Bildiğimiz ve bilmediğimiz görünümler…

Güzel bir Pazar sabahının bildiğimiz ve bilmediğimiz görüntüleri… Kah yakınımızdan, kah uzağımızdan…

Bülent Kılıç, Fransa, Broken Border 002
Bülent Kılıç, Fransa, “Sınırları Aşmak
Bülent Kılıç, Fransa, Broken Border 003
Bülent Kılıç, Fransa, “Sınırları Aşmak
Bülent Kılıç, Fransa, Broken Border 004
Bülent Kılıç, Fransa, “Sınırları Aşmak
Bülent Kılıç, Fransa, Broken Border 005
Bülent Kılıç, Fransa, “Sınırları Aşmak
Bülent Kılıç, Fransa, Broken Border
Bülent Kılıç, Fransa, “Sınırları Aşmak
Chen Jie, China, Tianjin Explosion
Chen Jie, Çin Halk Cumhuriyeti, “Tianjin Patlaması
Daniel Berehulak, Australia, An Earthquake's Aftermath Kathmandu 001
Daniel Berehulak, Avustralya, “Katmandu Depremi
David Guttenfelder, USA, North KOrea - Life in the Cult of Kim 001
David Guttenfelder, Amerika Birleşik Devletleri, “Kuzey Kore
Francesco Zizola, İtalya, İn the Same Boat 002
Francesco Zizola, İtalya, “Aynı Botta
Francesco Zizola, İtalya, İn the Same Boat
Francesco Zizola, İtalya, “Aynı Botta
Kevin Frayer, Canada, China's Coal Addiction
Kevin Frayer, Kanada, “Çin’in Kömüre Bağımlılığı
Paul Hansen, Sweden, Under the Cover of Darkness
Paul Hansen, İsveç, “Karanlık İçinde
Sebastian Liste, Spain, Citizen Journalism in Brazil's Favelas
Sebastian Liste, İspanya, “Brezilya’nın Favelaları’nda Gazeteci Olmak
Sergey Ponomarev, Russia, Reporting Europe's Refugee Crisis 001
Sergey Ponomarev, Rusya Federasyonu, “Avrupa’nın Mülteci Krizi
Sergey Ponomarev, Russia, Reporting Europe's Refugee Crisis 002
Sergey Ponomarev, Rusya Federasyonu, “Avrupa’nın Mülteci Krizi
Sergey Ponomarev, Russia, Reporting Europe's Refugee Crisis 003
Sergey Ponomarev, Rusya Federasyonu, “Avrupa’nın Mülteci Krizi
Sergio Tapiro, Mexico, The Power of Nature
Sergio Tapiro, Meksika, “Doğanın Gücü
Warren Richardson, Hungary, Hope for a New Life
Warren Richardson, Macaristan, “Yeni Bir Yaşam Umudu
Zhang Lei, China, Haze in China
Zhang Lei, Çin Halk Cumhuriyeti, “Sis
Zohreh Saberi, İran, İnto the Light
Zohreh Saberi, İran, “Işıkta

Devrimci Halkçı Yerel Yönetimler Atölye Sonuç Metinleri

Bugün sizlerle birlikte 16 Haziran 2012 tarihinde 78’liler Girişimi, Ankara Tabip Odası, Devrimci 78’liler Federasyonu, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Ankara Şubeler Platformu, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Ankara Şubesi, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi, TMMOB Peyzaj Mimarları Odası, ODTÜ Mezunları Derneği ve Sosyal -İş Sendikası Ankara Şubesi tarafından düzenlenen “Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Çalıştay“ında gerçekleştirilen sekiz ayrı atölye çalışması sonucunda ortaya çıkan sonuç metinlerini kapsayan “Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Atölye Sonuç Metinleri” kitabını paylaşıyoruz. 

fc9c824e02c4aef_ek

107 sayfadan oluşan bu ince kitapta “Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Çalıştayı“nda gerçekleştirilen sekiz ayrı atölye çalışması sonucunda ortaya çıkan sonuç metinleri yer alıyor. Bu metinler şu şekilde sıralanabilir:

Atölye 1 – Ekoloji Politikaları Atölyesi, Atölye 2 – Enerji Politikaları Atölyesi, Atölye 3 – Toplumsal Cinsiyet Politikaları Atölyesi, Atölye 4 – Katılım ve Özyönetim Atölyesi, Atölye 5 – Şehircilik Politikaları Atölyesi, Atölye 6 – Afet Politikaları Atölyesi, Atölye 7 – Üretim, Bölüşüm ve Emek Politikaları Atölyesi, Atölye 8 – Kültür-Kimlik Politikaları Atölyesi.

Biz bu kitabın daha iyi anlaşılması için, başlangıçta yer alan “Önsöz” bölümünü sizlerle paylaşarak böylesi bir çalışmanın nasıl gerçekleştirildiği konusunda yardımcı olmak isteriz.

“Birçok bilim insanı, emek-meslek örgütü ve belediyenin düzenleme ve bilim-danışma kurullarında katkı sunmasıyla yaklaşık altı aylık bir süre içerisinde örgütlenen “Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Sempozyumu” 3-4 Aralık 2011 tarihlerinde gerçekleştirilmiştir. Hozat (Dersim), Mazgirt (Dersim), Pertek (Dersim), Diyarbakır, Samandağ (Hatay), Aknehir (Samandağ’ın Beldesi) belediyelerinin doğrudan katılımıyla 2 gün boyunca 15 saati aşkın bir sürede 1000’e yakın katılımcıyla yapılan Sempozyum kapsamında “devrimci-halkçı yerel yönetimler” tartışması geniş bir kitleye aktarılmış olup bu bağlamda Sempozyum önüne koyduğu amaçları gerçekleştirme noktasında başarı ile tamamlanmıştır.

Yerel yönetimler alanında literatürde ciddi tartışmalar bulunmasına rağmen, Sempozyum ile birlikte Fatsa deneyiminden günümüze devrimci-halkçı yerel yönetim deneyimleri ülkemizde ilk defa böylesi bir genişlikte ele alınmış ve devrimci-halkçı belediyecilik adına yarına somut bir yol haritası oluşturma amacına vesile olmuştur.

Sempozyum kapsamında devrimci-halkçı anlayışların temsil edildiği belediyeler bir araya getirilerek alternatif deneyimlerin görünür kılınması hedeflenmiştir. BU çerçevede Sempozyum, farklı yerellerde halkın seçilmiş temsilcileriyle verimli tartışmaların gerçekleştirilmesine ve tecrübelerin ortaklaşmasına da imkan sunmuştur. Aynı zamanda ülkemizde demokrasi mücadelesi yürüten emek-meslek örgütleri, akademi ve diğer toplumsal muhalefet kesimlerinin sahip olduğu mesleki ve akademik bilginin sermayenin değil halkın yararına kullanılmasının araçlarının yaratılması yönünde çaba harcanmıştır. Bu gerekçelerle yapılan Sempozyum, sisteme alternatif olma iddiası taşıyan yerel yönetim modellerinin kuvvetlenip gelişebileceği birlikteliklere vurgu yaparak önemli bir ihtiyacı tariflemiştir. Dolayısıyla 1. Sempozyum’da ortaya çıkan temel beklentiler 2. Sempozyumu’un da yapılması gerekliliğini ortaya koymuştur.

2.Sempozyum’un hazırlık çalışmaları kapsamında 2012 yılı Şubat ayıyla birlikte aşağıda sunulan 8 farklı başlık altında atölye çalışmaları örgütlenmiştir.

  1. Ekoloji Politikaları Atölyesi
  2. Enerji Politikaları Atölyesi
  3. Toplumsal Cinsiyet Politikaları Atölyesi
  4. Katılım ve Özyönetim Atölyesi
  5. Şehircilik Politikaları Atölyesi
  6. Afet Politikaları Atölyesi
  7. Üretim, Bölüşüm ve Emek Politikaları Atölyesi
  8. Kültür-Kimlik Politikaları Atölyesi

Yaklaşık 4 aylık bir süre boyunca yürütülen atölye çalışmaları kapsamında farklı meslek disiplinlerinden uzmanların ve konulara ilgi duyan farklı kesimlerin katılımıyla “Nasıl bir devrimci-halkçı yerel yönetim?” sorunsalı etrafında birçok etkinlik örgütlenerek verimli tartışmalar yürütülmüştür. Gelinen noktada bu tartışmaları özetleyen atölye sonuç metinleri oluşturularak ilgi duyan kesimlere yazılı kitapçıklar halinde internet sitemiz üzerinden ulaştırılmaktadır. Ancak söz konusu tartışmaların yerellerin gerçekliğiyle daha sağlıklı bir şekilde ilişkilenmesi için, benzer tartışmaların konunun yerellerdeki muhataplarıyla da yürütülmesi gerekli görülmektedir.

