
- 2016 Birincilik Ödülü – Tevfik Adatepe

































































Ali Rıza Avcan
Geçtiğimiz günlerde son iki yıldır yaşayıp yöneticiliğini yaptığım apartmanın asansörü ilk kez yıllık denetimden geçerek “kırmızı etiket” almaya; yani “güvenilmez asansör” olmaya hak kazandı.
Oysa bu asansör, iki yıllık bir binanın asansörüydü ve her ay ücreti ayrıca ödenmek üzere düzenli kontrol edilip eksiklikleri anında gideriliyordu. O nedenle de; yani hiçbir eksiği gediği olmadığı için belediyeden ruhsat alarak çalışıyordu.
Asansörün aylık kontrolünü yapan firma yetkilisi ile gelen kontrol memuru, bu işi 2016 yılında Karşıyaka Belediyesi‘nden sözleşme ile aldıklarını, ancak ilk yıl yeterince denetim yapamadıklarını, 2017 yılında ise tüm asansörlü yapıları kontrol edeceklerini belirterek sahip olduğu yetkiyi belgeleyen yazıları sundu.
Yapılan 10-15 dakikalık denetim sonrasında mevcut ampullerin değiştirilmesi gibi bir iki eksiklikten bahsederek 245 liralık denetim ücretini tahsil etti ve bu denetimle ilgili raporun elektronik posta ile gönderileceğini söyledi.
Aradan 7-8 gün geçtikten sonra gelen raporda ise iki yıllık asansörümüzde 17 adet eksiklik olduğu belirtiliyor ve bu eksiklikleri 30 gün içinde gidermemiz isteniyordu.

Bu arada asansörün düzenli bakımını yapan firma yetkilisi de ayrıca arayarak aynı raporun bir örneğinin kendilerine geldiğini ve bu eksiklikleri gidermek için bir teklif hazırladıklarını söyledi.
Firma yetkilisi ile yüzyüze yaptığım görüşmede ise asansörlerin sahip olması gereken teknik özelliklerin 2017 yılında değiştirildiğini, bizim asansörümüzün 2015 yılındaki koşullara göre ruhsat aldığını ancak bu yeni hükümlere göre yetersiz olduğunu, o nedenle “kırmızı etiket” aldığını, bu etiketin 30 günlük süre içinde yapılacak müdahale ile “mavi” ya da “yeşil” etikete yükseltilebileceğini, en üst derece olan “yeşil” etiket almamız durumunda bunun gelecek yıl için garanti olmadığını, daha fazla masraf yaparak “yeşil etiket” almış bir asansörün izleyen yıllarda aynı etiketi almak gibi bir şansa sahip olmadığını, “yeşil etiket” almış bir asansörün gelecek yıllardaki denetimlerde pekala da “kırmızı etiket” alabileceğini, şayet “mavi etiketi” hedeflersek hem daha az masraf yapacağımızı, hem de “yeşil etiket” kapsamına giren eksikliklerimiz için zaman kazanabileceğimizi ifade etti. Bunu söylerken de önümüzdeki yıllarda Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı‘nın asansör yönetmeliğinde yine bir değişiklik yaparak yeni koşullar öne sürebileceğini de hatırlatmadan geçmedi.
Böylelikle 10 daireli bir apartmandaki 17 adet kusuru bulunan bir asansörün öncelikle “mavi etiket” düzeyindeki kusurlarını gidermek için ya 1.500 lira ya da buna ilave olarak “yeşil etiket” düzeyindeki kusurlarını gidermek için de ayrıca 1.000 lira; toplam olarak 2.500 lira ödeyecektik. Hem de bu ödeme sadece bir yıl için geçerli olacak, önümüzdeki yıllarda önümüze hangi kusurların ve bedellerin çıkacağını bilmeden her yıl yeni bir bilmece ile karşılaşıp devamlı birilerini zengin edecektik.
Oysa biz iki yıllık asansörümüzden memnunduk ve düzenli bakımı için hassas davranıyorduk.
Ayrıca kentin başka mahallelerinde binmeye korktuğumuz asansörleri hatırladıkça bizim asansörümüze açıkça haksızlık edildiğini düşünüyorduk.
Bu olayı daha geniş bir açıdan düşündüğümüzde ise karşımıza çıkan ilk şey, asıl olarak belediyelere ait bir görevin açık bir özelleştirme sonucunda özel bir şirkete devredilmiş, sözleşme ile verilmiş olmasıydı.
Oysa belediye, özelimizde Karşıyaka Belediyesi zaten bu asansörlere inşaatın bitiminde ruhsat veriyordu. Ayrıca bir asansörün teknik denetimini yapmak gibi çok zor olmayan bir işi hem bilgi hem de insan kaynağı açısından yapabilecek güçteydi. Bu anlamda Karşıyaka Belediyesi ya da diğer belediyeler bu denetim işini kendi elemanlarıyla yapabilecekken niye bir şirkete veriyor, bu denetimi kendisi yapmıyordu?
Karşımıza çıkan ikinci şey ise asansörlerle ilgili teknik koşullarda sık sık yapılan değişikliklerle bu malzemeyi üreten, dağıtan, monte edip çalıştıran ve bakımını yapan sektör ve alt sektör firmalarına, kuruluşlarına, ithalatçılarına yeni yeni iş alanları bulunmuş olmasıydı.
İşte o nedenle, asansördeki kusurları giderecek firma yetkilileri bile gelecekteki değişikliklerden pek emin olmadıklarını ortaya koyarak en azından denetim yapılan yılı kurtarmamızı öneriyor, “gelecek yıl ne olur, bilinmez” deyip belki de bu para sağma işini uzun vadede yıllara yayıyorlardı.

Evet, kapitalizm bir kez daha asansör denetimi konusunu, bizim güvenlik kaygılarımız üzerinden bir riske dönüştürerek ve bu riskle ilgili eşikleri her yıl değiştirerek bir kazanca dönüştürüyor, bu kazancın “sürdürülebilirliğini” sağlamak amacıyla da bu işi bir risk yönetimine dönüştürüyordu….
Şimdi düşünün, en azından benim yaşadığım Karşıyaka’da kaç adet asansörlü binanın böylesi bir macera yaşayacağını ya da yaşadığını ve bu macera sonucunda bu işi kendisi yapmayıp özelleştirme yoluna giden Karşıyaka Belediyesi ile asansör sektörünün cebine ne düzeyde bir kazancın gireceğini….
Ama her şeyden önemlisi, bakanlık-belediye-asansör sektörü üçgenindeki yeni bir menfaat şebekesinin, her yıl devamlı değiştirdikleri güvenlik limitlerini kullanmak suretiyle bizleri “köşeye sıkıştırılmış zorunlu müşteriler” olarak her geçen gün daha fazla zorlayıp yoksullaştırmasıdır.
YORGUN ÇARŞI
Bakışların Arap atı
Yüreğin göğsüne yük
Cumbalarında gülen
Yaşlı yüzler
Uzun çarşılarından büyük
Mevlüt ve teravi
Kokar aktarları
Çekmecelerinde
Az karanfil, bol hüzün
Mağazaların gecekondusu
İşporta
Çay kaşığı, limonluk ve bardak
Kimbilir, şu sabun satıcı
Ve terlik çağırtkanı
Eski bir meddah
Uzun bir alacakaranlık
Ve eski bir sudur Kemeraltı
Yıkıntısından
Yeni rüzgarlar doğacak
HİDAYET KARAKUŞ / Kemeraltı Şiirleri

İZMİR
Kan kardeşi hayatın
armağanı anıların
yasemen kokar
Ay dolanır şavkı vurur
meltemin sabahına
akşamın imbatına
İzmir yaşar ve yaşanır
ömrüm,İzmir misali
yasemen kokar
Ay çıplaktır,ışığı da
İzmir hem ay
hem ayın ışığı kokar
REFİK DURBAŞ

