2017 yılı içinde Orman Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen 3. Fotoğraf Yarışmasında dereceye giren ve sergileme değer bulunan toplam 58 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak istiyoruz.


























































2017 yılı içinde Orman Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen 3. Fotoğraf Yarışmasında dereceye giren ve sergileme değer bulunan toplam 58 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak istiyoruz.


























































Ali Rıza Avcan
“1955, Ankara” doğumlu biri olarak kendimi hem Ankaralı, hem baba memleketimin Şile olması nedeniyle İstanbullu, hem de son 20 yılımı İzmir’de yaşamış olmam nedeniyle İzmirli hissederim.
O nedenle, bu üç coğrafyanın bileşimi ile ortaya çıkan bir zenginliğe sahip olduğumu düşünürüm.
İstanbul’u çocukluğumun yaz tatilleri nedeniyle tanımaya başladım. Her sene en az bir ayın geçirildiği Heybeliada, Fatih, Eyüp ve Üsküdar’ın Kısıklı ve Fıstıkağacı semtleriyle Şile ve Ağva coğrafyası bende yoğun akrabalık ilişkilerinin zenginleştirdiği anılar bırakmıştır.
Heybeliada‘da Deniz Harp Lisesi‘nde öğretmenken lojmanlarda, emeklilik sonrasında da İnönü köşkünün hemen yanındaki kubbeli muhteşem köşkü alıp orada yaşayan Sabri amcam ve Neziha yengem, oğulları, gelinleri ve torunlarıyla bizi İstanbul’da karşılayan ilk akrabalarımız olurdu.
Ardından o tarihlerde İstanbul İtfaiye Müdürü olan ve Independenta tankerinin yandığı o meşhur İstanbul yangınında günlerce eve uğramayan Tarık Özavcı ve Nezihe halam bizi Fatih‘deki merkez itfaiye binasının üstündeki lojmanda ağırlardı. Geceleri uykumun arasına giren itfaiye sirenleri bu misafirliklerden hatırladığım şeylerdendir.
Eyüp Kırkmerdiven‘de Piyer Loti Kahvesi‘ne yakın oturan ve bana hep “soyum sopum” diye hitap eden Semiha Halise halam, eşi Fehmi enişte ve oğlu Metin abi ise beni hem Eyüp‘ün hem de Haliç‘in o büyüleyici atmosferine sokan akrabalarımdı.
Üsküdar‘ın Kısıklı semtinde oturan Saime halam, Emin eniştem, kuzenlerim Vecdi abi ve Şeyma abla ise o çevredeki ahşap evleri ve tarihi Üsküdar-Kısıklı tramvayını hatırlamama neden olurlar.
Net bir şekilde hatırladığım diğer bir anı ise, hangi yıl olduğunu bilmediğim bir tarihte Galata Köprüsü’nün Eminönü’ne yakın kısmında köprüye Haliç yönünde n bağlı ve etrafı brandalarla kaplı “Deniz Müzesi” adı verilen bir teknede sergilenen “Yaşar” isimli foka aittir.
Babamın Şile‘deki, eski adı Heciz, yeni adı Yeşilvadi olan köyü ise bende unutulmaz anılar bırakmıştır. Aziz amcamın mandaları, mandaların çektiği arabalar, harmanda bindiğim düvenler, meşe ormanlarının içinde Güzin abla ile bana saldıran boğa, geceleri tüm bir köy halkının el birliği ile soyduğu mısır koçanı tepeleri, köy gençlerinin yaptığı mehtap yürüyüşleri, Pazar günleri köye gelen Migros kamyonu ve beraberinde getirdiği özlemle beklenen beyaz ekmek “francala“, Neriman yengemin benim için bahçedeki fırında yaptığı “esmer ekmek“, biz gelmeden önce babanemin özenle hazırladığı Çerkez peynirleri ve yoğurtlar, evin bahçesinde kilimlerle yaptığımız çadır-evler, hafta sonlarında Şile’den dönen Zeki Müren‘e el sallamak amacıyla evin önündeki uzun bekleyişlerimiz, çevredeki Darlık, Avcıkoruve Ömerli köylerine yaptığımız akraba ziyaretleri, çoğu kez hafta sonu gittiğimiz Şile‘nin Kumbaba plajı…
Dönüşte de tüm haşmetiyle bizi karşılayan Haydarpaşa Garı ve Anadolu Ekspresi‘yle kompartımanının içinden seyrettiğim Erenköy, Suadiye, Göztepe civarındaki yeşillikler içindeki güzel köşkleri hatırlarım…
Bu yıllarda -ne yazık ki- hiçbir şekilde İstanbul’u bir bütün olarak öğrenemedim… Belleğimde hep bölük pörçük, sadece gidilen yerlere ilişkin anılar ve mekan kırıntıları oluştu…
Ama daha sonra 1981 yılında İstanbul’a yerleşince tüm bir İstanbul’u öğrenmek için özel çaba gösterdim. Yürüyüp seyrederek, fotoğraflayıp okuyarak; hatta aynı yere defalarca giderek, örneğin Arkeoloji Müzesi için dört ayrı hafta sonunu ayırarak öğrenmeye çalıştım İstanbul’u… Böylelikle hem ayrıntıları hem de bu ayrıntılar üzerinden tüm bir İstanbul’u öğrenmem, puzzle’ın parçalarını birleştirmem mümkün oldu…
O nedenle, daha sonraki yıllarda yurt içinden ya da dışından gelen birçok arkadaşımı, dostumu İstanbul’u gezdirme, anlatma ve öğretme fırsatını yakaladım.
1990’lı yıllarda ise, Bahçelievler Belediye Başkanı Saffet Bulut‘un danışmanlığını yaptığım dönemde inceleme amacıyla onlarca dosya içinde teslim edilen 1940-1970 dönemi Hilmi Şahenk fotoğrafları ile o dönem İstanbulu’nu tüm ayrıntılarıyla öğrenme fırsatını bulmuştum.
Bu hafta sonu, Güven Gürkan Öztan ve Serdar Korucu‘nun yakın zamanda yayınlanan “Tutku, Değişim ve Zarafet, 1950’li Yıllarda İstanbul” isimli kitabını İzmir’deki kitapçılarda zorlukla edindikten sonra sayfalarını karıştırmaya başladığım Basmane Garı’ndaki küçük çay bahçesinde, arka planda Zeki Müren’in “Geceler” isimli o ünlü şarkısını dinlerken yine aynı duyguları hissederek çocukluğumun ve yetişkinliğimin o eski İstanbulu’na gittim ve kitaba konu olan 1950’li yılların İstanbulu ile ilgili kıyısından köşesinden birçok anıya sahip olduğumu fark ederek yılbaşı tatilinde bu güzel kitabı okumaya karar verdim.