SCX-3200_20170826_10445801

Bu nedenle 16 Haziran 2012 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilecek çalıştayla hem atölye sonuçlarının, hem de alanlarında uzman kişilerin ve belediyelerin görüşlerinin birlikte tartışılması amaçlanmaktadır. Atölye sonuç metinlerinden oluşan bu kitap, sözü edilen tartışma alanlarına ilişkin olarak genel çerçevenin çizilmeye çalışıldığı metinlerden oluşmakta olup çalıştayda tartışmaya açılacak konular açısından altlık oluşturmak amacıyla hazırlanmıştır. Bu kapsamda yürütülecek tartışmaların parçası olmak isteyen herkesi, Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Çalıştayı’na davet ediyoruz.

Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Çalışma Grubu.”

Belediye hizmetleri ne ölçüde adil?

Ali Rıza Avcan

İzmir ve çevresindeki ilçe belediyelerinin son yıllarda yaptıkları yatırımlara baktığımızda bunların çoğunun “vitrin” olarak nitelediğimiz kentin en bilinen, o gelişmiş, en görünür yerlerine yapıldığını görürüz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir-Deniz Projesi kapsamında Bostanlı’da, Bayraklı’da, Sahilevleri’nde yaptığı pahalı ve gereksiz sahil düzenlemeleri, Konak ve Karşıyaka sahiline döşenen tramvay hatları, Karşıyaka Belediyesi’nin bankalara borçlanıp yapmaya kalktığı yeni anıtlar, her iki belediyenin Atakent ve Mavişehir mahallerinde yapmaya kalktığı yeni opera binası inşaatı, tematik çocuk parkı ve kent ormanı yatırımları, çoğu sahilde ve kent merkezindeki bulvar ve caddelerin süs bitkileriyle yeşillendirilmesi hep bu göz boyayan, kentin gelişmiş, zengin bölgelerine yapılan yatırımlardır.

Oysa aşağıdaki çizelgeden de görebileceğiniz gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin görev alanında 30 ilçe belediyesi, toplam 1.295 adet mahalle ve bu mahallelerde 2016 yılı verilerine göre yaşayan 4.223.545 kişi bulunmaktadır.

Büyükşehir belediyesi ile tüm ilçe belediyeleri İzmir sınırları içindeki daha az gelişmiş ve yoksul kesimlerin yaşadığı ilçe, bölge, semt ve mahallelere diğerleriyle eş düzeyde; hatta bunlar arasındaki farkı ortadan kaldırmak ve herkese eşit hizmet götürmek amacıyla gelişmiş bölgelerdeki gereksiz yatırımlardan vazgeçerek az gelişmiş bölgelere pozitif ayrımcılık çerçevesinde daha fazla yatırım yapmalıdırlar.

İzmir 2016 Nüfus, Nüfus Artışı, Mahalle Sayısı, Yüzlçümü ve Nüfus Yoğunluğu

Biz şimdiye kadar belediyeler düzleminde yaptığımız bütün araştırma ve inceleme çalışmalarıyla gerçekleştirdiğimiz tüm resmi/özel görüşmelerde bu tür büyük ya da küçük yatırımların kentin ilçe, bölge, semt ve mahalleleri arasındaki adil, eşit dağılımı konusunda bir çalışma yapıldığını, tüm ilçe, bölge, semt ve mahallelerin gelişmişlik düzeyi açısından sınıflandığını ne yazık ki öğrenemedik. En azından stratejik planla imar planı hazırlıklarında önceden hazırlanmış gelişmişlik endeksleriyle mevcut yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları dikkate alan bir çalışma ya da analizin yapıldığından; ayrıca az gelişmiş ilçe, bölge, semt ve mahalleler yararına pozitif ayrımcılık anlamında bir çalışma yapıldığından haberimiz olmadı.

Oysa bir nefes gibi Adalet’e ihtiyaç duyduğumuz günümüz koşullarında, toplumcu belediyeciliğin en önemli uygulamalarını Katılımcı Bütçe adı altında uygulayan Brezilya’nın Porto Alegre belediyesinde olduğu gibi belediye hizmet ve yatırımlarının kentin ilçe, bölge, semt ve mahalleleri arasındaki gelişmişlik farklılıkları dikkate alınarak ve kentin geri kalmış ilçe, bölge, semt ve mahallerini kayıran pozitif ayrımcılık ilkesini gözeterek yapılması; böylelikle belediyeler tarafından sunulan kent hizmetlerinin zengin-yoksul ya da gelişmiş-gelişmemiş tüm kent halkına adil bir şekilde sunulması sağlanabilir.

income-inequality

O nedenle başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm ilçe belediyelerinin planlayıp gerçekleştirecekleri hizmet ve yatırımlarda ilçe, bölge, semt ve mahalleler arasındaki farklılıkları dikkate alan gelişmişlik endeksleriyle o ilçe, bölge, semt ya da mahalledeki yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları dikkate alarak; ayrıca az gelişmiş ilçe, bölge, semt ve mahalleler adına pozitif ayrımcılık yaparak eşit ve adil hizmet yapmalarını ve bunun doğal bir sonucu olarak her yıl bu hizmetlerin ilçe, bölge, semt ve mahaller ölçeğindeki dağılımlarını kamuoyu ile paylaşmalarını öneriyoruz. 

1. Uluslararası Simavi Karikatür Yarışması

Şiddet ve ayrımcılığın evrensel ve etik normları tehdit ettiği modern dünyada, hoşgörü duygusu her zamankinden daha çok önem kazanmakta. Karikatür de hoşgörü ve sağduyuya dayalı, farklı düşünce ve inançlara açık bir toplumun temel yapıtaşları arasında yer almakta.

Bu düşünceden hareketle düzenlenen Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması’nın 1983 yılında yapılan ilk organizasyonunda ödül kazanan karikatüristler arasında Haslet Soyöz ve Salih Memecan gibi tanıdık, bildik isimlere rastlıyoruz.

01
Mikhail M. Zlatkovsky,  Rusya Federasyonu, Birincilik Ödülü
02
Haslet Soyöz, Türkiye, İkincilik Ödülü
03
Jan Van Wessum, Hollanda, Üçüncülük Ödülü
04
Garif Basyrov, Rusya Federasyonu, Başarı Ödülü

 

600x450(5)
Jiri Sliva, Çek Cumhuriyeti, Başarı Ödülü
600x450(6)
Mahmut Akgün, Türkiye, Başarı Ödülü
600x450(7)
Mahmut Karatoprak, Türkiye, Başarı Ödülü
600x450(8)
Pojani Llir, Arnavutluk, Başarı Ödülü
600x450(9)
Salih Memecan, Türkiye, Başarı Ödülü
600x450(10)
Stefan Popa, Romanya, Başarı Ödülü
600x450(11)
Todor Kuzmov, Bulgaristan, Başarı Ödülü
600x450(12)
Vergari M. Teresa, İtalya, Başarı Ödülü
600x450(13)
Vladimir Borojevic, Makedonya, Başarı Ödülü
600x450(14)
William (Bill) Woodman, Amerika Birleşik Devletleri, Başarı Ödülü
600x450(15)
Antun Smajik, Yugoslavya, Mansiyon Ödülü
600x450(16)
A. Raşit Yakalı, Türkiye
600x450(17)
A. Raşit Yakalı, Türkiye
600x450(18)
Ad. Lighart, Hollanda
600x450(19)
Ad. Lighart, Hollanda
600x450(20)
Adrian Andronic, Romanya
600x450(21)
Adrian Andronic, Romanya
600x450(22)
Ahmet Önel, Türkiye

Bardağın dolu tarafını görmek…

Ali Rıza Avcan

Son zamanlarda, yaşama olumlu bakmak, negatif olmamak ya da olumsuz şeylerden uzak durmak gibi gerekçelerle önümüzdeki bardağın sadece dolu tarafına bakmak adet oldu.