ÜÇ ANI ÜÇ ŞEHİR
sığırcıkların altından geçiyorduk,kara
bir güneşle beraber ve caddelerde
yalnız kuş ölüleri,yıkık evler,büyük
düşlerim,güz yaprakları,sinema afişleri
eski
bir çınar
yağmura duruyordu kalabalıklar
‘avare yıllar’ı imzalıyormuş
sergi kitabevinde
orhan kemal.
bin dokuz yüz altmış sekizdi, ankara.
puslu bir gündü, yıldönümü nagazaki’nin
ve taşıyordum yanımda tıp kitaplarıyla
radyoaktivite’yi
genişletiyordum gülüşünü
güzelim bir kız çocuğunun
sarışın, gözleri çimen yeşili
bu çocuk da ölebilirdi
kalırdı sadece
yeşil bir çuhada kırmızı kan
izleri.
anlatmalıyım
başkalarına
anlatmalıyım
radyoaktivite’yi.
yağmur hızlandı,sığınsam yağmur duraklarına
ah,sevgilimse sevdiğim bir dize gibi aklımda
belki nazım’dan
belki rembo, neruda.
bin dokuz yüz altmış sekizdi, ankara.
pia pastanesinde bekliyordum
güzel bir gelecek için mavi kenarlı düşlerimi
karanlık yüzlü
bir adam
her an,gelip götürebilirdi beni
düşünüyordum yaşayanları sur kovuklarında
düşünüyordum neler olup bitiyor dünyada.
işçi bir kızı bekliyordum, sevgilimdi
içimde grev fırtınalarının estirdiği
uğultularla.
bin dokuz yüz altmış sekizdi, istanbul.
koşarak binlerce ayak pasaporta
denize doğru,sütliman bir denize
koşarak.
nasıl da
düşenler üst üste yığılıyordu
ve uzakta yabancı bir filonun çelikleri
parlıyordu
ve kalbim derin çarpıntılarla
bir sürü şeyi üst üste yığıyordu.
yukardan
çığlık çığlığa
bir martı sürüsü geçiyordu.
bin dokuz yüz altmış sekizdi, izmir.
BEHÇET AYSAN / 1978, tivoli birahanesi, izmir

GEL HADİ PARKA GİDELİM!
Gel, hadi parka gidelim.
Aylardan mayıs olsun
İlk günleri,en başları
Ara sokaklardan gelen ıhlamurların erken kokusunu duy
ve gülümse.
Parkına bak ve gülümse.
Sen istedin,
yarısı aydınlık yarısı karanlık oldu.
Genç kadınlarla genç erkeklerin ağız ağıza öpüşmelerinin
kokusunu duyabiliyor musun?
Dil dile vuruyor,
Diş dişi kamaştırıyor
Kadınların koltukaltları terli, apışaraları da
Ve erkeklerine sımsıkı sarılıyorlar.
Sen istedin,
Sen böyle istedin ve böyle oldu.
Karanlık, ağaçlar…
Tedirginlik duymayan puhu kuşlarının göğüs geçirmeleri…
Bir kadın iç çekip inliyor,
mutlu.
sen istedin ve böyle oldu.
Çok uzaklarda,diyelim Grand Otel’in bahçesinde bir kadın şarkıcı şarkı söylüyor.
Parka kadar uzanan sesini duyuyor musun?
Ne diyor?
Diyor ki… Evet,biliyorum; hep aynı şarkı…
Kadın ve erkek… Ayrılık…
Onmaz bir tutku,
Ah, sevmek!
TARIK DURSUN K.

SMYRNA BLEUS
inga pee yudum yudum erimeden
sabahın yıldızlı aydınlığında
dudaklarından kaldırımlara dökülen
senin kanın mıdır bilemem
yalnız çığlıkların hatırımda
rıhtımda pazartesi sularında
gözlerinde bir rakı bulanıklığı
bir uğultu cigaranın dumanında
mermer dişlerinin soğukluğu
bıçağımın üstündeki korkak buğu
oyulmuş bileklerin hatırımda
rıhtımda pazartesi sularında
gece mavisine boyalı saçların
devler hıçkırır şarkılarında
dönük bir deniz gibi tutarsın
nefesin hem erkek hem kadın
ökçesiz pabuçların hatırımda
rıhtımda pazartesi sularında
kıvırcık kirpikli bir çocuk bağırır
yıkılmış inga pee’nin burnunda
küpeştenin demirlerini ısırır
ellerim kelepçeli,kulaklarım sağır
yalnız smyrna bleus hatırımda
rıhtımda pazartesi sularında
ATİLLA İLHAN

BADEMLİ
Eşref saatiyle badem uyanıp er-erken
O acemi mevsimi günevveli baştan çıkarmaya
Baharlar açmış tekmil,Bahara nispet veriyor
Aşkın ocağından tüten o esirik Buhur
-Bilmez mi evvelsi yıl nasıl aldatıldığını!
Yine de başı bulutlarda ya siz ona bakın
Böyle başladı işte Romen bir bademin Romanı
Boş yaprağa körpe körpe yapraklar yazdı Yeşilistan
Çağla diye dallara üşüşen çocuklar kadar çocuktur
Çağlalar ki onlar bademin yeşile çalan çocukluğu
Dolanır dururlar çingene sofralarının çergilerinde
Kilosun ağır satsalar da gavurun İzmir’inde…
Öbür ağaçlar da katılmış zaten ferah-feza ahengine
Saçılıp saçılıp döküldükçe gayrı bahçe değil o bahçe
Pembe açsa da kimi,günlerce ağarmaz o “beyaz gece…”
CAN YÜCEL

“Marksizm ve Ekoloji“, Montly Review Bağımsız Sosyalist Dergi, Ağustos 2017/3, Fiyatı: 16 TL.
Bağımsız sosyalist dergi Montly Review‘ın son sayısında, “Marksizm ve Ekoloji” konusu ele alınmış.
Dergide John Bellamy Foster ile Brett Clark‘ın “Marksizm ve Ekolojinin Diyalektiği“, Paul Burkett‘in “Eko-Devrimci Taşma Noktası“, Evren Hoşgör‘ün “Kapitalizmin Üçlü Krizi ve Krizden Çıkış Yolları: Yeşil Ekonomi“, Kohei Saito‘nun “Marx’ın Ekoloji Defterleri“, Özay Göztepe‘nin “Neoliberal Talanın Gözde Uygulaması: Acele Kamulaştırma“, Martin Empson‘ın “Doğa, Emek ve Kapitalizmin Doğuşu“, Adnan Çobanoğlu‘nun “İklim, Tarım ve Ekoloji” başlıklı makaleleri, Kritik bölümünde ise Tijen Demir‘in “Sosyalizmin Ötesi: Ekososyalizm Olabilir mi?” değerlendirmesi bulunuyor.

