: 14).

Anadolu’da Yerel Kalkınma Stratejisiyle Geçen 10 Yıl (?)
Yarışan kentler” söylemiyle desteklenen “yerellikler üzerinden kalkınma” stratejisi sayesinde, kimi kentlerin yerel sermayesi kamusal yatırım teşvikleriyle de desteklenerek, ucuz emek havuzları niteliğindeki organize sanayi bölgelerinde, dokumacılık başta olmak üzere emek yoğun işkollarında alt sözleşme ilişkileri içerisinde parça başı, fason işler yaparak sanayiye yöneldiler.

Ulusal ve uluslararası büyük sermaye açısından meta üretiminde ara aşamaları Türkiye sanayi yapısında nicel olarak ağırlık taşıyan küçük üreticilere yaptırmak, aslında emek maliyetlerini, işçi mücadeleleri ve eylemlerinin yarattığı maliyet risklerini sırtından alan sıkı bir emek kontrol rejimi geliştirmek anlamına gelmiştir. Bir yanıyla, eski fabrika sisteminde ustabaşı ve formenlerin yaptığı işi küçük üretici taşeronlara yaptırmak, aynı zamanda işgücünün görece ucuz olduğu, işçi sınıfının örgütlenme geleneği güçlü olmadığı yerelliklere kaydırılması biçiminde yaşanmıştı. Bu zaten ucuz emeğe dayalı, en önemli avantajı ucuz işgücü olan üretim kolları üzerinden ihracata yönelen neo-liberal ekonomi siyasalarına paralel bir durumdur ve bu yerelliklerin uluslararası bağlantıları da zaten bu tür “ucuzluklar” sayesinde mümkün olabilmiştir.

Büyük şirketlerin artı değere el koyma sürecinde bir dolayım olarak taşeronları kullandığı alt sözleşmeli üretimin en önemli avantajlarından biri, konjonktürel ekonomik kriz dönemlerinin maliyetlerini bu taşeronların üstlenmiş olmalarıdır. Krizin etkileri azalmaya başlayınca, yeni küçük girişimciler üzerinden yeni alt sözleşmeler yapılmakta ve döngü yeniden başlamaktadır.

Yerelliğin kimi orta ve büyük sermayedarları ve/veya büyük toprak sahiplerinin de bu üretim örgütlenmesinden büyüme yönünde yararlandıkları ve ulusal ölçekteki holdinglere dönüştükleri görülmüştür (Sanko, Boydak, Yimpaş, Kombassan). Bu süreçte, yurt dışından Konya, Kayseri, Yozgat gibi kentlere İslami Bankacılık, “faiz yerine kar payı” sistemiyle giren önemli miktardaki gurbetçi dövizinin payını da vurgulamak gerekmektedir (Bulut, 1999).

Yerellikler Üzerinden Kalkınma Kimlerin Çıkarına?: Yerel Sermaye ve İslamcılığın Kentsel Siyasette Güçlenen Hegemonyası
Türkiye kentlerinin sosyal ve ekonomik yaşantısında yerel sermayenin egemenliğiyle, emekçi sınıfların güçsüzlüğü bugün için üzerinde fazla bir araştırma yapılmadan görülebilecek bir husus. Bunun, Türkiye’deki sermaye birikimi süreçleri ve her kent ya da bölgeye özgü tarihsel birikimler (yerelliklerdeki kapitalist gelişmenin özgüllükleri, sermaye ve işçi sınıflarının oluşum süreçleri, siyasal merkezle ve ekonomik merkezlerle ilişkiler, sınıfsal ve daha genel olarak toplumsal mücadeleler geçmişi) kadar önemli, yakın dönemli ve makro nedenleri de bulunmaktadır.

Bu nedenlerden ilki, 1950-1960 dönemi dışında, 1980’lere kadar, sermaye birikim süreçlerini, daha da ötesi modernleşme ve kapitalistleşme süreçlerini tıkayacağı düşüncesiyle kentsel siyasetteki etkinliği hep kontrol altında tutulmaya çalışılan, aşırı güçlenmesine izin verilmeyen geleneksel yerel küçük sermayenin önünün 12 Eylül darbesi sonrasında çok çeşitli siyasal ve ekonomik gerekçelerle açılmasıdır. Yerel sermayeyi güçlendiren söz konusu süreç, sermayenin darbe öncesindeki güçlü radikal sol muhalefetle ve işçi hareketinin gelişmesinde sorumlu tuttuğu 1960 sonrası müttefiki reformist bürokrasiyi dışlaması, bu dışlamanın habercisi olan Milliyetçi Cephe hükümetleri sırasında büyük sermaye (AP) ve geleneksel küçük burjuvazinin siyasal temsilcileri (MHP, MSP) arasında yaşanan yakınlaşmayla (yerel sermaye de bu iki siyasal grup arasında bir yerde durmaktadır) başlamış, büyük sanayi sermayesinin ulaştığı büyüklükle meta üretimi açısından gerilettiği, mülksüzleşme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktıkları anlaşılan küçük burjuva katmanı bayilikler, yan sanayi ve tamir bakım ağlarıyla kendisine bağlaması gibi gelişmelerle ete kemiğe bürünmüştür.

İç pazar genişlemesiyle çeliştiği için işçi sınıfı ve tarımdaki yaygın küçük üreticiliği karşısına alan ihracatı teşvik eden bir birikim modeline geçilmesinin de büyük sanayi sermayesiyle-geleneksel küçük burjuvazi-yerel sermaye (ağırlıkla tüccar ve KOBİ sahipleri) arasında 1980 sonrasında oluşan sınıfsal ittifakın harcında çimento işlevi gördüğü ortadadır. Bu sınıfsal ittifakla, sermayenin kentsel rant alanlarına yüzünü dönmesinin ortaklaşa ürünü olan 1980 sonrasının yerel yönetimler alanındaki yasal düzenlemelerinin de mali ve yönetsel anlamda güçlendirdiği belediyeler üzerinden yerel sermayeyi güçlendiren gelişmeler olarak değerlendirilmelidir.

Yerel sermayenin kentsel siyasetteki hegemonyasının artışının ardındaki ikinci önemli gelişme ise, neo-liberalizmin piyasacılığı doğrultusunda izlenen özelleştirme ve kamuya yeni sanayi yatırımı (KİT) yaptırmama siyasalarının, kamusal girişimleri geriletirken yerellikteki özel sermayeyi kent ve bölgelerin sosyo-ekonomik gelişiminde daha merkezi bir konuma getirmesidir. Devletin, sanayi üretiminden aşamalı biçimde çekilmesi daha önce belediyeler özelinde sözünü ettiğimiz, kamunun emek ilişkilerinden ve onun getirdiği sorumluluklardan uzaklaşmasının başlangıcı sayılmalıdır. Bu anlamda, emek piyasasının esnetilerek, işçi sınıfının pazarlık gücünün geriletilmesi ve 1990’ların ikinci yarısında derinleşecek yoksullaşma sürecinin zeminini döşeyen söz konusu uzaklaşma birtakım özel uygulamalarla geliştirilmiştir. Bunlar: Yeni sanayi yatırımı yapılmaması, kamuda istihdamın düşürülmesi, kar eden KİT’lerin özelleştirilmesi, zarar edenlerin kapatılmasıyla devletin ekonomideki ağırlığının düşürülmesi olarak sıralanabilir. Yerel sermayenin bunlarla, yerelliklerin ekonomik ve toplumsal yaşamında merkezi bir konum kazanmasının, yerelleşmenin bugünkü anlamını almasında da önemli pay sahibi olduğu görülmektedir (12). Yerellikte bu süreçte en önemli kamu kurumu durumuna gelen belediyeler de bu süreçte personel, bütçe ve mal-hizmet üretimi-sunumu bakımından neo-liberalizmin gerekleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmasını tamamlamıştır. Bu arada, tarımın 1980’lerde yaşadığı gerilemenin kimi Anadolu kentlerinde tarıma dayalı ticaret ve küçük üretimin önemini azalmasıyla, yine aynı şehirlerde -1990’larda ulusal ve uluslararası sermayeyle kurulan çeşitli alt sözleşme ilişkileri içinde- Organize Sanayi Bölgelerinde yoğunlaşan ve devletçe etkin biçimde desteklenen kısmi sanayileşme süreçlerinin yol açtığı kabuk değişiminin de yerel sermayeyi güçlendiren önemli bir dinamik olarak kaydetmek gerekiyor.

