“Göç” kalmadı, “devinim” verelim…

Ali Rıza Avcan

Küreselleşmeci neo-liberal söylemin, günlük konuşma ya da yazı dilinde kullandığımız birçok sözcüğü sakıncalı görüp kullanmadığını, bir kısım sözcüğün de anlamını saptırıp başka anlamlar yükleme konusunda oldukça mahir olduğunu biliyoruz. Böylelikle kendimize ait hissedip benimsediğimiz ve uzun süredir kullandığımız birçok sözcük ya hiç kullanılmayıp çöpe atılmakta ya da içi boşaltılarak başka anlamlar yüklenmektedir. 

Bunun yanında kullanımı fazla olmayan, yeni yeni kullanılmaya başlanan ya da çeviri dilinin  bize armağan ettiği zorlama sözcükler de çöpe atılan ya da anlamı saptırılan sözcüklerin boş bıraktığı alanı doldurmaya çalışmaktadır.

Örneğin çevre ile kalkınma arasındaki dengeli ilişkiyi ifade etmek için önerilen “sürdürülebilir” sözcüğünün zaman içinde giderek adeta her kavramın önüne ya da ardına eklenmesi,  “destek” yerine “kaldıraç gücü” (leverage), “yatırım” ve “yatırımcı” yerine “girişim” (enterprise) ve “girişimci”, insanı ya da bilgi sahibi insanları bir sermaye olarak tanımlayan “beşeri sermaye” (human capital) veya “entelektüel birikim” (intellectual property), “akıllı sermaye“, “gelişme” yerine “yenilikçilik“, “temiz” sözcüğünün kirletildiği “temiz bomba” sözcüklerinin kullanılması bunun en bilinen örnekleridir.

Bu çerçevede son günlerde tedavülden kalkması önerilen diğer bir sözcük ise “göç” ve “göçmen” sözcüğü olup onun yerine önerilen yeni sözcük ise “devinim“dir.

DNIedsUW0AE73_1

İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli, “Bir Yapısal Uyum Mekanizması Olan Göçler ve Zorunlu Nüfus Yer Değiştirmeleri Küreselleşen Dünyayı Yönetemeyen BM ve Ulus Devletler Zihniyetinin Elinde Nasıl Bir Krize Dönüşüyor” başlıklı makalesinde, “ulus devletler olgusunun yarattığı engellere rağmen küreselleşen ve bilgi toplumunda gelişmekte olan insan ile yer arasında yeni ilişki biçimleri göç kavramının dayandığı temel varsayımların geçerliliğini önemli ölçüde yıpratmış bulunmaktadır. Günümüz dünyasında insanlar kendilerinin yaşaması için birden fazla konuta sahip olabilmekte, yılın değişik dönemlerinde yeryüzünün başka noktalarında yaşamaktadırlar. İnsanların yeryüzüyle ilişkisi artık tek noktayla değil değişik yerlerde bulunan çok sayıdaki noktayla kurulmaktadır. İnsan yeryüzüyle ilişkisinin çoklu noktada kurulmasını sadece yüksek gelirlilere özgü olarak da düşünmemek gerekir. Örneğin mevsimlik tarım işçileri de bir yıl içinde yeryüzüyle ilişkisini çoklu noktada kurmaktadırlar. Böyle düşünmeye başlayınca bir yıl içinde her kişinin ikâmet ettiği bir yerden söz etmek olanaksız hale gelmektedir. Bu durumda insan yer ilişkisini betimlerken kişilerin yıllık güzergâhlarından söz etmek gerekecektir.

Şimdilik bir kişinin yıllık yer değiştirme güzergâhı bulunabileceğini akılda tutarak, günümüzde insanların yaşam boyu yer değiştirmelerine baktığımızda bu kişilerin bir yerde doğdukları, bir yerde okuduğu, iş hayatını bir başka yerde geçirdiğini, emekliliğinde bir başka yerde yaşadığını görebiliriz. İnsanların yıllık güzergâhlarını ihmal etsek bile yaşam boyunca da yeryüzünde bir güzergâh çizdiğini söyleyebiliriz.

Bu tartışmadan sonra günümüzün dünyasında insanların yer değiştirme gerçekliğini ifade etmekte güzergâh kavramının göç kavramından daha uygun olacağını söyleyebiliriz.” diyerek bunun yerine yıl ve yaşam boyunca yapılan güzergah değişikliği çerçevesinde “devinim” sözcüğünün kullanılabileceğini ileri sürmektedir.

İlhan Tekeli bu tezini ilk kez Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’nin (APİKAM) 27-28 Nisan 2017 tarihlerinde düzenlediği “Uluslararası İzmir Göç ve Mübadele Sempozyumu“nda yukarıda alıntı yaptığımız makale/bildiri üzerinden sunmuş ve temel paradigmasını göç ve mübadele kavramları üzerinden kurmuş olan izleyici kitlesi üzerinde etkili olamamış; hatta yer yer itirazlarla karşılaşmıştı.

Şimdi bu kez aynı tezi düşünceden eyleme geçirerek kendisinin oluşturduğu İzmir Akdeniz Akademisi eliyle gerçekleştirmeye çalışıyor.

Elimizdeki sempozyum programına göre 16-18 Kasım 2017 tarihleri arasındaki üç günlük sürede gerçekleştirilecek etkinlikte, 16 Kasım 2017, Perşembe günü sabah saatlerinde yapılacak açılış oturumunun başkanlığını Serhan Ada yapacak ve İlhan Tekeli “Mobilite Olgusu, Akdeniz ve Akdenizlilik Olgusuyla Nasıl Bir Araya Geliyor?” , M. Fatih Tayfur da “Doğu Akdeniz’de Geleceğe Geçmişten Bakmak: İmparatorluklar, Ulus Devletler ve Bir Yönetişim Düşlemi” başlıklı sunumlarını yapacaklar.

Devinen-Hafıza_Afiş

Sempozyumun öğleden sonraki iki oturumundan ilk olan ve başkanlığını Serdar Tekin‘in yapacağı “Devinen İnsanlar-1” oturumunda Hazal Pabuççular ve Şahizer Samuk “Devinen Ege: Ege Denizi’ndeki Göçün Dört Ayrı Safhasının Nedenleri, Sonuçları ve Trajedileri“, Onur Yıldırım “Türkiye’de Ulusal Mülteci Rejiminin Ortaya Çıkış Süreci: İzmir Örneği“,  Sofiane Bouhdiba “Lampedusa’dan Ras Jedir’e: Göç Veren/Göç Alan Akdeniz Ülkeleri İçin Nasıl Bir Küresel Mülteci Politikası Oluşturabiliriz?“, Dimitris Parsanoglou “Avrupa Sınır Rejiminin Yeniden Düzenlenmesi Yoluyla Hakimiyet ve Yönetişimin yeniden Müzakere Edilmesi: Yunanistan Örneği” başlıklı sunumları, başkanlığını Pınar Bedirhanoğlu‘nun yapacağı “Devinen İktidar-1” başlıklı ikinci oturumda ise Mustapha Bekhouche “Akdeniz Bölgesi’nde Kişisel/sermaye Hareketliliği: Karşılıklı İlişki ve Zorluklar“, Ertuğrul Apakan “Akdeniz Bölgesi’nde Korunma, Güvenlik ve Kalkınmayla İlgili Bazı Hususlar”, Mustafa Berkay Aydın ve Çağdaş Ceyhan “Akdeniz’de Yeni Halkçı Rüzgarlar ve Türkiye: İspanya, İtalya ve Yunanistan’dan Örneklerle Türkiye Üzerine Düşünmek” başlıklı sunumları yapacaklar.

Sempozyumun ikinci günü olan 17 Kasım 2017 Cuma günü sabah Onur Yıldırım‘ın başkanlığında yapılacak “Devinen İnsanlar-2” başlıklı 3. oturumda Ergün Laflı “Devinen Doğu Ege: Eskiçağ’da İzmir’e ve İzmir’den Göçler“, Füsun Baykal “Geçmişten Bugüne Akdeniz’de Turist Hareketliliği“, Volkan Zoğal ve Ersin Demir “Akdeniz Havzasında Yeni Bir Turizm Hareketi: Alternatif Konaklama Olanakları ve Konut Değiş-Tokuşu“, Özge Biner “Sınır Geçme Sürecinde Görünürlük ve Hareketlilik: İzmir’deki Göçmenlerin Sınır Hattındaki Etkileşim ve Pazarlıkları” başlıklı sunumlar, 

Erkan Serçe‘nin başkanlığında yapılacak “Devinen Sermaye ve Emek” başlıklı 4. oturumda Eyüp Özeren, Seven Ağır ve Çınla Akdere “Tahıl Ticareti ile İlgili Akdeniz Düşüncelerinin Avrupa’ya Aktarımında Bir Köşe Taşı: Ferdinando Galiani’nin Dialoques sur le commerce des bleds Adlı Yapıtı“, İrfan Kokdaş “Hem Köylü Hem Zanaatkar; Ne Kırsal Ne De Şehirli, Çiftlikler ve Kent Ekonomileri Arasındaki İş Gücü Hareketliliği, Selanik-İzmir 1720-1840“, Alp Yücel Kaya “Akdeniz Perspektifinden XIX. Yüzyılda Balkanlarda Kapitalist Tarım ve Toprakbent Köylüler” başlıklı sunumlar,

Ümit Erdem‘in başkanlığında yapılacak “Devinen Çevre” başlıklı 5. oturumda Marcel Kuper “Devinen Tarım: Kuzey Afrika’nın Yeraltı Suları Ekonomisi Bağlamında Coğrafi ve Sosyo-Profesyonel Hareketlilikler”, Selin Le Visage “Kısal Alan ve Yeraltı Sularının Yönetişimindeki Dönüşüm: İzmir’in Sulama Kooperatiflerindeki Tarımsal, Ekonomik ve Sosyal Değişiklikler“, Orkun Doğan “Ölmez Ağaçtan, Ah’lar Ağacına: Zeytin Ağacının Değeri?“, Özer Akdemir “Bergama Köylü Hareketinden Günümüze Ege’de Ekoloji Mücadelesi”, “Bir Ortak Yaşam Alanı Olarak Akdeniz’in Korunması Sürecinde İşbirliği ve Katılım: Barcelona Rejiminin Oluşumu ve Gelişimi” başlıklı sunumlar,

Tevfik Balcıoğlu‘nun başkanlığında yapılacak “Devinen Sanat: Mimari ve Tasarım” başlıklı 6. oturumda Hee Sook Lee-Niinioja “Akdeniz Siculo-Norman Menreale’nin Somut-Soyut Hareketler“, Zeliha Kayahan ve Naile Çevik “Akdeniz Uygarlıkları Gemi Resimlerinin Kültürlerarası Etkileşimler Açısından Önemi ve Ekslibris Uygulamaları“, Fatih Hakan Kaya “Roma Dönemi’nde Anadolu Kökenli Bezemeli Mimari Elemanların Yayılım Alanı: Sanat ve Sanatçının Devinimi“, Tülün Selvi Ünlü “Akdeniz’de Değişen Kentsel Mekan: XIX. Yüzyıldan XX. Yüzyıla Doğu Akdeniz Liman Kenti” başlıklı sunumlar,

Eyüp Özveren‘in başkanlığındaki “Devinen Fikirler” başlıklı 7. oturumda Zeynep Aydoğan “Hareket Halindeki Uçlar: Geç Ortaçağ Anadolu Türk Destanlarından Bazı Coğrafi Temsiller“, Samet Budak “Ortaçağ Sonları Doğu Akdeniz’inde Bilim İnsanlarının Hareketliliği“, Yuri Stoyanov “Doğu Akdeniz’de Mekanın Kutsallaştırılması, Kutsal Alanlar, Hareket ve Bağlantılılık Süreçleri“, Ertekin Akpınar “Arayış, Yolculuk Özelinde Üç Film: Ezilenler ve Parçalanan Kimlik/ler“, Anna M. Aganthangelou “Akdeniz Spekülatif Kozmopolitanizmi, Zaman ve Değer: Kavafis ve Fanon’da Tamamen Erotik Yarım Saat” başlıklı sunumlar

Alp Yücel Kaya‘nın başkanlığındaki “Devinen İktidar-2” başlıklı son oturumda Pınar Bedirhanoğlu “Akdeniz’de Finansallaşma Yoluyla Neoliberal Devlet Dönüşümü“, Hasibe Şebnem Oğuz ise “Türkiye ve Fransa’nın Olağanüstü Halleri: Karşılaştırmalı Bir İnceleme” başlıklı sunumları yapacaklar.