Tutku, Değişim ve Zarafet – 1950’li Yıllarda İstanbul
Yazarlar: Güven Gürkan Öztan – Serdar Korucu
Doğan Yayıncılık, Aralık 2017, 459 sayfa
Yazarlar Hakkında
Güven Gürkan Öztan
İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. 2009 yılında “Türkiye’de Çocukluğun Politik İnşası” adlı doktora tezi ile İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. Tezi, 2011 yılında aynı adla kitaplaştı. Türkiye’de resmi ideoloji, milliyetçi akımlar, milliyetçilik-toplumsal cinsiyet ilişkisi, azınlıklar, çocukluk ve militarizm konuları başta olmak üzere makaleleri Toplum ve Bilim, Toplumsal Tarih, Doğu-Batı, Dipnot, Düşünen Siyaset, Eğitim-Bilim-Toplum, Praksis, Mülkiye Dergisi, Redaksiyon, Ayrıntı gibi dergilerde yayımlandı. İnci Ö. Kerestecioğlu’yla birlikte Türk Sağı: Mitler, Fetişler ve Düşman İmgeleri adlı derlemeye imza attı. 2014 baharında Türkiye’de Militarizm: Zihniyet, Pratik ve Propaganda adlı kitabı yayımlandı. Halen İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Siyaset Bilimi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak çalışan Güven Gürkan Öztan, BirGün gazetesi köşe yazarı ve Tarih Vakfı Yönetim Kurulu üyesidir.
Serdar Korucu
İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı. TV8’de başladığı meslek hayatını Skyturk, Business Channel, 6News, Cem TV, TRT1, TRT2 ve A Haber’de haber merkezi ve haber program bölümlerinde editör-yapımcı-danışman olarak sürdürdü. Beş yıldır CNN Türk’te editör olarak çalışıyor. Radikal, Bianet, Agos, Avlaremoz ve BirGün’e dezavantajlı gruplar özelinde insan hakları haberleri ve röportajları yapan, Atlas dergisine dosyalar hazırlayan Serdar Korucu’nun yazıları Express, AltÜst, Taraf ve Milliyet Kitap ekinde de yayımlandı. Korucu’nun, 2009 yılında Yabancı Gazetecilerin Gözüyle Kürt Sorunu, 2013’te Suriye Yerle Bir Olduktan Sonra, 2014’te Aris Nalcı’yla birlikte hazırladığı 2015’ten 50 Yıl Önce, 1915’ten 50 Yıl Sonra: 1965, iki ciltlik Patriklik Fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos’un Objektifinden 6-7 Eylül 1955 ve 2016’da Misafir adlı kitapları yayımlandı.
Kitap Hakkında:
Tutku, Değişim ve Zarafet, İstanbul’un 1950’li yıllarına, Türkiye insanının mutlu hatıralarına dokunuyor. Değişimin başladığı, Osmanlı’nın hâlâ hatırlandığı, kentin hüznüne rağmen insanların kendini tatlı bir huzura bıraktığı zamanlar. Siyah beyaz fotoğraflarda kalmış unutulmaz yıllar…
Elinizdeki kitap işte bu zamanın insanlarının ve gündelik hayatının izini sürüyor. İnsan hikâyelerini, gündeliğin ritmini, parıltılı yaşamlardan şehre tutunamayanlara uzanan geniş bir yelpazeyi konu alıyor. Kimi zaman İstanbul’un varsıl yüzünü anlatırken kimi zaman merceğini şehrin kuytu köşelerine çeviriyor.
Adadaki görkemli konaklardan gecekondu mahallelerine, plaj eğlencelerinden iş cinayetlerine, modaevlerinden batakhanelere uzanıyor. İmar harekâtı ile değişen şehrin topografyasına yine dönemin İstanbullusunun gözlerinden bakıyor. Yeni gelen vapurlarla heyecanlanıyor, şehrin artan trafiğinde saç baş yoluyor, troleybüste gezip son kalan arnavut kaldırımlarını arşınlıyor.
1950’lerde çocuk oluyor, genç kadın oluyor, hasta oluyor, işçi oluyor, patron oluyor. Her birinde zarafet ile tutkuyu değişim rüzgârlarına yelken yapıyor.
Güven Gürkan Öztan ve Serdar Korucu, eski ile yeninin, yoksulluk ile zenginliğin, mütevazılık ile şatafatın çok kutupluluğu arasında adeta yeniden şekillenen İstanbul’un 1950’li yıllarının izini sürüyorlar;
tutkunun, değişimin, zarafetin ve bolca hayal kırıklığının…

İçindekiler
Başlarken: Eski ile yeninin, zenginlik ile yoksulluğun bir aradalığı… Amerikanlaşma… Dönüşen kültürel kimlik… Hem vali hem belediye başkanı: Fahrettin Kerim Gökay… İmar operasyonları…
İstanbul’da yaz: Zevk ve kahır – İstanbul’un sayfiyeleri… Barakalar görkemli yazlıklara karşı… Artan bisiklet sorunu… İstanbul’un kuğu misali sayfiye vapurları… Plaj kültürünün dönüşümü… Susuzluk çilesi… Parklar ve bahçeler… UNutulmaz yaz kampları…
İstanbul’da eğlence ve sanat alemi – Rock’n roll… Gazinolar… Beyoğlu’nun olmazsa olmazları… Eğlence turizmi… Yılbaşı partileri… Ses yarışmaları, açılışlar, düğünler… “Orduya şükran1 konserleri… Sinemaya aşık şehir… İstanbul Sergisi…
Nadir zevkler, özel lezzetler – İçkiyle anılan semtler… Meyhanelere mühür… Demlenme kültürü… Şarap kalitesini yükseltme çabaları… Likör ikramı geleneği… Lokanta kültüründe değişim… Kulüp ve otel mutfakları…
İstanbul’da şıklık ve güzellik tutkusu – Modada dönüm noktası… Marilyn Monroe gibi olmak… Menderes modası… Zeki Müren mağazası… Meşhur Beyoğlu terzihaneleri… Gazeteleri süsleyen krem reklamları… Kolonya tutkusu…
Hem zaruret hem marifet: İstanbul’da alışveriş – Günlük alışveriş… Balığın bol olduğu yıllar… Dar Gelirlinin dostu makarna… Mutfağın yeni baştacı margarin… Seyyar satıcılar… Marka rekabeti… Migros Türkiye’de… Geleneksel tatlardan yeni lezzetlere…
1950’lerde İstanbul’da çocuk olmak – Okuma zevki… Çocuk dergileri… Çocuklar ve sinema… İstanbul’da çocuk parkları… Toplu sünnet törenleri…
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi: 1950’lerin İstanbulu’nda sağlık – Yeni hastaneler, yeni okullar… Veremle mücadele… İşçi hastaneleri… Süreyyapaşa İşçi Sanatoryumu… Ortadoğu’nun en büyük sivil hastanesi… Ailelerin korkusu rüyası çocuk felci…
İstanbul’un karanlık yüzü – Şehrin emniyet meselesi… Kadınlara yönelik şiddet ve taciz… Sarıyerli Sevim… Salacak canavarı… Zamane hırsızları… Çocuk hırsızlar… Esrar tekkesi… Karakol halleri… Batakhaneler ve randevuevleri…
Politik karşılaşmaların kenti İstanbul – Aşk-nefret ilişkisi: Türkiye-Yunanistan… YUnan kral ve kraliçesi İstanbul’da… Muhafazakarların “Ayasofya Camii” rüyası… İlk “fetih” filmi… Fetih kutlamaları… Devrim kanunlarına muhalefet… 50’li yıllarda İstanbul’da işçi hareketleri…
1950’lerde İstanbul’da gayrimüslim olmak – 6-7 Eylül… Korunmasız kalan İstanbullu gayrimüslimler… İmar hareketine kurban giden kiliseler… Neve Şalom… İstanbul’dan İsrail’e göç… “Vatandaş Türkçe konuş” yeniden… Olaylı Ermeni patriği seçimi… Türklüğü aşağılama…
1950’lerde Müslümanların İstanbulu – 1950’lerin gözde Müslüman ibadethanesi… Marmara Denizi’ne düşen Karaköy mescidi… Ramazan ayında İstanbul… Ramazan alışverişi… Kurban Bayramı macerası…
İstanbullunun çilesi: Yollar ah yollar – Tramvaylar gidiyor otobüsler geliyor… Toplu taşıma sorunu… Anadolu hattı ve hazin akıbeti… Arabalı vapurlar… Asma köprü sevdası… Banliyö hattı… Yerin altında seyahat denemeleri…
İkamet ve yeniden imar arasında yaman çelişki – Günah keçisi gecekondular… Gecekondu yıkımları… Ev sahipleri ile kiracılar arasında bitmeyen mücadele… Kapıcı ücretleri… Kabristanlarda peyzaj… İstanbul’da imar seferberliği… Yüksekkaldırım’ın kaybolan merdivenleri…
Kaynakça
YAŞAMAK
Birbirimize verecek ellerimiz var,
uzaklara götüreyim sizi, tutun elimden.
Bunca yaşadım, yüzüm değişti durdu,
aştığım her eşikte,tuttuğum her elde
baktım kardeş bahar daha canlı, daha taze.
Kendine ayırdı o iğreti bozgunu, ölümü,
yumulup açılan beş parmaktaki geleceği bana.
Yaşadım, gördüm, anladım her şeyi.
Başkalarıydı beni yaşatan, insanlardı.
Aktı yüreğimde bir başka yüreğin kanı.
Azalmadı çocukluğum şu kadarcık
aklığı önünde kör, enez kızların,
incecik sarı aydan güzeldi o kızlar,
yaşamanın yollarına vuran aydan,
yollar köpüktendi, ağaçtandı, çiğden, sisten.
Tek başına çıkmaz ki ortaya körpe beden,
çıkmaz tek başına yeryüzüne, toprağa,
ilk peşin yel, yağmur, soğuk beşikte sallar,
sonra yaz gelir, tam bir erkek yapar onu.
Uzanan her elde iyiliğim var.
Yalnızlık ölümdür ölüm.
Sevinçten öfkeye değin, öfkeden ışığa,
her gün, her saat, yerde, gökte,
canlıda, cansızda yonttum kendimi,
yazlar, kışlar geçti, ben dinç kaldım,
yaşadım, yaşadıkça güç geldi bana,
işte şimdi tam bir delikanlıyım,
yıkıntım üstünde kanım dimdik ayakta.
Birbirimize verecek ellerimiz var.
Daha güzel değil hiç bir şey
birbirimize bir orman gibi bağlanmaktan,
yerleri göklere kavuşturmaktan, gökleri geceye.
O bitmez tükenmcz günü doğuracak geceye.
Paul Eluard, Çeviren: A. Kadir, Asım Bezirci