Yerel sermayenin en önemli müttefiki ise bu süreçte siyasal İslam olmuştur. Nasıl ulusal kalkınmacılık kimi sosyal adaletçi vaatler de içermekle birlikte, bir ulusalcılık barındırıyorduysa, yerel kalkınmanın ideolojik gıdası da yerel kültür ve kimlikler olmaktadır. Bu durumdan da Türkiye gibi halkın çoğunluğunun Müslüman olduğu azgelişmiş ülkelerde en karlı çıkanlar toplumsal boyutta dini ve etnik cemaatler, siyasal düzlemde ise değişen toplumsal kodu en kolay çözen, onun diline kendisini kolaylıkla uyarlayabilen İslamcılar olmaktadır (13). İslamcı siyasetçiler bu dönemde, radikal veya reformcu olmaları fark etmeden, özellikle geri kalmış/azgelişmiş yerelliklerde kapitalist-modernleşme süreçlerinin, etkisini zaman zaman törpülese de çok fazla dönüştüremediği, tasfiye edemediği bilakis büyük kentlerin kenar mahallelerinde geçerli olan geleneksel-kültürel ilişki ağlarının güçlenmesiyle sahip oldukları işyeri (OSB’ler ve Sanayi Siteleri bunun temel ölçekleridir) ve mahalle düzeyinde sahip oldukları taban ilişkilerini ve örgütlülüklerini geliştirmeyi bilmişlerdir. İslamcıların bu süreçteki en belirgin katkıları ise; hem geleneksel-kültürel ilişki ve değerleri popülerleştirdiği için sözünü ettiğimiz kalkınma stratejisinin yerellikteki en önemli aktörü olan yerel sermayenin kentsel siyasette sahip olduğu hegemonyayı kültürel-ideolojik boyutta güçlendirmesi, hem de sahip oldukları ilişkiler ve parti, belediye, dernek, vakıf gibi çok çeşitli örgütlenmelerle, -dışsal bir ilişki (14) olarak ördüğü- yoksula yardım çalışmalarıyla neo-liberalizmin ulusal ve yerel ölçekteki uygulamalarına karşı işçi sınıfının işsiz, yoksul, dışlanan alt kesimlerinde yükselecek hoşnutsuzlukları kontrol edebilmeleri, Dünya Bankası’nın diliyle, “sosyal riski azaltmalarıdır“.

Sonuç Yerine: Yerel Kalkınmayı Sorgulamanın Zorunluluğu
Yerellikler üzerinden kalkınma stratejisi belediyelerin görevlerinin en başına, yerelliğin kalkınması için ihtiyaç duyulan sermaye veyahut yatırımın çekilme işine öncülük yazılıyor. Bu şekilde, yerelliğin kolektif kapitalisti kimliğine sıkıştırılan belediyelerin aynı süreçte, diğer toplumsal ve ekonomik yönlerinin neo-liberal siyasalarla kısmen budandığı kısmen de talileştiği konuya ilişkin literatürde çokça üzerinde durulmayan bir husus. Yerelliklere ekonomik kalkınma vaadinde bulunan yerellikler üzerinden kalkınma stratejisi, yerel özerklik ve demokrasinin gelişmesini vaat eden yerel yönetişim modellerinin parıltısından da yararlanarak, neo-liberalizmin kent yaşamında emekçi kesimler aleyhine yol açtığı yıkımları tartışma dışı bıraktığı görülüyor. Halbuki Latin Amerika’dan Avrupa’ya pek çok ülkede neo-liberal belediyeciliğe, onun uygulamalarına karşı büyük eylemler yapılıp, hatta Stockholm gibi kimi kentlerde belediyelerin yarışmacı yerellik doğrultusundaki siyasalarına, yaşanan değişim süreçlerine cepheden karşı çıkıldığı görülmektedir. Bu nedenle, yerelliklerde bugün yeterince sorgulanmadan kabul edilen ve adeta birer tabuya dönüştürülmüş olan yerellikler üzerinde kalkınma ve (yerel) yönetişimin, bugünkü tarihsel süreçte nereye oturduğunu, kime ve neye hizmet ettiğini ve bir bütün olarak neo-liberal belediyecilikle ilişkisini eleştirel biçimde sorgulamanın vakti gelmiştir. Bu aynı zamanda, yerellikteki bütün maddi ve toplumsal güçlerin yerel sermaye ve onun bağımlı olduğu sermayelerin karları için birer kalite çemberi öbeğine dönüştürüldüğü korporatist yerelleşmecilik anlayışının, emekçi sınıfların sosyoekonomik hakları üzerinde yarattığı baskıcılığın sorgulanması anlamına gelmektedir.

Başarısızlık 001

Sonuç olarak, sosyal adalet ve bölüşüm konularını yerel ve ulusal ölçeklerin toplumsal gündeminden çıkaran bir yerelleşmeyi ortaya çıkaran yerellikler üzerinden kalkınma anlayışı ve onun korporatizm talebiyle örtüşen yerel yönetişim modeli, neo-liberal belediyeciliğin 1990’lardaki gelişimi ve yerel sermayenin kentsel siyasette neredeyse mutlaklaşan hegemonyasında oynadığı rolden dolayı daha ayrıntılı büyük ölçekli çalışmaları, araştırma projelerini hak eden bir konudur. Makalemiz bu doğrultuda yapılacak yeni çalışmalar için gerekli olan akademik ve/veya siyasal ilgiyi uyarabilmişse amacına ulaşmış olacaktır.


(1) Bu durum ya sistem içi muhafazakar bir direniş ya da radikal ve reformist bir ittifakın direnişi olarak ortaya çıkabilir ama her iki gelişme doğrultusu herhangi bir tekil kentin birikim sürecinin çeperlerinde bir yerlere düşmesine hatta sistem açısından sorun yaratan bir özellik taşımasına yol açar.

(2) Bu arada, yerellikler üzerinden kalkınma stratejisi, yerel ölçeklerde karşımıza çoğunlukla “yerel kalkınma” diye çıktığı için çalışmamızın kimi yerlerinde bu stratejinin yerel kalkınma olarak da anılacağını belirtmek gerekir.

(3) Bunlar arasında, işçi sendikalarının hatalarının yanında, yeni belediye yönetiminin seçim başarısının verdiği moral üstünlüğü de kullanarak, çalışanların maaşlarının yüksekliğiyle adeta ayrıcalıklı bir kesime dönüştüğü, direnenlerin önceki dönemde partizanca işe alınan siyasi insanlar olduğu ve bunların çoğunun çalışmadığı halde belediyeden maaş aldığı yönündeki olumsuz propagandaların bunda ciddi payı bulunmaktadır.

(4) Belediyelerin kesin hesaplarına göre. personel giderleri 1997’de 1960’lardan beri tarihinde gördüğü en düşük seviyelerden biri olan % 29,5’ye gerilemiştir -benzer bir durum 1985’te % 28,5’e düşmesiyle yaşanmıştır-. Bir yıl sonra ise bu oran hafif bir yükselişle % 30.9’a çıkmıştır (http://www.die.gov.tr/ IstTablolar/24ml395t.xls).

(5) Dışarıdan veya özel sektörden ihale ve altsözleşme ilişkileri (taşerona iş gördürme) yoluyla mal ve hizmet alımlarının belediye giderleri içindeki payı 1994te % 12,2 iken. 1998’de % 14,8’e yükselmiş. 1994-1998 arasında % 22,5’den % 34,9’a yükselen yatırım giderlerinin geleneksel olarak en büyük kalemi olan ‘yapı. tesis ve onarım giderleri‘nin oranı da aynı süreçte belediye giderlerinin % 18,4’ünden % 30,9’una çıkmıştır.

(6) Neo-liberalizmin kentsel siyasalar düzlemindeki izdüşümlerinin dünya, Türkiye ve Mersin ölçeklerinde ayrıntılı biçimde ele alındığı bir çalışma olarak. A. Ekber Doğan 2002’ye bakılabilir. 