Çevremdeki çoğu insan, akademisyenlerin bir kısmı, belediye yönetici ve çalışanlarının neredeyse tümü; daha doğrusu bir konuda yetki ya da sorumluluk üstlenenlerin çoğu, başarısız olmamak amacıyla ilgili ya da görevli oldukları konulara yetersizlik ve sorunlar üzerinden değil; sahip oldukları varlık, değer ya da kaynaklar üzerinden yaklaşmayı ifade eden aldatıcı bir teselli politikasıyla yaklaşmayı tercih ediyorlar. 

Bardağın dolu tarafına bakmak, akademik çevrelerde giderek “bilimsel” bir analiz yöntemiymiş gibi takdim edilerek yazılan kitap ve makalelerde ya da yapılan sunumlarda siyasetçi ve yöneticilerin gönüllerini hoş tutacak aldatıcı bir iksir haline dönüştürülüyor.

Çünkü böylelikle can sıkan yetersizlik ve sorunları gündeme getirerek kötümser olunmamış olunuyor. Lale Devri‘nin boşvermişlik anlayışıyla herkese ve her ortama pembe bir iyimserlik bulutu yayılarak kimselere “negatif enerji” verme fırsatı yaratılmıyor…

lale2

Ortalığa kötümserlik tohumları eken muhaliflerin, yaşama eleştirel bakanların böylelikle hem önü kesiliyor hem de yazılıp çizilen kitap, makale ve raporlarla, sunulan bildirilerle sahip olunan makam ve masaların sürdürülebilirliği (!) sağlanabiliyor.

Bu pembe iyimserlik halini sağlayan analiz yöntemine ise “varlık-odaklı yaklaşım” diyorlar. Bu yöntemin uygulandığı ilk proje olan Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 başlıklı belgede bu analiz yöntemi şu şekilde tanımlanıyor.

“Proje yaklaşımını oluşturan varlık-odaklı yaklaşım, Yarımada’nın sürdürülebilir gelişiminde anahtar rol oynayacak yerel varlıklarının korunması ve geliştirilmesi üzerine kuruludur. Varlık (Asset), sözlük anlamıyla bir bireyin, kaynağın veya nesnenin değerli niteliğidir. Bir toplum için ise bireylerinin, altyapılarının, organizasyonlarının, ya da programlarının gücü olarak düşünülmektedir.

Varlık-odaklı yaklaşım ise bir konuyu pozitif, gerçekçi ve kapsayıcı bir biçimde ele alma ve tanımlama düşüncesidir. Hangi yerel varlık, değer ve kaynakların o yerin ayırt edici özelliği olduğunu ve korunması gerektiğini ve nelerin o yeri yaşamak ve üretmek için iyi bir yer yaptığını tanımlamamıza yardımcı olur.”

Görüldüğü gibi var olanlar, sahip olduğumuz varlık, değer ve kaynaklar bardağın dolu tarafı olarak bu yaklaşımın temelini oluşturup bardağın boş tarafını temsil eden yetersizlik, ihtiyaç ve sorunlar bu yaklaşımın görüş alanına sokulmuyor.

Bu yaklaşımdaki bilinçli körlüğü, en iyi şekilde yine aynı belgedeki şu anlatımlarda yakalayabiliyoruz:

Varlık-odaklı yaklaşım, bardağın yarısının dolu olduğunu savunan pozitif bir yaklaşımdır. Kavram ilk kez ABD’de 90’lı yılların başında Kretzmann ve McKnight (1993) tarafından toplumsal gelişim çalışmalarına paralel olarak geliştirilmiştir. Araştırmacılar toplumsal sorunların çözümünde yetersizlikler ve problemler üzerinden gidildiğinde olumsuz bir hava oluşturduğunu görmüşler ve geleneksel ihtiyaç-temelli yaklaşımların çözümsüzlük duygusunu kuvvetlendirdiğini, yerel halkı dışarıdan müdahale beklentisi nedeniyle pasifleştirdiğini tespit etmişlerdir. Bu nedenle de sahip olunan yerel varlıklar, ekonomik ve doğal kaynakların gücü ve bunların yaratabileceği fırsatlar üzerinden hareket eden varlık-odaklı yaklaşımın alternatif bir yol olarak toplumsal ve ekonomik gelişme, yaratıcılık ve girişimcilik üzerinde olumlu etkileri olabileceğini öne sürmüşlerdir.”

Görüldüğü gibi bir planlama yöntemi olarak önerilen bu yöntemde, yerel halkın çözümsüzlük duygusu nedeniyle cesaretini kaybetmemesi için onlara sorunlardan ve yokluklardan söz etmememiz gerekmektedir. Örneğin Çeşme Yarımadası ile ilgili bir stratejik planlama çalışmasında yöre halkının çözümsüzlük duygusuna düşmemesi, dışarıdan müdahale beklentisi nedeniyle pasifleşmemesi  için her geçen gün sayıları artan rüzgar enerjisi santrallerinden ya da balık çiftliklerinden söz etmememiz gerekiyor. Aksi takdirde gelip katkıda bulunmazlar, hatta küsüp bir köşeye bile çekilebilirler…

Oysa sağlıklı bir planlama çalışmasında hem dolu hem de boş tarafın birlikte görülmesi gerekir. Böylelikle hem elde bulunan varlık, kaynak ve değerler hem de mevcut yokluklara bağlı yetersizlik, ihtiyaç ve sorunların birlikte ele alınması, aralarındaki olumlu ya da olumsuz ilişkilerin incelenip irdelenmesi gerekir.

13aafdcad344b8c9

Çünkü yaşamın bizatihi kendisi hem olumlu şeyleri, hem de olumsuzları kendi içinde barındırır ve bunların hepsi bir bütünün parçalarıdır. Bunları birbirinden ayırarak olumlu olanı tercih edip diğerini halının altına süpürmek öncelikle kendimizi kandırıp aldatmanın eski bir yöntemidir. Sonrasında da başkalarını, halkı…

Hepimiz uzunca bir süredir İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin yaptıkları proje yatırımlarından şikayetçi olduğumuza göre, bu şikayetlerin altında yatan nedenlerden birinin de bu Lale Devri Anlayışı ile sadece olumlu şeyleri görüp, yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları görmeyen “varlık-odaklı yaklaşım” olduğunu söyleyebiliriz…

 

İzmir şiirleri (1)

İTHAF

Aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır
Ben gönlümce yaşadım, gönlümce sevdim
Bilirim saadetim, yalnızlığım bundandır
Seni bulduğum, kaybettiğim günden bilirim.

Aşklarının tarihi bir şehrin tarihidir diyorum
Gün gelir aşklarıyla anılır şehirler anılırsa
Niyetim sevdalı sözler etmek de olmasa
İzmir için ne yazarsam sana adıyorum!

NECATİ CUMALI

necati-cumalı1

GAZİLER CADDESİ

Basmane’de gaziler caddesi’ne
Küçük bir yağmur götürdüm
Siz böyle akşamüstü görmediniz

Gizlice bir şarap tuttum
Yine o şehir korkusu
Ola ki simsiyah sarhoşum
İçimde elektrik uğultusu
Bir kötümserlik sebepsiz

Şurda yeşil gözlü bir çocuk
Naylon geçirmiş şapkasına
Ferid’e benzettim azıcık
Kimbilir belki de başkasına
Yetişkin eli yüzü tertemiz

Basmane’de gaziler caddesi’ne
Kırık çocukluğumu götürdüm
Siz böyle bir akşamüstü görmediniz
Camların rengini beğenmedim
Bütün mor bıyıklar yabancı
Şekersiz çaylar içindeyim
Gece makaslarında bekçi
Sabaha karşı hırsız

Bu afiş sinema tuzağı
Düşme o kızın arkasına
Yemyeşil kolu bacağı
Cigara yapışmış dudağına
Dördünce gecedir uykusuz

Basmane’de gaziler caddesi’ne
Ürkek bir çarşamba götürdüm
Siz böyle bir akşamüstü görmediniz

ATİLLA İLHAN

Attila-İlhan-kolaj
İZMİR’İN AKŞAMLARI

Denizlerin rüzgârı denizlerin,
Gelir vurur kızların bacaklarına.
İzmir’in akşamları İzmir’in,
Herkes saadetini düşünür.

Öpülmez ki denizlerin rüzgârı,
Kolay kolay öpülmez ki.
Bir kaçar bir de durur
Kadınlar gibi.