DİRENİŞ ŞİİRLERİ
Durmadan şehitler verdik
ama direndik sokak sokak
inatla taşıdık barikatlara umudu
dünyanın dörtbir yanına
selam uçurduk
ve sürdük namluların karnına
cehenneme dönmüş yüreklerimizi
ve içimizin yanan sularında
şahlanıp duran bir küheylan vardı
yeri tozuturken göğe küfrediyor
ve taşıyordu bunca kavganın
bir türlü kabuk bağlamayan yarasını
Barikatlar kanlı, gökyüzü dumanlıyken
kalbimizdi, cankuşumuzda parçalanan
Bulutlar geçerdi üstümüzden yağmursuz
kuşlar geçerdi her biri ölü kuşlar
umut bir küheylanın son bakışı
bir nehrin denize ulaşamadan kuruyuşu
Türküler kalırdı bize, türküler ve türküler
ve şimdi tarihin tekerleğini
öylece bağlıyorduk öfkenin yelesine

DÖVÜŞEN ANLATSIN
Elimizde acının kehribar tesbihi
ki kayıp durmakta parmaklarımızdan
Ey şair
yine bölük pörçük anlattın
yine eksik bıraktın bir şeyleri
gün devrilmekte ama sen
tutmamışsın acımızın çetelesini
Sen sus artık, bize bundan sonrasını
dövüşen anlatsın

YOL AYRIMI
Bir yol ayrımına getirdi bizi zaman
ki daha kurtarılmış değil seher türküleri
dağları kuşatan çakal sesleri dinmiş değil
hala tütüp durmakta acılarımızın dumanı
konup göçmedeyiz mayınlı topraklarda
ama unutmayalım, bir yol ayrımındayız artık
bellidir geçmiş ile gelecek
Bellidir
geçmiş ile gelecek arasında kalan

Yorgun bedenini toprağın soğuk karnında
nasıl dinlendirirse durgun bir göl
ve nasıl bırakırsa kendini gölün ortasında
suyun öpüşken dudaklarına bir netgiz
öylece vermişti sessizliğin ellerine kendini
sabrı demleyip duran bir derviş gibi gece
Sessizliğin ve bekleyişin
katran gibi yayıldığı
ve yayılıp
bütün sokakları
caddeleri
varoşları
boğduğu bir suskunluktu bu
Yaprak kıpırdamıyor
soluk bile almıyordu kent
Tam bu anda
birdenbire parçalandı
sessizliğin
billur fanusu
Birer masal canavarı gibi
dörtbir yandan
ışıklar saçarak
çığlık çığlığa böldü geceyi
panzer sesleri
ve dokuz on yaşlarında bir çocuk
çığlıklarla uyandı düşlerinden
“Zulüm ıslık mı çalıyor”
dedi korkuyla
“zulüm ıslık mı çalışyor sokaklarda”
Ve tam o anda
grev davulcusu
vurdu ilk tokmağı
gerilmiş karnına
davulun
Sonra annesinin yumuşak
okşayışlarıyla çekildi çocuk
güvenliğin
dingin sularına
Grev çadırlarının kurulmakta olduğu fabrikayı
çelik zırhlı
teneke yürekli
şövalyeler gibi saran panzerler
yaralı bir hayvan gibi
çığlık atıyordu
aralıksız
Sanki firavun saraylarının kubbelerinde
göktanrı kırbaç sallıyor
vce köleler
pramitlere taş çekiyorlardı
Denilebilir ki
bir kıvılcımla tutuşacaktı bütün orman
başlayacaktı belki de o an
bir büyük yangın
Ve o gece annesinin kucağında
ilk tarih dersini dinledi çocuk
grev davulcusundan

Aliye Ahu Akgün
Akıllı kent (smart city) kavramı 1990 yılından bu yana kullanılan, kentsel üretim ve büyümede iletişim altyapısının rolünü tanımlamaktadır (Caragliu v.d., 2011). İlk ortaya atıldığı günden bu yana bilgi ve iletişim teknolojilerinde (BİT) gerçekleşen gelişmelerle tanımı farklılaşan akıllı kent kavramı politikacılar tarafından kentlerin rekabet profillerinin arttırılabilmesi için oldukça sık kullanılan stratejik bir araçtır.
Caragliu ve arkadaşları akıllı kenti “insan ve sosyal sermayeye yatırım yapan, geleneksel (ulaşım) ve modern (BİT) iletişim alt yapısının, sürdürülebilir ekonomik büyüme ve yüksek yaşam kalitesini sağlamış, doğal kaynakların yönetimini katılımcı yönetişimle sağlayan kent” olarak tanımlamaktadırlar. Bu bağlamda, bir kentin akıllı olabilmesi için 7 temel ölçütün gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu ölçütler Viyana Teknik Üniversitesi Bölge Birimi’nde yapılan bir araştırmada geleneksel ve neo-klasik kentsel büyüme ve kalkınma kuramları ışığında belirlenmiştir. Bu ölçütler; akıllı ekonomi, akıllı hareketlilik, akıllı çevre, akıllı toplum, akıllı yaşam ve akıllı yönetişimdir.

Akıllı kent kavramı üzerine yapılmış pek çok eleştirel yaklaşım bulunmaktadır. Bunlardan ilki, akıllı kent olmaya çalışırken yeni teknolojik ve ağ yapısının olası olumsuz etkilerinin göz ardı edilebileceğidir. (Graham ve Marvin, 2001) Bir diğeri ise akıllı kent olmaya çalışırken potansiyel kentsel kalkınma alternatiflerinin değerlendirilemeyeceğidir. (Hollands, 2008). Akıllı kent odaklı stratejiler özünde iş-odaklı, sermaye-odaklı stratejiler olduğundan uzun erimde kayıplara neden olabileceklerdir. (Hollands, 2008; Caragliu v.d. 2011) Son dönem araştırmalar, akıllı kent stratejilerinin sadece BİT altyapısı değil çok boyutlu ele alınmasının gerekliliğini vurgulamaktadır.
Kaynaklar:
Caragliu, A. ve Nijkamp, P. (2008); “The impact og regional absorptive capacity on spatial konwledge spillovers“, Tinbergen Instıtute Discussion Papers 08-119/3, Amsterdam: Tinbergen Institute,
Graham, S. ve Marvin, S. (1996); “Telecommunications and the city: electronic spaces, urban place”, London: Routledge,
Hollands, R. G. (2008); “Will the real smart city please stand-up?“, City, c. 12(3), ss.303-320,
Caragliu, A., Del. Bo, C. ve Nijkamp, P. (2011); “Smart cities in Europe“, Journal of Urban Technology,
Florida, R. L. (2009); “Class and Well-Being“; https://www.creativeclass.com /creative_class/2009/03/17/class-and-well-being/
Karşıt düşünce:
Kentleri “marka kent” olabilecekleri hayaliyle birbiriyle yarıştıran neoliberal kapitalizm bu kez de “marka kent” olmanın gereklerinden biri olarak “akıllı kent” olmayı bir rekabet unsuru olarak pazarlıyor…
Bugüne kadar “sürdürülebilir“, “aktif“, “sağlıklı“, “kadın dostu“, “çocuk dostu” gibi akla hayale gelmeyen birçok sıfatla adlandırılan kentlerin başına gelen hallerden biri de onun “akıllı kent” olması hali…
İlk söylendiğinde sanki kentlerin akıllısı olduğu gibi, akılsızı da olurmuş gibi bir algı yaratan bu durum aslında bilgi ve iletişim teknolojisi tekelini elinde bulunduran uluslararası şirketlerin önerdikleri sistemlerin o kentte ne düzeyde kullanıldığını ve bu düzeyin daha da arttırılmasını ifade ediyor.
Evet, tabii ki bir kentte bilgi ve iletişim teknolojilerinin ileri düzeyde kullanılması önemli ve arzu edilir bir şeydir. Ama anlamlı, verimli ve etkin bir şekilde kullanılmak suretiyle…
Kullandığınız bilgi ve iletişim teknolojilerinin araştırma ve geliştirilmesi ile ilgili bir çalışmanız olmadığı, sizin önünüze konulan her teknolojiyi gözünüz kapalı bir şekilde kullandığınız ve herhangi bir standart koşulu aramadığınız sürece “akıllı kent” olma adına bu teknolojileri geliştirenleri zenginleştirecek şekilde bir teknoloji çöplüğüne dönüşür ve kullandığınız teknolojiden azami verimi alamazsınız.
O nedenle, “nesnelerin interneti” olarak da adlandırılan “akıllı kent” olmanın koşulu olarak önümüze konulan teknolojilere hayran kalıp onu ne pahasına olursa olsun edinmek amacıyla çaba göstermeden önce o teknolojiyi oluşturan ortam ile onu etkin, anlamlı ve verimli şekilde kullanacak insan faktörüne değer verip, teknoloji ile insan arasındaki ilişkiyi belirleyen ergonomiye önem vermek zorunda olduğumuzu unutmamamız gerekiyor.
Bu kez de değişik ulusal ve uluslararası fotoğraf yarışmalarında dereceye giren ya da sergilemeye değer bulunan güzel fotoğrafları paylaşmaya devam ediyoruz…




