Bütün bir sempozyum programını oturum ve sunum başlıklarıyla konuşmacıları tek tek yazarak uzun uzadıya yazmamın iki nedeni var:

Biri “Devinen Akdeniz” niyetine kimlerin hangi konuları ele alıp tartıştığını net bir şekilde görmek ve gösterebilmek, diğeri de bu program hazırlanırken neoliberal dilin ne düzeyde kullanıldığını somut bir şekilde ortaya koyabilmek: “Neoliberal“, “finansallaşma“, “yönetişim“, “yönetişim düşlemi“, “devlet dönüşümü“, “Sosyo-Profesyonel Hareketlilik” sözcükleri ve diğerleri….

Bilindiği gibi adı ne olursa olsun; konferans, sempozyum, panel benzeri tüm toplantıların asıl olarak değişik düşüncelerin gündeme getirilip tartışıldığı toplantılar olması beklenmekle birlikte, bu tür bir araya gelişler aynı zamanda ve burada olduğu gibi kuramsal çerçeveyi hazırlayanın belirlediği konu ve konuşmacılar üzerinden yeni bir iktidar alanının yaratılmasına yönelik ideolojik bir çalışma yöntemidir.

Bu çerçevede sempozyumun konusu, bu konu altında konuşacak olanlar, onların sunacakları alt konular, sempozyumun başlangıcından sonuna kadar nasıl bir akışın sağlanacağı, girişi kimin, ne şekilde yapacağı, finaldeki son vuruşun ne anlama geldiği ve nasıl bir etki yaratacağı hep bu anlamda düşünülüp senaryosu tasarlanan konulardır.

akdeniz-final-3

Şayet tarihi, ekonomik ve toplumsal boyutta derin anlamları olan “göç” ve “göçmen” sözcükleri artık bırakalım, onun yerine daha çok bireyin yolculuk macerasını öne çıkarıp bu olguları “kişilerin yıllık güzergahlarını” veya “yaşam boyunca yeryüzünde çizdikleri güzergahları” gibi tanımlarla açıklamaya çalışalım ya da İngilizce “mobility” sözcüğünün karşılığı olan “devinim” gibi sözcükleri kullanalım derseniz; haliyle bu tezinizi destekleyecek size uygun platformlar oluşturup kendi kadronuz arasından yine kendinizin seçtiği insanlarla bunun ideolojik ortam ve katmanlarını yaratmaya çalışırsınız.

Hem de İzmir’i, Avrupa Birliği’nin Fransa, İtalya ve İspanya gibi güney ülkelerine bırakılan Akdeniz odaklı alt bir alt egemenlik alanına dahil etmeye çalıştığınız iddialı bir proje çerçevesinde….

Füruğ Ferruhzad

Duvar

Kaçıyorum senden, senden uzak, açayım diye

istek kentinin yolunu

ve kentin içinde

düş sarayının ağır altın kilidini

ancak senin gözlerin suskun çığlıklarıyla

yolları gözlerimde bulandırıyor

gizinin karanlığında durmadan

çevremde duvar örüyor

sonunda bir gün…

kuşku gözünün büyüsünden kaçarım

saçılırım alaca düş çiçeklerinden saçılır gibi

gece esintisi saçlarının dalgasından süzülürüm

giderim güneş kıyılarına değin

sonsuz dinginliğinde uyuyan bir dünyada

usulca kayarım altın renkli bir bulut yatağına

dökülür ışık sevinçli gökyüzüne

dökülür yığınla şarkının tarhı

ben oradan, esrik ve özgür

bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin

yollarını gözümde bulandırdığı

bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin

gizemli karanlığında durmadan

çevresinde duvar ördüğü

(Çeviren: Haşim Hüsrevşahi)

CmOCfqCWMAAlYkg

Gecenin Soğuk Caddelerinde

Pişman değilim

Düşünürken yenilgiyi, o acı yenilgiyi

Çünkü ölüm tepesinin doruğunda

Öptüm yazgımın çarmıhını

Gecenin soğuk caddelerinde

Hep tedirgin ayrılıyor çiftler

Birbirlerinden

Bir tek fısıltı duyuluyor: Hoşçakal! Hoşçakal!

Gecenin soğuk caddelerinde

Pişman değilim

Zamanın ötesinde akıp gidiyor benim yüreğim

Yaşam yeniden doğuracak onu

Yeniden yaşatacak beni rüzgârların

Göllerinde yüzen haberci gülü

Bak, görüyor musun

Nasıl çatlıyor beynim

Süt nasıl oluşuyor mavi damarlarında soğuk memelerimin

Nasıl filizlenmeye

Başlıyor kan

O çok sabırlı çizgisinde belimin?

Ben senim

Seven

Ve kendi içinde olan kimse o

Belli belirsiz bir bağlantı buluyor birden

Binlerce garip ve belirsiz şeyle

Koyu isteğiyim ben toprağın

Yeşersin diye uçsuz bozkırlar

Kendine çeken bütün suları

Uzaklardan

Gelen sesimi dinle benim

Gör beni koyu sisinde sabah dualarının

Ve aynaların dinginliğinde

Bak, gene de nasıl dokunabiliyorum

Kalıntısıyla ellerimin karanlık düşlerin dibine

Nasıl bir dövme yapabiliyorum yüreğime kan lekesi gibi

Suçsuz mutluluklarından yaşamın?

Pişman değilim

Benden konuş ey sevgilim bir başka benle

Gecenin soğuk caddelerinde

Gene aşk dolu gözlerini gördüğün

Benden!

Ve hatırla beni, kederle öperken o

Gözlerinin altındaki çizgileri…

(Türkçesi: Onat Kutlar ve Celal Hosrovşahi)

2560

Pencere

Bir pencere, bakmaya

Bir pencere, duymaya

Bir pencere yeryüzünün yüreğine ulaşan tıpkı bir kuyu gibi

Tekrarlanan mavi şefkatin enginlerine açılan.

Yalnızlığın küçücük ellerini

Cömert yıldızların verdiği gece bahşişi kokularıyla

Dolduran bir pencere

Belki de konuk etmek için güneşi şamdan çiçeklerinin gurbetine

 

Bir pencere, yeter bana

 

Oyuncak bebeklerin ülkesinden geliyorum ben

Bir resimli kitap bahçesinde

Kağıt ağaçların gölgesi altından

Toprak yollarında geçip giden

Kuru mevsiminden, kısır aşk ve dostluk deneylerinin

Sıralarında veremli okulların

Alfabelerin soluk harflerinin büyüdüğü yıllardan

Ve kara tahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar

Ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak

Uçup gittikleri

o andan

Etobur bitkilerin köklerinden geliyorum ben

Ve hala başım

Dopdolu

Bir deftere toplu iğnelerle

Çakılan

O kelebeğin yabansı sesiyle

Asılınca güvenim adaletin koptu kopacak ipiyle

Ve bütün kente

Parıldayan ışıklarımın yüreğini parça parça edince onlar

Koyu renk mendiliyle yasanın, bağladıklarında

Aşkımın çocuksu gözlerini

Ve isteğimin acili şakaklarından

Fışkırdığında kan

Yaşamım artık

Hiçbir şey olmadığında, hiçbir şey olmadığında duvardaki saatin tiktaklarından başka

Anladım birden yolum yok yolum yok yolum yok

Çılgınca sevmekten başka

 

Bir pencere yeter bana bir tek pencere

Bilince ve bakışa ve suskunluğa

Işte öylesine boy atmış ki ceviz fidanı

Anlatabilir artık genç yapraklarına tüm bir duvarı

Ve sor aynadan

Adini kurtarıcının

Ve işte senden daha yalnız değil mi

Ayaklarının altında titreyen gökyüzü?

Yıkıntı elçiliğini, peygamberler

Kendileriyle birlikte getirmediler mi çağımıza?

Ve yankıları değil mi o kutsal metinlerin

Bu patlamalar ardarda

Bu zehirli bulutlar?

Ey dost, ey kardeş, ey herkes!

Yazın tarihini gül soykırımının

FURUG-2

Veda

 gidiyorum; yorgun, solgun, ağlamaklı

viraneme doğru

sizin şehrinizden Tanrı’ya götürüyorum

perişan ve divane gönlümü

alıp götürüyorum, o uzak noktaya

günahın renklerinden arındırmaya

aşkın lekesinden temizlemeye

yok olup gitmiş, yersiz bunca istekten arındırmaya

alıp götürüyorum, senden uzak kalsın diye

senden, ey boş umudun cilvesi

alıp götürüyorum onu, diri diri gömeyim diye

bundan sonra konuşmayı hatırlamasın diye

inleyiş titriyor, gözyaşı oynuyor

ah, bırak, bırak kaçıp kurtulayım

senden, ey günahın coşkun pınarı

en iyisi bu belki de, senden sakınayım

Tanrı şahit ki mutluluk goncasıydım ben

aşkın eli geldi ve dalımdan kopardı beni

âhın alevi oldum, yazık ki

dudağım bir daha o dudağa kavuşmadı

sonunda yolculuk bağı bağladı ayağımı

gidiyorum, dudaklarımda gülümseme, bağrımda kan

gidiyorum, gönlümden çek elini

ey, hiçbir şey vermeyen, boş umut

Çeviri: Makbule Aras

furug-ferruhzad-2-min

Dünyasal Şiirler

İşte güneş soğudu

ve yeryüzü nimetleri yok oldu

ve tepelerde soldu otlar

ve sonra

sığmadı toprağa ölüler.

 

Ve gece birleşmişti topluluk ve başkaldırıyla

bir ayna görüntüsü gibi bulanık

bütün renksiz pencerelerde

ve yollar bırakmıştı karanlığa doğrultularını.

 

Gayrı düşünmedi kimse sevdayı

gayrı düşünmedi kimse utkuyu

ve düşündüğü de yoktu kimsenin artık.

 

Yalnızlığın kovuklarında

doğdu boşluk

afyon ve ban-otu kokuyordu kan

gebe kadınlar başsız çocuklar doğurdu

ve beşikler utanç içinde gömütlere gizlendi.

 

Karanlık ve buruk zamanlardı.

Ekmek yok etti

yalvaçsı tansıkların gücünü

aç ve umutsuzca

göçtü peygamberler

adanmış topraklardan

ve yitik kuzular

duyamadı artık çoban seslenişlerini.

 

Devinim, renk ve biçim

dönüyordu sanki aynaların gözlerinde

yukarı ve aşağı doğru

ve ışıtan kutsal bir hâle

yandı ateşler içindeki bir şemsiye gibi

kaba soytarıların kafaları

ve utanmaz fahişelerin yüzleri etrafında.

 

Acı ve zehirli buharıyla

çekti alkolün bataklığı

etkisiz entelektüel yığınını

dibe

ve iğrenç fareler

kemirdi eski dolaplardaki

altın yapraklı kitap sayfalarını.

 

Güneş ölüydü.

Ölüydü güneş

ve yitirmişti anlamını yarın sözcüğü

çocuk anlaklarında.

Bu tuhaf eski sözcüğü çizdiler

defterlerindeki kara bir mürekkep lekesi gibi.

 

İnsanlar

yığınla başarısız insan

geldi gitti bir sürgünden bir sürgüne

ürkerek, felç içinde ve şaşkınca

kendi cesetlerinin çirkin yükü altında

ve acı yüklü öldürme isteği

büyüyordu ellerinde.

 

Bazen bir kıvılcım

miniminnacık bir kıvılcım bu sessiz ve cansız

topluluğu infilâk ettiriyordu-

Atılarak üzerlerine

kestilerdi erkekler birbirlerinin boğazını

ve ırzına geçtilerdi küçük kızların

kanlı bir yatakta.

 

Kendi zalimliklerinde boğuldular

ve müthiş bir suçluluk duygusu

felç etti kör ve miskin ruhlarını.

 

Törensel idamlarda

fırlatırken darağacının ipi

ölünün gözlerini yuvalarından

çekilirdi onlar kendi kabuklarına

ve yaşlı yorgun sinirleri

titrerdi

şehvetle.

 

Ama bulvarlarda görürdün

her zaman bu küçük canileri

durmuş bakarken

fıskiyelerin sonsuz devinimlerine.

 

Belki de hâlâ

donmuş derinliklerindeki

ezilmiş gözleri ardında

yaşayan, yarı canlı

bir şey var

en sonunda inanmak isteyen

suyun temiz türküsüne.

 

Belki

ama ne de sonsuz bir boşluk bu.

Güneş ölüydü

ve bilmiyordu kimse

yüreklerimizden uçan

üzgün güvercinin

inanç olduğunu.

 

Ah – tutuklu ses

senin umutsuz ihtişâmın asla

kazamayacak nefretli geceden

ışığa doğru uzanan bir tünel

ah – seslerin son sesi…

Çeviren: İsmail Aksoy

Furug-Ferruhzad(pp_w1200_h750)

 

Geleneksel Türkiye (1)

Yeni Yüksektepe Kültür Derneği, Anadolu toprakları üzerinde mevcut ve kaybolmaya yüz tutan değerlerin, kültürel miras adına korunması ve belgesel fotoğrafçılığına katkı sağlaması amacıyla 1991 yılından bu yana “Geleneksel Türkiye” temasıyla fotoğraf yarışmaları düzenliyor. 