EDİTÖR’DEN
Gamze Yücesan-Özdemir
21. yüzyılın başında ekoloji tartışmaları hem akademide ve bilim üretim alanında hem de toplumsal mücadele zeminlerinde ciddi bir görünürlük kazanmıştır. Günümüzde ekolojik kriz tartışmaları bu iki temel boyut üzerinden ilerlemektedir.
Bir yandan ekolojik krizin derinleşmesi, diğer yandan ise dünyanın belli coğrafyalarında bu krizin görünür olduğu somut mücadelelerin yükselişi; ekolojik krizi anlayacak bir sosyal bilim anlayışı kadar söz konusu toplumsal mücadele alanlarının siyasallaşmasına ilişkin bir kavrayışı da gerekli kılmaktadır.
Ekoloji sorununa ilişkin hem bilgi üretim alanını hem de toplumsal mücadele zeminini bir arada kavrayan ve açıklayan bütünsel bir yaklaşım kritiktir. BU bütünsel yaklaşımın ise, felsefi-bilimsel kökenleri, yöntemi ve de siyasal stratejisi ve ufku olmalıdır.
Ekolojik krize dair bütünsel bir yaklaşımın felsefi-bilimsel kökenlerinin oluşturulmasında önemli olan tarihsel maddeci kavrayışa sahip çıkmaktır. 21. yüzyılın Marksist tartışmaları, ekolojik kriz çağında tarihsel maddeciliği yorumlarken Marx‘ın tarih kavrayışının zeminini oluşturan insan ve doğa yaklaşımlarını temel almaktadır. Bu noktada, Marx‘ın maddeci tarih kavrayışının maddeci doğa kavrayışıyla iç içeliği yeniden vurgulanıyor; Tarihsel maddeci bir kavrayışta insani varoluş tarihsel-toplumsal olduğu kadar aynı zamanda doğal-ekolojik bir oluşum olarak da kavranıyor.
Ekolojik krize ilişkin tarihsel maddeci bir analiz bugün her zamankinden kritiktir. Zira ekoloji alanı, bir yandan burjuva biliminin “yeşil ekonomi” tartışmaları ile istila edilmektedir. Burjuva sosyal bilimler alanı yeni bir hegemonya projesi olarak görebileceğimiz bir ekoloji yanlısı kalkınma söylemleri geliştirmektedir. Ancak bu, yaşanan krize gerçek bir çözüm bulmaktan çok mevcut krizin kısa vadeli çözümleri veya krizin ortaya çıkardığı durumları da yeni birikim alanlarına çevirme hamleleri olarak yaşanmaktadır.
Diğer yandan, sol içi tartışmalarda postmodernist, postyapılsalcı ve toplumsal inşacı ekolojik yaklaşımlar maddeci diyalektiği rayından çıkarmaktadır. Bu yaklaşımlar, kapitalizmin doğa üzerindeki hakimiyetinin mutlaklaştırdığını varsayarak, doğa ve toplum arasındaki ayrımın ve çelişkinin ortadan kalktığını iddia ederler. Böyle bir iddia, kapitalist sistemin ekolojik kriz için önerdiği kısa vadeli, temelde yine kapitalist birikime hizmet eden çözümleri meşrulaştıran bir gerekçe oluşturur. Eğer doğa kapitalist toplum içindeki bir dizi ilişkiden ibaret hale geldiyse, doğanın yıkımının önüne geçmek için doğa ve toplum ilişkisinde devrimci bir dönüşüm değil, sermaye birikim mantığının sürdürülebilirliği ve yenilenebilirliği içerecek şekilde yeniden düzenlenmesi gerekecektir. Oysa maddeci diyalektik, doğanın insan toplumundan özerk hareketini de göz önüne alarak, doğanın sunduğu koşullarda insanın potansiyelini mümkün olan en kapsamlı şekilde gerçekleştirmesini sağlayacak bir doğa-toplum ilişkisinin kurulmasını talep etmektedir.
Ekolojik kriz tartışmalarının ikinci boyutunu ise toplumsal mücadele ve siyasal ufuk tartışmaları oluşturur. Burada hem söz konusu hareketlerin sınıfsal bileşimi ve anlamı hem de kapitalizme karşı bir toplum savunusu gündemi öne çıkmaktadır.
Türkiye gibi ülkelerde ekolojik gündeme ilişkin 21. yüzyılda ortaya çıkan belirgin eğilim, kent ve kırlardaki müşterek alanların sermaye birikimine dahil edilmesi ve özel mülkiyet haline getirilmesi sürecidir. Bunun sonucu olarak, ekolojik mücadeleler küçük burjuva nitelikli “duyarlılıkların” ötesinde, kent ve kır emekçilerinin doğrudan yaşam problemleri olarak mücadele gündemine girmiştir. Bu süreç ekolojik hareketlerin hem coğrafyasını kentten kıra doğru, hem de sınıfsal bileşimini diğer işçi sınıfı katmanlarına doğru genişletmiştir.
Bu ciddi dönüşüm ve genişleme, hem içerdiği siyasallaşma potansiyeli hem de yeni mücadele pratikleri itibariyle kapitalizm karşıtı önemli bir yol açmaktadır. BUna karşın sistem karşıtı bir mücadele hedefi taşımayan idelojik-söylemsel üretimler, yükselmekte olan birçok muhalefet hareketinin gündemini biçimlendirmektedir.
Tarihsel maddeci bir ekoloji yaklaşımı, kapitalizmi aşan bir siyasallaşma kavrayışını ve pratiğini öne çıkarması bakımından kritiktir. Kötüleşen çevresel koşullar ve işçi sınıfının kentsel/kırsal bileşimlerine yönelik mülksüzleştirme ve yoksullaştırma, ekolojik kriz karşıtı halkçı kalkışmalarda kendini görünür kılıyor. “Ya sosyalizm ya barbarlık” bugün, hem geleneksel hem de yepyeni bir anlam taşıyor. Dolayısıyla tarihsel maddeci ekoloji kavrayışı, neoliberal kapitalist düzenin dünyaya dayattığı barbarca çevresel koşulların, kapitalist düzenin ayrılmaz bir parçası olduğunu ve buradan bir kopuş olmadıkça insanlığın kurtuluşunun mümkün olmadığını bize tekrar hatırlatıyor.
“Marksizm ve Ekoloji” dosyasında hem yurtdışından, hem de yurtiçinden makaleler ve katkılar bulunuyor. Yurtdışından katkı sunan makaleler, John Bellamy Foster, Brett Clark, Paul Burkett, Hannah Holleman, Martin Empson ve Kohel Saito tarafından kaleme alındılar. Evren Hoşgör‘ün yeşil ekonomi tartışmalarını gündeme getiren yazısı, Özay Göztepe‘nin acele kamulaştırma yazısı ve Adnan Çobanoğlu‘nun iklim ve çevre mücadelesine ilişkin yazısı ise dosyamıza Türkiye’den gelen katkılar. Kritik bölümünde ise Michael Löwy‘nin Ekososyalizm kitabını Tijen Demir değerlendirdi.
Kronik ise, Türkiye gündemini son dönemde meşgul eden neoliberal tarım politikalarını ve mevsimlik tarım işçilerini mercek altına almaktadır. Neoliberal politikalarla piyasanın yıkıcılığına terk edilen, üretim kapasitesi zayıflayan ve kır emekçisi iflas noktasına getirilen tarım, ülkeyi besleme özelliğimi yitirmiş durumdadır. Mevsimlik tarım işçilerinin maruz kaldıkları uygulamalar ise güvencesizlik ve geleceksizlik tartışmalarında, en katlanılamaz, en kötü ve en acımasız olanlardır. Mevsimlik tarım işçilerinin çalışma ve yaşam koşulları ciddi bir mücadele alanı olarak karşımızda durmaktadır.
“Marksizm ve Ekoloji” tartışmalarında Montly Review dergisi oldukça başat durumdadır. Özellikle derginin, editörü, John Bellamy Foster, tarihsel maddeci bir ekolojiyi tüm kafa karışıklıklarına karşı durarak savunmakta ve Montly Review da bu savunusunun görünür hale geldiği başat mecra olmaktadır. Montly Review Türkiye olarak derginin önemli bir savunma hattını 3. sayımıza taşımaya çalıştık. Bu sayı konu üzerine tüm tartışmaları bitiren değil, tam tersine verimli tartışma gündemleri için alternatif bir başlangıç noktası teşkil etme gayesinin bir ürünüdür.
Herkese iyi okumalar. Gelecek sayıda buluşmak üzere…
Ali Rıza Avcan
İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli, 1991 yılında yapılan bir kongreye sunduğu “Kentlerde Büyük Projelerin Meşruiyetinin Kurulması ve Yönetimi Üzerine” başlıklı bildirisinde, büyük projelerin hazırlanması ve uygulanması süreçlerinde şeffaf olunmadığı takdirde belediyelerin üstünde kuşku hâleleri oluşacağını söylemiş. (1)
“Hâle” sözcüğü sözlüklerde “ağıl“, “ayla” ya da “ışık halkası” şeklinde açıklanan bir sözcük. Bu sözcüğün İngilizce karşılığı ise “aureola” ya da “halo” anlamına geliyor ki; Hırıstiyan ikonografisinde genellikle “Saint” olarak tanımlanan “Aziz“lerin başının üstündeki ışıktan oluşan halkayı ifade ediyor. O nedenle, “şeref nuru” olarak da tanımlandığı oluyor…
İnancın simgesi olarak kabul edilmiş bu simgenin bir anda sayın Tekeli’nin ifade ettiği “kuşkunun” simgesine dönüşmesi ise oldukça ironik bir durum… İnanırken inanmamak ve bunu yine aynı simge ile anlatmaya çalışmak… İnancın simgesi olan bir ışık halkasının bir anda kuşkunun simgesine dönüşmesi…
Demek ki inanmakla inanmamak, güvenmekle güvenmemek arasındaki fark, aynı simgeyi kullanacak kadar bir birine yakın, birbiri ile ilişkili bir ruh hali…
Hele ki güvenmenin temeli olan doğru, sağlıklı bilginin olmadığı, bilginin paylaşımdan kaçırıldığı durumlarda….
O anlamda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 dönemi faaliyetleriyle ilgili stratejik planının “İlkelerimiz” bölümünde, “dürüst, güvenilir, adil ve tarafsız olmak“, “hesap verebilirlik ve şeffaflık” gibi iddialarınız olsa bile…
Şayet bize; yani kamuya ya da İzmirliler’e ait paralarla kurduğunuz ve bu nedenle kamu şirketi olarak gördüğümüz belediye şirketlerindeki birtakım bilgileri, “ticari sır” olarak tanımlanan perdelerin arkasına saklıyor, kamuya ait bilgiyi kamudan kaçırıyorsanız…
Geçtiğimiz aylarda İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sermayesinin tamamına ya da bir kısmına sahip olduğu şirketlerin mali, finansal ve yönetsel bilgilerini; özellikle de hangi şirketlerin ne ölçüde zarar ettiğini öğrenmek için girişimde bulunduk. Bu amaçla İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde bu şirketlerin koordinasyonundan sorumlu olan İşletme İştirakler ve Yerel Hizmetler Dairesi Başkanlığı Şirketler ve Kuruluşlar Şube Müdürlüğü‘nden Bilgi Edinme Kanunu uyarınca bilgi istedik.
Aldığımız yanıt, her bir şirketin tüzel kişiliği birbirinden farklı olduğu için her birine ayrı ayrı başvurarak bilgi alabileceğimiz şeklindeydi. Yani işi yokuşa sürüp aslında kendilerinde bulunan bu bilgileri vermekten kaçınıyorlardı.
Bunun üzerine yine Bilgi Edinme Kanunu‘na göre Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu‘na başvurduk. Bu başvuruda yapılan işlemin doğru olmadığını, talep ettiğimiz bilgilerin asıl olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde olduğunu ifade ettik.
Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu 14 Eylül 2017 tarih, 2017/1485 sayılı kararında “…adı geçen şirketlere ayrı ayrı başvurulması gerektiği şeklinde cevap vermesinde kanuna uyarlılık bulunmamaktadır. Bu nedenle itiraz sahibinin talep etmiş olduğu bilgilerin hali hazırda kurum kayıtlarında mevcut olması durumunda 4982 sayılı Kanun ve ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde değerlendirilerek, başvuru sahibine bir cevap verilmesi gerektiğinin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na bildirilmesine oybirliği ile karar verilmiştir.” denilmiş olmasına karşın bu karar uyarınca İzmir Büyükşehir Belediyesi İşletme İştirakler ve Yerel Hizmetler Dairesi Başkanlığı adına İşletme İştirakler ve Yerel Hizmetler Dairesi Başkanı Hakan Öztürk imzasıyla tarafıma gönderilen 29 Eylül 2017 tarih, 51053830-622.01-E.251487 sayılı cevabi yazıda ise bu bilgilerin bir kısmını ticaret sicilinden öğrenebileceğimiz, diğer kısımlarının da “ticari sır” olması gerekçesiyle verilemeyeceği söyleniyordu.

