Her derde deva sihirli bir sözcük: “Yönetişim” – 1

Ali Rıza Avcan

Bir zamanlar, “devlet toplumu yönetir” anlayışıyla tanımlanan ‘yönetim’ (government) kavramının, devletin artık yönetemediği gerekçesiyle terk edilip, bundan böyle devlet dışı güç ve örgütlerin de devlet yönetimine katılımı önerisiyle ortaya atılan ‘yönetişim’ (governance) kavramı, devlet/toplum karşıtlığının ortadan kaldırılması düşüncesinden yola çıkan yeni bir siyasal iktidar modelidir.

Bu kavramı geliştiren kurum ve çevreler, küreselleşmenin geçilmesi zorunlu bir süreç olduğu iddiasından hareketle, küreselleşen dünyaya uygun bir iktidar tarzı, yeni bir devlet anlayışı ve yeni bir yönetim üslubu geliştirmeyi hedeflemektedir.

Bu anlamda, kamu/özel, devlet/devlet-dışı, ulus/ulus-ötesi kurum ve pratikler tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen bir işlev olarak tanımlanan ‘yönetişim’, temelde devletle piyasa arasındaki ortaklık ilişkisinin önemine vurgu yapmaktadır.

‘Yönetişim’, bugünkü anlamıyla ilk kez Dünya Bankası’nın 1989 tarihli ‘Sub Saharan Africa: From Crisis to Sustainable Growth’ adlı raporunda dile getirildiğinde, “siyasal iktidarın, ulusal faaliyetlerin yönetimi için kullanımı” olarak tanımlanmıştı. Kavram, devletle toplum arasındaki ilişki üzerinde yeniden düşünmeyi öneriyor, devlet/toplum karşıtlığını kaldırarak devlet-toplum birliğini savunuyor; bir bakıma, devlet-toplum ilişkilerinin kurulması için bir ‘model’ önermiş oluyordu. Bu model, yönetime katılım ilkesini de aşarak, ‘birlikte yönetme’ iddiasını taşıyordu.

‘Yönetişim’ kavramı, kamu yönetimi, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, ekonomi gibi alanlarda hızla kabul görmüş ve özellikle 1990’ların başından itibaren, Dünya Bankası (DB),
Birleşmiş Milletler (BM), Kalkınma İçin İşbirliği Örgütü (OECD) gibi çeşitli uluslararası örgütlerin çalışmalarıyla desteklenerek önemli bir güce sahip olmaya başlamıştır.

Dünya Bankası’nın kullanmış olduğu bir kavramın neden bu denli etkili olduğunu ve neoliberal politikalar aracılığıyla Dünya Bankası’ndan ve Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) kredi kullanan ülkelerin nasıl değişmeye zorlandığını anlamak, kuşkusuz Dünya Bankası’nın tarihsel gelişimiyle ve rolü ile ilgilidir. Dünya Bankası, günümüzde hem ulusal hem de uluslararası siyasal düzeyi etkileyen en önemli uluslararası kurumlardandır. Ayrıca hem ‘eski’ düzenin hem de ‘yeni’ düzenin en önemli ortak örgütlerinden biridir ve ulusların etkisinin dışında oluşturulmaya çalışılan ulus-ötesi yapılanmanın da en önemli belirleyici ve taşıyıcılarındadır.

‘Yönetişim’ kavramı ve modeli 1990’lar boyunca bizzat Dünya Bankası tarafından değiştirilerek geliştirilmiştir. Aslında kavramın başlangıçta sahip olduğu naif söylem ideolojik içeriğini gizlemekte başarılı olmuşsa da daha sonraki gelişmeler, kavramın aslında siyasal olarak hangi anlamlara sahip olduğunu belirgin hale getirmiştir. Bu gelişmeler ışığında ‘yönetişim’ kavramının, ‘yönetim’ sözcüğü ile ‘satışı’ yapılamayacak kimi düşüncelere meşruiyet kazandırmakta olduğu yaygın bir şekilde dile getirilmiştir.

