MODUS OPERANDİ: İlişkisel Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 4, Mart 2016, Ederi: 15 TL.
Modus operandi, bir kimsenin çalışma yöntemi veya alışkanlığını tanımlamakta kullanılan Latince bir deyim. Kriminoloji ve kriminalistik terminolojisinde, “vakanın oluş şekli” veya “failin yöntemi” anlamlarına geliyor ve failin psikolojisiyle ilgili ipuçları elde etmek için oluşturulan suç profilinde kullanılıyor.
Sosyal bilimler pratiğine disiplinlerarası, ilişkisel ve eleştirel katkı sunmayı hedefleyen Modus Operandi: İlişkisel Sosyal Bilimler Dergisi’nin 4. sayısının dosyası, “Kent Çalışmaları” temasını tartışan yazıları içeriyor.
Dosya: “Kent Çalışmaları: Eleştirel Yaklaşımlar“
• Ulaş Bayraktar, Türkiye Kent Siyaseti’nin Post-Politik Halleri: Hizmet Referansiyelinin Projeci Habitusu için Adana’da bir Durak
• Tuna Kuyucu, The Paradox of Social Housing in Turkey
• Candan Türkkan, Neoliberalizm, Güvencesizlik ve Kent-Gıda İlişkisi
• Deniz Ay-Faranak Miraftab, Aktivizmin İcat Edilmiş Alanları: Gezi Parkı ve Vatandaşlığın Performatif Pratikleri
• Defne Kadıoğlu Polat, The ‘Ghetto’ as Self-Fulfilling Prophecy? The Spatial Exclusion of Turkish Immigrants in Berlin
• Ceren Lordoğlu, Kent Coğrafyasında Kadınların Güvenlik Endişeleri
• Egemen Yılgür, Lofçalı Muhacirler Mahallesi: Kentsel Mekânın Yeniden Üretimi Ekseninde Peripatetik Toplumsal Organizasyon Biçimleri
Söyleşi
Michael Goldman ile söyleşi: Küresel Sermaye Kıskacında Spekülatif Kentleşme: Küresel Kent Projeleri (Şerife Geniş)
Müdahaleler
• Onur Uca, Beyaz Yakalılar Üzerine Yapılmış Bir Alan Çalışmasından Anekdotlar
• Laçin Tutalar, Sesli Kamusal Alanları Ararken Bir Saha Anlatısı: Etik Kurulundan Çıkıp Sokak Müziğini Dinlemek
İnceleme
• Dilek Köse, [Helen Jarsiv, Paula Kantor ve Jonathan Cloke (2015) Kent ve Toplumsal Cinsiyet, Dipnot Yayınları]
• Berfin Varışlı, [Murat Şentürk ve Harun Ceylan (2015) İstanbul’da Yaşlanmak: İstanbul’da Yaşlıların Mevcut Durumu Araştırması, Açılım Kitap]
• Ozan Başdener, [Nezar Alsayyad ve Mejgan Massoumi (2015) Dindarlık ve Kentsel Mekânın Yeniden Üretimi, Litera Yayıncılık]
Önemli bir yönetim stratejisi olarak işbirliğini ele aldığımız bu yazının ilkinde belediyeler arasındaki işbirliğini ele alıp bunun gerekliliğini vurgulamaya çalışmıştık.
Bugün ise bir kentin yaşamındaki diğer önemli aktörlerden, merkezi yönetim kuruluşları olan valilikler, bakanlık temsilcilikleri, meslek odaları, demokratik kitle kuruluşları ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğinden söz etmeye çalışacağız.
‘Eski’ Türk Dil Kurumu’nun 1981 baskılı ‘eski’ Türkçe Sözlüğüne göre ‘işbirliği’ sözcüğünü, “amaçları ve çıkarları bir olanların kurdukları çalışma ortaklığı” olarak tanımlanıyor.
Bu tanıma göre birden fazla taraf arasında işbirliği yapılabilmesi için ortada ortak bir çıkar ve amacın olması, işbirliğine taraf olanların bu amaç ve çıkarlar çerçevesinde bir araya gelmesi ve kendi başlarına yaptıklarından farklı bir çalışma ortamı yaratmaları gerekiyor.
Sözcüğün anlamını açıklayan Türk Dil Kurumu’na göre birden fazla olan tarafların amaç ve çıkarları arasında bir ortaklık olması için, iyi niyetli olduğunu varsaydığımız her bir tarafın öncelikle kendisi dışındaki diğer tarafların amaç ve çıkarlarını bilmesi, öğrenmesi gerekiyor.
Ardından da her birinin net ve kesin bir iradeyle bir araya gelerek kendi amaç ve çıkarlarıyla diğer tarafların amaç ve çıkarları arasındaki ortak noktaları arayıp bulmaları, buldukları ortak noktalar üzerinde karşılıklı bir anlaşmanın sağlanabilmesi için mevcut koşulların bu işbirliği için uygun olup olmadığını araştırması gerekiyor.
İşbirliği konusu ile ilgili taraflar arasında amaç ve çıkarlar açısından ortak noktalar bulunduğunu belirleyen tarafların öncelikle bir araya gelip bu ortak amaç ve çıkarları görüşüp tartışmaları gerekiyor.
Yapılan görüşme ve tartışmalar sonucunda netleşen bu ortak ve çıkarlar üzerinden işbirliğinin konu, amaç, hedef, kapsam, süre, yöntem ve eylem programı gibi farklı boyutları konusunda bir planlamanın yapılması ve olası uygulamanın izleme ve değerlendirilmesi ile ilgili ilke ve yöntemlerin belirlenmesi gerekiyor.
Ardından da tüm tarafların katılımıyla işbirliğinin uygulamaya sokulması gerekiyor.
Görüldüğü gibi basit bir işbirliğinin tasarlanıp uygulanması ve uygulamanın izlenip değerlendirilmesi bile uzun, zahmetli ve yorucu çalışmaları gerektiriyor.
Ayrıca amaç ve hedeflerde bir esneklik yaratmak, tavizler verebilmek konusunda fedakârca davranmayı da bilmek gerekiyor.
Oysa hayat kısa ve her şeyi hemen yapmak, yapılanın meyvesini acilen toplamak gerekiyor…
O kadar düşünüp taşınıp plan yapmaya filan da vaktimiz yok.
Ayrıca kendim dururken, şişkinleşmeyi bekleyen egom kendi amaç ve hedeflerimi öncelerken “diğerlerini hiç bekleyemem” demek o kadar kolay ki…
“Yola önce ben çıkmalıyım ve kimseyi dinlememeliyim…“, “Kimseyle birlikte olmak, işbirliği yapmak gibi dertlerim filan olmamalı…” Çünkü hedefe ilk ulaşan yarışı kazanır ve geride kalanlar sadece kaybedenlerdir… Ayrıca “ben o kadar sıkıntıya da gelemem, başkalarının tafrasını çekemem…“
“Az olsun, küçük olsun ama benim olsun!“
“Kazanırsam benim olur, kazanamazsam benim yenilgimle yıpranan umutlar nasılsa o işin yapılmasını daha da zorlaştırır…“
Hele bir de araya din, mezhep, etnik ayrımlar ve siyasal rekabet girmişse, bunlar ayrılığın malzemesi ya da nedeni yapılmışsa; işler işte o zaman daha da bir kolaylaşır… “Ben onunla bir araya gelemem ki”, “bizim onlarla birlikte iş yapmamız mümkün olmaz” gibi gerekçeler arka arkaya sıralanır…
Ancak amaç ve hedef bir kamu mülkünün, halka ait bir değerin ya da zenginliğin paylaşılması, diğer bir deyimle yağmalanması söz konusu olduğunda bazı tarafların, özellikle de o kentte var olan sermaye çevrelerinin ve örgütlerinin, başka konularda bir araya gelemezken bu tür konularda kolaylıkla bir araya geldiklerini, belediye başkanının sağında ve solunda yer alarak “örnek” bir beraberlik sergilediklerini görmek de her zaman için mümkündür.
EXPO 2015 ve 2020 adaylık süreçlerinde büyük bir lokma olarak hedefe konulan ‘İnciraltı’, geçmişte ve günümüzde ‘Basmane Çukuru’, ‘Kültürpark’ ve ‘Körfez Geçiş Projesi’ gibi konularda görülen rant odaklı ortaklıklar ya da besleyip büyütüp İstanbul sermayesine teslim edilen Tansaş, Kipa ve İzair gibi işbirlikleri bunun en kolay hatırlanan, en somut örnekleridir.
Aslında bütün bunlar bildiğimiz, gördüğümüz, tanık olduğumuz şeyler…
İşte o nedenle belediyelerimiz, valiliklerimiz, bakanlıkların il örgütleri, meslek odalarımız, demokratik kitle örgütlerimiz ve de sivil toplum kuruluşlarımız ne kendi aralarında ne de diğer taraflarla bir araya gelmede, birlikte iş yapmada, işbirlikleri oluşturmada –ne yazık ki- başarılı olup sonuç alamıyorlar, bir araya gelseler bile bunu sürdüremiyorlar.