Ali Rıza Avcan
Her şey, dünyaca ünlü Brezilyalı belgesel fotoğraf sanatçısı Sebastião Salgado‘nun “Workers” adlı fotoğraf serisinin 2015 yılının Ekim ayında Bayraklı’daki Folkart gökdeleninin bilmem kaçıncı katındaki salonunda sergilenmesi ile başladı.
Bu haberi alır almaz ilk tepkim sanatçı ve onun eserleri adına isyan etmek oldu.
Çünkü Sebastião Salgado, 1982 ile 1992 yılları arasında Güney Amerika’nın şeker kamışı, Brezilyalı maden, Fransız çelik ve Bangladeş’in gemi söken işçilerini fotoğraflayarak onların hangi koşullar altında çalıştığını, nasıl sömürüldüklerini ortaya koyan sosyalist bir belgesel fotoğrafçıydı ve onun kaderine -ne hikmetse- İzmir’deki bir gökdelenin bilmem kaçıncı katındaki bir sergi salonu düşmüştü.
İşçi ve emekçilerden söz eden o fotoğrafların neoliberal düzenin yeni tapınaklarından biri olan Folkart gökdeleninin bilmem kaçıncı katında sergilenecek olması, hem o büyük sanatçıya hem de o fotoğraflara konu olan işçilere, emekçilere yapılan büyük bir saygısızlıktı.
Bana göre o tür fotoğrafların eski bir fabrikada, Basmane ya da Alsancak garlarından birinde sergilenmesi, fotoğraflarla sergilendiği mekanın ilişkisi açısından daha uygun olurdu.
Ama bir inşaat baronu yeni geldiği İzmir’e, İzmirliler’e, İzmirli sanatçı ve sanat dostlarına kendini sevdirmek, sempatik görünmek, onları kültür ve sanat üzerinden etkilemek adına parayı basıp o fotoğrafları kendi binasında sergilemek istemişti. Böylelikle hem fotoğrafları hem de binasını İzmirlilere sergileyerek bir taşla birden fazla kuş vurmayı hedeflemişti.
Haliyle o sergiye gitmektense Sebastião Salgado‘nun hem “Workers” dizisindeki hem de ondan daha yeni olan diğer fotoğraf serilerindeki görselleri İnternetten ve diğer basılı yayınlardan izlemeyi, Wim Wenders’in sanatçının yaşam öyküsü ile ilgili The Salt of the Earth (Toprağın Tuzu) filmini bir kez daha seyretmeyi tercih ettim.

Ardından hem Folkart hem de Bomonti Mahal gibi gökdelenleri yapan Türkerler Holding gibi inşaat şirketleri bu tür kültür ve sanat etkinliklerini sürdürmeye devam ettiler.
Folkart, Sebastião Salgado benzeri ünlü fotoğrafçıların sergilerini sürdürmeye, resim sanatının ustalarınca yapılmış tabloları kültür endüstrisinin ünlü isimleriyle birlikte İzmir’e getirmeye devam ederek tiyatro okulları düzenlemeye başladı.
Eski Şaraphane mevkiini Bomonti semti adıyla pazarlayarak büyük bir yalanın sahipliğini üstlenen Türkerler Holding ise İzmir’deki üniversitelerde görev yapıp sergiler açan ve araştırmalar yapan İzmirlileri ve sanat dostlarını verdiği büyük sponsorluk katkıları ile yanına çekmeye, onların itibarı üzerinden kendi kurumsal itibarını oluşturmaya çalıştı.
Hatta hayırsever görünmek adına, sağlıkla ilgili vakıflara ve spora, özellikle futbol üzerinden itibar kazanmak amacıyla İzmirli spor kulüplerine yardımlar yapmaya başladılar.
Kamu mallarının yağması ile zenginleşen bu tür şirketler yaptıkları reklamlarda, yayınladıkları kurumsal dergilerde ve sosyal medyada bütün bu yaptıkları işlerin ne kadar önemli olduğunu, İzmir’e ne kadar katkıda bulunduklarını belirterek İzmirli tarafından kabul görmeye çalışıyorlar.
İzmir’i mesken edinen inşaat şirketlerinin bu tür ilişkileri haliyle İzmir’deki bir kısım kültür ve sanat çevresini de etkiliyor. Şimdiye kadar İzmir’de yeterli düzeyde destek bulamayan kurum ve kişiler, iktidarın desteği ile palazlanıp büyüyen bu şirketlere giderek yaptıklarının finansmanını sağlamaya çalışıyor.
İşin daha ilk başında, bu tür desteklerin İzmir’deki kültür ve sanat altyapısı açısından yararlı olabileceğini düşünüp umutlanmakla birlikte; bu şirketlerin bugüne kadar gerçekleştirdiği etkinliklerin ve sağladıkları desteklerin kendi başına bağımsız ve kalıcı bir sonuca yönelmeyip devamlı bir şekilde sattıkları bina, daire, dükkan ve ofislerin tanıtımı, satış ve pazarlamasıyla ilişkilendirildiği, kültür ve sanatın bir emlak objesi haline getirildiği, kalıcı herhangi bir kültür ve sanat faaliyeti için girişimde bulunmadıkları görülüyor.
Sergiler, tiyatro okulları, konserler, dergiler için destek sağlarken örneğin uluslararası ölçekte bir tiyatro ya da konser salonu veya opera binası bulunmayan bu kentte bütün bunları yapmak, kültür ve sanatla ilgili bir eğitim kurumunu açmak ya da kurmak için girişimde bulunmuyorlar.
Bu kente gelen ya da gelmekte olan bu şirketlerin hangi amaçla kültür ve sanata bu kadar yakın durdukları kendi tercihleri olmakla birlikte; bu kentte yaşayanların, özellikle de bu kentin kültür ve sanat faaliyetlerinde yer alanların bunun farkında olması gerektiğini düşünüyorum.

Kültür ve sanat faaliyetlerinin içinde yer alan tüm aktörlerin, bu tür şirketlerle ilişkileri ve bu ilişkinin düzeyi asıl olarak kendi kişisel tercihleri olmakla birlikte; kültür ve sanatla uğraşanların, özellikle de sanatçıların, içindeki yaşadıkları kente ve topluma karşı sorumlulukları bağlamında bu tür finans kaynaklarıyla dikkatli ilişkiler geliştirmeleri, bugünün bir de yarını olacağı gerçeğini dikkate almaları gerektiğini düşünüyorum.
Bu hassasiyete sahip olmayıp, “bu konu sadece beni ilgilendirir” dediklerinde ya da canla başla bu şirketleri savunmaya kalktıklarında da bu kentte yaşayan herkesin bunun farkında olduğunun ve bundan böyle yapıp ettiklerinin toplumca kabul görebilmesi için şanslarının gittikçe azaldığını bilmelerini diliyoruz.
Evet, ne yazık ki her sanatçı ya da sanattan nasiplenen kişi, Sebastião Salgado gibi saygıyı hak eden bir geçmişe ve mücadele ruhuna sahip olamıyor….
İlhan Tekeli
Ülkemizde 1980’li yılların ikinci yarısında siyasal gündeme yüksek yapıların tartışılması geldi. Bu yapıların hangi durumlarda gerekli, hangi durumlarda ise gereksiz oldukları tartışılmadan ve bu konuda soğukkanlı irdelemeler yapılmadan taraflar oluştu. Kamuoyu, yüksek yapılara karşı olanlar ve yüksek yapıların yapılmasının topluma bir siyasal başarı göstergesi olarak sunulmasından kaynaklandı denebilir. Yüksek yapıların bir başarı olarak sunulmasının iki duygusal kaynağı vardı: Bunlardan birincisi, daha çok mühendislere dönüktü. Yeni teknolojilerle yüksek yapı yapılması ve bu teknolojilerin Türkiye’ye girmesi bir mühendislik başarısı olarak sunuluyordu. Bu, gelişmiş Batı ülkelerinde oldukça egemen olan teknolojik olarak olanaklıyı gerçekleştirme güdüsünün geri kalmış ülkelere yansıyan bir biçimi olarak görülebilir, aynı biçimde de eleştiri konusudur. İkincisi ise -birincisine göre daha sığ olan- çağdaşlaşma ve Batılılaşmayı bu ülkelerin kent merkezlerinin bol ışıklı gökdelenlerinin yarattığı cihetle özdeşleştirmek ve ona öykünmekten kaynaklanıyordu. Bu sığ özlemlere tepki duymak çok haklıydı. Ancak, yüksek yapıların kamuoyuna sunuluşundaki bu yanlışlıklara duyulan tepkilerin haklılığı yüksek yapıların gereksizliğini kanıtlamakta yetersiz kalıyordu. Daha soğukkanlı değerlendirmelere gereksinme vardı. Hangi koşullarda yüksek yapıların ciddi bir seçenek olabileceği, hangi koşullarda ise bir özenti olarak değerlendirilmesi gerektiği gerekçeleriyle ortaya konulmalıydı.
Yüksek yapıların gerekliliği, tek yapıdan yola çıkarak ortaya konulamaz, ancak kentten yola çıkarak tartışılabilir. Hangi büyüklükte, ne tür bir kentsel arsa piyasasının bulunduğu, tarihsel dokusu ne nitelikte olan kentlerde yüksek yaoıların ciddi bir seçenek olarak gündeme geleceği araştırılabilir.