Bu açıdan bakıldığında kavram oldukça ilginç bir noktaya doğru evrilmiştir. Çünkü başlangıçta sözcük ‘daha az yönetim’i ya da ‘minimal devlet’i anlatan bir kod olarak kullanılmakta iken Dünya Bankası’nın 1993 ve 1997 tarihli yeni raporlarıyla gelinen noktada, ‘yönetişim’ modelinde egemen olan görüş, ‘minimal devlet’ söyleminden kurtulmuş, bunun yerine devletin yetersiz olduğu alanlarda ‘yönlendirici’ rolü daha fazla vurgulanmaya başlanmıştır.

Ekonomik ve toplumsal yaşama müdahalede bulunmayan devlet, ‘yönetişim’ taraftarlarına göre, gerektiğinde piyasa yararına yasaları yenileme, kural ve düzenlemeleri değiştirebilme kapasitesine sahip olmalıdır. Sermaye adına yeterli ve uygun koşulları sağlaması bakımından kendisine ‘katalizör’ rolü yüklenen devlet bu işlevi ile vazgeçilmez görülmektedir. Bu anlamda 1990’ların sonunda, ‘devlet’ idaresinin yeniden telaffuz edilmeye başlanarak devletin yeni rollerine vurgu yapılması, sözcüğün yeni ideolojik kılıfını oluşturmaktadır.

Sözcüğün kamu yönetimi ve devletin yetki alanı bakımından içeriğini oluşturan temel özellikler ise, genel olarak kamu yönetiminin alanını daraltma, harcamalarını kısıtlama, personelini azaltma, hizmetlerini özelleştirme ya da piyasa mantığına tabi kılma uygulamaları olarak sıralanabilir. Devlet dışındaki aktörlerle birlikte devleti ‘yönetme’, yani ‘yönetişim’, temel olarak devletin piyasalaştırılmasıdır; yani devletin toplumla ya da ‘aktörlerle’ piyasa mantığı ile ilişkilenmesidir. Kamu hizmetleri alanında, örneğin ‘vatandaş’ın yerini ‘tüketici’ kelimesinin almasıyla da bu durum açıkça görülebilir. Devletin ‘yönetişim’ modelindeki kritik önemi, ‘yönetişim’ esasına dayalı bir toplumsal yapılanmaya geçilebilmesi için, ‘eski’nin en geniş ve örgütlü gücü olarak dönüşümü gerçekleştirecek bir aygıt olmasından kaynaklanır.

Devlet, yeni tanımları içerisinde önemli oranda tek bir sınıfın doğrudan müdahalelerini yaptığı bir alan haline gelmiştir.

Bu bağlamda neo-liberalizmin ekonomik verimsizlik sorununa ve sarsılan toplumsal meşruiyetinin yeniden kurulmasına yönelik olarak ‘devlet-piyasa-sivil toplum’ ortaklığı temelinde inşa edilen ‘yönetişim’, uygulamada piyasanın belirleyiciliğine olanak tanımaktadır.

Bu belirleyiciliğe olanak sağlayan en önemli yapılar, son dönemde Türkiye’de de ortaya çıkan ulusal hükümetlerden bağımsız kurul tipi örgütlenmelerdir. ‘Yönetişim’ adı verilen bu yeni oyunun kurucusu olan Dünya Bankası ve bağlaşığı diğer uluslararası örgütler, ‘iyi yönetişim’ söylemi altında yeni bir düzenleme projesinin geliştirilmesi ve uygulanmasına katkı koyarak ulusal hükümetlerden bağımsız olma koşulu ile merkezi ve yerel düzeyde oluşturulan ve çoğu kez kendi etkisi altındaki bu bağımsız kurullar eliyle uluslararası sermayenin ulusal düzeydeki hareketlerini kolaylaştırmakta, devlete ve yerel yönetimlere ise piyasanın ve uluslararası sermayenin hareketlerini kolaylaştıran yasa ve kuralları koyan, yönlendirici düzenlemeler yapan katalizör bir rol vermektedir. Bu düzenlemeler çerçevesinde ‘yönetişim’ modeli, siyasal-yönetsel iktidarın, bürokrasi, şirketler ve STK’lardan oluşan ortaklara devrinin yolunu açmaktadır.