Çünkü işin püf noktasının katılımcı ve çoğulcu demokrasi olduğunu bilmekle birlikte; temsili demokrasinin araçlarından biri olan seçilmişler tarafından atanarak ya da bizatihi seçilerek edindikleri kendi güçlerini ve küçük iktidar alanlarını korumaktan vazgeçemiyorlar…
Bugün sizlerle, 2015 yılında düzenlenen Ulusal Su Kongresi Fotoğraf Yarışmasında dereceye giren ve sergilemeye değer bulunan fotoğrafları paylaşacağız.
26-30 Ekim 2015 tarihlerinde Antalya’da yapılan Uluslararası Ulusal Su ve Sağlık Kongresi kapsamında “su ve sağlık ilişkisini” ortaya koymak amacıyla düzenlenen yarışmada birinci, ikinci ve üçüncü olan fotoğraflarla mansiyon ödülü alan 2 ve sergilemeye değer bulunan 31 fotoğrafla birlikte toplam 36 fotoğrafı beğeninize sunuyoruz.
1. Ödülü – Mehmet Uluyurt2. Ödülü – Uğur Kandemir3. Ödülü – Mehmet Ali PoyrazMansiyon – Berkan SürenMansiyon – Ragıp SarıAbdülcelil TopalfakıoğluBekir YeşiltaşÇiğdem Gül DipDevrim Özgür ÜnlüEnder PekşenHülya Polatİhsan İlzeİhsan Korkutİpek Çakmak Yılmazİsmail KaraKazım KuyucuLevent MeriçMahmut ÖzdemirMahmut ÖzdemirMehmet EkiciMert Emre AkşitMerve ErginMusa TalaşlıMusa TalaşlıMustafa GezerMustafa KılınçMustafa ŞahinOsman KartalOsman KartalRagıp SarıSerkan ÖzkanSerkan TuraçTarık BozbayTarık KaraÜmit KozanYousef Sayadi
Tehlikeli atıklar tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ciddi boyutlarda ekolojik sorunlara neden olmaktadır. Bu sorunlar, sanayi devrimini gerçekleştirmiş, 4. Sanayi Devrimi’ni yaşayan egemen devletlerde ve onların tahakkümündeki ülkelerde farklı nedenlerle ve farklı sonuçlarla görülmektedir. Tehlikeli atıklar sorunu, Türkiye’de, egemen ülkelerin verdiği rol gereği yaşanmaktadır. (*) Ya bu egemenlerin ekolojik-ekonomik nedenlerle üretmedikleri ürünlerin üretimi yapılmaktadır ya da kullanmadıkları, köhnemiş teknolojileri, sökülmüş fabrikaları satın alınmaktadır. Sorunun bir başka nedeni de, tüm uluslararası sözleşmelere karşın, bu devletlerden Türkiye’ye çeşitli yol ve yöntemlerle sokulan tehlikeli atıklar veya bulaşıklarıdır. Dünyadaki tehlikeli atık sorunundan, Türkiye’nin olduğu gibi, İzmir’in de bağışık olmadığı açık bir gerçektir. İzmir’de hem ekolojik yıkıma neden olan tehlikeli atık üreten yatırımlar yoğuşturulmakta, hem de çeşitli yollardan tehlikeli atık girişi olmaktadır. Sorumlu yöneticiler de farkında oldukları bu sorunları, devlet ve hükümetlerce izlenen politikalar gereği, saklamakta, hafife almakta veya çözüyormuş gibi yapmaktadırlar.
Elinde bulunduran kişinin atmak istediği veya atmayı planladığı veya atmak zorunda olduğu madde ya da objedir tehlikeli atıklar. Standart dışı ürünler, dökülmüş, niteliği bozulmuş ya da kullanıma maruz kalmış olan maddeler, kullanılmayan kısımlar (bitik piller, katalizörler vb.), yararlı verim alınamayan maddeler, endüstriyel işlem kalıntıları (örneğin cüruflar, dip tortusu vb.), makine/yüzey işlem kalıntıları (torna atıkları, frezeleme kırıntıları vb.), hammadde çıkarılması ve işlenmesinden kaynaklanan kalıntılar (petrol sahası slopları, madencilik atıkları vb.), yasa ile kullanımı yasaklanmış olan ürün, madde ve materyaller, sahibince artık kullanılmayan ve kullanılmayacak olan nesneler (tarımsal, evsel, işyeri, pazar kalıntıları vb.), işlemler sonucu kontamine olmuş ya da kirlenmiş maddeler, son kullanım tarihi geçmiş ürünler, atıklara örnek olarak gösterilebilirler.
Aliağa Gemi Söküm Alanı
Atık tanımlaması için Avrupa Birliği Atık Konseyi’nin 12 Aralık 1991 tarihli 91/689/EEC sayılı direktifinin esas alınması doğru olur.
Tehlikeli atıklar ise çevre ve insan sağlığı için tehlikeli olan, yanıcı, yakıcı, kanserojen, patlayıcı, radyoaktif, aşındırıcı ve zehirli atıkların tümüne verilen genel bir isimdir.
“Miktar, konsantrasyon veya fiziksel, kimyasal veya enfeksiyöz özellikleri nedeniyle:
1. Mortalite artımına neden olan veya önemli boyutlarda katkıda bulunan, ciddi, irreversibl yetersizlik yaratıcı, düşürücü hastalık yapan,
2. Uygun biçimde işlenip, depolanıp, taşınıp veya yok edilmediği durumlarda insan sağlığı veya çevre için zararlı olabilme potansiyeline sahip katı atıklar veya katı atık bileşimlerine tehlikeli atık denmektedir.”
Hangi atıkların tehlikeli olarak kabul edildiği, 14.03.2005 tarih ve 25755 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği’nde belirtilmiştir:
Liman kenti ve civarında da liman olanaklarının bulunması yanında; verimli tarım topraklarıyla çevrili oluşu, hammadde kaynakları, nitelikli işgücü ve ulaşım ağının elverişliliği, sanayinin gelişmesine olanak vererek İzmir’i Ege Bölgesi’nin ticaret merkezi konumuna getirmiştir. İzmir’deki sanayinin başlangıç ve gelişiminden kısaca söz edilecekse; önce tarıma dayalı; tütün, incir, üzüm işletmeleri; zeytinyağı tasirhaneleri, sabun işlikleri; dokuma, gıda, içki, bira, sigara, yem, gübre, dericilik, tarım makineleri, vb. sanayi yatırımları yapıldığını belirtmek gerekir. Sonraki yıllarda ise Türkiye’ye biçilen rol ve yerel koşullara göre; çok enerji ve su tüketen, ekolojik yıkımlara neden olan, sanayi yatırımlarına devam edilmiştir: Petrokimya, petrol rafinerisi, demir-çelik, gemi sökümü, çimento, toprak sanayi, seramik, otomotiv, boya, madeni eşya gibi sanayi kollarıyla enerji ve madencilik alanındaki yatırımlar bu tür yatırımlardır.
İzmir’deki ilk sanayi yerleşim alanı, Alsancak Limanı’nın arka tarafındaki Darağacı (Alsancak Stadyumu civarı) bölgesidir. TARİŞ’in yatırımları, Sümerbank Basma, ETAS Meyankökü işleme, ESHOT Havagazı, Gomeller yağ fabrikası, T.E.K. Santrali gibi yatırımlar bu bölgedeydiler. Daha sonraları ise, Bornova, Kemalpaşa, Turgutlu; Çiğli, Menemen, Aliağa, Torbalı, Tire, Ödemiş hatlarına doğru organize sanayi bölgelerine (OSB) ve küçük sanayi sitelerine (KSS) veya tek olarak yerleşildi. Yerleşmelerin hemen hepsi en verimli ovalarda, tarım topraklarında ve suya erişim olanaklarının yüksek olduğu bölgelerde gerçekleştirildi. Böylece en önemli tarım toprakları tam anlamıyla yok edilirken, mevcut sular da hızla tüketiliyor ve bu sanayi kuruluşlarınca kirletiliyordu.
İzEBSO’nun İzmir’deki ilk 100 büyük sanayi kuruluşunun listesinden, İzmir’in tehlikeli atık üreten sanayilerin büyüklükleri hakkında bir fikir edinilebilir.