(7) Alt sözleşme ilişkilerinin, fason üretimin, parça başı işin önemli yer tuttuğu yerel kalkınmada, ulusal kalkınmacılık döneminden daha sıkılaşmış bağımlılık ilişkileri çerçevesinin geçerli olduğunu da belirtmek gerekir. Bu. ulusal ve uluslararası sermayeye adeta sözleşmeli üreticilik yapan yerelliklerin krizler karşısındaki aşırı kırılganlıklarını anlamak bakımından önemlidir. 1994 Yılından bu yana yaşanan ulusal ve uluslararası krizlerin arkasından yaşanan yoğun iflasların ortaya koyduğu bu kırılganlıktan kalkarak denebilir ki. “küresel ve ulusal büyük sermaye hapşırdığında, yerel zatürre olmaktadır“. Bu kırılganlık durumunun yol açtığı iflaslar, yutma operasyonları, birleşmeler ortamının büyük sermaye açısından sunduğu mülksüzleştirme yoluyla birikim olanakları, yerelliklerde yaşanan ilkel birikimden alınan değerlerle 1970’lerden beri içinden çıkamadığı uzun vadeli krizin etkilerini hafifletmesi anlamına geldiği de söylenebilir. Dünya kentinden başlayarak her mekânsal ölçeğin altındakini daha yoğun biçimde sömürmesini getiren bu mülksüzleşme yoluyla birikim oyununun ne kadar tekrarlanacağı, dünya (kapitalist) ekonomisinin ve uluslararası sermayenin birikim sorunlarına ne kadar deva olacağı tartışmalıdır.

(8) Paketin yasalaşma süreci. Cumhurbaşkanı geri çevirdiği için parça parça çıkartılan yasalarla devam etmektedir.

(9) Kentlerin turistik niteliklerini öne çıkararak gelişen turizm pastasından pay alarak refahını arttırma çabaları da -sosyal ve kültürel hizmetlerin ve altyapının gelişmesine hizmet ettiği için hayırlı da denebilecek- yereldeki emekçiler için daha fazla sömürü ve yoksulluk getirici kalkınmanın elma şekerleri gibi görünmektedir.

(10) Aslında yerellikler üzerinden kalkınma gibi özelde uluslararası sermayeyi genel olarak da büyük sermayeyi güçlendiren stratejinin bağımlılık ve kırılganlıkları arttırdığı için ulusal düzeyde geçerli olan yo-yo büyümenin müsebbiplerinden biri olup olmadığı da dikkatle araştırılması gereken bir konudur.

(11) Burada kısaca anlatılan, 1970 ve 1980’lerde kentsel siyasette sınıf ittifaklarının gelişimi konusunun daha geniş ele alındığı bir yazı için bakınız Doğan, 2005.

(12) Tersinden, devletin meta üretimi ve emek ilişkilerinden önemli ölçüde çekilmesi anlamında yaşadığı küçülmenin, yerel yönetimleri merkeze göre güçlendirme eğiliminin, gerek sermaye kesimleri tarafından bu denli arzulanan bir şey olmasında, gerekse de hükümetler nezdinde bir yaklaşım olarak uzunca bir süredir kabul görmesinde önemli ölçüde pay sahibi olduğu söylenebilir. 

(13) Gelir dağılımı adaletsizliğinin 1994’ten beri yaşanan krizlerle ciddi anlamda derinleştiği Türkiye’nin büyük kentlerinde aynı zamanda müreffeh bir Belçika da barındırdığı için etnik ve dini azınlıklara yönelik neo-faşist bir siyasal çizginin de kolay alıcı bulabildiği görülmektedir.

(14) İlişkinin dışsallığına ilişkin vurgumuz. İslamcı siyasetin aktörlerinin dayandığı toplumsal tabanın burjuva ve daha ziyade küçük burjuva kesimler olduğuna vurgu yapmak ve İslamcıların varoşlara nüfuz ettiği yönündeki entelektüel dünyada oldukça yaygın olan kabulün bir aşırı yorum olduğuna dikkat çekmek içindir. Bunların da bugünkü AKP’nin de yönetici kadrolarında yoksul, emekçi kesimlerden gelen kimsenin bulunmadığı, geçmişte halktan yanaymış gibi yapılan popülist müştericiliğin yerini, daha sağcı bir ideolojik içerik taşıyan ”yoksulların hayırsever hamileri” olarak doldurmaya çalıştıkları, yani yoksulların mobilize edilse de hala bu siyasi harekete eklemlenmiş ötekiler oldukları ortadadır. Örneğin Ahmet Çiğdem. Yoksulluk ve Dinsellik başlıklı yazısında (2002: 134-163) bu görüşümüzü destekleyen şu tespiti yapmıştır: Milli Nizam Partisi’nden beri bir “orta sınıf hareketi olan Milli Görüş çizgisinin yaptığı iş. merkez sağ ve solun yoksul mahallelerde bugüne dek kullana geldiği popülist söylemin günümüz koşullarına göre işlevsel kullanılmasıdır.


Kaynakça
Bulut. F. (1999). Yeşil Sermaye Nereye?. Su Yayınları: İstanbul.
Çiğdem, A. (2002). “Yoksulluk ve dinsellik“, içinde (Der. N. Erdoğan) Yoksulluk Halleri, 134-163, WALD Demokrasi Kitaplığı: İstanbul.
DİE. http://www.die.gov.tr/IstTablolar/24ml395t.xls
Doğan, A. Ekber (2004). “Sosyal demokrat vaatlerden neo-liberal rövanşçılığa: 1990’lar Aııkara’sında belediyecilik“, Praksis. 12, 103-128.
Doğan, A. Ekber (2001). Birikimin Hamalları: Kriz, Neo-liberalizm ve Kent, Donkişot Yayınları: İstanbul.
Hindle. T. (2005). “A promising start“. The Economist, 19 Mart 2005 Sayısı.
Stahre, U. (2004). “City in change: globalization, local politics and urban movements in contemporary Stockholm“, International Journal of Urban and Regional Research, 28.1, 68-85.

Mülkiye Dergisi Cilt 29, Sayı 246, 2005

Tarım hizmetlerinin yerel kalkınma modeli olabilmesi… (5)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yürütülen yerel kalkınma odaklı tarım hizmetlerinin bu konularda faaliyet gösteren diğer resmi ve özel kurumların yaptığı hizmetlerden farkı var mıdır ve bu kurumlarla ilişkisi ne düzeydedir?

Bilindiği üzere tarım sektöründeki çiftçilerle ya da üreticilerle ilgili hizmetlerin planlanıp programlanması ve geliştirilip desteklenmesi asıl olarak merkezi yönetimine; daha doğrusu bu konuda görevlendirilen Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na ait bir görevdir.

22360_20170316025315_ERC_2096

3 Haziran 2011 tarih, 639 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile düzenlenen Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin “Görevler” başlığını taşıyan 2. maddesi hükmüne göre; “Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın görevi; bitkisel ve hayvansal üretim ile su ürünleri üretimin geliştirilmesi, tarım sektörünün geliştirilmesine ve tarım politikalarının oluşturulmasına yönelik araştırmalar yapılması, gıda üretimi, güvenliği ve güvenirliliği, kırsal kalkınma, toprak su kaynakları, toprak , su kaynakları, biyoçeşitliliğin korunması, verimli kullanılmasının sağlanması, çiftçinin örgütlenmesi ve bilinçlendirilmesi, tarımsal desteklemelerin etkin bir şekilde yönetilmesi, tarımsal piyasaların düzenlenmesi gibi ana faaliyet konularının gerçekleştirilmesine yönelik çalışmalar yapmak; gıda, tarım ve hayvancılığa yönelik genel politikaları belirlemek, uygulanmasını izlemek ve denetlemektir.

Yine aynı kararnameye göre Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bu görevleri merkezdeki Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü, Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü, Hayvancılık Genel Müdürlüğü, Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü, Tarım Reformu Genel Müdürlüğü, Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü, Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı, Strateji Geliştirme Başkanlığı, Hukuk Müşavirliği, Personel Genel Müdürlüğü, Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı, Eğitim, Yayım ve Yayınlar Dairesi Başkanlığı, Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı, Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği, Özel Kalem Müdürlüğü eliyle; ayrıca taşra ve yurt dışı teşkilatı eliyle yürütür.

