Evet, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenecek 2 Kasım 2016 tarihli ‘Ulaşımda Yenilikçi Çözümler‘ konulu çalıştaya az bir zaman kaldı.
Arkadaşlarımızdan öğrendiğimize göre diğer çalıştayların bir kısmı yapılmış, bir kısmının yapılmasına da devam ediliyormuş. Örneğin ‘Bisiklet‘ konulu çalıştaya katılan Tanzer Kantık arkadaşımız, Muhlis Dilmaç’la birlikte imzaladığı ve oldukça ayrıntılı, ilginç önerileri kapsayan ‘Bisiklet Ulaşım Odaklı Çalıştay İçin Perşembe Akşamı Bisikletleri Bisiklet Grubu’nun Önerileri’ başlıklı raporunu bizimle paylaştı.
Biz ise, konunun uzmanları ile birlikte ulaşımda, özellikle de İzmir ulaşımında kullanılabilecek yenilikçi çözümler üzerinde çalışıp araştırmalar yapıyoruz.
Bu çalışmalar sırasında karşımıza çıkan çözümler genellikle otomotiv firmalarının ya da uluslararası kuruluşlarının türevi olarak çalışan sivil toplum kuruluşlarının teknoloji ağırlıklı çözümleri oluyor.
Oysa biz teknoloji odaklı ya da teknoloji bağımlı çözümler yerine daha kolay uygulanabilir, daha ucuz, daha etkin, daha bağımsız ve sorun odaklı çözümler üzerinde yoğunlaşmak istiyoruz.
Örneğin, İzmir ulaşımındaki yerel örgütlenme konusuna odaklanmak istiyoruz. İzmir Büyükşehir Belediyesi içinde ya da dışında genel sekreter yardımcılığı, daire başkanlığı, şube müdürlüğü, genel müdürlük ve şirketler bağlamında görevleri birbiri ile çakışan çok sayıdaki hizmet biriminin varlığı ve bu sorunu çözmek amacıyla yakın zamanda oluşturulan koordinasyon kurulunun masanın üstüne oturtularak daha yalın ve merkezi bir yapılanmanın oluşturulmasının başlı başına yenilikçi bir çözüm olabileceğini düşünüyoruz.
Örneğin, çalışmaları uzunca bir süredir devam eden ve büyük umutlar bağlanan ‘Tam Adabtif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi’ çalışmalarında insanlarda hayranlık ve hayretler uyandıran (!) mucizevi teknolojik yenilikler dışında insan-teknoloji ilişkileriyle insan alışkanlıklarıyla ilgili tutum ve davranışlara da önem verilmesini öneriyoruz.
Örneğin, ayrı ayrı tarihlerde ayrı firmalardan satın alınan ya da bizzat belediye birimleri tarafından üretilen, çoğu kez birbirleriyle ilişkisi olmayan bilgi sistemleri nedeniyle bir bilgi sistemleri çöplüğüne dönüşen İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde bütün bilgi sistemlerinin bütünleşik hale getirilmesini, böylelikle ulaşımla ilgili birçok bilginin bu bütünleşmiş sistemden daha kolay, daha basit, daha ucuz ve etkin bir şekilde alınabileceğini düşünüyoruz.
Örneğin ulaşımla ilgili birçok iş ve işlemin basitleştirilerek, yalın bir hale getirilerek birbirini tekrarlayan işlemlerin ortadan kaldırılmasını, sistemdeki verimin bu şekilde arttırılabileceğini öneriyoruz.
Örneğin, öncelikle ulaşım hizmetlerinde ardından da tüm belediye hizmetlerinde ISO 10002 ‘Müşteri Memnuniyeti Kalite Sistemi‘ne benzer bir ‘Hemşehri Memnuniyeti Kalite Sistemi‘nin oluşturulmasını, ulaşımla ilgili tüm karar süreçleriyle uygulamalarda yolcu memnuniyetinin esas alınmasını öneriyoruz.
Bütün bu örneklerin de gösterdiği gibi, ‘yenilikçi‘ olarak takdim edilen birçok düşüncenin aslında hiç de ‘yeni‘ olmadığını; verdiğimiz örneklerin hepsinin günlük yaşamımızda hepimizin yaşadığı, tanık olduğu ve o nedenle de bildiği, düşündüğü, önerdiği basit şeyler olduğunu fark ediyoruz.
Bayraklı’yı Bayraklı yapan, Antik Dönemde ‘Palaia Smyrna’ olarak anılan İzmir kentinin ilk kurulduğu yer oluşudur. Bilindiği gibi İÖ 3 binin başlarında kurulmuş olan kent, Helenistik Çağ (İÖ 333-133)’da, yaklaşık olarak İÖ 300 civarında Kadifekale’nin kuzeye bakan yamaçlarına taşınmıştır. Yapılan son araştırmalarla ortaya çıkan Yamanlar ve Bornova yerleşimlerinin daha eskilere uzandığı bilinmektedir; ancak, toprak altında barındırdığı tahmin edilenlerle günışığına çıkarılanlar göz önüne alındığında, döneminin modern bir kenti olan Tepekule’nin İzmir tarihi içinde farklı bir yerinin olduğu görülür. Bu arazi, 19. yüzyılda İzmirli bir Rum olan Hacı Mutso’ya ait olduğundan ‘Hacı Mutso’nun Bağları’ ya da ‘Hacı Mutso Tepesi’ olarak anılıyordu. İlk olarak 1930 yılında yapılan bir, iki denemenin ardından 1948-1951 yıllarında Ekrem Akurgal, J. M. Cook ve R. V. Nichols ile devam eden kazıları, 1965 yılından sonra Ekrem Akurgal tek başına sürdürdü. Ekrem Akurgal’ın vefatının ardından Tepekule kazıları günümüzde Meral Akurgal tarafından yürütülüyor.
Bayraklı isminin nereden geldiğine dair birçok efsanevi anlatım olmasına ve bunlara kaynaklarda yer verilmesine karşın, Osmanlı’nın 1426 yılında İzmir’i tamamen ele geçirmesinin ardından şekillenen Osmanlı Dönemi İzmiri’nden günümüze ulaşan en erken belgelerden hareketle, Mübahat S. Kütükoğlu, ‘XV ve XV: Asırlarda İzmir’ isimli eserinde, ‘Bayraklı’ isminin Haleb Türkmenleri’nin bir kolu olan ve bu yöreye yerleştirilen ‘Bayraklu Cemaati’nden kaynaklandığını belirtmektedir. ‘Bayraklu’ daha sonraki şeklinde de ‘Bayraklı’ isminin, 16. yüzyıldan beri bu yöre için kullanıldığı bilinmektedir. Ancak, Ersin Doğer, bu isimle ‘Bayraklu Cemaati’ arasında kurulan bu ilişkiyi, belgeye dayalı olmayan, isim benzerliğiyle ilgili bir varsayım veya ihtimal olarak değerlendirmektedir.
Bayraklı isminin kökeni üzerine ilginç bir ayrıntı ise şöyledir: 13. yüzyıl Bizans Dönemi kaynaklarında burada bir yerleşimin olduğu bilinmekte ve Bayraklı ‘Baris’ olarak anılmaktadır. Doğer, bu sözcüğün eski Helence’ye Mısır dilinden geçmiş olduğunu ve bu dilde bir tür gemi anlamına geldiğini, Helence’deyse bugün dahi küçük tekne, kayık anlamını taşıdığı bilgisini vermekte, Roma Çağı Helencesi’nde ise ‘Bari’ kelimesinin diğer anlamı olan ‘Kule’ye dönüştüğünü ve ‘Akri’ (Tepe) kelimesi ile birleşerek oluşan ‘Bariakris’ ismini ‘Tepekule’ ile ilişkilendirmektedir. Yazar Hıristu Sokrati Solomonidi, 20. yüzyıl başlarına ait bazı Yunanca kaynaklarda, İzmirli Rum entelektüellerin Bayraklı’nın ‘Tantalida’ ismi alması için çaba sarf ettiklerini; ancak, Osmanlı yönetimine bunu kabul ettiremediklerini yazar.
Bayraklı tarihinin önemli kesitlerinden biri de Capucinler’in bölgedeki varlığıdır. Capucinler, Fransisken Tarikatı’nın bağımsız bir kolu olan Fratres Minores Capucinorum’un üyeleriydi. Giydikleri sivri uçlu kukuletaya, İtalyanca ‘Cappuccinno’ denmekteydi. Capucinler, İzmir’in merkezi dışındaki yerleşmelerde ibadethaneler açıp bu ibadethanelerin yanına inşa ettirdikleri papaz okullarında verdikleri dini eğitim ile cemaatlerini genişletmek için, Osmanlı yönetiminden izin alabilmek amacıyla, yoğun uğraşlar verdiler. Capucin rahipleri Bayraklı’da bir kilise, civarında papazların ikamet edecekleri konutlar ve bir de eğitim verecekleri (İtalyan Kız Okulu) bina inşa etmek için, Osmanlı Hükümeti’nden 21 Ekim 1902 tarihinde verilen irade-i seniyye ile izin aldıkları kaynaklarda geçmektedir.
Bayraklılılar, başından beri Karşıyaka’ya bağlı olma gibi bir duygu taşırlar. Geçmişte Bayraklı’nın Bornova’ya bağlı olduğu birçok Bayraklılı için belki de yeni bir bilgi. Bayraklılara oldukça yabancı olan bu bilginin tarihsel gelişimine bir göz atalım. Bayraklı genel hatlarıyla Osmanlı Döneminde zaman zaman Bornova ile birlikte İzmir’e, Bornova nahiye olduktan sonra da Bornova’ya, Cumhuriyet’in başlarındaysa Karşıyaka’ya bağlanmıştır. Mübahat S. Kütükoğlu’nun ‘XV ve XVI. Asırlarda İzmir’ isimli eserinde anılan Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait icmal defterlerinde, ‘Bayraklı’ ismi ‘Bayraklu’ olarak geçmekte, Osmanlı döneminde tespit edilebilen erken belge olan 16. yüzyıla ait tapu tahrir defterlerindeyse, 1528 yılında Bayraklı Bornova’ya bağlı bir köy olarak görülmektedir. Kütükoğlu, Bayraklı’nın Anadolu’ya geçen Türklerin kurduğu yeni köylerden biri olduğu düşüncesindedir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, yaptığımız araştırmadan Bayraklı’nın Bizans Döneminde de önemli bir iskân merkezi olduğunu, buradaki dört kilise ve manastırın varlığından anlıyoruz. Osmanlı Döneminde Bayraklı adı üzerine tespit edilebilen ilk belge 1528 yılına aittir; fakat Kütükoğlu çalışmasının başka bir yerinde çelişkili olarak daha eski bir tarih olan 1478’de de Bayraklı adına rastlandığından söz etmekte ve 1478 ve 1529 tarihli mufassal defterlerde rastlanan Bayraklı’nın İzmir’e bağlı bir köy olarak geçtiğini yazmaktadır. 1575 tarihli kayıtlardaysa diğer bütün köyler gibi, Bayraklı da İzmir’e bağlı görülmektedir. Bornova ve köylerinin 16. yüzyıl sonlarında 1. Ahmet’in annesi Handan Sultan evkafı hasları içinde görülmesinden hareketle, Bayraklı’nın da bu hanedan mensubunun ‘has’ köylerinden biri olduğu söylenebilir. Daniel Goffman’ın ‘İzmir ve Levanten Dünya (1550-1650)’ isimli kitabında da Bayraklı’dan köy olarak söz edilmekte ve Goffman; “Bayraklı gibi diğer bazı köyler de fazla nüfusun yarattığı toprak kıtlığının ve devletin göçe izin vermek istememesinin sıkıntısını çekiyordu” demektedir.
