Muhalif bir kent…

Ali Rıza Avcan

Doğma büyüme İzmirli değilim. 26 yıl, doğduğum Ankara’nın, 14 yıl baba memleketi İstanbul’un ve 2 yıl da Bursa’nın havasını solumuş, bunun üstüne 20 yıldır İzmir’de yaşayan ve uzunca bir süredir kendini bu kente ait hisseden bir kentliyim. Kendisiyle barışık olduğum göçmen ruhum için sanırım bundan öte gidilecek, bundan böyle terk edilecek başka bir kent yok.

Eskiden Ankara’nın “Fidayda” ya da “Misket” türkülerini ya da aslen Çerkez olmam nedeniyle kulağıma çalınan armonika sesiyle nasıl tüylerim diken olduysa; uzunca bir süredir “Eklemedir koca konak” ya da “Feraye” gibi Ege türkülerini dinlediğimde ya da zeybek oyunlarını seyrettiğimde de aynı ruh hali içine giriyorum. Ya da yaşadığım bu kentte, ben buralara gelmeden önce yapılmış bir anıt yıkıldığında, doğma büyüme buralı olduğunu ya da İzmir’i çok ama çok sevdiğini söyleyip sessiz kalan birilerinden daha çok üzülüyor ve üzüntümü rahatlıkla dışa vurabiliyorum.

Geçtiğimiz günlerde sohbet ettiğim sevgili Sancar Maruflu‘nun beni fazlasıyla mutlu eden sözüne göre ben artık onun gözünde İzmirli olmuşum…

Evet, bu anlamda doğma büyüme İzmirli değilim; ama “sonradan olma” iyi bir İzmirliyim… Hem de, yaşama ve yaşadığım kente daha iyi olabilmesi için eleştirel bakan muhalif bir İzmirliyim. Ne mutlu bana!

***

Yirmi yıldır bu kentte yaşayan, artık kendini bu kente ait hisseden, o nedenle de “sonradan olma bir İzmirli” olarak bu kente yerleştiğim yıllarda bu kentin şimdikine göre daha belirgin olduğunu hissettiğim bir özelliğine değinmek istiyorum.

Çünkü ben İzmir’i o özelliği nedeniyle tanımış ve çok sevmiştim.

5a01c476c29d117f95eea82ff9fdbc42

Hani birilerinin her geçen gün durmadan kendisine yeni kimlikler bulduğu bu kent bana göre o tarihlerde şimdikine göre daha asi, daha muhalif bir kentti.

Aynen David Harvey‘in daha sonralar ortaya attığı Asi Kentler tamlamasında olduğu gibi, belediye başkanı Burhan Özfatura’nın yönetimine karşı sıkı bir muhalif hareketin, güçlü bir sivil direnişin yaşandığı, o nedenle de gelir gelmez kendimi o hareketin içinde bulduğum, buram buram muhalefet, karşı çıkış ve direniş kokan bir kentti. 

Kent yaşamında etkili olan bütün meslek odaları, sivil toplum kuruluşları ve partiler Birinci Kordon’da yapılmak istenen otoyola karşı mücadele ediyorlar ve bu nedenle kentte kuvvetli bir muhalefet rüzgarının esmesine neden oluyorlardı.

Ancak daha sonra yapılan 1999 yerel seçimleriyle birlikte belediye yönetimine Ahmet Piriştina‘nın gelmesi ve onun “akıllı” politikalarıyla o muhalefet hareketini kendi yanına çekip meslek odaları ve sivil toplum kuruluşu yöneticileriyle yakın ilişkiler kurması; hatta onları belediyede üst düzeydeki görevlere getirmesi ya da danışman olarak istihdam etmesi sonucunda kentteki muhalefetin küçülüp etkisizleştiğini görmeye başladım.

Bu muhalefeti etkisizleştirme ya da yanına alma operasyonuna, medya kuruluşlarıyla yapılan “başarılı” ittifakların eklenmesi de ilave edildiğinde adeta kentteki muhalefet hareketi yerel iktidara ortak olmak ya da onun etki alanına sokulmak suretiyle etkisizleştirilip yok edilmiş oluyordu.

Demokratik, çoğulcu ve katılımcı bir yerel yönetimin, kentteki diğer demokratik kitle kuruluşlarıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla kurumsal bağımsızlığa saygı göstermek koşuluyla karşılıklı ilişkiler geliştirmesi, onları karar alma ve uygulama süreçlerine dahil etmesi arayıp da bulamadığımız bir şey olmakla birlikte; bu işbirliğinin yerel yönetimin egemenlik alanında gerçekleşmesi, bu ilişkilerde kurumsal ilişkiler yerine yöneticilerin kişisel tercihlerinden kaynaklanan ilişkilere önem verilmesi, yönetime ortak olanların zaman zaman kent muhalefetine ya da kamu yararına ters düşerek yapılan şeylere ortak olmaları gibi nedenlerle hem kentteki muhalefet zayıfladı hem de bu muhalefeti sürdürmek isteyenlerin haklı itirazlarıyla karşılaştı. 

O nedenle toplumsal muhalefetin ve medyanın bağımsızlığı zaman içinde giderek ortadan kalktı. Ardından da muhalefet yaparken teslim olanlar, muhalefet etmekten kaynaklanan güçlerini kaybederek zayıfladılar. Abonelik, reklam gelirleri, ücret ödeme ya da eşi dostu işe alma, şirketlere yönetim kurulu üyesi yapma gibi yöntemlerle teslim alınan medya kuruluşları ise teker teker kapanarak onların yerini belediye bültenlerini birebir yayınlayan güdümlü medya kuruluşları aldı.

Bu durumun Aziz Kocaoğlu döneminde de güçlenerek devam etmesi nedeniyle kentteki bazı meslek odaları ya da sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler tarafından adeta teslim alındı. Bu durum eskiden olduğu gibi tüm muhalefet hareketini kapsamasa da bazı kesimler kolaylıkla teslim alındı, bazılarının da sesinin çıkması engellendi, sesini çıkaranlar ise anında ötekileştirildi. Artık onların muhalif seslerini kimse duymaz oldu. 

Bu durum giderek öyle bir hal aldı ki, belediyede masa ya da makam kapıp belediye görevlisine dönüşenler kraldan çok kralcı tutumlarıyla belediye yönetiminin daha fazla hata yapmasına neden olmaya, muhalefet etme güç ve becerilerini geldikleri muhalif kesimler üzerinde göstermeye, böylelikle yerel yöneticilerin daha çok işine yaradıklarını kanıtlamaya başladılar. Hele ki bu harekete, daha önce daha üst düzeylerde meslek odası yöneticiliği yapmış olup Ankara’dan ithal edilen Çankaya Belediyesi kadrosu da eklendiğinde durum iyice içinden çıkılmaz bir hale geldi.

Evet, bugün İzmir’de kente karşı saldırılar daha büyük, yoğun, saldırgan ve yıkıcı olmakla birlikte itirazları bir araya getirecek güçlü bir kentsel muhalefet hareketi yok.

Olanlar ya da olmak isteyenler de kendi kurumsal bütünlükleri içindeki çatışma ve bürokratik engeller; ayrıca, yerel yönetimlerde çalışma zorunluluğundan kaynaklanan mesleki bağımlılıklar, toplumdaki kutuplaşmaya bağlı etnik, mezhepsel ve siyasal ayrımlardan kaynaklanan kopuşlar, siyasi parti bağlılıkları ve en önemlisi menfaat bağları nedeniyle pek fazla etkili olamıyorlar ve kolaylıkla “istemezükçü” damgasını yiyorlar.

Oysa kentin egemenleri; yerli sermaye gruplarıyla “yabancı” olarak görülen İstanbul sermayesi, onların iktidar bağlantıları yerel yönetimlerle kurdukları ittifaklar sayesinde bu kente saldırmaya, İzmir’i İstanbul’a benzetmeye devam ediyorlar.