Gelenek, birikmiş tecrübenin, şekil içerisinde yansımasıdır ve gelecek kuşakların daha güzel yaşamaları için olanaklar sunar. Elbette ki geçmişteki her şey gelenek değildir. Bu anlamda hızlı gelişen Türkiye’de kaybolmaya yüz tutan değerlerin belgelenmesi, yeni ile yer değiştirirken değerli olanın en azından kültürel belleğimiz içinde kalması gerekmektedir.

Yeni Yüksektepe Derneği’nin “Geleneklerimiz” konusu ile başlattığı fotoğraf yarışmaları, “Kıyafetlerimiz”, “Tarımsal Yaşantı”, “El Sanatlarımız”, “Mimari ve İç Mekan”, “Alışveriş”, “Oyunlarımız”, “Şenliklerimiz”, “Ulaşım”, “Düğün ve Törenlerimiz”, “Çevre”, “İnançlarımız”, “Müzik ve Yaşam”, “Esnaf”, “Sofralarımız”, “Denizlerimiz ve Göllerimiz”, “Orman ve İnsan” alt konuları ile Türkiye’de mevcut olmayan bir envanterin oluşmasına neden olmuştur.

Kaybolmaya yüz tutan gelenekleri fotoğraflarla belgelemeyi, arşivlemeyi, tanıtmayı ve fotoğraf sanatına katkıda bulunmayı amaç edinen “Geleneksel Türkiye” yarışmalarına bu güne kadar 1.000’den fazla fotoğraf sanatçısı, 7.000’den fazla eseriyle katılmıştır.

GT1FY-SB-1.-SEMERCI-IBRAHIM-USTA-ERDAL-YAZISI-681x1024GT2FY-R-1.-RENK-VE-ILMIK-A.-VAHAP-AKSEN-658x1024GT2FY-R-2.-DUGUNDE-AGA-CADIRI-A.-VAHAP-AKSEN-679x1024GT2FY-R-MAN.-BABA-YADIGARI-BULENT-ERDOGAN-692x1024GT2FY-R-MAN.-FENGERE-DOGANAY-SEVINDIK-678x1024GT2FY-SAYDAM-1.-KUCUK-USTA-KEREM-SALTUK-683x1024GT2FY-SB-1.-FAYTONCU-CEM-TURGAY-675x1024GT2FY-SB-2.-ISMAIL-USTA-CEM-TURGAY-790x1024GT2FY-SB-3.-DEMIRCILER-GUNEY-EROL-667x1024GT3FY-AFSAD-BERBER-A.-VAHAP-AKSEN-761x1024GT3FY-R-2.-ISIMSIZ-TUGRUL-CAKAR-672x1024GT3FY-R-3.-TURK-HAMAMI-VEYSI-SOYER-760x1024GT3FY-R-MAN.-ISIMSIZ-OSMAN-EREL-693x1024GT3FY-R-MAN.-PAZARDA-KADINLAR-Mehmet-H.-HIDAYETOGLU-669x1024GT3FY-SAY.-1.-HALICI-ADNAN-VELI-KUVANLIK-666x1024GT3FY-SAY.-2.-BERGAMA-KAZIM-SAHBUDAK-668x1024GT3FY-SAY.-MAN.-BONCUK-SATICISI-ADNAN-VELI-KUVANLIK-674x1024GT3FY-SAY.-MAN.-TAVLA-TOLGA-ERSOY-677x1024GT3FY-SB-MAN.-EL-ISLER-ELLER-OVUNUR-MEHMET-BALTACI-749x1024GT3FY-SB-MAN.-NALBANT-HARUN-TOPAL-763x1024GT3FY-SB-MAN.-SIMITCI-YAKUP-KUTUK-878x1024GT4FY-R-2.-MASUM-CEMAL-AGACIKOGLU-660x1024GT4FY-R-SER.-SEPETÇİ-VEYSI-SOYER-717x1024GT4FY-SAY.-3.-HAYRIYE-ANA-SEZGIN-GUZEL-683x1024GT4FY-SAY.-MAN.-SEPET-MEHMET-ERHAN-GÜRKAN-667x1024GT4FY-SB-1.-TOSYA-AMCA-CEMAL-AGACIKOGLU-685x1024GT4FY-SB-2.-ISIMSIZ-HUSAM-PEKHAS-678x1024GT4FY-SB-AFSAD-URFALI-AILE-KORAY-OLSEN-752x1024GT4FY-SB-FDCK-ANA-DOGAN-YASAR-764x1024GT4FY-SB-SER.-PORTRE-DOGAN-YASAR-749x1024

Kapsamadan Dirençliliğe: “Adil Kent” için Büyülü Sözcükler

Alain Musset – (Sosyal Bilimler İleri Araştırmalar Okulu’nda (EHESS) çalışan Fransız Coğrafyacı)

Türkçesi: Meriç Kırmızı ve Ceyda Yılmazdoğan Aydın

Adil kent, kentsel alanlarla ilgili dile getirilen sosyoekonomik eşitsizlikler üzerine yeni düşünme tarzının özgün bir örneğidir. Ancak, kavramsal çerçevesi büyü olarak nitelendirilebilecek kısıtlı sayıdaki sözcüğe dayanır. İşin gerçeği, toplumun tüm kesimleri arasında bağlaşık bir uzlaşmayı amaçlamak, olsa olsa çağdaş bir kentin savaş alanındaki iş stratejilerini gizleyen neoliberal kamu politikalarının gelişmesine yol açar. Kent hakkının yeni bir yorumunu tasarlamak için, Henri Lefebvre’in devrimci vizyonu, başkan Rafael Correa’nın ilerici düşüncelerinin bir karışımını Habitat III’ün2 giriş belgesinde bulabilmeniz bundandır: “Ekvador, 2008’de yürürlüğe giren anayasasında doğanın haklarını tanıyan ilk ülkedir. Aynı zamanda kent hakkını, sağlıklı ve güvenli bir yaşam alanı (habitat) hakkını ve yeterli barınmaya erişimi de tanımıştır. BM-Habitat’ın Ekvador’da geliştirdiği etkinlikler, Anayasa ve insan haklarını yapılandıracak kamusal eylem için yol haritası niteliğindeki İyi Yaşamak için Ulusal Plan ile tümüyle uyumludur.”3

Bu nedenle adil kenti, olması gerektiği gibi, yeni eleştirel ufuklar arayışındaki akademik dünyanın doğrudan ya da dolaylı yardımıyla, bir araç olarak yönetip kullanan toplumsal grupların hizmetindeki bir söylence (mit) olarak değerlendirmeyi önemli buluyorum.

Bu çelişkili konuyla başa çıkmak için öncelikle, kentin hiçbir zaman adil olmadığını ve toplumsal ve mekansal eşitsizliklerin modern ya da post-modern kentin bir buluşu olmadığını göreceğiz. İkinci olarak, neoliberal ekonomik ve kentsel modelin gelişmesiyle  doğrudan ilişkili olan adil bir kent düşüncesinin hem belirsiz hem de yanıltıcı bir kavram olduğunu göreceğiz. Bunu, çelişkili olarak görünüşte, neoliberal kentin adaletsiz olmadığı izler, tersine. Sonuç olarak, bu sözde adil kentin nasıl kendini akademik ütopya ve kentsel pazarlamanın kesişim noktasında bulduğunu göreceğiz.

Kent Hiç Adil Olmadı

Çağdaş kentin parçalanması ile ilgili söylemin kalıcı özelliklerinden biri, kentsel alanların, ekonomik farklılıkların boyutlarını mekanda somutlaştıran özerk ve bağımsız birimlere bölünmesidir. Peter Marcuse (1995) kimi zaman duvarlarla çevrili ve kendi aralarında hiyerarşik temelli, güç ilişkilerine bağlı olarak etkileşim kuran, iyi tanımlanmış ve farklı alanlara bölünmüş olan postmodern kentleri anlatmak için, bölünmüş kentlerden (partitioned cities) söz ediyordu. Bu düşünceyi geliştiren yalnız Marcuse değildir; bunun izini, geçmişte Şikago Okulu’nun öncülerinin, bu Kuzey Amerika kentindeki insan toplulukları arasındaki ayrışma süreci ve ayrılmayı değerlendirmelerini sağlayan araçlar ve çözümleme yöntemleri oluşturmalarına dek sürebiliriz. Bununla birlikte, her ne kadar bu bölünmeleri (gözlemci ya da yaşayanların siyasi ya da etik bakış açılarından) ahlaki olarak adaletsiz bulsak da, bunlar modern batı toplumunun bir buluşu değildir. Gerçekte kent hiçbir zaman adil olmadı ve toplumsal gruplar arasındaki ayrışmalar da sorgulamamız gereken ikili yer ve zaman görüngesinde (perspektifinde) yer alırlar.

Mekansal Yakınlık ve Toplumsal Uzaklık: Bir Ölçek Sorunu

İlk görünge olan mekan, gerçekte toplumsal uzaklığı hiçbir zaman yok etmeyip, bunun tam tersini yapan bölgesel yakınlıkla, eşitsizlikler ve adaletsizliklerin gizlenebildiğini bize gösterir. Norbert Elias, Eski Rejim (Ancien Régime) toplumunda efendilerin hizmetçileri her zaman yabancı ve aşağı bir ırk olarak düşünmesine karşın onların gündelik olarak aynı yerde bulunabildiklerini anımsattığı, 1933 tarihli doktora tezi Saray Toplumu’nda bunu dile getirmiştir. Her yatak odasında bir ya da birkaç hizmetçilere ayrılmış olan alanın (antechamber) olduğu ev planlaması, müthiş bir toplumsal uzaklıkla birleştirilmiş mekansal yakınlığın, yani her iki toplumsal tabakanın sıkı bir biçimde ayrılmasının yanında, çok yakın ilişki kurmasının en iyi örneğidir (Elias, 1993: 26).

Saray toplumunun bu kötü düzenlemesi, bazı bakımlardan kent burjuvazisinden gelme ev sahiplerinin ev içindeki hizmetçilerine fiziksel ve simgesel olarak şiddet uyguladığı birçok Latin Amerika ülkesinde hala geçerlidir.

Benzer olarak, Jean-Claude Chamboredon ve Madeline Lemaire (1970), 1960-1970 yılların Fransa’sındaki değişik toplumsal grupları toplu konutlarda bir araya getireceğini varsayan ütopyacı düşüncenin ürünü olan HLM (düşük kiralı sosyal konutlar) kentlerini güçlü bir biçimde eleştirmişlerdi. O zamanlar, işçilerin, zanaatkarların, çalışanların  ve hatta alt orta sınıftan yöneticilerin ailelerini bir araya getirince, günlük toplanma ve karşılıklı değiş tokuş pratikleri üzerine kurulu, toplumsal ve kültürel bir karışım aracılığıyla, “sınıfsız” yeni bir toplum oluşturulabileceğine inanılıyordu. Gerçekte ise, dayatmacı mekansal yakınlık, toplumsal yakınlığı özendirmeye yetmediği için, proje bütünüyle başarısızlığa uğradı. Toplumbilimcilerin bu toplu konutlarda yaptıkları çalışmalar sayesinde anlıyoruz ki, emekçiler barınaklarını daha üst sınıflarla paylaşmaktan çok hoşnut olsalar da, küçük burjuvazi bu yakınlıktan yakınıyor ve kendisini değer verilmemiş, hatta yerinden edilmiş görüyordu. Onlara göre, bu düzen “adaletsiz”di. Bütün bu gerekçelerle, adil kent kavramını, konunun zaman boyutunu ve Fernand Braudel’in (1990) şu anki durumlara bir anlam verebilmek için ortaya attığı, uzun dönemli kavramını göz önünde bulundurmadan, çözümleyip tartışamayız.

Adil Kent: Belirsiz ve Yanıltıcı bir Kavram

Bogota’nın 2001’de ikinci kez seçilen tartışmalı Belediye Başkanı Antanas Mockus, on yıllarca süren iç savaşın yıktığı bir ülkede barışı sağlamak için adil bir kent yaratmanın gereğine vurgu yaptı. Yenilikçi (reformcu) lider, “Herkesin aynı tarafta yaşamasından yana olan Bogota” (Bogotá para vivir todos del mismo lado) sloganlı, 2001-2004 Bogota için Ekonomik ve Toplumsal Kalkınma ve Kamu Çalışmaları Planı‘nda, “Kalkınma planının amacı, ortaklaşa (kolektif olarak) yapılan, kapsayıcı ve adil bir kente doğru ilerlemektir”4 diye belirtti. Ancak, bu yeni kalkınma planı, söylemsel yeniliğine karşın, yalnızca kentsel düşüncenin küresel halkalarında yaygın olan düşünceleri yeniden çevrime sokuyordu.