19. yüzyılın sonlarına baktığımızda, Yahya Hayati Paşa’nın 15 Ağustos 1883 tarihinde İzmir Körfezi’nde vapur işletme imtiyazını Osmanlı Hükümeti’nden almasının veya kendisine verilmesinin ardından (ikinci şık daha doğru gibi görünmektedir), 1884 yılı Şubat ayından itibaren İzmir Körfezi’nde iskelesi olan yerleşimlere düzenli vapur seferleri yapılmaya başlanmıştır. Karşıyaka’ya da düzenli vapur işletilmeye başlanmasından sonra, 1885 yılında İzmir-Karşıyaka şosesi yapılmış, XIX. yüzyılın sonunda Karşıyaka şehirleşme açısından önemli bir gelişme sağlamış, Bayraklı ise hala mahalli idare bakımından Bornova nahiyesine bağlı bir köy statüsünde görülmektedir. 1909’da Karşıyaka nahiye haline getirilmiştir. 1886 yılında nahiye ve büyük köylerde alt yapı şartları uygunsa özerk belediyeler kurulabileceği gündeme gelmiş; ancak Bayraklı’nın teklifi alt yapısının yetersiz oluşu nedeniyle geri çevrilmiştir.
Bayraklı, Cumhuriyet Döneminde 1930 yılında Karşıyaka nahiyesine bağlı bir köy, 1940’lı yıllardaysa Karşıyaka’nın mahallelerinden biri olarak geçmektedir. Özetle, Bayraklı çeşitli dönemlerde idari açıdan İzmir’e, Bornova’ya ve Karşıyaka’ya bağlı olarak varlığını sürdürmüş, 2008 yılında da İzmir’in ilçelerinden biri olmuştur.
2 Kasım 2016, Çarşamba günü 14.00-16.30 saatleri arasında İzmir Ulaşım Ana Planı – UPİ “Ulaşımda Yenilikçi Çözümler” temalı uzman çalıştayı yapılacak.
Kent Stratejileri Merkezi (KSM) olarak davetli olduğumuz bu bu çalıştay, “Toplu Taşıma“, “Raylı Sistemler“, “Otopark“, “Yaya“, “Bisiklet“, “Engelsiz Erişim“, “Ara Toplu Taşıma“, “Ulaşımda Yenilikçi Yaklaşımlar” ve “Deniz Ulaşımı” şeklinde tasarlanan 9 ayrı tematik çalıştaydan biri olacak.
Tarafımıza ulaştırılan davet yazısındaki bilgilere göre, bu çalıştaylarda İzmir Ulaşım Ana Planı kapsamında yapılmış olan hanehalkı anket sonuçları ile İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından başlatılan “Ulaşıma Fikir Ver” kampanyası çerçevesinde elde edilen anket sonuçları masaya yatırılarak uzmanlarla birlikte İzmir ulaşımına ilişkin öneriler geliştirilecek.
Bizler, yani Kent Stratejileri Merkezi (KSM) olarak tüm grup üyelerimiz, takipçilerimiz ve katılımcılarımızla birlikte büyük bir takım olduğumuz için; ayrıca 2 Kasım 2016 tarihinde yapılacak çalıştayda tüm paydaşlarımızın “Ulaşımda Yenilikçi Fikirler” konusundaki görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerini iletmek bizim görevimiz olduğu için bugünden itibaren bu konuyu masaya yatırarak İzmir ulaşımında uygulanabilir ve sürdürülebilir yenilikçi fikirlerin neler olabileceğini, yapılan ya da yapılabilecek hizmetleri dikkate alarak sizlerle tartışmak istiyoruz.
Bu konuyu gündemimize aldığımız andan itibaren internette ve sosyal medyada yaptığımız ilk araştırmalar sırasında karşımıza ilginç bilgiler çıkmaya başladı. Örneğin Facebook’taki “Ulaşımda Yenilikçi Fikirler” sayfası ve bu sayfanın sahibi olarak gözüken “Alternatif Ulaşım Araçları – http://www.aua.com.tr” web sayfası. Dikkatimizi çeken bir diğeri de “Solar Akademi” (http://www.solar-academy.com) isimli web sayfasıydı.
Tabii bu kaynakları daha da zenginleştirip uzatmak mümkün.
Ancak bütün bunları değerlendirirken kapitalizmin, kendi alternatifi gibi gözüken birçok çevreci çözüm ya da yöntemi yine kendi çıkarları doğrultusunda, özellikle yeni yeşil teknolojileri önerip pazarlayarak mevcut sorunları tekrar ve tekrar üretmesine de imkan vermeyecek bir tutum sergilememiz koşuluyla…
Bu arada İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenecek diğer çalıştaylara katılacak arkadaşlarımızın konularını da dikkate almamız, paylaştıkları takdirde onların konularını da tartışarak arkadaşlarımıza yardımcı olmamız gerektiğini düşünüyorum.
Bu çerçevede, İzmir ulaşımındaki yenilikçi çözümlerin neler olduğunu, “her yeniliğin mevcut sorunlardan hareketle üretilebileceği” düşüncesiyle hep birlikte şu andan itibaren tartışmaya başlayabiliriz…
Tabii ki bu çalışma için, İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı Ulaşım Planlama Şube Müdürlüğü tarafından hazırlanıp tarafımıza gönderilen “İzmir Ulaşım Ana Planı Hane Halkı Anket Çalışması Sonucunda Elde Edilen Veriler” başlıklı dosyadaki bilgileri de dikkate almak koşuluyla…
Sözkonusu dosya ayrıca grubumuzun “Dosyalar” bölümüne kaydedilmiştir.
1980’li yıllardan sonra tüketim kültürünün hayatımıza egemen olması gündelik yaşamımızın her alanını dönüştürdüğü gibi, sanatın da alınır satılır, tüketilir bir nesne haline geldiği çok sayıda akademisyenin ortak görüşüdür.
Başka bir deyişle, para ekonomisinin her şeyi tüketime sunması sonucu kültür de endüstrileşme sürecine dahil olmuş ve bir ticari bir meta haline gelmiştir.
Adorno’nun deyimiyle modern birey, endüstrileşen kültürün hem nesnesi hem de müşterisidir artık.
Sisteme muhalif olmayan, tek tipleşmiş, piyasanın belirlediği modayı ve trendleri olumlayan bir içeriğe sahip kültür endüstrisidir dolaşımda olan.
‘Bireycilik’, ‘farklılık’, ‘çok kültürcülük’, ‘tüketimcilik’ ve ‘geçicilik’ gibi küreselleşmenin yücelttiği kavramları da bu sürecin içeriğini belirleyen değerlerdir.
Ayrıca sözünü ettiğimiz kültürün sunumu da farklı hale gelmiş, en ciddi kültür nesnesi bile görsellik ve eğlence unsuru katılarak büyük bir ‘prodüksiyon‘ mantığı ile kitlelere verilir olmuştur.
Yani artık kültür, gerek sunumu gerek üretimi ile bir ‘endüstri‘ haline gelmiş, bu da küreselleşen kentlerdeki yeni kent elitlerinin ilgi alanına girmiştir.
İçerikteki bu değişimin yanında bir başka işlev de devreye girmiş küresel kentin yeni elitleri zenginliklerini görünür kılmak ve güçlerini göstermek amacıyla sanat ve kültürel yatırımları portföylerine dahil etmiştir.
İzmir’de henüz bunlar yok ama İstanbul’da bienaller, festivaller, müzeler gibi organizasyonlarda bunlar açıkça görülüyor.
Bu durum aynı zamanda kentin sanat yoluyla estetize edilmesi ve bir ‘tasarım metası’ olarak pazarlanması ya da ‘marka kent’ olarak diğer kentlerle yarışması anlamına da gelmektedir. Kültür, sanat artık bireyin iç dünyasını zenginleştiren bir unsur olmak yerine daha çok kentlerin tanıtımda da yer alan bir ögelerden biridir adeta…
Kuşkusuz kültürün endüstri haline gelmesi sonucu sanatsal etkinliklerin çapı büyümüş festival, bienal, sanat fuarı gibi etkinlikler milyon dolarlarla ifade edilen rakamlara ulaşmıştır.
1990’lı yıllara kadar daha çok devlet katında ve kamusal bir anlayışla küçük bütçelerle yürütülen bu tip etkinlikler gösteri sanatının bir gereği olarak özel kesime havale edilmiştir.
2004 yılında çıkarılan 5225 ve 5228 sayılı sponsorluğu ve kültürel yatırımları teşvik eden yasalar da zaten liberal bir bakış açısıyla özel kesimin önünü açmak için hazırlanmıştır.
2002 tarihinden sonra AKP iktidarı kültürel alanda özel sektör yanında yerel yönetimlere de önemli işlevler yüklemiştir.
Artık devletin çekildiği ve sadece ‘aracı’ olarak, alt yapı tesisleri yaparak katkıda bulunduğu kültürel alan özel sektör kuruluşları ile yerel yönetimlere terk edilmiştir.(Devletin elinde halen kalan kurumlar da AKP iktidarınca en kısa zamanda kamuoyu baskısı azaltıldığı bir zaman diliminde elden çıkarılacaktır.)
