Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi (3)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanıp uygulamaya konulan Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi ile ilgili bu üçüncü ve son yazımızda, Gediz ve Bakırçay havzalarının İzmir il sınırları içindeki bölümleri için geliştirilen stratejik kalkınma konu, faaliyet ve projeleriyle kalkınma stratejilerinin uygulanması hakkındaki düşüncelerimizi sizlerle paylaşacağız.

I- Havza için önerilen stratejik kalkınma konu, faaliyet ve projeleri havzanın temel özellikleri dikkate alınarak belirlenmemiştir.

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi ile ilgili belgenin ayrıntılı bir şekilde incelenip irdelenmesi sonucunda bu çalışmaya katkıda bulunanların çok fazla sayıda kalkınma fikri/proje belirtmiş olmasına karşın; bu fikirlerin çatısını oluşturan kalkınma konularının bu havzanın temel özellikleri açısından yetersiz kaldığı görülmektedir.

Gediz-Bakırçay Havzası ülkemizin en büyük ve önemli sanayi, ulaşım ve lojistik bölgelerinden biri olmasına karşın sanayinin ve onun temel bileşeni olan ulaşım ve lojistiğin bu çalışma kapsamında ele alınmamış olması bu durumun en somut örneğidir.

Bu durumun ortaya çıkmasında, kalkınma teması olarak dikkate alınmayan “sanayi“, “ulaşım” ve “lojistik” gibi önemli konuların beraberinde gündeme getireceği “çarpık sanayileşme” ve “çevre kirlenmesi” gibi başka sorunların, yapılan tüm bu çalışmanın çocuksu iyimserliğini yok edecek tehlikeli ya da sakıncalı konular olarak görülmüş olması, etkili olmuş olabilir.

Belli ki, “varlık odaklı yaklaşım” yöntemi sayesinde bardağın dolu tarafını görüp göstermekten hoşlanan; böylelikle iktidar sahiplerinin sevdiği pembe dünyalar yaratmayı seven bir kısım akademisyen, ellerindeki bardağı kirletebilecek böylesine tehlikeli konulardan uzak durmayı tercih etmiş, böylelikle Gediz ve Bakırçay havzalarının en önemli, öncelikli ve tehlikeli sorunlarından uzak durarak hem kendilerini hem de İzmir Büyükşehir Belediyesi yöneticilerini rahatlatmışlardır. 

gediz_nehri

II- Sadece katılımcı fikirleri üzerinden kalkınma stratejileri oluşturmak kendi başına yetersiz bir yöntemdir.

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi, bu çalışmayı yapan akademisyenlerin kabullendiği “varlık odaklı yaklaşım” çerçevesinde, bu çalışmaya katılan paydaşlarca önerilen kalkınma fikirleri üzerinden hazırlanmıştır.

Oysa katılımcıların kendi içlerinde temsil yeteneği, anlamlılık ve yeterlilik açısından sorunlu olmasının yanısıra sadece onların aklına gelen bilgiler üzerinden bir varlık coğrafyası oluşturulması, bunun sağlıklı bir envanter bilgisi ile desteklenmemesi bilimsellik adına büyük bir eksiklik olarak kabul edilmelidir.

Oysa katılımcıların fikirlerinin alınması dışında tüm bölgenin tarihi, arkeolojik, ekonomik, toplumsal ve kültürel bir envanterinin hazırlanması; böylelikle o anda akla gelen ya da gelmeyen her bir varlığın ya da değerin dikkate alınması doğru bir çalışma yöntemi olur; böylelikle bu bölge ile ilgili esaslı bir envanter çalışmasının da elde edilmesi fırsatı yaratılmış olurdu.

 

III- İzmir Büyükşehir Belediyesi dışındaki diğer proje paydaşlarının varlık odaklı kalkınma fikirleri üzerinden geliştirilen faaliyet ya da projeleri hangi sürede nasıl yapılacağı belli değildir.

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinde, katılımcıların önerdiği varlık-odaklı kalkınma fikirleri üzerinden geliştirilen toplam 215 adet faaliyet ya da projenin hayata geçirilmesi görevi, “proje paydaşları” adı altında birden fazla resmi, sivil ve özel kurum ve kuruluş arasında paylaştırılmış; böylelikle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin görev, yetki ve sorumluluk alanına girmeyen çoğu  faaliyet ya da projenin gelecekte ne olacağı sorusunun ucu açık bırakılmıştır. 

Ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin görev alanına giren faaliyet ya da projelerin İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 dönemi ile ilgili Stratejik Planı ile ilişkisi kurulmadığı için stratejik planın kapsamı dışında kalan birçok faaliyet ya da projenin bütçe ve finans desteğine kavuşması mümkün olmamıştır.  

Gediz Nehri Islahı İzmir 1

IV- Stratejik konu ve faaliyetlerin belirlenmesinde büyük ölçekli işletmeler dikkate alınmamıştır.

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinin 280-307. sayfaları arasında yer alan “Tematik Strateji Belgelerinde Gediz Strateji Ağacı Hedeflerinin Konumlandırılması: Çok Katmanlı Gelişme Perspektifi” bölümünde İzmir Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyeleri, üniversiteler ve İzmir Ticaret Odası gibi kurumların stratejik planları dikkate alındığı halde; ülke ve bölge açısından büyük öneme sahip olan PETKİM, TÜPRAŞ ve ENKA gibi büyük sanayi kuruluşlarının strateji belgelerinin ya da gelişme hedeflerinin dikkate alınmadığı görülmektedir.

Şayet hazırlanan strateji belgesi devlet, özel sektör ve sivil toplum beraberliğini hedefleyen iyi yönetişim zihniyeti çerçevesinde düzenlemişse; bunun, özel sektör ayağının da; özellikle sermaye, bilanço ve insan kaynağı büyüklüğü ile ekonomik ve toplumsal etki açısından Dünya, Türkiye, Ege Bölgesi ve İzmir bölgesi ölçeğinde önemli olan özel kurum, kuruluş ve işletmelerle birlikte yapılması, bu sürece Gediz-Bakırçay Havzası’nın ekonomik, toplumsal ve kültürel yapısıyla doğasını büyük ölçüde etkileyen bu kurum, kuruluş ve işletmelerin de dahil edilmesi gerekirdi.

V- Stratejilerin uygulaması aşamasında proje paydaşları arasındaki dikey ve yatay ilişkiler dikkate alınmadığı görülmektedir.

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’ çalışmasında 34 adet üst düzey ulusal planlama belgesi, 3 adet yerel fiziki plan ve 15 yerel tematik plan; toplam olarak 51 adet plan ve program belgesi ile ilişki ve uyum sağlanmasına çalışılmış; böylelikle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kendi görev, yetki ve sorumluluk alanında ‘iyi yönetişim’ ilkesi çerçevesinde 10 merkezi kuruluş ve 5 yerel kuruluşla işbirliği ve entegrasyonu öngörülmüştür.

aliaga-limanlariyla-buyuyor_1272_dhaphoto3

Öngörülen proje paydaşları merkezi yönetim düzeyinde Kalkınma, Ulaştırma, Kültür ve Turizm, Çevre ve Şehircilik, Enerji ve Tabii Kaynaklar, Milli Eğitim, Bilim, Sanayi ve Teknoloji, Orman ve Su İşleri, Gıda Tarım ve Hayvancılık bakanlıkları ile Yüksek Öğretim Kurulu’dur. Yerel düzeyde ise İzmir Ticaret Odası, Menemen ve Bergama belediyeleri ile Ege ve İzmir Kâtip Çelebi üniversiteleridir.

Ancak işbirliği ve entegrasyonla ilgili bu süreçte önerilen stratejilerin başarısı adına uygulayıcılar düzeyinde yatay, mekânsal ölçek düzeyinde de dikey entegrasyonun nasıl sağlanacağı hususu ayrıntılı olarak belirlenmemiş ve bir işletim modeli geliştirilmemiştir.

Dünya Tarım Tarihi, Neolitik Çağ’dan günümüzdeki krize

Kitap Adı: Dünya Tarım Tarihi, Neolitik Çağ’dan günümüzdeki Krize

Yazarlar: Marcel Mazoyer, Laurance Roudart

Çeviri: Şule Ünsaldı

Yayınevi: Epos Yayınları

Yıl ve Yer: 2009, Ankara

Sayfa sayısı: 524

maxresdefault

Yazarlar Hakkında

Marcel Mazoyer: Ziraat, su ve orman mühendisi. Yirmiden fazla ülkede ulusal tarım politikalarının oluşturulmasına katkıda bulunmuştur. Paris merkezli Ulusal Tarım Enstitüsü‘nde Karşılaştırmalı Tarım ve Tarımsal Kalkınma Kürsüsü başkanlığını yapmaktadır.

Laurance Roudart: Ziraat mühendisi. Ulusal Tarım Enstitüsü‘nde araştırmacıdır. Asya ve Afrika’da pek çok tarımsal projeye danışmanlık yapmıştır.

81+YCyBMMUL

Arka kapak metni:

Dünya Tarım Tarihi, tarımın insanlık tarihi ve yaşamın evrimindeki yerini, Neolitik Çağ’daki kökenlerinden başlayarak 21. yüzyılın ilk yıllarına kadar ayrıntılarıyla inceliyor.

“Tarım ne yaratılmış ne de keşfedilmiştir”. 

Tarım tarihi, insanın âlet kullanmaya başladığı (ya da insanın “evcilleştiği”), bitkileri ve hayvanları evcilleştirdiği destansı bir süreci içerir. Dolayısıyla tarım, insanın evrimleşme sürecinde ortaya çıkmış ve insanla, insanın beslenme ve “biriktirme” süreçleriyle birlikte evrimleşmiştir. Bilenebildiği kadarıyla atamız Homo Sapiens Sapiens günümüzden 200 bin yıl önce ortaya çıkmaya başladıktan sonra tüm kıtalara hızla yayılmış ve içinde yaşamaya başladığı bölge eko-sistemlerini ciddî biçimde etkilemiştir. 