Gerçekte, Johannes Novy ve Margit Mayer (2009), adil kentin, Marksist bir kavram sayılan eşitlik kavramını az çok belirgin bir biçimde silme amacıyla, neoliberal kentsel politikaları desteklemek ve kolaylaştırmak için Kuzey Amerika’nın yarattığı bir buluş olduğunu gösterdi. Bu nedenle, John Rawls’un (1987) çalışmalarından bu yana eşitliğin yerine hakkaniyetin (equity) geçmesi gerektiği olgusu yaygın olarak kabul görür. Hakkaniyetin eşitliğin tersine, adaletli olduğu düşünülür. Gerçekten de kişisel yetenekleri aynı olmayan ve topluluğa değişik biçimlerde katkıda bulunan bireylere eşit davrandığınızda, en parlak, yarışmacı ve verimli insanlar zarar görmüş olur (Musset, 2010).

Bununla birlikte, Rawls’un (2010) eşitlik karşısında hakkaniyetin üstünlüğünü haklı çıkarmak için ortaya attığı “doğuştan gelen yetenekler” kavramının ta kendisini eleştirmeliyiz. Bir toplum, kültüre bağlı olarak ve belirli bir zamanda her kültürde, yararlı görünen yetenekleri seçme eğilimindedir; toplumun her üyesi de bu yetenekleri bireysel olarak kendi yararı için ve toplu gereksinime göre geliştirebilmeli ya da geliştirmelidir. Bu durumda gerçek eşitlik (ya da tüm bireylere eşit davranmak), herkesin (toplumsal olarak belirlenmiş) kişisel yeteneklerinin yanı sıra ortak proje içerisindeki çaba ve katılımını  topluluğun tanıması biçiminde olmalıdır. Ancak, hakkaniyet düşüncesini aşılmaz görerek, tam da eşitlik düşüncesini reddeden neoliberal kapitalizmin ideolojik çerçevesini doğrudan ya da dolaylı olarak kabul etmiş oluruz.

Bir Kültür Ürünü Olarak Adaletsizlik

Bu bakış açısına göre sorun, (ayrı kültürel geçmişlerden kaynaklanan) hem bireysel, hem toplu algıların göreliliği ile ilgilidir ve sosyoekonomik ölçütlerin evrenselliğini sorgulatır. Ancak, John Rawls’un eski öğrencisi Amartya Sen’in Adalet Düşüncesi adlı kitabında incelediği gibi toplumsal adalet düşüncesinin kendisi tam da bu evrensellik üzerine kurulmak zorundadır ya da kurulmalıdır (Sen, 2009).

Dahası toplum çerçevesinde adaletsizlik algısı, kişilerin yaş, cinsiyet ve toplumsal konumlarına bağlıdır. “Adil” kent, zaten her üye bir topluluğa ait olduğu için, yeteneklerin geliştirilmesine izin vermeyen ve kişisel ya da toplu gereksinimlere karşılık gelmeyen kent gibi ele alınarak, adaletsizlik duygusunun gözlemcinin bakış açısı ve gözlemlenen birey ya da gruplara bağlı olduğu söylenebilir. Çelişkili bir biçimde, en korunmasız insanlar ya da baskıcı bir düzenin kurbanlarıymış gibi görünen insanlar bile adaletsiz bulabileceğimiz bir durumdan yakınmayabilirler.

Bunu siyasi bilincin eksikliği ile açıklayabiliriz, çünkü düzenin kurbanı olduğu varsayılan kişi, belli başlı kentsel kaynaklara erişemediği olgusunu tek başına adaletsiz olarak algılamaz. Ancak, biz de kendi yöntemsel yorumlama ve çözümleme çerçevemizi sorgulayabiliriz: adil kenti algılamanın başka bir yolu olarak, doğrudan bireyle ve bireyin gereksinimlerini karşılamakla değil de, toplulukla ve onun varlığının tanınmasıyla bağlantılı olan bir algı. Nancy Fraser’in “Toplumsal Adalet Nedir? Tanıma ve Dağıtım” (Fraser, 2005) adlı kitabında incelediği konudur bu.  En yoksul insanlar bile yoksulluklarını açıklamak için kendilerini bir yabancılaşma durumuna sokarak, egemen söylemi benimsediklerinde  adalet sorunu daha da acil olur.

İnsanlar en utanmazca olan eşitsizlikleri kabul ediyorlar, çünkü varsıl ve yoksul arasında doğa ya da tanrı yasası nedeniyle bölünmüş olan bir dünyada bu eşitsizlikleri normal (ve adil) buluyorlar.

Neoliberal Kent ve Onun Yoksul İnsanları

Bu durumda zorluk, eşitsizlikleri ölçmek olanaklıyken, adaletsizlik için bunun böyle olmamasından kaynaklanır. Nicel ekonomiden daha çok, toplum psikolojisi ile ilgili olan hoşgörü eşiğini sahada ölçmek olanaklı değildir (Musset, 2010).

O halde, kentin yoksul insanları gerçekte kimlerdir? Bugünlerde yoksulluk yerine yoksulluklardan söz etmek oldukça moda. Bu, dolaylı olarak, yoksulluğu bir düzen olarak düşünmek yerine, yalıtılmış özne ve nesneleri ayrım ölçütü olarak kullanarak, toplumsal sınıfları yatay olarak bölme ve kesimlemenin bir yoludur. Örneğin mali yoksulluk, enerji yoksulluğu, beslenme yoksulluğu, yetenek yoksulluğu gibi  (Amartya Sen’e göre, bu kişinin yatkınlık ve becerilerini geliştirme ya da toplumda nasıl hareket edeceğini seçme olanağı demektir). Böylece neoliberal kent teknokratlarına ve onların akademik destekçilerine göre, (dikey bölünmelere karşılık gelen çeşitli ekonomik düzeyler ile birlikte) artık, tek bir yoksul sınıf yoktur. Onun yerine (yeni toplumsal politikaların yaratılması ve hedeflenmesini sağlayan daha az çatışmalı yatay bölünmelerle) birçok yoksul insan topluluğu vardır.

Neoliberal yönerge ve formüller üzerine kurulu bu yeni toplumsal politikalar, Şartlı Nakit Transferi (Conditional Cash Transfer – CCT) programlarıyla doruğa ulaştı. Bu programlar, sanki yoksulluk toplumsal, ekonomik ve kültürel bir düzenin ürünü (eşzamanlı yataylık) değil de, anne babalardan çocuklara aktarılan bir genetik hastalıkmış (art zamanlı dikeylik) gibi, yoksulluğun kuşaktan kuşağa aktarılmasını durdurarak onu yok edeceklerini ileri sürdüler. Nasıl ki adil kent söylencesi kapitalizmin arafında insani bir yüzle doğduysa, CCT’ler (Brezilya’da Bolsa Familia, Meksika’da Oportunidades, vb.) de Enrique Valencia’nın (2008) çalışmalarında gösterdiği gibi siyasal ve ekonomik bir yanılsamadır.

Yoksullukların sözde çeşitliliğini düşünen bu programlar, yardımı en yoksul hane halkı olduğu düşünülen ailelere odaklamakla kalmayıp (buna karşılık aileler de rehber acente ile bir sözleşme imzaladıkları için yükümlülüklerini yerine getirmek zorundadırlar), aynı zamanda sağlık, eğitim, yiyecek ve enerji gibi belirli terimler üzerinden çalışırlar. Anne babalar salt kapitalist bir mantık izleyerek, ekonomik yardımlarını çocuklarının “insan sermayesi”ne yatırmak zorunda hissederler.

Devletin kendisini insanlara adamayı reddetmesine dayanan neoliberal mantık ve “korunmasız” toplumsal grupların güçlendirilmesi (empowerment) inancı, BM-Habitat’ın desteklediği gecekondu mahallelerini iyileştirme politikalarının (Challenge of Slums) bölgeselleştirilmesine de evrildi. Örneğin PROMEBA (Yoksul Semtleri İyileştirme Programı) öncelikli olarak, buralarda oturanların toplumsal ve mekansal katılımını özendirmek için, yasadışı ev yerleşimlerini düzenlemeyi amaçlar. Program koordinatörleri, neoliberalizm sözlüğünün başka bir büyülü sözcüğü olan “kapsama”yı (inclusion) kullanarak yalnızca egemen söylemi benimserler ve sözde kapsamanın yalnızca, en yoksul olanların eşitliksiz kent pazarı düzenine mülkiyet  tapusu sayesinde eklemlenebileceği anlamına geldiğini ayırt etmezler.

Bununla birlikte, (bu tür başka projeler arasında) Rio de Janeiro’da Favela Bairro ya da Campo dos Goytacazes’te Morar Feliz örneklerinde olduğu gibi, Arjantin’de PROMEBA da neoliberal kenti hiçbir zaman daha adil yapamaz, çünkü yoksulluğu akıntıya karşı yok etmek yerine, yalnızca aşağı yönde azaltmayı ve daha katlanılabilir kılmayı amaçlar. Bu programlar bazı bakımlardan John Rawls’un (1987) detaylandırdığı “maksimin” ilkesinin en sinik yansımasıdırlar. Bu ilkeye göre toplumsal eşitsizlikler en yoksun insanların yazgısında bir iyileştirmeye katkıda bulundukları sürece kabul edilebilirdirler.

Kent 139

Neoliberal Kent Adil Bir Kenttir

Henri Lefebvre’in (1968) ileri sürdüğü gibi, kent bir toplum oluşturmaz, tam tersine. Bir ideolojinin özeti ve fiziksel anlatımı olarak kent, bir alanda (mimari biçimlerde) tarihin belirli bir zamanında egemen olan toplumsal grubun düşünce, kural ve önyargılarını dramatize eder ve dayatır. Gerçekte birtakım ideolojiler zaman geçip, siyasal düzenler gelip gittikçe kent arazisi üzerinde üst üste binerler. Kent geçmiş kültürlerin kentte tortullaşmasının biçimlendirdiği, ideolojik bir yeniden yazılmış parşömen (palimpsest) gibidir yalnızca. Kent biçimleri üzerinde eylemde bulunarak toplumsal adaletsizlikleri yok edebileceğimizi düşünmek başlıca yanılgıdır. Metaforik olarak, bu biçimde davranmak, bir aynayı üzerinde yansıyan yüzün kırışıklıklarını silmek için boyamaya benzer. Oysa ki adaletsiz bir toplum, her zaman adaletsiz kentler üretir.

Kenti, Karl Polanyi’nin (2009) ekonomiyi düşündüğü gibi, bağımsız, özerk ve “özselleştirilmiş” (essentialized) bir yapı olarak değil de, toplumsal ve kültürel bir düzene gömülü bir düzen olarak düşünmeliyiz. Bunun devamında adaleti yalnızca bir değer yargısı olarak düşünürsek, o zaman neoliberal kent de ona karşılık gelen toplumsal, ekonomik ve kültürel düzenin sınırları içinde adildir.

Buna göre, “herkesin mali yeterliklerine ve toplumsal sermayesine göre bir yeri vardır” deyişi yalnızca çağdaş neoliberal kentte değil, aynı zamanda Eski Rejim’in (Ancien Régime) kentlerinde de kent alanı düzenlemesinin adil bir biçimini tanımlar. Toplumsal eşitsizlikler (ki bireyin ve grupların kendi değerlerinin doğal bir sonucu olarak görülürler) alanların sınıfçı düzenlemesine açıkça yansırlar (Mazzei de Grazia ve Pacheco Silva, 1985).

Serbest pazarın savunucuları, pazar değerinin kullanım değerinden yüksek olduğu çağdaş kapitalist kentlerde değerli kent merkezlerinde yer alan gecekondu mahallelerini, yasadışı ev yerleşimlerini, yitik kentleri ya da favelaları anormal ya da haksız olarak değerlendirebilirler. Gerçekten de düşük gelirli insanlar bu yerleri işgal ederler ve bunun için ödedikleri bedel kent toprağının olası (potansiyel) bedeline denk gelmez (Saglio-Yatzimirsky ve Landy, 2014).