Kentlerde yüksek yapıların ciddi bir seçenek olarak ortaya çıktığı kesim Merkezi İş Alanları’dır (MİA). Kent çevresindeki konut alanlarında çok yüksek yapılar, kanımca ciddi bir seçenek değildir. Bu nedenle çözümlemimi MİA ile sınırlı tutacağım. Kentlerin formları incelendiğinde bir temel özellik hemen dikkati çeker. Bu, kent merkezlerinin çevrelerine göre yüksek yapı yoğunluğuna sahip olmalarıdır. BU morfolojik özelliğin ortaya çıkmasının belli nedenleri vardır. Birincisi, yüksek arazi fiyatlarıdır. Bu fiyatlar üç tür rantın toplanmasıyla oluşur. Bunlardan birincisi, kentin mekandaki yayılımının fonksiyonu olan fark rantlarıdır. İkincisi, MİA içindeki noktaların özelliklerindeki farklardan doğan tekel rantları, üçüncüsü ise, gerek arazi sahiplerinin gerek kent yönetiminin kararlarından doğan mutlak rantlardır. Birinci ve ikinci tür rant kaldırılamaz, kent formunun doğal sonucudur. Ama üçüncüsü, denetlenen bir ranttır. Ülkelerin siyasal rejimlerinin özelliklerine göre azalıp çoğalabilir. Bizim tartışmamız bakımından önemli olan da bu üçüncü tür rantlardır. Kentlerde bu üç tür rantın toplamıyla yüksek arazi fiyatları oluştuğunda, yüksek yapı yoğunluğu sağlanmadıkça yapılar ekonomik olmaktan çıkarlar. MİA’larda bu yüksek arsa fiyatlarının oluşumunun tek nedeni, kent formuna göre merkezi konum değildir. Bunun kadar ve belki de daha önemli neden, iş ilişkileri içinde bazı ilişkilerin yüz yüze kurulmasının öneminin tamamen ortadan kaldırılamayışıdır. Bu da MİA’nın belli bir alanda toplanmasını gerektirmektedir. Bugün haberleşme ve bilgi aktarımı teknolojisindeki gelişmeler MİA’daki birçok büro ve hizmet işlevinin desantralizasyonuna olanak vermektedir. Ancak yüz yüze ilişkilerin kaldırılamayan önemi, merkezin öneminin büyük ölçüde korunmasına neden olmaktadır.
Bu açıklamalar kent bakımından MİA’da yapı yoğunluğunun yüksek olması gereğini ortaya koyuyor. Bu gerekliliğin kabulü yüksek yapıları tek başına temellendirmekte yetersiz kalıyor. Biliyoruz ki kentsel alanlarda göreli olarak alçak yükseklikteki yapılarla da yüksek yapı yoğunlukları sağlanabilmektedir. O zaman karşımıza iki seçenek ortaya çıkıyor: Bunlardan birincisi, bu yüksek yapı yoğunluğunu göreli olarak daha alçak yapılarla, ikincisi ise yüksek yapılarla sağlamaktır. BU seçeneklerden hangisinin yeğlenmesi gerektiğini o kente ilişkin özelliklerle o ülkedeki sermaye birikiminin nitelikleri belirleyecektir.
Genel olarak denilebilir ki eğer tarihsel bir kent merkeziyle karşı karşıya bulunuluyorsa, birinci seçeneği izlemek doğru yol olacaktır. Ancak eğer yeni bir kentsel merkez oluşuyorsa ya da kent merkezinde toplumsal açıdan haklı olarak gerçekleştirilebilmiş büyük bir yenileme projesiyle karşı karşıya bulunuluyorsa ikinci yol da gündeme gelebilecektir.
BU iki seçeneğin birbirine göre üstünülklerinin neler olabileceği üzerinde duralım. Tarihsel bir merkezde, var olan bir dokuyu tahrip eden yükselmelere imar kararlarıyla izin verilmesi, sadece kentsel dokunun oluşmuş uyumunu ortadan kaldırmakla kalmayacak -taşınmaz sahipleri belli kazançlar elde etseler de- önemli toplumsal kayıplara neden olacaktır. Kentin eski altyapısı yetersiz kalacaktır. Kullanıcılar sıkışıklıklarla karşı karşıya kalacaklar, bunun pahasını ya zaman olarak ya da daha pahalı hizmet alımlarıyla ödeyeceklerdir. Bu altyapı yetersizliklerini gidermek için de yeni altyapı yatırımları yapılmak zorunda kalınacaktır. Bunun pahasını da arazideki değer artışından pay alanlar değil tüm toplum ödeyecektir. Bunun için, eski kent merkezlerinde, kent merkezinin yeni yapılarla yeni alanlara yayılmasını sağlayan bir strateji izlemek daha akılcı yoldur. Bu yeni alanlarda yüksek yapılar ciddi bir seçenek olarak düşünülebilir.

Yeni gelişecek kent merkezlerinde yüksek yapılarla sağlanacak yüksek yoğunluklar, iyi planlandıkları zaman kent merkezinde halkın yararlanabileceği açık alanların artmasına olanak verecektir. İyi bir kentsel tasarımla değerlendirildiği takdirde, bu özellik görmezlikten gelinemeyecek bir üstünlüktür. Buna karşın, yeni sorunları da içinde barındırmaktadır. Böyle bir kent merkezinin gerçekleştirilmesi, birinci seçeneğe göre çok daha büyük sermaye operasyonlarını gerektirmektedir. Böyle bir sermayenin çektiği kullanışlar ve yüksek yapılara dayanan kentsel tasarımlar genellikle çok steril çevreler yaratmakta, geceleri tamamen ölü kentsel mekanlar ortaya çıkmaktadır.
Yüksek yapılara dayalı bu tür kentsel mekanlarda yapı maliyetleri ve yapı işletmeleri çok pahalıdır. Bu alanların ekonomisi ancak yüksek mutlak rantlar oluşturulduğunda sağlanabilecektir. Kentte yüksek rant yüzeylerinin oluşturulması, taşınmaz sahiplerinin çıkarına olmakla birlikte, tüm kentlinin kaybınadır. Kentsel yaşamı, başka bir deyişle emeğin yeniden üretimini pahalılaştırmaktadır. Mutlak rant, daha önce sözünü ettiğimiz diğer iki rant türünden farklı olarak kaçınılabilecek bir rant türüdür. Bir kentte ne kadar az mutlak rant oluşmuşsa o kent o kadar rasyonel ve başarılıdır denilebilir. Bu nedenle, varlığı mutlak rantlarla ekonomik hale gelen girişimlerden kaçınılması gerekir.
Yüksek yapıların kente dayanarak gerekçelendirilmesindeki tek rasyonel, MİA’na ilişkin çözümlemelere dayanmak değildir. Başka rasyonellerden de söz edilebilir. Düz bir ovada yayılan kentte, halkın kullanışına açık bir ya da birkaç yüksek yapının kenti yeni bir boyuttan algılama imkanı vermesi, kentsel yaşamı ve algılamayı zenginleştirmesi kolayca savunulabilir. Kentte bir görsel nirengi noktasının oluşturulmasının kenti öğrenmeyi kolaylaştıracağı, kentte simgeler oluşturulmasının ona bir kişilik kazandıracağı da bu arada sayılabilir. Ancak bu rasyoneller az sayıda yapı için geçerlidir. MİA’daki gibi, tüm bir alanın yüksek yapılaşmasını gerekçelendirmekte yetersiz kalır.