Resim1

Bu anlamda, bu kentin, İzmir’in güçlü bir toplumsal muhalefet hareketine ihtiyacı olduğu görülüyor…

Evet, bu anlamda; sermayenin her geçen gün yoğunlaşan, hırçınlaşan azgın rant saldırılarına karşı koymak, kenti savunmak, İzmir’in ikinci bir İstanbul olmaması için güçlü bir toplumsal muhalefet hareketine ihtiyaç olduğu anlaşılıyor…

34. Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması

Bugün sizlerle, 2017 yılında yapılan 34. Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması’nda birinci, ikinci ve üçüncü olan karikatürlerle özel ödül ve başarı ödülü almaya hak kazanan toplam 16 güzel karikatürü paylaşıyoruz.

34. Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışmasının ödül töreni ise Kasım 2017’de İstanbul’da yapılacak.

Hepinize keyifli seyirler dileğiyle…

01
Birincilik Ödülü, Ross Thomson, İngiltere
02
İkincilik Ödülü, Shahram Rezaei, İran
03
Üçüncülük Ödülü, Raimundo Rucke Santos Souza , Brezilya
04
Özel Ödül, “Güçlü Kızlar, Güçlü Yarınlar“, Fethi Gürcan Mermertaş, Türkiye
05
Başarı Ödülü, Alessandro Gatto, İtalya
06
Başarı Ödülü, Darko Drljevic, Karadağ
07
Başarı Ödülü, Dokhshid Ghodratipour, İran
08
Başarı Ödülü, Ehsan Ganji, İran
09
Başarı Ödülü, Ehsan Ganji, İran
10
Başarı Ödülü, Krzysztof Grzondziel, Polonya
11
Başarı Ödülü, Luc Descheemaeker, Belçika
12
Başarı Ödülü, Muhamed Djerlek, Sırbistan
13
Başarı Ödülü, Raimundo Rucke Santos Souza , Brezilya
14
Başarı Ödülü, Ross Thomson, İngiltere
15
Başarı Ödülü, Silvano Mello, İtalya
16
Başarı Ödülü, Vasco Gargalo, Portekiz

Zamanında gelmeyen bilgi…

Ali Rıza Avcan

14 Nisan ve 26 Nisan 2017 tarihlerinde birbirini izleyen iki ayrı bölüm olarak paylaştığım “İzmir bir turizm kenti midir?” başlıklı yazıda, turizm sektöründeki krizin başlangıcı olan 2016 yılında İzmir’e gelen yerli ve yabancı konukların giriş yaptıkları yerlere göre sayıları bilinmekle birlikte; konaklama tesislerine giriş ve ortalama geceleme sayılarıyla konaklama tesislerinin doluluk oranlarını gösteren istatistiklerin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca henüz yayınlanmadığını ifade ederek bakanlıkla yaptığım yazışmalar sonucunda bu verilerin ancak Temmuz ayı ortalarında yayınlanacağını belirtmiştim. 

Kültür ve Turizm Bakanlığı bu istatistikleri söylediği gibi 2017 yılının Temmuz ayında yayınladı. Tabii ki, 2016 yılından devralınan krizin halen devam ettiği 2017 yılı koşullarında oldukça geç kalınmış bir çalışma olarak…

d89ddaf519c6a32c82c35ec8023e08c7--turkey-travel-turkey-tourismGerçi bizler işlerin kötüye gittiğini sektörün temsilcileriyle görüşerek ya da konaklama tesislerinin durumuna bakarak; deyim yerindeyse “havayı koklayarak” biliyor ama yine de turizmle ilgili analiz ve değerlendirmeler yapmak için güvenilir ve geçerli bilgilere ihtiyaç duyduğumuzu söylüyorduk. Çünkü böylesine bir kriz ortamında sorunları aşacak yeni alternatifler önerilebilmesi için gerçeğin tüm noktalarıyla bilinmesi ve gerçekleşenlerin hem eskiyle hem de diğer turizm bölge ve kentleriyle mukayese edilmesi gerekiyordu. Daha doğrusu doğru politikalar, alternatif stratejiler üretebilmemiz için doğru bilgilere ihtiyaç duyuyorduk. Ama bu şekilde olduğu gibi aradan altı ay geçtikten sonra değil; çarenin uygulamaya konulabileceği doğru zamanlarda bu bilgilerin kısa bir süre içinde derlenerek duyurulmasını istiyorduk…

Turizme destek veren bakanlıklar, genel müdürlükler şayet bu sektöre yardımcı olmak, krizin çözümünü kolaylaştırmak istiyorlarsa en azından krizi doğru resmeden verileri en kısa sürede hazırlayarak turizmcilerle turizm sektörü hakkında araştırmalar yapan, politika, strateji ve hedefler öneren araştırmacı, uzman ve plancılara teslim edebilmelidir. 

***

Gelelim, bu istatistiklerin İzmir’le ilgili olan yanlarına….

İzmir bir Turizm kenti midir?” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, 2013-2017 döneminde İzmir’e hava ve denizyolu ile gelen yabancı ziyaretçi sayısı yıldan yıla devamlı azalmakta. Bu durumla ilgili rakamları verecek olursak, 2013 yılında 1.407.240 kişi olan yabancı ziyaretçi sayısının 2014 yılında 1.294.461’e, 2015 yılında 1.201.921’e ve 2016 yılında da 672.299’a indiğini görüyoruz.

Görüldüğü gibi 2013-2016 döneminde İzmir’i ziyaret eden yabancı konuk sayısı, % 52,23 oranında ciddi bir azalma göstermiştir. 

Ayrıca yine aynı dönemde denizyoluyla gelenlerin sayısında çok ciddi boyutlarda azalma olduğu görülmektedir. Bu durumu rakamlarla açıklamaya kalktığımızda ise 2013 yılında denizyoluyla gelen yabancı ziyaretçi sayısı 533.015 iken, bu sayının 2014 yılında 394.346’ya, 2015 yılında 274.578’e, 2016 yılında da trajik bir azalışla 44.020’ye düştüğü görülmektedir.

İzmir’e Adnan Menderes Hava Limanı’ndan ya da Alsancak, Çeşme ve Dikili gibi limanlardan giriş yapan yabancı ziyaretçilerin ne kadarının; ayrıca yurt içinden gelen yerli ziyaretçilerin İzmir’deki konaklama tesislerine giriş ile geceleme sayıları ile ortalama kalış sürelerini ve tesislerin doluluk oranlarını gösteren aşağıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere;

2013 yılında İzmir’e 1.407.240 yabancı ziyaretçi gelmiş olmasına karşın, turizm işletme ve belediye belgeli konaklama tesislerine giriş yapanların sayısının 782.223 düzeyinde kaldığı; bu durumun 2014 yılında 1.294.461 yabancı ziyaretçi ve 834.000 giriş, 2015 yılında 1.201.921 yabancı ziyaretçi ve 1.033.706 giriş, 2016 yılında da 672.299 yabancı ziyaretçi ve 542.187 giriş olarak gerçekleştiği görülecektir.

Çıkış Yapan Ziyaretçilerin Geceleme ve Ortalama Geceleme Sayıları 2003-2016

Yabancı ziyaretçilerin konaklama tesisine girişindeki bu azalmaya paralel olarak geceleme sayılarıyla doluluk oranlarında da ciddi bir azalışın yaşandığı net bir şekilde görülmektedir. Buna göre 2013 yılında 2.749.252 iken 2014 yılında 2.940.363’e yükselip 2015 yılında 2.895.128’e inen geceleme sayısı, 2016 yılında en yüksek gecelemenin yapıldığı 2014 yılına göre % 36,76 oranında bir azalma göstermiştir. Bunun yanında doluluk oranlarında, belediye belgeli tesislerde pek bir sıkıntı yaşanmazken turizm işletme belgeli tesislerde % 24,76’dan % 14,70’lere inen % 10’luk bir azalışın gerçekleştiği görülmektedir.