1992 yılında Dünya Bankası tarafından ‘sağlıklı kalkınma yönetimi ile eş anlamlı’ olarak tanımlanan ‘yönetişim’ kavramının dört temel ilkesi; ‘hesap verebilirlik’, ‘kalkınmanın yasal çerçevesi’, ‘bilgilendirme’ ve ‘saydamlık’ olarak belirlenmiş; bu ilkelerin sayısı, OECD tarafından tanımlanan ‘iyi yönetişim’ kavramı çerçevesinde ‘hesap verebilirlik’, ‘saydamlık’, ‘etkililik ve verimlilik’, ‘duyarlılık’, ‘uzak görüşlülük’ ve ‘hukuksallık’ olarak altıya çıkarılmıştır.

1995 yılında OECD Global Governance Komisyonu ise, ‘yönetişim’i şu şekilde tanımlamıştır:

“Yönetişim bireyler, kurumlar, kamu ve özel sektör unsurlarının ortak işleri birlikte yönetme biçiminin toplamıdır. Çatışan ya da farklı çıkarların uyum ve işbirliği sağlanarak harekete geçirilmesiyle işleyen süreçtir. Uyumu sağlamakla yükümlü formal kurum ve rejimleri kapsadığı gibi, insanların ya da kurumların ya uzlaşmaları ya da bunun kendi çıkarına ikna olmaları üzerine doğmuş informal düzenlemeleri kapsar.” (The Comission on Global Governance, 1995)

Bu tanıma göre ‘yönetişim’,
1) Bir kurallar sistemi ya da eylem biçimi olmayıp bir ‘süreç’tir,
2) Bu süreç egemenlik ilişkisi üzerine değil, uzlaşma-uyum üzerine kuruludur,
3) Kamusal ve özel sektör unsurlarını aynı anda kapsar ve
4) Biçimsel bir kuruluş olmayıp sürekli etkileşim ve güven ilkesi üzerine yükselir.

Bütün bu anlatımlara göre iyi bir ‘yönetişim’ için öngörülen ilkeler ya da özellikler aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:

iyi-yonetisim

kurumsallasma_danismanligi_clip_image002

Devam edecek…

Önemli bir yönetim stratejisi: İşbirliği – 2

Ali Rıza Avcan

Önemli bir yönetim stratejisi olarak işbirliğini ele aldığımız bu yazının ilkinde belediyeler arasındaki işbirliğini ele alıp bunun gerekliliğini vurgulamaya çalışmıştık.

Bugün ise bir kentin yaşamındaki diğer önemli aktörlerden, merkezi yönetim kuruluşları olan valilikler, bakanlık temsilcilikleri, meslek odaları, demokratik kitle kuruluşları ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğinden söz etmeye çalışacağız.

‘Eski’ Türk Dil Kurumu’nun 1981 baskılı ‘eski’ Türkçe Sözlüğüne göre ‘işbirliği’ sözcüğünü, “amaçları ve çıkarları bir olanların kurdukları çalışma ortaklığı” olarak tanımlanıyor.

motivasyon-004

Bu tanıma göre birden fazla taraf arasında işbirliği yapılabilmesi için ortada ortak bir çıkar ve amacın olması, işbirliğine taraf olanların bu amaç ve çıkarlar çerçevesinde bir araya gelmesi ve kendi başlarına yaptıklarından farklı bir çalışma ortamı yaratmaları gerekiyor.

Sözcüğün anlamını açıklayan Türk Dil Kurumu’na göre birden fazla olan tarafların amaç ve çıkarları arasında bir ortaklık olması için, iyi niyetli olduğunu varsaydığımız her bir tarafın öncelikle kendisi dışındaki diğer tarafların amaç ve çıkarlarını bilmesi, öğrenmesi gerekiyor.

Ardından da her birinin net ve kesin bir iradeyle bir araya gelerek kendi amaç ve çıkarlarıyla diğer tarafların amaç ve çıkarları arasındaki ortak noktaları arayıp bulmaları, buldukları ortak noktalar üzerinde karşılıklı bir anlaşmanın sağlanabilmesi için mevcut koşulların bu işbirliği için uygun olup olmadığını araştırması gerekiyor.

İşbirliği konusu ile ilgili taraflar arasında amaç ve çıkarlar açısından ortak noktalar bulunduğunu belirleyen tarafların öncelikle bir araya gelip bu ortak amaç ve çıkarları görüşüp tartışmaları gerekiyor.