Türkiye’de tarım hizmetlerini doğrudan ya da dolaylı yoldan destekleyen diğer merkezi yönetim örgütleri ise sırasıyla;

  1. Kalkınma Bakanlığı,
  2. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı,
  3. Orman ve Su İşleri Bakanlığı,
  4. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı 26 adet bölge kalkınma ajansı,
  5. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ),
  6. Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü (TMO),
  7. Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM),
  8. T. C. Ziraat Bankası Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü,
  9. Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu Başkanlığı (TKDK),
  10. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı, kamu tüzel kişiliğine sahip ve özel bütçeli Türkiye Su Enstitüsü Başkanlığı (SUEN),
  11. Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü (ÇAYKUR),
  12. Et ve Süt Kurumu Genel Müdürlüğü (ESK),
  13. Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü,
  14. T. C. Şeker Kurumu,
  15. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Doğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (DAP),
  16. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Doğu Karadeniz Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (DOKAP),
  17. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Güney Doğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (GAP),
  18. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Konya Ovası Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (KOP), 
  19. İçişleri Bakanlığı’na bağlı İl özel idareleridir.

Görüldüğü gibi tarım, hayvancılık ve su ürünleri alanında 4 bakanlık, bakanlıklara bağlı 8 ayrı merkezi ya da yerel birim, 7 bağımsız kamu kurumu ve 1 ulusal banka olmak üzere toplam 20 merkezi ya da yerel kamu kurumunun hizmet vermektedir. Görevli olan kamu kurumları sayısının, 2015-2018 döneminde uygulanmakta olan Kırsal Kalkınma Eylem Planı açısından irdelediğimiz takdirde, sorumlu ve işbirliği yapılacak kuruluşlar itibariyle 20’si sorumlu, 22’si de işbirliği yapılacak kurum olmak üzere 42’ye yükseldiğini dahi görebiliriz.

006.jpg

Yukarıda listelenen 20 adet kurumdan İzmir ilinde faaliyeti olmadığını bildiğimiz ÇAYKUR ile DAP, DOKAP, GAP ve KOP’u; ayrıca Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi ile T.C. Şeker Kurumu’nu ve kapatılmış olan İzmir İl Özel İdaresi’ni dışarıda bıraktığımız takdirde geriye kalan 12’sinin İzmir’deki tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimine, çiftçi ve üreticilere destek verdikleri söylenebilir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, 5217 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun 7. maddesine 20 Kasım 2012 tarih, 6360 sayılı kanunun 7. maddesi ile eklenen “Büyükşehir ve ilçe belediyeleri tarım ve hayvancılığı desteklemek amacıyla her türlü faaliyet ve hizmette bulunabilirler.” hükmü sonrasında yukarıda sıraladığımız bu merkezi ve yerel kamu kuruluşlarının yanında tarım alanında hizmet vermeye başlamış, böylelikle büyükşehir belediyelerinin de tarım hizmeti vermesi mümkün hale getirilmiştir.

Ancak 2017 yılında 5217 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununda yapılan bir değişikle büyükşehir belediyeleriyle ilçe belediyelerinin tarım ve hayvancılığı desteklemek amacıyla her türlü faaliyet ve hizmette bulunmaları mümkün kılınmakla birlikte 31 Aralık 2015 tarih, 2015/63 sayılı Yüksek Planlama Kurulu ile kabul edilen 2015-2018 dönemi Kırsal Kalkınma Eylem Planı‘nda sorumlu kuruluş ve işbirliği yapılacak kuruluşlar arasında büyükşehir ve ilçe belediyelerinin gösterilmemiş olması da bu kurumların kırsal kalkınmaya katılabilmesi açısından aşılması gereken önemli bir sorundur.

009

Bunun dışında yapılacak olan tek şey, bu yasal düzenleme sonrasında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yapmaya başladığı yerel kalkınma odaklı tarım hizmetleriyle merkezi yönetimin yaptığı hizmetler arasında ilişki, işbirliği ve eşgüdümü gözeten; ayrıca yapılabilirlik, verimlilik, etkinlik ve sürdürülebilirlik gibi ilkeleri dikkate alan bir planlama çalışmasının gerçekleştirilmesidir. 

Bunun için de öncelikle merkezi yönetim tarafından hazırlanan 10. Kalkınma Planı’yla Orta Vadeli Program’a, 2010-2013 dönemi Kırsal Kalkınma Planı’yla 2014-2020 dönemi Ulusal Kırsal Kalkınma Stratejisi’ne ve 2015-2018 dönemi Kırsal Kalkınma Eylem Planı’na; ayrıca 2014-2023 dönemi Bölgesel Gelişme Ulusal Stratejisi’yle 2014-2023 dönemi İzmir Bölge Planı’na ve 2015-2019 dönemi İzmir Büyükşehir Belediyesi Stratejik Planı’na uygun, onlarla uyum ve bütünlük içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne özgü tarımsal politika ve stratejilerle hedef, amaç, faaliyet ve projelerin belirlenmesi, gerçekleştirilen hizmetlerin başarısını gösterecek olan performans programlarıyla gerçekleştirilecek hizmetlerin yer, tarih, süre ve uygulayıcılarını gösteren eylem planının hazırlanması gerekmektedir.

Devam Edecek

Tarım hizmetlerinin yerel kalkınma modeli olabilmesi… (4)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yerel kalkınma odaklı tarım hizmetlerini ele aldığımız yazı dizisinin bugünkü bölümünde, 2012 yılında 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nda bu tür hizmetlerin yapılmasını mümkün kılan yeni düzenlemelerin yapılması nedeniyle 2014 yılından itibaren sunulmaya başlanan tarım hizmetlerinin boyut ve içeriğini incelemeye başlıyor, amaçla işe aşağıdaki soruyu sorarak başlıyoruz. 

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana uygulamakta olduğu tarımsal hizmetlerin boyutu ve içeriği yıllar itibariyle nedir?

İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından 2016 yılının Haziran ayında hazırlanan “İzmir İli/Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli gayriresmi raporun “İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir’de Tarımın Yeniden Yapılanmasında Oynadığı Rol” başlıklı bölümünde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2004-2016 döneminde gerçekleştirdiği hizmetler ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır.

Hem bu bilgileri hem de belediyenin web sayfasındaki 2014-2017 dönemi haber arşivini; ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014-2017 dönemi performans programlarıyla 2014 ve 2015 yıllarına ait faaliyet raporlarındaki bilgileri dikkate aldığımızda yerelde kalkınma amacıyla doğrudan ya da dolaylı yollarla bugüne kadar gerçekleştirdiği tarımsal hizmetleri şu şekilde özetleyebiliriz:

001

A. Kurumsal Yapılanma

İzmir Büyükşehir Belediyesi, görev alanına giren 166 köye hizmet götürmek amacıyla 2007 yılında kurduğu Tarım, Park Bahçeler Dairesi Başkanlığı’nı 2016 yılında Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı olarak yeniden yapılandırarak tarımsal hizmetlerin kalkınmanın yerelden başlamasını sağlayacak biçimde gelişmesini ve İzmir’deki tarımsal gelişmenin çevre dostu ve sürdürülebilir nitelikte olmasını amaçlamış.

İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 18.11.2016 tarih, 05.1184 sayılı kararı ile kabul edilen 14 maddelik “Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönetmelik” hükümlerine göre, Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı, Tarımsal Projeler Şube Müdürlüğü ve Kırsal Kalkınma Şube Müdürlüğü olmak üzere iki ayrı müdürlükten oluşmakta olup; her iki şube müdürlüğünün çalışma usul ve esasları hakkında 16 ve 17 maddelik iki ayrı yönerge düzenlenmiştir.

Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın çalışma usul ve esaslarını düzenleyen yönetmeliğe baktığımızda ise, görev, yetki sorumlulukları belirleyen 5. maddede toplam 61 maddeden oluşan bir görev, yetki ve sorumluluk listesinin yapıldığı görülmektedir.

Tüm bir ülkeden sorumlu Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın görev, yetki ve sorumluluklarını düzenleyen 639 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede bakanlığa verilen görevlerin 7 satırdan oluşan tek bir paragraf içinde ifade edilmiş olduğunu düşündüğümüzde, Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı için yapılan mevzuat düzenlemesinin, ne ölçüde her şeyi ve sorunu önceden en ince ayrıntısına kadar düşünüp düzenleme anlayışından kaynaklandığı ve bu nedenle de yeni yeni sorunlara açık olduğu açık bir şekilde görülecektir.