Bazı sektörlerin oluşturduğu tehlikeli atıklardan örnekler verilecek olursa:
1.Kimya sanayi: Kuvvetli asit ve bazlar, solventler, reaktif atıklar;
2. Metal sanayi: Ağır metallerle birlikte boya atıkları, kuvvetli asit ve bazlar, siyanürlü atıklar, ağır metal içeren kalıntılar;
3.Temizlik maddeleri ve kozmetik üretimi: Ağır metal tozları, yanabilen ve parlayabilen maddeler, yanabilen solventler, kuvvetli asit ve bazlar;
4.Mobilyacılık: Solventler, yanabilen maddeler;
5. İnşaat sanayi: Yanabilen boya atıkları, solventler, kuvvetli asit ve bazlar;
6.Taşıt onarım ve bakım işlikleri: Ağır metal içeren boya atıkları, yanabilen atıklar, kullanılmış kurşun piller ve bataryalar, akü kalıntıları, solventler;
7.Matbaacılık sanayi: Ağır metal çözeltileri, atık mürekkepler, solventler, elektro kaplama atıkları, ağır metaller içeren mürekkep çamuru;
8. Kâğıt sanayi: Ağır metaller içeren boya kalıntıları, parlayabilen solventler, kuvvetli asit ve bazlar;
9. Dericilik ve deri işleme: Ağır metaller, toluen ve benzen;
10. Gemi Söküm Sanayi: Ağır metaller, yağlar, PCB, PAH;
11. Yakma Tesisleri: Dioksin, Furanlar, Klor ve PCB’ler bilinen başlıca Kalıcı Organik Kirleticiler.
Gaziemir, Radyoaktif Alan – Atlas Dergisi
”Dioksin’’ veya ‘’dioksinler ve furanlar’’ terimleri genellikle 210 adet klorlu kirletici, poliklorlu dibenzo-p-dioksinler ve dibenzo furanlar’dan oluşan bir grup olduğu ve en toksik klorlu organik bileşikler olarak kabul edilir;
İzmir ve yöresinde; kömür, altın, bakır, kurşun, çinko, demir, antimuan, perlit, grafit, titenyum, dolomit ve mermer madenleri çıkarılıp işlenmektedir. Sanayi kadar, madencilik faaliyetleri sırasında da tehlikeli atıklar üretilmektedir.
Madencilik Faaliyetleri Tehlikeli Atıkları: Ağır metaller, siyanür, ağıryağlar, bu tehlikeli atıklara verilebilecek örneklerin bir kısmıdır.
Burada, özellikle Bergama ve Efemçukuru’ndaki altın madenciliği faaliyetlerinin yoğun ağır metal kirliliklerine dikkat çekilmelidir.
Elbette tehlikeli atıklar ve kaynakları yukarıdakilerle ve sektörlerle sınırlı değildir.
İzmir ve ilçelerinden günde yaklaşık olarak 15 ton tıbbî atık toplanmaktadır. Bu atıklar, 53 hastane, 184 poliklinik ve 540 küçük ölçekli sağlık merkezinde üremektedir. Bu atıklar İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından toplanarak Harmandalı katı atık dökü alanında gömülmektedir. Ancak özel hekim muayenehanelerinden, veteriner ve diş hekimi klinikleri gibi küçük sağlık birimlerinde oluşan atıklar bu sisteme dahil edilememektedir.
Ülkemizin en önemli sanayi bölgelerinden biri olan İzmir’de tehlikeli atıkların bertarafı, geri dönüştürülmesi, giderilmesine yönelik tesis yoktur denebilecek kadar azdır.. Oluşan tehlikeli atıkların bir bölümünün İzmit’teki lisanslı tesis İZAYDAŞ’a gönderildiği söylenilmektedir. Oysa İZAYDAŞ, bulunduğu bölge dışından atık kabul etmemektedir. Bir kısım tehlikeli atık ise, eğer kapasitesi kendi tehlikeli atıklarına yeter ve kabul edebilir koşullar olursa, PETKİM’in Aliağa’daki yakma tesisinde bertaraf edilmektedir. İzmir’in tehlikeli atıklarının büyük bir bölümü ise evsel atıklarla birlikte atılmaktadır. Örneğin, Aliağa’daki gemi söküm tesislerinden Harmandalı katı atık dökü alanına atıklar gönderilmektedir. Bu atıkların bu dökü alanına kabullerinin yapılmaması gerekirken, niteliklerini denetleyecek uzman da bulunmamaktadır.
Sanayi kenti olan İzmir, başta Aliağa Demir Çelik tesisleri, Petrol rafinerisi ve Petkim gibi kimyasal atığı yoğun olan ve yılda milyon tonun üzerinde atık üreten tesislere ev sahipliği yapmaktadır.
Ayrıca, yanlış politikalar sonucu her ilçesi organize sanayi bölgeleri (OSB) ve küçük sanayi siteleri (KSS) ile donatılmıştır. Bu düzenli sanayi tesislerinde bile net tehlikeli atık miktarı resmi olarak belirlenmediği gibi bertaraf edilen miktarlar da çok azdır. Kentsel atıksu arıtma tesislerinden kaynaklanan milyonlarca tonluk arıtma çamurları ayrı bir sorundur. İlimizde sadece katı olan tehlikeli atıklar hakkında konuşulmasına rağmen, henüz sıvı ve gaz formlarda tehlikeli atık yokmuş gibi davranılmaktadır.
İlimiz Aliağa ilçesinde bulunan, kapasiteleri her yıl hızla artan elektrikli ark ocağı (EAOT) ile üretim yapılan demir çelik tesislerinde, bir ton çelik üretiminde Türkiye ve gelişmiş ülkelerde tehlikeli atık olarak kabul edilen, % 35 demir, % 10-30 çinko ve % 2-7 kurşun içeren, yaklaşık 14 kg EAOT ve 100 kg cüruf açığa çıkmaktadır. Çevresel ve ekolojik yıkımlara neden olan EAOT atığı Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine göre çevreye zarar vermeden güvenli bir şekilde giderilmesi ve depolanmasının sağlanabilmesi için özel işlem ve depolama teknikleri gerekmektedir. Ancak, Aliağa’daki tesislerce bu yapılmamaktadır. Çözüm ya bu fabrikaların civarındaki verimli tarım topraklarına Elektrikli Ark Ocağı Tozlarının tepelenmesinde ya da vadilere dökülmesinde aranmıştır. Ayrıca, bu tozların sıkıştırılarak parke taşı yapıldığı da bir gerçektir.
İstanbul İkitelli’de hurdacıda rastlanan radyoaktif atıktan sonra, İzmir’de de radyoaktif Europium 152 atığına rastlandı:
3 Nisan 2007’de, İzmir, Gaziemir Aksoy Caddesi üzerindeki Aslan Avcı Döküm Sanayi ve Tic. A.Ş.’ye ait fabrikanın 70 dönümden fazla olan arazisinde, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından radyasyonlu atık saptandı.
Bu fabrikada 40 yıldan fazla süreyle, yarı açık cezaevi mahkumları çalıştırılarak, akü ve kurşun hurdalarından kurşun üretimi yapıldı. Ayrıca, “Aslan Avcı” markalı saçma üretimi de bu tesiste gerçekleştiriliyordu. Külçe kurşun ve saçma üretimi için teknik ömrünü tamamlayınca, bu tesisin makineleri, depoları, asit havuzlarıyla birlikte terk edildi. Şirketin iç yazışmalarında, radyasyonlu atık numunelerinin, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na (TAEK) bağlı Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’ne (ÇNAM) gönderildiği belirtilmektedir. TAEK-ÇNAM’nde yapılan incelemede, “radyasyon tespit edilen malzemelerin herhangi atık sınıfında değil, ‘radyoaktif kaynak’ olduğu ve malzemelerin Türkiye’de bulunmadığı” belirleniyor. Radyasyonun ‘Europium 152’ adı verilen bir malzemeden bulaşmış olabileceğini tespit eden ÇNAM, bu malzemenin de ancak nükleer santrallerdeki nükleer çubuklardan bulaşabileceğini belirtiyor. Ayrıca Europuim 152 adı verilen malzemenin Türkiye’ye yasal girişinin olmadığı da açıkça ifade ediliyor.
8 Eylül 2008’de TAEK, Aslan Avcı’ya gönderilen yazısında, fabrikada Mayıs, Haziran, Temmuz ve Ağustos’ta yapılan ölçümlerde depolama sahasında, “…fırınlar bölgesinde, kapalı istif sahasında radyoaktif madde bulaşmış atık tespit edildiği…”ni belirtip, “Radyoaktif maddelerin potalarda eritildiğini…” vurguluyor. “Radyasyonlu atıkların bulunduğu yerin karantina altına alınması gerekmektedir.”
17 Haziran 2008’de Çevre ve Orman Müdürlüğü bir depoda 200 ton atık tespit ediyor ve atıkların bertarafa gönderilmesini istiyor. Bu arada, Aslan Avcı Döküm San. ve Tic. A.Ş’nin Teknik Müdürü Özgür Yarcı, şirketin genel müdürü Hadi Gedik’e gönderdiği elektronik mektuplarda “radyasyon içeren tehlikeli atıkların İZAYDAŞ’a gönderilmesi durumunda maliyetin 12 milyon lira olacağını, eğer Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi’ne (CNAM) gönderilirse maliyetin daha da artacağını” belirtiyor. Denetçiler, Temmuz 2008’de tekrar fabrikaya gittiğinde 180 ton tehlikeli atık daha bulmuşlardır.
17 Eylül 2008’de, İzmir Valiliği İl Çevre ve Orman Müdürlüğü yetkilileri firmaya, “9-10 Eylül 2008’de fabrikada 90 x 90 x 12 metrelik depolanmış atık sahasında radyasyon tespit edildiğini” bildiriyor. Yazı, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne, Gaziemir Kaymakamlığı’na Gaziemir Belediyesi’ne ve Gaziemir Sağlık Grup Başkanlığı’na da gönderiliyor.