Şu anda Kuzey ve Güney ülkelerinin dışlanmış (marjinalleştirilmiş) mahallelerindeki yenileme politikalarının birçoğunun, buralardan yaşayanları kovmaya ve bu “yitik” alanları yeni kent ekonomisinin kârlı kanalına katmaya yönelik gizli bir gündemleri vardır. Bu amaçla bir dizi sözcük kullanırlar: hakkaniyet (equity), dirençlilik (resilience), dayanıklılık (durability), katılım (participation), kapsama (inclusion) ve yenilik (innovation). Gerçekte, bugün ve yarının kenti sürdürülebilir olmanın yanı sıra, BM-Habitat’ın “Daha İyi Kent, Daha İyi Yaşam” (2013) başlıklı, dünya kent kampanyasının sunumunda belirttiği gibi, dirençli de olmalıdır. Şu uygulamalar kampanyanın ana konularına karşılık gelmektedir: dirençli kent, yeşil kent, güvenli ve sağlıklı kent, kapsayıcı kent, planlanmış kent ve üretici kent.5

Dirençlilik (resilience) sözcüğü artık toplum bilimlerinin hemen her dalında yaygın olarak kullanılmakta ve Dünya Kent Forumu (WUF) ve BM-Habitat gibi küresel kalkınma kuruluşlarının edimsel (performative) konuşmalarının içinde de yer almaktadır. Ancak dirençlilik daha çok, yanlış anlaşılmış ve belirsiz -zararlı demek yerine- bir kavramdır, çünkü “doğal” ya da endüstriyel risklerden korunmanın ve bu risklerin azaltılmasının, bölgesel planlama konusundaki kamu politikaları yerine, bir tehdit (olası risk) ya da felaket (olayın sonucu) ile başa çıkmak üzere birey ve toplumsal grupların içsel yeteneklerine dayandığını varsaymaya yol açar. Çelişkili olan şudur; yoksul ve dışlanmış olarak yaşayanların uyum sağlama ve direnç kapasitelerini destekleyip, dirençlilik yetkelerini artırmak, onların korunmasızlıklarını da arttırır.

31 Ekim 2015’te Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un ileri sürdüğü gibi, yeni bir büyülü sözcük olan “güvenlik” resmi konuşmalarda şimdi gitgide daha çok güç kazanıyor: “Dünya Kentler Günü nedeniyle üst düzey Birleşmiş Milletler görevlileri sürdürülebilir, toplumsal olarak bütünleşmiş ve gönençli kent ve insan yerleşimleri kurmada kentsel tasarımın anahtar rolüne vurgu yapıyorlar. İyi tasarım iklim değişikliğinin üstesinden gelinmesine yardımcı olabilir. Felaketlerin etkisini azaltır. Kentlerimizi daha güvenli, temiz, eşit ve birleştirici yapmaya yardımcı olabilir. Bu yıla ayrılan tema, ‘Birlikte Yaşamak üzere Tasarlanan’dır.”6 

Bu değişik kavramlar (ki en azından toplumsal bilimlerde, herhangi bir bilimsel kavrama karşılık gelmezler) “adil” neoliberal kentin şu anki ideolojik çerçevesini biçimlendirirler. Medellin’deki 7. Dünya Kent Forumu’nun (WUF) sonuç bildirgesini imzalayan katılımcılara göre, “adil” neoliberal kent, “kentlerin herkes için kapsayıcı, güvenli, gönençli ve uyumlu yerlere dönüşmesini sağlamak için var olan tüm araç ve kaynakları kullanarak, kentsel hakkaniyeti kalkınma gündemine katma”yı (Yedinci Dünya Kent Forumu, 2014: 1) olanaklı kılar.

Sonuç: Akademik Ütopya ve Kentsel Pazarlama Arasındaki Adil Kent

Herhangi bir kentsel politikanın “hakkaniyeti”ni değerlendirirken kullanılan ölçütlerin, neredeyse evrensel bir görüş birliğine ulaşmayı başardıkları için sorgulanamaz ya da eleştirilemez hale geldiklerini düşünürsek, bu, normdan dogmaya aşama aşama nasıl geçebileceğimizin kanıtıdır. Hepimizin, daha kapsayıcı kentlerde, yoksul insanların yaşam koşullarını iyileştirmeyi istediğimizi ileri sürmek güç değildir. Ancak, artık yoksul insan istemediğimizi söylemek daha risklidir.

En mükemmel akademisyenler bile, kentsel (ve kırsal!) alanların yaratılması ve ele geçirilmesinin kapitalist süreçlerinde salt bir savaş alanı olan kente gerçek konumuna karşılık gelmeyen anahtar bir rol yükleyerek, bölgeselleştirilmiş (territorialized) ütopyanın (ki Thomas More’un adalete dayalı, ideal bir toplum kurmak için yarattığı ütopya sözcüğünün kökenini düşündüğümüzde çifte bir çelişki söz konusudur) tuzağına düşerler.

Peter Marcuse 2009’da yayımlanan bir metinde yalnızca adil kent değil, aynı zamanda iyi kent konusunda da diretir. “Adil kent, adaleti dağıtımla ilgili bir sorun olarak görür ve bir tür eşitliği amaçlar. Ancak, iyi bir kent basit anlamda dağıtımsal hakkaniyetin olduğu bir kent olmakla yetinmemeli, klasik bir formülleştirmeye uygun olarak söylersek, her bireyin ve bütün bireylerin tam olarak gelişmesini destekleyen bir kent olmalıdır” (Marcuse, 2009: 2).

Adil kent söylencesine doğrudan ya da dolaylı olarak gönderme yapan haber ya da kitapların başlıklarını, en az bilinenden Susan Fainstein’ın 2011’de yayımlanan Adil Kent’i gibi en ünlüsüne dek  sonsuza kadar sıralayabiliriz. Latin Amerika Sosyal Bilimler Konseyi’nin Kentsel Kalkınma çalışma grubundaki araştırmacıların, Ekim 2008’de Utopías practicadas en ciudades de América Latina. Los nuevos rumbos del desarrollo (Latin Amerika Kentlerinde Uygulanan Ütopyalar: Kalkınmada Yeni Yönelimler) (CLASCO, 2008) başlıklı bir toplantı çerçevesinde adil kente göndermede bulunan bir ilkeler bildirgesi yayımlaması rastlantı değildir. Rawls ve Harvey’nin 40 yıldan uzun bir zaman önce başlattıkları tartışmaya uygun olan bu on önerinin, 20 yıldan uzun süredir neoliberal ideolojinin egemenliği altındaki dünyayı yeniden düşünmenin gereğine uygun olarak, yenilenmiş bir bakış açısı vardır.

Öyle bile olsa, adil kentle ilgili tüm bu akademik yazın, yukarıda sözü edilen iki güçlükle çarpışmaktadır: birincisi, adalet, sürdürülebilir bir ideolojik çerçeve oluşturmaya yardımcı olmak için fazlasıyla belirsiz ve değişebilir bir kavramdır; ikincisi, kent yalnızca, bir toplumca tarihin belirli bir anında hazırlanan egemenlik biçimlerinin fiziksel anlatımıdır. Peter Marcuse’un yukarıdaki metinde ileri sürdüğü şey budur:

“Mekansal adaletsizlikleri ortadan kaldırmanın gerekli bir bölümü, mekansal çarelerdir, ama bunlar tek başına yeterli değildir. Eğer mekansal adaletsizliklerin bir parçası olduğu toplumsal adaletsizlikler düzeltilecekse, güç ilişkilerinde ve kaynakların ve olanakların dağıtılmasında daha geniş değişimlerin üzerine eğilinmelidir” (Marcuse, 2009: 5).

Kent 138

Mekanın kapitalist üretim biçimleri üzerine gerçek anlamda eleştirel bir düşünceyi hiç özendirmemiş olan adil kentin siyasal olarak doğru (politically correct) sloganı, kentsel pazarlamanın bir kolu gibi görünmektedir. Küreselleşen metropollerin arasında yarış odaklı genel bağlamda, geleceğin kentleri yarışmacı, ama adil olacaktır. Başka bir biçimde söylemek gerekirse, kentler yarışmacı olacaktır, çünkü yetkileri ve gereksinimleri oranında adildirler. Bu nedenle, adil kent gerçekte, sözcüğün tam anlamıyla bir söylencedir, yani toplumsal bir uygulamayı destekleyip, onu üretenlere haklılık kazandıran bir söylemin dayanağı olan, açıklayıcı bir anlatıdır.

Notlar 

1- Bu metnin ilk versiyonu Ekim 2015’te Bitacora Urbano Territorial dergisinin 25. sayısında “Neoliberal bir alan olarak adil kent söylencesi” başlığıyla yayımlandı.

2- http://tinyurl.com/hb7nnhp

3- http://unhabitat.org/ecuador/

4- http://tinyurl.com/jzogyxd

5- http://mirror.unhabitat.org/pmss/listItemDetails.aspx?publicationID=3497

6- http://www.un.org/es/events/citiesday/2015/sgmessage.shtml

Kaynakça

Braudel, F. (1990). La Méditerranée au temps de Philippe II. Paris: Armand Colin.

Chamboredon, J. C., Lemaire M. (1970). Proximité spatiale et distance sociale. Les grands ensembles et leur peuplement. Revue française de sociologie, XI, 3-33.

CLACSO, 2008. Utopías practicadas en ciudades de América Latina. Los nuevos rumbos del desarrollo urbano.

Elias, N. (1993). La société de cour. Paris: Flammarion.

Fainstein, S. (2011). The Just City (Adil Kent). Ithaca: Cornell University Press.

Fraser, N. (2005). Qu’est-ce que la justice sociale? Reconnaissance et redistribution. Paris: La Découverte.

INIDE, (2008). León en cifras. Managua: Instituto Nacional de Información de Desarrollo.

Lefebvre, H. (1968). Le droit à la ville. Paris: Anthropos.

Marcuse, P. (1995). Not chaos but walls: Potsmodernism and the partitioned city (Kaos değil, Duvarlar: Postmodernizm ve Bölünmüş Kent). Sophie Watson, Katherine Gibson (Ed.), Postmodern Cities and Spaces (Postmodern Kentler ve Yerler) içinde (s. 243-253). Oxford: Blackwell.

Marcuse, P. (2009). Spatial Justice: Derivative but Causal of Social Injustice (Toplumsal Adaletin Türevi, ama Nedeni de olan Uzamsal Adalet). Justice Spatiale/Spatial Justice (Uzamsal Adalet), 

Mazzei De Grazia, L., Pacheco Silva, A. (1985). Historia del traslado de la ciudad de Concepción. Concepción: Universidad de Concepción.

Musset, A. (2009). Geohistoria o geoficción? Ciudades vulnerables y justicia espacial. Medellin: Universidad de Antioquia.

Musset, A. (2010). Sociedad equitativa, ciudad justa y utopía. Alain Musset (Koord.), Ciudad, sociedad, justicia: un enfoque espacial y cultural içinde (s. 463-489). Mar del Plata: EUDEM.

Novy J., Mayer, M (2009). As “just” as it gets? The european cities in the “just city” discourse (Olduğu kadar “Adil”? “Adil Kent” Söyleminde Avrupa Kentleri). Peter Marcuse vd. (Ed.), Searching for the Just City. Debates in Urban Theory and Practice (Adil Kenti Ararken: Kent Kuramı ve Uygulamasında Tartışmalar) içinde (s. 103-119). New York: Routledge.

Polanyi, K. (2009). La grande transformation. Paris: Gallimard.

Rawls, J. (1987). Théorie de la justice. [Theory of Justice (Adalet Kuramı)]. Paris: Le Seuil.

Rawls, J. (2002). La justicia como equidad, una reformulación. Barselona: Paidos.

Saglio-Yatzimirsky, M. C., Landy, F. (2014). Mega-city Slums. Social exclusion, Space and Urban Policies in Brazil and India (Mega-kent Varoşları: Brezilya ve Hindistan’da Toplumsal Dışlanma, Uzam ve Kent Politikaları). Londra: Imperial Collage Press.

Sen, A. (2009). The Idea of Justice (Adalet Düşüncesi). Harvard: University Press.

Seventh World Urban Forum (Yedinci Dünya Kent Forumu), (2014). Medellín Declaration (Medellin Bildirgesi). Equity as a foundation of sustainable urban development (Sürdürülebilir Kent Kalkınmasının Temeli olarak Doğruluk).

Valencia, E. (2008). Las transferencias monetarias condicionadas como política social en América Latina. Un balance: aportes, límites y debates. Annual Review of Sociology, 34, 499-524.

Özgün Metin: Musset, A.  (2016). From Inclusion to Resilience: The Magic Words for a “Just City” (Kapsamadan Dirençliliğe: “Adil Kent” için Büyülü Sözcükler). Unveiling the Right to the City: Representations, Uses and Instrumentalization of the Right to the City (Kent Hakkını Deşifre Etmek: Kent Hakkının Temsilleri, Kullanımları ve Araçsallaştırılması) içinde (s. 52-61). The Passerelle Collection.

* Bu yazı Kadıköy Belediyesi’ne ait Kadıköy Belediyesi Akademi sitesinden alınmıştır.

İzmir ulaşımı nasıl planlıyor? (6)

Ali Rıza Avcan

İzmir, kent bütünündeki ulaşımı çok ama çok uzun bir sürede planlıyor…

Çünkü planlama sürecinin başlangıcı olarak kabul ettiğimiz 20 Ağustos 2015 tarihinden bu yana tamı tamamına 2 yıl 2 ay 18 gün geçmiş olmasına karşın, şimdiye kadar çoktan bitirilmesi gereken İzmir Ulaşım Ana Planı henüz onaylanmak amacıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne sunulmuş değil.