‘Bütünşehir Yasası’ olarak tanınan 6360 sayılı yasanın yürürlüğe girdiği 2012 sonrasında ise hizmet götürülecek köy sayısı 166’dan 597’ye yükselmiş, böylelikle yürütülen tarım hizmetleri tüm bir ilin ilçe, kasaba ve köylerini kapsamaya başlamıştır.

005

B. Yapılan Hizmetler

İzmir Büyükşehir Belediyesi bu dönem içinde sunduğu yerel kalkınma odaklı tarım hizmetlerinin bir kısmını doğrudan doğruya Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı ve onun bütçesi üzerinden, bunun dışında kalan “süt kuzusu“, “tarım alanlarına yol yapmak” ya da “çiçek ve fidan alımı yapmak” gibi dolaylı hizmetlerini ise diğer hizmet birimleri üzerinden yürütmüştür.

I – Yerel Kalkınmayı Doğrudan Destekleyen Hizmetler

a) Eğitim Hizmetleri: İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yerel kalkınma boyutunda verdiği doğrudan tarım hizmetlerinin en önemli bölümünü eğitim ve destek hizmetleri oluşturmaktadır. Bu hizmetlere 2007 yılında Tahtalı Barajı Havzası’ndan başlanmış, daha sonraki yıllarda Yağcılar, Kuşçular, Orhanlı, Ovacık, Zeytinler, Nohutalan, Bademler, Kadıovacık, Efemçukuru, Yeni Bulgurca, Yeniköy, Payamlı, Gödence ve Kavacık köyleriyle Kemalpaşa, Menderes, Bayındır, Menemen, Torbalı, Urla, Seferihisar, Aliağa, Güzelbahçe ve Kınık’ın orman köylerinde İZKA desteği sağlanarak devam edilmiştir. 

Aşağıdaki tablo verilerine göre organik tarım eğitimleri konusunda 2014 yılında düzenlenen 67 toplantıya 904 kişi, 2015 yılında düzenlenen 40 toplantıya 572 kişi katılmış olup; 2016 yılı için hedeflenen sayılar 20 toplantıda 200 kişi, 2017 yılı için hedeflenen sayılar ise 25 toplantıda 250 kişi olarak belirlenmiştir.

2014-2016 döneminde gündemde olmayan iyi tarım eğitimleri konusundaki hedefler ise 2017 yılı için 8 toplantı ve 12 kişi olarak belirlenmiştir.

Yerel çeşitlerin korunması ve alternatif üretim çeşitlerinin geliştirilmesi eğitimlerine 2015 yılında yapılan 184 toplantıya 2.206 kişinin katılmasına karşın; bu konuda 2016 yılı için belirlenen hedef 60 toplantı ve 600 kişi, 2017 yılı için belirlenen hedef de 30 toplantı ve 300 kişi olarak öngörülmüştür.

2014-2016 döneminde yapılmadığı halde 2017 yılında yapılması hedeflenen toprak ve yaprak analizi eğitimi verilecek köy sayısı 140, katılımcı üretici sayısı 800, küçükbaş hayvan yetiştiriciliği ve hayvansal ürünler eğitimi sayısı 12, bu eğitimi tamamlayan üretici sayısı hedefi 1.800, arıcılık ve arı ürünleri teorik ve uygulamalı eğitimi sayısı hedefi 60, bu eğitimlere katılacak üretici sayısı hedefi 400, kırsal kesimdeki üreticinin üretim şartlarının iyileştirilmesi eğitimi hedef sayısı 7, bu eğitime katılacak hedef üretici sayısı 300, kooperatif ve kooperatifleşme eğitimi hedef sayısı 7, bu eğitime katılacak hedef üretici sayısı ise 200 olarak öngörülmüştür. 

008

b) Destek Hizmetleri: Küçük çiftçi ve üreticilerin kendi aralarında örgütlenmelerini sağlamak amacıyla küçük aile işletmelerinde organik atıkların değerlendirilmesi düşüncesiyle bağ ve bahçe atıklarından humus üretimi özendirilmiş ve bunun tarımda kullanılması sağlanmıştır.

Ayrıca tarım makinelerinin ortak kullanımını özendirmek amacıyla Menderes, Urla ve Seferihisar’ın Yeniköy, Orhanlı  ve Yağcılar köylerinin 30 küçük işletmesinde pilot uygulamalar yapılmış, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Ziraat Odaları işbirliği ile Ortak Tarım Makineleri Parkının kurulması sağlanmıştır.   

Bu dönemde hem Bostanlı ve Balçova’da iki adet ekolojik pazarın kurulması sağlanmış hem de 2012 yılından itibaren üreticinin ihtiyaç duyduğu toprak ve yaprak analizleri ile gübreleme tavsiyeleri yapılmaya başlanmıştır.

Organik pazarlarda denetimi yapılan üretici sayısı 2014 yılında 222 tezgahta 21 üretici, 2015 yılında 196 tezgahta 19 üretici olduğu halde; 2016 ve 2017 yıllarıyla ilgili hedefler 220 tezgahta 20 üretici ve 200 tezgahta 20 üretici olarak belirlenmiş; denetimi yapılan tüketici sayıları ise 2014 yılında 5.750, 2015 yılında 4.505 olarak gerçekleştiği halde 2016 ve 2017 yıllarıyla ilgili hedefler 4.800 olarak belirlenmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2015-2019 dönemi Stratejik Planının “Yerel Ekonomiye Can Verecek Faaliyetleri Yürütmek” olarak tanımlanan hedefi doğrultusunda 2016 yılında 447, 2015 yılında 1.082 adet gübreleme tavsiyesi desteğinin yapıldığı, bu sayının 2016 ve 2017 yılları için 1.100 ve 1.300 olarak belirlendiği; 2014 yılında 447, 2015 yılında 1.082 adet toprak ve yaprak analizi yapıldığı, bu sayının 2016 ve 2017 yılları için 1.100 ve 1.300 olarak belirlendiği; 2014 yılında 75 köyde ve 208,2 hektarlık alanda 187 üretici, 2015 yılında da 147 köyde ve 1.141 hektarlık alanda 567 üretici için toprak verimliliği belirleme işleminin yapıldığı, bu sayının 2016 ve 2017 yılları için 132 köyde ve 230 hektarlık alanda 660 üretici ve 140 köyde ve 1.000 hektarlık alanda 800 üretici olarak belirlendiği görülmektedir.

Yine aynı şekilde organik tarım hakkında teknik danışmanlık yapılan köy sayısı 2014 ve 2015 yılları için 61 olarak gerçekleşmiş olup; 2016 yılı hedefi 30, 2017 yılı hedefi ise 25 köy olarak belirlenmiştir.

Organik tarım hakkında teknik danışmanlık hizmeti verilen üretici sayıları 2014 ve 2015 yıllarında 120 olarak gerçekleşmiş olup; 2016 ve 2017 yıllarında da aynı sayıya ulaşmak hedeflenmiştir.

Organik tarım hakkında teknik danışmanlık hizmeti verilen çiftçi sayısı 2014 yılında 172, 2015 yılında 535 olarak gerçekleşmiş olup; 2016 ve 2017 yılları hedefi ise sadece 50 olarak belirlenmiştir.

2017 yılında iyi tarım uygulamaları kapsamında teknik destek verilecek köy sayısı hedefi 12, üretici sayısı hedefi 10, çiftçi sayısı hedefi ise 50 olarak belirlenmiştir.

Aynı dönemde çiftçiye verilen fidan, küçükbaş hayvan, arı kovanı, arıcılık malzeme seti ve ana arı ile ilgili destekler ise şu şekilde gerçekleşmiştir:

Fidan: Fidan verilen ilçe ve köy sayısı 2015 yılında 21 ilçe, 1.663 köy olmuş, 2016 ve 2017 yıllarındaki hedef 24 ilçe ve 600 köy olarak; fidan dağıtılan kişi sayısı 2015 yılında 55.837 olmuş, 2016 yılındaki hedef 35.000, 2017 yılındaki hedef ise 30.000 kişi olarak; verilen fidan sayısı ise 2015 yılında 1.136.527 olmuş, 2016 ve 2017 yılları hedefi 1.000.000 olarak belirlenmiştir.