***

Yabancı turistin gelmekten vazgeçtiği her krizde turizmcinin aklına gelen ilk alternatif bu boşluğu yerli turist ile doldurmak olmuştur. Çünkü hiç kimse, bir zamanlar “yerli turist istemiyoruz, gelmesin” diyen Marmaris eski belediye başkanının yaptığı hatayı tekrarlamayı istememekte, en azından “koyunun olmadığı yerde Abdurrahman Çelebi” örneği kucağını yabancı turistlere göre daha az harcama yapan yerli turistlere açmaktadır.

Nitekim istatistiki veriler de bunu kanıtlamakta, İzmir’deki turizm işletme ve belediye belgeli konaklama tesislerinde geceleyen yerli turist sayısı 2014 düzeyine göre azalmakla birlikte; bu azalışın yabancı misafirler kadar olmadığını, yerli turist sayısının en azından eski düzeyine yakın kaldığı görülmektedir.

Bu durumda haliyle her iki kurumun da başında Aziz Kocaoğlu’nun bulunduğu İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Tanıtım Vakfı’nın (İZTAV) geçen seneden bu yana İzmir’i öne çıkararak yurt içinde yaptıkları tanıtım kampanyalarının etkisi bulunmakta; böylelikle konaklama tesislerinde geceleyen yerli turist sayılarında belirgin bir azalma gerçekleşmemektedir.

Ancak şurası kesindir ki, bu durum turizm sektörünün sürdürülebilirliği açısından orta ve uzun vadede gerçekçi bir çözüm değildir. Bir takım tanıtım kampanyalarıyla ya da hükümetin bayram tatillerini uzatması gibi yerli turisti zorlayan ve yoran uygulamalarla ortaya çıkan bu hormonlu canlanmanın hem yaratılan artı değerin anlam ve büyüklüğü hem de turizm işletme belgeli tesislerin geleceği açısından riskli olduğu bilinmelidir.

n_78784_1

Ülkemizin dış politikasındaki yanlış tercihlerden kaynaklanıp siyasi gerilimlerle beslenen olağanüstü bir ortamda, diğer ülkelerle barışı ve karşılıklı saygıyı esas alan bir ilişki kurulmadığı sürece ülkemize ve İzmir’e gelen yabancı turist sayısını arttırmak mümkün olmayacaktır.

Gerçek durum bu olmakla birlikte, en azından bu sorunun, İzmir’deki turizmle ilgili tüm tarafları kapsayan katılımcı bir süreçte ele alınarak birlikte değerlendirilmesi, tanıtım kampanyalarını yapan bir kısım kişi ve kurumları belediye kaynakları ile gereksiz yere finanse etmek yerine daha etkin, kalıcı ve sürdürülebilir bir turizmin nasıl gerçekleşeceği konusunda kafa yorulması, bunu yaparken sadece İzmir’i değil; İzmir’in tarihi bileşeni olan tüm Ege Bölgesi’yle bölgedeki bütün turizm destinasyonlarınının işbirliği amacıyla bir araya getirilmesi, bu konuda temel politika ve stratejileri belirleyip planların yapılması, en aklı başında iş olacaktır.

En azından, uluslararası ilişki ve siyasette gerçekleşen ve gerçekleşmesi olası her türlü riske rağmen bu işbirliğinin gerçekleştirilmesi ve başarılması dileğiyle…

Halkın çarçur edilen parası…

Ali Rıza Avcan

Belediyelerin kurduğu ya da ortak olduğu şirketlere kuruluş aşamasında ya da sonrasında aktarılan kamu kaynakları dibi bilinmeyen bir kuyunun içinde çarçur edilmekte ve bu durum özel bir çabayla halkın denetiminden kaçırılmaktadır….

Bu durum sadece İzmir ve çevresinde değil; tüm ülkedeki bütün belediye şirketlerinde yaşanmakta, böylelikle genel bir yozlaşma ve yolsuzluğun ürünü olarak artık hepimizin kanıksadığı bir toplumsal gerçek haline dönüşmektedir.

Böylesine önemli bir kanıya neden ve nasıl vardın diye sorarsanız; ben de bunun türlü çeşitli nedenlerini anlatmaya başlayabilirim.

HD-keyhole

Her şeyden önce belediyelerin yapmak zorunda oldukları her bir kamu hizmeti için belediye dışında ayrıca bir şirket kurulma yoluna gidilmekte ve bizlerin devlete ya da belediyelere ödediği vergi ve harçlarla oluşan belediye bütçelerinden bu şirketlere sermaye payı olarak büyük miktarlarda paralar aktarılmakta, devamında ise bu sermaye payları gerçekleşen yıllık zararları karşılamak amacıyla devamlı olarak artırılmaktadır.

Örneğin şu an itibariyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ortak olduğu toplam 17 şirketin ödenmiş sermaye büyüklüğü 3.091.356.010.-TL’yı bulmakta olup, neredeyse belediyenin 4 milyar 950 milyon lira tutarındaki 2017 yılı bütçesinin üçte ikisine tekabül etmektedir.

Bu durum ayrıca, neredeyse her bir belediye hizmetinin karşılığında bir şirket kurulması suretiyle neredeyse tüm belediye hizmetlerinin özelleştirildiği anlamına gelmekte ve tüm belediyelerin şirketler kurarak ya da çok ortaklı özel şirketlere ortak olarak özelleştirmenin boyut ve derinliğini nasıl artırdığını net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin siyasi olarak temelden karşı olduğu taşeronlaşmayı gelişip güçlendirmek için her bir belediyenin ayrı bir şirket kurması ise bu işin başka bir trajik yönüdür. Taşeron işçi çalıştırma konusunda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde İzenerji A.Ş.’nin, Konak Belediyesi’nde Merbel A.Ş.’nin, Karşıyaka Belediyesi’nde de Kent A.Ş.’nin görevli olması ve taşeron işçilik ihalelerine bu şirketlerin katılması taşeron işçi çalıştırmama konusundaki siyasi niyetin CHP’nin en büyük ve önemli belediyelerinde nasıl samimiyetten uzak bir uygulamaya dönüştüğünün kanıtlarıdır.

Buna ek olarak, son 2-3 yıldır belediyeye ait kamu kaynakları, belediye meclisinden karar alınarak ya da alınmayarak birtakım işadamlarının ortak olduğu çok ortaklı şirketlere aktarılmakta; böylelikle kamu kaynaklarının özel şahıs ya da kurumların menfaatleri doğrultusunda kullanılması sağlanmaktadır. 2016 yılında 3 Milyon liranın belediye meclisi kararıyla Tarkem A.Ş.’ne, 2017 yılında da 12 Milyon liranın belediye meclisi kararı aranmaksızın Tetusa A.Ş.’ne aktarılmış olması bu durumun en iyi örnekleridir.

Ayrıca bu şirketlerin her yıl yaptıkları kar ya da zararlarla bilançoları ve çalıştırdıkları personel sayıları gibi önemli bilgiler halka açıklanmamaktadır. Yasal bir zorunluluk olmamakla birlikte belediyeye ait faaliyet raporlarında bu şirketler için sadece yaptıkları hizmetler anlatılmakta; ama örneğin İzfaş A.Ş.’nin geçen yılki İzmir Uluslararası Fuarı için Folkart’tan temin ettiği sponsorluk katkısı gibi bilgiler hiçbir şekilde kamuoyu ile paylaşılmamaktadır.

Çoğu kez şirketlerle ilgili bir takım bilgileri Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde sorduğumuzda, bu şirketler kanun kapsamında oldukları ve bilgileri “ticari sır” niteliğinde olmadığı halde ya kanun kapsamında olmadıkları ya da “ticari sırları” veremeyecekleri gerekçesiyle bu sorular yanıtlanmamaktadır. 