Bugünkü tarım, neolitik çağda homo sapiens sapiens “toplumunu” etkileyen uzun bir evrim süreciyle birlikte ilerlemiş, nihayet insan, günümüzden 10 bin yıl önce, ilk evcil bitki ve hayvan yetiştiriciliğine başlamıştır.

İnsanın 10 bin yıllık tarih boyunca, öğrendiği, ürettiği, kısıtlı aletlerle yürüttüğü ve bölgelere göre inanılmaz derecede farklılaşmış olan tarımsal ilişkiler süreci, 20. yüzyıl başından itibaren hızla makinalaşmıştır: Üretim imkânları, kimya sanayi (gübre, ilaç vb.), tohum, makineleşme ve nakliye, iletişim ve bankacılık tekniklerindeki gelişmeler sonucunda özellikle son 60-70 yılda olağanüstü boyutlarda artmıştır. Fakat tohum, gübre, hayvan yemi, … satış noktaları gibi tarımsal ilişki ve üretim süreçlerinin vazgeçilmezi olan un- surların tamamı büyük şirketlerin elinde toplanmıştır. Köylü, toprak ve eko-sistem olguları tarımsal üretimden dışlanmış, tarımsal bütünlük bozulmuştur.

Tarım sistematik bir bütünlüğün adıdır, bütünlük bozulduğunda tarımsal olan her şey aynı ânda bozulmuş olur.

Evet, 21. yüzyılın başındayız ve “bildiğimiz tarım”ın destansı tarihi, endüstri havuzunda her gün yeniden yaratılan ve keşfedilen şirketlerin maddî hayattaki etkinliğiyle sona ermiştir. 

Ama hâlâ şirketlerin yıkıcı rekabetinden korunma ve tamamen yok olmaya doğru sürüklenen yoksul tarıma ya da köylü tarımına gelişme imkânı tanıyacak politika seçeneklerine hayat verme fırsatı vardır.

580c7e9f1a41d8ef18057bbbf101d9d2

Orada savaş olurken…

Ali Rıza Avcan

Evet, orada bombalar atılıp insanlar ölürken, yoksul, işsiz, hasta ve engellilerle çocuklar evsiz barksız kalırken burada kentlerden, stratejilerden, sorunlardan ve onların çözümlerinden söz etmek mümkün olabilir mi?

Kulakları, gözleri kapayıp dilleri susturarak, yanı başımızda olanları görmeyip duymayarak burada rahat rahat oturmak, akmayan sulardan, kesilen elektrikten, tahrip edilen doğadan söz etmek mümkün mü?

Savaş çığırtkanlığı yapan medyayı protesto ederek, savaşa destek veren iktidar ve muhalefet liderlerine söylenerek, bunun yanında sosyal medyaya güzel fotoğraflar, şiirler, gezi ve yemek fotoğrafları koyarak savaşı uzaktan seyretmek mümkün mü?

Tabii ki mümkün değil….

Çünkü savaş aslında hem orada hem de burada; daha doğrusu yanımızda, yakınımızda ve içimizde…

Çünkü o savaşı açan ve destekleyenler aynı zamanda kentlerde; onun cadde ve sokaklarında, kupon arazi ve arsalarda, müştereğimiz olan her yerde bir yağmacı kimliği ile karşımıza çıkan, Kültürpark ya da İzmir Körfez Geçişi projelerini hazırlayan ya da destekleyen; velhasıl kendilerini yakından ve çok iyi tanıdığımız iktidar sahipleri, daha fazla kazanmak isteyenler…

Merkezi ya da yerel iktidarın sahipleri  ve onların destekçileri…

Kentlerde bize ait olan ne varsa onları sahiplenip yok etmeye, yağmalamaya çalışan o iktidar sahipleri şimdi oralarda daha büyük bir lokmaların peşindeler…

dt_dzjoxuaefyn5

Yarın öbür gün caddelerini, binalarını, park ve fabrikalarını müteahhit kimliği ile yeniden yapacakları kentleri, o kentlerde oturanları şimdi bombalayıp tahrip ediyorlar.  Bir uygarlığı ve kültürü ortadan kaldırmaya; en azından güçsüz düşürmeye çalışıyorlar…

Ama yarın öbür gün aynen İzmir’e yaptıkları gibi o bombalayıp tahrip ettikleri kentlere gidip oraları yeniden ayağa kaldırmak adına ihale kapmaya çalışacaklar, ihaleleri kazanmak adına rüşvetler verip sıkışıp zor duruma düştüklerinde de arkalarındaki silahlı iktidar sahiplerini cepheye çağıracaklar… Kâr hırsıyla başlatıp devam ettirdikleri bu savaşları belki de tekrar tekrar devam ettirip sürdürecekler…

Belli olmaz, belki de o neoliberal anlayışla “sürdürülebilir savaş” diye bir sözcük icat edecekler…

Çünkü onlara göre savaşmak, tahrip ya da yok etmek oynadıkları oyunun temel, vazgeçilmez kuralı…

Aynen ticari rekabette yaptıkları gibi başka ülkelerin, kentlerin, evlerin, hastanelerin, spor salonlarının ve o kentlerde yaşayan kendi halindeki insanların yok olmasını, ölüp yaralanmasını istiyorlar…

Çünkü onlar ölmeyi, yaralanmayı, ölü gömmeyi, cenaze törenlerini ve mezarlıkları bile ticarete konu yapmaktan çekinmiyorlar…

Ama en çok para kazandıkları yer; yani “piyasa“, mermilerin, bombaların ve kendi kendilerine ürettikleri için böbürlendikleri diğer akıllı mühimmat ve teçhizatın kullanılıp denendiği savaş alanları…

190120182143355245451

Açın bakın son yıllarda hangi holdingler, hangi finans kuruluşları savaş sanayine yatırım yapmışlar?

Eminim o araştırma sonrasında karşınıza Koç, Sabancı, Kale, Nurol, Kibar, Akbaş, Ekba gibi holdingler, BMC, DYO ve Vestel gibi bilip tanıdığınız iktidarı destekleyen büyük şirketler çıkacaktır…

Sosyal medya haberlerine göre daha şimdiden patronların kulübü olan TÜSİAD, yeni adıyla TÜSİİD açılan savaşı desteklediğini ilan etmiş….

Eeee, ne de olsa kendi üyeleri bu ticari faaliyetten para kazanacak, kârlarına yeni karlar eklenecek. Hem de oldukça külliyatlı miktarda…

Onlar var olanın yok olması için, “savunma sanayi” adı altında savaşı destekleyip para kazanır, inşaat firmaları ise savaş sonrası tahrip olanı yeniden var etmek adına işe girişip para kazanır…

Bedelli askerlik yapamadığı ya da kayrılmadığı için cepheye sürülen yoksul, garip askerlere düşen ise ya ölüp şehit ya da yaralanıp gazilik payesini almaktır…

O bombaların altında ölen siviller ise çoğu kez akla bile gelmez…. Onlar öldükleriyle kalırlar… Onlar sadece “etkisiz hale getirilenler” hanesinde bir rakam olarak kalırlar…

Çünkü savaş, kapitalizmin ve onun en son evresi olan emperyalizmin barış ortamında elde edemediği kârları toplayıp toparladığı; hatta daha da katlayıp zenginleştiği bir insanlık suçudur…

DUEaetBW4AEYT

O nedenle şimdi ve her zaman, o savaş ortamında ya da kentlerde, uygarlığın olduğu her yerde sesimizi çıkarıp “Savaşa HAYIR!” denilmesi ve savaşa destek verilmemesini gerektiğini; ayrıca kentlerde yaptığımız her düzeydeki toplumsal mücadelenin aynı zamanda barış talebimize de destek verip kolaylaştırdığını, yaşanabilir bir dünyanın oluşumuna yol açtığını düşünüyorum…

4 Mevsim Ordu 3. Ulusal Fotoğraf Yarışması

Ordu Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen 4 Mevsim Ordu 3. Ulusal Fotoğraf Yarışması‘nda ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan toplam 53 adet güzel fotoğrafı, bu soğuk kış gününde sizlerle paylaşmak istiyoruz.

001
Birincilik Ödülü, Kemal Özkılıç, “Vona
002
İkincilik Ödülü, Mustafa Kılınç – “Menderesler
003
Üçüncülük Ödülü, Mustafa Güral – “Yason’da gün doğarken
004
Sergileme – Mustafa Güral – “Gölköy kalesi
005
Sergileme, Mustafa Güral, “Yason, yıldızlar ve ay
006
Sergileme, Murat Yıldız – “Fındık
007
Sergileme, Orhan Bektaş – “Emek
008
Sergileme, Emre Bostanoğlu – “Değirmen
009
Sergileme, Yunus Yıldız – “Bahar
010
Sergileme, Murat Akgün – “Rüya
011
Sergileme, Erhan Aydın – “Ünye, denizde kano
012
Sergileme, Cihan Karaca – “Perşembe Yaylası’nda yarış
013
Sergileme, İlkay Zengin – “Av zamanı
014
Sergileme, Ender Pekşen – “Aybastı
015
Sergileme, Metin Kalaycı – “Hamsi zamanı