İstanbul’da hemen her ilçe belediyesinin kültür merkezi sayısının artmış olması bu politikanın sonucu olsa gerektir. (1)
Ayrıca AKP’nin İstanbul’da kendi yerel yönetim kültür modeli denilebilecek bir çalışmanın içine girdiği de görülmektedir. Başında İstanbul Kültür A.Ş‘nin olduğu şirket, paket programlar ortaya koymakta diğer alt belediye kültür birimleri daha çok bunları uygulama yoluna gitmektedir.
PEKİ, İZMİR’ DE DURUM NE?
Kültürün küreselleşme ile birlikte yeni değerler edindiği malum; ama bunun yanında uygulamadan kaynaklanan eksikliklerin olduğu da ayrı bir konu. İstanbul’daki ilçe belediyelerinin kültür merkezleri üzerine Ayça İnce tarafından yapılan bir inceleme (2) bu kurumlardaki aksaklıkları ortaya koymaktadır.Bu aksaklıklar diğer belediye kültür kurumlarını da bağlayacağı için bunları sıralamak gerekiyor:
Nedir bu aksaklıklar?
• Yeni ihale yasasından kaynaklanan gereksiz kırtasiyecilik ve bürokrasiye boğulma durumu.
• Kültürel programlar hazırlanırken sanatın değişken ve hızlı dinamiği ile ihale yasasının her şeyi çok önceden plana bağlayan statik bir planlamayı öngörmesi ve bunu şart koşması.
• Bir yıl önceden planlanmış kimi kültürel programlar çoğunlukla güncelliğini kaybederek talepleri karşılamaktan uzak kalması.
• Ayrıca kültür programlarının demokratik bir hak olduğu gerçeğinden hareketle kent halkının taleplerine denk gelen çeşitliliği yansıttığı tartışmaya açıktır.
• Belediye başkanının entelektüel birikimi ve bunun olumlu ya da olumsuz olarak çalışmalara yansıması.
• Kültür müdürlüğünde çalışan başta yöneticileri olmak üzere çoğunun uzman ve bu işin profesyoneli olmamasının getirdiği olumsuzluk.
• Yapılan programların bir birine benzer olması.
Görüldüğü gibi hemen bütün kültür merkezlerindeki içerik, program hazırlamada karşılaşılan aksaklıklar bir birinin benzeri gibidir.
Birimiz ‘Uğur Mumcu’yu Anma Günü’ etkinliğinde bu aksaklıklarla karşılaşırken, diğer kesimde ‘Kutlu Doğum Günü’ hazırlığı esnasında aynı zorlukları yaşıyor.
****
Ana hatları ile halk konserleri, panel söyleşi, tiyatro gösterileri ile çocuklara gençlere kurs ve hobi edinme faaliyetleri ekseninde yürüyen kültürel programlar, aralara az bütçeli festivalleri de alarak sürmektedir.
Ne yazık ki, İstanbul modelinde olduğu gibi, Kültür A.Ş. gibi bir kurum ya da Büyükşehir’in egemen bir kültü politikası İzmir’de kendini gösteremiyor.
Bu yüzden ilçe belediyeleri kendi başlarının çaresine bakmakta ve etkinlik programlarını kendi başlarına hazırlamaktadırlar.
Ancak bu bile İstanbul’da olduğu gibi programların bir birine benzemesinin önüne geçememektedir.
PEKİ, TEK TİP PROGRAMLARDAN KURTULMANIN YOLU VAR MIDIR?
Elbette çoğunlukçu bir anlayışla değişik kesimlere hitap edebilecek kültürel programların hazırlanması ana eksen olmalıdır.
Bir başka yol haritası da yerel değerlerden yola çıkıp kültürü geniş kesimlerle birlikte kotarmaktır.
Adına ‘yerellik’ de denilen bu kavram içerik olarak kendini farklı kılmanın bir çerçevesi de olabilmektedir.
Özellikle nüfus yapısı göçe dayanan kenar semtlerde yerellik, hemşehri derneklerinin çizdiği sınırlara indirgenmekte, bu da yerelliğin daraltılarak tutucu ve muhafazakâr bir yapıya indirgenmesine neden olmaktadır.
Bize dayatılan küçük grupların aidiyetlerini güçlendiren folklorik küreselleşmeci yerellik anlayışı yerine “… belli bir coğrafyada ya da bu sınırlarda yaşayan halkın popülist taleplerine bağlı olmayan, değişime açık, akıcı ve tekilliklerin toplamı dinamik bir unsur” (3) gibi ele alınmalı, programlar bu anlayış içinde hazırlanmalıdır. Tanımında olduğu gibi yerelliği kültürel bir öge olarak semt değeri olarak ele almak gerekir. Ve yapılan kültürel programları buna göre oluşturmak gerekiyor.
Şimdilik burada bitirip sempozyumdaki tartışmalara bakmamız gerekiyor.
(1) 2002 yılından sonra İstanbul’ da 79 kültür merkezi inşa edilmiştir.
(2) İnce, Ayça; “Kültür Politikalarında Eşbiçimcilik: Kaçınılmaz mı, Bilinçli Bir Tercih mi?“, Toplum ve Bilim, 2012, Sayı 125, s.178-204
Geçen akşam Twitter’daki mesajlarıma bakarken, tanıdık bir ismin; Cumhuriyet Halk Partisi İzmir Milletvekili Murat Bakan’ın ilginç bir tivitine rastladım.
Murat Bakan bu tivitinde aynen şöyle söylüyor ve tivit ekinde de üç sayfadan oluşan kanun teklifini ekliyordu:
“Belediye şirketlerinin Kamu İhale Kanunu dışına çıkarılması için hazırladığım kanun teklifini TBMM’ye sundum.”
Murat Bakan’ın bu tiviti üzerine görüşlerimi özetleyen aşağıdaki dört ayrı tiviti kendisine göndererek yaptığının yanlış olduğunu ifade etmeye çalıştım:
1 – “Bir hilkat garibesi olan belediye şirketlerinin işlevini sorgulamadan Kamu İhale Kanunu dışına çıkarılmasını istemek ne işe yarayacaktır?”
2 – “Belediye şirketlerini Kamu İhale Kanunu dışına çıkarmak AKP’nin yaptıklarını tekrarlamaktan başka bir şey değildir…”
3 – “Belediye şirketlerinin Kamu İhale Kanunu kapsamı dışında tutulması, CHP’nin 2014 yerel yönetim seçim beyannamesine aykırıdır.”
4 – “Belediye şirketlerinin Kamu İhale Kanunu dışında tutulmasını istemek neoliberal özellleştirmeci anlayışın başka bir tezahürüdür…”
Bugün ise gönderdiğim bu tivitler karşılığında kendisinin konuyu belediye şirketlerinin Kamu İhale Kanunu kapsamından çıkarılması talebi olmaktan çıkararak taşeronluk sorununa yönlendirdiği altı ayrı tiviti paylaştığını gördüm. Bu tivitler ise kelimesi kelimesine şu şekildeydi:
“1) AKP, 1 Kasım seçimlerinde işçiye taşeronu kaldırma sözü verdi. Seçim sonrası dönemin Başbakanı çıktı, “Kamuda taşeronu kaldırdık” dedi.”
“2-Ancak işçiler ‘özel sözleşmeli personel’ adında yine iş güvencesi olmadan, eşit işe eşit ücret olmadan kadrosuz çalışmaya mahkûm edildi.”
“3-Yalan rüzgârına dönen ‘taşeron’ konusu, hükümetin geçtiğimiz gün açıkladığı orta vadeli programında dahi yer almadı.”
“4-Hükümet, verdiği sözün arkasında durmamıştır.”
“5-Hükümet, yüzbinlerce insanı kandırmış, umutlarını sömürmüştür.”
“6-‘Çağdaş kölelik’ haline gelen bu sistemi topyekûn ortadan kaldırmak zorundayız. Bu zulüm bitene dek peşini bırakmayacağız.”
Bu yazışmalardan da gördüğünüz gibi konu birden bire belediyelerin Kamu İhale Kanunu kapsamından çıkarılması talebi olmaktan çıkıp taşeron sisteminin kaldırılması talebine dönüşmüş; ancak TBMM Başkanlığı’na verilen belediyelerin Kamu İhale Kanunu kapsamından çıkarılması talebi aynen yerinde kalmış, belki de TMBB Başkanlığı tarafından işleme bile konulmuştur.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin “Yaşanacak Bir Türkiye” sloganıyla yayınlanan 2015 tarihli Seçim Bildirgesi’nin “Taşeronlaşma” başlığını taşıyan bölümünde “Taşeronlaşmanın sona erdirilmesi için kamu kurumlarından başlayarak etkili bir eylem planı uygulayacağız. Kamuda taşeron işçiliğine, alt-işveren ve rödovans uygulamasına, özel kesime de örnek olacak biçimde son vereceğiz” denmektedir. (1)
Ayrıca yine aynı seçim bildirgesinin Kamu İhale Yasasını ele alan “Kamu Yönetiminde Etkin Denetim” başlıklı bölümünde belediye şirketlerinin Kamu İhale Yasası kapsamı dışında tutulacağına ilişkin hiçbir düzenlemeye yer verilmediği gibi “Yerel Yönetimler” başlıklı bölümünde belediye iktisadi teşebbüslerinin (BİT) üretim ve istihdama katkı sağlayacak şekilde güçlendirileceği, BİT’lerin faaliyetlerinin şeffaflaştırılacağı ve etkin şekilde denetlemesinin sağlanacağı belirtilmektedir. (2)
İzmir Milletvekili Murat Bakan ise verdiği kanun teklifinde taşeronlaşmanın ortadan kaldırılması için partisinin öngördüğü bir eylem planı önermemekte; ayrıca CHP’nin belediye iktisadi teşebbüslerinin şeffaflaştırılması ve daha etkin denetlenmesi hedefini göz ardı ederek belediye şirketlerinde ihalesiz iş yapılmasını sağlayacak bir kanun değişikliğinin yapılmasını istemekte; buna gerekçe olarak da Sayıştay, Maliye ve İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan denetimlerle son yıllarda gelişen iç denetim uygulamaları nedeniyle Kamu İhale Kanunu eliyle yapılan denetime artık gerek kalmadığını ifade etmektedir.