MW-CX277_opaque_20141023142936_ZH

Ayrıca bu şirketlerle ilgili tüm bilgiler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elinde olduğu halde bu şirketlerin ayrı bir kamu tüzel kişiliği olduğu gerekçesiyle sorular yanıtlanmamakta, bu tür soruların şirketlere sorulması istenmektedir.

Ama bu şirketlerin bir kısmı mevcut olmakla birlikte, örneğin Hilton İzmir Oteli’ne kiralanan gayrimenkul nedeniyle ortak olunan İzmir Enternasyonal Otelcilik A.Ş.’ne nasıl ulaşılacağı, bu şirket hakkında nasıl bilgi alınacağı, bu şirketteki belediye hissesinin akıbeti konusunda kimin bilgi vereceği bilinmemektedir.

Kamuya ait tüm bilgilerin hiç bir yasal gerekçenin arkasına sığınmadan kamuoyuna açıklanması doğru ve ahlaki bir davranış olduğu halde bu şirketlerin durumunu açık bir şekilde ortaya koyan bilgiler, Türk Ticaret Kanunu ile diğer şirketlere tanınan ayrıcalıklardan yararlanılarak halktan kaçırılmakta, şirketlerin İnternet sayfalarında yayınlanmamakta; hatta belediye meclisi üyelerine bile yeterli düzeyde bilgi verilmemektedir.

Ayrıca ne hikmetse çoğu şirketin bağımsız denetimi, İzmir’de bu işi yapabilecek şirketler olduğu halde İstanbul’daki bir şirkete yaptırılmakta ve bunun nedeni de açıklanmamaktadır.

Bu anlamda belediye şirketleri kapalı bir kutu gibi halktan kaçırılmakta ve bu yanlış tutum hem belediyenin  hem de belediyeyi elinde bulunduran Cumhuriyet Halk Partisi’nin itibarına zarar vermektedir.

hqdefault

Çünkü şirketlerle ilgili en temel ve küçük bir bilginin bile halktan, kamuoyundan saklanması, bunun için akla hayale gelmeyen bürokratik kurnazlıkların yapılması işin arkasında gizlenen, saklanan bir şeyler olduğu şeklindeki kaygılarımızı; hatta kuşkularımızı doğrulamaktadır. Böylelikle belediye yönetimi kendi kendine zarar vermekte, adeta kendi kuyusunu kendisi kazmaktadır.

Bu durum karşısında, kamuoyunda oluşan kuşku, şüphe ve güvensizliği besleyen en önemli nedenin bilgi eksikliği ve bilgiye ulaşım hakkını engelleme olduğunu hatırlatarak, bu konuda başa gelebilecek en iyi şeyde bile bu tutum ve davranışı sürdürmekte ısrar eden belediye yöneticilerinin sorumlu olacağını ifade etmek isteriz.

Yaşamdan kareler…

Sıcak bir Pazar sabahında çevremizdeki, ülkemizdeki insanların günlük yaşamlarından kesitler… Kalabalıklar, tek başına kalmalar, geçmişten gelen anılar, izler…. Doğanın, kedilerin varlığı, rüzgarın sesi, sisin örtüsü, yangının hışmı…. Velhasıl güzel bir Pazar gününe layık güzel fotoğraflar….

Ahmet Çetintaş - Kalabalık
Ahmet Çetintaş – “Kalabalık
Alaattin Şenol - Gar
Alaattin Şenol – “Gar”
Ali Haydar Ceylan -
Ali Haydar Ceylan
Ali İhsan Oto - Gece
Ali İhsan Oto – “Gece”
Ebru Tolay
Ebru Tolay
Emre Sotürk - Gökdelenler ve sis
Emre Soytürk – “Gökdelenler ve sis”
Enver Aydın - Meşkihüzün
Enver Aydın – “Meşk-i hüzün”
Ferhat Göksu - Zirveye Tırmanış
Ferhat Göksu – “Zirveye Tırmanış”
Filiz Kartal - Toz duman
Filiz Kartal – “Toz duman”
Halit Bozkuş - Seyir
Halit Bozkuş – “Seyir”
İsmail Erhan Alan - Değirmen Kar
İsmail Erhan Alan – “Değirmen Kar”
Murat Güven - Kışbakışı
Murat Güven – “Kışbakışı”
Murat İbranoğlu - Saat KUlesi
Murat İbranoğlu – “Saat Kulesi”
Murat Koçak - Haydarpaşa
Murat Koçak – “Haydarpaşa”
Mustafa Zengin - Taşköprü
Mustafa Zengin – “Taşköprü”
Orhan Köse - Surlar
Orhan Köse – “Surlar”
Serkan Çolak - Rüzgar
Serkan Çolak – “Rüzgar”
Sevilay Yurtsever - Güvenlik ağı ardından
Sevilay Yurtsever – “Güvenlik ağı ardından”
Tufan Bilir - Anide Yaşam
Tufan Bilir – “Ani’de Yaşam”
Turgut Engin - Yangın
Turgut Engin – “Yangın”
Uğur Tamdoğan -
Uğur Tamdoğan
Yılmaz Topçu - Aydın
Yılmaz Topçu – “Aydın
Zafer Fişek - Lodos
Zafer Şimşek – “Lodos

Teslim alınanı çoğaltmak

Ali Rıza Avcan

Oldum olası teslim aldığım bir işi ya da öğrendiğim bir bilgiyi çoğaltmak, üretmek, bir adım öteye geçirmek için çabalar dururum.

Bu zorunluluk, ölüm nedeniyle yitirdiğim kişi ya da kişilerden teslim aldığım bir iş ya da görevde, daha bir önem kazanır ve o görevin her anında sanki o kişiye hesap verir gibi çalışır dururum.

Bu bilinç, sadece içinde bulunduğum iş ya da görevlerde değil; aynı zamanda ilgi duyduğum ya da kendimi oraya ait hissettiğim durumlarda da ortaya çıkar. 

O iş, benim iş ya da görev alanıma girmese de başka yerlerde, başka zamanlarda ilgi duyduğum yarım bırakılmış işlere henüz devam edilmiyor olması ve daha ötelere götürülüp geliştirilmeyişi beni hep üzer ve kötü bir çaresizlik halinde neler yapabileceğimi  sorgulayıp dururum.

Bu duyguyu yoğun bir şekilde hissettiğim konulardan biri de, 1974-75 yıllarından bu yana ilgi, iş ve meslek alanım olan kent yönetimi ve yerel yönetimlerle ilgilidir. 1970’li yılların sonunda biri Ordu’nun Fatsa ilçesinde, diğeri de İzmir’in göbeğindeki Gültepe‘de ortaya çıkan iki halkçı/devrimci belediye başkanının başlattığı hareketin 12 Eylül sonrasında hem fiili hem de düşünsel olarak devam ettirilmediğini, onların o yıllarda devrimci bir bilinçle başlattıkları belediyecilik hareketinin halen geliştirilmediğini, bir iki adım öteye götürülmediğini düşünürüm.

Evet, biliyor ve izliyorum. Her ikisinin de ölüm yıldönümlerinde yakın arkadaşları, dostları, yoldaşları, o beldenin şimdiki belediye başkanları; hatta diğer belediye başkanları ve siyasetçiler onları unutmayarak ve mezarına gidip kırmızı karanfiller bırakarak anmaya, onlar hakkında güzel şeyler söylemeye çalışıyorlar.

Ama onun ötesine giden bir şey, onların başlattığını geliştiren bir hareket, bir girişim ne yazık ki, ortada yok….

Onların o tarihlerde yaptıkları bilinçli bir şekilde tartışılıp analiz edilmediği, günümüzün koşulları içinde geliştirilmediği için şimdi adeta toplumcu ya da devrimci belediyecilik ile sosyal belediyeciliği birbirine karıştırır olduk.