Denizlerin rüzgârı denizlerin,
İnsan unutur yalnızlığını.
Gemiler yelken açar uzaklarda,
Kim sevmez bu saatlerde yolculuğu.

İzmir’in denizleri koskocaman
Çocuklar uzatır ayaklarını denize.
Midye keser ayaklarını kaçarlar
Sevine sevine.

İzmir’in akşamları İzmir’in,
Nasıl sevilmez böyle akşamlar.
Bir yanar bir söner Karşıyaka’nın ışıkları,
Gün olur insanı deli eder.

İzmir’in ışıkları İzmir’in,
Barların, vitrinlerin önünde
Gemiler gelir rüzgârla dolu,
Gemiler gider ışıklar içinde.

EDİP CANSEVER

 

maxresdefault
KARABİBER

İzmir´de bir ağaç gördüm
Adı karabiberdi karabiber
Yaprağının ucunu ısırdım
Tadı karabiberdi karabiber.

Bir yaşıma daha girdim
Biber dediğin tuzluğa yaraşır
Fidesi olur fidan olur
Bir çınar boyunda karabiber
İnsanın başı döner

Çiçek mi,meyva mı,tohum mu nedir
Nar tanesi gibi pırıl pırıl
Çingen pembesinden sıcak
Karabiber ağaçlar dolusu
Karabiber sebil
Karabiber salkım saçak

İzmir’de bir ağaç gördüm
Adı karabiberdi
Ya karabiber türküsü Allahım
Necati Cumalı söylerdi
Soba borusu gibi bir sesi vardı
Karabiberim, derdi karabiberim
Candarmalar geliyor kalk gidelim

İzmir´de bir ağaç gördüm
Adı karabiberdi
Benim,avuç içi kadar saksılarda
Asma kütükleri,yeşerten anam
Bu ağacı görse sevincinden ağlardı

İzmir´de bir ağaç gördüm
Adı karabiberdi
Dalını,meyvasını,gölgesini
Getirdi masamıza serdi
Yapraklarını görsen bayılırsın
Bir yazma oyası kadar ince
Söğüt dallarından narin
Saçlarının arasında dolaştığını duyarsın
İncecik biberli ellerin

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

bedri_rahmi_se
ÖPÜLDÜNÜZ EFENDİM

Buzul günlerinin çözüldüğü mevsimdi
Şiirler gibi akıyordu ırmaklar
Çekildi iğreti yollar ayaklarımızın altından
Saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

Herkes bir başınaydı, nedense biz ikimizdik
Sokaklar yalın ışıklarla yıkanıyordu
Özlemin kabarmış köpüğü yüreklerimizde
Saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

Söcükler nereye kaçmışlardı öyle
Neden susmalarla doluydu o uzun yürüyüşümüz
Şehir mi ıssızdı, biz mi kimsesizdik
Saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

Kanlı yaşantıları tanımıştık, sınanmıştı sevgimiz
Eksik değildi yine de içimizden bulutları
Kendi dallarımızı savurup kıran fırtınaların
Saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

Kırgındı ömürlerimiz hiçbir şeyi değiştiremediğimizden
İçten içe yaşadığımız pişmanlıklarla
Kaç baharın gülü solmuştu yüreklerimizde
Saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

HÜSEYİN YURTTAŞ

maxresdefault (1)

GÜL 1

İzmir’e götürüyorum bir gülü
Sarı bir gülü..

İLHAN BERK

maxresdefault (2)

İZMİR 1944

Tek başına gezersin

Mavi emprime entari

Yakışmış üzerinde

Kaşın gözün yerinde

Güzelliğine güzelsin

 

Dolup taşmakta Kültürpark

Giden gidene Fuara

Sen yalnız olduktan sonra

Biz ne güne duruyoruz?

BEHÇET NECATİGİL

maxresdefault (3)

ATLI ASES

Kilimlerle senin sofalarla var yürüyüşün

Geldik şimdi bu saçların ki çözdüm ve çözmedim

Kuşluk yürüyüşün senin gerinmelerle ikindi yürüyüşün

İnceciksin terliklerle uzunsun ya da gözlerle

 

Öyle yürüyüşün ki inmiş atlardan ya Erzurum’dan

Aşkın ardınca oldular ki anlayın işte artık

Her İzmir’de Kordon boyuyla senin şıkırtıların

Geldik şimdi bu ellerin ki tuttum ve tutmadım

Böyleyeyin yürüyüş kilerlerde sayılmış değil

Badem yürüyüşün kavunlarla Kırkağaç yürüyüşün

Çıplaksın yürüyüşünle kaşlarla esmersin ya da

Geldik şimdi bu ayakların ki öptüm ve öpmedim.

Taylar gibi yürüyüşün senin Konya düzü gibi

Geldik şimdi bu atlar ki yıkıldım bittim.

Ekmeklerle birikmiş değil bolluk böyleleyin

Rüzgarlarla senin buğdaylarla var yürüyüşün.

SALAH BİRSEL

1(518)

Eksik olan nedir?

Ali Rıza Avcan

Yine bir saldırı karşısında İzmir. Aynen 15 Mayıs 1919 tarihi öncesinde olduğu gibi varlığını, özgürlüğünü ve geleceğini dikkate almayan büyük bir saldırı karşısında.

O tarihlerde İzmir, kafalarındaki büyük siyasi idealler uğruna emperyalist devletlerin emrine girmiş silahlı güçlerin tehdidi altındaydı. Kent halkı güçsüz ve çaresiz olmasına karşın bu saldırıya karşı hazırlanıyor, nasıl karşı koyacağını düşünüyor, isyanın ilk alevlerini nasıl yakacağını konuşuyordu. Bağımsızlığı ve özgürlüğü için mücadele etmek isteyenler bulundukları her yerde karşı çıkışın örgütlerini kuruyor, işgale hayır demek için bir araya geliyorlardı. O günlerdeki düşman, sırtını emperyalist devletlere dayamış olanların silahlı güçleri ve onun İstanbul’daki işbirlikçileriydi.

bls0506433001363160618

Şimdi ise İzmir yine başka bir saldırı ile karşı karşıya.

Kendine, doğasına; alışkanlık ve değerlerine tümüyle ters, doğasını yok edip kentini talan etmek isteyen vahşi bir saldırıyla karşı karşıya…

Mesut Sancak, Ali Ağaoğlu gibi İstanbul’dan, Ankara’dan; hatta yurt dışından koşturup gelenler bu kentteki işbirlikçileriyle birlikte her şeyi teslim alıp yok etmek istiyorlar. Denizleri, gölleri, deltaları, sulak alanları, verimli toprakları, zeytinlikleri, akan suları, madenleri, rüzgarları; hatta İmbat’ımızı bile tüketip yok etmek istiyorlar…

İzmir’i de geldikleri yerlere benzetmeye, bize ait olan her şeyi sonuna kadar sömürüp tüketmeye çalışıyorlar.

Bu saldırıya, bu işgale bir kent halkı olarak hep birlikte karşı durmamız, eskisinden daha fazla itiraz edip mücadele etmemiz gerekiyor.

Bunun için bir araya gelip örgütlenmemiz; mahalleler, semtler, ilçeler; hatta cadde ve sokaklar itibariyle dayanışma ve mücadele ateşleri yakmamız gerekiyor. 

Bir süredir Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Peyzaj Mimarları Odası, EGEÇEP , HDK Ekoloji Meclisi, Konak Kent Konseyi Çevre Meclisi gibi kurumlarla birlikte bir şeyler yapıp mücadele etmeye çalışıyoruz, kurduğumuz sosyal medya gruplarıyla sesimizi duyurmak istiyoruz; ama bu büyük saldırıya yeterince karşı koyamıyoruz. Yer yer ya da zaman zaman yetersiz kaldığımız, yetişemediğimiz durumlar ortaya çıkıyor. Hatta kentimize, yaşadığımız yerlere yönelik olası tehditlerden bile zamanında haberimiz olmuyor.

Sözünü ettiğimiz dernek, vakıf, platform ve benzerlerinin asıl çalışma alanı çoğu kez çevre mücadelesi olduğu için  İzmir’i kent ölçeğinde kucaklayan bir kent mücadelesinin eksikliğini fazlasıyla hissediyoruz.

Çoğu kez her birimiz nerede ne şekilde çalışıyor, mücadele ediyor, neler yapıp neleri yapamıyor, çalışırken ya da mücadele ederken yardıma ihtiyacı var mı, varsa ne şekilde yardımcı olabiliriz; bu soruları bile cevaplamaya ya da düşünmeye fırsatımız olmuyor.