Şimdi bu durumda, verilen bu yasa dışı cevap hakkında yasal hakkımızı kullanarak hem istediğimiz bilgileri alacak hem de sahip oldukları yetkileri aşarak bu tür yazışmaların altına imza atan görevliler hakkında hukuki kovuşturma yoluna gidecek olmakla birlikte şirketler hakkındaki bilgileri değişik gerekçelerle vermekten kaçınan belediye yöneticilerine şu soruları açık bir şekilde sormamız gerekiyor:
1. Bilgilerinizi bize vermekten kaçındığınız şirketler, belediyeye; yani kamuya ait mali kaynakların kullanımı suretiyle kurulmamış mıdır? O nedenle sermayeleri, bizlerin verdiği vergi, harç ve ücretlerle oluşan bütçelerle oluşturulan şirketlerle ilgili bilgileri bizimle niye paylaşmıyorsunuz?
2. Fitch ya da Moody’s gibi yabancı uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarına; sizin performansınızı ortaya koyan raporları yazmaları için hem de üstüne binlerce lira ödeyerek verdiğiniz bu bilgileri niye Türk halkından ve İzmirliler’den saklıyorsunuz?
3. Şirketlerle ilgili bilgileri bizlerle paylaşmayışınızın nedeni, yoksa bu şirketlerle ilgili bilmemizi istemediğiniz bilgi ve gelişmeler midir?
4. Bizlerle paylaşmadığınız bilgilerin kaynağında yanlışlıklar, eksiklikler, yetersizlikler ve kötü bir yönetim anlayışı mı yatmaktadır?

5. Şirketlerle ilgili bilgileri, “biz aslında Bilgi Edinme Kanunu kapsamında değiliz” ya da “bu bilgiler ticari sırdır” gibi sudan gerekçelerle saklarken kurumunuzun üstünde “kuşku haleleri” oluşturacak şekilde kurumsal itibarınıza zarar verdiğinizin ve belediyenizin stratejik planında yazılı olan “şeffaflık“, “hesap verebilirlik“, “dürüst ve güvenilir olmak” gibi ilkelere aykırı davrandığınızın farkında mısınız?
6. Türk Ticaret Kanunu ile tanımlanan ve serbest piyasada birbirleriyle rekabet eden şirketler için geçerli olan “ticari sır” gerekçesini, rakibi bulunmayan tekel konumundaki şirketleriniz için ileri sürmek ne ölçüde anlamlıdır ve bu anlayış Cumhuriyet Halk Partisi‘nin dile getirdiği siyasi görüşlerle ne ölçüde örtüşmektedir?
7. Belediye şirketlerine ait bilgileri halktan saklayarak, belediye ile ilgili her kurumsal eleştiride “dürüstlük”, “güvenilir” ve “adil olma” gibi kişisel özelliklerini öne çıkararak savunmaya geçen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun oluşturduğu kişisel itibar, politika ve algıya zarar vermiş olmuyor musunuz?
8. Her şeyden önemlisi, Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu‘nun kararına aykırı olarak bu bilgileri vermekten ısrarlı bir şekilde kaçınan belediye yöneticileri kendi belediye başkanlarının da destek verdiği “HAK, HUKUK, ADALET” mücadelesi kapsamında yaptıklarını adil bulmakta mıdırlar?
(1) Tekeli, İlhan: “Kentlerde Büyük Projelerin Meşruiyetinin Kurulması ve Yönetimi Üzerine“, İlhan Tekeli Toplu Eserler.6, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul,2009., s. 177-185
İstanbul, Tuzla Belediyesi’nin düzenlediği “Çocuk ve Şehir” konulu 3. Geleneksel Fotoğraf Yarışması’nın şartnamesinden:
“Sevmekle başlar her şey ve sevmekle devam eder…
İnsanı sevmek, doğayı sevmek, çevreyi sevmek ve tabii ki yaşadığı şehri sevmek. Sokaklardaki izlerden geçmişin gizlerine uzanan yollarla mutluluk, hüzün, kavuşma, ayrılık ve dostlukların paylaşıldığı sokakların gölgeleri içinden, yüzler, kültür mirası eserler, anılar, doğa ve her canlıyla paylaşılan şehrin kadraja yansımasını paylaşmak isteyen gönüllerin, gönüllü festivali için bir arada olacağız.
Bir şehri memleket yapan en mühim duygudur belki paylaşmak. Sokakları, gökyüzünü, sevgiyi, mutluluğu paylaşmak ve komşunun penceresinde güven olmak, ses olmak, günaydın demek yeni güne…
Geleceğimiz olan çocuklarımız, yüzlerinde gülüş, kalplerinde sevmenin en yalın hali ve paylaşma duygusunun manevi sonsuzluğu içinde, şehrin sokakların işitebileceği en güzel şarkı ve iyiliğe ilham veren çocuklarımız ile mutlu gülen şehirler…
Bir şehri memleket yapan paylaşma duygusu sanatla buluşup, şehrin güzelliklerini kadrajla ölümsüzleştirip, paylaşmanın doyumsuz hazzı ile milyonlara ulaştırmak için Tuzla Belediyesi 3. Geleneksel Fotoğraf Yarışmasına varmış olmanın sevinci içindeyiz.
Tuzla Belediyesi olarak, kültürel çalışmalarımıza sanatın her yönüne ulaşma gayretiyle devam ediyoruz. Fotoğraf severler ve fotoğraf sanatçılarımızı hem bir araya getirmek hem de onların gözüyle kentimizi işlemek, kentimizin güzelliklerini paylaşmak gayesiyle Tuzla 3. Geleneksel Fotoğraf Yarışması’nı düzenliyoruz. Şehrimize duygularımızı katarak güzelleştirmek isterken, güzellikleri de paylaşarak artan mutluluklara dönüştürmeyi istiyoruz.
Bu gaye ve duygular ile tüm fotoğraf sanatçılarımızı bir şenlik havası içinde geçmesini dilediğimiz etkinliğimize katılmaya davet ediyoruz.“
YARIŞMANIN AMACI:
• Fotoğraflar ile renkler ve sanatsal görsellik ve ifadelerle duygu ve düşüncelerin ifadesini sağlamak; sanatsal sunum ve duruş sağlamak.
• Fotoğraf ile gördüğümüz güzellikleri herkese gösterebilmek.
• Yarışmalar ile sanat ve sanatçıların ifadelerini sunma ve toplumla paylaşabilmesine yardımcı olmak.
• Genç fotoğrafçıların önünü açmak ve onları teşvik etmek.
• Toplumsal olaylar karşısında sanatsal ifadenin gücü ve birleştiriciliğini gösterebilmek.
SEÇİCİ KURUL
Altuğ ŞENEL, Fotoğraf Sanatçısı
Cengiz Han GÜNESEN, Fotoğraf Sanatçısı
Firdevs SAYILAN, (AFIAP) Fotoğraf Sanatçısı
Güven ADA, Tuzla Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü
Turgut ÖZCAN, Dr. Tuzla Belediyesi Başkan Yardımcısı




