Onların ismini her an dillendirip anan bugünün belediye başkanları şimdi büyük inşaat şirketleri, sermaye çevreleri ve rant lobileriyle birlikte kentin halka ait olduğunu unutmuş gözüküyorlar. Küreselleşmeci neoliberal hocalardan aldıkları ders ve tavsiyelerle ya da belediye meclisi kürsüsünden ya da belediye gazetesi gibi çalışan İnternet gazetelerinden verdikleri mesajlarla kentin yönetimi konusundaki düşüncelerini ortaya koyup hepimizi, özellikle de kendi dava arkadaşlarını şaşırtıp üzüyorlar.

tumblr_inline_nntklgmDB81r7g0k1_500

Fatsa eski belediye başkanı (Terzi) Fikri Sönmez ile Gültepe eski belediye başkanı Aydın Erten’i tanımamakla birlikte yaptıklarını öğrenmek, analiz edip değerlendirmek amacıyla uzun bir süredir yakınındaki eski dava arkadaşlarıyla görüşmeye, onların anılarını dinlemeye, bu amaçla yazılmış yayınları okumaya çalıştım. Bu amaçla yapılmış belgesel filmleri bulup izlemek, onların içinden toplumcu belediyecilik adına izler bulmak için uğraştım. Ayrıca Devrimci Yol hareketinin temsilcisi olarak Fatsa deneyiminin içinde yer alan Mülkiye’den arkadaşım Sedat Göçmen‘in “Fırtınalı Denizin Yolcuları” isimli anı kitabını okuyarak o dönemde yaşananların bir toplumcu belediyecilik modeline dönüşebilmesi için genel bir değerlendirme yapılıp yapılmadığını görmeye çalıştım.

Bütün bu araştırmalar sonucunda gerek hareketin içinden gelen gerekse hareketin dışında kalan kimsenin çıkıp anıları anlatıp yazma ve belediye başkanlarını ölüm yıldönümlerinde anma dışında toplumcu belediyecilik adına fazla bir şey yapmadığını gördüm.

Ayrıca Yüksek Öğretim Kurumu’na (YÖK) ait Tez Merkezi’nde yaptığım araştırma sonucunda Fatsa ya da (Terzi) Fikri Sönmez konusunda bugüne kadar iki adet yüksek lisans tezi ile hazırlanmış olmakla birlikte; Gültepe ve Aydın Erten konusunda bugüne kadar hiçbir üniversitede yüksek lisans ya da doktora tezinin hazırlanmadığını; ayrıca yayın dünyasında Fatsa ve (Terzi) Fikri Sönmez konusunda altı adet yayın bulunmakla birlikte, Gültepe ya da Aydın Erten konusundaki tek kitabın, yazar dostumuz Murat Şahin‘in 2011 yılında Heyemola Yayınları’ndan çıkan “Direnişin Adı, Gültepe” kitabı olduğunu, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile belediyeye bağlı Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’nin bugüne kadar birçok kitap yayınlamakla birlikte, Gültepe ile Aydın Erten konusunda tek bir araştırma yaptırmadığını ve tek bir kitap ya da broşür bile yayınlamadığını belirledik. 

Fatsa, (Terzi) Fikri Sönmez, Gültepe ve Aydın Erten‘le ilgili yayınlarla yüksek lisans ve doktora tezlerinin listesini, yazımızın ekindeki listede görebilirsiniz.

Bütün bu yetersizlikleri belirlediğim için, 2014 ve 2015 yıllarında Konak Belediyesi’nin böyle bir görevi üstlenerek, hem (Terzi) Fikri Sönmez hem de Aydın Erten bağlamında geçmişteki uygulamalarla bugünkü neo-liberal belediye pratiği boyutunda toplumcu belediyecilik adına geleceğe yön vermesi amacıyla -üniversitelerimizdeki değerli akademisyenlerin yardım ve katkılarını da alarak- periyodik çalışmalar yapması önerisinde bulundum.

Konak Belediyesi’nin bu amaçla her yıl  ulusal ve uluslararası boyutta kapitalist kent olgusuyla yerel yönetimleri konu alan bir sempozyum düzenlemesini, bu sempozyumlara David Harvey ve Robert Brenner gibi uluslararası alanda tanınmış bilim insanlarının davet edilmesini, bu sempozyumlara sunulan bildirilerle Fatsa ve Gültepe örneğinden hareketle toplumcu belediyecilik olgusunun tartışılıp yayınlanmasını, Fatsa ve Gültepe ile ilgili ciddi bir belgesel filmin hazırlanmasını, bu konuda düzenli ve sistemli yayınlar yapılarak bir arşiv ya da kütüphanenin düzenlenmesini önerdim. 

Ama ne yazık ki, buna benzer diğer önerilerimde de olduğu gibi bu öneri de belediye üst yönetimi tarafından dikkate alınmadı ve uygulanma olanağına kavuşmadı.

Şimdi işte bu nedenle, senede sadece bir gün, ölüm yıldönümlerinde Aydın Erten‘in mezarına gidilerek, onun adına konuşmalar yapılarak ve mezarına kırmızı karanfiller bırakılarak bu işin burada sonuçlandırıldığını, bir adım öteye gitmeyi kimsenin düşünmediğini üzülerek seyretmek zorunda kalıyorum.

Oysa onların yapmaya çalıştığı şeyler henüz yarım vaziyette orta yerde duruyor… Kimse de çıkıp o yarım kalmış idealleri teslim alıp daha öteye götürmeye, günümüz koşullarında toplumcu belediyecilik adına bir şeyler yapmaya, toplumcu belediyecilik ülküsünü yaşama geçirmeye çalışmıyor…

20708454_822256337933797_3191332514760084317_n

Belki de bu durumda hayırlara vesile olacak bir keramet vardır da diyebiliriz…

Zira toplumcu belediyecilik yapma gibi bir niyet olmadığı sürece, o yarım kalmış ideal ve düşünceler için araştırmalar yapmak, sempozyumlar düzenlemek, kitaplar çıkarmak ve belgeseller hazırlayarak bu düşünce ve idealleri devam ettirmeye çalışmak; belki de onların sadece kişiliği üzerinden gösteri yapıp ideal ve düşüncelerini unutan siyasetçiler ve belediye başkanları için beyhude bir iş olacak ve gerçek değeri anlaşılmayacaktır…


(Terzi) Fikri Sözmez ve Fatsa Hakkında Hazırlanan Yüksek Lisans ve Doktora Tezleriyle Yayınlanan Kitaplar:

1. Kerem Morgül, A History of the Social Struggles in Fatsa 1960-1980, Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve Inkilap Tarihi Enstitüsü, 2007, Yüksek Lisans Tezi.

2. Hade Türkmen, Radicalisation of Politics at the Local Level: The Case of Fatsa During the Late 1970s, ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2006, Yüksek Lisans Tezi.

3. Ayhan Özden, Fatsa, Fırtına Günlerinden Notlar, Kalkedon Yayınevi, 2013.

4. Tuncay Çelen, Denizler’den Terzi Fikri’ye Türkiye, İmge Yayınları, 2011, 702 s.

5. Sinan Demirbilek, Terzi Fikri, İki Darbe Bir Yaşam, Ozan Yayıncılık, 2011, 304 s.

6. Pertev Aksakal, Bir Yerel Yönetim Deneyi (Fatsa Devrimci Yol Davası), Simge Yayınevi, 1989.

7. Pertev Aksakal, Fatsa Gerçeği, Penta Yayınevi, 2007.

8. Sedat Göçmen, Fırtınalı Denizi Yolcuları, Ayrıntı Yayınları, 2013.

Gültepe ve Aydın Engin İle İlgili Yayınlar:

1. Murat Şahin, Direnişin Adı Gültepe, Heyemola Yayıncılık, 2011, 112 s. 

 

Kentsel Yoksulluğu Yeniden Düşünmek

Ömer Aytaç ve Süleyman İlhan tarafından hazırlanan Kentsel Yoksulluğu Yeniden Düşünmek isimli kitap Birleşik Yayınevi tarafından 2013 yılının Eylül ayında yayınlanmış.