Uzun yıllardır kent ölçeğinde mücadele edip başarılar kazanan Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası gibi kurumlar ise hem kendi içlerindeki sorunlar ya da iktidardan kaynaklanan baskılar nedeniyle hem de kısıtlı olanaklarıyla her şeye, her soruna çözüm bulmakta zorlanıyorlar. Bu nedenle bizlerin sivil toplum alanında örgütlenip çalışarak onların çalışmalarına yardımcı olmamız; hatta mücadeleyi birlikte yürütmemiz, kente yönelik çalışma ve mücadele alanlarını çoğaltmamız gerekiyor.

Bu yardımı da, sosyal medyadaki bir araya gelişlerimizi aşacak şekilde daha somut düzeylerde gerçekleştirmemiz, anti-kapitalist kent mücadelesini kucaklamak amacıyla güçlü bir şekilde bir araya gelmemiz gerekiyor.

Yaşadığımız kenti daha iyi tanımamız, onu daha iyi öğrenmemiz, onunla ilgili her olumlu ya da olumsuz gelişmeyi titizlikle takip etmemiz, sorunların arkasından gitmek yerine ön almamız, bunun için de doğru bilgiye ulaşıp analizler, tartışmalar, değerlendirmeler yaparak kentle ilgili politika ve stratejiler belirlememiz, uygulanabilir ve sürdürülebilir plan, proje ve programlar yaparak bunları gerçekleştirmemiz gerekiyor.

Protesto 020

Kısacası güçlü ve yaygın bir mücadele ile tüm kenti, anti-kapitalist kent mücadelesi boyutunda, bağımsız ve muhalif bir kimlikle ekolojik mücadele alanlarıyla bütünleyerek kucaklamamız gerekiyor.

Çünkü yaşadığımız kenti bu şekilde koruyup sahip çıkacağımıza inanıyoruz.

Toplumcu Belediyecilik Bildirgesi

11 Mayıs 2013 günü toplanan “Toplumcu Belediyecilik Ulusal Forumu” sonucunda DİSK Genel İş Sendikası, Engelliler Konfederasyonu, Fişek EnstitüsüMülkiyeliler Birliği, ODTÜ Mezunlar Derneği, TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası, TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası, TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, TMMOB Peyzaj Mimarları Odası, Tüketici Hakları Derneği ve Yerel Yönetim Araştırma, Yardım ve Eğitim Derneği (YAYED) tarafından hazırlanıp imza altına alınan “Toplumcu Belediyecilik Bildirgesi“ni yeni bir belediyecilik arayışında olan tüm kişi ve kuruluşların bilgisine sunuyoruz.

NEDEN YENİ BİR BELEDİYECİLİK ARAYIŞINDAYIZ?

Belediyeler, tarihsel olarak meta üretimi ve ticaretin merkezleri olarak kapitalizmin gelişme aşamasında kentleri yönetmek için kuruldular. Kuruluşun itici gücü kentin yeni-den üretimine olan gereksinimdi. Kentin egemeni burjuva sınıfının sermaye birikimi için kente ve emek gücüne ihtiyacı vardı; emek gücünün ise barınmaya, suya, ısınmaya, karnını doyurmak için ekmeğe, giyinmeye ve bunları satın alacağı yerlere… Belediye örgütlenmesi esas olarak burjuva sınıfının ve işçi sınıfının asgari ortak ihtiyaçları üzerinde yükseldi…

Aradan geçen birkaç yüzyılın ekonomik, sosyal, bilimsel, toplumsal gelişmelerinin sonucunda bugünün dünyasında belediye yine aynı amaca hizmet ediyor; kentte üretim ve tüketim zincirinin aksamadan sürmesi için kenti ertesi güne, kent emekçisini üretime hazırlıyor. Belediyeyi kuran sınıfsal ilişkiler bugün de geçerli; sadece daha karma-şık, daha yüksek beklentiler, daha çeşitlenmiş ihtiyaçlar söz konusu…

Kapitalizmin tahrip düzeyi en yüksek dönemine tanıklık ediyoruz. Bu dönemin son 30–35 yılında yeni kavramlarla kendini yenilemeye çalışan kapitalizm, küresel finans kuruluşlarının ve emperyalist devletlerin gücü ile dünya halklarını yeni sağ ideolojinin egemenliğine sokmuştur. Bu süreçte yeni sağcılık yeni devlet örgütlenmesinin ve küresel düzeyde kurumsallaşmış kapitalizmin yeni ideolojisi olmuştur. Devletler anayasalarını bu doğrultuda değiştirmektedirler. Türkiye’deki yeni anayasa tartışmalarına bu açıdan da bakılmalıdır.

Toplumsal sorunlara karşı yazılan reçetedeki ilacın adı liberalizmdir. Özgürlük ise bu ilacın insanın aklını başından alan ana maddesidir. Ama bu özgürlük tiyatrosunun aktörleri halk değil şirketlerdir. Özelleştirme, yerelleştirme, serbestleşme, şeffaflık, verimlilik, performans gibi liberal içerikli kavramlarla değiştirilen ve sağcılaştırılan devlet, artık küresel kapitalizmin doğrudan yerel iktidar aygıtına dönüşmüştür.

Yeni sağcı devlet yeni sağcı yerel yönetimi de kurmuştur. Türkiye bu kuruluş sürecini AKP eliyle 2003 yılından başlayarak daha yoğun ve derinlemesine yaşamaya başlamıştır.

Sağcı devlet anlayışı tüm belediyeleri kuşatmıştır. Yeni devlet yapısının getirdiği kamu yönetimi anlayışının farkında olarak sürece direnen belediye sayısı bir elin parmakları kadardır.

Tahribat büyüktür: insan, doğa ve tüm canlıların yaşam alanları tahrip edilmiştir. İn-san kendine ve kentine yabancılaştırılmış, doğa acımasızca katledilmiştir. Kentler yaşa-namaz haldedir. Piyasa kentin üzerine kâbus gibi çökmüştür; belediye piyasanın hizmetine girmiş; insan ise tüketim çarkının dişlisi haline getirilmiştir.

Daha fazla katılım, yerele daha fazla yetki perdesinin arkasından şirketlerin katılımı ve şirketlere aktarılan yetkiler çıkmaktadır. Özgürlük ve katılım lafı çoğaldıkça belediye halktan uzaklaşmakta piyasaya yakınlaşmaktadır. Oysa özgürlük ve katılım piyasanın değil halkın talepleridir. Verimlilik ve etkinlik kavramlarının arkasından ise giderek vahşileşen emek gücü sömürüsü çıkmaktadır.

Yeni sağcılığın yarattığı toplumsal eşitsizliği kentin emekçisi iliklerine kadar yaşamak-tadır. Eşitsizlik ile gelen yoksulluk yeni sağcı devlet için ortadan kaldırılması gereken değil yönetilmesi gereken bir sorundur; yoksulluğun yönetimi yoksulun bağımlı hale gelmesi, biat kültürünün inşası ile mümkündür ve adım adım gerçekleştirilmektedir. Neoliberalizm bir yandan da yarattığı derin iktisadi ve siyasal krizlerin pençesinde can çekişmektedir.

Devletler ve toplumlar neoliberalizmin yarattığı buhrandan çıkmanın yollarını bulmaya çalışıyorlar. Bugün neoliberalizmin doğduğu İngiltere’de bile kamu hizmetleri kamulaştırılıyor; küresel su tekelleri ile tanınmış Fransa’da su hizmeti yeniden belediyeleştiriliyor ise yeni seçenekler aranmaya başlanmış demektir.

Türkiye’de en gerici elbiseleri giyen neoliberal anlayış, insanları büyük bir umutsuzluğa doğru hızla sürüklemektedir. Onuruyla geçinebileceği bir iş bulmakta zorlanan kentli; deresini, merasını, bostanını kaybetme korkusu karşısında yaşam mücadelesi veren köylü ve toplumsal statüsünü kaybetmeye zorlanan kadınlar yol ayrımındadır. İşte bu yüzden yeni seçenekleri konuşmanın zamanıdır.

ÇIKIŞ YOLUMUZ TOPLUMCU BELEDİYECİLİKTİR

Toplumcu belediye kapitalizmin çok boyutlu krizinin yarattığı tahribata karşı halkı koruyan ve insanın iyi kötü yaşadığı değil üretken, sağlıklı ve mutlu yaşayacağı kenti yaratan belediyedir.