İlhan Tekeli*
5. Büyük Projelerin Gerçekleştirilmesinde Karşılaşılan Sorunlar Nasıl Aşılabilir?
Büyük projeler büyük kentlerimizin bugünkü gerçekleri arasındadır. Önümüzdeki yılların gerçekleri arasında da bulunacaktır. BU projelerin yukarıda değinilen sorunlarını aşabilmenin ön koşulu, bu sorunların varlığını kabul etmektir. Böyle sorunların varlığının bilincine varılmadan bunları çözmek olanağı yoktur.
Böyle bir bilincin varlığından hareketle yukarıda sayılan sorunların aşılması için neler yapılabileceği üzerinde duralım.
Proje düşüncesinin geliştirilmesinde ve topluma sunuluşunda ne tür bir yol izlenmelidir. Projelerin toplumsal haklılığı nasıl kurulmalıdır. Denilebilir ki bir kentte günümüzün pratiği içinde bir projenin meşruiyetinin kurulmasının üç kaynağı vardır. Bunlardan birincisi seçimle gelen belediye başkanının seçim kampanyası sırasında önerdiği programıdır. Artık Türkiye’de de belediye başkanları seçime girerken, yazılı ya da sözlü bir program önermektedir. Bu program seçim sonunda bir haklılık kazanmaktadır. Kentteki projelerin ikinci meşruiyet kaynağı kentlerin usulüne göre hazırlanmış ve uygulamaya konulmuş bulunan imar planlarıdır. BU noktada iki farklı meşruiyet kaynağına göre ileri sürülen projelerin birbiriyle çelişmesi halinde ne yapılması gerektiği sorulabilir. Bu konuda standart bir yanıt vererek birinin diğerinden daha üstün olacağını ileri sürmek doğru değildir. Ama bu konuda bir uygulamaya geçmeden önce her iki kaynağın birbiriyle uyumlu hale getirilmesi yerinde olacaktır.
Yeni büyük projelerin temellendirilmesinde dayanılabilecek üçüncü haklılık kaynağı kentin yaşamakta olduğu, kentlinin büyük kesiminin sıkıntısını çektiği sorunlar ya da krizlerdir. Bu durumda sorunların acilen çözülmesinin gerektirdiği bir haklılık temeli vardır. Buna rağmen yine de problemi Kristof Kolomb’un yumurtası sendromu içinde sunmamak gerekir. Buna bulunacak çözümü belediye başkanının kişisel çözümü görüntüsünden kurtarıp halkın bulduğu bir çözüm haline getirebilmek en büyük başarı olacaktır.
Bir proje düşüncesinin geliştirilmesinde bu üç haklılık çerçevesi dışında haklılık çerçevelerinin bulunup bulunmadığı sorulabilir. Bunlardan birincisi olarak belediye başkanlarının kentleri için yeni vizyonlar geliştirerek bunları uygulamaya koymalarıdır. Bu vizyonlar, çok doğru ve gerekli vizyonlar da olabilir. Ama bunların başkanlarca doğrudan uygulamaya konulması kanımca değişik sakıncalar taşır. Bu uygulamaların haklılık kazanabilmesi için bu vizyonların usulüne uygun olarak plan haline getirilmesi gerekir. Eğer bu gerçekleştirilmezse belediye başkanının uygulamalarının nesnel temeli ortaya çıkmaz. Böyle bir vizyona göre yapılan uygulamayı keyfi bir uygulamadan ayırmak belediye başkanının dışındakiler için olanaksız hale gelir.
Bu bölüme kadar kentte uygulanacak büyük projelerin haklılığının nasıl temellendirilebileceği üzerinde dururken daha çok belediye başkanları ya da plancılar tarafından belirlenen projeleri ele aldık. Kentte yaşayanların kendilerinin nasıl proje üretebilecekleri konusunu ele almadık. Bunun nedeni Türkiye’de bugün için böyle bir kanalın olmamasıdır. Kuşkusuz bu tür kanalların yokluğu, artık demokrasinin hep katılımcılık sıfatıyla tamamlanarak kullanıldığı çağımızda önemli bir eksikliktir. Eğer bu tür bir kanal kurumsallaştırılabilirse, bu kanal tanımı gereği kendiliğinden yeni bir haklılık kaynağı oluşturacaktır.

Bu noktada karşımıza son yıllar içinde Türkiye’deki belediyecilik akımı içinde gelişmeye başlayan “proje demokrasisi” anlayışı ortaya çıkıyor. Bu kavramın doğuşunda daha çok geliştirilen bir projenin yakın çevresinde yaşayanlara olan etkilerinin sağlıklı hale getirilmesi kaygılarının ağır bastığı söylenebilir. Gerçekten büyük proje uygulamalarında yakın çevresiyle karşılıklı etkileşimi olumlu hale getirmekte “proje demokrasisi” anlayışı önemli bir araç olma niteliği taşımaktadır. Ama bu kavramın yukarıda değindiğimiz çerçevede projenin tanımlanması doğrultusunda genişletilmesi de yararlı olacaktır.
Toplumda haklılık dayanakları iyi kurulmuş “proje demokrasisi” anlayışı içinde yürütülen büyük projelerin, bir önceki bölümde sözünü ettiğimiz üzere, kent yönetimindeki iktidar değişmelerinden etkilenerek uygulamasının kesintiye uğraması söz konusu olmayacak, bu sorun kendiliğinden aşılacaktır.
Büyük projelerin toplum içinde gerilmeler doğurmadan yürütülebilmesi ve toplum tarafından benimsenmesi için yapılması gerekenleri gördükten sonra büyük projelerin teknik olarak başarılı olabilmesinin koşulları üzerinde duralım. Genel bir ilke olarak projenin tasarımı, yapımcı firma seçimi ve ihalesi, kontrolünün örgütlenmesi ayrı ayrı, usulüne uygun olarak ve şeffaf bir süreçle gerçekleştirilirse tem teknik olarak başarılı bir proje elde edileceği hem uygulamanın başarılı olacağı hem de proje çevresinde bir kuşku halesinin doğmayacağı söylenebilir.
Böyle bir sürecin kurulamamasının değişik nedenleri vardır. Bunlar belediyelerin yeterli teknik kadroya sahip bulunmayışı, belediye başkanının siyasal takvimi dolayısıyla kendisini bir zaman baskısı altında görmesi ve bunu proje yönetimine yansıtması ve nihayet bu projelerin yeterli finansman kaynağı olmadan gerçekleştirilmek zorunda kalınmasıdır.
Belediyeler bu sorunları aşabilmek için önce yapımcı firmayı seçmekte, onun getirdiği finansmana dayanmakta, onun geliştirdiği projeyi uygulamak zorunda kalmaktadır. Sonuçta yapımcı firmanın güdülerine büyük ölçüde hapsolmaktadır.
BU sorunların aşılması için de değişik öneriler yapılabilir. Bunlardan birincisi belediyelerin yüksek nitelikli eleman kullanmasına olanak verecek, büyük projelere özgü personel kullanma biçimlerinin geliştirilmesidir. İkinci olarak, gerçekleştirilmesi maddi olanağa bağlı olmayan konu, belediye başkanlarının projelerinin uygulamaya konulmasında realist zaman beklentileri içine girmeleridir. Deneyler göstermektedir ki zamanı kısaltmak için bulunan kestirme yollar, daha sonra çıkardığı sorunlar dolayısıyla çoğu kez zamanın çok daha fazla uzamasına neden olmaktadır. Kuşkusuz bu söz, projelerin geliştirilmesinde ve uygulanmasında zaman disiplininin yok edilmesi olarak yorumlanmamalıdır.
Bir büyük projenin kaderini belirleyen en önemli etken finansmanın nasıl sağlandığı olmaktadır. Daha önce de değindiğimiz üzere belediyeler genellikle finansman paketiyle birlikte projelerini oluşturdukları için bu konuda önemli sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Bu yol projelerin çevresinde bir kuşku halesi yaratmaktadır. Bundan kaçınmanın bir yolu belediyelerin ister uluslararası ister ulusal pazarlardan olsun kaynaklarını kendilerinin bulmasıdır. İkinci yol ise karar süreçlerinin şeffaflaştırılmasıdır. Bu büyük projelerin finansmanında bu projeler dolayısıyla doğacak ranttan yararlanılması kuşkusuz belediyelerin hakkıdır. Ama bu rantın gerçekleştirilmesi yapımı yüklenen firmalara bırakıldıkça proje çevresinde oluşan kuşku halesi artmaktadır. Eğer bu rantlardan proje finansmaında yararlanılacaksa bunun belediye eliyle gerçekleştirilmesi kuşkuları azaltacaktır. Kentte oluşan rantlara büyük projeler yoluyla el konulması haklı ama çok duyarlı bir konudur. Bu rantlara el konulmasındaki duyarlılığı azaltmanın yolu bu rantların nerede kullanıldığını açıkça göstermektir.