016

017
Sergileme, Yılmaz Karaca – “Yason’da gün batımı
018
Sergileme, Turgay Dündar – “Fındık güzeli
019
Sergileme, Egemen Umut – “Süpürgeci
020
Sergileme, Mehmet Özçelik – “Av
021
Sergileme, Erdal Baykara – “Sis
022
Sergileme, Ömer Alkan – “Fatsa sahil
023
Sergileme, Hamdi Demetgül – “Ordu sahil yolu
024
Sergileme, Hamdi Demetgül – “Ordu kilisesi
025
Sergileme, Bülbül Özbayram – “Yeşilce, güzelce
026
Sergileme, Rızvan Talha Kaynak – “Ünye iskele
027
Sergileme, Rızvan Talha Kaynak – “Yason burnu
028
Sergileme, Mustafa Ağırtaş – “Ordu Aybastı
029
Sergileme, Arzu Eygay – “Semer ustası
030
Sergileme, Arzu Eygay – “Fındık harmanı
031
Sergileme, Erdinç Dinçer – “Ordu, Alaseher
032
Sergileme, Refik Demir – “Yason Vosvos
033
Sergileme, İlhan Türkmen – “Yeşilce kış
034
Sergileme, Muhammed Şuayip Oral – “Perşembe tüneli
035
Sergileme, Hasan Sevgili – “Ordu winter
036
Sergileme, Hasan Sevgili – “Ordu winter
037
Sergileme, Hakime Küçük – “Ünye Fokfok
038
Sergileme, İrfan Çimen – “Uçurtma
039
Sergileme, İrfan Çimen – “Sahilde yansıma
040
Sergileme, Metin Savaş Güleç – “Perşembe Yaylası, Uzun ince bir yol
041
Sergileme, Selçuk Zengin – “Aybastı kadife
042
Sergileme, Bülent Eren – “Perşembe Yaylası, Kış
043
Sergileme, Recep Altun – “Mevsim
044
Sergileme, Önder Tamtürk – “Ünye, tarihi ev
045
Sergileme, Emre Kazmacı – “Aslanlı bulut
048
Sergileme, Arif Gülenç – “İlk kar
049
Sergileme, Arif Gülenç – “Aybastı
050
Sergileme, Kübra Işık – “Çamaş Kestane Yokuşu
051
Drone Özel Ödülü, Caner Başer – “Menderesler
052
İlkbahar Özel Ödülü, Serdar Küçük – “Bahar gelmiş
053
Kış Özel Ödülü, Necmettin Güney – “Ordu sahilde kış
054
Sonbahar Özel Ödülü, Hülya Yılmaz – “Boztepe’de sis
055
Yaz Özel Ödülü, Özgür Altay – “Kabotaj

Birhan Keskin şiirleri: Fakir kene

KARGO
Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun.
Lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok
burada dursun.
Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem
zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!
Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri
eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.
Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim
kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.
Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve
çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.
Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak,
o inat neyse sen osun.
Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa
nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak,
aklında bulunsun.
Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor,
ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun.
Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir
okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olcak ki,
bırak patronlar seni kovsun!
Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça,
(bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.
Burada güzel çaylar var. Bu ar alar senin için çok önemli. Bitki
çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat
midene dostluk olsun.
Şuraya Youtube’dan müzikler, Bach dinle filan, koydum. Ama
müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.
Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına
yandığım, kırkına birden deva olsun.

Fakir kene, 2016

Birhan Keskin 001

İSKELEDE BİR ÇIRAK

Ne diyeyim allahım
ben sana biraz platoniğimdir biliyorsun.
Ben bu şüpheyi sırtıma yük edindim, öyle yürüdüm,
gocunmam da yükümden beni bilirsin.
Ama bunlar çok iştahlı allahım ve görüyorsun nasıl da dünyevi.
Bunlarmış senin kulların öyle diyorlar biz de kürenin üveyi.
Öyle mi?
Oysa allahım bilirsin ben en çok yeryüzünü,
ve başımı yatırınca toprağa, gökteki yıldızları da,
işte öyle allahım bilirsin çok güzel yapmıştın bu yeryüzünü.
Bizim köydeki gibi.
Allahım bunlar tokileri seviyor, betonları, hızlı trenleri.
Oysa ne acelemiz var, ben ki bunca agnostiğim yine de biliyorum
ordaysan nasılsa geleceğiz yanına geri.
Diyor ki, yasalar getirdim, gıcır gıcır, delik deşikti eskisi
Anlıyoruz ki yasalar dümdüz ediyor ciğerimizi
Diyor ki, yasaklar getirdim ama senin iyiliğine canımın içi
Diyor ki, üç beş ağacı kesmişim, indir bindir bütün yaz boyu,
keseriz tabii bunda ne var, diyor
Diyor, ben sana medeniyet getiriyorum tomar tomar.
İnsan önce bi minnet duyar.
Oysa allahım toprağa bassın ayaklarımız fena mı olur,
istiyoruz ki sokağımızda bir ağaç gölgesi.
Diyor ki, boynuzlu köprü yaptırdım gelip geçmeye
haliçin ortasına bak nası’ seksi.
Allahım sen bunlara akıl fikir ver diyeceğim ama
vardır senin bir bildiğin illa ki.
Allahım işte görüyorsun bunları, eyübün sabrı nedir,
rızanın fazladan şeftalisi ne?
Bilmiyor. Bilmiyor nedendir zeynebin yakarısı.
Ben ki sana bunca platoniğim ama canıma yetti artık
Yalla bak biz mi düşeceğiz hep iskelelerden
Başlarına yık şunların bu metropolleri.

Fakir kene, 2016

Birhan Keskin 002

KARDEŞ PAYI

Bana ekmeğin kabuğu
Sana steak sana fusion sana dünya mutfağı

Sana fitness sana ozon odalarında sağlık
Bana sokaklarda can havli bana biber gazı

Sana maldivler cote d’azur top ten holiday
Bana iş dönüşü nayrobi dolmuşu

Senin parmağına pırlanta, senin yüzüne tuscany ışığı
Alnıma kömür karası benim. Alnıma kara yazı

Sana sessiz sakin deniz orman manzarası şehrin içinde
Bana ev diye dört duvar çatı diye çınlayan bu ne

Sana şimdi, sana her gün, sana saturday night fever
Bana sonra bana sonra bana sonra

Demir beton cam çelik kafes senin
İçinde kardeşim bülbül benim

Bana sivri şeyler bu dünya, etimi delsin
Seni öldürmeyen allah hiç öldürmesin

Sana sunshine sana diamond göz alan
Bana her gece tepemde göz kırpan floresan

Bana demli bir çay, uzun efkar, geniş keder
Sana smoke sana malt viskiler sana rezerv

Sana dünya yetmez sana gökyüzüne merdiven
Bana ter için bu ten, bana bu can haybeden

Diyeceğim;
Tüm bedesten senin
olsa ne fayda benim

Fakir kene, 2016

Birhan Keskin 004

TAŞ

İlk benim yüzüme rastladınız, en eskisiyim buranın.

Karnıyım dünyanın. Yeryüzünün ağrısı bendedir.

Kum ve kayaç benim.

Issızlık bilgisiyim ben, sessizlik bilgisi.

Durmanın ve kalmanın büyük planıyım.

Her şeyi gördüm, her şeyi. Suyun gidişini,  ağacın çiçeklenişini.

Tekrar tekrar gördüm ben daha da görürüm. Büyük zaman,
benim.

Denizler dalgalar dövdü beni, sert rüzgarlar yurt bildi
zirvelerimi.

Kırıldım, söküldüm, ufalandım;  döndüm bitiştim tekrar kendime

açsan, kırsan, baksan; bütün yeryüzü, her zerremde.

Taş taşıdım, içim kendimden yorgun benim, dilim çok uzun bir
yankı.

En eskisiyim ben buranın.

Fakir kene, 2016

Birhan Keskin 003

Kıyı dolguları ve su baskınları…

Ali Rıza Avcan

Bu yazıyı yazdığım şu an İzmir’de kentin büyük bir bölümü kuvvetli bir fırtınanın etkisi altında… Birinci Kordon, Alsancak, Pasaport gibi sahil kesimi bu fırtına ile azgınlaşan dalgaların getirdiği su baskınlarıyla teslim alınmış durumda… Sabahın ilk saatlerinde sefer yapan deniz araçlarının iskelelere yanaşamayıp geriye döndüğü, vapurlardaki insanların büyük bir heyecan içinde korkulu anlar geçirdiği söyleniyor… Kentteki deniz ulaşımı şu an itibariyle durdurulmuş olsa da yollardaki araçlar ve insanlar sular içinde bir yerden bir yere gitmede zorlanıyor ve benim gibi randevularını iptal ediyorlar…

Kentin birçok semti kuvvetli yağış hatta dolunun yıkıcı etkisini yaşıyor… Sahillerde milyonlarca liraya yapılan birçok yatırım ve tuzlu sular altında kalan bitki ve yeşil alanlar zarar görüyor…

İzmir'de fırtına

Bu durumu yaşayanlar ya da görenler ise tepkilerini sosyal medyada dile getirip bunun  nedenini ya takdir-i ilahiye ya da plansız, programsız kentleşmeye; özellikle de kıyılarda yapılan hesapsız kitapsız dolgulara bağlıyorlar…

Yaşananlardan küresel ısınmayı sorumlu tutanlar olduğu gibi denizden kaynaklanan su baskınının mevsim ortalamalarının üstündeki rüzgar ve yağışlar nedeniyle ortaya çıktığını, bunun beklenmeyen doğal bir yıkım olduğunu söyleyenler de var. 

Tabii ki bir de benim gibi bu sorunu kıyıda; özellikle de Alsancak bölgesinde olduğu gibi denizin yükselmesi durumunda deniz suyunun yağmur suyu kanallarıyla geri basmasına neden olan yetersiz atık ve yağmur suyu kanal sistemiyle her tür kıyıda hiçbir araştırma yapılmadan dolgu yapılmasına bağlayanlar da var. 

Karşımıza çıkan bu olağanüstü durumun bir yandan bir doğal yıkım olduğunu bilip kabul etmekle birlikte; bu derecedeki şiddetli fırtınaların yaşandığı bir coğrafyada denizin 60 santimetreye kadar yükselebileceğini söyleyen bilim insanlarını dikkate alarak önceden yeterli önlemlerin alınabileceğini ama alınmadığını, deniz suyunu geriye basarak cadde ve sokakların su içinde kalmasına neden olan yetersiz atık ve yağmur suyu sisteminin daha iyi hale getirilebileceğini ama getirilmediğini de söyleyenler var.

Örneğin konuştuğumuz bilim insanları, uzmanlar ve başvurduğumuz bilimsel kaynaklar bize İzmir Körfezi kıyılarında 19. yüzyıldan bu yana yapılan bütün dolguların ya da kıyıları deniz taşkınından korumak için alınan önlemlerin deniz suyu akıntılarıyla dalga dinamiğinin dikkate alınarak yapılmadığını, bu tür müdahalelerin şiddetli rüzgarın etkisiyle körfezde oluşan büyük dalgaların sapmasını, yansımasını, dönmesini, kırılmasını ya da sığlaşma nedeniyle sönümlenmesini dikkate almadan yapıldığını söylüyorlar. 