İnsan ve doğa sömürüsünde sınır tanımayan kapitalizme karşı toplumcu belediye, in-sanı ve doğayı koruyarak kamu hizmetlerini geliştirmeyi, kamu malı üretimini piyasaya terk etmemeyi ve piyasalaştırılan hizmeti geri almayı hedefler; unutturulmaya çalışılan kamu hizmetinin bedava sunulması ilkesini ulaşılması gereken bir toplumsal hedef olarak sürekli gözetir.

Toplumcu belediye kamu erkini ve yetkisini piyasayı denetleme ve sınırlandırma amacıyla kullanır; başlıca aracı planlama; gerekçesi ise toplumun ortak çıkarları ve toplum-sal yarardır. Piyasa işleyişi toplum aleyhine olamaz; piyasanın kamuyu eritmesine izin verilmez.

Toplumcu belediye halkın yönetime ve karar alma sürecine katılımını sağlayacak araçları geliştirir; bizzat halkın iktidarını hedefler. Toplumcu belediye, kamunun toplum yararına çalışmasını talep eden örgütlü halkın yerel iktidarıdır. Yerel iktidarı kazanma süreci belediyenin nasıl yönetileceğinin göstergesidir; katılım, bilgilenme ve aydınlanma ile vücut bulur. Toplumcu belediye talebi ve toplumcu belediye iktidarı bu temeldeki bir katılım anlayışı ile demokratik içeriğine kavuşur.

Toplumcu belediye kent dayanışmasının yerel kamusal dayanağıdır. Kenti ağ gibi ören, dayanışma bilincini geliştiren yaygın kooperatif örgütlenmeleri kent dayanışmasının en önemli araçlarıdır. Kentli dayanışmasına rehberlik eden toplumcu belediye yoksulluğu yönetmeye değil; yoksulluğu ortadan kaldırmaya taliptir. Yoksulun olmadığı kentler yaratmak mümkündür. Planlama, dayanışma, yaratıcılığı teşvik, katılım ve kamu maliyesi olanaklarının toplum yararına kullanılması yoksulluğun ilacıdır.

Kent toprakları demokratik-katılımcı planla toplum yararına yönetilir; toplumsal yarar ilkesi, toprakta toplumsal mülkiyeti koruma ve geliştirme ile sağlanır.

Neo liberal kapitalizm çağı emek gücünün değerini düşürmek ve bu temelde sermayeyi kutsamak üzerinden yürütülmektedir. Neo liberal devlet ve neo liberal kamu yönetimi bu felsefe üzerinde yükseltilmektedir. Emek gücü sömürüsü Devlet politikasıdır; taşeronluk bu politikanın belediye yönetimindeki somut ifadesidir. Toplumcu belediye, kamu erkini emek gücü sömürüsünü sınırlandırmak için kullanır.

ÇIKIŞ İLKELERİMİZ

1- Yeniden belediyeleştirme;
Piyasalaştırılan hizmetler belediyelere geri alınmalıdır. Bu konuda bugüne kadar yapı-lan özelleştirmelere karşı yeniden belediyeleştirme mücadelesi verilmelidir.
Elektrik dağıtım hizmeti, tüketicileri koruma amaçlı zaruri ihtiyaç maddelerine narh koyma yetkisi, her türlü denetleme yetkisi gibi daha önceleri belediyelere ait olup başka kuruluşlara devredilen ya da ortadan kaldırılan hizmet ve yetkiler de yeniden belediyeleştirmenin konusudur.

2- Toplumsal eşitlik;
Her kentli kentin sahibi ve ortağıdır; kentli, gelir durumundan bağımsız olarak belediye hizmetlerinden yararlanma hakkına sahiptir. Toplumcu belediye kaynak tahsisinde gelir adaletsizliğini ortadan kaldırma hedefiyle hareket eder.

3- Dayanışma;
Toplumcu belediye kentte her düzeyde dayanışmaya öncülük eder ve kurar.

4- Demokratik yönetim;
Belediye karar organlarının seçim ve çalışma sisteminin demokratikleştirilmesi; halkın örgütlenmesine öncülük edilmesi; örgütlü toplum kesimlerinin karar, yönetim ve göze-tim sürecine katılması, belediye uygulamalarının toplumsal yararını her an sorgulayabilmeleri toplumcu belediye talebinin ve yönetiminin temelidir.

Belediyenin sorumluluğunda planlama-karar alma- uygulama sürecinde yurttaş-üniversite-meslek kuruluşu, demokratik örgüt ve belediye çalışanlarının katılımı; siya-si-mali çıkarcılığın ortadan kaldırılması yönetim ilkesidir.

5- Üretici ve paylaşımcı belediyecilik;
Toplumcu belediye, kaynak yaratır, üretir ve üretime yön verir; üretici kuruluşlara ve dayanışmalarına kaynaklarıyla ve yetkileriyle güç vererek istihdam olanakları yaratılmasına katkı sağlar; kooperatifçiliği destekler, kooperatif kurar; üretime ve adil paylaşıma eşdeğer önem verir.

6- Planlamacılık ve kalkınma
Toplumcu belediyecilik, yereli yönetme anlayışıyla sınırlı değildir; yerelde toplum yararına planlama ve kalkınmanın ulusal ölçekte toplum yararına planlama ve kalkınma ile mümkün olabileceği düşüncesinden hareket eder.

7- Ortak yaşam kültürü ve kentlilik bilinci;
Piyasa ve tüketim mekânlarında bir araya toplanarak yalnızlaştırılan, kendine ve kentine yabancılaşan tüketici bireyi, toplumsal birlikteliklerde ve etkinliklerinde bir araya getirerek üretici, dayanışmacı ve paylaşımcı hemşeri yaratmak; kentine sahip çıkan, talep eden, sorgulayan, hak arayan yurttaşı destekleyerek kentli ve hemşeri bilincinin oluşması için olanak yaratmak toplumcu belediyenin bireye ve toplumsal yaşama bakış açısını yansıtır.

8- Nitelikli hizmet-üretken emek – nitelikli çalışma koşulları
Kamu erkinin belediye hizmetlerinde ve tüm kentte istihdam koşullarının iyileştirilmesi ve emek gücünün değerinin yükseltilmesi yönünde kullanılması toplumcu belediyenin emek gücüne bakış açısını yansıtır. Toplumcu belediye, kentte emek gücünün niteliğinin yükseltilmesi ve eğitimini; işçilerin sağlık ve güvenliğini toplumsal bir görev bilir.

9- Doğal ve tarihi çevrenin korunması;
Çevreye duyarlı, ekosistemlerin, tarihsel kültürel değerlerin, doğal yaşam alanlarının korunması, iyileştirilmesi, çeşitlendirilerek çoğaltılması ve geliştirilmesi; toplumsal ve doğal miras olarak geleceğe aktarılması ve bu yönde bir toplumsal bilinç oluşturulması toplumcu belediyenin temel görevidir.

Toplumcu belediye kentlerde yaşayan sokak hayvanlarının yaşam haklarına saygı duyarak, onların korunması ve bakımı için gerekli çalışmaları yapar.

10- Gelişmeye açık olmak;
Toplumcu belediye, kapitalizmin yarattığı çok boyutlu tahribata karşı hem ulusal düzeyde hem de Dünya’da süren arayışı izler; bu yöndeki uygulamalardan ilham alır. Yerel değerleri ortaya çıkararak bunları toplumlara tanıtmak; yavaş şehir türü seçkin uygulamaları teşvik etmek toplumcu belediyeciliğe zenginlik katar.

Böylece piyasanın ihtiyaçlarına göre biçimlendirilmeye çalışılan “marka kente” karşı insan ihtiyaçlarına odaklı yeni bir kent yaratma bilinci yeşertilebilir.

11- Herkesi görmek;
Toplumcu belediye, engelli durumunda olan, engelleri nedeniyle toplumsal yaşamdan dışlanma tehlikesi ile yüz yüze kalan her hemşeriyi görmek ve onların toplumsal yaşama katılımının önündeki engelleri kaldırmak zorundadır. Engelli örgütleriyle birlikte çalışmak toplumcu belediyenin demokratik yönetim anlayışının gereğidir.