6. Son Verirken
Bu tartışma gösteriyor ki büyük proje yönetimi belediyelerin üzerinde ciddiyetle düşünmeleri gereken bir konudur. Türkiye’de belediyelerin yeniden düzenlenmesinin gündeme geldiği bu günlerde, belediyelerin büyük proje yönetimlerinin nasıl başarılı kılınacağının araştırılması özellikle önem kazanmaktadır. Belediyeler yeniden düzenlenirken bu soruna çözüm getirilmesi bu düzenlemenin de başarısını büyük ölçüde belirleyecektir.
* 6 Nisan 1991’de Ankara Büyükşehir Belediyesi EGO Genel Müdürlüğü’nce düzenlenen “Ankara’da Planlar ve Projeler Toplantısı“nda ve 14-15 Aralık 1991’de Türk Belediyecilik Derneği ve Konrad Adenauer Vakfı’nca Kuşadası’nda düzenlenen “Yeni Hükümet ve Yerel Yönetimlerin Yeni Hükümetten Beklentileri” toplantılarında yapılan konuşma.
Tekeli, İlhan: “Kentlerde Büyük Projelerin Meşruiyetinin Kurulması ve Yönetimi Üzerine“, İlhan Tekeli Toplu Eserler.6, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2009, s. 177-185
İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Arkas şirketler grubu tarafından ortaklaşa düzenlenen “İzmir Körfez Festivali Fotoğraf Yarışması”nda birinci, ikinci ve üçüncü olanlarla mansiyon alan ve sergilemeye değer bulunan toplam 34 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak isteriz.
Bu fotoğraf yarışmasının amacı, şartnamesinde şu şekilde belirtilmiş: “Amacımız, “İzmir Körfez Festivali Fotoğraf Yarışması” ile İzmir Körfez festivali’ne ilişkin farkındalık yaratmak; Arkas Körfez Yarışı katılımcısı ve/veya izleyicisi fotoğraf severlerin gözünden Arkas İzmir Körfez Yarışı arşivine katkı sağlamaktır.”
Yarışma jürisi ise şu isimlerden oluşmuş: A. Beyhan ÖZDEMİR Yrd. Doç. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğrafçılık Bölümü, Aysel ÖZKAN İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı. Emirali KOKAL Fotoğraf Sanatçısı, Işık SEZER Doç. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğrafçılık Bölümü, Lütfü DAĞTAŞ Fotoğraf Sanatcısı, İFOD Başkanı, Müjde UNUSTASI Arkas Holding Sanat Danışmanı, Zafer ÖZDEN Prof. Dr. Ege Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölüm Başkanı.
Ancak bu güzellikleri paylaşırken asıl olarak İzmir’e özgü bir tasarım olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılıp bugün İnciraltı’nda çürümeye terk edilen tarihi İzmir Kayıkları‘nın bu festival kapsamında kullanılmamış olmasını, bunun doğal bir sonucu olarak bu güzel fotoğraflar arasında yer almamasını; velhasıl onlara gereken değerin verilmemiş olmasını yardırgayıp protesto ettiğimizi ifade etmek istiyorum.


































İlhan Tekeli*
1.Giriş
Belediyelerimizin kuruluşunun büyük ölçüde günlük kentsel hizmetleri üretmeye dönük olduğu söylenebilir. 1930’lu yıllardaki kent büyüklükleri ve mali olanaklarına göre düşünülmüş belediye yasasında böyle bir çerçeve egemen olmuştur. Bu çerçeve içinde büyük projelerin örgütlenmesi ve gerçekleştirilmesi için iki yol kaldığı söylenebilir. Bunlardan birincisi bu projelerinin gerçekleştirilmesini merkezi hükümetin organlarına bırakmak, ikincisi ise bu projelerle ilişkili olarak belediyelere bağlı yeni örgütler geliştirmektir.
Oysa günümüzde hem kentlerin ölçekleri değişmiş hem gelir olanakları artmış hem de Türkiye’de kentlerdeki yapılanma süreçleri değişmiştir. Bu nedenle kent yönetimleri sık sık büyük projeleri gerçekleştirmek durumunda kalmaktadırlar. Bu projelerin ortaya atılması çoğu kez belediyelerin yapıları yeni proje düşünceleri üretmeye uygun olmadığından belediye başkanları tarafından yapılmaktadır. BU önemdeki projelerin başkanların projesi olarak ortaya atılması ise çoğu kez meslek odalarının tepkileriyle karşılanmaktadır. Proje üzerinde bir meşruiyet bunalımı doğmaktadır. Son yıllarda hemen hemen her büyük projenin uygulanmaya konulmasında küçük ya da büyük bir bunalım yaşanmıştır. Kuşkusuz bu durumdan ne başkanlar ne de meslek odaları memnundur.
Ayrıca belediyelerin örgütlenmesi de bu projelerin yürütülmesine uygun olmadığından, projenin elde edilmesinden finansmanının sağlanmasına, inşaatın denetlenmesine kadar bir çok konuda yetersizliklerle karşılaşılmaktadır. Sonuçta projeler istenilen kalitede ve ucuzlukta gerçekleştirilememektedir.
Belediyelerin yeniden düzenlenmesinin Türkiye’nin gündemine geldiği bu günlerde, büyük projelerin belediyeler eliyle nasıl gerçekleştirileceği açıkça tartışılmalı, bu konuda düşünceler geliştirilmelidir.
2. Büyük Proje Nasıl Tanımlanabilir?
Büyüklük göreli bir kavramdır. Kentlerin büyüklüklerine paralel olarak büyüğün ne olduğu da değişecektir. Büyük projeyi, kentin gelişme dinamiklerine önemli ölçüde etki yapan, büyük miktarda yatırım gerektiren, uygulanması uzun süre alan, kentin rant yüzeyinde değişiklikler yaratan, yakın çevresinde yaşayanların yaşantısında sorunlar ve değişiklikler yaratacak önemli projeler olarak tanımlayabiliriz.
Başka bir deyişle bu projeler belediyelerin rutinleri dışında, önemli toplumsal sonuçlar doğuran projelerdir. Bu nedenle de siyasal anlamlar yüksektir. Belediye başkanları da genellikle isimlerinin kalıcılığını, gelecekte iyi olarak anılmaya büyük ölçüde bu tür projelerin gerçekleştirilmesinde bulmaktadırlar. Eğer bu tür projeleri somutlaştırmak istersek, örnek olarak bir toplu konut projesi, bir sanayi bölgesi, önemli bir alt yapı ağı, genişçe bir alanı kaplayan kentsel tasarım projesi vb. sayılabilir.
3. Bu Projeler Belediyelerin Gündemine Nasıl Gelmektedir?
Bu tür projelerin kentlerin gündemine gelebilmesi büyük ölçüde kentlerin hızlı büyümesiyle yakından ilişkilidir. Büyümesi durağanlaşmış kentlerde böyle büyük projelerin gündeme gelmesi olasılığı düşüktür.
Türkiye’de son yirmi yılda bu tür projelerin belediyelerin gündemine gelmesinin tek nedeni kentlerin hızlı büyümeleri değil, aynı zamanda kentlerdeki yapım süreçlerinin değişmiş olmasıdır. Kentler artık tek tek yapıların eklenmesiyle değil kent parçalarının eklenmesiyle gerçekleşmektedir. Başka bir deyişle büyük projelerle gerçekleşme eğilimi göstermektedir.
Bu gelişmeye paralel olarak kentlerin sorunları ve bunları çözmek için gerekli projelerin nitelikleri değişmiştir. Ama belki de bunlar kadar önemli bir husus kentlerdeki büyük projelerin finansmanını sağlamakta uluslararası kaynakların ortaya çıkmaya başlamasıdır. Son yirmi yıl içinde kentleşme sorunları ve bunlarla ilgili projelerin finansmanı Dünya Bankası’nın gündemine girmiştir. Çevresel hareketin dünyada güç kazanması üzerine pek çok uluslararası kuruluş üçüncü dünya ülkelerinin altyapı projelerine uygun koşullarla kredi sağlamaya başlamışlardır. Bu örnekler daha da artırılabilir.
Böyle hızla büyüyen kentlerde kaynak sağlama sorunuyla karşılaşan belediyeler gün geçtikçe kentsel ranta belediyelerce el konulmasının önemini kavramaktadır. Kentsel ranttan yararlanabilme ise Türkiye’deki bugünkü yasal düzende sadece büyük projeler geliştirilmesi halinde olanaklı hale gelmektedir.
Tüm bu nedenlere daha önce de sözünü ettiğimiz belediye başkanlarının kendi başarılarını büyük projelerle özdeşleştirilmiş olduğunu unutmamak gerekir. Halkın bir belediye başkanı üzerindeki başarı yargısı da büyük ölçüde buna dayanmaya başlamıştır.