Ülkemizde kentsel yoksulluk, göç ve kentleşme sürecinin patolojisine bağlı olarak giderek derinleşmekte ve süreklilik kazanmakta, yedeğinde türeyen sorun yumaklarıyla hayatın bildik suretini değiştirmekte, rizikolu ve tekinsiz bir sosyo-kültürel iklim yaratmaktadır. Metropollerde, kentin uç ve kenar bölgelerinde yaşam mücadelesi veren alt sınıftan insanlar, bir yandan tüketimci bir toplumda yoksun olmanın acılarını yüksek volümlü yaşamak durumunda kalmakta, diğer yandan bu acıyı toplumsal şiddet gösterisi şeklinde serimleyerek devlete, yerel otoritelere ve topluma yüksek maliyetli faturalar ödetmekteler. Kapitalizmin kesimler arasında açtığı sınıfsal, toplumsal ve iktisadi fark yaraları, kapanması güç travmalar şeklinde yoksul bedenlerde tecrübe edilip durmakta, sosyal hiyerarşileri yeniden tanzim etmekte, sınıfların gizli yaralarını depreştirmekte, görünürlük elde etmesinin yolunu açmaktadır.

Kentsel Yoksulluğu Yeniden Düşünmek adlı bu edisyon çalışma, yoksulluğun aldığı bu yeni çehreyi, bir yeniden okuma ve anlama çabası olarak görülebilir. Kitapta, kentsel yoksulluğu kurumsal düzeyde tartışan yazıların yanı sıra, kentsel yoksulluğun tecrübe edilişine dair farklı yerlerde yapılan alan araştırmalarına da yer verilmekte ve konu bütünlüklü bir çerçevede resmedilmeye çalışılmaktadır.

İçinde, dört bölüm halinde kentsel yoksulluk konusu ile ilgili yerli ve yabancı yazarlara ait toplam 10 bilimsel makaleyi barındırıyor. 

Bölüm I. Kentsel Yoksulluğu Anlamak

İleri Endüstriyel Dünyada Kent Yoksulluğu: Kavramlar, Analizler ve Tartışmalar, Enzo Mingione; Prof. Dr., Padova Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü.

Bölüm II. Modern Kentlerde Yoksulluk, Sınıfaltı ve Dışlanma

Yoksulluk, Kentsel Sınıfaltı ve Sosyal Dışlanma: Modern Kentlerde Sınıfsal/Mekansal Yarılma ve Suçlaştırılma Mekanizmaları, Ömer Aytaç, Prof. Dr., Fırat Üniversitesi, İnsani ve Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümü

İleri Marjinalllik Çağında Bölgesel Damgalanma, Loïc Wacquant, Prof. Dr., California Üniversitesi Sosyoloji BÖlümü (Berkeley, USA)

Kentsel Yoksulluğun Kültüralist Okumaları, O.Lewis, C.Murray, D.Massey, Doğan Bıçkı, Doç. Dr., Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi Bölümü

Bölüm III. Yoksul Hayatlar: Kadınlar, Evler, Değişen Dünyalar

Kentsel Yoksulluğun Anlam Dünyası, Süleyman İlhan, Yrd. Doç. Dr., Fırat Üniversitesi İnsani ve Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümü

Kadınların Yoksulluğu: Kimsesiz Kadınlar Kastı, M. Ruhat Yaşar, Doç. Dr., Kilis 7 Aralık Üniversitesi M. Rifat Eğitim Fakültesi İlköğretim Bölümü

Yoksulların Konutla İmtihanı: Konut Yoksulluğu, M. Ruhat Yaşar, Doç. Dr., Kilis 7 Aralık Üniversitesi M. Rifat Eğitim Fakültesi İlköğretim Bölümü

Yoksul Ailelerde Değersel Değişim: İstanbul Örneğinde Bir Araştırma, Ergün Yıldırım, Prof. Dr. Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü

SCX-3200_20170811_10242401

Bölüm IV. Yoksulluğu Aşmanın İmkanı

Yoksullukla Mücadele Etmek Kim(ler)in Görevidir?, Reşat Açıkgöz, Yrd. Doç. Dr., Muş Alparslan Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü

Kentsel Yoksullukla Mücadele İçin Politik Bir Enstrüman: Sosyal Siyaset Perspektifinden “Sosyal Belediyecilik”, Serhat Özgökçeler, Yrd. Doç. Dr. Uludağ Üniversitesi İİBF Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü, Doğan Bıçkı, Doç. Dr., Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi Bölümü

Bu kitabın kentsel yoksulluk ve sosyal belediyecilikle ilgili yeni okumaların önünü açması dileğiyle…

 

Kentin proleterleri…

Ali Rıza Avcan

Latince proles kökünden gelen Proleterya sözcüğü, alt sosyal sınıfları; başka bir deyimle kapitalist toplum düzeni içindeki işçi ve emekçileri tanımlamak için kullanılan bir terim. Proleter sözcüğü de bu sınıflara dahil olanları ifade ediyor.

19. yüzyıla kadar soyluların ve burjuva sınıfının sadece emeğini satan yoksul insanları aşağılamak için kullandığı proletarya sözcüğü, Karl Marx ve Friedrich Engels‘in geliştirdiği Marksist düşünce sistemiyle birlikte, üreten emekçi sınıfın ismi haline gelmiş ve günümüze dek bu şekilde kullanılmaya devam edilmiş.

Konu, kapitalist toplum düzeni ve bu toplum düzeni içinde sermaye sahibi kapitalistlerle emeklerini sermaye sahibi kapitalistlere satabilen proletarya ve proleterler olduğunda ortaya ister istemez bir ezen-ezilen ilişkisi çıkmakta ve proletarya ya da proleterler, hayatta kalabilmek adına sermaye sahibi kapitalistlerin kendi emekleri üzerindeki egemenliği ile karşı karşıya kalmaktadırlar.

walking

Bu durumu, sahip olduğumuz teknolojik araçlara bakarak kent içinde bir noktadan başka bir noktaya varmayı hedefleyen ulaşım eylemlerine benzetmeye kalktığımızda; araba sahibi olanları bir anlamda büyük sermaye sahibi kapitalistlere, bisiklet sahibi olanları küçük burjuvaziye, sadece ve sadece yürüyecek bir çift bacağa sahip olanları da “kaybedecek bacaklarından başka bir şeyi olmayan” işçilere, emekçilere; başka bir deyişle proleterlere benzetebiliriz.

Evet, bugünün kentlerinde değeri milyarlarca liraya ulaşan son model arabalara sahip olmak, o arabalar için park yerleri talep etmek ve kentteki her yere arabayla ulaşmayı hedeflemek tam anlamıyla büyük sermaye sahibi kapitalistlerin tutum ve davranışlarına benzetilebilir.

Araba kadar olmasa da bisiklet, giysi ve teknik teçhizat açısından belirli bir boyutta yatırım yapmayı gerektiren bisiklet kullanımı ise tam orta sınıflara uygun bir tutum ya da davranışa benzetilebilir.

Ama sadece ve sadece yürüyebilen, bir yerden başka bir yere gitmek için araba ya da bisiklet yerine toplu ulaşım araçlarıyla taksi ve dolmuşlara ücret ödemek zorunda kalan yayalar ise kentlerin bu anlamdaki gerçek proleterleridir.

Onların yürümek için sadece basit bir yürüyüş ayakkabısına, hatta ucuz bir sandalete ihtiyacı olabilir.  Tabii ki bu konuda ipin ucunu kaçırıp markalı yürüyüş ayakkabısı alanlar da olabilir ama eğer isterseniz yürüyüşünüzü çıplak ayakla bile yapmanız mümkündür.