Yüksek yapıları daha çok kentsel morfoloji açısından tartışan bu yazımı sonuçlandırırken bir noktaya daha değinmekte yarar görüyorum. Yüksek yapılar, işletilmesi ve bakımı çok iyi örgütlenme gerektiren yapılardır. Bu konuda özenli davranılmadığında çok kısa zamanda hem kullanıcılar hem de mülk sahipleri bakımından büyük sorunlar ortaya çıkabilir. Yangın vb. tehlikeler bu yapılarda, diğer yapılarla karşılaştırılmayacak düzeyde büyük felaketlere yol açabilmektedir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise binaların bakımı ve işletilmesi konusundaki hünerler en kıt hünerler arasında bulunmaktadır. BU hünerlerin geliştirilmesi yapı teknolojisinin geliştirilmesinden daha zor olmaktadır.
(*) Arredemento Dekorasyon Dergisinin 1991/12. sayısında yayınlanmıştır.
Ali Rıza Avcan
Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023
Hazırlayan: İzmir Kalkınma Ajansı – İZKA
Tarih, yer: Temmuz, 2014 – İzmir
Sayfa sayısı: 283
İzmir, Çeşme Yarımadası’nda yer alan Güzelbahçe, Urla, Karaburun, Çeşme ve Seferihisar ilçelerinin kalkınmasını sağlamak amacıyla, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) tarafından 2014-2023 İzmir Bölge Planı çalışmaları kapsamında İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE) ile Ege ve Dokuz Eylül üniversitelerine hazırlattırılan Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 belgesinin hazırlık süreci, mevcut durum analizi, strateji eksenleri, yol haritası/gelişme senaryosu, sonucu ve uygulama yöntemi ile ilgili görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerimiz aşağıdaki bölümlerde ayrıntılı olarak belirtilmiştir:
A – KATILIM
1. Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 belgesinin halkın ve uzmanların katılımıyla hazırlanması için her bir ilçede birer halk çalıştayı, tüm ilçeler düzleminde bir Ufuk Tarama Çalıştayı ve bir Uzman Paneli yapılmıştır.
İlçeler düzleminde yapılan Beş (5) ayrı halk çalıştayına toplam 191 kişi, Ufuk Tarama Çalıştayı’na 113 kişi, Uzman Paneli’ne 53 kişi katılmış; halk çalıştayına katılan bazı kişilerin hem Ufuk Tarama Çalıştayı’na hem de Uzman Paneli’ne katılması nedeniyle gerçek katılımcı sayısı 303’ü bulmuştur.
Beş ayrı ilçe düzleminde gerçekleştirilen hazırlık çalışmalarına toplam 303 kişinin katılması Başlangıçta olumlu olmakla birlikte; katılanların ya da katılmayanların durumu ile katılımcıların özelliklerine baktığımızda bazı eksiklik ya da yanlışlıkların olduğunu görürüz:
Çalıştay ve panel katılımcıları temsil ettikleri kurum, kuruluş ve örgütler düzleminde analiz edildiği takdirde; konu ile ilgili olan birçok kişi ve kuruluşun bu çalışmalara katılmadığı, yapılan her bir çalıştay ve panel arasında katılımcı sayısı, niteliği ve temsiliyeti açısından bir benzerlik, denge ve uyumun oluşturulmadığı; aşağıdaki çizelgede de görüleceği gibi öncelikli stratejik alanlar olan turizm, tarım, ekonomi ve enerji alanlarında çalışan birçok uzman ve uygulayıcının, katılımcılarının % 50’sini akademisyenlerin oluşturduğu Uzman Paneli’ne katılmadığı belirlenmiştir.

Yapılan çalıştay ve panellere turizm sektörünün temel aktörleri olan turizm yatırımcılarının, tur operatörlerinin, rent a car dahil turizm taşımacılarının, seyahat acentesi sahiplerinin, TÜRSAB ve ETİK gibi turizm meslek örgütlerinin, kruvaziyer ve Ro-Ro taşımacılık örgüt ve temsilcilerinin, turizm rehberliği örgütlerinin ya da rehberlerin, inşaat sektörü temsilcileriyle emlak komisyoncularının, liman başkanlığı temsilcilerinin, İzmir Ticaret Odası (İZTO) ve Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) temsilcilerinin çağrılmamış ya da çağrıldığı halde katılmamış olması; ayrıca ilçe düzleminde yapılan çalıştayların her birinde değişik kesimlerden gelen katılımcıların farklı ağırlıkta olmaları; bu bağlamda, Seferihisar’da yapılan çalıştaya 13 muhtar katılırken Karaburun ilçesi çalıştayına hiçbir muhtarın katılmamış olması bu tespitlere örnektir.
Çalıştaylarla panele çağrılmayan/katılmayan turizmcilerin yanı sıra Ege Bölgesi Sanayi Odası meslek grubu/sektör temsilcileri, sivil toplum kuruluşları ve benzerleriyle daha sonra yüz yüze görüşmeler ya da odak grup toplantıları yapılması da proje yöneticilerinin bu eksikliğin bilincinde olduğunu ve bunu telafi etmek düşüncesiyle çalışma programında bulunmayan araştırma yöntemlerini kullandıklarını göstermektedir.
Bireylerin ortak bir konu üzerinde çalışmalarını, düşünüp öğrenmelerini sağlayan; bu nedenle de uygulamalı bilimsel öğretim ya da araştırma tekniği olarak da kabul edilen çalıştay ya da workshop çalışmaları; daha çok yüksek düzeyli bilişsel süreçlerin kullanıldığı bilgi aktarım uygulamalarında tercih edilen, uzmanlık alanlarına dönük bir uygulamadır. Amacı, önemli, hassas ve belirsiz konularda “kaliteli kararlar” alınabilmesi için durumun ya da konunun katılımcı bir ortamda ele alınıp irdelenmesini, çözümlenip tartışılmasını ve bir bütün olarak birleştirilmesini sağlamaktır. Bu nedenle ele alınan konuya uygun ve o konunun tüm taraflarını kapsayan bir grup tasarımının yapılması, katılımcılarının konuyla ilgili tüm alanlardan doğru olarak seçilmesi, bu seçim sırasında katılan her kesime toplum içindeki yer ve önemlerine uygun ağırlıkta yer verilmesi ve çalıştay ya da forum işleyişinin akılcı bir şekilde planlanıp yönetilmesi, bütün bu gereklerin gerçekleşmediği durumlarda eksikliklerin diğer uygulama yöntem ve teknikleriyle tamamlanması uygun ve doğru olacaktır.