4. Büyük Projelerin Gerçekleştirilmesinde Karşılaşılan Sorunlar Neler Olmaktadır?
İlk sorun büyük projelere ilişkin düşüncenin geliştirilmesi sırasında ortaya çıkmaktadır. Bu projeler genellikle belediye başkanının kendi düşüncesi gibi sunulmakta, proje bir yandan belediye başkanının kişiliğiyle özdeşleştirilmekte, öte yandan gerçekte çözebileceğinden çok ötede sorunları çözecek gibi gösterilerek kamuoyuna Kristof Kolomb’un yumurtası gibi sunulmaktadır. Bu sunuş biçimi hem siyasal çevrelerin hem de meslek çevrelerinin tepkilerini çekmektedir.
Bu oldukça tuhaf bir durumdur. Gerçekte belediye başkanı bu projeyi kentlinin bir sorununu çözmek için ortaya atmıştır. Ama toplumdan tepki görmektedir. Burada çoğu kez şaşırmaktadır. Bu projelerin belediye başkanına prestij sağlamak için ortaya atıldığı söylenerek bir açıklama getirilmeye çalışılsa bile bu da yetersiz olacaktır. Çünkü projenin başarılı olarak belediye başkanına saygınlık kazandırmasının koşulu da halkın önemli bir gereksinmesini karşılamasıdır. Yani tepkiyle karşılaşan şey, halkın gereksinimini karşılayacağı düşünülen büyük bir proje olmaktadır. Bu tuhaf durumun nedeni nedir?
Bu durumu genel olarak adlandırmak gerekirse, büyük projelerin meşruiyetinin yeterince temellendirilmemiş olması diye adlandırabiliriz. Büyük projeler kamuoyunda yeterince tartışılarak, üzerinde bir oydaşma oluşturularak yeterince topluma mal edilememektedir. Toplumumuzda demokrasiye inancın gün geçtikçe pekiştiği ve belediyelerin demokrasinin beşiği olduğunun sık sık yinelendiği bir ortamda kuşkusuz bu önemli bir eksikliktir.
Böyle bir durumun ortaya çıkışını salt belediye başkanlarının öznel eğilimlerine bağlamak yetersiz bir açıklama olmaktadır. Daha nesnel nedenlerine eğilmek gerekir. Bunlar arasında üç nesnel neden üzerinde durulabilir. Bunlardan birincisi belediye bürokrasisi yapısının yeni düşünceler üretmekten çok tanımlanmış hizmetleri görmek için kurulmuş olmasıdır. Üzerinde durulabilecek ikinci neden var olan imar planlama düzeninin proje üretmek ve kentsel planlama niteliğini kazanmak için büyük ölçüde yetersiz oluşudur. Üçüncü önemli neden belediye yönetiminde başkanlık “presidential” sisteminin varlığıdır. Tüm bu nesnel nedenler bir araya geldiğinde büyük projelerin kamuoyuna sunuluşunda belli bir stilin egemen olmasına neden olmakta bu da toplum içinde gerilmeler doğurmaktadır.
Büyük projelerin böyle hemen hemen tek kaynaktan, gerilmeler yaratarak kamuoyunun gündemine gelmesi, sadece siyasal sonuçları bakımından değil, aynı zamanda da projelerin kaderi açısından da önemlidir. Bu projelerin gündeme gerilimler içinde gelmesi projenin kaderi açısından iki sonuç doğurmaktadır. Bunlardan birincisi projeler üzerinde başlangıçta cepheler oluştuğu için çoğunlukla projelendirilmesinin ve ihalelerin gizlilik içinde yürütülmek zorunda kalması, dolayısıyla toplum içindeki değişik birikimlerden yeterince yararlanılmamış olmasıdır. İkinci belki de daha önemli bir sonuç projenin uygulanmasının zamanı içinde sürekliliğinin garanti altına alınamayışıdır. Bu büyük projeler genellikle bir belediye başkanının görevde kaldığı süre içinde projelendirilip, uygulamaya konulup gerçekleştirilen projeler değildir. Bu büyük projelerin fikrinin ortaya atılmasından, gerçekleştirilmesine kadar geçen süre iki, üç hatta dört belediye başkanının dönemini kapsamaktadır. Üzerinde hemfikir olunmayan, siyasal gelişmeler yaratan projeler, her siyasal değişiklikte durdurulmak, ortadan kaldırılmak tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu durum önemli ölçüde kaynak israfına neden olmaktadır.
Bugün Türkiye’de belediyelerin büyük projeler konusunda karşılaştığı tek sorun konunun ortaya atılmasındaki Kristof Kolomb’un yumurtası sendromu değildir. Bunun ötesinde de önemli sorunlar vardır. Bu projeler büyük mali kaynakları gerektirmektedir. Ayrıca bu projeler kentte büyük rantlar yaratmaktadır. Bu rantların nasıl dağıtılacağı, projenin finansmanını kolaylaştırmak için nasıl kullanılacağı toplumda sürekli olarak kuşku ile bakılan konular olmaktadır. Bu konuda şeffaflık sağlanamazsa büyük projelerin çevresini bir kuşku halesi kaplamaktadır. Bu kuşku halesi kentlinin tüm olarak sahip çıkabileceği ve yapılmasından övünç duyacağı bir projeye yabancılaşmasına neden olmaktadır.
Büyük projelerin ilginç bir özelliği meslek çevrelerinde önemli çatışmalar içinde gerçekleşmesidir. Büyük projeler hiç olmazsa bazı hallerde ülkeye yeni teknolojiler, yeni örgütlenme biçimleri getiren projelerdir. Genellikle bu projelerin o meslek topluluğu içinde heyecan uyandırmasının bekleneceği, salt bu yönünün bir başarı olarak görüleceği düşünülebilir. Oysa Türkiye’nin pratiği göstermektedir ki böyle ele alışlar meslek kamuoylarında tepki doğmasına neden olmaktadır. Bu tepkilerin oluşmasını salt o meslek topluluklarının alışkanlıklarına ters düşen yeni uygulamaların doğurduğu, bir anlamda doğal görülebilecek karşı çıkışlar olarak yorumlamak yanıltıcı olmaktadır. Bunun ötesinde, projenin genel olarak toplumsal haklılığının kurulmuş olmasının önemini kavramak gerekir. Türkiye’de meslek çevrelerinin büyük projelerin haklılığını, salt kendi meslek çerçevelerinin sınırlı ölçütleri açısından değerlendirmemekte olmalarını olumlu bir özellik olarak görmek doğru olur.
Büyük projeler konusunda belediyelerimizin karşılaştığı en önemli sorunlar belediyelerin bu konuda yeterli örgütlenmeleri olmadan gerçekleştirmeye çalışmaları dolayısıyla ortaya çıkmaktadır. Sağlıklı proje elde etme yöntemleriyle elde edilmemiş, bağımsız finansman sağlanamadığından, finansmanı sağlayan yapımcı firmalara bağımlı olarak gerçekleştirilen büyük projelerden yeterli sonuçlar elde edilememektedir. Önemli büyük proje fiyaskoları yaşanmaktadır. Hem sağlanmak istenilen performans elde edilememekte, hem de büyük ölçüde kaynak israf edilmektedir.