Evet, belediye şirketleri maliye ve içişleri bakanlıklarıyla Sayıştay tarafından, ayrıca bazı belediyelerde oluşturulmuş iç denetim sistemiyle denetlenmekle birlikte; yapılan ihalelerin Kamu İhale Kurumu tarafından denetlenmesi ya da ihaleleri bu kurum tarafından izin verilmesi olası suçları önleyici bir özelliğe sahiptir. Oysa maliye ve içişleri bakanlıklarıyla Sayıştay tarafından yapılan denetimler çoğu kez suçun işlendiği tarihten sonra yapılan denetimlerdir. O nedenle suçu önleyici değil, suçun işlendikten sonra şikâyet ya da doğrudan tespit yöntemiyle öğrenilip soruşturulmasına yol açan bir işleve sahiptirler. O nedenle Kamu İhale Kanunu ve Kurumu eliyle yapılan denetimle bakanlıklar ya da Sayıştay tarafından yapılan farklı özellikteki denetimleri birbirine karıştırmamak, her ikisinin de farklı durum ve düzeylerde yararlı olduğunu kabul etmek gerekir.
İzmir Milletvekili Murat Bakan verdiği kanun teklifinin, Sayıştay tarafından denetlenen % 99’u yerel yönetimlere –yani kamuya- ait belediye şirketlerinde çalışan işçilerin iş güvencesinin sağlanmasını düzenleyeceğini iddia etmekle birlikte; belediye şirketlerinde çalışanların iş güvenliğini Kamu İhale Kurumu değil, istihdamı ve iş yaşamını düzenleyen İş mevzuatı düzenlemektedir. Bu nedenle bu kanun teklifinin hazırlanmasında bizce elmalarla armutlar birbirine karıştırılmış, belediye şirketlerindeki ihalesiz işlemleri ve bunun doğal sonucu olarak devamlı şikâyet ettiğimiz yolsuzluk ve hırsızlıkları arttıracak bir teklif, taşeronlaşmanın ilacı gibi takdim edilmeye çalışılmıştır. Oysa kamu kurumlarında ihalesiz iş yapılmasını, Kamu İhale Kanununun devre dışı bırakılmasını isteyen ve gerçekleştiren CHP değil, çoğu kez AKP olmuştur.
Sayın milletvekili söz konusu kanun teklifini büyük bir olasılıkla İzmir Büyükşehir Belediyesi ile diğer ilçe belediyelerine ait şirketlerin ihtiyaçlarını karşılamak, taşeron alımı ile ilgili ihalelerde yaşadıkları sorunları aşmak amacıyla hazırlamıştır. Kanun teklifi şayet böyle bir gereksinim nedeniyle hazırlanmışsa siz artık gerisini düşünün; yönetim kurulu üyeliklerinin rüşvet olarak dağıtıldığı, yapılan sponsor anlaşmalarının “ticari sır” gerekçesiyle açıklanmadığı, İzfaş gibi büyük ve önemli bir şirketin şeffaflığını kanıtlayan “Bilgi Toplumu Hizmetleri” sayfasının aylardır çalışmadığı, belediyede ihalesi yapılmak zorunda kalan birçok işin daha kolay yapılabilmesi, istenilen şirket ya da kişiye verilebilmesi için şirketlere havale edildiği günümüz koşullarında taşeron işçi alımlarının istenen yerden istendiği şekilde ihalesiz alındığını, yolsuzlukların arş-ı aleme yükseldiğini, belediye şirketlerinin daha fazla borç batağına sürüklendiğini, belediyeden transfer edilen sermaye paylarının daha da arttığını…
İzmir milletvekili Murat Bakan, sanırım Koca Ragıp Paşa’nın sözüyle “Şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler”; yani doğruyu söyler gibi yaparken belediye şirketlerinin daha da bozulmasına, yozlaşmasına neden olabilecek yeni ve yanlış bir açık kapının yaratılmasını önerir duruma düşmektedir…
(1) “Yaşanacak Bir Türkiye”, Seçim Bildirgesi 2015, CHP, sh.77
(2) “Yaşanacak Bir Türkiye”, Seçim Bildirgesi 2015, CHP, sh. 107-109
Bugün sizlere İzmirli sahaf , matbaacı ve araştırmacı sevgili dostum Hakan Taşkıran’ın 2010 Ocak ayından bu yana yayınladığı Smyrna İzmir, Şehir Araştırmaları Dergisi‘nin birinci sayısı ile on ikinci sayısı arasında bir seri olarak hazırladığı “İzmir’de Zaman” çalışmasını tanıtmak istiyorum.
Uzun ve zahmetli bir çalışma sonucunda ortaya konulan bu araştırma ile İzmir’in meydanlarındaki, Kültürpark’taki, Alsancak Garı’ndaki ve eski camilerindeki birçok saatin farkına varıyor, İzmir’in ve İzmirli’nin zamanla ilişkisini anlamış oluyoruz.
Bu arada, Smyrna İzmir, Şehir Araştırmaları Dergisi’nin “İzmir’de Zaman” konusunu ele alan sayılarının bir set olarak, Tepekule Kitaplığı’nın Kemeraltı İpekçiler Çarşısı içindeki, eski Konak Belediye Başkanı rahmetli Süha Baykal’ın eski iş yerinde açılan sahaf dükkanından temin edilebileceğini söylemeden de geçmeyelim.
Elimizdeki dergilerde ele alınan “İzmir’de Zaman” konusunun alt başlıkları ise şu şekilde belirlenmiş:
1. Sayı, “İzmir Bayramyeri Saat Kulesi Unutuldu mu?”
2. Sayı, “İzmir Alsancak Garı Saat Kulesi Nerede?”
3. Sayı, “İzmir Konak Saat Kulesi’ne Nasıl Bakmalı?”
4. Sayı, “İzmir Konak Saat Kulesi Maketi – İzmir Şirinyer Nato Saat Kulesi, Yasak Zaman!”
5. Sayı, “İzmir Fuarı Saat Kulesi, Çalınmış Zaman!”
6. Sayı, “İzmir Agia Fotini Saat Kulesi, Kayıp Zaman!”
Siyaset yine kızıştı. Ama her zaman olduğu gibi fillerin tepişmesinde karıncalar ezilmeye devam ediyor!
Taraftarlar sitemkâr ve haklı… Ancak olan biteni algılamadan, bir an önce olsun bitsin derdindeler.
Gayet doğal, çünkü sindirme ve bezdirme politikası hâkim…
Peki, ne olmuştu? Göztepe Başkanı Mehmet Sepil, kulübün yönetimini devraldığında Güzelyalı’daki Gürsel Aksel Tesisleri’nde inceleme yaptı.
Ne dedi? “Beş verip bir almayalım.”
Fakat sonra ne oldu? Projeler çizildi, Gürsel Aksel Stadı oldubittiyle ihale edildi.
Proje taraftarı heyecanlandırmadı.
Neden? Çünkü Göztepe taraftarı ve yönetimi, en az 35 bin kişilik bir stadın hayalini kuruyordu. Aslında Göztepe’nin kıdemlileri dâhil büyük ölçüde taraftarlar yıllardır Güzelyalı’da bir stadın hayalini yaşıyordu.
Peki, sonra ne oldu? 15 bin kapasiteli ilk projeye itirazlar yükseldi. “Burası nefes alma noktası” diyen aktivistler de oldu, bu projeyi anlı şanlı Göztepe’ye yakıştırmayan taraftarlar da…
Zaten kamulaştırması tamamlanmamış bir arazi ve imar uygulaması yapılmaması nedeniyle ihale iptal edildi ve süre uzadı.
***
Gelelim Karşıyaka Yalı Tesisleri’ne…
Benzer bir süreç burada da yaşandı. İkiz yapılacağı söylenen 15 bin kişilik Karşıyaka Stadı için benzer itirazlar yükseldi.
Bu sırada kentin şehremini çıktı ve dedi ki: “Kuzey’de Örnekköy Güney’de Uzundere’de iki hazine arazisi var; tahsis edin İzmir’e 30-35 bin kişilik iki çağdaş stat yapalım.”
Haklıydı da! Kentini düşünen bir başkan önerisiydi. Kentin gelişim koridoru düşünüldüğünde ulaşımı da zor olmayan bu iki dev araziye bu statlar rahatlıkla yapılabilirdi.
Günü kurtarmak yerine kulüplerin geleceği de kurtulabilirdi.
Ancak konu siyaset malzemesi oldu; o araziler ile ilgili hükümet kanadından bir açıklama dahi gelmediği gibi kulak arkası yapıldı.
Peki, sonra ne oldu? İzmir’i Ankara’dan yönetenler ne derse o!
***
Bu statlar yapılacak dediler, şehri alt üst ettiler. Taraftarı isyana sürüklediler, biz yapmazsak kimse yapamaz diyerek algı yarattılar, yeri de geldi seçim malzemesi yaptılar.
Çaresiz süreci sadece izlemek zorunda kalan ve ülkenin muhtelif şehirlerinde devasa statlarda başka takımları imrenerek izleyen üçüncü büyük şehrin taraftarları da 35 bindi 40 bindi derken “20 bine mecbur” bırakıldı.
Peki, sonra ne olacak? Bu statlar olacak. Belki kapasitesi ifade edilen rakamların altında kalacak ama yine de “her şeye rağmen”yapılacak. Yıllar geçecek Göztepe, büyük hedefler peşinde koşacak; günü kurtaralım derdinde olanlar yüzünden Göztepe’nin şanlı taraftarı belki bir asır bu stada mahkûm kalacak. Şehrin göbeğinde asayiş sorunu ve karmaşasıyla…
Keza Karşıyaka da öyle…
Sportif başarılar arttıkça acele alınan kararlar gözden geçirilecek ancak iş işten geçmiş olacak.
***
Stat tartışmasında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nu ve Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’ı haklı buluyorum. Bu konuda ciddi bir sorumluluk taşıyorlar.
Kulüp başkanlarının da İzmir’in geleceği için aynı sorumluluğu taşıması gerekir. Kent sporuna beş kuruşluk katkısı olmayan bir vakfın başkanı olarak yapılan yersiz açıklamalarla ise ortalığı bulandırmaya hiç gerek yok.
Hükümet tarafından bugüne kadar yaratılan algı başarılı oldu ve atı alan Üsküdar’ı geçmek üzere… Hele ki, Başbakan Binali Yıldırım’ın İzmir ziyaretinde Göztepe Stadı’nı adeta Nou Camp Stadı gibi tanıtacak olmasıyla kulüpler ve camialarda heyecan başlayacak ve geri dönülmez bir yola girilecek.
Ne olursa olsun; şu dakika itibariyle senin davan benim davam demeden uzlaşı yolu bulunmalı ve kent için en doğru değerlendirme tamamlanmalıdır. Kenti bu kısır tartışmayla malzeme yapan genel siyaset temsilcilerinin tartışmayı uzatmaması ve ortak paydada bütünleşmesi gerekir.