Küçükbaş hayvan: 2017 yılında 1.800 üreticiye toplam 6.000 adet küçükbaş hayvanın dağıtılması hedeflenmiştir.

Arıcılık Desteği: 2017 yılında 400 üreticiye 2.000 adet arılı ve arısız kovan, 400 adet arıcılık malzeme seti, 1.250 üreticiye 2.500 adet ana arı dağıtılması hedeflenmiştir.

Ayrıca 2017 yılında ilk kez 7 adet köyde kestane dal kanseri mücadelesi yapılması hedeflenmiştir.

Resim1

II – Yerel Kalkınmayı Dolaylı Yönden Destekleyen Hizmetler

a) Yol Yapım Hizmetleri: Sunulan dolaylı hizmetlerin ilki köy, ova ve üretim yollarının asfaltlanması olmuş ve bu çerçevede 2004-2015 yılları arasında, 400 km’si üretim yolu olmak üzere toplam 4.000 km yol asfaltlanmıştır.  

b) Tarımsal Ürün Alımları: Bunun yanında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ihtiyacı olan çiçek, fidan, zeytinyağı, süt, yoğurt ve peynir alımlarının “sözleşmeli üretim” modeliyle 2000’den fazla ortağa sahip S.S. Tire Süt Müstahsilleri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi, yaklaşık 400 üyeli S.S. Bayındır Çiçek Üreticileri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi (BAYÇİKOOP), S.S. Ödemiş Bademli Fidancılık Tarımsal Kalkınma Kooperatifi, 232 ortaklı Urla Bademler Köyü Tarımsal Kalkınma Kooperatifi ve S.S. Kiraz İğdeli ve Çevre Köyleri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi gibi kooperatiflerden yapılması suretiyle kooperatifleşmenin güçlenmesine çalışılmıştır.  

Bu dönemde tarım ölçeğindeki yerel kalkınmayı sağlamak amacıyla yapılan çalışmalardan biri de işin planlama boyutunda Urla, Çeşme, Karaburun, Seferihisar ve Güzelbahçe ilçelerini kapsayan 2014 tarihli Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesi ile Aliağa, Bergama, Dikili, Foça, Kınık, Kemalpaşa ve Menemen ilçeleri ile Gediz Deltası’nın Çiğli İlçesi içinde yer alan bölümlerini kapsayan 2016 tarihli “Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Yerel Kalkınma Stratejisi” belgesinin hazırlanması, 2016 yılı içinde de “Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi” hazırlık çalışmalarına başlanmış olmasıdır.

Hazırlanan bu strateji belgelerinde Yarımada bölgesi ile Gediz-Bakırçay Havzası’nda tarımsal kalkınmanın gelişmesi için farklı alanlar için farklı öneriler geliştirilmekle birlikte; hazırlanan belgeler bir plan niteliğinde olmadığı ve bu nedenle bir eylem planına dönüşmediği için hangi önerinin kim tarafından hangi süre içinde ne şekilde yapılacağına ilişkin bir öngörüde bulunulmadığı belirlenmiştir.

002

C. Yapılan Harcamalar

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait 2014, 2015, 2016 ve 2017 yıllarına ait performans programlarıyla faaliyet raporları üzerinde yaptığımız incelemeler sonucunda; yerel kalkınma odaklı tarımsal hizmetler için yapılan harcamaların 2014 yılında 1.744.789,83 TL, 2015 yılında da 12.846.420,79 TL olup; bu miktarların belediyenin o yıllardaki toplam harcaması içindeki payının 2014 yılı için % 0,07, 2015 yılı için de % 0,39 olduğu; 2016 ve 2017 yıllarında harcanması öngörülen tutarların ise 2016 yılı için 11.145.000.- TL., 2017 yılı için de 21.924.000.-TL. olup bu rakamların da toplam performans harcamaları içindeki payının ise sırasıyla % 0,39 ve % 0,64 olduğu görülmüştür.

Tarım arazilerine yapılan asfaltlamalar, kooperatiflerden çiçek, fidan ve süt alınması gibi dolaylı tarımsal hizmetler için yapılan harcamalar doğrudan doğruya kendi hizmet amaçları içinde yorumlanıp ilgili oldukları birimler ve onların harcamaları içinde gösterildiğinden; ayrıca bu tür hizmetler için ayrı bir maliyetlendirme çalışması yapılmadığı için bu tür hizmetler için ne ölçüde harcama yapıldığı bilinememektedir. Bilinse bile bu tür harcamaların birincil amacı sosyal hizmetlerle ya da ulaşım hizmetleriyle ilgili olduğu için bu harcamaların yarattığı faydanın da öncelikle kendi amaçları içinde değerlendirilmesi daha doğru olacaktır.

Devam Edecek…

 

Tarım hizmetlerinin yerel kalkınma modeli olabilmesi… (3)

Ali Rıza Avcan

Bugünkü sorumuz, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana yerel kırsal kalkınma çerçevesinde yaptıklarının herhangi bir plan ve programa dayanıp dayanmadığı ile ilgili… Sorunun önceden belirlediğimiz biçimi ise şu şekilde:

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce 2014 yılından bu yana yürütülmekte olan yerel tarımsal hizmetlerin temel vizyon ve misyonuyla stratejik ve politik öncelikleri, amaç, hedef, faaliyet ve projeleri belli midir? Bu konularda önceden belirlenmiş bir eylem planı var mıdır?

Bu konuyu araştırmaya başladığımızda belediyenin web sayfasında ya da başka bir ortamda buna ilişkin bir bilgiye, belgeye ulaşamadığımız için İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne Bilgi Edinme Hakkı çerçevesinde verdiğimiz 16 Nisan 2017 tarihli dilekçe ile, “Tarımda Yerel Kalkınma” sloganı çerçevesinde 2014-2017 döneminde yürüttüğünüz çalışmalarla ilgili olarak bütün bu çalışmaların hedef ve amaçlarını, vizyon ve misyonuyla politika ve stratejilerini; ayrıca yaptığınız ve yapacağınız faaliyet ve projelerinizi gösteren stratejik bir planla eylem planının bulunup bulunmadığını” sormuş; ancak aldığımız yanıt ve yaptığımız görüşmelerde bizimle ilişkiye geçen Tarım Hizmetleri Dairesi Başkanlığı görevlilerinin dahi bu konuda bir bilgilerinin olmadığı anlamıştık.

Tam, aslında belediyenin bu konularda bir stratejisi, politikası, amaç ve hedefi yok herhalde diye düşünürken İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun danışmanı olarak çalışan Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin Academia.edu isimli bilimsel araştırma portalı sayfasında, biraz da tesadüfün eseri olarak Haziran, 2016 tarihini taşıyan 122 sayfalık “İzmir İli/Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” başlıklı belgeye rastladık.

Bulduğumuz bu belge tam da bizim istediğimiz şeylere, sorduğumuz sorulara yanıt veren bir belgeydi.

Ancak bu belge, 2015 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yapılan 10 ayrı odak grup çalışması sonrasında yazılmış olmakla birlikte; henüz tartışmaya açılmamış ve kesin şeklini almamıştı. Nitekim bu durum, belgenin 2. sayfasında, “Bir yıldır yapılan odak grup çalışmaları sonucunda ulaşılan sonuçlar bu raporda ortaya konulmuştur. Ama ortaya çıkan bu sonuç odak grup katılımcıları ve İzmir’deki diğer ilgili aktörlerin katılımıyla yeniden tartışmaya açılacak ve hazırlanan strateji ve politikalar çerçevesinde nihai formu verilecektir.” şeklinde ifade edilmekteydi.