Yapılan görüşme ve tartışmalar sonucunda netleşen bu ortak ve çıkarlar üzerinden işbirliğinin konu, amaç, hedef, kapsam, süre, yöntem ve eylem programı gibi farklı boyutları konusunda bir planlamanın yapılması ve olası uygulamanın izleme ve değerlendirilmesi ile ilgili ilke ve yöntemlerin belirlenmesi gerekiyor.

Ardından da tüm tarafların katılımıyla işbirliğinin uygulamaya sokulması gerekiyor.

Görüldüğü gibi basit bir işbirliğinin tasarlanıp uygulanması ve uygulamanın izlenip değerlendirilmesi bile uzun, zahmetli ve yorucu çalışmaları gerektiriyor.

Ayrıca amaç ve hedeflerde bir esneklik yaratmak, tavizler verebilmek konusunda fedakârca davranmayı da bilmek gerekiyor.

toplanti-012

Oysa hayat kısa ve her şeyi hemen yapmak, yapılanın meyvesini acilen toplamak gerekiyor…

O kadar düşünüp taşınıp plan yapmaya filan da vaktimiz yok.

Ayrıca kendim dururken, şişkinleşmeyi bekleyen egom kendi amaç ve hedeflerimi öncelerken “diğerlerini hiç bekleyemem” demek o kadar kolay ki…

“Yola önce ben çıkmalıyım ve kimseyi dinlememeliyim…“, “Kimseyle birlikte olmak, işbirliği yapmak gibi dertlerim filan olmamalı…” Çünkü hedefe ilk ulaşan yarışı kazanır ve geride kalanlar sadece kaybedenlerdir… Ayrıca “ben o kadar sıkıntıya da gelemem, başkalarının tafrasını çekemem…“

“Az olsun, küçük olsun ama benim olsun!“

“Kazanırsam benim olur, kazanamazsam benim yenilgimle yıpranan umutlar nasılsa o işin yapılmasını daha da zorlaştırır…“

Hele bir de araya din, mezhep, etnik ayrımlar ve siyasal rekabet girmişse, bunlar ayrılığın malzemesi ya da nedeni yapılmışsa; işler işte o zaman daha da bir kolaylaşır… “Ben onunla bir araya gelemem ki”, “bizim onlarla birlikte iş yapmamız mümkün olmaz” gibi gerekçeler arka arkaya sıralanır…

Ancak amaç ve hedef bir kamu mülkünün, halka ait bir değerin ya da zenginliğin paylaşılması, diğer bir deyimle yağmalanması söz konusu olduğunda bazı tarafların, özellikle de o kentte var olan sermaye çevrelerinin ve örgütlerinin, başka konularda bir araya gelemezken bu tür konularda kolaylıkla bir araya geldiklerini, belediye başkanının sağında ve solunda yer alarak “örnek” bir beraberlik sergilediklerini görmek de her zaman için mümkündür.

EXPO 2015 ve 2020 adaylık süreçlerinde büyük bir lokma olarak hedefe konulan ‘İnciraltı’, geçmişte ve günümüzde ‘Basmane Çukuru’, ‘Kültürpark’ ve ‘Körfez Geçiş Projesi’ gibi konularda görülen rant odaklı ortaklıklar ya da besleyip büyütüp İstanbul sermayesine teslim edilen Tansaş, Kipa ve İzair gibi işbirlikleri bunun en kolay hatırlanan, en somut örnekleridir.

Aslında bütün bunlar bildiğimiz, gördüğümüz, tanık olduğumuz şeyler…

f7582cab-7b47-4220-95bf-d1a8ce9f2540

İşte o nedenle belediyelerimiz, valiliklerimiz, bakanlıkların il örgütleri, meslek odalarımız, demokratik kitle örgütlerimiz ve de sivil toplum kuruluşlarımız ne kendi aralarında ne de diğer taraflarla bir araya gelmede, birlikte iş yapmada, işbirlikleri oluşturmada –ne yazık ki- başarılı olup sonuç alamıyorlar, bir araya gelseler bile bunu sürdüremiyorlar.

Çünkü işin püf noktasının katılımcı ve çoğulcu demokrasi olduğunu bilmekle birlikte; temsili demokrasinin araçlarından biri olan seçilmişler tarafından atanarak ya da bizatihi seçilerek edindikleri kendi güçlerini ve küçük iktidar alanlarını korumaktan vazgeçemiyorlar…

Önemli bir yönetim stratejisi: İşbirliği – 1

Elimde Avrupa Konseyi (CoE), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Açık Toplum Vakfı’nın Yerel Yönetim Girişimi (YYG) tarafından hazırlanmış “Belediyeler Arası Yurtiçi İşbirliği” isimli bir el kitabı var.