***
Taraftarlara tavsiyem: Geleceği görün, daha iyisi için ısrar edin. Kentinizin ve kulübünüzün geleceğini riske atmayın!
Kulüp yöneticilerine önerim: Planları yeniden gözden geçirin; “beş verip bir almayın”. O tesislerde yetişecek fidanları, kentin acil eylem durumunu, kentlinin spor yapacağı ve nefes alacağı alanları düşünün.
Siyasi iradeye de çağrım: TARAFTARI SİYASET MALZEMESİ YAPMAYIN!
Önemli bir yönetim stratejisi olarak işbirliğini ele aldığımız bu yazının ilkinde belediyeler arasındaki işbirliğini ele alıp bunun gerekliliğini vurgulamaya çalışmıştık.
Bugün ise bir kentin yaşamındaki diğer önemli aktörlerden, merkezi yönetim kuruluşları olan valilikler, bakanlık temsilcilikleri, meslek odaları, demokratik kitle kuruluşları ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğinden söz etmeye çalışacağız.
‘Eski’ Türk Dil Kurumu’nun 1981 baskılı ‘eski’ Türkçe Sözlüğüne göre ‘işbirliği’ sözcüğünü, “amaçları ve çıkarları bir olanların kurdukları çalışma ortaklığı” olarak tanımlanıyor.
Bu tanıma göre birden fazla taraf arasında işbirliği yapılabilmesi için ortada ortak bir çıkar ve amacın olması, işbirliğine taraf olanların bu amaç ve çıkarlar çerçevesinde bir araya gelmesi ve kendi başlarına yaptıklarından farklı bir çalışma ortamı yaratmaları gerekiyor.
Sözcüğün anlamını açıklayan Türk Dil Kurumu’na göre birden fazla olan tarafların amaç ve çıkarları arasında bir ortaklık olması için, iyi niyetli olduğunu varsaydığımız her bir tarafın öncelikle kendisi dışındaki diğer tarafların amaç ve çıkarlarını bilmesi, öğrenmesi gerekiyor.
Ardından da her birinin net ve kesin bir iradeyle bir araya gelerek kendi amaç ve çıkarlarıyla diğer tarafların amaç ve çıkarları arasındaki ortak noktaları arayıp bulmaları, buldukları ortak noktalar üzerinde karşılıklı bir anlaşmanın sağlanabilmesi için mevcut koşulların bu işbirliği için uygun olup olmadığını araştırması gerekiyor.
İşbirliği konusu ile ilgili taraflar arasında amaç ve çıkarlar açısından ortak noktalar bulunduğunu belirleyen tarafların öncelikle bir araya gelip bu ortak amaç ve çıkarları görüşüp tartışmaları gerekiyor.
Yapılan görüşme ve tartışmalar sonucunda netleşen bu ortak ve çıkarlar üzerinden işbirliğinin konu, amaç, hedef, kapsam, süre, yöntem ve eylem programı gibi farklı boyutları konusunda bir planlamanın yapılması ve olası uygulamanın izleme ve değerlendirilmesi ile ilgili ilke ve yöntemlerin belirlenmesi gerekiyor.
Ardından da tüm tarafların katılımıyla işbirliğinin uygulamaya sokulması gerekiyor.
Görüldüğü gibi basit bir işbirliğinin tasarlanıp uygulanması ve uygulamanın izlenip değerlendirilmesi bile uzun, zahmetli ve yorucu çalışmaları gerektiriyor.
Ayrıca amaç ve hedeflerde bir esneklik yaratmak, tavizler verebilmek konusunda fedakârca davranmayı da bilmek gerekiyor.
Oysa hayat kısa ve her şeyi hemen yapmak, yapılanın meyvesini acilen toplamak gerekiyor…
O kadar düşünüp taşınıp plan yapmaya filan da vaktimiz yok.
Ayrıca kendim dururken, şişkinleşmeyi bekleyen egom kendi amaç ve hedeflerimi öncelerken “diğerlerini hiç bekleyemem” demek o kadar kolay ki…
“Yola önce ben çıkmalıyım ve kimseyi dinlememeliyim…“, “Kimseyle birlikte olmak, işbirliği yapmak gibi dertlerim filan olmamalı…” Çünkü hedefe ilk ulaşan yarışı kazanır ve geride kalanlar sadece kaybedenlerdir… Ayrıca “ben o kadar sıkıntıya da gelemem, başkalarının tafrasını çekemem…“
“Az olsun, küçük olsun ama benim olsun!“
“Kazanırsam benim olur, kazanamazsam benim yenilgimle yıpranan umutlar nasılsa o işin yapılmasını daha da zorlaştırır…“
Hele bir de araya din, mezhep, etnik ayrımlar ve siyasal rekabet girmişse, bunlar ayrılığın malzemesi ya da nedeni yapılmışsa; işler işte o zaman daha da bir kolaylaşır… “Ben onunla bir araya gelemem ki”, “bizim onlarla birlikte iş yapmamız mümkün olmaz” gibi gerekçeler arka arkaya sıralanır…
Ancak amaç ve hedef bir kamu mülkünün, halka ait bir değerin ya da zenginliğin paylaşılması, diğer bir deyimle yağmalanması söz konusu olduğunda bazı tarafların, özellikle de o kentte var olan sermaye çevrelerinin ve örgütlerinin, başka konularda bir araya gelemezken bu tür konularda kolaylıkla bir araya geldiklerini, belediye başkanının sağında ve solunda yer alarak “örnek” bir beraberlik sergilediklerini görmek de her zaman için mümkündür.
EXPO 2015 ve 2020 adaylık süreçlerinde büyük bir lokma olarak hedefe konulan ‘İnciraltı’, geçmişte ve günümüzde ‘Basmane Çukuru’, ‘Kültürpark’ ve ‘Körfez Geçiş Projesi’ gibi konularda görülen rant odaklı ortaklıklar ya da besleyip büyütüp İstanbul sermayesine teslim edilen Tansaş, Kipa ve İzair gibi işbirlikleri bunun en kolay hatırlanan, en somut örnekleridir.
Aslında bütün bunlar bildiğimiz, gördüğümüz, tanık olduğumuz şeyler…
İşte o nedenle belediyelerimiz, valiliklerimiz, bakanlıkların il örgütleri, meslek odalarımız, demokratik kitle örgütlerimiz ve de sivil toplum kuruluşlarımız ne kendi aralarında ne de diğer taraflarla bir araya gelmede, birlikte iş yapmada, işbirlikleri oluşturmada –ne yazık ki- başarılı olup sonuç alamıyorlar, bir araya gelseler bile bunu sürdüremiyorlar.
Çünkü işin püf noktasının katılımcı ve çoğulcu demokrasi olduğunu bilmekle birlikte; temsili demokrasinin araçlarından biri olan seçilmişler tarafından atanarak ya da bizatihi seçilerek edindikleri kendi güçlerini ve küçük iktidar alanlarını korumaktan vazgeçemiyorlar…
Tehlikeli atıklar tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ciddi boyutlarda ekolojik sorunlara neden olmaktadır. Bu sorunlar, sanayi devrimini gerçekleştirmiş, 4. Sanayi Devrimi’ni yaşayan egemen devletlerde ve onların tahakkümündeki ülkelerde farklı nedenlerle ve farklı sonuçlarla görülmektedir. Tehlikeli atıklar sorunu, Türkiye’de, egemen ülkelerin verdiği rol gereği yaşanmaktadır. (*) Ya bu egemenlerin ekolojik-ekonomik nedenlerle üretmedikleri ürünlerin üretimi yapılmaktadır ya da kullanmadıkları, köhnemiş teknolojileri, sökülmüş fabrikaları satın alınmaktadır. Sorunun bir başka nedeni de, tüm uluslararası sözleşmelere karşın, bu devletlerden Türkiye’ye çeşitli yol ve yöntemlerle sokulan tehlikeli atıklar veya bulaşıklarıdır. Dünyadaki tehlikeli atık sorunundan, Türkiye’nin olduğu gibi, İzmir’in de bağışık olmadığı açık bir gerçektir. İzmir’de hem ekolojik yıkıma neden olan tehlikeli atık üreten yatırımlar yoğuşturulmakta, hem de çeşitli yollardan tehlikeli atık girişi olmaktadır. Sorumlu yöneticiler de farkında oldukları bu sorunları, devlet ve hükümetlerce izlenen politikalar gereği, saklamakta, hafife almakta veya çözüyormuş gibi yapmaktadırlar.
Elinde bulunduran kişinin atmak istediği veya atmayı planladığı veya atmak zorunda olduğu madde ya da objedir tehlikeli atıklar. Standart dışı ürünler, dökülmüş, niteliği bozulmuş ya da kullanıma maruz kalmış olan maddeler, kullanılmayan kısımlar (bitik piller, katalizörler vb.), yararlı verim alınamayan maddeler, endüstriyel işlem kalıntıları (örneğin cüruflar, dip tortusu vb.), makine/yüzey işlem kalıntıları (torna atıkları, frezeleme kırıntıları vb.), hammadde çıkarılması ve işlenmesinden kaynaklanan kalıntılar (petrol sahası slopları, madencilik atıkları vb.), yasa ile kullanımı yasaklanmış olan ürün, madde ve materyaller, sahibince artık kullanılmayan ve kullanılmayacak olan nesneler (tarımsal, evsel, işyeri, pazar kalıntıları vb.), işlemler sonucu kontamine olmuş ya da kirlenmiş maddeler, son kullanım tarihi geçmiş ürünler, atıklara örnek olarak gösterilebilirler.
Aliağa Gemi Söküm Alanı
Atık tanımlaması için Avrupa Birliği Atık Konseyi’nin 12 Aralık 1991 tarihli 91/689/EEC sayılı direktifinin esas alınması doğru olur.
Tehlikeli atıklar ise çevre ve insan sağlığı için tehlikeli olan, yanıcı, yakıcı, kanserojen, patlayıcı, radyoaktif, aşındırıcı ve zehirli atıkların tümüne verilen genel bir isimdir.
“Miktar, konsantrasyon veya fiziksel, kimyasal veya enfeksiyöz özellikleri nedeniyle:
1. Mortalite artımına neden olan veya önemli boyutlarda katkıda bulunan, ciddi, irreversibl yetersizlik yaratıcı, düşürücü hastalık yapan,
2. Uygun biçimde işlenip, depolanıp, taşınıp veya yok edilmediği durumlarda insan sağlığı veya çevre için zararlı olabilme potansiyeline sahip katı atıklar veya katı atık bileşimlerine tehlikeli atık denmektedir.”