Toplumcu belediye, toplumda yardıma muhtaç durumda bulunan yaşlılar, çocuklar ile kadınların mağduriyeti önlemek ve korunmalarını sağlamak için gerekli çalışmaları yapar.

12- Tüketiciyi koruma;
Piyasanın denetlenmesinde tüketici bilinci ve örgütlenmesi önemli araçlardan birisidir. Toplumcu belediye piyasa işleyişi nedeniyle maddi-manevi kayba uğrama riskiyle yüz yüze bulunan tüketicilerin korunması amacıyla piyasayı denetler; tüketici örgütleri, bağımsız kuruluşlar ve araştırmacılarla işbirliği içinde hareket eder.

Resim1

13- Toplumsal cinsiyet eşitliği;
Toplumcu belediye kadınların yaşadığı sorunlara duyarlı olan; kamu erkini kadın sorunlarını çözmek için kullanan ve toplumsal cinsiyet eşitliği için bilinç oluşturan belediyedir.

14-Kültür ve sanatı desteklemek;
Toplumcu belediye, kültürel ve sanatsal faaliyetlerin gerçekleştirilmesi ve topluma ulaştırılması için gerekli ortamı hazırlayan, özellikle çocukların ve gençlerin bu faaliyetler kapsamında eğitilmesi için çaba harcayan belediyedir.

Okuyan Kızlar, Aydınlık Yarınlar – Dünya Kız Çocukları Sergisi

33. Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması kapsamında ayrı bir kategori olarak düzenlenen “Güçlü Kızlar, Güçlü Bir Dünya” temalı karikatür yarışmasında ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan karikatürler, Aydın Doğan Vakfı, UNICEF, UNFPA (BM Nüfus Fonu) ve UN WOMEN (BM Kadın Birimi) Türkiye Temsilcilikleri ile birlikte 11 Ekim 2016 tarihinde İstanbul’da düzenlediği “Dünya Kız Çocukları Günü” konferansı sırasında katılımcıların beğenisine sunuldu.

600x450
Emrah Arıkan, Özel Ödül, Türkiye
600x450(1)
Hicabi Demirci, Başarı Ödülü, Türkiye
600x450(2)
Kürşat Zaman, Başarı Ödülü, Türkiye
600x450(3)
Nahid Zamani, Başarı Ödülü, İran
600x450(4)
Vitaly Bondar, Başarı Ödülü, Beyaz Rusya
600x450(5)
A. Kemal Molu, Türkiye
600x450(6)
Didiye Sri Widiyanto, Endonezya
600x450(7)
Eder Santos, Brezilya
600x450(8)
Farzane Vazaritabar, İran
600x450(9)
Gianni Audisio, İtalya
600x450(10)
Halit Kurtulmuş, Türkiye
600x450(11)
İbrahim Tuncay, Türkiye
600x450(12)
Mansoure Dehghani, İran
600x450(13)
Mikhail M. Zlatkovsky – Rusya Federasyonu
600x450(14)
Nebil Çivi, Türkiye
600x450(15)
Nikola Listes, Hırvatistan
600x450(16)
Pawel Kuczynski – Polonya
600x450(17)
Reyhaneh Karimian, İran
600x450(18)
Reyhaneh Karimian, İran
600x450(19)
Yunus Erlanggha, Endonezya

Kitap Tanıtımı: Porto Alegre – Farklı Bir Demokrasi Umudu

Porto Alegre – Farklı Bir Demokrasi Umudu

Yves Sintomer & Marion Gret

Çeviri: Azer Kılıç

İthaki Yayınları, Tarih-Toplum-Kuram Serisi, İstanbul 2004


Yves Sintomer Paris-III Üniversitesi’nde Siyasal Bilimler Fakültesi’nde doçent ve Berlin Marc-Bloch Merkezi’nde araştırmacıdır. La democratie impossible? Politique et modemite chez W eber et Habermas (la Decouvene, 1999) adlı kitabın yazarıdır.

Marion Gret ise, Paris-III Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır.

Başka bir dünya mümkün!” sloganıyla özdeşleşmiş Dünya Sosyal Forumu’nun ilk üç zirvesine ev sahipliği yapan Brezilya kenti Porto Alegre, başka bir demokrasinin pekala mümkün olabileceğini tüm dünyaya gösteriyor. 

Her şey 1988 yerel seçimlerinde, İşçi Partisi’nin başını çektiği “Halk Cephesi“nin Porto Alegre belediyesinin yönetimini kazanmasıyla başladı. Şehrin yeni yönetimi bin bir sıkıntının altına girerek yenilikçi bir çabaya girişti: Belediye bütçesi halkın katılımıyla belirlenecekti. Böylece yeni bir katılımcı demokrasi modelini yıllar içinde geliştirdiler. Bugün Brezilya’da yüzlerce belediyenin yanı sıra, Latin Amerika’da birçok bölgede Porto Alegre modeli katılımcı demokrasi uygulanıyor. Bu kitapta Marion Gret ve Yves Sintomer, Porto Alegre deneyimini inceleyerek, katılımcı bütçe uygulamasını Brezilya’nın toplumsal ve siyasal bağlamına yeniden oturtup, bu uygulamanın nasıl doğduğu ve nasıl işlediğine ilişkin ana hatları açıklıyorlar. Ayrıca, bu katılımcı demokrasi örneğinin her aktif yurttaşın karşı karşıya kaldığı sorunlara nasıl yanıt verdiğini de gösteriyorlar. 

Yerel demokrasinin” önemli bir gündem olduğu günümüzde Porto Alegre deneyimi, başka türlü bir demokrasi tahayyül etmeyi mümkün kılarken, bu demokrasinin başarıya ulaşması yolundaki pratik koşullara dair bilgiler veriyor bizlere.


Kitabın “Giriş” başlıklı bölümü:

Giriş

“Parlamenter rejim müzakere ile yaşar; nasıl müzakereyi yasaklasın?… Parlamentodaki tartışma kulübü mutlaka salon ve tavernalardaki tartışma gruplarıyla takviye edilir; daima kamuoyuna başvuran temsilciler kamuoyuna esas düşüncesini toplu dilekçelerle söyleme hakkını verir. Parlamenter rejim her şeyi çoğunlukların kararına bırakır. Nasıl olur da parlamentonun dışındaki büyük çoğunluklar karar vermek istemez? Devletin tepesinde keman çaldığınızda aşağıdakilerin dans etmesinden başka ne beklenebilir?”

Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i

1988 yerel seçimlerinde, İşçi Partisi’nin (Partido dos Tmabalhadares – PT) başını çektiği “Halk Cephesi” olarak bilinen sol koalisyon birazda sürpriz bir şekilde Porto Alegre belediyesinin yönetimine sürüklendi. Başlangıçta çekilen doğum sancısının ardından, şehrin yeni yönetimi, sonraki yıllarda tahmin edilemeyen boyutlara ulaşarak sonunda gerçek bir kurum halini alacak yenilikçi bir çabaya girişti: Şehir sakinlerinin belediye bütçesinin belirlenmesine katılımının sağlaması. On iki yıl içinde, bu deney Brezilya’da birkaç yüz belediyenin yanı sıra, Latin Amerika’da başka birçok bölgeye yayıldı. Tüm dünyada üzerine yorumlar yapıldı ve bu da İşçi Partisi (PT) ile müttefiklerinin belediye yönetimine yeniden seçilmelerini sağlamakta belirleyici rol oynadı.

Belediye Başkanı Tarso Genro ikinci oylamada ayların yüzde altmışından fazlasını alarak yeniden seçildi ve Ocak 2002’de de Davos’ta (İsviçre) düzenlenen ekonomik forumda inşa edilmekte olan neo-liberal küreselleşme karşıtlarının zirvesi Dünya Sosyal Forumu‘na Porto Alegre ikinci kez ev sahipliği yaptı. Şehir artık “başka türlü bir dünya“nın merkezi olmuş gibi görünüyor ve kendisini gururla “demokrasinin başkenti” ilan ediyor.