Belediyeler arasındaki işbirliklerinden söz edip bunun ne anlama geldiğini, işbirliği dostu olmanın ne demek olduğunu, bunun nasıl başlatılacağını, işbirliğinin yasal biçimlerini, finansmanın nasıl sağlanacağını, hesap verebilirliğin biçimlerini, karar verme ve uygulama süreçlerini anlatıyor.

Oldukça yararlı bulduğum bu el kitabını ilgiyle okuyorum.

isbirligi-014Okudukça büyük bir iyi niyetle hazırlanan bu kitaptan birçok belediye başkanıyla belediye yöneticisinin haberdar olmadığını düşünüyorum.

Haberdar olanların da ya başarısızlıkla sonuçlanan girişimleri sonucunda ya da işin kolayını tercih ettikleri için bu önemli konuyu çoktan gündemlerinden düşürdüklerini biliyorum.

Evet, öyle bir toplumda yaşıyoruz ki, aynı konularla ilgilenen ya da aynı sorunları yaşayan hiç kimse bir araya gelip birlikte iş yapmayı, birlikte üretmeyi sevmiyor.

Herkes, çoğunlukla da herkes kendi bildiği, inandığı ve hayran olduğu egosu doğrultusunda davranmayı seviyor.

Hemen yanı başındakiyle, aynı dili konuştuğu, aynı amaç doğrultusunda mücadele ettiği ile birlikte çalışmayı sevmiyor.

Büyükşehir belediye başkanları kendilerine yasalarla verilmiş olan gücü, çoğu kez yanına alması gereken ilçe belediye başkanlarını ezerek sonuna kadar kullanmayı, böylelikle kendi gücünü sergilemeyi seviyor.

İlçe belediye başkanları da kendilerinin şube müdürü yerine konulduğu şikâyetinde bulunurken hem büyükşehir belediye başkanlarıyla hem de kendi konumundaki ilçe belediye başkanlarıyla bir araya gelmeyi, birlikte iş yapmayı düşünmüyor.

Oysa İzmir özelinde düşündüğümüzde yerleşim alanları itibariyle birbirine benzer özelliklere sahip Konak ve Karabağlar belediyelerinin, mobilya sektörü konusunda Buca ve Karabağlar belediyelerinin, Gediz Havzası’nın korunması konusunda Karşıyaka, Çiğli ve Menemen belediyelerinin, çevre sorunları konusunda Aliağa ve Foça belediyelerinin, Çeşme Yarımadası’nın ortak sorunları nedeniyle Güzelbahçe, Urla, Karaburun, Seferihisar ve Çeşme belediyelerinin bir araya gelerek, hatta bu beraberliğe İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni de dahil ederek büyük bir sinerji yaratabileceklerini düşünüyorum.

Evet, belediyelerimizin kendi aralarında bir araya gelerek kurdukları birlikler var. Ege Belediyeler Birliği ya da Kıyı Ege Belediyeler Birliği gibi. Buna bir de bir zamanlar var olup şimdi ne olduğunu bilmediğimiz Yarımada Belediyeler Birliği’ni de dahil edebiliriz.

Ancak bu birliklerin bugüne kadar eğitim amacıyla yurtiçi ya da dışına seyahat etmek dışında hep birlikte bir işin ucundan tutup onu sonuna kadar götürdüğünü bilen varsa lütfen buradayım desin…

kolkola-01Evet, belediyelerin; özellikle belediye başkanlarının kişisel çekişmeleri bir tarafa bırakarak, birbirleri hakkında olumsuz düşünmekten vazgeçerek kentin sorunlarını çözmek için, kamunun yararını yaşama geçirmek için biraraya gelmelerini, birlikte iş yapmalarını ve bu kentteki oldukça zayıf olan birlikte iş yapma kültürünü geliştirmelerini, buna destek verip katkıda bulunmalarını bekliyoruz…

Belki böylelikle önce kendi aralarında başlatacakları işbirliğini, merkezi yönetimin temsilcisi olan valiyle, meslek odalarının, demokratik kitle kuruluşlarının ve sivil toplum örgütlerinin yöneticileriyle bir araya gelerek daha ileri bir boyuta taşıma olanağına kavuşabilirler.