B – BÖLGE TANIMI
2. Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 belgesinde bu bölgenin kendi içindeki benzerliği ile çevresindeki diğer yerleşimlerden farklılığını ortaya koyan varlık/değerlerin ne olduğu net bir şekilde ortaya konulamamıştır.
Bu anlamda bu beş ilçenin niye bir araya getirilerek “Yarımada” olarak tanımlandığı, bu beş ilçeyi birbirine bağlayan bağın ne olduğu; öte yandan bu bölgenin İzmir’in genel bütününden niye ayrıldığı da belli değildir. Ortada coğrafi anlamda bir yarımada bulunmakla birlikte bu yarımadanın üstünde ya da yakın çevresinde yaşayanların, bunların ortak geçmişlerinin, ekonomik, sosyal, kültürel vb. özelliklerinin bir ya da benzer olduğu gibi tespit de yapılmamıştır. Bu anlamda “Yarımada” ile “Yarımada Dışı” olanın temenniler dışında somut bir gerçekliğe dayanmadığı söylenebilir.
Nitekim bu sınırların tarihi, ekonomik, toplumsal ve kültürel bir dayanağının olmayışı nedeniyle bu stratejik kalkınma çalışması kapsamına, bir süre sonra 1997 yılında kurulan Yarımada Belediyeler Birliği’nin diğer üyeleri Balçova, Narlıdere, Menderes ve Selçuk ilçeleri de katılarak başlangıçta 5 ilçeyi kapsayan bu çalışmanın 9 ilçeyi kapsar bir hale getirilmesi sağlanmış; böylelikle bu 9 ilçe ile çevresindeki diğer ilçeler arasındaki fark ve benzerlikler üzerinden tanımlanan bir bölge bütünlüğünden iyice uzaklaşılmıştır.
Bütün bu tespitler, “Yarımada” olarak tanımlanan coğrafya için “bölge”, “alan” ya da “havza” kavramlarının birbirinin içine girdiğini, bunların birbirinden farkının olmadığını ya da dikkate alınmadığını da göstermektedir.
Ayrıca toplam beş ilçe ile ilgili strateji belgesinin hazırlanmasından sonra bunlara dört ayrı ilçenin dahil edilmesi ve bu dört ilçenin böylesi bir çalışma kapsamına analiz edilmeden alınması, bu konuda nasıl bir “yamalı bohça” stratejisinin uygulandığını ortaya koymaktadır.
C – YÖNTEM
3. “Varlık-odaklı kalkınma yaklaşımı” ile hazırlandığı söylenen Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinin, Yarımada bölgesinin sahip olduğu zayıflıklardan çok güçlü yanlara ve varlıklara odaklandığı; bu varlıkların ve potansiyellerin yerel halk tarafından kolaylıkla algılanması nedeniyle bu varlıkların bir kalkınma faktörü olarak kabul edildiği belirtilmekle birlikte; bu çalışma ile ortaya çıkan beş ana temanın, 10 stratejik gelişme ekseninin ve 130 varlık-odaklı kalkınma fikrinin, bu plan öncesinde hazırlanmış diğer fiziki mekân temelli bölgesel planlardaki tema, eksen ve faaliyetlerle farklılık göstermediği; böylesi bir planlama çalışması ile “bardağın dolu tarafından bakılarak” geliştirildiği söylenen kalkınma fikirlerinden çok, İzmir bütünü içinde ayrı bir Yarımada örgütlenmesi için öneriler geliştirilmesine, merkezi ve yerel yönetimler dışında sermayenin, sivil toplumun, üniversitelerin katıldığı, yerel yönetimlerin ve kalkınma ajansının desteklediği yerel yönetimler dışında ayrı bir bölgesel yönetim modelinin önerilmesine önem verildiği görüşüne varılmıştır.
Yarımada bölgesinin yönetilmesi için İzmir Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyeleri ve merkezi yönetimin kuruluşları yanında kurulması önerilen Yarımada Koordinasyon Kurulu, Yarımada Turizm Birliği, Yarımada Belediyeler Birliği, Yarımada Kent Konseyleri Birliği, İzmir Yarımada Uygulama ve Araştırma Merkezi, Yarımada Üst Üretici Birlikleri, Yarımada Muhtarlar Meclisi, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinde oluşturulması istenen kırsal kalkınma birimleri, İzmir Yarımada Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından yönetilmesi önerilen Yarımada Bilgi Sistemi, bu görüşü doğrulayan örneklerdir.
D – MEVCUT DURUM ANALİZİ
4. Çeşme, Güzelbahçe, Karaburun, Seferihisar ve Urla ilçelerinden oluşan bölgedeki somut ve somut olmayan tarihi, arkeolojik, kültürel, doğal ve turistik varlıkların / değerlerin envanteri çıkarılmadan bunların ilçe halk çalıştaylarına katılanlar tarafından hatırlanıp belirlenmesinin nedeni anlaşılamamış ve bu belirlemelerin ne ölçüde doğru ve tam olduğu ortaya konulmamıştır.
Nitekim tüm strateji belgesinin incelenmesi sırasında maddi olmayan halk kültürünün, sualtındaki tarihi, arkeolojik, kültürel ve doğal varlıkların, özellikle Karaburun ilçesi köylerinde ortaya çıkan ve Börklüce Mustafa ile simgelenen Alevi / Bektaşi / Tahtacı kültürünün, Bademler Köyü’nde kurulan ilk köy tiyatrosuyla ahşap çocuk oyuncakları evinin, henüz tescillenmemiş Çılga Mağarası gibi doğal zenginliklerin, Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı’nın Barbaros Köyü’ndeki Çocuk Köyü, 1892-1898 döneminde gündeme gelen İzmir-Urla-Alaçatı-Çeşme hattı buharlı tramvay projesinin gündeme getirilmemiş olması bu durumun en iyi örnekleridir.
5. Yarımada bölgesi ile ilgili mevcut durum analizinde, belirlenen stratejik önceliklerle ilgili birçok bilgiye yer verilmediği belirlenmiştir. Eksik olan bilgiler şu şekilde sıralanabilir:
a) İlçelerdeki nüfus artış oranları, nüfus projeksiyonları ve iç göçle ilgili bilgiler; ayrıca ilçelerin yaz nüfusları ile ilgili bilgi, analiz ve çıkarımlar,
b) Bölgedeki spor altyapısı ve etkinlikleri ile ilgili bilgi, analiz ve çıkarımlar,
c) Bölgedeki sanat altyapısı ve etkinlikleri ile ilgili bilgi, analiz ve çıkarımlar,
d) Bölgedeki ulaşım altyapısı ile ulaşım / taşıma hizmetleriyle ilgili istatistik, analiz ve çıkarımlar,
e) Bölgenin mülkiyet altyapısı ile ilgili bilgi, analiz ve çıkarımlar.
f) Stratejik planın “Sonuç” bölümünde Yarımada’da turizm sektörünün sürdürülebilirliğinin sağlanabilmesi için yerel yatırımcıların güçlendirilmesi önerilip dış kaynaklı yatırımcıların Yarımada’da kitlesel odaklı girişimlerde faaliyet göstermeye başlamasının doğal ve tarımsal yapı ile çelişen uygulamaların ortaya çıkmasına neden olacağı belirtilmekle birlikte; planın mevcut durum analizi bölümünde Yarımada’daki yerli ve yabancı turizm yatırımcılarıyla ilgili hiçbir bilgiye ya da veriye yer verilmediği, bu durumun analiz edilmediği ve geleceğe yönelik çıkarımlarda bulunulmadığı görülmüştür.
g) Bölgedeki ekonomik yapı ve ticari yaşamla ilgili bilgi, analiz ve çıkarımlar,
h) Bölgede faaliyette olan sektör (sanayi, ticaret, hizmetler vd.) ve alt sektörlerle ilgili bilgi, analiz ve çıkarımlar,
ı) Bölgedeki sağlık altyapısı ve hizmetleriyle ilgili istatistik, analiz ve çıkarımlar,
i) Bölgenin güvenlik altyapısı ile ilgili bilgi, analiz ve çıkarımlar,
j) Bölgenin mevcut enerji altyapısı ve hizmetleriyle ilgili istatistik, analiz ve çıkarımlar,
k) Türkiye’de ilk kez Seferihisar ilçesinde uygulanan Citta Slow uygulaması ile Seferihisar’ın ülkemizdeki diğer Citta Slow yerleşimleri arasındaki merkezi konumu ve bu kalkınma stratejisinin geleceği ile ilgili bilgi, analiz ve çıkarımlar, bu çıkarımların bölge içindeki diğer ilçelerdeki uygulanabilirliği,
l) Bölge içinde turizm açısından ayrıksı bir gelişim sergileyen Alaçatı yerleşiminin hem bölge ile hem de bölge dışındaki rakipleri ile ilişkisini ortaya koyan analiz ve çıkarımlar,
m) Mevcut durum analizinde ele alınan ya da alınmayan yerel varlıklarla ilgili olarak merkezi ve yerel yönetimlerle ulusal ve uluslararası girişimcilerin olası düzenleme, yatırım ve müdahaleleri konusundaki bilgi, beklenti, analiz ve çıkarımlar.