Bu hayranlığın nedenlerini anlamak zor değil. Hemen hemen her yerde, egemen sınıf ile vatandaşlar arasındaki uçurum, peşi sıra siyasal sistem içinde gizli bir meşruiyet krizi de getirerek büyüyor. Yine de halka karşı eski seçkinci ön yargıları haklı çıkarmak gitgide zorlaşıyor. Kadınların sorumluluk alacakları görevlerden uzak tutulması gerektiği fikrini alenen savunmak artık nasıl mümkün değilse, sade yurttaşların kentin ortak sorunlarını bilmedikleri gerekçesiyle doğrudan siyasal kararlar alamayacaklarını iddia etmek de artık kabul edilemez. Tarih, gerçekte dünyanın kitlelerden çok liderlerden çektiğini” (1) göstermemiş midir? Hele bir tek seçilmiş görevlilerle teknokratlara bel bağlamak, hiç akla uygun görünmüyor: Anlamını bir tek onların tanımladığı “ilerleme” felaketlere yol açmış ve çoğu zaman da ikiye bölünmüş toplumlar yaratmıştır.

Bu bağlamda, katılımcı demokrasi perspektifinin cazibesi gün geçtikçe artıyor. Yerel düzeyde bu, Avrupa’da iki mekanizma aracılığıyla uygulanmıştır. llk olarak, tüm yurttaşlara açık olan ya da daha resmi (yerel eylemcilerin üyelik kabulleri, seçimler
vs.) bir şekilde oluşturulmuş mahalle danışma konseyleri, ortalama yurttaşların yerel düzeydeki konular ya da belediye politikasıyla ilgili özgül sorunlar hakkında seslerinin duyulmasını sağlamıştır. Bu tür kurullar 2002’de nüfusu 80.000’den fazla olan tüm Fransız şehirlerinde yasayla uygulanmıştır. İkinci olarak, -esasen eski Atina’dan beri bilinen ve birçok modern ülkede hala mahkeme jürilerinde uygulanan bir prensibe uyularak kura ile belirlenen “yurttaş jürileri” son yıllarda siyasete tekrar sokuldu. Bu tür düzinelerce deneyim Büyük Britanya, Almanya ve İspanya gibi farklı Avrupa ülkelerinde de gerçekleştirildi.(2) Çoğunlukla bu jürilerin sadece danışmanlık rolü olmuştur. Yerel demokrasi, tabii ki, yukarıdan aşağı yönetim yerine, halk inisiyatifine dayanarak seçilmişlerin yurttaşlar tarafından göreve çağrılmasının mümkün kılınacağı, “birlikte yönetme” modelini vaat eder. Ancak yurttaşlar tarafından ifade edilen görüşler sadece danışman görüşü olarak değerlendirilir çoğunlukla; bu yüzden katılımcılar kısa bir süre içinde gerçekte hiçbir şey elde etmedikleri için usanıp vazgeçerler. Genellikle, katılım inisiyatifleri gençler, toplumun en az ayrıcalıklı kesimleri ve göçmenler tarafından ihmal edilir. Bu toplumsal gruplar, toplumun genelini temsil ettikleri pek söylenemeyecek olan orta sınıf kesimlerin tekeline girme eğilimindedir. Zaten “yerel demokrasi” neredeyse tamamıyla mikro-yerel konularla ilgilenir ve siyaset de kamu yönetiminin modernleştirilmesi sorununa gelip dayanma eğilimindedir, iktidar ilişkileri de sorgulanmadan bırakılır. Buna karşılık, Porto Alegre epey yol almış gibidir: Tarso Genro, Brezilyalı belediyenin “demokrasiyi radikal bir biçimde demokratikleştirme” girişiminde olduğunu ilan ediyor. (3) Bu ütopik ufuk, artık hayata geçirilmiş bir gerçek olarak görünüyor. Gerçek bir katılımcı demokrasi düşüncesi, bu şekilde teşvik edilerek, Avrupa’ya kadar gitgide yayılıyor. Almanya, İspanya, Fransa ya da İtalya’da kimi seçilmiş temsilciler, katılımcı bütçe mekanizmalarını farklı bağlamlarda uygulamayı -tasarladıklarını belirttiler. Bir o kadar umut verici gelişmede başka türlü katılımcı bütçe projelerinin hayata geçirilmesi oldu.

Rio Grande do Sul’un başkenti alternatif küreselleşmeden yana olanların toplantısına üçüncü kez ev sahipliği yapıyorsa, bunun nedeni orada gelişen katılımcı demokrasinin böylesine örnek bir nitelik taşımasıdır. Bu deneyim, iktidarı yurttaşlara geri vererek, siyaseti neo-liberal küreselleşmenin elinde tükenmeye mahkum olduğu bağlamdan çıkartarak, yeniden sağlığına kavuşturdu. Yerel yönetim ölçeğinde, Porto Alegre’nin katılımcı bütçesi, kamu politikasının “önceliklerini yoksullar lehine tersine çevirme” aracıdır. Birleşmiş Milletler’e göre, ı 960’da nüfusun en zengin % 20’si dünya ölçeğinde gelirin % 70,2’sine sahipken, en yoksul % 20’si ise, % 2,3 ile yerinmek zorundaydı. 1997’de bu eşitsizlik, oranların sırasıyla % 86 ile % 1’e ulaşmasıyla daha da derinleşti. Porto Alegre alternatif bir küreselleşme için mücadele etmenin mümkün olduğuna işaret ederek, bu sürecin kabul edilişinin aksine önüne geçilemez olmadığını gösterdi. Sonuçta bu deneyimden evrensel bir ders çıkarmamız gerekmiyor mu? Dünya Sosyal Forumu‘ndaki –“Anti-Davos” Forumu– mücadeleler; sosyal adalet, toplumların demokratikleştirilmesi ve sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmeyi olanaklı kılarak, dünya ölçeğinde alternatifler geliştirmiyor mu?

Marıon Gret & Yves Sıntomer - Porto Alegrea

Yine de, yargılan gerçek kanıtlara dayandırmak önemlidir. Tarih, çok daha az parlak gerçekleri gizleyen parlak efsanelere karşı ihtiyatlı olmayı öğretti bize. Bu deneyim de yakından incelenmeli; karşı karşıya kaldığı sorunlar ve getirdiği çözümler kadar arkasındaki mantık, hepsi anlaşılmalı. Kamu yönetiminde rol alan yurttaşlar, bu verimliliği gerçekten güçlendirebiliyorlar mı? Popülizme kaymaktan kaçınabiliyorlar mı? Gerçek katılım, küçük gruplar olmadan ya da orta sınıflar iktidarı büyük ölçüde tekellerine almadan, mümkün mü? Sivil toplumdan doğan hareketlerin faaliyetleri, onları bürokratikleştirmeden ve köklerinden koparmadan kurumsallaştırılabilir mi? Mahalle düzeyinde hareketler kamu yararının inşasında rol oynayarak, hemşericiliğin ötesine geçebilir mi? “Katılımcı bütçe” adıyla anılan mekanizma, ayrıntılı olarak açıklanmayı gerektirecek ölçüde karmaşık bir görünüm sunuyor. Destekçileri onu nasıl meşrulaştırıyor? Uygulamalarla söylemler birbiriyle benzeşiyor mu? Dayandığı mekanizmalar tam olarak neler? Katılımcı bir demokrasi kurmaya yönelik böylesi radikal bir girişimi belirleyen dinamikler neler? Güçlü tarafları ve zayıf yönleri ne? Siyasal katılım ne ölçüde gerçek ve ne kadar insan gerçekten katılıyor? Katılanlar kim? Temsili sistem katılımcı piramide nasıl bir arada olabiliyor? Belediye bütçesi bir bütün olarak tamamen halk katılımı çerçevesinde mi belirleniyor? Porto Alegre’nin katılımcı bütçesi ile Avrupa’nın katılımcı mekanizmaları arasında bir benzerlik var mıdır? Bağlama özgü etkenler, genel etkenlerden nasıl ayırt edilebilir?

Kısaca, Porto Alegre deneyimi gerçekten göründüğü gibi -mekanik olarak taklit edilecek bir model anlamında değil de, temeli üzerinden başka yerlerde projelendirilmesi mümkün, fikir geliştiren bir girişim olarak- örnek nitelikte midir?


(1) J Dewey, The Public and its Problems, Athens, Ohio: Swallow Press/Ohio University Press, 1954, s. 208.

(2) FONT, j. (ed.) Ciudadanos y decisiones publicas. Ariel, Barcelano, 2001; Smith, G., ve Wales, C., ‘The Theory and Practice of citizen’s juries“, Policy&Politics, 2 7/3.

(3) GENRO, Tarso e SOUZA, Ubiratan de. Orçamento Participativo. A experiencia de Porto Alegre. Fundaçao Perseu Abramo, Sao Paulo, 1997.