DSC_9589

Önce 15. yüzyılda iç limanın doldurulması suretiyle Konak Meydanı ile Kemeraltı’nın büyük bir kısmının oluşması; ardından 17. ve 18. yüzyıllarda dolgu işlemine yer yer devam edilmesi ve 1867 yılında başlatılan büyük İzmir Limanı ve Rıhtımı Yapımı inşaatıyla Konak Meydanı’ndan Alsancak’a kadar uzanan 3,5 kilometre uzunluğunda ve 230-250 metre genişliğindeki bir alanın doldurularak Birinci Kordon’un oluşturulması körfezin kıyısında görülen ilk büyük müdahalelerdir.

Hatta bir söylentiye göre, İzmir Limanı ve Rıhtımı Yapımı inşaatı 1867 yılı Kasım ayında bir denizaltı depremi sonucunda ortaya çıkan büyük dalgaların etkisi ile mevcut tesislerin kullanılamaz hale gelmesi üzerine başlatılmıştır. 

Cumhuriyet döneminde ise gerek Karşıyaka gerekse Göztepe-Güzelyalı sahilleri bir çok kez yol ya da park yapmak amacıyla doldurulmuş; böylelikle kıyıdaki bir çok ev ve köşk denizi uzaktan seyreder hale gelmiştir.

Bu kentin gördüğü en büyük dolgu operasyonlarından biri de Burhan Özfatura‘nın İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde Cumhuriyet Meydanı ile Alsancak Limanı arasındaki Birinci Kordon’un, Osmanlı döneminde doldurulmuş olmasına karşın otoyol yapmak amacıyla yeniden doldurularak genişletilmesi ve bu dolgunun Ahmet Piriştina‘nın belediye başkanı olmasından sonra iptal edilerek yeşil alana dönüştürülmesi suretiyle gerçekleştirilmiştir.

Körfez kıyılarının doldurulması işlemine -ne yazık ki- bugün de devam edilmekte; Mustafa Kemal Sahil Bulvarı’nda imar planı değiştirilmeden ve kıyı kenar çizgisi onayı alınmadan, Karşıyaka sahilinde ise daha büyük anıt yapma sevdası ile denize verilebilecek zararlar dikkate alınmadan kıyı dolgusu yapılmaktadır.

Yaşadığımız ve gördüğümüz kadarıyla bu kentin, -hangi siyasi partiden olursa olsun- tüm belediye yönetimleri tarafından gerçekleştirilen kıyıların doldurması eylemi, aslında kamulaştırma yöntemiyle edinemedikleri alanları daha ucuz ve kolay elde etmek amacıyla sıklıkla kullandıkları bir yöntem olmuştur.

Oysa bu yöntemle doldurulan bir deniz ve onun etkileşim içinde bulunduğu sahillerinde suyun kalitesinde, üst ve alt akıntılarında, dalga hareketleriyle parametrelerinde (dalga profili, boyu ve yayılma hızı) ve dalga tırmanma yüksekliğinde yaratacağı tüm olumlu ya da olumsuz etkiler projeler hazırlanırken bilimsel olarak araştırılmalı, analiz edilmeli ve bugün yaşadığımız sıkıntıları yeniden yaşamamak için gereken tüm önlemleri önceden almamız gerekmektedir.

26196324_1476994089065766_8978094507215547092_n

Örneğin bugün yaşadığımız sorun açısından çok önemli bir konu olan belirgin dalga yüksekliğinin doğru ölçülmesi birçok bilim insanına göre kıyı dolgularını koruyan duvarların tasarımı açısından çok önemlidir. Çünkü belirgin dalga yüksekliği, seçilen deniz bölgesinin dalga ölçümleri sayesinde yüksekliğine göre büyükten küçüğe doğru sıralanan dalgaların en yüksek ilk üçünün ortalaması alınarak bulunur. Ölçümler sonucu bulunan dalga periyotu, dalga yüksekliği ve dalga yaklaşım açısı kıyı duvarını boyutlandırmada gerekli olan parametrelerdir. 

Ayrıca dolgu öncesinde yapılacak araştırmalar sırasında kıyılara yapılacak mahmuzlarla iskele, duvar ve dalgakıranların yeterli düzeyde olması, sığ sahil kesimlerinin dolgu yapılmak suretiyle derinleştirilmemesi gerekmektedir.

Bilimsel ölçekte ve pratik düzlemde olması gerekenler bu olmakla birlikte 2012 yılından bu yana İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından İzmir Körfezi kıyılarında uygulanmakta olan “İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi” kapsamında yapılan bir çok deniz dolgusunda, sahil bandı çalışmalarında bu tür araştırmaların yapılmadığı, Mustafa Kemal Sahil Bulvarı ile Karşıyaka sahilinde yapılan dolgularda bilimin gereği olan bu kurallara uyulmadığı görülmektedir.

Mustafa Kemal Sahil Bulvarı’ndaki alt geçidin yapımında yağışlı havalarda geçidin hem yağmur hem de deniz suyuyla dolmuş olması bunun en güzel ve somut örneğidir.

Ayrıca belediye yetkilileriyle yaptığımız özel görüşmelerde, içme suyu şebekesindeki % 31 oranındaki kayıp ve kaçağın en büyük nedeninin, sahil bandındaki şebekeden denize karışan içme suyundan kaynaklandığı ifade edilmekte; böylelikle kıyı ile deniz arasında güvenilir bir bandın bugüne kadar yaratılamadığı itiraf edilmektedir.

Evet, sonuç olarak İzmirli yerel yöneticilerimizin her yağış ya da sel sonrasında bir mazeret olarak söyledikleri “mevsim ortalamalarının üstünde” bir yağmur ya da dolu yağmış, rüzgar görülmemiş bir hızla esmiş, dalgalar metrelerce yükseğe çıkmış olabilir ve bu olağanüstü koşullar belediyelerimizin kusuru olmayabilir…

İzmir'de fırtına

Ama bir de ihmal edilmemesi gereken doğa var… Kendine yapılanları kısa planda kabul eder gibi gözüken; ama uzun vadede reddedip aslına dönmek isteyen, kendi ritmi ile akıp kendini yenilemek isteyen bir doğa var…

Biz doğayı ne kadar unutsak ve ona rağmen yaptıklarımızla bir zafer kazandığımızı sansak da; o hep orada olacak ve kazanacak…

O nedenle, bugünkü yazımızı Doğa Derneği‘nin kurucusu başkanı Güven Eken’in bugün bu seller, bu yağışlar nedeniyle paylaştığı güzel bir sözü ile bitirmek istiyorum:

Doğada sel yoktur. Özgürce akan dereler, ırmaklar ve bereketli kolları vardır.”


Yararlanılan Kaynaklar

Atay, Ç. (1978), Tarih İçinde İzmir, Tifset Basım ve Yayın Sanayi A. Ş., İzmir.

Dean, R.G., Darymple R.A. (2001) Coastal Processes, Cambridge Üniversity Press, U.K., 475. 

Durmuş, Cem (2007), Mersin Bölgesi Kıyı Koruma Yapılarının İncelenmesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Çukurova Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Adana.

Yarıcı, A. (2009) – “Kentimizde Su Taşkınlarının Meydana Geliş Sebepleri ve Çözümler“, (TMMOB) Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği 1. Kent Sempozyumu, 8-10 Ocak 2009, İzmir. 

Sözlük’ten: Yaşam Kalitesi ve Kentsel Yeşil Alanlar*

Handa Türkoğlu, Elif Kısar Koramaz

Bireylerin yaşantısını oluşturan mevcut koşullar ve kaynaklar ile bireylerin bu koşullara yönelik beklenti ve değerlendirmelerinin karşılıklı etkileşimi sürecinde oluşan yaşam kalitesi, merkezi ve yerel yönetimlerin gündemlerinde yer almakta, akademi-özel sektör-kamu işbirlikleri çerçevesinde gerçekleştirilen araştırmalarla daha iyi yaşam koşullarının sağlanmasına yönelik politikalar belirlenmekte ve uygulamalar gerçekleştirilmektedir. 

Urban Redevelopment Project at Tainan Main Station Area by Maxthreads04

Çok boyutlu bir kavram olan yaşam kalitesi, kentsel çevreyi ve kent yaşantısını oluşturan tüm unsurlardan etkilenmekte, kentsel çevrelerde yaşam kalitesi düzeyini arazi kullanım özellikleri, mekan organizasyonları, kent yönetimi ve kentsel hizmetlerin sunumlarına ilişkin özellikle ile kent halkının bu unsurlardan yararlanma düzeyleri ve memnuniyetleri şekillendirmektedir. Kentsel çevrelerin mekansal ve işlevsel birer bileşeni olan ve başlıca alanlar ve hizmet sunumları arasında yer alan kentsel yeşil alanlar, yaşam kalitesinin ölçütlerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Kentsel alanlarda, halkın rekreasyon gereksinimlerinin karşılanması amacıyla oluşturulmuş farklı ölçek ve niteliklerdeki park alanlarını içeren kentsel yeşil alanlar, ekolojik, fiziksel, toplumsal ve rekreasyon işlevleri ile kentsel çevrelerde yaşam kalitesinin yükseltilmesine katkı sağlamaktadır. Ekolojik boyutta, yeşil alanlar hava kalitesinin iyileştirilmesi, gürültü kirliliğinin önlenmesi, fiziksel çevre denetiminin sağlanması gibi işlevleri aracılığıyla doğal çevre kalitesini olumlu yönde etkilemektedir. Yapı ve nüfus dağılımını dengelemek, kentin gelişimini yönlendirmek ve sınırlamak, kente estetik değer katmak gibi fiziksel işlevleri ile yeşil alanlar, fiziksel çevre kalitesine katkı sağlamaktadır.