5. Mevcut durum analizi bölümünde istihdamla ilgili olarak Türkiye İstatistik Kurumu’nun 15 yıl öncesine ait (2000 yılı) güncel olmayan verilerin kullanıldığı, işsizlikle ve istihdamla ilgili olarak Yarımada düzleminde bir araştırmanın yapılmadığı belirlenmiştir.
6. Mevcut durum analizinde köylerin 6360 sayılı yasa ile mahalleye dönüşeceği belirtilmekle birlikte bunun sakıncaları analiz edilerek kestirimlerde bulunulmamış; planın sonuç bölümünde bununla ilgili olarak sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde ve ilçe belediyelerinde kırsal kalkınma birimlerinin ve muhtarlar meclisinin kurulması gibi kurumsal öneriler geliştirilmiştir.
7. Mevcut durum analizinde Yarımada Bölgesi’nin hem çevresiyle (Narlıdere ve Menderes ilçeleri) hem de İzmir bütünüyle toplumsal, ekonomik ve kültürel ilişkileri; ayrıca bir turizm destinasyonu olarak Kuşadası destinasyonu ile ilişkileri, bağlantıları ele alınmamış, analiz edilip çıkarımlarda bulunulmamıştır.
8. Yarımada Bölgesi’nin turizm düzlemindeki yurtiçi ve dışı rakiplerinin belirlenip bu rakipler üzerinden rekabet analizinin yapılmadığı, rekabetçi stratejiler geliştirilmediği belirlenmiştir.
9. Yarımada Bölgesi için geliştirilen stratejilerle ilgili risk analizlerinin yapılmadığı ve risk planlarının hazırlanmadığı görülmüştür.
10. 2011 yılından bu yana yapılmakta olan Yarımada Tohum Takas Şenlikleri bağlamında yerel tohum mirasının, Monsanto/Bayer gibi küresel şirketler düzleminde karşılaştığı tehditlerin ve yerli tohumun satışını yasaklayan ulusal ve uluslararası yasal düzenlemelerin ele alınmadığı görülmüştür.
E – İZLEME VE DEĞERLENDİRME
Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 belgesinin “Yarımada Stratejik Yol Haritası / Gelişme Senaryosu” başlığını taşıyan altıncı ve son bölümünde “…varlık odaklı kalkınma fikirlerinin hangi sıra ve zaman diliminde yer alabileceğine yönelik bir gelişme senaryosu sunulmaktadır.” şeklinde ifade edilmiştir.
Bu bölümde 5 ana tema kapsamında yer alan toplam 128 ayrı kalkınma fikrinin 10 yılı kapsayan 2014-2023 döneminin hangi yıllarında gerçekleştirileceği belirtilmiş olmasına karşın; bu stratejilerin uygulandığı 2014, 2015 ve 2016 yıllarında kısa, orta ve uzun vadede gerçekleştirilmesi öngörülen fikirlerden hangilerinin hayata geçirildiği, hangilerinin geçirilemediği; başka bir anlatımla öngörülen hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığı henüz belli değildir.

Bunun en önemli nedenlerinden biri Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 belgesinin, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 dönemi stratejik planı ile ilişkilendirilmemiş olması, diğer bir nedeni de bu belge ile öngörülen strateji ve fikirlerin uygulamasını izleyip ölçmek ve değerlendirmek amacıyla önerilen “yönetişim stratejisi” ile ilgili yapılanmanın henüz yaşama geçirilememiş olmasıdır.
KİMLİK KARTI
Kütükte kayıtlıyım.
Arabım.
Kartımın numarası elli bin.
Sekiz çocuğum var.
Dokuzuncusu yolda.
Yazdan sonra burda.
Kızıyor musun?
Kütükte kayıtlıyım.
Arabım.
Bir işim var, çalışıyorum.
Arkadaşlarım var, acı çeken,
sekiz de çocuğum.
Taştan çıkarıyorum ekmeklerini,
üstlerini başlarını, defterlerini
taştan çıkarıyorum.
Dilenmiyorum kapı kapı,
olmuyorum iki büklüm
eşiğinde senin
Kızıyor musun?
Kütükte kayıtlıyım.
Arabım.
Halktan biriyim.
Sabırlıyım.
Öfkeyle kaynayan topraklara
salmışım köklerimi.
Çağlardan çok uzaklara bağlı
babam benim,
yüzyılları doğuşundan çok uzaklara,
selvilerden, zeytinlerden, çok uzaklara,
bütün bitkilerden çok uzaklara bağlı.
Nujub efendilerinden değil,
kara saban sürenlerden.
Büyük babam da köylüydü,
yoktu soy ağacı.
Başımızı sokacak bir kulübe
benim yuvam,
kamışlardan, dallardan.
Hoşnut musun benim bu halimden?
Halkım ben.
Kütükte kayıtlıyım.
Arabım.
Saçları: Kara.
Gözler: Kahve rengi.
Özel belirtiler:
Alnında bir çatkı.
El ayası deniz kabuğunun içi gibi kırmızı.
Uyuşturur tuttuğu eli bu eller.
Ayrıca zeytin yağını,
bir de kekiği severim çok.
Arayan bulsun beni
bir yitik köyde,
adsız yollarda unutulmuş.
Tarlalarda ter döker insanları,
taş ocaklarında ter döker.
Özlüyor insanlar
insan gibi yaşamayı.
Kütükte kayıtlıyım.
Arabım.
Atalarımın üzüm bağlarını sen aldın elimden,
çocuklarımla ektiğim toprağı
sen aldın.
Bıraktın bu taşları
bize, çocuklarımıza.
Alacakmışsınız
elimizden bu taşları da
doğru mu?
Bir daha diyorum!
Bir daha!
Kütükte kayıtlıyım
Birinci sayfanın ta başına.
Nefret etmem insanlardan
saldırmam hiç kimseye.
Ama aç korlarsa beni,
korlarsa çırılçıplak,
yerim etini beni soyanın,
hem de yerim çiğ çiğ.
Açlığımı kolla benim
ve öfkemi.
Damarıma basma.
Mahmut Derviş, Çeviren: A.Kadir – Afşar Timuçin

BİR ŞEHİR
Birkaç yokuş tırmandım bir iki dönemeç döndüm ve yürüdüm
burnumun doğrusuna yürüdüm yürüdüm
bir kapı açıldı girdim
yitrdim kendimi kendi içinde
bilmediğim bir şehir
görmediğim biçimde evleri
kimi karınca yuvası gibi bomboş
kimi baştan aşağı pencere kimi kör duvar
bir sokağı saptım çamurlu dar eğri büğrü
dönüp dolaştırdı getirdi beni eski yere
asfalt bir caddeyi çıktım bulvar ortası
uzayıp gidiyor tanyerine kadar dosdoğru geniş
bir mahallede yağmur yağıyor
bitişiğinde güneş
üçüncüsünde ayışığı
bir köprü geçtim
yarısında fenerler pırıl pırıl
yarısı kapkaranlıktı
yan yana iki ağaç gördüm
yaprak kımıldamıyor birinde
öbürü kıvrana kıvrana inleyip haykırıyor
bir şehirde birbirine benzemiyor hiçbir şey
insanları bir yana
onların hepsi ikizdi üçüzdü beşizdi onuzdu milyonuzdu
hepsi korkak
hepsi yiğit
hepsi aptal
hepsi akıllıydı
hepsi domuzdu
hepsi melekti
Nazım Hikmet, Son Şiirleri, 7 Eylül 1961, Laypzig

ERKEN TRENLERDE
Bu yıl Moskova’nın dışındaydım,
Ama karda, ayazda, fırtınada,
Zorunlu olduğu zaman daima
İşlerim için kente uğruyordum.
Sokakların henüz zifiri gece
Olduğu sıra yola koyuluyordum
Ve orman karanlığı boyunca
Serpiyordum gıcırdayan adımlarımı.
Kavşaklarda beni karşılıyordu
Yerinden kalkıp aksöğütleri boşluğun.
Dünya üzerinde yükseliyordu takım yıldızlar
Ocak ayının soğuk çukurunda.
Çokluk avluların gerisinde
Geçmek için bana özeniyordu
Kırk numara ya da posta treni,
Ama ben altı yirmi beşe yürüyordum.
Birden ışığın hünerli buruşukları
Çimdiklerin tutamıyla toplaşıyordu bir küreye.
Tüm azametiyle projektör geçiyordu
Sağırlaşmış viyadükün üzerine.
Vagonun sıcak bunaltısında
Kapılıp gidiyordum bütünüyle
Doğuştan bir zaafın akışına
Ve edinilmiş olana ana sütüyle.
Geçmişin ani karmaşaları
Ve savaş yılları ve yoksunluklar içinden
Ben susarak tanıyordum Rusya’nın
Eşi bulunmaz çizgilerini.
Zapt ediyordum da bir tapınmayı
Ben tanrılaştırarak gözlüyordum.
Burada köy kadınları vardı, kasabalılar,
Okullular, çilingirler.
Onlarda yoksulluğun yerleştiği
Uşaklanmadan yoktu hiçbir iz,
Yetersizlikleri ve yenilikleri
Beyler olarak taşıyorlardı onlar.
Atlı arabalarda gibi yerleşip topluca,
Bütün çeşitliliği içinde pozların,
Okuyorlardı yeni yetmeler ve çocuklar,
Düzenlenmişler gibi sağlamca.
Moskova bizi karşılıyordu
Gümüşe dönüşen karanlıkta,
Ve, terkederek ikili ışığı
Çıkıyorduk dışarıya metrodan.
Genç kuşak tranzanlarda sıkışıp ilerliyordu
Ve kaplanıyordu yürüyüş halinde
Taze kuşkirazı köpüğüyle
Ve ballı pryanik’lerle.¹
1. Rusya’ya özgü tatlı ve bahartlı bir bisküvi.
Boris Pasternak