Oysa bu planın hazırlanması için 2015 ve 2016 yıllarında yapılan birçok araştırma ya da analizin sonuçları hem aradan çok uzun bir sürenin geçmesi hem de o tarihten bu yana kentte ulaşım adına yeni gelişme ve sorunların ortaya çıkması nedeniyle bayatlayıp geçersizleşmiş durumda.

Örneğin Karşıyaka’da yapılıp işletmeye alınan tramvayın performansında gözlenen başarısızlıklar, bu nedenle bu hatta plansız programsız bir şekilde 11 kilometre uzunluğundaki Çiğli hattının dahil edilmesi, deniz yolculuğunu aksatan uzun süreli bir İzdeniz grevinin yaşanması; öte yandan Konak tramvayının yapım aşamasında kent içi trafikte yaşanan büyük sorunlar hazırlanan planla ilgili tespit ve analizlere henüz yansıtılmış değil.

01 (73)

Ayrıca sonuçları 2017 yılı Ocak ayında “İzmir halkının % 79’u ulaşımdan memnun” şeklinde duyurulan Mart 2016 tarihli anketlerle ilgili veriler, kentte yaşanan ulaşım sorunları nedeniyle geçerliliğini kaybetmiş durumda.

Üstüne üstlük ESHOT zararlarının kapatılması amacıyla 90 dakika uygulamasının kaldırılacağı dedikoduları ortalığı sarmış durumda.

Oysa İzmir Ulaşım Ana Planı, “İzmir Büyükşehir Alanı Kentiçi ve Yakın Çevre Ulaşım Ana Planı Revizyonu Yapılması” başlığını taşıyan 20 Ağustos 2015 tarihli sözleşme uyarınca 600 takvim gününün sonunda; yani 15 Nisan 2017 tarihinde bitirilerek İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin onayına sunulması gerekiyordu. O tarihten bu yana 1 yıl 7 ay 25 günlük süreye ek olarak 6 ay 23 gün daha geçmiş olmasına karşın İzmir Ulaşım Ana Planı -ne yazık ki- henüz hazır değil…

Bu durumu, “zaten İzmir Büyükşehir Belediyesi hangi işi zamanında yapmıştır ki” deyip geçiştirmek mümkün olmakla birlikte; hazırlanan plan İzmir’in bütünündeki ulaşımı planlama iddiasında olan bir ulaşım planı olduğundan biz kendimizi belediye yöneticileri kadar rahat hissedemiyoruz.

Çünkü bu planın hazırlanması için toplanan veriler zaman geçtikçe hem eskiyor ve geçerliliğini kaybediyor hem de mevcut ulaşım ana planının yetersiz olması nedeniyle İzmir gerçek anlamda plansız bir dönem yaşıyor….

Tabii şimdi bu durumda çıkıp, “bu hazırlanan plan da İzmir’in ulaşım sorunlarına çare olacak mı, siz böyle bir şey mi bekliyorsunuz” diye sorabilirsiniz?

Bu soruyu da sorarken, belediye yönetiminin daha önceki planların uygulandığı dönemlerde çoğu icraatı o planları dikkate almadan gerçekleştirdiğini dikkate almış olabilirsiniz…

Siz bu şüphenizde yerden göğe kadar haklı olmakla birlikte; biz yine de engin bir iyimserlikle hazırlanmakta olan planın mevcut sorunlara ilaç olacağını umuyor, daha doğrusu ummak istiyoruz….

Trafik 02

Çünkü uzun bir süredir okuyarak, öğrenerek, düşünerek, tartışarak ve oluşturduğumuz önerileri kendilerine sözlü ya da yazılı halde ileterek; hatta yer yer muhalefet edip uyararak bu çalışmalara değerli katkılar sunduk ve haliyle bu katkının da karşılığını bekliyoruz…

Kısacası sahip olduğumuz kent hakkı çerçevesinde “planın dış paydaşları” olarak yaptığımız katkılarımızın karşılığını bekliyoruz…

 

Komşuluk kültürü

Malatya Büyükşehir Kent Konseyi ile Malatya Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği’nin (MAFSAD) 2017 yılında düzenlediği “Komşuluk Kültürü” Fotoğraf Yarışmasında dereceye giren, mansiyon alan ve sergilemeye değer bulunan toplam 35 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak istedik…

Yaşamdaki her şeyin iyi komşular ve örnek komşuluk ilişkileri gibi olması dileğiyle…

001
Birincilik Ödülü, Aynur Yıldırım – “Balkon Sohbetleri“
002
İkincilik Ödülü, Nurten Öztürk – “İsimsiz“
003
Üçüncülük Ödülü, Levent Bayraktar – “Sohbet“
004
Sergileme, Mehmet Dağ – “Ceviz Soyma“
005
Sergileme, Osman Sipahi – “Yemeni Yapımı“
006
Sergileme, Yüksel Açıkgöz – “Buyurun“
007
Sergileme, Bekir Yeşiltaş – “Uğurlama“
008
Sergileme, Alahattin Kanlıoğlu – “Komşuluk Selamlaşmaktır“
009
Sergileme, Murat İbranoğlu – “Bayram“
010
Sergileme, Salim Şimşek – “Komşularla Düğün“
011
Sergileme, Mehmet Öztürk – “Düğün“
012
Sergileme, Şerife Keser – “Çamaşırlar“
013
Sergileme, Gökalp Bilici – “Elbirliği“
014
Sergileme, Hasan Zer – “Düğün“
015
Sergileme, Caner Başer – “İftar“
016
Sergileme, Aycan Aydoğan – “Hazırlık“
017
Sergileme, Mustafa Öztemiz – “İmece“
018
Sergileme, Erhan Aydın – “Tek Komşum“
019
Sergileme, Veysel Kaya – “Yardımlaşma“
020
Sergileme, Osman Önder – “İmece Düğün“
021
Sergileme, Sadullah Yapıcı – “Birlik“
022
Sergileme, Şükrü Ağbal – “Komşularla Düğün“
023
Sergileme, İbrahim Akış – “Ha Gayret“
024
Sergileme, Neşe Arı – “İkram“
025
Sergileme, Ramazan Çırakoğlu – “Komşu Esnaf“
026
Sergileme, Özgür Konur – “Komşu Balıkçılar“
027
Sergileme, Osman Miletli – “Yayla“
028
Sergileme, Alev Özcan – “Yemeğe Hazırlık“
029
Sergileme, Halit Bozkuş – “Bizim Takım“
030
Sergileme, Murat Bakmaz – “Keşkek“
031
Sergileme, Mustafa Erbaş – “Pencereler“
032
Sergileme, Özlem Dağlı – “Sohbet“
033
Sergileme, Meral Yeşilçiçek – “Komşuların Dayanışması“
034
Büyükşehir özel Ödülü, Oğuz Korkmaz – “Aşure“
035
Mansiyon, Niyazi Şahin – “Erişte Yapma“

İzmir, İstanbul olmasın !

Ali Rıza Avcan

İzmir kamuoyu bir süredir sosyal medyada yazarak ya da katıldığı toplantılarda sorular sorarak uyarı dolu bir itirazı dile getirmeye ve sesini her geçen gün yükseltmeye çalışıyor:

İzmir, İstanbul olmasın!

Bana göre, bir kentin geleceğine yönelik böylesi bir talebin, İstanbul gibi başka kötü bir örnek üzerinden ifade edilip bir haykırışa dönüşmesinin tek bir anlamı var.

Kent 085

İzmir’i İzmir yapan değerlerimiz yok edilmesin, vahşi kapitalizmin yıkıma ve yok etmeye odaklı rant hırsı bu kenti de, İstanbul’da olduğu gibi yok edip kaosa sürüklemesin… 

İzmir’i İzmir yapan Kadifekale, Konak’taki Saat Kulesi, Nesim Levi’nin Tarihi Asansörü, Behçet Uz’un kente armağan ettiği Kültürpark, Gediz Nehri’nin ortaya çıkardığı eşsiz Gediz Deltası ve Kuş Cenneti, kentin soluk aldığı tek yeşil alan İnciraltı, kenti çevreleyen diğer tepelerin aksine yeşillikler içindeki Yamanlar, İzmir Körfezi ve onun çocukları İmbat ya da Meltem rüzgarları, Gediz Deltası’nın sakini flamingolar ve diğer kuşlar gibi değerler yok edilmesin, Körfez’den Bornova’ya doğru esen rüzgarlar Bayraklı’daki gökdelenlerle kesilmesin, Basmane Çukuru’na yapılacak Folkart gökdeleni Kadifekale ile yarış etmesin demek isteniyor…

“İzmir İstanbul olmasın!” denirken aslında bu kente İstanbul’dan ya da başka bir yerden kimse gelmesin denmek istenmiyor. Bu nedenle Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre 2008-2016 döneminde İstanbul’dan İzmir’e gelip yerleşmiş toplam 116.154 kişiye* (2008: 9.819, 2009: 10.574, 2010: 11.177, 2011: 11.339, 2012: 11.179, 2013: 12.355; 2014: 16.458, 2015: 16.129, 2016: 17.124) ve bundan sonra gelecek olanlara oturun oturduğunuz yerde, buraya gelmeyin denmiyor. İzmirli bu konuda da memleket şovenizmi yapmıyor, geleni geldiği yere göre ötekileştirip yabancılamıyor.

Çünkü İzmir, tarih boyunca yurt içinden ve dışından, karadan ya da denizden gelen göç dalgalarıyla beslenip güçlenmiş, bu nedenle çok kültürlü, çok dinli ve dilli olmayı becerebilmiş kadim bir kenttir. 

Dorların akınlarıyla dönüşüp gelişen bir İon kenti, Perslerin, Arapların, Selçukluların, ada Rumlarının, Avrupa kökenli Levantenlerin, Osmanoğulları’nın, İspanya’dan yola çıkan Yahudilerin, Balkan, Girit, en son Doğu ve Güneydoğu Anadolu; hatta Suriye halklarının göçleriyle dönüşüp gelişen, Ekrem Akurgal‘ın deyişiyle uygarlığın beşiği olan bir kenttir…

Yeter ki kendisinin tahammül edebileceği, kaldırabileceği, içine alıp özümleyebileceği kadar insanın gelmesi koşuluyla….

Aksi takdirde; yani haddinden fazla nüfusun göç edip gelmesi durumunda kendisine ait özellikleri koruyamayacak kadar narin, hassas bir kenttir…

Bu anlamda İzmir’in, “İstanbul” denilirken anladığı şey, bu kentte yaşayanlara ve onların yaşam tarzına saygı duymayan, büyük hırs ve rantların insanın gözünü döndürdüğü vahşi kapitalist kent anlayışı ve onun uygulamasıdır…

Kentte yaşayanların önem verdiği doğal, tarihi, kültürel, arkeolojik ve yaşamsal değerlere önem vermeyen, küreselleşme adına ya da marka kent olmak uğruna onları yok edip yerine dünyanın her kentinde karşımıza çıkan standartları koyan, toprağı, suyu, havayı ve her canlıyı sahiplenip mala dönüştürülecek meta gözüyle bakan anlayışa karşı çıkılıyor…

O nedenle “İzmir, İstanbul olmasın!” deniliyor….

O nedenle Bayraklı’da, “Basmane Çukuru“nda ya da kentin başka yerlerinde kente tepeden bakan gökdelenlerin yapılmasın deniliyor,

Kent halkının tercihleriyle hak, hukuk ve adalete aykırı tüm yapılaşmaların engellenmesi isteniyor….

Kent halkının özgürlüğüne, alışkanlıklarına, yaşam tarzına müdahale edecek hiç bir şey istenmiyor…

Ramsar Sözleşmesi ile korunan doğal alanlara, İnciraltı’na ve İzmir Körfezi’ne zarar verecek olan İzmir Körfez Geçişi Projesi yapılmasın deniliyor…

Belediyeler ve tüm kamu hizmetleri neoliberal politikalarla özelleştirilmesin ve ticarileştirilmesin deniliyor…

İzmir 143

Bu kentin ve halkının tarihin ilk çağlarından bu yana geliştirip hoşnut olduğu her şeye saygı gösterilsin, buradakiler değil; buraya gelenler buranın özelliklerine ve kurallarına uysun deniliyor…

Kısacası köy, kasaba ya da şehir; bu kenti ne şekilde algılarsanız algılayın; İzmir, İzmir gibi var olsun ve yaşasın isteniyor….