Kasım 2008’ de TAEK, fabrikaya çevre ve insan sağlığı açısından alınması gereken tedbirleri bir kez daha hatırlatıyor. Bu uyarı yazısı Çevre Bakanlığı ile İzmir Valiliği’ne de gönderiliyor. Aralık 2008 ile Eylül 2009’de, Çevre ve Orman Bakanlığı fabrikayı tekrar denetliyor. Aralık 2012 itibariyle fabrikanın durumunu tüm sorumlu ve yetkili kurumların biliyor olmasına rağmen bugüne kadar radyoaktif çöple ilgili hiçbir işlem yapılmamıştır. Bölge sakinlerinin ifadelerine göre, arazi el altından satılmak isteniyor, iddiaya göre araziyi TOKİ alacaktır.
TEHLİKELİ ATIKLARIN SAĞLIĞA ETKİLERİ
Ağır metallerin sağlık üzerine etkilerini şöyle sıralayabiliriz: Farklı sistem ve organ kanserleri, solunum ve dolaşım sistem hastalıkları, tiroid bezi hastalıkları, karaciğer ve böbrek işlevi bozuklukları, hipertansiyon, düşük ağırlıklı bebek doğumları, düşükler.
Radyoaktif atıklar, kansere neden olmaktadırlar.
Dioksinler ve furanlar çevrede çok uzun süre kalıcıdırlar. Uluslararası Kanser Araştırması Ajansı tarafından 1. Grupta (İnsanlarda kansere neden olduğu ispatlanmış maddeler) gösterilmektedir. Bu konuda en geniş araştırmayı ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) yürütmüş ve bu araştırmanın taslağını 1994 yılında yayınlamıştır (USEPA 1994a). Araştırma sonuçlarına göre, dioksin kanser yapmasının yanında, sinir, bağışıklık ve üreme sistemlerine (sperm sayısında azalma dahil) zarar verebilmekte, doğmamış bebeklerde bozuk oluşumlara, sakatlıklara sebep olabilmekte, endokrin sistemini bozabilmekte ve daha birçok olumsuz etkiye neden olabilmektedir. Atıklar yakıldığında, çok daha zehirli atıklara dönüşerek havaya, suya ve toprağa oradan da besin zinciriyle insana ve diğer canlı bedenlere taşınıyor. Bu atıklar insan bedenine bir kez girdiğinde on yılları aşan süreler boyunca bedenden dışarı atılamıyor. Bedende biriken bu zehirler, zamanla başta kanser olmak üzere, üreme sorunlarına ve akciğer hastalıkları gibi daha birçok sağlık sorununa neden oluyor.
Asbest: ILO ‘nun verilerine göre; dünyada her yıl, asbest ile ilişkili kanserlerden 100.000 – 140.000 çalışan kanserden ölmektedir.
Siyanürün sağlık etkilerini kısa süreli yüksek doz ve uzun süreli düşük doz olarak ayırmak gerekir.
Kısa süreli ve yüksek dozlarda sinir, solunum, dolaşım sistemi etkilenmesi söz konusudur. Uzun süreli düşük dozlarda ise ruhsal dengede bozulma, iştahsızlık, guatr, doğumsal anomali görülür. İnsan için öldürücü doz 1mg./kg (beden ağırlığı)’dır.
“Termiğe Dur” Eylemi, Aliağa
SONCA
Gemi sökümcüler, kapasitesi ve dolaysıyla teknik kullanma süresi yıllar önce dolmuş olan Harmandalı çöp dökü alanına tehlikesiz olduğunu beyan ederek, atıklarını göndermektedirler. Aynı gemi sökümcüler, anımsayacaksınız, OTOPAN isimli gemide bir ton asbest bulunduğunu beyan etmişlerdi. Oysa Tehlikeli Gemi Sökümünü Önleme Girişimi, tehlikeli atık sınıfındaki asbestin 77,4 ton olduğunu kanıtlamış, geminin Hollanda’ya geri gönderilerek, asbestinin orada temizlenmesini sağlamıştı. Artık gemi sökümünden gelen atıkların içinde tehlikeli atık olmadığına inanılabilir mi? Sorumlular bu konuda güvence verebilirler mi? Bu güvencelerini hangi uzmanlarıyla yaptıkları denetimlerine dayandırabilecekler? Böyle bir denetim hiç yapılmış mıdır? Kadrolarında bu işin uzmanları var mıdır?
Demir çelik fabrikalarının Aliağa’da birikmiş en az on beş milyon ton elektrikli ark ocağı tozu vardır. Fabrika sahalarında, satın aldıkları verimli tarım topraklarında depolayıp Aliağa’da Bozköy civarında bir vadiye yığıyorlar. Bilimsel raporlarda ve araştırmalarda bu elektrikli ark ocakları tozlarını oluşturan kanserojen ağır metallerin, yer altı ve yer üstü sularına karıştığı gibi rüzgâr ile soluduğumuz havaya da karıştığı yazılmaktadır. Milyonlarca ton demir çelik atığı toz ve ne yapılacağı bilinmiyor. Ama bunlar yediğimizden, içtiğimizden, soluduğumuz havaya kadar yaşam düzenimizin içindeler.
Sadece bu kadar mı? Altın madenciliği, polimerik kompozit malzemelerle üretim yapanlar, boya fabrikaları tehlikeli atıklarını ne yapıyorlar? İzmir’in, demir çelik, altın madenciliği ve gemi sökümünden kaynaklananlar dışında, yılda en az 300 bin ton olan tehlikeli atığı nerededir? İZAYDAŞ’ın kapasitesi İzmir’in tehlikeli atık miktarının onda biri kadar. İZAYDAŞ, 35 bin ton/yıllık kapasitesiyle tüm Türkiye’ye hizmet veriyor. PETKİM 17.500 t/y atık yakma kapasiteli bir tesise sahipken, TÜPRAŞ 7.500 t/y bir yakma tesisine sahiptir. Türkiye’de üretilen tehlikeli atık miktarı TÜİK’e göre: 1.250.000 t/y; AB bazlı tahmin: 2.600.000 t/y; Envest: 2.600.000 t/y; HAWAMAN: 1.350.000 t/y’dır. Geriye kalan tehlikeli atıklar nerededir? Kaldı ki; atık yakma tesisleri de başlı başına dioksinlerin ve furanın kaynağıdırlar.
Bir ilâç fabrikasının atıklarını nasıl da gömdüğünü çok yakınlarda TV’lerde gördük, gazetelerde okuduk. Dünyada bugün en kârlı işler, silah, uyuşturucu, petrol ticaretleri gibi tehlikeli atık ticaretidir. Somali kıyılarına, Karadeniz’e atılan, dökülen tehlikeli atıkları biliyoruz. İtalyan mafyasının Sicilya açıklarına nükleer atık yüklü gemi batırdığını, Greenpeace örgütü yaptığı ölçümlerle kanıtladı. İskenderun Körfezi’ne, İspanya’nın tehlikeli atık niteliğindeki termik santral atığı yüklü ULLA isimli batırıldı. Çimento fabrikalarında tehlikeli atıklar yakılıyor. Ülkemizde bu fabrikaları İtalyan sermayesi satın almaktadır. İzmir’in merkezindeki Gaziemir İlçesi’ne nükleer santral atığı Europium 152 getirilip gömülebilmektedir. Sorumlu ve yetkili olanlar olayı saklamış, hafife almışlar ve sürüncemede bırakarak, suçluları tespit edip, yargılanarak cezalandırılmalarını sağlamamışlardır.
(*) Gelişmiş ülkeler, 1970’li yıllardan itibaren deri sanayinde ortaya çıkan çevre kirliliği, sanayide suyun fazla kullanımı, artan üretim ve işçilik maliyetleri nedeniyle deri işleme sanayini bırakmaya başlamışlardır. Bu ülkelerin düşük maliyetli deri ithalatını artırmaları ve giderek artan çevre koruma önlemleri, bunun sonucunda ortaya çıkan yüksek maliyetler nedeniyle bu alanı terk etmeye başlamışlar, ham deri işletmeciliği az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere doğru kaymaya başlamıştır. 1980’li yılların ikinci yarısından sonra, Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloku’nun dağılması serbest piyasa ekonomisinin giderek önem kazanması ve yaygınlaşması, deri ticareti ve sanayinde dengelerin değişmesine neden olmuştur. Deri üretim merkezi, Avrupa’dan doğuya doğru kaymaya başlamıştır.