Odak Grup Toplantısı 01

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin web sayfasındaki 25 Haziran 2015 tarihli ve “Tam 12’den” başlıklı haberden de anlaşılacağı üzere, ilk gün yapılan organik tarım ve büyükbaş hayvancılık konulu odak grup toplantılarına  sırasıyla Ali Ekber Yıldırım (Dünya Gazetesi Yazarı), Atilla Ertem (Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği Başkanı), Prof. Dr. Uygun Aksoy (Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Bahçe Bitkileri Bölümü), Şule Azak (Ege Üniversitesi Tarım Ekonomisi Bölümü), Tunç Kolatan (IMO Kontrol Sertifikasyon Kuruluşu yöneticisi), Arif Gürdal (Organik süt üreticisi), Mehmet Ali Işık (Organik kuru meyve işleyici ve ihracatçısı), Dr. Muazzez Cömert (Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü), Pelin Omuroğlu Balcıoğlu (Organik ürün üreticisi), Damla Çetinkol (Organik tavuk ve yumurta üreticisi), Prof. Dr. Dursun Eşiyok (Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi), İsmail Irmak (Organik tarım üreticisi), Mahmut Eskiyörük (Tire Süt Kooperatifi Başkanı), Ömer Törnek (Teta-Teknik Tarım), Hüseyin Özşenoğulları (Pehlivanoğlu Et Direktörü), Bülent Arman (İzmir Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Üyesi), Ali Gülkaynak (İzmir Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği Başkanı), Halil Tokoğlu (Üretici), Prof. Dr. Harun Reşit Uysal (Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Süt Teknolojisi) ve Prof. Dr. Yaşar Uysal (Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi), belediyeden de Aysel Özkan (Genel Sekreter Yardımcısı), Prof. Dr. İlhan Tekeli (Danışman), Mehmet Ural (Danışman), Bülent Tanık, Ertuğrul Tugay (Tarımsal Projeler Şube Müdürü), Ferdan Çiftçi (Yüksek Ziraat Mühendisi), Ahmet Tomar (Yüksek Ziraat Mühendisi), Nadir Aykut (Yüksek Ziraat Mühendisi), Ayşegül K. Seçgin (Ziraat Mühendisi), Alev Sevin (Gıda Teknikeri), Ertuğrul Altunel (Ziraat Mühendisi) katılmıştı.

Odak Grup Toplantısı 04

Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından hazırlanıp henüz tartışmaya açılmamış olan bu belge içindeki bilgilere göre aynı yıl içindeki farklı tarihlerde 8 ayrı odak grup çalışması daha yapılmıştı. Bunlar sırasıyla şu şekildeydi: 10 Eylül 2015 tarihinde Küçükbaş Hayvancılık, 10 Eylül 2015 tarihinde Yaş Meyve ve Sebze, 11 Eylül 2015 tarihinde Kuru Meyve, 11 Eylül 2015 tarihinde Zeytin ve Zeytincilik, 18 Kasım 2015 tarihinde Pamuk, 18 Kasım 2015 tarihinde Süs Bitkileri ve Seracılık, 3 Aralık 2015 tarihinde Yem Bitkileri, 3 Aralık 2015 tarihinde Tıbbi ve Aromatik Bitkiler odak grup toplantısı.

Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından hazırlanan “İzmir İli/Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli belgeye baktığımızda ise, kendisinin geliştirdiği ancak bilim dünyasında yeterince tartışılıp kabul görmemiş olan artık kır-kent ayrımının olmadığı, böyle bir ayrım yapmanın mümkün olmadığı ve kentlerin artık yığılmalar olarak tanımlanması gerektiği şeklindeki şahsi tezleri çerçevesinde tarımın Dünya ve Türkiye ile İzmir’deki tarihi, toplumsal, ekonomik ve kültürel değişimi boyutunda İzmir ili ya da kenti bütününde uygulanmasını önerdiği bir kısım gelişme strateji ve politikalarının geliştirildiğini görürüz.

Odak Grup Toplantısı 03

Ancak bu strateji ve politikaların gelişimi ile ilgili katılımcı süreçler henüz sonuçlanmadığı ve kesinleşmediği açık bir şekilde belirtildiği için, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu raporun düzenlendiği tarihin öncesi ya da sonrasında yürüttüğü yerel kırsal kalkınma çalışmalarının önceden belirlenmiş herhangi bir özel politika, strateji, amaç ve hedefe göre yürütülmediği, bu konuda hazırlanmış ayrıntılı bir eylem planının bulunmadığı, 2014-2017 döneminde yürütülen hizmetlerin tümüyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2010-2017 ve 2015-2019 dönemlerine ait stratejik planlarındaki öncelikler, stratejiler, amaç, hedef, faaliyet ve projeler doğrultusunda gerçekleştirildiği söylenebilir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2010-2017 ve 2015-2019 dönemlerini kapsayan stratejik planlarındaki öncelikler, stratejiler, amaç, hedef, faaliyet ve projeler ise şu şekilde özetlenebilir:

2010-2017 Dönemini kapsayan ilk stratejik plan döneminde tarımsal hizmetlerle ifade edilen yerel kalkınma çalışmaları için özel bir öncelik alanının belirlenmediği; bu çalışmalar kapsamında yapılması düşünülen arıcılık ve ipekböcekçiliği faaliyetlerine ilişkin hizmetlerle organik tarım ve pazarlarla ilgili hizmetlerin “Çevre Yönetimi: Doğa Dostu Kent İzmir” teması; gübreleme tavsiyesi, toprak verimliliği analizi, ekolojik köy oluşumu ile ilgili çalışmaların ise “Enerji: Çevre Dostu Enerji Kaynaklarını Harekete Geçiren Kent İzmir” teması boyutunda ele alındığı görülmektedir.

2015-2019 Dönemini kapsayan ikinci stratejik plan döneminde tarımsal hizmet olarak nitelenen yerel kalkınma çalışmaları için yine özel bir öncelik alanının belirlenmediği; tarım hizmetleri üzerinden gerçekleştirilecek yerel kalkınma için doğrudan ve dolaylı bir şekilde yapılacak faaliyetler/projeler ile sonuç alınmaya çalışıldığı görülmüştür. 

Doğrudan sonuç alınacak faaliyetler için belirlenen amaç ve hedefler, “Turizm ve Yerel Ekonomi: Yerelde Kalkınmayı Destekleyen ve Geliştiren Akdeniz’in Tasarım ve Turizm Merkezi Kent İzmir” teması çerçevesinde 08.01.02.01 performans koduyla tanımlanan “Tarımsal Projeler ve Laboratuvar Hizmetlerinin Geliştirilmesi“, “Kırsal Kesimde Gelir Getirici Faaliyetlerin Desteklenmesi” ve “Tarımsal Hizmetlerin Geliştirilmesi” faaliyetleri/projeleri ile,

014

Dolaylı yoldan sonuç alınacak faaliyetler için belirlenen amaç ve hedefler ise “Sosyal Dayanışma ve Sağlık: Sosyal Belediyecilik Yaklaşımı ve Dayanışma Ruhuyla Engelleri Aşan Kent İzmir” teması çerçevesinde 06.02.01.01 performans koduyla tanımlanan “Süt Kuzusu Projesi” ile “Çevre Yönetimi: Doğa Dostu Kent İzmir” teması çerçevesinde 02.01.05.01 performans koduyla tanımlanan “İpekyolu Cicipark Düzenlemeleri“, “Yeşil Alan Bakım Hizmetlerinin Geliştirilmesi“, “Yeni Rekreasyon Alanları Yapılması“, “Kent Ormanları“, “Meydanlarda Yeşil Alan Düzenlemeleri“, “Yeşil Alan İkmal Hizmetlerinin Geliştirilmesi“, “Yeşil Alanlar Yapım Hizmetlerinin Geliştirilmesi” ve “Fidanlık Bitki Koruma Faaliyetlerinin Geliştirilmesi” faaliyetleri/projeleri ile sağlanmaya çalışılmaktadır. 

Sonuç olarak bugün sorduğumuz soruya yaptığımız bütün bu inceleme ve irdelemeler sonucunda şu şekilde cevap verebiliriz:

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yerel kalkınma odaklı tarım hizmetleri için İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından 2016 yılında bir strateji belgesi hazırlanmış olmakla birlikte; bu belge henüz halkın katılım sürecine açılmadığı için, tüm çalışmalar 2010-2017 ve 2015-2019 dönemlerini kapsayan stratejik planlar boyutunda yürütülmekte, yerel kalkınma odaklı tarım hizmetleri için özel bir vizyon ve misyonla politika, stratejik öncelik, amaç, hedef, faaliyet ve proje belirleyen özel bir stratejik çalışmanın yapılmadığı, uzun bir süredir yürütüldüğü söylenen bu çalışmalar için ayrı bir eylem planının bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Nitekim geçtiğimiz günlerde Tarım Hizmetleri Dairesi Başkanlığı görevlileriyle yaptığımız yüz yüze görüşmede de, yönetici ve çalışanların büyük bir koşuşturma içinde böylesi bir plan ve program belgesinden haberdar olmadıklarını anlamış, her şeyin gelen talepler boyutunda gerçekleştiğini fark etmiştik.