Hangi atıkların tehlikeli olarak kabul edildiği, 14.03.2005 tarih ve 25755 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği’nde belirtilmiştir:
Liman kenti ve civarında da liman olanaklarının bulunması yanında; verimli tarım topraklarıyla çevrili oluşu, hammadde kaynakları, nitelikli işgücü ve ulaşım ağının elverişliliği, sanayinin gelişmesine olanak vererek İzmir’i Ege Bölgesi’nin ticaret merkezi konumuna getirmiştir. İzmir’deki sanayinin başlangıç ve gelişiminden kısaca söz edilecekse; önce tarıma dayalı; tütün, incir, üzüm işletmeleri; zeytinyağı tasirhaneleri, sabun işlikleri; dokuma, gıda, içki, bira, sigara, yem, gübre, dericilik, tarım makineleri, vb. sanayi yatırımları yapıldığını belirtmek gerekir. Sonraki yıllarda ise Türkiye’ye biçilen rol ve yerel koşullara göre; çok enerji ve su tüketen, ekolojik yıkımlara neden olan, sanayi yatırımlarına devam edilmiştir: Petrokimya, petrol rafinerisi, demir-çelik, gemi sökümü, çimento, toprak sanayi, seramik, otomotiv, boya, madeni eşya gibi sanayi kollarıyla enerji ve madencilik alanındaki yatırımlar bu tür yatırımlardır.
İzmir’deki ilk sanayi yerleşim alanı, Alsancak Limanı’nın arka tarafındaki Darağacı (Alsancak Stadyumu civarı) bölgesidir. TARİŞ’in yatırımları, Sümerbank Basma, ETAS Meyankökü işleme, ESHOT Havagazı, Gomeller yağ fabrikası, T.E.K. Santrali gibi yatırımlar bu bölgedeydiler. Daha sonraları ise, Bornova, Kemalpaşa, Turgutlu; Çiğli, Menemen, Aliağa, Torbalı, Tire, Ödemiş hatlarına doğru organize sanayi bölgelerine (OSB) ve küçük sanayi sitelerine (KSS) veya tek olarak yerleşildi. Yerleşmelerin hemen hepsi en verimli ovalarda, tarım topraklarında ve suya erişim olanaklarının yüksek olduğu bölgelerde gerçekleştirildi. Böylece en önemli tarım toprakları tam anlamıyla yok edilirken, mevcut sular da hızla tüketiliyor ve bu sanayi kuruluşlarınca kirletiliyordu.
İzEBSO’nun İzmir’deki ilk 100 büyük sanayi kuruluşunun listesinden, İzmir’in tehlikeli atık üreten sanayilerin büyüklükleri hakkında bir fikir edinilebilir.
Bazı sektörlerin oluşturduğu tehlikeli atıklardan örnekler verilecek olursa:
1.Kimya sanayi: Kuvvetli asit ve bazlar, solventler, reaktif atıklar;
2. Metal sanayi: Ağır metallerle birlikte boya atıkları, kuvvetli asit ve bazlar, siyanürlü atıklar, ağır metal içeren kalıntılar;
3.Temizlik maddeleri ve kozmetik üretimi: Ağır metal tozları, yanabilen ve parlayabilen maddeler, yanabilen solventler, kuvvetli asit ve bazlar;
4.Mobilyacılık: Solventler, yanabilen maddeler;
5. İnşaat sanayi: Yanabilen boya atıkları, solventler, kuvvetli asit ve bazlar;
6.Taşıt onarım ve bakım işlikleri: Ağır metal içeren boya atıkları, yanabilen atıklar, kullanılmış kurşun piller ve bataryalar, akü kalıntıları, solventler;
7.Matbaacılık sanayi: Ağır metal çözeltileri, atık mürekkepler, solventler, elektro kaplama atıkları, ağır metaller içeren mürekkep çamuru;
8. Kâğıt sanayi: Ağır metaller içeren boya kalıntıları, parlayabilen solventler, kuvvetli asit ve bazlar;
9. Dericilik ve deri işleme: Ağır metaller, toluen ve benzen;
10. Gemi Söküm Sanayi: Ağır metaller, yağlar, PCB, PAH;
11. Yakma Tesisleri: Dioksin, Furanlar, Klor ve PCB’ler bilinen başlıca Kalıcı Organik Kirleticiler.
Gaziemir, Radyoaktif Alan – Atlas Dergisi
”Dioksin’’ veya ‘’dioksinler ve furanlar’’ terimleri genellikle 210 adet klorlu kirletici, poliklorlu dibenzo-p-dioksinler ve dibenzo furanlar’dan oluşan bir grup olduğu ve en toksik klorlu organik bileşikler olarak kabul edilir;
İzmir ve yöresinde; kömür, altın, bakır, kurşun, çinko, demir, antimuan, perlit, grafit, titenyum, dolomit ve mermer madenleri çıkarılıp işlenmektedir. Sanayi kadar, madencilik faaliyetleri sırasında da tehlikeli atıklar üretilmektedir.
Madencilik Faaliyetleri Tehlikeli Atıkları: Ağır metaller, siyanür, ağıryağlar, bu tehlikeli atıklara verilebilecek örneklerin bir kısmıdır.
Burada, özellikle Bergama ve Efemçukuru’ndaki altın madenciliği faaliyetlerinin yoğun ağır metal kirliliklerine dikkat çekilmelidir.
Elbette tehlikeli atıklar ve kaynakları yukarıdakilerle ve sektörlerle sınırlı değildir.
İzmir ve ilçelerinden günde yaklaşık olarak 15 ton tıbbî atık toplanmaktadır. Bu atıklar, 53 hastane, 184 poliklinik ve 540 küçük ölçekli sağlık merkezinde üremektedir. Bu atıklar İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından toplanarak Harmandalı katı atık dökü alanında gömülmektedir. Ancak özel hekim muayenehanelerinden, veteriner ve diş hekimi klinikleri gibi küçük sağlık birimlerinde oluşan atıklar bu sisteme dahil edilememektedir.
Ülkemizin en önemli sanayi bölgelerinden biri olan İzmir’de tehlikeli atıkların bertarafı, geri dönüştürülmesi, giderilmesine yönelik tesis yoktur denebilecek kadar azdır.. Oluşan tehlikeli atıkların bir bölümünün İzmit’teki lisanslı tesis İZAYDAŞ’a gönderildiği söylenilmektedir. Oysa İZAYDAŞ, bulunduğu bölge dışından atık kabul etmemektedir. Bir kısım tehlikeli atık ise, eğer kapasitesi kendi tehlikeli atıklarına yeter ve kabul edebilir koşullar olursa, PETKİM’in Aliağa’daki yakma tesisinde bertaraf edilmektedir. İzmir’in tehlikeli atıklarının büyük bir bölümü ise evsel atıklarla birlikte atılmaktadır. Örneğin, Aliağa’daki gemi söküm tesislerinden Harmandalı katı atık dökü alanına atıklar gönderilmektedir. Bu atıkların bu dökü alanına kabullerinin yapılmaması gerekirken, niteliklerini denetleyecek uzman da bulunmamaktadır.
Sanayi kenti olan İzmir, başta Aliağa Demir Çelik tesisleri, Petrol rafinerisi ve Petkim gibi kimyasal atığı yoğun olan ve yılda milyon tonun üzerinde atık üreten tesislere ev sahipliği yapmaktadır.
Ayrıca, yanlış politikalar sonucu her ilçesi organize sanayi bölgeleri (OSB) ve küçük sanayi siteleri (KSS) ile donatılmıştır. Bu düzenli sanayi tesislerinde bile net tehlikeli atık miktarı resmi olarak belirlenmediği gibi bertaraf edilen miktarlar da çok azdır. Kentsel atıksu arıtma tesislerinden kaynaklanan milyonlarca tonluk arıtma çamurları ayrı bir sorundur. İlimizde sadece katı olan tehlikeli atıklar hakkında konuşulmasına rağmen, henüz sıvı ve gaz formlarda tehlikeli atık yokmuş gibi davranılmaktadır.
İlimiz Aliağa ilçesinde bulunan, kapasiteleri her yıl hızla artan elektrikli ark ocağı (EAOT) ile üretim yapılan demir çelik tesislerinde, bir ton çelik üretiminde Türkiye ve gelişmiş ülkelerde tehlikeli atık olarak kabul edilen, % 35 demir, % 10-30 çinko ve % 2-7 kurşun içeren, yaklaşık 14 kg EAOT ve 100 kg cüruf açığa çıkmaktadır. Çevresel ve ekolojik yıkımlara neden olan EAOT atığı Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine göre çevreye zarar vermeden güvenli bir şekilde giderilmesi ve depolanmasının sağlanabilmesi için özel işlem ve depolama teknikleri gerekmektedir. Ancak, Aliağa’daki tesislerce bu yapılmamaktadır. Çözüm ya bu fabrikaların civarındaki verimli tarım topraklarına Elektrikli Ark Ocağı Tozlarının tepelenmesinde ya da vadilere dökülmesinde aranmıştır. Ayrıca, bu tozların sıkıştırılarak parke taşı yapıldığı da bir gerçektir.
İstanbul İkitelli’de hurdacıda rastlanan radyoaktif atıktan sonra, İzmir’de de radyoaktif Europium 152 atığına rastlandı:
3 Nisan 2007’de, İzmir, Gaziemir Aksoy Caddesi üzerindeki Aslan Avcı Döküm Sanayi ve Tic. A.Ş.’ye ait fabrikanın 70 dönümden fazla olan arazisinde, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından radyasyonlu atık saptandı.
Bu fabrikada 40 yıldan fazla süreyle, yarı açık cezaevi mahkumları çalıştırılarak, akü ve kurşun hurdalarından kurşun üretimi yapıldı. Ayrıca, “Aslan Avcı” markalı saçma üretimi de bu tesiste gerçekleştiriliyordu. Külçe kurşun ve saçma üretimi için teknik ömrünü tamamlayınca, bu tesisin makineleri, depoları, asit havuzlarıyla birlikte terk edildi. Şirketin iç yazışmalarında, radyasyonlu atık numunelerinin, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na (TAEK) bağlı Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’ne (ÇNAM) gönderildiği belirtilmektedir. TAEK-ÇNAM’nde yapılan incelemede, “radyasyon tespit edilen malzemelerin herhangi atık sınıfında değil, ‘radyoaktif kaynak’ olduğu ve malzemelerin Türkiye’de bulunmadığı” belirleniyor. Radyasyonun ‘Europium 152’ adı verilen bir malzemeden bulaşmış olabileceğini tespit eden ÇNAM, bu malzemenin de ancak nükleer santrallerdeki nükleer çubuklardan bulaşabileceğini belirtiyor. Ayrıca Europuim 152 adı verilen malzemenin Türkiye’ye yasal girişinin olmadığı da açıkça ifade ediliyor.