Ege Bölgesi Sanayi Odası’nın düzenlediği üç günlük Polonya gezisine katılan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun 29 Eylül 2016 tarihinde Ege’deSonSöz isimli internet gazetesinde yayınlanan “Kocaoğlu’ndan ‘Varşova’ mesajları: Kültürpark, dönüşüm ve çehre!” başlıklı röportajının devamında yer alan diğer değerlendirmelerle ilgili aklımıza gelenleri şu şekilde özetlemeye devam edebiliriz:
“Kültürpark hakkında eleştirilere saygı duyuyorum. Eleştirileri titizlikle okuyorum. Aklımın ermediği yerlerde sonuç çıkarmaya çalışıyorum. 12 senedir böyle yürütüyorum. Amerika’daki Central Park ve İngiltere’de Hyde Park üzerinde Kültürpark’a yükleniliyor. Kültürpark bu iki park da değil… Eğer Central Park aranıyorsa İnciraltı’na, Kadifekale’ye gidecekler… İnciraltı’nı görecekler Central Park’ın nasıl yapıldığını, Kadifekale bir hayaldir, gerçekleşmiştir.”
Öncelikle bütün yazıp çizdiklerimizin, üstüne üstlük söylediklerimizin bir büyükşehir belediye başkanı tarafından izlenmesi, titizlikle okunması bizim için güzel bir şey…
Kendisine, şimdi yazacaklarımızı da okuyacağını bilerek teşekkür etmek istiyoruz bu ilgili, kulak veren tavrı için…
İnciraltı Kent Ormanı
Ancak bu teşekkürle birlikte bize ters, yanlış ya da eksik gelen şeyleri de söylememiz gerekiyor.
Birincisi aklının yetmediği yerde hemen sonuç çıkarmak yerine; öncelikle uzmanlara, bilim insanlarına, o işten anlayanlara başvurması gerektiğini düşünüyoruz.
İkincisi, bunu yapıp onun ruhunu okşayan uzmanları, danışmanları dinlemiş olsa bile buna rağmen karşı çıkanlar var deyip itiraz edenleri dinleyip anlatması, bilgi vermesi, ikna etmeye çalışması, değişime açık olduğunu, iddia edildiğinin aksine inatlaşmadığını göstermesi gerekiyor.
Çünkü yazılıp çizilenleri sadece okumanın ‘pasif’, yüzyüze iletişime geçip dinlemenin, konuşup tartışmanın ise izlemeye, okumaya göre daha ‘aktif’ bir katılım biçimi olduğunu hepimiz biliyor ve önemsiyoruz.
Ayrıca bu şekilde muhataplarını dikkate alıp onlara saygı göstermesinin taktik anlamda şimdiki tutumuna göre daha etkili olacağını tahmin ediyoruz.
Kendisi nasıl her ay Tarihi Havagazı Fabrikası Kültür Merkezi’nde yapılan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) toplantısına düzenli olarak gidip bu kentin iş adamlarını, sanayicilerini, sermaye sahiplerini dinliyor, projelerini tanıtıp onların görüşlerini alıyorsa –mesela- bizim İzmir Mimarlık Merkezi’nde yaptığımız toplantıya ya da diğer etkinliklerimize de gelip; hatta bizleri davet edeceği bir toplantıyı düzenleyip görüşlerimizi, önerilerimizi alabilir.
Böylelikle belediye bültenleri üzerinden gazetecilik yapanlara bahşettiği konuşma lütfunu bizi dinleyerek, bilgi vererek; hatta, ikna etmeye çalışarak yapabilir.
Kendisi 12 yıldır böyle yapmakla başarılı olduğunu düşünebilir ama ilk yıllardaki kendisine yönelik hoşgörü, sempati ve desteğin son yıllarda azaldığını; hatta siyasi başarısını simgeleyen oylarının da düştüğünün de farkındadır sanırım…
Kültürpark’ın, İnciraltı’nın ya da Kadifekale’nin neye benzediği ya da benzemediği konusuna gelince…
Evvelsi gün, yani 30 Eylül 2016 tarihinde bu konuların tartışmasına yardımcı olması dileğiyle Kent Stratejileri Merkezi’nin Facebook sayfasında Ali Özkır’ın 2007 yılında yazdığı “Kent Parkları Yönetim Modelinin Geliştirilmesi” isimli oldukça iyi, ciddi bir doktora tezini paylaştık.
Doğan Haber Ajansı muhabiri Mustafa Oğuz’un haberine göre Kadifekale eteklerine dikilen zeytin ağaçları 2016 yılında 5 ayrı kez yakıldı.
Daha sonra yaptığımız araştırmalarda ise bu araştırma ile ‘Doktor’ unvanını alan Ankara Üniversitesi Kalecik Meslek Yüksek Okulu öğretim üyesi olan Ali Özkır’ın, şu an Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda Koruma ve İzleme Dairesi Başkanı olarak görev yaptığını belirledik.
Dr. Ali Özkır’ın bu tezindeki bilimsel sınıflamalara göre parklar, ‘bölge’, ‘kent’, ‘semt’ ve ‘mahalle’ parkı olarak dörde ayrılıp bölge parklarının genellikle kentlere arabayla 1-2 saat uzaklıkta olduğu, kent parkının kent dokusu içinde ana rekreasyon alanlarını oluşturduğu, semt ve mahalle parklarının ise tek başına semt ve mahallelerdeki gereksinimleri karşıladığı anlatılmaktadır.
Bu çalışmada yer alan bilimsel bilgilere göre ‘kent parkı’, ‘kent merkez parkı’, Batı’daki adıyla ‘metropolitan parklar’ kentlinin kolay ulaşabileceği, kentin gürültü ve karmaşasından kurtulup rekreasyonel etkinliklerde bulunabileceği alanlar olarak tanımlanıyor. Buna ek olarak kent parklarının, kentin ekolojik dengesini korumak ve kentlinin rekreasyon ihtiyacını karşılamak üzere kentin odak noktalarında bulunması gereken, içinde toplumu oluşturan her yaş grubundan insanın aktif-pasif rekreasyon gereksinmelerini karşılamaya yönelik tesis ve olanaklara yer veren kent içi açık yeşil alanlar olduğu belirtiliyor.
“Kent parkları, karmaşık kentsel organizasyon içerisinde, kentleşmeye koşut olarak gelişen kopuk doğa-insan ilişkisinin yeniden kurulmasında çok önemli ve çeşitli işlevler yüklenen kamusal hizmet alanlarıdır. Kentsel yerleşmeler içinde genellikle merkezi olarak konumlanan, görsel olarak kentin bir parçası olan alanlardır. İnsanların günlük kullanım içinde rahatlıkla ulaşabilecekleri yerlerde bulunurlar ve yürüyüş, koşu, dış mekânda oturma, piknik yapma, oyun ve benzeri gibi bireysel ya da grup eylemlerine olanak sağlayan alanlardır. Kent parkları New York Central Park, Boston Common’ı ya da Londra parklarında olduğu gibi merkez imge ve buluşma noktası olabilirler.“ (1)
Kent parkları kullanış şekillerine göre botanik ve hayvanat bahçeleri, eğlence, sanat, tarih parkları ve kültürparklar şeklinde sınıflanıp ülkemize özgü bir tür olan kültürparkların, sahip oldukları doğal değerler yanında bünyelerinde eğlence, sergileme, sanat, eğitim gibi çeşitli aktiviteleri barındırdıkları anlatılıp kültürparkların, Türkiye’deki planlı kent parklarının ilk denemeleri olduğu ifade edilmektedir. Kültürparklar tam anlamıyla doğanın kopyası olmaya çalışan doğal parklar değildir. Kültürparklar, konulu parklardır ve adından gelen kültür fonksiyonu, bir yerde tasarımcıyı; bilgilendirmek, parkta eğitsel ve eğlendirici aktiviteler bulundurmaya yönlendirmektedir.
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi İzmir Yangını’ndan kalan boş bir alanın hem bir kent parkı hem de Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne yapılan İzmir Enternasyonal Fuarı’nın yapılacağı bir mekan olarak tasarlanan Kültürpark’ta senenin sadece 10-15 günü İzmir Enternasyonal Fuarı’nın yapılıyor olması, alanın bu süre dışında bu büyüklükte başka bir etkinliğe ev sahipliği yapmaması onun kent parkı olmadığını göstermez.
İzmir Kültürpark
Bu anlamda, Kültürpark’ın, yılın sadece 10-15 günü İzmir Enternasyonal Fuarı’nın yapıldığı, bunun dışında kalan günlerde İzmirlilerin kültürel ve rekreasyonel gereksinimlerini karşılayan bir kent parkı olduğu söylenebilir.
Günümüzde uluslararası fuarcılık alanında İzmir Enternasyonal Fuarı (İEF) gibi fuarların artık işlevinin kalmaması, hepimizin bildiği gibi yabancı ülkelerin ve firmaların Fuar’a ilgisini zaman içinde azaltmış; böylelikle İzmir Enternasyonal Fuarı son 10-20 yıl içinde ‘Enternasyonal’ olma özelliğini kaybetmiştir.
Bunun en somut örneği ise 2016 yılında yapılan 85. İzmir Enternasyonal Fuarı’na katılan ülkelere ve firmalara tahsis edilen hollerdeki acıklı görünümdür.