Büyük projeler hem uygulandığı sürece yani yapım sırasında hem de uygulama sonrasında, projenin yakın çevresinde yaşayan ailelerin ve kişilerin yaşamlarını zorlaştırmakta ya da değiştirmektedir. BU projelerin uygulanması kentin büyük kesimi üzerinde olumlu etkiler yaparken, çoğu kez yakın çevresini yaşanmaz hale getirmektedir. Bir projenin kaba bir siyasal getiri hesabı yapıldığında, yöneticiler tüm kentten sağlayacağı destek adına, kolaylıkla proje çevresinden yitirilebileceği siyasal desteği göze alabilmektedirler. Bu nedenle de Türkiye’de projelerin yakın çevrelerine etkileri görmezden gelinebilmektedir. BU ise kent içinde bir çoğunluk diktası sorunu ortaya çıkarmaktadır. Çoğulcu bir demokrasi anlayışının savunulduğu bir toplumda bu sorun görmezlikten gelinemez.
* 6 Nisan 1991’de Ankara Büyükşehir Belediyesi EGO Genel Müdürlüğü’nce düzenlenen Ankara’da Planlar ve Projeler Toplantısında ve 14-15 Aralık 1991’de Türk Belediyecilik Derneği ve Konrad Adaneuer Vakfı’nca KUşadası’nda düzenlenen “Yeni Hükümet ve Yerel Yönetimlerin Hükümetten Beklentileri” toplantılarında yapılan konuşma.
Tekeli, İlhan: “Kentlerde Büyük Projelerin Meşruiyetinin Kurulması ve Yönetimi Üzerine“, İlhan Tekeli Toplu Eserler.6, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2009, s. 177-185
Devam Edecek…
İZMİR’İN İÇİNDE
Ağlamaklı olurum
Bakıp da Kordonboyu’na
Bir çift göz için
Umutlar dolusu yeşil
Balıkçılar oltalarında sessiz
Bu şehir nasıl yaşar sensiz bensiz
Şu koy, azade rüzgârlarından açık denizlerin
Ve bir iklim değişikliği iliklerimde
Ellerimde dost ellerin sıcaklığı
Gene de seni ararım.
Ne olur düşüncelerime dokunmayın
Sevgililer beni çıldırtmayın
Birbirinize böyle sokulmayın.
Kordonboyu palmiye
Kordonboyu sıra sıra meyhane
Barları var aşk evleri misali
Sormayın sormayın bir tuhaf olmuşum
Gözlerim doğduğum şehirdedir
İzmir’in içinde vurmadılar beni
Ben vurulmuş da doğmuşum
MÜCAP OFLUOĞLU

ANDONİS’E UMARSIZ GAZEL
Yakmış nargilesini Andonis, sır olmuş İstanbul düşü
Eksik bıraktığı gecelerden kendine kalan yoksul düşü
1994 İzmir, “Gurbet Acısı”nı dinliyorum koskoca bir yaz
Çılgın hayat, bilgisayar, kanser ve para pul düşü
Kaç bahar geçti Andonis, kaç sonbahar sessiz ve tenha
Sesinden yapraklar uçuşuyor, sanki solgun eylül düşü
Adını yazıyorum Bornova Vapuru’na: Andonis Dalgas
Gece. Yatılmıyor sıcaktan. Balkonların gül düşü
Hiçbir şeyin yok şu dünyada türkülerinden başka
Hüzün yolculuğuna çıkmışsın yapayalnız,1945 Atina.
AHMET ADA

AGORA MEYHANESİ
Sana bu satırları
Bir sonbahar gecesinin
Felç olmuş köşesinden yazıyorum
Beş yüz mumluk ampullerin karanlığında
Saatlerdir boşalan kadehlere
Şarkılarını dolduruyorum
Tabağımdaki her zeytin tanesine
“Simsiyah bakışların”ı koyuyorum
Ve kaldırıp kadehimi
Bu rezilcesine yaşamaların şerefine içiyorum
Burası Agora Meyhanesi
Burada yaşar aşkların en madarası
Ve en şahanesi
Burada saçların her teline bir galon içilir
Gözlerin her rengine bir şarkı seçilir
Sen bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin
Bu sekiz köşeli meyhane seni bilir
Burası Agora Meyhanesi
Burası arzularını yitirmiş insanların dünyası
Şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı
Boşalan ellerimde kahreden bir hafiflik
Bu akşam umutlarımı meze yapıp içiyorsam
Elimde değil
Bu da bir nevi namuslu serserilik
Dışarıda hafiften bir yağmur var
Bu gece benim gecem
Kadehlerde alaim-i semaların raksettiği
Gönlümde bütün dertlerin hora teptiği bu gece
Camlara vuran her damlada seni hatırlıyorum
Ve sana susuzluğumu
Birazdan şarkılar susar, kadehler boşalır
Umutlar tükenir, mezeler biter
Biraz sonra bir mavi ay doğar tepelerden
Bu sarhoş şehrin üstüne
Birazdan bu yağmur da diner
Sen bakma benim böyle delice efkârlandığıma
Mendilimdeki o kızıl lekeye de boş ver
Yarın gelir çamaşırcı kadın
Her şeyden habersiz onu da yıkar
Sen mesut ol yeter ki ben olmasam ne çıkar
Dedim ya burası Agora Meyhanesi
Bir tek iyiliğin tüm kötülüklere meydan okuduğu yer
Burası Agora Meyhanesi
Burası kan tüküren mesut insanları dünyası
ONUR ŞENLİ

SOĞUKKUYU MAHALLESİ
Bu mahallenin akşamlarında yaşadım
Uyudum ve uyumadım
Sıkıldım ve sıkılmadım
Şarkı söyledim ve söylemedim
Kapıların önünde oturduğum
Evler oldu
Ve herkesten üstün
Bir derdim.
SALAH BİRSEL

EKSİK
en eksik kızlar izmir’e çizilmiş
dudakları simsiyah akıyor
gözlerini iyice karıştırmışlar
yaşadıkları neyse eksik
korkularının tadı bir tuhaf
geceleri birden yaklaşıyor
karanlıkları az uğultulu
sevdikleri neyse eksik
pencerelerde büyüyorlar
söyledikleri anlaşılmıyor
seyrek ıslandıkları belli
ağladıkları neyse eksik
kirpiklerinde toz mu ne
saçları yalnızlığa çalıyor
durdukları yerde azalıyorlar
öldükleri neyse eksik
ATİLLA İLHAN

KÜLRENGİ
Bakarken külrengine çalan opale
bir çift külrengi göz geldi gözümün önüne
yirmi yıl önce olmalı
Bir aylık aşıklardık
Sonra İzmir’e gitti sanırım, çalışmaya
bir daha göremedik birbirimizi
Hayattaysa hala- güzelliğinden eser kalmamıştır
külrengi gözlerinin
bozulmuştur o güzelim yüz.
Koru onları belleğim, oldukları gibi
Ve getir ne getirebilirsen
geri getir bu gece o aşktan
KONSTANTİN KAVAFİS