Tüm kentin kullanımına açık kamusal alanlar olma özelliğini taşıyan yeşil alanlar, sosyal etkileşimin sağlanması ve sosyal ilişkilerin geliştirilmesine yönelik olanaklarıyla toplumsal işlevlerini gerçekleştirmektedirler. Kent halkının ayrım gözetmeksizin ve ekonomik kısıtlara bağlı olmaksızın kullanımına açık olan yeşil alanlar, kullanıcıların yakın çevreleriyle ilişki kurmasını ve kent halkının aidiyet ve sahiplenme duygularının gelişmesini sağlamaktadır. Yeşil alanların toplumsal işlevleri, yaşam kalitesinin yükselltilmesi ve sürdürülebilirliğinde önem taşıyan aidiyet, sahiplenme duygularının oluşturulması, sosyal bütünleşmenin sağlanması ve sosyal ağların geliştirilmesinde etkili olmaktadır. 

Yeşil alanların fiziksel ve ruhsal sağlıkla ilişkili işlevleri ise toplumsal sağlık boyutunda fayda sağlayarak yaşam kalitesine katkı sağlamaktadır. Ruhsal sağlık alanında, özellikle yeşil alanların psikolojik işlevleri etkili olmakta, açık ve doğal alanlarda bulunmak, doğayla temas etmek, stres ve duygu bozukluklarını olumlu yönde etkilemektedir.

Fiziksel sağlık alanında ise yeşil alanların rekreasyon işlevleri ve sundukları fiziksel aktivite olanakları ön plana çıkmaktadır. Özellikle konut çevresinde fiziksel aktivite açısından uygun koşulların sağlanması, fiziksel aktiviteyi engelleyici sosyal ve ekonomik kısıtların giderilerek fiziksel aktivite alışkanlığının yaygınlaştırılması, toplumsal sağlık düzeyinin yükseltilmesi açısından önem taşımaktadır. Yeşil alanlarda fiziksel aktivite yapmak, bireylerin kişisel sağlıklarından memnuniyet düzeylerini yükselterek yaşam kalitesinde etkili olmaktadır. Diğer yandan fiziksel aktivite alışkanlığının yaygınlaştırılarak fiziksel aktivite düzeyinin arttırılması fizyolojik sağlık sorunların engellenmesi açısından önem taşımaktadır. Özellikle konut çevresinin mekansal ve sosyal özelliklerinin fiziksel aktivite açısından uyumlu olması yaşam kalitesinin yükseltilmesinde etkili olmaktadır. Bu noktada, konut çevresinde yer alan yeşil alanların, çevresindeki sokakları ve yaya yollarını de içerecek şekilde bir bütünlük içerisinde ele alınarak yürüyüş ve koşu aktivitesi başta olmak üzere diğer fiziksel aktivite türlerine yönelik düzenlenmesi önem taşımaktadır. Diğer yandan, bireylerin yaşadıkları çevredeki komşularından ve ailelerinden aldıkları sosyal destek fiziksel aktivite konusundaki istekliliklerini ve özgüvenlerini olumlu yönde etkilemektedir. Bu unsurların gerçekleştirilecek sosyal programlarla da yaygınlaştırılması söz konusudur.

Yeşil alanların tanımlanan bu işlevleri, hem kaliteli yaşam alanlarının ve sağlıklı sosyal çevrelerin oluşmasında etkili olmakta, hem de bireylerce yaşanılan çevrenin mekansal ve sosyal özelliklerinin daha olumlu algılanmasında rol oynamaktadır. Dolayısıyla kentsel çevrelerde gerek yeşil alanların varlığının ve bulunduğu çevreyle bütünleşme düzeyinin, gerekse de rekreasyon amaçlar doğrultusunda kullanımları aracılığıyla sağladıkları toplumsal faydalarının ve sağlık alanındaki faydalarının yaşam kalitesinin yükseltilmesi açısından katkı sağladığı görülmektedir.

image (1)
“Yeşil teknoloji” ile boyayıp sorunu çözebilirsiniz…

Kamu hizmetleri arasında yer alan kentsel yeşil alanların oluşturulmasında her ne kadar eşitlik ilkesi temel teşkil etse de, kent genelinde yeşil alan varlığı ve kent halkının yeşil alanlardan yararlanma biçimleri ve düzeyleri eşit olmamaktadır. Yeşil alan özellikleri ve sağladıkları faydalarla ilişkili olarak yaşam kalitesi düzeyi, farklı niteliklerdeki konut alanlarında yaşayan sosyo-ekonomik gruplar açısından farklılık göstermektedir. Yeşil alanların yaşam kalitesinin yükseltilmesine yönelik katkıları, özellikle düşük gelir grubundakilerin yaşadığı kentin çeperlerinde yer alan düzensiz gelişmiş konut alanları açısından önem taşımaktadır. Özellikle toplumsal ve mekansal bütünleşme açısından dezavantajlı grupların yaşadığı konut alanlarında, kentsel yeşil alanların niteliklerinin ve niceliklerinin geliştirilmesi ve yeşil alan kullanım alışkanlığının yaygınlaştırılması yönünde yapılacak düzenlemeler, yaşam kalitesinin yükseltilmesi açısından bir fırsat oluşturmaktadır.


* Kentsel Planlama Ansiklopedik Sözlük, Melih Ersoy, Ninova Yayıncılık, İkinci Basım, Nisan 2016, s. 474-475

 

 

 

 

 

 

İZBAN için kamulaştırma yapılmış olsaydı ne olurdu?

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu uzunca bir süredir İzmir’in Türkiye’nin en uzun raylı sisteme sahip kenti olduğunu belirterek bütün bu sistemin merkezi yönetimden tek bir kuruş para alınmadan, sadece belediyenin kendi olanaklarıyla yapıldığını ifade ediyor.

Nitekim yakın zamanda sonuçlanan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın tanıtımı amacıyla yapılan toplantıda ve Son Söz TV’de katıldığı son programda “Başka kentlerin metroları, raylı sistemleri merkezi hükümet tarafından yapılırken, biz kendi yağımızla kavrulup 11 km raylı sistemi 170 km’ye çıkarmışken, bizden yetki ve imza desteğinin bile esirgenmesini bu vesileye İzmirli hemşerilerimle paylaşmak istedim. Bu konularda fazla konuşmak istemediğimi, iş odaklı çalıştığımı biliyorsunuz. Ama zaman zaman bazı konuların paylaşılmasının yararlı olduğunu düşünüyorum” diyerek bütün bu 170 kilometrelik raylı ulaşım sistemini kendi olanaklarıyla yaptıklarını ifade etmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın bu demecini değerlendirmeden önce toplam uzunluğu 170 kilometre olarak ifade edilen raylı ulaşım sistemini, İzmir Metro ile İZBAN’ın verdiği resmi bilgilere göre gözden geçirelim:

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şirketi İzmir Metro’nun verdiği bilgiye göre şu an Fahrettin Altay-Evka3 hattında çalışmakta olan 17 istasyonlu hattın toplam uzunluğu 20 kilometredir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü’nün (TCDD) % 50 + %50 ortaklığıyla kurduğu İZBAN’nın verdiği bilgiye göre şu an Selçuk-Aliağa hattında işletilmekte olan 40 istasyonlu İZBAN hattı ise toplam 136 kilometre uzunluğundadır.

Bu iki hattı birleştirdiğimizde bulduğumuz rakam ise 156 kilometredir.

Bu uzunluğa yine şu an itibariyle Alaybey-Ataşehir hattında işletilmekte olan 8,83 kilometre uzunluğundaki 14 duraklı Karşıyaka tramvayını eklediğimizde toplam uzunluk 164,83 kilometreyi bulmaktadır. 

Henüz Fahrettin Altay-Halkapınar güzergahında inşa edilmekte olan 12,83 kilometre uzunluğundaki 18 duraklı Konak tramvayını dikkate aldığımız ise bu uzunluk 177,66 kilometreye ulaşmaktadır.

haber372_0

Bu hesaptan da anlaşılacağı üzere, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu 170 kilometrelik hattan söz ederken henüz yapım aşamasında olması nedeniyle işletmeye alınmamış olan Konak tramvayını bu hesaba dahil etmektedir.

Bu durumda metro, hızlandırılmış tren ve tramvay hatlarından oluşan sistemin % 77’sinin hızlandırılmış trene (İZBAN), % 11’nin metroya (İzmir Metro), geriye kalan % 12’sinin ise henüz bitmemiş kısımlarıyla birlikte İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait tramvay sistemine ait olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bildiğimiz kadarıyla toplam raylı ulaşım sisteminin 3/4’ünü oluşturan hızlandırılmış tren, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Devlet Demiryolları’nın (TCDD) % 50 + % 50 oranında ortak oldukları İZBAN tarafından işletiyor.

Bu iki resmi kuruluş arasında yapılan anlaşmaya göre hızlı tren sisteminin üzerinde çalıştığı mevcut demiryolu hattının mülkiyeti Devlet Demiryolları’na (TCDD) ait olup; aynı hatta İZBAN dışında Devlet Demiryolları’na (TCDD) ait yük ve yolcu trenleri de çalışmaktadır.

Hızlandırılmış trenin kullandığı 136 kilometre uzunluğundaki demiryolu hattının Devlet Demiryolları’na ait olup kira karşılığında İZBAN’ın kullanımına tahsis edilmesi aslında, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun iddia ettiğinin aksine merkezi yönetimin kent içi toplu ulaşıma sunduğu büyük bir olanak, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ve İzmir’e yapılmış bir yardımdır.

Resim1
Çift hatlı demiryolundaki kamulaştırma sınırı genişliği

Çünkü İzmir gibi büyük bir kent içinde oldukça uzun bir demiryolu hattının açılmasındaki en önemli ve büyük harcama kaleminin kamulaştırma bedelleri olduğunu ve bu çerçevede Aliağa-Alsancak-Selçuk hattındaki mevcut çift hatlı demiryolunun her iki yanındaki kamulaştırma koridorlarının genişliğini düşündüğümüzde; mevcut demiryolu hattı dışında çift hatlı ikinci bir koridorun açılmaya kalkılması durumunda kamulaştırılacak milyonlarca metrekare büyüklüğündeki arazi ya da arsa karşılığında rayiç değerler üzerinden ne kadar büyük miktarda ödeme yapılacağı ortaya çıkacaktır. 

İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü arasında İZBAN gibi başarılı ortak bir işletmecilik modelinin oluşturulması sayesinde böylesi bir kamulaştırma bedelinin ödenmesi gibi gereksiz bir harcamadan kaçınıldığı ve bu hizmet karşılığında hat kirası bedellerinin ödenmesi yoluna gidildiği dikkate alındığında; aslında merkezi yönetimin İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ve dolayısıyla İzmirliler’e önemli bir katkıda bulunduğu görülecektir.

izbanizmir

Bunu görmeden ya da unutmayı tercih ederek merkezi yönetimin raylı ulaşım sistemleri için yardım yapmadığını ya da katkıda bulunmadığını söylemek; -ne yazık ki- gerçeği yansıtmayan ve konu hakkında bilgisi olmayan İzmirliler’i yanıltmayı hedefleyen politik bir söylem olarak kabul edilmelidir.

Öte yandan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun yine aynı tanıtım toplantısı ve televizyon mülakatında yaptığı konuşmalarda İZBAN’ın taşıdığı yolcu sayısının arttırılması amacıyla hattın sadece kent içi toplu ulaşıma tahsis edilmesini, yük trenlerinin gece çalışmasını, şehirlerarası yolcu trenlerinin bu hattan çekilmesini ve Basmane Garı’nın Alsancak Garı gibi hizmet dışı bırakılmasını talep etmesini doğru bulmuyor ve bu durumun konuk geldiği yere sahip çıkıp ev sahibini kovmaya kalkanların tavrına benzetiyorum.

İZBAN hattının açıldığı 2010 yılından bu yana bu hattaki sinyalizasyon sistemini yapıp bir türlü hayata geçirememiş ve istasyonların güvenliğini sağlayamamış bir belediyenin, halkın Devlet Demiryolları (TCDD) tarafından karşılanan ulaşım ihtiyacını dikkate almaksızın sırf İZBAN’la taşınan yolcu sayısını arttırmak amacıyla tüm sistemi sahiplenmeye yönelik bu hamlesini doğru, adil ve uygulanabilir bulmadığım için bu kez aynı güzergahta kamulaştırma bedellerini de kendi bütçesinden ödemek koşuluyla ve -iddia ettiği gibi- kendi olanakları ile 136 kilometre uzunluğunda ikinci bir demiryolu hattı oluşturarak merkezi yönetimden tek bir kuruş almadan yatırım yapmanın ne anlama geldiğini görmesini istiyorum.

Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek

Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek – İlkel Birikim, Yönetimsellik ve Postkolonyal Kapitalizm (Rethinking Capitalist Development, Primitive Accumulation, Governmentality and Post-Colonial Capitalism)

Yazar: Kalyan Sanyal

Çeviren: Ali Karatay

Metis Yayınları, 1. Baskı, Ekim 2017, 318 sayfa


100654Yazar Hakkında: Kalyan Sanyal (1951-2012) Hindistan doğumlu iktisatçı. Uluslararası Ekonomi Araştırmaları Lisansüstü Enstitüsü’nde Kanada, Waterloo ve Notre Dame üniversitelerinde ziyaretçi öğretim görevlisi olarak çalışmalarda bulundu. Kalküta Üniversitesi İktisat Bölümü’nde profesör olarak araştırmalarına devam etti. The American Economic Review, Economical Rethinking Marxism gibi dergilerde yazılan, çeşitli derlemelerde makaleleri yayınlandı.


Tanıtım Yazısı: Kalkınma incelemeleri alanında çalışanlar son yıllarda, postkolonyal dünyadaki nüfusun kayda değer bir bölümünün sermaye mantığının yönettiği “modern ve dinamik ekonomi”nin dışında kaldığına dikkat çekiyor. Toplum dışına itilmiş insanlar, bu “artı insanlık”, sermaye dünyasının yanı başındaki enformel sektörde hayatta kalmaya çalışıyorlar. Dışlama ve marjinalleştirme olgusuna, neoliberalizm bağlamından da önce, postkolonyalizm bağlamında dikkat çekilmiştir. Gelgelelim, şaşırtıcı bir biçimde, bu olguyu teorik olarak postkolonyal kapitalist formasyonun siyasal iktisadıyla ilişkili biçimde ele almak için çaba gösterilmemiştir.

Sanyal’ın kitabı işte tam da böyle bir girişimin ürünü; postkolonyal dünyada kapitalist kalkınmayı kökten farklı bir biçimde düşünmeye çağırıyor bizi. Dışlama ve marjinalleştirmeyi kapitalizmin gelişiminin ayrılmaz bir parçası olarak öne çıkarıyor. Bilindiği üzere liberal, hatta Marksist teoriler, kapitalist azgelişmişliği sermayenin ekonomiyi kendi suretinde kökten dönüştürememesinin bir örneği olarak ele alırlar. Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek ise bu deneyimi tarihselci geçiş anlatısından kurtarmaya girişiyor; postkolonyalizm bağlamında azgelişmişliği kavramlaştırırken, bunun kapitalist kalkınmanın içinden kaynaklandığını öne sürüyor.

Partha Chatterjee’nin dediği gibi “önemli ve özgün bir teorik atılım” bu: Sanyal’ın argümanları yalnızca Hindistan gibi ülkelerde olup bitenlerle değil, modern dünyanın “kapitalizm” dediğimiz o her şeyi kuşatan niteliğinin anlaşılmasıyla da çok yakından ilgili.


İÇİNDEKİLER

Sunuş
Partha Chatterjee
Önsöz ve Teşekkür1 Giriş:
Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek

2 Deliler Gemisi

3 Kalkınma Olarak Birikim: Sermayenin Doğuşu

4 Kalkınmayı Özsüzleştirmek: Sermaye ve Yönetimsellik

5 Hegemonya Olarak Fark: Sermaye ve İhtiyaç Ekonomisi

6 Sonuç:
Postkolonyal Dünya İçin Yeni Bir Siyasi Tahayyüle Doğru

Kaynakça
Dizin

chains

 

Sunuş,

Bu satırları yazarken boğazım düğümleniyor. Kalyan Sanyal neredeyse kırk yıldır en yakın dostlarımdan ve entelektüel meslektaşlarımdan biriydi. Siyasetten sinemaya, şiirden siyasal iktisada kadar dünyadaki hemen her şey hakkında muhabbet edip tartışmışlığımız var. Tuttuğumuz futbol takımının gidişatını birlikte takip ettik, Marx ve Hegel okuma gruplarının haftalık toplantılarına hiç aksatmadan birlikte katıldık, siyasi gösterilerde birlikte yürüdük ve Kalküta Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde birkaç yıl birlikte çalıştık. Jilet gibi keskin zekâsı ve gemlenmez nüktedanlığı, Kalyan’la beraber geçirdiğim her ânı renklendirdi. Son birkaç aydır, kanser yüzünden onu bu kadar zamansız kaybettiğimizden beri, kim bilir kaç kere okuduğum bir haber veya makale hakkında ne düşündüğünü sormak için elim gayriihtiyari telefona gitmiştir. Hem zihin açıcı hem de eğlenceli cevaplar verirdi kesin.

Kalyan Sanyal iktisatçı olarak, uluslararası ticaret teorileri alanında uzman olarak itibar sahibiydi; yayımladığı akademik çalışmalarının çoğu bu alandaydı. Fakat 1980’lerden itibaren, sessizce ve metodik bir şekilde, çoğu profesyonel iktisatçının hakkında pek bir şey bilmediği bir literatürle haşır neşir olmaya başladı. Marx’a ve Marksçı iktisat geleneğine ayağını sağlam basıp, kolonyal ve postkolonyal Hindistan’ın siyasi tarihi hakkındaki yeni eleştirel literatüre merak sardı. Benimle sık sık Subaltern Studies’deki yazılarımız hakkında tartışıyor, genelde madun siyasetinin özerkliğine dair iddialarımızın veya elit milliyetçilik eleştirimizin siyasal iktisatta ikna edici bir temeli olmamasından dem vuruyordu. Hatta 1989’da Kalküta’da düzenlenen Madun Çalışmaları Konferansı’nda bu konu üstüne bir sunum yapmıştı. Şimdi şimdi fark ediyorum da, Hindistan kentlerinin gecekondu mahallelerinde ve sokaklarında var olan kayıtdışı/enformel ekonomi ve siyasi toplum dünyasını incelemeye başlamam biraz da onun vesilesiyle oldu. Sanyal bazı öğrencileriyle birlikte enformel üretimin ve emeğin siyasal iktisadını çalışmaya başladı. 2005’te Kapitalist Kalkınmayı Yeniden Düşünmek’in taslağını verdi bana. Hatırlıyorum da, taslağı okuyunca, argümanlarının kapsamına ve gücüne, dahası onlarca yıldır iyice içine gömüldüğüm bir literatüre bu kadar hâkim olmasına ve son derece özgün değerlendirmelerine hayran kalmıştım. Kitap yayımlanmadan önce de sonra da hakkında ne kadar çok tartıştığımızı tahmin edersiniz. Kitap, yayımlandığından beridir, hem Hindistan’da hem de yurtdışında postkolonyal kalkınma üstüne eleştirel literatüre büyük bir katkı olarak değerlendiriliyor.

Bir keresinde Sanyal’la kitap hakkında resmi bir tartışma yürütme fırsatı buldum. Bu tartışma önce Bengalce olarak Kalküta menşeli Baromas dergisinde yayımlandı (2007), ardından Sanyal’ın Bengalce kitabı Sat Satero’ya dahil edildi (2011). Kitabın elinizdeki edisyonu vesilesiyle, bu tartışmanın bellibaşlı noktaları üstünde durmak istiyorum.