* Geçtiğimiz günlerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, 2016 yılında toplam 16.000 beyaz yakalının İstanbul’dan İzmir’e göç ettiğini ifade ederek, artık İzmir’den İstanbul’a yönelik beyin göçünün ters döndüğünü iddia etti. Oysa Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUİK) resmi verileri, 2016 yılında İstanbul’dan İzmir’e toplam 17.124 kişinin göç ettiğini ortaya koyuyor ve bu sayı içindeki beyaz ya da mavi yakalıların sayısını vermiyor. O nedenle ifade edilen rakamın hangi kaynağa dayanılarak ifade edildiği bilinmediği gibi; hepimizin güvendiği resmi kaynak, bunun yaşlısı, genci ve çocuğu, evlisi, bekarı, beyaz ya da mavi yakalısıyla toplam olarak 17.124 kişi olduğunu söylüyor. Tabii ki göç eden 17.164 kişiden 16.000’inin beyaz yakalı olduğunu iddia etmek gibi bir ciddiyetsizliğe düşmemek koşuluyla…

 

Türkiye’de Yahudi Olmak: Bir Deneyim Sözlüğü

Türkiye’de Yahudi Olmak: Bir Deneyim Sözlüğü

Derleyenler: Raşel Meseri – Aylin Kuryel

İletişim Yayınları, 1. Baskı 2017, İsyanbul

Fiyatı: 24 Lira

Türkiye’de Yahudi Olmak: Bir Deneyim Sözlüğü Türkiye’de Yahudi olmanın yerleşik ve egemen anlamlarını sorgularken bir yandan da kelimeler, kavramlar, anlar, anılar ve anekdotlarla bu hali anlamlandırmayı amaçlıyor.


Raşel Meseri

İzmir’de doğdu. E.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümü’nü bitirdi, çeşitli belgeseller ve kısa filmler yaptı. Tiyatro oyunları, öykü ve çocuk kitapları yazmaktadır. Can’lı ve Işıltı’lı Maceralar çocuk kitapları serisinin şimdiye kadar altı kitabı yayımlandı (Enerji İmparatorluğu, Yumurtanın Sırrı, Dikkat Hayalleriniz Çalınabilir, Kâğıtların Çığlığı, Kayıp Kukla, Yeryüzü Okulu). Ayrıca Türkiye’de üç, Hollanda’da iki dilli basılan Pen Parkta isimli bir “direniş masalı” bulunmaktadır.

Aylin Kuryel

Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde lisansını tamamladı. Yüksek lisans ve doktorasını Amsterdam Üniversitesi Kültürel Analiz (ASCA) programında, milliyetçilik(ler) ve imaj politikaları üzerine yaptı. Cultural Activism: Practices, Dilemmas and Possibilities (Rodopi Press, 2011) ve Küresel Ayaklanmalar Çağında Direniş ve Estetik (İletişim Yayınları, 2015) kitaplarının derleyenlerindendir. Amsterdam Üniversitesi’nde akademisyen olarak çalışıyor. Aynı zamanda belgesel ve kısa filmler yapıyor.


“…farklı kombinasyonlarla bir araya geldiklerinde kaleydoskop gibi şekil değiştiren, böylelikle Türkiye’de Yahudi olmak konusunda düşünmek için farklı zeminler sunan kısa metinler.”

Türkiye’de Yahudi Olmak: Bir Deneyim Sözlüğü Türkiye’de Yahudi olmanın yerleşik ve egemen anlamlarını sorgularken bir yandan da kelimeler, kavramlar, anlar, anılar ve anekdotlarla bu hali anlamlandırmayı amaçlıyor. Fakat asla resmî bir sözlük veya ansiklopedi gibi değil: Genç bir Yahudi kadının Türkçesindeki Yahudi aksanından kurtulma gayretlerinden azınlık kimliğini görünmez kılma girişimlerine, ilk kez bir Yahudi ile tanışan insanların ilk izlenimlerinin yarattığı etkiden Yahudi mahallelerinin renkli dünyasına, bir süre İstanbul’da sürgün olan Rus Yahudisi Troçki’den Yahudi karikatürlerinin prototipi haline gelen Salamon karakterine, çok çeşitli öznellikleri ve tarihsel vakayı, bilgiyi kayıt altına alıyor bu sözlük.

Yemekleriyle, âdetleriyle, deyimleriyle, dilleriyle Türkiye’deki Yahudilerin gündelik hayatlarına da ışık tutan Türkiye’de Yahudi Olmak: Bir Deneyim Sözlüğü kayıt tutan, hafıza tazeleyen bir kolaj…


Kitaptan Bir Bölüm

“Yahudi olmak”, sınırları kolayca çizilemeyen, çerçevesi ve içeriği sabit olmayan, tarihsel, coğrafi ve kişisel olarak çok çeşitli anlamlar kazanabilen bir tanım. Bu iki kelime bir araya geldiğinde, sabit bir kimlik göstereni olmaktan ziyade belli hafıza biçimlerine, kültürel kodlara, ilişkilenme veya kopuş hallerine işaret ediyor. Anlamı, ulus-devlet içinde azınlık olma, azınlığın kendi içinde azınlık olma, topluluğun içinde ve dışında benimsenen veya dayatılan kodlara dair alınan pozisyonlara göre değişen, bulanan, yeniden kurulan bir tanım. Kimisi için nüfus cüzdanının üzerindeki birkaç harften ibaretken, bir başkası için sonsuz bir sürgün anlamına gelebiliyor bu yüzden. Türkiye’de Yahudi olma deneyimi de, bulunduğu coğrafyadaki din ve dillerle olan ilişkisi, algılama ve algılanma biçimleri, gitme-kalma ve aidiyet sorularıyla hemhal, yerel ve yerel ötesi dinamiklerle bağlantılı. Türkiye’de Yahudi Olmak: Bir Deneyim Sözlüğü işte bu tanımın yerleşik ve egemen anlamlarını deşip sorgularken, bir yandan da onu anlar, anılar ve anekdotlarla yeniden doldurmayı amaçlıyor. Resmî bir sözlük veya ansiklopedinin yapmaktan itinayla kaçınacağı bir şekilde gerçekçilik, bütünsellik ve kapsayıcılık iddiası olmadan.

Kaydı tutulamayan onca hikâyenin yok olmasından duyulan kişisel endişeyle bu hikâyelerin işaret ettiği ve yeterince deşilmemiş olan toplumsallığın ilişkisine biraz daha yakından bakma isteği bu çalışmanın başlangıç noktası oldu. Bu nedenle, deneyimleri toplama fikrinin tetikleyicisinin, bu kitabı derleyenler olarak birimizin annesi, birimizinse anneannesi olan kişinin, ölümüne yakınken, sanki gitmeden önce geride olabildiğince çok hikâye bırakmaya çalışırcasına anlatmaya giriştiği ve bizim de aceleyle kaydettiğimiz göç anıları olması tesadüf olmasa gerek. Deneyim, hem bilgiye ulaşmanın hem de onu aktarmanın bir biçimi olarak, daha büyük izlekleri takip eden tarih yazımına dahil olmayan öğeleri, gündelik hayat içinden damıtma potansiyeline sahip. Buna hafızanın çarpıtmaları ve deneyimleri bugüne taşırken oynadığı oyunlar da dahil. Bu yüzden, “deneyim sözlüğü” ifadesi, deneyimlerin, sözlük maddelerinin aksine sabit olmamalarına yaptığı ironik referansla sınırlı değil; arşivlenen deneyimlerin tarihsel bilgi birikimi yaratma gücüne de işaret ediyor.

İzmirli genç bir Yahudi kadının 70’li yıllarda düzenli olarak aynanın karşısına geçip Türkçesindeki Yahudi aksanından kurtulma çabalarından, azınlık kimliğini görünmez kılmak için Yahudi ismini geride bırakıp yeni bir isim kuşanan veya iki dil arasında sıkışıp kalanların kendilerini içinde bulduğu durumlara; fabrikada çalışmaya başladığı zaman patronu veya üniversiteye girdiği zaman sınıf arkadaşı olarak hayatta ilk kez bir Yahudi ile tanışan insanların ilk izlenimlerinden, Yahudi arkadaşlarının gittiği yerlere gidemediği için içerleyen genç kıza çok çeşitli öznellik hallerini kayıt altına alıyor bu sözlük. Bu esnada, hatırlayan kişinin, belleğinde kalan bazı noktaları birleştirerek yeniden kurduğu birçok farklı portre de beliriyor, bazıları bilinen figürler, bazıları ise komşular, unutulmayan eski arkadaşlar veya unutulmak istenen öğretmenler… Renkli bir mahalle hayatının parçası olan ve genç yaşta ölen Ceki; en büyük hayranları İzmir Yahudileri olan, danslı çay partilerinin unutulmaz sesi Celal İnce; bir süre İstanbul’da sürgün olan Rus Yahudisi Leon Troçki; kendisi gibi nicelerini anımsatan tarih hocası Fikret Hanım; siyah taftadan tören elbisesi ve kirli tırnaklarıyla Madam Gravyer; Yahudi karikatürlerinin unutulmaz karakteri Salamon; salatalık satan yoksul Yahudi Yako…

Azınlık olma durumunun getirdiği kimlik, isim, dil ve vatana dair sorgulamalar, azınlığa mensup olan kişinin çevresi tarafından görünür kılınma biçimleri ve kendi görünürlüğüyle kurduğu ilişki, sözlükte sıklıkla tekrarlanan temalar. Devlet politikaları, savaş, yeni bir ülkenin kurulması gibi tarihsel travmalar ve dönemeçler çerçevesinde yaşanan göç ve gel-gitler şekillendiriyor bu temaları. Yine sıklıkla tekrarlanan ayrımcılık hikâyeleri, bu durumlara muazzam bir süreklilik içerisinde zemin hazırlayan iktidar politikalarının gündelik olana nasıl sinsice sızdığını gösteriyor. Öte yandan gündelik hayatın kodları ve dönüşümüne dair ayrıntılar da çıkıyor ortaya: Aile dinamikleri, alışkanlıklar, karşılaşmalar, yemekler, deyimler, nostaljik öğeler, bir dilin peşinden koşarken başka bir dilin ayağa takılması, gündelik ilişkilerin egemen algıları barındırma ve dönüştürme şekilleri.

Bu sözlüğü var eden elbette ona madde yazarak katkıda bulunan yetmiş bir kişi ve onlara teşekkürümüz sonsuz. Bu yüzden üsluplar da çok çeşitli. Açık çağrıyla ve kendi kısıtlı çevremiz üzerinden ulaştığımız değerli katılımcılar hangi konuda yazacaklarını kendileri seçti. Yazarların isimlerinin yazdıkları maddelerin altında yer almaması ve maddelerin anonim kalması tercihinin sebebi, yazanın kişisel deneyiminden ziyade, tüm deneyimlerin bir araya gelerek ortaya çıkardıkları harita ve örüntülere vurgu yapma isteğimiz. Bu tercihin bir başka sebebiyse bazı deneyimlerin anonim olarak daha rahat aktarılabileceği düşüncesi. Birçok maddenin altına başka maddelere gönderme yapan referanslar ekleyerek, ilgi duyulan herhangi bir konunun kolaylıkla izinin sürülebilmesini de hedefledik.

Bazen, bir sözlükte bir kelimenin anlamına baktığımızda o kelimenin günlük hayatta bulduğu karşılıklar ve deneyimlere sirayet etme şekilleri aklımıza gelir ve bunlar sözlükte sabitlenmiş olan anlamın üzerine oynaşan gölgeler düşürür sanki. Bu anlamda, buradaki madde başlıklarının altında yer alan Türk Dil Kurumu (TDK) tanımları da, dikkatini o yöne çevirmek isteyen okuyucu için, bir kelimenin sözlük tanımıyla deneyimlenme biçimleri arasındaki örtüşme ve makaslara kısa bir bakış atmaya yarayabilir. Madde isminin TDK Sözlüğü’nde yer almadığı durumlardaysa yalnızca Türkçe olmayan kelimelere kendimiz kısa, açıklayıcı tanımlar ekledik.

Madde başlıklarında, önemli tarihsel dönemeç ve olayların isimlerinin genelde bire bir yer almaması, Türkiye’de Yahudi olma konusuna eğilen bir sözlük için en başta şaşırtıcı görünebilir. Fakat bu kitabın amacı, doğrudan bilgi vermektense, birbirleriyle konuşan deneyimleri bir araya getirerek bu olaylara dair kısmi ama anlamlı bir algı ortaya çıkarabilmek. Yapılan birçok başka kapsamlı ve esin verici çalışmayı kaynak göstermektense, tarihsel kesitlerin çoğunlukla anı formunda yer alması bu yüzden. Öte yandan, tarihsel olayların bazılarını kendi deneyimleri üzerinden bugün anlatacak kimse kalmadığı için bunlara kısa ve bilgi verici maddeler olarak yer açtık. Bazılarıysa hiç yer almadı. Tüm bunlar göz önüne alındığında buna yeni deneyimler ya da ansızın üşüşen hatıralarla zihinde çeşitlendirilebilecek ve tamamlanmamış bir sözlük olarak bakmak doğru olacaktır. Bu anlamda Türkiye’de Yahudi Olmak: Bir Deneyim Sözlüğü kayıt tutan, hafıza tazeleyen, kesip biçilebilecek, girip çıkılabilecek bir kolaj olarak düşünülebilir.

turkiyede-yahudi-olmak Nihayetinde, sözlükteki maddeler, tarihin tam şu döneminde icra edilmiş birer hatırlama/yeniden kurma eylemi olarak görülebilir. Birbirleriyle bazen uyumlu, bazen çelişen, farklı kombinasyonlarla bir araya geldiklerinde kaleydoskop gibi şekil değiştiren, böylelikle Türkiye’de Yahudi olmak konusunda düşünmek için farklı zeminler sunan kısa metinler. Yahudi olan ve olmayan, konunun farklı noktalarında duran, çeşitli deneyim ve fikirlere sahip kişiler tarafından yazılmış bu metinlerin, hem oyuncul bir okuma deneyimine, hem de bellek, kimlik ve gündelik hayat üzerine araştırma zemini olmaya açık olduğunu umuyoruz.