Havralar Bölgesi, İnanç ve Kültür Turizmi Açısından Önemli Bir Potansiyele Sahip Midir?

Beth İsrael

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmirliler’in tarihle ilişkisini güçlendirmek amacıyla Konak Belediyesi ve TARKEM A.Ş. isimli çok ortaklı bir şirketle birlikte Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerini kapsayan 248 hektarlık bir alanda yürüttüğü İzmir-Tarih Projesi’nin önemli alanlarından biri de proje ortağı olan TARKEM A.Ş. isimli çok ortaklı özel bir şirkete tahsis edilmiş olan Havralar Bölgesi’dir.

Konak ilçesinin Güzelyurt ve Güneş mahalleleri içinde yer alan Havralar Bölgesi,1492 yılından sonra İstanbul, Selanik, Portekiz ve İspanya’dan göç eden Musevilerin bugünkü Havra Sokağı ve çevresine yerleşmeleri ve ibadethanelerini deevlerine yakın olacak şekilde bu alanda inşa etmeleri sonucundaortaya çıkmıştır.Eski İzmir’in çok dinli ve kültürlü yapısını yansıtan bu bölgede ticari ve dini etkinlikler bir arada yaşanmış; ancak, bölge bu özelliğini 1946 sonrasında hızla kaybetmeye başlamıştır. Bugün itibariyle cemaati kalmayan dokuz sinagog ve bir hahamhane tehlike altındaki kültürel miras listesinde yer almaktadır.Bölge bugün geleneksel alışveriş kültürünün ve Musevi Cemaati’ne ilişkin belleğin izlerini taşıyor olması nedeniyle oldukça önemli bir kültürel potansiyele sahiptir.

İzmir-Tarih Projesi kapsamındaki bölgeleHevrarle ilgili operasyonların kapsamını ve bu operasyonların hangi toplumsal aktörler tarafından yapılacağını belirlemek amacıyla toplanan çalıştaylarda, bu bölgenin sahip olduğu havra kümelenmesi nedeniyle kültür ya da inanç turizmi özelinde yüksek bir potansiyele sahip olduğu belirlenmiş ve bu kabul çerçevesinde İzmir Musevi Cemaati Vakfı tarafından geliştirilen “İzmir Projesi: Kemeraltı’ndaki Sinagogların Turistik Mekân Olarak Korunmasına ve Bir Musevi Müzesi Kurulmasına İlişkin Plan” kapsamında İzmir Musevi Cemaati Vakfı ve diğer örgütleyici aktörlerle birlikte İzmir Musevi Müzesi’nin yapılması uygun görülmüştür.

İzmir Musevi Cemaati Vakfı tarafından hazırlanan proje temel olarak tamamen yıkılmış durumda bulunan ve yıkım öncesi durumlarına ilişkin herhangi bir belge bulunmayanlar dışında tüm havraları ibadet özelliklerine zarar vermeden restore edip ziyarete açmayı, taşıdıkları tarihi, kültürel, dini, mimari, sanatsal değeri ve şehrin çeşitli dönemlerindeki tarihini yansıtan bir kültür merkezine dönüştürmeyi, bu sayede bölge içerisinde turistik bir ilgi odağı yaratmayı amaçlamaktadır. Bu planda birbirine bitişik olarak konumlanmış dört havranın (Sinyora, Algazi, Hevra ve Foresteros) müze haline getirilmesi, ayrıca bu müze ile aynı sokaklara cephe veren Etz Hayim ve Şalom havraları arasında kurulacak üst geçitlerlebu bütünlüğün altı havraya çıkarılması önerilmektedir.Önerilen müzede sergi salonları, derslikler, kafe ve restoran, kitapçılar, Musevilikle ilgili eşya satış birimleri, hediyelik eşya satış birimleri ve sanat galerilerinin bulunması öngörülmüştür. Bunun dışında inşaatı İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılında bitirilen Beit Hillel Oratuarı (ibadet mekânı olarak kullanılan ev) İzmir Musevi Cemaati Vakfı tarafından işletilmesi önerilmiştir.