8 Eylül 2008’de TAEK, Aslan Avcı’ya gönderilen yazısında, fabrikada Mayıs, Haziran, Temmuz ve Ağustos’ta yapılan ölçümlerde depolama sahasında, “…fırınlar bölgesinde, kapalı istif sahasında radyoaktif madde bulaşmış atık tespit edildiği…”ni belirtip, “Radyoaktif maddelerin potalarda eritildiğini…” vurguluyor. “Radyasyonlu atıkların bulunduğu yerin karantina altına alınması gerekmektedir.”
17 Haziran 2008’de Çevre ve Orman Müdürlüğü bir depoda 200 ton atık tespit ediyor ve atıkların bertarafa gönderilmesini istiyor. Bu arada, Aslan Avcı Döküm San. ve Tic. A.Ş’nin Teknik Müdürü Özgür Yarcı, şirketin genel müdürü Hadi Gedik’e gönderdiği elektronik mektuplarda “radyasyon içeren tehlikeli atıkların İZAYDAŞ’a gönderilmesi durumunda maliyetin 12 milyon lira olacağını, eğer Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi’ne (CNAM) gönderilirse maliyetin daha da artacağını” belirtiyor. Denetçiler, Temmuz 2008’de tekrar fabrikaya gittiğinde 180 ton tehlikeli atık daha bulmuşlardır.
17 Eylül 2008’de, İzmir Valiliği İl Çevre ve Orman Müdürlüğü yetkilileri firmaya, “9-10 Eylül 2008’de fabrikada 90 x 90 x 12 metrelik depolanmış atık sahasında radyasyon tespit edildiğini” bildiriyor. Yazı, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne, Gaziemir Kaymakamlığı’na Gaziemir Belediyesi’ne ve Gaziemir Sağlık Grup Başkanlığı’na da gönderiliyor.
Kasım 2008’ de TAEK, fabrikaya çevre ve insan sağlığı açısından alınması gereken tedbirleri bir kez daha hatırlatıyor. Bu uyarı yazısı Çevre Bakanlığı ile İzmir Valiliği’ne de gönderiliyor. Aralık 2008 ile Eylül 2009’de, Çevre ve Orman Bakanlığı fabrikayı tekrar denetliyor. Aralık 2012 itibariyle fabrikanın durumunu tüm sorumlu ve yetkili kurumların biliyor olmasına rağmen bugüne kadar radyoaktif çöple ilgili hiçbir işlem yapılmamıştır. Bölge sakinlerinin ifadelerine göre, arazi el altından satılmak isteniyor, iddiaya göre araziyi TOKİ alacaktır.
TEHLİKELİ ATIKLARIN SAĞLIĞA ETKİLERİ
Ağır metallerin sağlık üzerine etkilerini şöyle sıralayabiliriz: Farklı sistem ve organ kanserleri, solunum ve dolaşım sistem hastalıkları, tiroid bezi hastalıkları, karaciğer ve böbrek işlevi bozuklukları, hipertansiyon, düşük ağırlıklı bebek doğumları, düşükler.
Radyoaktif atıklar, kansere neden olmaktadırlar.
Dioksinler ve furanlar çevrede çok uzun süre kalıcıdırlar. Uluslararası Kanser Araştırması Ajansı tarafından 1. Grupta (İnsanlarda kansere neden olduğu ispatlanmış maddeler) gösterilmektedir. Bu konuda en geniş araştırmayı ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) yürütmüş ve bu araştırmanın taslağını 1994 yılında yayınlamıştır (USEPA 1994a). Araştırma sonuçlarına göre, dioksin kanser yapmasının yanında, sinir, bağışıklık ve üreme sistemlerine (sperm sayısında azalma dahil) zarar verebilmekte, doğmamış bebeklerde bozuk oluşumlara, sakatlıklara sebep olabilmekte, endokrin sistemini bozabilmekte ve daha birçok olumsuz etkiye neden olabilmektedir. Atıklar yakıldığında, çok daha zehirli atıklara dönüşerek havaya, suya ve toprağa oradan da besin zinciriyle insana ve diğer canlı bedenlere taşınıyor. Bu atıklar insan bedenine bir kez girdiğinde on yılları aşan süreler boyunca bedenden dışarı atılamıyor. Bedende biriken bu zehirler, zamanla başta kanser olmak üzere, üreme sorunlarına ve akciğer hastalıkları gibi daha birçok sağlık sorununa neden oluyor.
Asbest: ILO ‘nun verilerine göre; dünyada her yıl, asbest ile ilişkili kanserlerden 100.000 – 140.000 çalışan kanserden ölmektedir.
Siyanürün sağlık etkilerini kısa süreli yüksek doz ve uzun süreli düşük doz olarak ayırmak gerekir.
Kısa süreli ve yüksek dozlarda sinir, solunum, dolaşım sistemi etkilenmesi söz konusudur. Uzun süreli düşük dozlarda ise ruhsal dengede bozulma, iştahsızlık, guatr, doğumsal anomali görülür. İnsan için öldürücü doz 1mg./kg (beden ağırlığı)’dır.
“Termiğe Dur” Eylemi, Aliağa
SONCA
Gemi sökümcüler, kapasitesi ve dolaysıyla teknik kullanma süresi yıllar önce dolmuş olan Harmandalı çöp dökü alanına tehlikesiz olduğunu beyan ederek, atıklarını göndermektedirler. Aynı gemi sökümcüler, anımsayacaksınız, OTOPAN isimli gemide bir ton asbest bulunduğunu beyan etmişlerdi. Oysa Tehlikeli Gemi Sökümünü Önleme Girişimi, tehlikeli atık sınıfındaki asbestin 77,4 ton olduğunu kanıtlamış, geminin Hollanda’ya geri gönderilerek, asbestinin orada temizlenmesini sağlamıştı. Artık gemi sökümünden gelen atıkların içinde tehlikeli atık olmadığına inanılabilir mi? Sorumlular bu konuda güvence verebilirler mi? Bu güvencelerini hangi uzmanlarıyla yaptıkları denetimlerine dayandırabilecekler? Böyle bir denetim hiç yapılmış mıdır? Kadrolarında bu işin uzmanları var mıdır?
Demir çelik fabrikalarının Aliağa’da birikmiş en az on beş milyon ton elektrikli ark ocağı tozu vardır. Fabrika sahalarında, satın aldıkları verimli tarım topraklarında depolayıp Aliağa’da Bozköy civarında bir vadiye yığıyorlar. Bilimsel raporlarda ve araştırmalarda bu elektrikli ark ocakları tozlarını oluşturan kanserojen ağır metallerin, yer altı ve yer üstü sularına karıştığı gibi rüzgâr ile soluduğumuz havaya da karıştığı yazılmaktadır. Milyonlarca ton demir çelik atığı toz ve ne yapılacağı bilinmiyor. Ama bunlar yediğimizden, içtiğimizden, soluduğumuz havaya kadar yaşam düzenimizin içindeler.
Sadece bu kadar mı? Altın madenciliği, polimerik kompozit malzemelerle üretim yapanlar, boya fabrikaları tehlikeli atıklarını ne yapıyorlar? İzmir’in, demir çelik, altın madenciliği ve gemi sökümünden kaynaklananlar dışında, yılda en az 300 bin ton olan tehlikeli atığı nerededir? İZAYDAŞ’ın kapasitesi İzmir’in tehlikeli atık miktarının onda biri kadar. İZAYDAŞ, 35 bin ton/yıllık kapasitesiyle tüm Türkiye’ye hizmet veriyor. PETKİM 17.500 t/y atık yakma kapasiteli bir tesise sahipken, TÜPRAŞ 7.500 t/y bir yakma tesisine sahiptir. Türkiye’de üretilen tehlikeli atık miktarı TÜİK’e göre: 1.250.000 t/y; AB bazlı tahmin: 2.600.000 t/y; Envest: 2.600.000 t/y; HAWAMAN: 1.350.000 t/y’dır. Geriye kalan tehlikeli atıklar nerededir? Kaldı ki; atık yakma tesisleri de başlı başına dioksinlerin ve furanın kaynağıdırlar.
Bir ilâç fabrikasının atıklarını nasıl da gömdüğünü çok yakınlarda TV’lerde gördük, gazetelerde okuduk. Dünyada bugün en kârlı işler, silah, uyuşturucu, petrol ticaretleri gibi tehlikeli atık ticaretidir. Somali kıyılarına, Karadeniz’e atılan, dökülen tehlikeli atıkları biliyoruz. İtalyan mafyasının Sicilya açıklarına nükleer atık yüklü gemi batırdığını, Greenpeace örgütü yaptığı ölçümlerle kanıtladı. İskenderun Körfezi’ne, İspanya’nın tehlikeli atık niteliğindeki termik santral atığı yüklü ULLA isimli batırıldı. Çimento fabrikalarında tehlikeli atıklar yakılıyor. Ülkemizde bu fabrikaları İtalyan sermayesi satın almaktadır. İzmir’in merkezindeki Gaziemir İlçesi’ne nükleer santral atığı Europium 152 getirilip gömülebilmektedir. Sorumlu ve yetkili olanlar olayı saklamış, hafife almışlar ve sürüncemede bırakarak, suçluları tespit edip, yargılanarak cezalandırılmalarını sağlamamışlardır.
(*) Gelişmiş ülkeler, 1970’li yıllardan itibaren deri sanayinde ortaya çıkan çevre kirliliği, sanayide suyun fazla kullanımı, artan üretim ve işçilik maliyetleri nedeniyle deri işleme sanayini bırakmaya başlamışlardır. Bu ülkelerin düşük maliyetli deri ithalatını artırmaları ve giderek artan çevre koruma önlemleri, bunun sonucunda ortaya çıkan yüksek maliyetler nedeniyle bu alanı terk etmeye başlamışlar, ham deri işletmeciliği az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere doğru kaymaya başlamıştır. 1980’li yılların ikinci yarısından sonra, Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloku’nun dağılması serbest piyasa ekonomisinin giderek önem kazanması ve yaygınlaşması, deri ticareti ve sanayinde dengelerin değişmesine neden olmuştur. Deri üretim merkezi, Avrupa’dan doğuya doğru kaymaya başlamıştır.