Devam Edecek…

Tarım hizmetlerinin yerel kalkınma modeli olabilmesi… (2)

Ali Rıza Avcan

Büyükşehir belediyelerinin, eskiden il özel idarelerine ya da Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı taşra birimlerine ait bölgesel/kırsal kalkınma odaklı yerel tarım hizmetlerini yapması kendi inisiyatifleriyle ortaya çıkmış bir hizmet midir yoksa bu hizmetler onlara merkezi yönetimin yasalarla verdiği, onlardan beklenen bir görev midir? Şayet böyle yeni bir görevlendirme yapılmışsa bu değişikliğin temel nedeni nedir ve bu durum bugüne kadar nasıl bir gelişim göstermiştir?

Bir ülkenin, bir bütün olarak dengeli, sağlıklı ve etkin bir şekilde kalkınıp gelişmesini sağlamak amacıyla temel politika, strateji, hedef ve projeler belirleyerek kalkınmayla ilgili plan ve programların hazırlanması hepimizin bildiği klasik bir yöntemdir. O nedenle biz bu yöntemi, 1930’lu ve 1960’lı yıllardan bu yana hep tüm ülkenin kalkınmasını sağlayacak bir yönetim işlevi olarak bildik ve uyguladık. Savunduğumuz bu ulusal kalkınma modeline göre ülkemizin gelişmiş ve gelişmemiş bölgeleri arasında adil bir denge oluşturarak ve gelişmemiş/az gelişmiş bölgelerin kalkınmasına önem ve öncelik vererek tüm bir ülkenin kalkınmasını arzuladık ve bunu sağlamak amacıyla birbirini izleyen birçok kalkınma planını hazırladık. Hazırladığımız bu planların başarısı tartışmalı bile olsa, en azından klasik ulusal kalkınma planlamasından vazgeçilen son yıllarda bir türlü gerçekleşmeyen % 6-8 aralığındaki kalkınma oranlarının hep o yıllarda gerçekleştiğini gördük ve yaşadık

Ancak çağdaş kapitalizm, bir süre sonra elindeki bu klasik planlama yöntemiyle değişik ülke ve ulusları tek bir pazar haline getiremediği, hepsine birden aynı anda hükmedemediği için bu klasik yöntemin ömrünü doldurduğunu iddia ederek sözünü geçirebildiği ulus devletleri küçültüp tüm ülkeleri tek bir pazar haline getirebileceği yeni yöntemlerin arayışına girmişti. Çünkü her ülkenin ulusal sınırları ve bu ulusal sınırlar içinde uygulanan korumacı ulusal kalkınma planları uluslararası sermayenin her zaman işine yaramıyor; hatta zaman zaman ya da yer yer kendisine yeni engeller çıkarıyordu.

Bu arayışın sonucuna, 1989 yılında Dünya Bankası’nın Afrika’daki durumu bir “yönetişim krizi” olarak niteleyen bir raporla ulaşıldı ve bundan böyle gelişmekte olan ülkelerle ilişkilerde klasik “yönetim” anlayışından vazgeçilerek onun yerine “yönetişim” denilen siyasi iktidar aracının kullanılacağı ilan edildi. 

Ardından Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Birleşmiş Milletler (UN), Avrupa Birliği (EU), Uluslararası Para Fonu (IMF), Amerikan Merkez Bankası (FED) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) gibi uluslararası sermayenin egemenliğindeki kuruluşların destek ve katkılarıyla bu kavramın içi doldurulmaya, daha kullanışlı hale getirilmeye çalışıldı. 

Yönetişim 003

Kalkınmakta olan tüm gelişmemiş ülkelere hararetle önerilen; hatta siyasi bir baskı aracı olarak dayatılan “yönetişim” denilen bu siyasi iktidar aracı, ‘hesap verme‘, ‘hukuk devleti‘, ‘demokratikleşme‘, ‘katılım‘, ‘şeffaflık‘, ‘diyalog‘, ‘uzlaşma‘ gibi kimsenin reddedemeyeceği, o nedenle genel anlamda kabul gören; ancak içi boş ve parlak bu sözcüklerin eşliğinde merkezdeki ya da yereldeki iktidarların “özel sektör” ve “sivil toplum” adı verilen gruplarla  çalışmasını, devletin ya da yerel yönetimlerin onlara rehber olmasını öneriyor, bu arada bütüncül ülke kalkınması anlayışından vazgeçilerek onun yerine bölgesel ya da yerel kalkınma anlayışının kabul edilmesini istiyor; bunun eskiden olduğu gibi merkezdeki bir kalkınma örgütü (DPT) yerine bölgesel kalkınmadan sorumlu gördüğü bölge kalkınma ajansları ve yerel yönetimler eliyle yapılmasını dayatıyordu.

Bundan böyle ülke kalkınması merkezi ulus devlete bağlı olmaksızın; ancak onların desteği ya da rehberliğini alarak yereldeki bölge kalkınma ajansları tarafından planlanıp sağlanacak ve bu kalkınmada merkezi yönetimden çok yerel yönetimler belirleyici olacaktır.

Merkez karşısında yereli güçlendirirerek ve yerelin bölge kalkınma ajansları eliyle uluslararası sermayeyle ilişkiler kurmasını sağlayarak geliştirilen bu model önerisi, ne yazık ki hem dış zorlamaların hem de gönüllü işbirliklerinin sonucu olarak birçok ülkenin anayasasına ve yasalarına girmiş, fiili olarak da uygulama olanaklarına kavuşmuştur.

İşte bu anlamda, merkezi yönetime ait birçok görev merkezdeki bakanlıkların, genel müdürlüklerin ve il özel idarelerinin elinden alınarak; hatta il özel idareleriyle Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün merkezdeki ve taşradaki birimlerinin dağıtılması , Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın merkez ve taşra kuruluşları yetkileri nin azaltılması sağlanarak; ayrıca belediye ve büyükşehir belediyesi yasalarında buna ilişkin değişiklikler yapılarak, kırsaldaki birçok köyün bir mahalle olarak büyükşehir belediyelerine bağlanması sağlanarak bu modelin uygulanabileceği bir ortamın yaratılmasına çalışılmıştır.

Ama neyse ki, Türkiye’nin 2005-2006’lı yıllarda Avrupa Birliği ile yaşadığı balayının beklenenden erken bitmesi ve Avrupa Birliği’nin önerdiği politika ve modeller yerine daha milliyetçi ve güvenlik odaklı politikalara önem verilmesi nedeniyle çoğu “yönetişim” kurumunun ulusal iktidardan bağımsız olması sağlanamamış, bağımsızlığı uluslararası sermaye açısından çok önemli olan Merkez Bankası ya da Sermaye Piyasası Kurulu bile hükümetlerin denetim ve yönlendirmesinden çıkarılamamıştır.

İşte o anlamda, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) desteğiyle uygulamakta olduğu yerelde kalkınmayı hedefleyen tarım hizmetleri, Dünya Bankası (WB) kaynaklı “yönetişim” zihniyetinin bir sonucu olarak mevzuatta yapılan değişikliklerle oluşturulan uygun ortamda, aynen okullara ya da sağlık tesislerine belediyelerin yardımcı olmasını sağlayan düzenlemeler gibi büyükşehir belediyelerine yüklenen yeni hizmetlerden sadece biridir. İşte o nedenle yapılan hizmetler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin doğrudan kendisinin yarattığı bir hizmet değil; ona bu hizmetleri bir görev olarak yükleyen “yönetişim” zihniyetinin doğal bir sonucudur. 

Resim1

Bugün, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde bu işleri yapmak amacıyla kurulmuş olan Tarım Hizmetleri Dairesi Başkanlığı’nda çalışanlardan çoğunun eskiden İzmir İl Özel İdaresi’nde, Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğü’nde ya da İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’nde çalışmış olması veya oradan devren atanmış olmaları bile merkezi yönetime ait eski görevlerin nasıl belediyelerin yeni görevi olarak örgütlendiğinin de en somut örnekleri olarak kabul edilebilir.

Devam Edecek…