Bu görünüm karşısında bu kentin belediye başkanı ile meslek odası başkanlarının, iş adamlarının, ihracatçılarının Fuar’ın enternasyonal olduğunu iddia etmeleri mümkün değildir. Nitekim bu yılki Fuar’a gelen yabancı ülke ve firma temsilcileriyle yapılan toplantı ve görüşmeler bile Fuar alanı yerine Swiss Hotel’de yapılmıştır.
Bütün bu gelişmeler karşısında, bu kentin resmi, sivil, yerel ve ticari aktörleri, kamuoyu önderleri ve halkı bir an önce bir araya gelerek İzmir Enternasyonal Fuarı’nın geleceğiyle bundan böyle neye dönüştürüleceğini tartışmalı, İzmirlilerin “panayır” adını verdiği bu organizasyona “enternasyonal fuar” diyerek kendini kandırmaktan vazgeçmelidir.
Tabii ki İnciraltı ile Kadifekale’deki ağaçlandırmaların hiçbir zaman Central Park’la ya da Hyde Park’la ilgisinin olmadığını, belediyenin şimdiye kadar ortaya koyduğu performansla böyle bir gelecekten mahrum kaldıklarını da bilerek…
(1) Özkır, Ali; Kent Parkları Yönetim Modelinin Geliştirilmesi, 2007, Yayınlanmamış Doktora Tezi, s.15
Ülkemiz, son yıllarda etnik ve mezhep temelli sorunlarla uğraşıyor. Kendi çok kültürlülüğümüzün yanında, Ortadoğu’da süregelen savaşlardan kaçan mültecilerin gelmesi, sorunları daha da ağırlaştırmış bulunmaktadır.
Çok farklı kültürlerden gelen insanların, aynı kentte ve ülkede, barış içerisinde, uyumlu ve sağlıklı bir şekilde yaşamaları nasıl mümkün olacaktır?
Kent konseylerinin başta gelen görevlerinden biri, belki de ilki, “hemşehrilik hukuku ve ortak yaşam bilincinin geliştirilmesini, çok ortaklı ve çok aktörlü yönetişim anlayışının benimsenmesini sağlamak”tır.
Bu amaçlarına hizmet edecek, çalışma gruplarını ve meclislerini devreye sokarlar, sokmalıdırlar. İlgili çalışma gruplarının ve meclislerinin yapacağı çalışmalarla, kentte yüzyıldır yaşayan topluluklarla, bir yıl önce gelip yerleşen toplulukları, aynı hemşehrilik ve ortak yaşam biçiminde buluşturmayı başarabilirler.
Yapılacak çalışmalarla, hiç kimsenin kökeninin ve kültürünün dışlanmasına, reddedilmesine yol açmayıp, aksine hepsini ayrı birer değer olarak görüp, ”ne onun ne bunun” değil, hepimizin ortak yaşam alanımız, kentimiz olduğu inancını yerleştirmek gerekmektedir.
Örnek olarak, sportif, kültürel-sanatsal etkinliklerde, düzenlenecek kurs ve çalıştaylarda, bir araya getirilen insanlar, ortak bir şey yapmanın, üretmenin tadına vardıkları gibi, daha önce birer yabancı iken giderek “hemşehri” haline gelirler. Bundan da önemlisi, kentin sorunlarıyla ilgili çalışma gruplarında, ortak projeler, çözümler üretilmesi, bu üretimlerin yerel yönetimlere sunulması ve sonuç alınması durumunda, ortak yaşam bilinci daha da gelişmiş olur.
Kent konseylerinin böylesine etkin, verimli olması, kentlerin ve dolayısıyla ülkenin barışına da büyük katkı sağlayacaktır. Tabii bunun kotarılabilmesi için, “gelin kentimizi birlikte yönetelim” sloganını seçimden seçime kullanan değil, tam aksine bu anlayışı içselleştirebilmiş yerel yönetimler gereklidir.
Ege Bölgesi Sanayi Odası’nın düzenlediği üç günlük Polonya gezisine katılan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun 29 Eylül 2016 tarihinde Ege’deSonSöz isimli internet gazetesinde yayınlanan “Kocaoğlu’ndan ‘Varşova’ mesajları: Kültürpark, dönüşüm ve çehre!” başlıklı röportajında yer alan değerlendirmelerle ilgili aklımıza ilk gelenleri şu şekilde özetleyebiliriz:
“Varşova ziyareti kapsamında gerçekleştirilen şehir turunda kentin yapısını özel olarak inceleyen Aziz Kocaoğlu, kentin çehresinin İzmir’e örnek olması konusunda vatandaşlara çağrı yaptı. Kocaoğlu, “Varşova ziyaretinde kentin bina cephelerindeki modeli İzmir’de uygulamak istiyoruz. Bina cephelerinde hiç tabela kirliliği, balkon çıkmaları, farklı panjurlar, görüntü kirliliği yok… Şehir çok düzenli görünüyor. Kentte ilk hissettiğimiz şey dinginlik… Biz bu modeli Kordon’da proje olarak yaptık. Daire sahiplerine binaların boyanmasını biz yapalım, panjurların aynı renk olmasını tekelden çıkmasını siz yapın dedik. Her apartmanı topladık. Daha bir adım yok ama kentin belli yerlerinde bina cephelerinin boyanması gibi bir kıpırtı var. Apartman sakinleri evlerin içine yaptıkları masrafın birazını dışarıya yaparsa, evlerine biraz da dışarıdan bakarsa ve düzeltmeye çalışırsa İzmir çok şey kazanır” şeklinde konuştu.”
Evet, bir kentin geleceği konusunda o kentin belediye başkanının gördüğü, düşünüp hayal ettiği ve ne söylediği birinci dereceden önemli olmakla birlikte bunun üç günlük bir Polonya yolculuğu sonucunda sağlıklı, doğru bir şekilde ortaya çıkmasını beklemek de mümkün değildir. Çünkü kentlerin bugününe ve geleceğine ilişkin bu tür değerlendirme ve projeksiyonlar, üç günlük gezilerle değil; o kentin anayasası niteliğindeki stratejik planların hazırlık aşamasında örnek alınacak yurtiçi ve dışındaki benzer kentlerin karşılaştırmalı bir şekilde araştırılıp analiz edilmesi; ayrıca o kentlerdeki gelişmelerin sürekli olarak izlenerek yapılmalıdır.
Belediyelerin yapacakları öncelikli hizmetleri tasarlayan stratejik planlarda, kentin içinde bulunduğu mevcut durum hem iç hem de dış koşullar dikkate alınarak değerlendirildikten sonra belirlenen bir vizyon ve misyon çerçevesinde ortaya konulur. Bu anlamda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 dönemi için hazırladığı ve uygulamakta olduğu stratejik plandaki vizyonu, eski bir Doğu Avrupa ülkesi ya da kenti üzerinden değil, Akdeniz uygarlıkları üzerinden;
“Uygarlıkların mirasını geleceğe taşıyan, Akdeniz’in zenginliklerini kentlisine ve dünyaya sunan, hizmet felsefesiyle akıllarda iz bırakan gözde belediye olmak”
şeklinde belirlenmiştir.
Nitekim İzmir kent vizyonunun, bu şekilde Akdeniz’i ve Akdeniz kentlerini kendine örnek/odak alınarak belirlenmesini sağlayan temel dinamiğin nedeni de, uzun bir süredir belediye başkanının danışmanlığını yapan, ülkemizin önde gelen bölge ve kent planlamacılarından biri olan Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin önerileri ve yönlendirmeleridir. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bir kuruluşu olan İzmir Akdeniz Akademisi’nin 2009 yılında Prof. Dr. İlhan Tekeli’nin önderliğinde kurulmuş olması da bunun en somut örneğidir. Sayın Tekeli, uzun bir süredir İzmir’in Akdeniz uygarlığı içinde hak ettiği yeri alması için çabalamakta, bu konuda Akdeniz Uygarlığı üzerinden yeni bir vizyon açmaya çalışmaktadır.
Ama bir bakıyoruz ki, belediye başkanımız üç gün için Polonya’ya gitmiş ve oradaki görüntülerden ‘izlenim’ düzeyinde etkilenmesi nedeniyle bize Doğu Avrupa ovalarından, steplerinden yeni bir örnek, yeni bir vizyon getirmiş…
Şimdi ne yapacağız, belediye meclisi kararı ile kesinleşip uygulaması zorunlu olan Akdeniz odaklı stratejik planı değiştirip yönümüzü Doğu Avrupa’ya mı çevireceğiz, yoksa bu konuyu iki, üç gün sonra unutacak mıyız?