Sanyal’ın özellikle vurguladığı üzere, kitabının temel argümanı, postkolonyal kalkınmanın –o güne kadar çoğumuzun düşündüğünün aksine– kapitalizm öncesinden kapitalizme bir geçiş olarak görülemeyeceğiydi. Gelgelelim bu söylediği, Solun belirli kesimlerinin öne sürdüğü bir argümanı yeniden gündeme getirmekten ibaret değildi; yani Hindistan ekonomisinin çoktan kapitalist bir ekonomiye dönüştüğünü, belki de kolonyal dönemin sonlarından beridir kapitalist bir ekonomi olduğunu kastetmiyordu. Daha temel bir iddia ortaya atıyordu: Çağdaş postkolonyal kapitalizm devrimci değildir, kapitalizm öncesini kendi suretinde dönüştürmez; tam tersine, sermayenin alanına girmeyen emek ve üretim tarzlarını genellikle muhafaza eder, bazen de yaratır. Küreselleşme çağında kapitalizmin yeni bir aşaması denip geçilemez buna. Tam tersine, Marx’ın sermayenin ilkel veya ilk birikimine dair izahatının dışarıda bıraktığı bir şey ancak şimdilerde, postkolonyal kalkınma fenomeninde görünür hale gelmektedir. Öyleyse dışarıda kalan bu şey nedir?

Marx ilkel birikimi, hem Grundrisse’de hem Kapital’de, ilk üreticiyi –köylü veya zanaatkâr– üretim araçlarından ayıran bir süreç olarak tasvir etmiştir. Zanaatkâr sermayenin dolaşımına dahil edilirken, emeğini istihdam etmenin her türlü aracından yoksun kalan köylü kapitalist üretimde ücretli emekçi haline gelir. Bu dönüşüm tamamlanınca sermaye kendine yeterli hale gelir ve sermayenin dışı diye bir şey kalmaz. İlkel birikim sürecinde üretim araçlarını kaybeden bütün bu ilk üreticiler kapitalist üretim tarafından massedilemezse ne olur peki? Burada bahsedilen, kapitalistler tarafından istihdam edilmeyi bekleyen yedek sanayi ordusu değil, kapitalist üretim alanına hiç sokulamayan ve ister istemez sermaye dışı bir unsur olarak var olması gereken artı emek gücü havuzudur. Sanyal okurlarına Marx’ın Kapital’inin bu olasılıktan bahsetmediğini hatırlatıyordu. Peki ya Amerika kıtaları, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika’nın yerleşimci sömürgelerine göç eden milyonlarca mülksüz köylü? 19 ve 20. yüzyılın bitmek bilmez Avrupa savaşlarında seferber edilip en önde ölüme sürülen binlerce (belki de milyonlarca) köylü? 19. yüzyıl Avrupası’nda kıtlıklar ve salgınlar nedeniyle ölen binlerce insan? Bu milyonlarca mülksüz köylü ve zanaatkâr, kapitalizm öncesi geçmişin somut kalıntıları olarak ama kapitalist üretim alanı dışında, bir şekilde ayakta kalsaydı ne olurdu peki? Hangi açılardan sermayenin şimdisinin bir unsuru ve yine de onun dışı olarak tanımlanırlardı?

Sanyal’a göre muteber bir postkolonyal kapitalizm izahatı, bu soruyu yanıtlamaktan kaçınamaz. Kitlesel göçler, zorla askere alma ya da kıtlık veya salgınların ölümlere yol açması gibi seçenekler geçerli değil artık. Öyleyse ilkel birikimin sonucu olan ama sermayenin dolaşımı içinde massedilemeyen bu artı emek gücüne ne oluyor? Marx’ın Kapital’inin teorik çerçevesi dahilinde bu sorunun yanıtı bulunamaz. Sanyal’a göre bu sorunun yanıtlanması için, kapitalizm öncesi üretim tarzlarının kapitalizme dönüşümü süreci olarak geçiş süreci fikrinin terk edilmesi gerekmektedir. Buna göre ilkel birikim, yalnızca kapitalizm öncesi üreticileri ve onların üretim araçlarını sermayenin dolaşımına dahil eden değil, aynı zamanda sermayenin dışında bir alan yaratan bir süreç olarak görülmelidir. Peki sermaye dışarıda olan ile ne yapar? Dışarıda bırakılanlar hayatta kalmak için ne yapar? Postkolonyal kapitalizmin gündeme getirdiği sorulardır bunlar.

Sanyal’ın tespit ettiği ilkel birikimden kaynaklanan bir gereksiz artı nüfus sorunu bizzat kapitalist sistemin kendisini etkilerken, bu sorunun geçerliliğini belirleyen bir tarihsel bağlam da vardır. Sanyal’a göre bu sorunun geçerliliği, sermayenin ekonomik mantığı içinden değil, değişen siyasi bağlam tarafından tesis edilir. 18. veya 19. yüzyılda sermayeye gereksiz artı emek nüfusuna göz kulak olma gibi bir sorumluluk yüklenmiyordu. Bu insanlar gönüllü olarak veya zorla (aradaki fark genellikle açık değildi) göç edebilir ya da savaşlarda veya kıtlıklarda ölebilirlerdi. Sermayenin katı bir biçimde ekonomik olan mantığına göre bu artı nüfus, yedek sanayi ordusundan farklı olarak, sermayenin alanı dışındaydı. Sermayenin bu nüfusa gerçekten de hiç ihtiyacı yoktu, akıbetini zerre umursamıyordu. Bu ekonomik mantığa göre, postkolonyal ülkelerde kapitalist üretim için de aynı durum söz konusu olmalıydı. Fakat o arada bir şey değişti: postkolonyal kapitalizmin içinde geliştiği siyasi bağlam. Kolonyalizm karşıtı milliyetçilik, halk egemenliği, yurttaşlık hakları ve insan hakları, hatta demokrasi fikir ve pratiklerinin yaygınlığı göz önünde bulundurulursa, bugün siyasi rejimlerin hiç olmazsa nüfusunun hayatta kalmasını güvence altına almaya çalışma sorumluluğundan kaçınması mümkün değildir artık. Böylece Sanyal sermayenin alanı dışında bir geçimlik ekonominin yaratılmasına işaret eder. İlkel birikimin büyük ölçüde yok ettiği eski kapitalizm öncesi ekonomi değildir bu. Enformel ekonomi adı altında gayet uygun biçimde bir araya getirilen çeşitli biçimleriyle, yepyeni bir varlıktır.

Sanyal kitabında gereksiz artı nüfusun siyasi idaresini, ilkel birikimin tersine çevrilmesi olarak tanımlıyor. Sohbet ederken, bunun bazı bakımlardan çok da doğru bir tanım sayılamayabileceğini söyledim, çünkü ilkel birikim gerçekten de tersine çevriliyor değildi: Mülksüzleştirilmiş köylüye toprağı geri verilmiyordu veya sabık zanaatkâr eski zanaatına dönmüyordu. Mali sübvansiyonlar, yoksulluğu ortadan kaldırmaya yönelik programlar veya mikro-krediler gibi piyasa temelli girişimler yoluyla yapmaya çalışılan, ilkel birikimin sonuçlarını tersine çevirmekti. Sanyal bunun kendi görüşlerinin daha doğru bir tasviri olduğuna katılıyordu. Bunun için devlet müdahalede bulunuyor, kapitalist büyüme ekonomisinin kârlarının belli bir kısmını geçimlik ekonomiye aktararak postkolonyal sermayeye meşruiyet sağlamaya çalışıyordu.

Kalkınma iktisadının kapitalist bir endüstride istihdam edilemeyen bir artı nüfusun koşullarını iyileştirmeye yönelik son dönem eğilimi, sosyalizm denemelerinin –bilhassa Çin’de– başarısızlığa uğraması nedeniyle mümkün hale geldi mi diye sorduğumda, Sanyal ilginç bir noktaya parmak bastı. Kalkınma iktisadı 1950’lerden beri, ABD’li iktisatçıların öncülüğünde, kalkınma sürecini depolitize edip teknik uzmanların himayesine sokmaya çalışıyordu. Üçüncü dünyadaki kitlesel işsizlik ve yoksulluğun tehlikeli sınıfların yükselişine ve komünist hareketlerin başarıya ulaşmasına neden olabileceği yönündeki Soğuk Savaş kavrayışının sonucuydu bu. Komünizm tehdidi geriledi belki ama tehlikeli sınıflar korkusu devam ediyor. Komünizm öcüsünün yerini, insan haklarını koruma lafları almış durumda. Fakat uzmanların idaresindeki depolitize edilmiş bir alan olarak kalkınma, bir akademik disiplin olarak doğumundan beri kalkınma iktisadının örtük ideolojisi olmuştur. Sanyal’ın söylediklerine bakılırsa, gereksiz artı nüfusun yarattığı sorunu, sosyologlar, etnologlar ve kent coğrafyacılarının yazdıklarını okuyuncaya kadar açıkça görememiş olmasının nedeni de buydu.

İlkel birikimin milyonlarca köylü ve zanaatkârı mülksüzleştirmekle beraber kapitalist ekonomide massetmemesi, postkolonyal kalkınma stratejilerinin radikal bir eleştirisini üretebilirdi. Fakat bu imkân, çoğu üçüncü dünya ülkesinde geniş çaplı yönetimsellik tekniklerinin hızla artmasıyla bir kenara atıldı. Kalkınma iktisatçıları 1970’lerden itibaren bunu öne çıkan bir olanak olarak görmeye başladı. Amartya Sen gibi iktisatçılar hükümetleri ve uluslararası örgütlenmeleri kapitalist büyümenin kurbanlarını siyasi olarak idare etmek için gereken yeni bir kalkınma pratiğine ikna etmekte başı çekiyordu. Yoksulluğun idaresi büyümenin idaresinin ayrılmaz bir parçası haline gelmelidir.