O anlamda, yürüdüğü mekanı en iyi görenin, onu en iyi şekilde fark edip anlayanın yayalar olduğuna inanırım. Hele ki bu yürüyüşler aylak aylak gezmek anlamına gelen flânörlük, sahil boyunda yapılan promenadlar, kent içi ya da dışında yapılan gezintiler, park ve bahçelerdeki yürüyüşler şeklinde olursa o zaman hemen herşeyi görme, hissetme; hatta dokunabilme imkanına sahip olabilirsiniz. 

Şu ana kadar bu şekilde kent içinde yürüyenlere, yayalara yaptığım bunca iltifat boşuna değil. Çünkü İzmir’de araç sahiplerinin ya da bisikletlilerin kurduğu birçok grup, dernek ya da platform bulunduğu ve bunlar kendi hakları konusunda her geçen gün daha etkin olduğu halde; -benim bildiğim kadarıyla- yayalara ait bir grup -Facebook’takiler hariç tabii ki- ya da dernek yok. Şimdiye kadar hiçbir yaya da çıkıp kendi hakları için, kaldırımlardaki işgallerin kaldırılması için bir grup ya da dernek kurma yoluna gitmemiş.

walking-454543_960_720

Hele ki, çalışmaları henüz bitmemiş olsa da İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı’nın bir yaya ve bisikletli ulaşım master planını hazırlamakta olduğu haberlerinin yaygınlaştığı bu günlerde…

O nedenle Karl Marx ve Friedrich Engels‘in bundan tam 169 yıl önce yazdıkları Komünist Manifesto’yla duyurdukları “dünyanın bütün proleterleri birleşin!” çağrısına benzer bir çağrıyı yaparak, kentteki tüm yayaların, özellikle de araç, bisiklet ve ehliyet sahip olmayan yayalara, haklarına sahip çıkmaları için Kentin bütün yayaları birleşin!” diyor ve tüm yayaları örgütlenmeye davet ediyorum.

 

Eray Canberk şiirleri…

YAŞAMAYI GÖZE ALMAK
bir yaralı kızıl kuş gibi düşerdi güneş
karanlıklar başlardı sıkıntılı ve uzun
ondan kaçarcasına dönerlerdi adamlar
yenılmiş değil ama biraz utanmış gibi
kını le savaşırlardı kimse bilmezdi onu
şimdi sen her şeyden uzak büyüyen bir çocuksun
ananın ak sütu gibi kınlerle beslenen
yumruk gibi bir şey düşün ellerini
yoksa bu çaresiz adamlar seni de yoksul eder
il)’ yoksa mavi sularda karanlık korkunç olur
{ ılk bir yara gibi yayılır içine bozgun
lwr yıl en güzel çocukları alır gider
tl:ılgalar ki senin de rengine vurulcluğun
sonra yine başlar yine bitmez tukenmez gibi günler
çeker seni sevdiğin türkülerle bir tutku
yıllar önce bir başkasının gönül verdiği suya
ya kaçmaktır kurtuluşun çaresi
ya yumruk gibi bir şey düşün ellerini

Mücadele 004

 

 

UZAK
geceleri üç beş evden de uzak
bir yapının dört duvarına gizliyor kendini
tedirgin uykularım gündüzlere bırakarak
çocuklarla bölüşüyor sevincini
çoğu cılız ve çoğu yalınayak
bilmiyor neden – alıştığı ınsanlardan korkarak
bir kadın toprağa adıyor kendini
kimsesiz umarsız yılgın
bir adam avutuyor derdini
saçının akını çoğaltarak
caddelerden ağaçlardan ve denizlerden
unuttuğu yuzlerden çizgiler çiziyor boşluklara
sevgiler mi huzunler mi kavuşmalar mı
hepsi gidip dönemediği kentler gibi uzakta
uzak

Resim1

KUYTUSUNDA BİR DAĞIN
ya da eksik bir yorumla aldanırlar
bulutlanmayı unutmuş bir gök altında
çunkü kar değildir yağan
bir ince soğuktur olsa olsa
ozlerler onlar ki bir şehirde
bir başka şehri yaşamaktan
çünkü eski yerlerinde değiller aslında
yanılıp da göğe baktıkları zaman
düşürüler değişen yalnızca dışta
içlerine işleyen ne var
soğuk ve hüzün bir yana
bir de erken basan karahklar
kar yağsa erimese bir daha
bu şehri yaşamaya alışmak için
donmuş suları dumanları
ve çekilmiş bir dağın kuytusuna
bir de kimsenin anlamadığı
l’Ski ve unutulmuş bir şarkı söylenince
yureğine gurbet diye oturtmuş Kars’ı
bir kadın alışırken kadınlığına.

Protesto 017

ŞAİR-İ ÂZAM
ben ünlü bir şairim büyük
sakal tıraşıyla falan uğraşamam
bazı umursamam insanları
ama insanlığa saygım tam
ben ünlü bir şairim büyük
uğraşamam evcil işlerle falan
ev kadın çocuk geçim sıkıntısı
devrimle hepsi kalkacak ortadan
ben ünlu bir şairim büyük
kafa yoramam öyle her şeye
benim sorunlarım çapraşık
işçi sınıfı artıdeğer tekelci sermaye
kuytu sularda zaman

Kent 084

ESKİ BİR TÜRKÜ
sen bana unuttuğum şeyleri hatırlat
yeniden söyleyeceğiz o eski türküyü bir gün
zalimce ve hunharca yok edilse de hayat
biz hiç ölmeyeceğiz busbütün
beni götür bu kötü şehirden uzak
evleri kırlara bakan senin oraya
hani ince yüzlü çocuklar varmış yalınayak
umudum kırık değil güzel günler üzre
sana anlattıklarımı bir bir herkese anlatmak
                                                                geçiyor içimden
söz gelişi yüreği kuş gibi çırpınan çocuklarıma
elbette umudum kırık değil güzel günler üzre

 

AYRILIK TÜRKÜLERİ – I

dağlar ses vermedi silah sesine
ve şehirler kapatmış kapılarını
evlerin içinde bir kin büyüyor
inceden inceye ve günden güne

bir haber sal sağ mısın umutlu mu
yiğidim can kardeşim delikanlım
geçtin mi kırları aştın mı suyu
güvercinim balacam gönül yoldaşım

ilkyaz geçti sıcak sardı her yanı
bir göç var dağlardan dağlara
ya umudunla katılsan kervanlara
ya tanıyanlarla gördersen selamını

bir haber sal sağ mısın umutlu mu
yiğidim can kardeşim delikanlım
geçtın mi kırları aştın mı suyu
güvercinim balacam gönül yoldaşım

ince bir kız tutuyor yasını
belki saçları san belki saçları kara
resmin bile sarardı duvarlarda
ve örselendi kenarları

bir haber sal sağ mısın umutlu mu
yiğidim can kardeşim delikanlım
geçtin mi dağları aştın mı suyu
güvercinim balacam gönül yoldaşım

oğlunun iri damlaları andıran gözlerinde
babasız çocukların kırgın sevinci
yaşından önce büyüyecek belki
senin dingin ve düşünceli resmini gördükçe

bir haber sal sağ mısın umutlu mu
yiğidim can kardeşim delikanlım
geçtin mi dağları aştın mı suyu
güvercinim balacam gönül yoldaşım

 

“Katılın, birlikte yönetelim”

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, özellikle de belediyeye bağlı İzmir Kent Konseyi’nin uzunca bir süredir kullandığı güzel bir slogan var. Belediyeye ya da konseye ait İnternet sayfalarıyla billboardlara yerleştirilip gazete ve dergilere basılan bu sloganla İzmir halkına “Katılın, birlikte yönetelim” deniliyor.

B5Hia7hIEAAl-j6

Çünkü, İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan danışmanı İlhan Tekeli‘nin hazırladığı İzmir Yönetişim Modeline göre halkın belediye kararlarına katılımı ve bunun için gerekli olan mekanizmaların oluşturulması isteniyor.

Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 dönemi Stratejik Planında da katılımcı ve paylaşımcı yönetimin, belediyenin temel çalışma ilkelerinden biri olduğu söyleniyor.