Havra Kapısı2014 yılında önerilen bu proje ne yazık ki içinde bulunduğumuz tarihe kadar yaşama geçme şansını bulamamış, bunun için yapılan girişimlerden sonuç alınamamıştır. Öte yandan İzmir Musevi cemaatinin önde gelen mensuplarının TARKEM tarafından kurulan İzmir Kültür Değerlerini Koruma ve Geliştirme Derneği’ne fahri üye yapılmaları suretiyle, TARKEM’in bu bölgedeki amaç ve hedeflerine itibar kazandıran dini bir azınlık cemaati desteğinin örgütlenmesi sağlanmıştır.

Havralar bölgesi için bugüne kadar değişik üniversite, vakıf, dernek, şirket, akademisyen ya da araştırmacılar tarafından yapılan her düzeydeki çalışmada bu bölgenin sahip olduğu  kültürel varlıklar nedeniyle inanç ya da kültürel turizm ölçeğinde önemli bir yere sahip olduğu sürekli vurgulanıp bunun turizm ölçeğinde değerlendirilmesi önerilmekle birlikte;

  • Bu bölgedeki dokuz adet sinagog ile bir adet hahamhane yapısının anıtsal mimarlık teknikleriyle mimarlık ve Musevilik tarihi açısından yeri ve önemi dünyadaki diğer benzerleriyle karşılaştırmalı bir şekilde araştırılıp ortaya konulmamış,
  • Havraların iç ve dış turizm açısından hangi mimari ve kültürel değere sahip olduğu, bu değerlerin turistik bir mal ya da hizmete dönüştürülmesi için neler yapılabileceği ortaya konulmamış,
  • Musevilik dinindeki hac zorunluluğu sadece Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’nın bulunduğu alanla sınırlı olduğundan, dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan Yahudilerle daha önce İzmir’e yaşayıp İsrail’e ya da dünyanın değişik ülkelerine göç etmiş Yahudilerden hangilerinin İzmir’deki havraları ne şekilde ziyaret edeceği bir turizm talep tahmini olarak analiz edilmemiş;

Kısaca sahip olunan kültürel varlığın inanç ya da kültür turizm açısından pazarlanabilir bir yer ve öneme sahip olup olmadığını ortaya koyan bir araştırma, bir fizibilite çalışması yapılmamıştır.

Brockhaus_and_Efron_Jewish_Encyclopedia_e13_783-0

Oysa İzmir’deki inanç / kültür turizminin gelişmesi açısından belki de vitrine konulacak şey bu dokuz havra ve bir hahamhane yerine; Musevilik tarihi açısından önemli bir yere sahip olup üstü çeşitli efsanelerle örtülüp kapatılan gizemli Sabetay Sevi olayının İzmir’de ortaya çıkmış olması, ‘Mehdi’ olarak nitelenen bu dinsel liderin İzmir’den yola çıkan bir yaşam öyküsüne sahip olmasıdır. O anlamda İzmir’in Musevilik odaklı inanç ya da kültür turizminin odağına bu havralardan çokkendini mehdi ilan edip kabul gören Sabetay Sevi üzerinden geliştirilecek bir fantastik öykünün yerleştirilmesi pekâlâ da mümkün olabilir… Tabii ki, böylesi bir önerinin de inanç ve kültür turizmiaçısından ne ölçüde anlamlı, önemli, öncelikli ve uygulanabilir olduğunun titiz ve ayrıntılı bir şekilde araştırılıp irdelenmesi koşuluyla…

Diğer yandan İzmir Musevi Cemaati’nin –muhtemelen kendilerine hoş gelmeyecek- Sabetay Sevi öyküsü yerine daha bir istekle sahip çıktığı İzmir Musevi Müzesi projesinin bir yandan İzmir’deki Musevi kültürünü koruma amacına odaklanırken diğer yandan dabu bölgede yaşayanları başka yerlere göndererek burada eğlence ve konaklama sektörlerinin altyapısını oluşturmaya yönelik bir soylulaştırma gayreti olarak tanımlanan İzmir-Tarih Projesi’nin –masum bir şekilde- toplumsal gerekçe ve dayanağını oluşturduğunu, bu anlamda bölge rantının peşinde olanların işini kolaylaştırdığını da göz ardı edip unutmamak koşuluyla…

Ali Rıza Avcan, Stratejik Planlama Danışmanı