İzmir şiirleri (6)

HEYBE

Doğumu Antalya’dan getirdim,

Yenikapı’nın bilmediğim bir evinden..

Binbaşım yeni gelmiş cepheden,

Anam en güzel yaşında.

 

Çocukluğu Topkapı’dan getirdim,

Tarhana çorbası kokar.

Bir gecesini görsem yetimliğin aynasında

Anıları durdurmak gelir içimden.

 

İlk gençliği İzmir’den getirdim,

Özgürlük sözcüğü yetmez anlatmaya…

Nasıl sığmış avuçlarıma koca dünya,

Kitabın biri insan, biri ben.

 

Denizli’den getirdiğim

Mahpushane işi bir fotoğraf..

Kayar gider belleğimden,

Ne kadar yattım, ne zaman çıktım, ne zaman girdim?

 

Balıkesir’den yüz köyün adamını getirdim

Gözleri hüzün çiçekleridir

Kimi kuşkuyla bakar yüzüme,

Kimi kardeş bilir beni.

 

Kadıköy’den kimi getirdim bilirsiniz,

Yılların eskimeyen şiiri..

Yeni çağlara birlikte yürüdüğüm,

Bilmediğim çağlardan gelen.

ŞÜKRAN KURDAKUL

Şükran Kurdakul

SUNU

Küçüğüm, sen şimdi on sekizindesin

Güzelliğin gün günden dillere destan

Hatırımda her biri seninle canlanan

İzmir’in günlerinde gecelerindesin

Sönmüş yanardağlar, kaleler eteğinde

Yüzyıllardır uyuyan şu bizim İzmir

O aşık kadınları, levent erkekleri nerde?

Sahiden yaşayıp göçtüler mi kim bilir?

Balkonlara, yalılara dalar düşünürüm

O günler uzaklaşan yelkenlerin peşi sıra

Akan bulutlar gibi geçmişine izine hatıra

Sır şimdi bunca güzel hayat, güzel ölüm

Sır şimdi gözyaşları, saadet dilekleri

Bize gelen yüzyılların hikâyesi sır

Eski İzmir diye ne varsa şunun bunun bildiği

Yaşlıların kırık dökük anlattığıdır

Aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır diyorum

Gün gelir aşklarıyla anılır şehirler, anılırsa

Niyetim sevdalı sözler etmek de olmasa

İzmir için ne yazarsam sana sunuyorum

NECATİ CUMALI

Necati_Cumali_by_Gurdal_Duyar

BASMANE

Deniz üç adım ilerinde

-Gidebilirsen git.

Bir rüzgâr esti hayal meyal

-Tutabilirsen tut.

 

Bir kamyon geldi tozlu, yorgun

Dörtyol ağzına yığıldı kaldı

İşte iki elin, işte kolların

-İşletebilirsen işlet.

 

Duvarda bir küçük yüz, şavkı vurur

Sinema gibi, ama haber yok

Anılar durmadan bir şey söyler

-İşitebilirsen işit.

 

Buranın adı Basmane

Yosmaları deli divane

Türküleri saçlarından beter

-Avutabilirsen avut.

 

Bir yanda gece bekler

Bir yanda yorgan döşek

Saatler deli gibi işler

-Yatabilirsen yat.

CAHİT KÜLEBİ

372241800_6a828fa05b_o

EXODUS

her kentte şu aşılmaz yalnızlık duygusu

işte kaç yıl sonra İzmir’deyim yine

kim demişti: “geberiyorum kederden”

kuş motiflerinin ölümü çağırdığı

karanlığın ufku nasıl da geniş

tuğrul, namık, ünal ve arkadaşlar

soruyorlar,-abi neyin var?

nasıl anlatsam menekşelerin intiharını

ne mektuplar ne de kar

aşklar da bir bir bitiyorlar

işte kaç yıl sonra İzmir’deyim yine

sevda bile kar etmiyor

gökyüzünün unuttuğu uçurumlar

terkedilmiş bir aşiretin şarkısı gibi

ne mektuplar ne de kar

içimde bir exodus’un gezdirdiği

BEHÇET AYSAN, 5.12.1989, İzmir

Behçet Aysan

KOSTAS’A DÜŞ GAZELİ

Bir düş fotoğrafı çektirdik hüzünlere eklenir

Atina 1938,puslu günler yağmurlarla çiçeklenir

 

Marika yoktu o gün onu yitirdik bir sokak dalaşında

Atina’nın çılgın gürültüsünde bile sesi hala menevişlenir

 

O gün yeni bir resim çektirdik Rita, Roza, Dalgas, Semsis

Gün şuradan batıyordu Kostas, kuşlar ki eksiklenir

 

O gün Roza’yla dans ettik, kuşyemi aradık çarşılarda

Zarfları kuşlayıp yolladık İzmir’e çiçek tozlarıyla seslenir

 

Meyhanelerde, salaş kahvelerde sahi biz yaşadık mı Kostas

Bir düş fotoğrafı mıydı yoksa hiç durmadan yenilenir

AHMET ADA

Ahmet Ada 1

YORGO SEFERİS’E İSKELE IŞIKLARI

Aya Nikola’nın damındaki

Marsilya kiremitleri yerlerde zor tanınıyor

Korkma kimse alamaz

kilisenin enkazı tel örgüyle çevrili

Okula giderken

sandalyelerden köprü yapıp geçtiğimiz

dere

şimdi cadde

Hiçbir şeyi karşılaştırmak

hesaba kitaba vurmak istemiyorum

Bugünü ve geleceği hiç

geçmişi asla

Denizin ve gökyüzünün

ne kadarı senin

ne kadarı benim

Söyle

Gergios Stylianou Seferiades

Söylersen gider bulurum

Kokaryalı’daki amcanın evini

bahçesinde koruk suyu içtiğin yerde

kahve içerim

Değişmeyenin düş olduğunu

lodosun sana günlük tutturduğunu

martıların sıkıntılarına iyi geldiğini

anlarım belki

SÜREYYA BERFE, Yorgo Seferis’e İskele Işıkları

2919

SALT Online Koleksiyonu’ndaki İzmir

Kamu hizmeti yapmak amacıyla 2011 yılında Vasıf Kortun tarafından İstanbul’da kurulan SALT, kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur.

SALT: sergi, konuşma, söyleşi, konferans, film gösterimi, performans ve atölye çalışması gibi kamu programları düzenler ve disiplinlerarası araştırma projeleri yürütür.

SALT Araştırma ise görsel pratikler, yapılı çevre, sosyal yaşam ve ekonomik tarih konuları ağırlıklı ihtisas kütüphanesi ile fiziki ve dijital belge ve kaynaklardan oluşan arşivini kullanıcıların erişimine sunar.

SALT Araştırma koleksiyonları, 19. yüzyıl sonlarından günümüze, başta İstanbul olmak üzere, Türkiye, Güneydoğu Akdeniz havzası ve Güneydoğu Avrupa’ya odaklanır. 1950 sonrası Türkiye sanat tarihi ve 20. yüzyıl Türkiye’sinde mimarlık ve tasarımın gelişimini, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılından Türkiye Cumhuriyeti’nin 1990’lı yıllarına toplum ve coğrafyanın dönüşümünü detaylandıran yazılı ve görsel belge ve kaynaklar saltresearch.org’da erişime açıktır. Kitap ve dergilerden oluşan yayınlar, SALT Galata’daki SALT Araştırma mekânında incelenebilir.

SALT Araştırma’daki fiziki belgeler ışık, ısı ve nem kontrolünün sağlandığı profesyonel arşiv mekânlarında korunmaktadır.

334. Sokaktan Tarihî Asansör ve civarı, Konak, İzmir, 1965, Fotoğraf Jane Laroche
334. Sokak’tan Tarihî Asansör ve civarı, Konak, İzmir, 1965
Fotoğraf: Jane Laroche
Alsancak Garı
Tarihi Alsancak Garı
Birgi Çakırağa Konağı 001
Birgi Çakırağa Konağı
Birgi Çakırağa Konağı 002
Birgi Çakırağa Konağı
Birgi Çakırağa Konağı 003
Birgi Çakırağa Konağı
Birgi Çakırağa Konağı 004
Birgi Çakırağa Konağı
Birgi Çakırağa Konağı 005
Birgi Çakırağa Konağı
Birgi Çakırağa Konağı 006
Birgi Çakırağa Konağı
Birgi Çakırağa Konağı 007
Birgi Çakırağa Konağı
Büyük Efes Oteli
Büyük Efes Oteli
Erkal Güngören & Tamer Başoğlu 001
Karşıyaka Belediyesi’nce yıkılan Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı Maketi,             Mimar Erkal Güngören & Heykeltraş Tamer Başoğlu yapıtı
Erkal Güngören & Tamer Başoğlu 002
Karşıyaka Belediyesi’nce yıkılan Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı – Mimar Erkal Güngören & Heykeltraş Tamer Başoğlu yapıtı
Foça, Küçük Deniz 1967
Foça, Küçük Deniz 1967
İzmir Kemeraltı Çarşısı
İzmir Kemeraltı Çarşısı
İzmir Saat Kulesi
İzmir Saat Kulesi
İzmir Yangını Öncesindeki Frank Sokağı
Büyük İzmir Yangını’ndan önce Frank Sokağı
İzmir, Kordon
İzmir, Kordon
Kızılçullu (Şirinyer) Su Kemerleri 001
Kızılçullu (Şirinyer) Su Kemerleri
Kızılçullu (Şirinyer) Su Kemerleri 002
Kızılçullu (Şirinyer) Su Kemerleri
Kızılçullu (Şirinyer) Su Kemerleri 003
Kızılçullu (Şirinyer) Su Kemerleri
Kızılçullu Su Kemerleri 004
Kızılçullu (Şirinyer) Su Kemerleri
Kordon, İzmir 001
İzmir, Kordon
Kordon, İzmir 002
İzmir, Kordon
Kordon, İzmir 003
İzmir, Kordon
Kordon, İzmir 004
İzmir, Kordon
Maarif Vekaleti_nin (Milli Eğitim Bakanlığı) 1928 tarihli albümünden İzmir Erkek Lisesi Kütüphanesi
Maarif Vekaleti’nin (Milli Eğitim Bakanlığı) 1928 tarihli albümünden: İzmir Erkek Lisesi Kütüphanesi
Osmanlı Bankası İzmir Şubesi 1930 001
Osmanlı Bankası İzmir Şubesi
Osmanlı Bankası İzmir Şubesi 1930 002
Osmanlı Bankası İzmir Şubesi
Tarihi Asansör 1965
Tarihi Asansör Binası, 1965
Tarihi İzmir Limanı 001
Kordon, İzmir
Tarihi İzmir Limanı 002
Kordon, İzmir
1950 İzmir Fuarı Broşürü Kapağı
1950 İzmir Enternasyonal Fuarı Broşür Kapağı
Uluslararası İzmir Fuarı 001
İzmir Enternasyonal Fuarı
Uluslararası İzmir Fuarı 002
İzmir Enternasyonal Fuarı Davetiyesi, 1943
Uluslararası İzmir Fuarı 003
İzmir Enternasyonal Fuarı
Uluslararası İzmir Fuarı 004
İzmir Kültür Park ve Enternasyonal Fuarı Planı
Uluslararası İzmir Fuarı 005
İzmir Enternasyonal Fuarı
Uluslararası İzmir Fuarı 006
İzmir Enternasyonal Fuarı Paraşüt Kulesi
Uluslararası İzmir Fuarı 007
İzmir Enternasyonal Fuarı
Uluslararası İzmir Fuarı 008
İzmir Enternasyonal Fuar Planı, 1955
Uluslararası İzmir Fuarı 009
12 Eylül döneminde yıkılan İzmir Enternasyonal Fuarı 27 Mayıs Devrim Anıtı, 1960