İlhan Tekeli‘ye göre İzmir Yönetişim Modelinin olumluluk yüklediği en önemli değer ya da amaçlardan biri katılımcılıktır.

Bu kavramı, şemsiye nitelikli çok boyutlu yaşam kalitesi kavramının önemli boyutlarından biri olarak görmek olanaklıdır.” (1)

O nedenle, “olanaklı olan her durumda bir toplumun üyeleri siyasal sürece dahil edilmelidir. Ama, her dört ya da beş yılda yapılan seçimler yurttaşların yönetime katılmasını gerçekleştirmekte yetersiz kalmaktadır. Katılımcılık iddiası taşıyan demokrasiler yurttaşlarının yönetmeye ve yönetilmeye aktif bir katılımının gerekliliğini savunurken, yalnız seçkinlerin etkin olduğu siyasal süreçlerin sürekli bir demokrasi açığı yaratacağını belirterek, tüm yurttaşların siyasal süreçte aktif olmasını sağlayan bir siyasal kültürün içselleştirilmiş olmalarının önemine değinirler. Yurttaşlar ancak bu tür bir deneyimle yurttaşlık sorumluluğunun bilincine varabilecekler, farklılıkları hoş görmeyi ve onlarla baş etmeyi öğrenebileceklerdir.” (2)

İlhan Tekeli tarafından yazıya dökülen bu sözler, hepimizin kabul ettiği çok güzel ve doğru sözler… Hele ki ülkemizin yetiştirdiği ve herkesin saygı duyduğu usta bir akademisyenin kaleminden çıkmışsa… Onun yazdıkları ve söyledikleri, İzmir’de yaşayan ya da yaşamayan herkesi etkilediği için çoğu kez İzmir’deki işlerin yolunda gittiği gibi izlenim yaratıyor.

O nedenle sanılıyor ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun bileşeni olan İzmir Kent Konseyi gibi oluşumlar değerli akademisyenin çizdiği yol haritası içinde herkesi, İzmir halkını samimi bir şekilde yönetime katılmaya davet ediyorlar ve bu işi gerçekten iyi bir şekilde gerçekleştiriyorlar.

Oysa uzunca bir süredir anlatmaya çalıştığımız gibi, bu iş hiç de anlatıldığı ya da yazıldığı gibi gerçekleşmiyor.

Evet, ilk bakışta ortada bir katılım eylemi varmış gibi geliyor insana… Bu eyleme de da “katılım süreci” adını veriyorlar… Bunu gerçekleştirmek amacıyla konuşulacak ya da danışılacak bir durum olduğunda veya böyle bir izlenim yaratılması istendiğinde, ellerindeki “hoşa gidip kabul gören” katılımcı listeleri üzerinden çağrılar yapıp bir takım insanları bir araya topluyorlar.

Çağrılıp davete icabet edenler çoğu kez belediye başkanının bulunmadığı bir ortamda danışmanlarla ya da belediye bürokratlarıyla muhatap olup ellerinden geldiğince bir şeyler anlatmaya, görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerini iletmeye çalışıyorlar.

Ama yine de, o çalışma sonucunda yayınlanan resmi belgelerde adları yazılı olmakla birlikte söylediklerinin, yazıp verdiklerinin yer almadığını, danışmanlarca daha önceden hazırlanan bu raporlarda daha çok önemsenen kişilere ait görüşlere yer verildiğini görüyorlar.

Kısacası, uğruna uzun uzun raporlar, kitaplar yazılan “katılım” konusunda çoğu samimi katılımcıyı aldatan bir oyun oynanıyor. Katılıyorsunuz, çabalayıp görüşünüzü iletmeye çalışıyorsunuz ama sonuçta sizin görüşleriniz değil; o konu ile görevli danışmanların önceden yazdığı çerçeve taslaktaki görüşleri destekleyen önerilere yer verildiğini görüyorsunuz. Çünkü çoğu kez sizin söyleyip yazdıklarınız, danışmanın yazdıklarını ya desteklemiyor ya da ona ters düşüyor…

O nedenle de yaptıkları işlerde aslında gerçek bir katılımı arzulamadıklarını fark ettiğinizde hevesiniz kırılıyor ve bu işlerden yavaş yavaş ayağınızı çekiyorsunuz.

Ne var ki, İzdeniz grevinin sonuçlandığı 5 Ağustos 2017 tarihinde Hürriyet Gazetesi muhabiri Elif Demirci‘nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile yaptığı söyleşiye ilişkin haberde, belediye başkanının söylediği bir sözün aslında bütün bu aldatıcı süreci çok iyi açıkladığını ve belediye başkanının katılımdan ne anladığını net bir şekilde görme fırsatına sahip olduk. 

Gazetede yazılı habere göre, 80 işçinin işten çıkarılması nedeniyle DİSK’in karar alıp daha sonra ertelediği iki saatlik iş bırakma eylemi için belediye başkanı Aziz Kocaoğlu net bir şekilde Belediyeyi sendika idare etmeyecek. Ben nasıl sendikanın işine karışmıyorsam onlar da belediye yönetimine karışmayacak demiş. (3)

Oysa 2005 yılında kabul edilen 5393 sayılı Belediye Kanununun kent konseyleriyle ilgili 76. maddesine göre belediyelerin, her biri ayrı bir sivil toplum kuruluşu olan dernek, vakıf, meslek odası ve sendikaları “kent yaşamında; kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmek” amacıyla kent konseylerine davet etmesi ve onların kent konseyleri eliyle kentin yönetiminde söz sahibi yapması yasal bir zorunluluktur.

Ayrıca 2015 yılından bu yana İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin temel örgütlenme ve çalışma ilkesi haline gelen küreselleşmeci neo-liberal kapitalizmin ürünü olan “yönetişim zihniyeti“ne göre, kentin; dolayısıyla belediyenin, belediye, sivil toplum ve özel sektör üçlüsünün oluşturduğu işbirliği içinde yönetilmesi gerekiyor.

Bunu, hem İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 dönemi Stratejik Planı emrediyor, hem de bu planın hazırlanmasında etkili olan başkan danışmanı İlhan Tekeli söylüyor.

Bu anlamda, İzmir Kent Konseyi üyesi sendikaların; yani sivil toplumun  belediyedeki işlerinden atılan işçileri desteklemek amacıyla girişimlerde bulunması ve eylemler yapması, “yönetişim zihniyeti” çerçevesinde kendilerinden beklenen kentin hak ve hukukunun korunması, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma, hesap verme ve katılım görevlerinin gereği; ayrıca mensup oldukları sınıfın uluslararası dayanışma ve kardeşliği çerçevesinde yapmak zorunda oldukları hukuki, insani ve sınıfsal görevleridir.

Yönetişim 022

Bu olay nedeniyle ortaya çıkan, “senin dükkanın, benim dükkanım” zihniyeti ile “herkes kendi işine baksın, senin benim işime karışmana izin vermem”  anlayışıyla aslında bugüne kadar çok dillendirilen yönetişim ve katılım düşüncesinin henüz anlaşılıp içselleştirilmediğini, bunun sadece ve sadece herkesin kendi dükkanından sorumlu olduğu “küçük esnaf zihniyeti“nin bir tezahürü olduğunu düşünüyor ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni gerçek anlamda katılımcı demokrasinin ruh ve gereklerine uygun davranmaya çağırıyoruz.


(1) Tekeli, İlhan; “İzmir Yönetişim Modelinin Temel Değerleri/Kavramları Konusundaki Konuşmalara Giriş“, s. 6

(2) Tekeli, İlhan; “İzmir Yönetişim Modelinin Temel Değerleri/Kavramları Konusundaki Konuşmalara Giriş“, s. 8

(3)23 Günlük grevin perde arkası“, Hürriyet Gazetesi, 5 Ağustos 2017, Elif Demirci