Oysa bir kentin Polonya’da olduğu gibi dingin, sakin, sessiz olmasının içinde bulunduğu bölgeye, ülkeye ve siyasi, sosyal coğrafyaya göre değiştiğini hepimiz biliyoruz. Sıcakkanlı, heyecanlı insanların yaşadığı Akdeniz’in kıyısındaki bir kentte bunu gerçekleştirmek, yoğun iç ve dış göçlerle insan coğrafyası devamlı değişen, Türk-Kürt ve İzmirliler-Mülteciler gibi gibi derin fay hatlarıyla yoğun bir kentsel gerilime sahip bu kentte sakin, sessiz ve dingin olmak ne ölçüde mümkündür? Şayet bunu gerçekleştirmek mümkün ise, benim sayın belediye başkanına önerim, bunu öncelikle belediye binasının hemen yakınındaki tarihi Kemeraltı Çarşısı’nda hayata geçirmesi, bunun için girişimde bulunmasıdır. Görelim bakalım böylelikle sessiz, sakin ve dingin bir Kemeraltı nasıl mümkün oluyormuş, olabiliyormuş… Tabii sevgili arkadaşımız Emel Kayın’ın “Doğu Pazar ve çarşılarındaki kargaşa, kalabalık ve kaos o coğrafyaların temel özelliğidir” itirazını da unutmadan…
Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun röportajda ele aldığı ikinci konu ise kentteki tabela kirliliği ile ilgili… Başkan bu konuda aynen şunları söylüyor:
“Toplumun genel yaşam biçimiyle kentlerde tabela kirliliği vardır. Biz de ortada kalıyoruz. Biz Kordon’daki tabelalara düzen vermeye başladık. Bir sürü telefon geldi. Daha yapmadan dejenere etmeye başlıyoruz. Bizde belli konularda kural mutlaka kıyısından köşesinden tırtıklanmış gibi görünüyor. Mutlaka burayı görenlerin kentin çehresine imrenmeleri kadar doğal bir şey yok. Türkiye’de de bunlar olacak. Sadece disiplinle, belediyenin ortamı germesiyle bu işlerin olmasının sürdürülebilirliği mümkün değil. Vatandaşların yardımcı olması gerekir.”
Bu söylenenleri değerlendirmeden önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elinde bu konuyu ele alan 3194 sayılı İmar Kanununun dışında 6 ayrı yönetmelik olduğunu hatırlatmakta yarar var. Bunlar sırasıyla;
1) “Belediye Emir ve Yasakları Yönetmeliği”, 2) “İlan ve Reklam Yönetmeliği”, 3) Kısaca Kordon Yönetmeliği de denilen “Atatürk Caddesi’nin (Birinci Kordon) Cumhuriyet Meydanı ile Alsancak Limanı Arasında Yapılan Düzenleme ve Bu Alanın Kullanım Esaslarına Ait Yönetmelik”, 4) “Kıbrıs Şehitleri Caddesi ve Ali Çetinkaya Bulvarı Kullanım Esasları Yönetmeliği”, 5) “Pasaport-Konak Pier Arası Kıyı Düzenlemesi Kullanım Esasları Yönetmeliği”, 6) “İzmir Büyükşehir Belediyesi Kıyı ve Sahil Şeridi Yol, Meydan ve Yeşil Alan Yetki ve Görev Uygulama Yönetmeliği”.
Bu yönetmeliklere ek olarak “Görüntü Kirliliği Önleme Esasları” ismini taşıyan 34 sayfalık açıklayıcı bir broşürün de mevcut olduğunu unutmamak gerekiyor.
İzmir Büyükşehir Belediyesi cadde, sokak, bulvar, meydan ve sahillerdeki görünümü düzenlemek için bu kadar çok yönetmelik hazırlamakla birlikte; 5-6 sene önce ve geçen yıl Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki iki ayrı zabıta harekatını yakından izlemiş; hatta bazı zabıta yöneticileriyle tartışmış biri olarak zaman zaman hatırlanan ama çoğu kez unutulan bu konu ile ilgili uygulamaların bir facia olduğunu, böylelikle ilan ve reklam tabelası yapanlara yeni işler, yeni kazanç kapıları yarattığını söyleyebilirim. Bir zabıta yöneticisinin tavsiye ettiği ile diğerinin farklı olması, bazı işletmelerin bilerek kapsam dışında tutulması, tabela kirliliği denilince sadece Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nin hatırlanıp kentin diğer bulvar, cadde ve sokaklarının bu uygulamanın dışında tutulması gibi haksızlıkların düzenlemenin yapıldığı caddedeki işletmeleri çılgına çevirdiğini dün gibi hatırlıyorum.
O nedenle sayın başkana şayet İzmir’in görüntü kirliliğini gidermek gibi gerçekten samimi bir isteği varsa; bunu daha basit, daha yalın bir mevzuatla tüm kenti kapsayacak şekilde sürekli olarak yapmasını, sadece denetim aşamasında değil işyerlerinin açılışı ve ruhsatlandırma aşamalarında da görüntü kirliliği ile ilgili değerlendirmelerin yapılmasını öneriyorum. Belki de böylelikle elimizdeki yetkileri böylesi bir vizyonla sürekli kullandığımızda bakmışsınız bir süre sonra biz de Polonya kentlerine benzemişiz… Eee, ne de olsa her şeye hayal etmekle başlanıyor…
Tabii ki Folkart binalarındaki görüntü ve ışık kirliliği yaratan reklam panolarıyla Birinci Kordon’un estetiğini bozacak yeni İzmir Ticaret Odası binasını unutup gözardı etmemek koşuluyla…
2006’da kent konseyleri oluşturuldu. Demek ki on yıl olmuş.
Öyleyse bir ‘muhasebeyi’ hak ediyor.
Önce adını koyalım; kent konseyleri sonuçta bir katılım mekanizmasının adıdır.
Yani kendisi dışında var olan bir sabit değere ya da güce onu değiştirmeksizin eklemlenmek üzere kurgulanmış.
Peki, eklemlendiği güç ne?
Bu güç’ün belediyeler olduğunu biliyoruz ve belediyelerin de kentleri yöneten yerel güç olduğu açık.
Elbette her kavram gibi hem belediyeler hem de kentler değişime uğradı. Kapitalizm kentleri dönüştürdü ve onları birer sermaye birikimin nesnesi haline getirdi. Artı değerin üretildiği ve bölüşümün kanalize edildiği, aynı zamanda kentin de bizatihi kendisinin dev bir sermaye yatırım alanı olduğu bir gerçeklik olarak karşımıza çıktı.
İlhan Tekeli’nin deyimiyle kapitalist sisteme tam eklemlenen Türkiye’de “80’lerden sonra küçük sermaye kentinden büyük sermaye kentine geçildi” ve takip eden yıllarda kentler küreselleşmenin bütün unsurlarını bağırlarında taşımaya başladı.
Kent değiştiği gibi belediyeler de değişti; artık esnaf ağırlıklı belediye meclis üyeleri yerine, imar hareketlerinden haberdar, finansal konularda birikimi olan yeni bir profil meclislerin ağırlıklı kesimini oluşturdu. Belediyenin kenti yönetme biçimi de bu değişimden nasibini aldı; kamusal hizmet odaklı belediye yerine kar zarar hesabı yapan ve şirket mantığı ile hareket eden tipik bir işletme olgusu karşımıza çıktı.
Bütün bu değişimin arka yüzünde olan neo-liberal anlayış, eleştirilmekle birlikte yönetişim, ortak akıl ve benzeri kavramları temel alarak yönetime yeni bir derinlik kattı.
Kapitalizmin kendi sürekliliğini pekiştirme hamlesi olarak görülse bile yönetim olgusunun temelini genişlettiği, kısmen yönetim erk’i içerisine halkı kattığı için olumlu olarak gören geniş bir kesim oluştu. Ancak katılım olgusuna daha soldan bakan anlayışlar da gün yüzüne çıkmaya başladı. 1990 yılında Brezilya’da gelişen kent bütçesinin kent halkı ile birlikte oluşturulması ve bunu 2000’li yıllarda ‘katılımcı bütçe’ kazanımı olarak Brezilya anayasasına koydurmaları bu örneklerden biriydi.
1980’lerde ise bizde sol bir belediyecilik deneyi yaşandı ve tarihe ‘Fatsa Deneyi‘ olarak geçti. Ancak neredeyse bütün ilçe ve belediye başkanı faşizan bir yöntemle yok edildiği için belini bir daha doğrultma olanağı bulamadı ve güzel deney belleklerimizdeki yerini aldı.
Sosyal demokratlar ise 1975’li yıllardan sonra katılımla ilgili kavramları telaffuz ettiler ama iktidar ilişkilerine halel getirmeyecek, katılımın sadece uzmanlarla bölüşülebilecek biraz da yönetim erkine yardım edebilecek bir perspektifte ele aldılar.
Murat Karayalçın’ın ‘Ankara Programı’nda açıkladığı belediye meclislerinde alınan kararların halka açılması, mahallelerde yurttaşların kararlara katılımının sağlanması gibi girişimler iyi niyetle dile getirilmiş ama mekanizmaları oluşturulmamış uygulamalar olarak kaldı.
Vedat Dalokay’ın 80’li yıllarda ANAP belediyeciliği olan siyasetten soyutlanmış ve sadece “hizmet” e indirgenmiş anlayışını ters yüz ederek, yerel yönetimlere sorumluluk anlamında siyasi bakmayı ve demokrasinin temeli sayan bir pencere açtığı konusu unutulmamalıdır.