0001725199001-1

Yedek sanayi ordusundan farklı olarak gereksiz artı nüfus, kalıcı olarak dışlanmış, kapitalist üretim alanı dışında bir nüfus muamelesi görüyor artık; bu nüfus için ayrı bir altekonomi yaratıp sürdürmek gerektiği düşünülüyor. Genelde enformel ekonomi başlığı altında değerlendirilse de, Sanyal bu ekonomiyi ayrı bir sektör olarak ele alıp ihtiyaç ekonomisi diye adlandırıyor, birikimden ziyade geçim mantığıyla niteliyordu. Her kayıtdışı üretim veya hizmet birimi ille de Sanyal’ın tabiriyle ihtiyaç ekonomisinin bir parçası olacak diye bir şey yok – açıkçası bu kavramın Sanyal’ın kitabında yeterince tanımlanmadan ve analiz edilmeden kaldığını düşünüyorum. Eski öğrencileriyle birlikte giriştiği iş buydu: postkolonyal kapitalist kalkınmanın ürettiği bu altekonomiyi ampirik olarak tanımlamak ve yeterince teorileştirmek. Maalesef, araya ölüm girdi.

Bu kitabı ilk okuyuşumdan beri her gün, Kalyan Sanyal’ın gerçekleştirdiği teorik atılımın ne kadar önemli ve özgün olduğunu biraz daha güçlü bir biçimde fark ediyorum. Argümanlarının yalnızca Hindistan gibi ülkelerde olup bitenin değil, modern dünyanın “kapitalizm” dediğimiz o her şeyi kuşatan niteliğinin anlaşılmasıyla da yakından ilgili olduğuna hiç kuşkum yok.

Partha Chatterjee

20 Haziran 2013

Antropoloji Bölümü, New York Columbia Üniversitesi ve Sosyal Bilimler Çalışmaları Merkezi, Kalküta

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından, Aliağa, Bergama, Dikili, Foça, Kemalpaşa, Kınık ve Menemen ilçeleriyle Çiğli ilçesinin Gediz Deltası Sulak Alanı‘nı kapsayan bölümü için hazırlanan Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinin incelenip değerlendirilmesine ayırdığımız bugünkü yazımızda hazırlanan belge ile ortaya çıkan hedeflerin paydaşları, mevcut durum analizi ve katılımdan kaynaklanan sorunları hakkındaki görüş ve düşüncelerimizi paylaşmaya çalışacağız.

I – Hedef projelerle o projeleri uygulayacak paydaşlar arasındaki ilişkiler görev, yetki ve sorumluluk bağlamında yeterince incelenip tartışılmamıştır.

Yeraltı sularında yapay besleme barajlarının yapılması” ya da “yeraltı sularının yenilenebilir enerji kaynakları ile bütünleştirilerek kullanılmasının sağlanması” gibi projelerde yerel yönetimlerle üniversitelerin ve özel sektörün proje paydaşı olarak gösterilmesine karşın yeraltı sularının bulunup kullanılması konusunda görevli, yetkili ve sorumlu olan Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın ve ona bağlı birimlerin ya da “Çamaltı Tuzlası sınırları içinde yer alan kültürel değere sahip mevcut yapıların koruma altına alınması, tuz müzesinin oluşturulması ve Sasalı-Tuzla arasında bisiklet yolu oluşturulması” projesinde Kültür ve Turizm Bakanlığı, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Çamaltı Tuzlası İşletmesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Devlet Demiryolları İşletmesi’nin proje ortağı olarak sayılıp sulak alanlardan sorumlu Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın; ayrıca tuzlanın işletme hakkını 2010 yılında satın alarak işletmekte olan Binbir Gıda Tarım Ürünleri Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’nin proje paydaşları arasında sayılmamış olması bu durumun en somut örnekleridir.

O nedenle, Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinde hedef olarak gösterilen projelerin paydaşları belirlenirken, o paydaşlarla projeler arasındaki kurumsal ilişkilerin, o tarihte geçerli hukuki düzenlemelere göre görev, yetki ve sorumluluk analizlerinin yapılması; böylelikle hukuki anlamda görevli, yetkili ve sorumlu olan tüm kurumların dikkate alınması mümkün olur diye düşünüyorum.

 

Termik_Santral1483609702

II – Mevcut durum analizindeki yetersizlikler…

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinin hazırlanmasına esas olan mevcut durum analizi çalışmasında, ortaya konulan hedefler/projeler e esas olan bilgilerin ortaya konulmasını sağlayacak olan araştırmaların yapılmadığı görülmektedir.

Çalışmanın temel iddiası olan varlık-odaklı fikirlerden hareketle ulaşım, lojistik, sağlık, spor, eğitim gibi birçok alanda hedefler/projeler geliştirildiği halde bu hedef/projelerin altlığını ya da gerekçesini oluşturan toplumsal duyarlılık, gönüllülük ve sivil örgütlenme düzeyi, ticari yaşam ve örgütlenme düzeyi, bölge için yaşamsal önemde olan sanayi, yatırım ve altyapı hizmetleri, ulaşım ve lojistik, mevcut gelir yapısı ve dağılımı, göç ve işgücü, işsizlik, yoksulluk ve sosyal hizmetler, eğitim, kültür ve sanat, sağlık ve spor, iletişim ve bilişim, tüketici eğilimleri ve bölgede ağırlıklı olarak faaliyet gösterip varlık-odaklı kalkınma fikirleri üzerinde etkili olan sektör ve alt sektörlerle ilgili bilgi ve değerlendirmelerin bulunmayışı bu eksikliğin en belirgin örnekleridir.

Ele alınan bölgedeki mevcut durumun yeterince incelenip ortaya konulmadığı durumlarda hem önerilen hedeflerin/projelerin gerek ve geçerliliğinin hem de bu hedeflerin/projelerin mevcut durumu nasıl bir sonuca götürdüğünün ölçülmesi açısından mevcut durum bilgileri ile hedefler/projeler arasındaki doğrusal ilişkinin net bir şekilde ortaya konulması uygun ve doğru olacaktır.

III – Katılımdaki sorunlar…

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’ hazırlık çalışmalarına, söz konusu belgede iddia edildiği gibi 572 kişi değil; bazı çalıştay ve panellere aynı kişilerin katılması nedeniyle toplam 431 katılımcının katkıda bulunduğu belirlenmiştir.

Strateji belgesinin hazırlığına katkıda bulunanlar arasında ilgi, bilgi ve deneyim açısından bir denge yaratılmamıştır.

Hazırlanan strateji belgesinin ‘iyi yönetişim’ anlayışı çerçevesinde kamu sektörü-özel sektör-sivil toplum kuruluşları işbirliği içinde hazırlandığı iddia edilmesine karşın, ‘özel sektör’ olarak tanımlanan kesimin belgenin hazırlanışında etkin bir şekilde yer almadığı; ayrıca ilçe düzeyinde yapılan halk çalıştaylarıyla uzman çalıştayına davet edilen katılımcıların bilgi, ilgi ve deneyimlerinin hem araştırma teknikleri hem de katılımların temsiliyeti açısından test edilmediği ve bunlar arasında bir dengenin gözetilmediği görülmüştür.

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’ belgesinin hazırlık aşamasında gerçekleştirilen 7 ayrı ilçe halk ve 1 ufuk tarama çalıştayı ile uzman paneline ve 4 ayrı odak grup toplantısına davet edilen üniversite, kamu kesimi, STK temsilcileri ve özel sektör kuruluşlarının kendi aralarındaki dağılımları aşağıdaki tablolarda ayrıntılı olarak gösterilmiştir:

Halk Çalıştayları AnaliziUfuk Tarama ÇalıştayıOdak Grup Toplantısı AnaliziKatılımcıların Oransal Dağılımı

 

Yukarıdaki tablolardan da görüleceği gibi, strateji belgesinin hazırlık çalışmaları için yapılan tüm çalıştay, panel, ufuk tarama ve odak grup toplantılarında üniversiteler, kamu kesimi, STK’lar ve özel sektör arasında adil, dengeli ve anlamlı bir dağılımın sağlanması mümkün olmamış, her toplantıda kamu kesimi temsilcilerinin sayısal olarak ezici bir çoğunluğa sahip olduğu görülmüştür.

Oysa incelememize konu olan strateji belgesinin temel ilkelerinden biri olan ‘iyi yönetişim’ anlayışı, üniversiteler, kamu kesimi, STK’lar ve özel sektör olarak belirlenen dört temel toplumsal paydaşın planın yapılması sürecine adil, dengeli ve anlamlı bir şekilde katılmasını öngörmektedir. Mevcut durum ise, bunun tam aksine merkezi yönetimin taşra kuruluşları, kaymakamlıklar ve belediyeler düzeyinde gelen temsilciler eliyle bir ağırlık oluşturduğu ve böylelikle kamu ağırlıklı varlık-odaklı fikirlerin öne çıktığı anlaşılmaktadır.

Aliağa 10
Aliağa – Fotoğraf: Kudret Karakulak

Planın Hazırlık Sürecinde Düzenlenen Toplantılara Çağrılanların Tanımları Belli Değildir.

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’ belgesinin hazırlık süresinde gerçekleştirilen her bir toplantıya davet edilen katılımcılarda aranan temel özelliklerin baştan belli olmayışı nedeniyle bazı katılımcıların toplantılara neden davet edildiği ya da bazı katılımcıların neden iki ya da üç toplantıya katıldığı kesin olarak belirlenememiştir. Bunun başlıca örnekleri şunlardır:

* İlçe çalıştaylarına katılan 69 davetlinin ‘Ufuk Tarama Çalıştayı’na katılırken geriye kalan 215 davetlinin bu çalıştaya katılmamış olması ve bunun nedeninin belli olmaması,

* Düzenlenen uzman paneline İzmir dışındaki üniversitelerden davet edilen altı akademisyenin daha önce bu bölgeyle ilgili çalışmalar yapmamış olmalarına karşın toplantılara katılmasının nedeniyle bu akademisyenlerin seçimi ile ilgili kriterlerin açıklanmaması.

* Bölgede faaliyette bulunan ve planın hedef olarak belirlediği varlık-odaklı fikirler kapsamında birçok toplumsal sorumluluk projesi gerçekleştiren ya da bunların finansmanı için katkıda bulunan PETKİM, TÜPRAŞ ve ENKA gibi büyük sanayi ve enerji kuruluşlarının bu toplantılara neden davet edilmediğinin bilinmemesi.

Devam Edecek…