Ege Bölgesi Sanayi Odası’nın düzenlediği üç günlük Polonya gezisine katılan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun 29 Eylül 2016 tarihinde Ege’deSonSöz isimli internet gazetesinde yayınlanan “Kocaoğlu’ndan ‘Varşova’ mesajları: Kültürpark, dönüşüm ve çehre!” başlıklı röportajının devamında yer alan diğer değerlendirmelerle ilgili aklımıza gelenleri şu şekilde özetlemeye devam edebiliriz:
“Kültürpark hakkında eleştirilere saygı duyuyorum. Eleştirileri titizlikle okuyorum. Aklımın ermediği yerlerde sonuç çıkarmaya çalışıyorum. 12 senedir böyle yürütüyorum. Amerika’daki Central Park ve İngiltere’de Hyde Park üzerinde Kültürpark’a yükleniliyor. Kültürpark bu iki park da değil… Eğer Central Park aranıyorsa İnciraltı’na, Kadifekale’ye gidecekler… İnciraltı’nı görecekler Central Park’ın nasıl yapıldığını, Kadifekale bir hayaldir, gerçekleşmiştir.”
Öncelikle bütün yazıp çizdiklerimizin, üstüne üstlük söylediklerimizin bir büyükşehir belediye başkanı tarafından izlenmesi, titizlikle okunması bizim için güzel bir şey…
Kendisine, şimdi yazacaklarımızı da okuyacağını bilerek teşekkür etmek istiyoruz bu ilgili, kulak veren tavrı için…
İnciraltı Kent Ormanı
Ancak bu teşekkürle birlikte bize ters, yanlış ya da eksik gelen şeyleri de söylememiz gerekiyor.
Birincisi aklının yetmediği yerde hemen sonuç çıkarmak yerine; öncelikle uzmanlara, bilim insanlarına, o işten anlayanlara başvurması gerektiğini düşünüyoruz.
İkincisi, bunu yapıp onun ruhunu okşayan uzmanları, danışmanları dinlemiş olsa bile buna rağmen karşı çıkanlar var deyip itiraz edenleri dinleyip anlatması, bilgi vermesi, ikna etmeye çalışması, değişime açık olduğunu, iddia edildiğinin aksine inatlaşmadığını göstermesi gerekiyor.
Çünkü yazılıp çizilenleri sadece okumanın ‘pasif’, yüzyüze iletişime geçip dinlemenin, konuşup tartışmanın ise izlemeye, okumaya göre daha ‘aktif’ bir katılım biçimi olduğunu hepimiz biliyor ve önemsiyoruz.
Ayrıca bu şekilde muhataplarını dikkate alıp onlara saygı göstermesinin taktik anlamda şimdiki tutumuna göre daha etkili olacağını tahmin ediyoruz.
Kendisi nasıl her ay Tarihi Havagazı Fabrikası Kültür Merkezi’nde yapılan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) toplantısına düzenli olarak gidip bu kentin iş adamlarını, sanayicilerini, sermaye sahiplerini dinliyor, projelerini tanıtıp onların görüşlerini alıyorsa –mesela- bizim İzmir Mimarlık Merkezi’nde yaptığımız toplantıya ya da diğer etkinliklerimize de gelip; hatta bizleri davet edeceği bir toplantıyı düzenleyip görüşlerimizi, önerilerimizi alabilir.
Böylelikle belediye bültenleri üzerinden gazetecilik yapanlara bahşettiği konuşma lütfunu bizi dinleyerek, bilgi vererek; hatta, ikna etmeye çalışarak yapabilir.
Kendisi 12 yıldır böyle yapmakla başarılı olduğunu düşünebilir ama ilk yıllardaki kendisine yönelik hoşgörü, sempati ve desteğin son yıllarda azaldığını; hatta siyasi başarısını simgeleyen oylarının da düştüğünün de farkındadır sanırım…
Kültürpark’ın, İnciraltı’nın ya da Kadifekale’nin neye benzediği ya da benzemediği konusuna gelince…
Evvelsi gün, yani 30 Eylül 2016 tarihinde bu konuların tartışmasına yardımcı olması dileğiyle Kent Stratejileri Merkezi’nin Facebook sayfasında Ali Özkır’ın 2007 yılında yazdığı “Kent Parkları Yönetim Modelinin Geliştirilmesi” isimli oldukça iyi, ciddi bir doktora tezini paylaştık.
Doğan Haber Ajansı muhabiri Mustafa Oğuz’un haberine göre Kadifekale eteklerine dikilen zeytin ağaçları 2016 yılında 5 ayrı kez yakıldı.
Daha sonra yaptığımız araştırmalarda ise bu araştırma ile ‘Doktor’ unvanını alan Ankara Üniversitesi Kalecik Meslek Yüksek Okulu öğretim üyesi olan Ali Özkır’ın, şu an Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda Koruma ve İzleme Dairesi Başkanı olarak görev yaptığını belirledik.
Dr. Ali Özkır’ın bu tezindeki bilimsel sınıflamalara göre parklar, ‘bölge’, ‘kent’, ‘semt’ ve ‘mahalle’ parkı olarak dörde ayrılıp bölge parklarının genellikle kentlere arabayla 1-2 saat uzaklıkta olduğu, kent parkının kent dokusu içinde ana rekreasyon alanlarını oluşturduğu, semt ve mahalle parklarının ise tek başına semt ve mahallelerdeki gereksinimleri karşıladığı anlatılmaktadır.
Bu çalışmada yer alan bilimsel bilgilere göre ‘kent parkı’, ‘kent merkez parkı’, Batı’daki adıyla ‘metropolitan parklar’ kentlinin kolay ulaşabileceği, kentin gürültü ve karmaşasından kurtulup rekreasyonel etkinliklerde bulunabileceği alanlar olarak tanımlanıyor. Buna ek olarak kent parklarının, kentin ekolojik dengesini korumak ve kentlinin rekreasyon ihtiyacını karşılamak üzere kentin odak noktalarında bulunması gereken, içinde toplumu oluşturan her yaş grubundan insanın aktif-pasif rekreasyon gereksinmelerini karşılamaya yönelik tesis ve olanaklara yer veren kent içi açık yeşil alanlar olduğu belirtiliyor.
“Kent parkları, karmaşık kentsel organizasyon içerisinde, kentleşmeye koşut olarak gelişen kopuk doğa-insan ilişkisinin yeniden kurulmasında çok önemli ve çeşitli işlevler yüklenen kamusal hizmet alanlarıdır. Kentsel yerleşmeler içinde genellikle merkezi olarak konumlanan, görsel olarak kentin bir parçası olan alanlardır. İnsanların günlük kullanım içinde rahatlıkla ulaşabilecekleri yerlerde bulunurlar ve yürüyüş, koşu, dış mekânda oturma, piknik yapma, oyun ve benzeri gibi bireysel ya da grup eylemlerine olanak sağlayan alanlardır. Kent parkları New York Central Park, Boston Common’ı ya da Londra parklarında olduğu gibi merkez imge ve buluşma noktası olabilirler.“ (1)
Kent parkları kullanış şekillerine göre botanik ve hayvanat bahçeleri, eğlence, sanat, tarih parkları ve kültürparklar şeklinde sınıflanıp ülkemize özgü bir tür olan kültürparkların, sahip oldukları doğal değerler yanında bünyelerinde eğlence, sergileme, sanat, eğitim gibi çeşitli aktiviteleri barındırdıkları anlatılıp kültürparkların, Türkiye’deki planlı kent parklarının ilk denemeleri olduğu ifade edilmektedir. Kültürparklar tam anlamıyla doğanın kopyası olmaya çalışan doğal parklar değildir. Kültürparklar, konulu parklardır ve adından gelen kültür fonksiyonu, bir yerde tasarımcıyı; bilgilendirmek, parkta eğitsel ve eğlendirici aktiviteler bulundurmaya yönlendirmektedir.
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi İzmir Yangını’ndan kalan boş bir alanın hem bir kent parkı hem de Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne yapılan İzmir Enternasyonal Fuarı’nın yapılacağı bir mekan olarak tasarlanan Kültürpark’ta senenin sadece 10-15 günü İzmir Enternasyonal Fuarı’nın yapılıyor olması, alanın bu süre dışında bu büyüklükte başka bir etkinliğe ev sahipliği yapmaması onun kent parkı olmadığını göstermez.
İzmir Kültürpark
Bu anlamda, Kültürpark’ın, yılın sadece 10-15 günü İzmir Enternasyonal Fuarı’nın yapıldığı, bunun dışında kalan günlerde İzmirlilerin kültürel ve rekreasyonel gereksinimlerini karşılayan bir kent parkı olduğu söylenebilir.
Günümüzde uluslararası fuarcılık alanında İzmir Enternasyonal Fuarı (İEF) gibi fuarların artık işlevinin kalmaması, hepimizin bildiği gibi yabancı ülkelerin ve firmaların Fuar’a ilgisini zaman içinde azaltmış; böylelikle İzmir Enternasyonal Fuarı son 10-20 yıl içinde ‘Enternasyonal’ olma özelliğini kaybetmiştir.
Bunun en somut örneği ise 2016 yılında yapılan 85. İzmir Enternasyonal Fuarı’na katılan ülkelere ve firmalara tahsis edilen hollerdeki acıklı görünümdür.
Bu görünüm karşısında bu kentin belediye başkanı ile meslek odası başkanlarının, iş adamlarının, ihracatçılarının Fuar’ın enternasyonal olduğunu iddia etmeleri mümkün değildir. Nitekim bu yılki Fuar’a gelen yabancı ülke ve firma temsilcileriyle yapılan toplantı ve görüşmeler bile Fuar alanı yerine Swiss Hotel’de yapılmıştır.
Bütün bu gelişmeler karşısında, bu kentin resmi, sivil, yerel ve ticari aktörleri, kamuoyu önderleri ve halkı bir an önce bir araya gelerek İzmir Enternasyonal Fuarı’nın geleceğiyle bundan böyle neye dönüştürüleceğini tartışmalı, İzmirlilerin “panayır” adını verdiği bu organizasyona “enternasyonal fuar” diyerek kendini kandırmaktan vazgeçmelidir.
Tabii ki İnciraltı ile Kadifekale’deki ağaçlandırmaların hiçbir zaman Central Park’la ya da Hyde Park’la ilgisinin olmadığını, belediyenin şimdiye kadar ortaya koyduğu performansla böyle bir gelecekten mahrum kaldıklarını da bilerek…
(1) Özkır, Ali; Kent Parkları Yönetim Modelinin Geliştirilmesi, 2007, Yayınlanmamış Doktora Tezi, s.15