Sonraki yıllarda özellikle Ege Bölgesi’nin kıyı kasabalarında Urla, Dikili ve Aliağa’da dillendirilen ancak sonraki yıllarda süreklilik arz etmeyen ‘kent senatosu‘, ‘halk meclisi‘ adıyla bilinen katılım deneyimleri ne yazı ki birer hoş deneyim olarak kaldı.
1989‘da sosyal demokratları “…üretim ilişkilerinde ve iktidar ilişkilerinde sınıfın/kitlenin konumunu değiştirme, dönüştürme fikri Sosyal Demokrat radikalizminde ancak ‘katılımcılık’ söyleminin sınırları içinde var olur” diyen Tanıl Bora’nın kulaklarını çınlatalım ve soralım şimdi bu radikalizme ne oldu?
1970’lerden beri iyi niyetle dile getirilen katılımcı belediye olgusu önemli bir yerel politika ilkesi iken 2016 yılına geldiğimiz bu günlerde tutarlı birkaç örneğin dışında hiçbir başkanın üzerinde durmadığı “olsa da olur, olmasa da olur” bağlamında ele alınan bir konu haline geldiğini görüyoruz.
Üstelik somut elle tutulur kent konseyi gibi mekanizmalar varken…
Kentin, artı değerin ve (kent topraklarının piyasaya açılmasından dolayı) geniş kapsamlı rantların üretildiği, artı değerin bölüşümünün kanalize edildiği olgusu bizzat kendisinin dev bir sermaye yatırım alanı olması yanında üretim ilişkilerinin cereyan ettiği mekân olma özelliği ‘katılım’ın basit bir karar alma sürecine katılmadan öte bir şey olduğu gerçeğini ortaya koyuyor. Toplumu ve demokrasiyi dönüştüren bir yapıya işaret ediyor…
Gezi’de ve dünyanın birçok kentinde ortaya çıkan isyanlar da bunun kanıtı değil mi? Kentte yaşayanlar, şehrin kaderinde söz sahibi olmak istiyor, David Harvey’in deyişiyle “Hemşeri ile yoldaş kol kola“ girip isyan bayrağını dalgalandırıyor.
Şehirdeki ‘ortak alanlar‘, kent dönüşümü, yaratılan artı değerin kendileri dışındaki kesimlere pay edilmesi, çevre duyarlılığı, sağlıklı ulaşım, konut hakkı vb. gibi bir dizi sorunun çözümünde kendilerinin de söz sahibi olma taleplerini haykırıyor.
Sonuçta bütün bunlar kent yönetimine katılma sürecini içeriyor.
Şimdilerde kent konseyleri hazır birer mekanizma özelliğini taşıyor gibi.
Ancak yukarıda sayılan ‘kent hakkı’ kavramı içerisinde görülen kavramları kent konseylerinin ‘ehlileştirilmiş’ ve bürokratik katılımcı anlayışı içerisinde başarmak mümkün mü? Bunu zaman gösterecek.
Gene de uzun soluklu bir çalışmada katılımın toplumsal bir içerik kazanıp, kent değerlerini savunan bir noktaya çekilmesi kaçınılmazdır.
Öbür türlüsü katılımı teknik ve bürokratik bir aygıt gibi görüp, içini boşaltmaktır.
Yani herhangi bir belediyenin sosyal işler biriminin yapacağı işleri bir kez de kent konseyi eliyle uygulamaya sokması gibi.
Sol söylemi şimdilik dışarıda tutarsak katılımcılığı 1970’li yıllardan beri savunan sosyal demokrat yerel yönetim anlayışındaki belediyelerin, katılım konusundaki politikalarını yüksek sesle söylemeleri, kent konseylerindeki uygulamalarında bu politikalarını hayata geçirmeleri beklenirdi.
Oysa kent konseylerindeki uygulamalar bakıldığında Eskişehir ve Nilüfer belediyeleri ile diğer birkaç belediye hariç olmak üzere kayda değer bir katılımcı anlayışı görmek mümkün değil gibi.
Bütün hizmetleri yerine getirseniz bile katılım ögesini esas alıp, halkı karar süreçlerine katmadığınız zaman olabileceklere iyi bir örnek oluşturacak bir araştırmanın sonuçlarını paylaşmak isterim; 2010 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi tarafından Dikili’de yapılan bir araştırmada bir dizi sosyal politikayı uygulamaya koyan belediye başkanı Osman Özgüven’in bu gayretlerinin halk tarafından benimsenmediği kaydediliyor ve bunun nedeni “…Osman Özgüven’in kişisel gayretlerinin demokratikleşememesi, kitleselleşememesi..” olarak gösteriliyor.
Bunun tercümesi belediye başkanının katılımcı bir politikayı benimsemediğini, yaptıklarını etkili olarak anlatamadığını göstermektedir.
Oysa aynı Dikili Belediye Başkanı 1980 darbesi sonrası örgütlediği kültürel şenliklerle demokratik bir tavra önderlik etmiş, sanatın ezilen kitlelerin yanında olduğu gerçeğini belediyenin iş ve eylemleri ile kanıtlamıştı..
Bu durumu dile getirirken Dikili’ye haksızlık etmek istemem. Aynı kaderi paylaşan Urla, Bergama, Dikili üçgenindeki birçok sosyal demokrat belediye var. Üstelik bu belediyeler 1980’lerde katılımcılığı telaffuz eden ilk yerel yönetimlerdi. Şimdi ise bir geleneksizliğin timsali gibi en arka sırada hizalanmış vaziyetteler.
Doğrusu, sekizinci yılında kent konseylerinin ne durumda olduklarına Prof. Dr. Adnan Akyarlı’nın “Kent Konseylerinin Sosyal Demokrat Belediyeler Açısından Değerlendirilmesi” kitapçığı neden oldu.
Hoca, kent konseylerinin gerçekleştirdiği olumlu projeleri ortaya koymuş, hatta İzmir Kent Konseyleri Birliği, Türkiye Kent Konseyleri Platformu gibi kent konseylerinin örgütlenme çabalarının öykülerini dile getirmiş.
Bu çabalar çok önemli.
Kuşkusuz kent konseyleri yeni deneyimler yaşayarak olumsuzlukları yenip olumlu adımlar atacaktır, buna yürekten inanıyoruz.
Ama bazı olumsuzlukları da açık yüreklilikle dile getirmek gerekmiyor mu?
Mesela Gezi isyanı olurken kent konseylerinin ne yaptığını sormak bunun nedenini irdelemek gerekmez mi?
Hadi diyelim sıcak eylemlerin içinde yer alınmadı, peki parklarda yapılan forumlara kent konseylerinin katılmalarının ne sakıncası olabilirdi?
Hoca’dan ricamız bu sorunları irdelemesi, ayrıca sosyal demokratların katılımcılık geçmişlerini bir kez daha hatırlatıp, bunun yerel demokrasinin temel ilkesi olduğu hususunu belediyelere bir kez daha hatırlatmasıdır. Böylece Kent Konseylerinin önemi de ortaya çıkmış olur.
(1) Bora, Tanıl; “Yerel Yönetim, Sosyal Demokrasi ve Sosyalistler”, Birikim Dergisi, Temmuz 1989
(2) Çavuşoğlu, Erbatur; Yalçıntan, Murat Cemal; “Kapitalist Kentte Sosyal Belediyecilik Ne kadar Mümkün?”, Değişen İzmir’i Anlamak, Phoneix Yayınları, İstanbul-2004
Konak Belediye’sinin Basmane Dokuz Eylül Meydanı’ndaki yerini terk ederek Tepecik’teki pazar yerinde yapacağı yeni hizmet binasına gideceğini öğrendiğim günden bu yana gerçekleşmesini hayal ettiğim bir arzum var: Konak Belediyesi’nin yeni hizmet binasının yakınındaki Halkapınar suyu kaynağının oluşturduğu; ancak bugün mevcut olmayan eski Halkapınar Gölü’nün yeniden oluşturularak bu gölün çevresinin İzmir’in tarihi içmesuyu tesislerini de sergilemek suretiyle çevre halkının dinlenip eğlenebileceği bir yeşil alan haline getirilmesi…
Şu anda İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne, daha doğrusu İZSU’ya ait olan bu tarihi mekanı, 19. yüzyıla ait, üzerinde “İzmir, Diana Banyoları (Hamamları)” yazan kartpostallarda mavi bir gölün çevresindeki ağaçları, sazları ve gölü çevreleyen alandaki binalarla sekizgen planlı zarif tarihi su paylaşım yapısıyla görmek mümkündür. Hatta bu kartpostalların bazısında bu gölün kenarından geçen deve kervanları bile görülür.
İzmir, Diana Banyoları (Hamamları)
Sevgili dostumuz İbrahim Fidanoğlu’nun “Dağa Kaçtım” isimli bloğunda verdiği bilgilere göre Ballıkuyulu Hasan Ali Çağlar, 1950’li yıllarda Halkapınar Gölü’ne yüzmeye gittiklerini, orada birçok çocuğun boğulduğunu kendisine anlatmıştır.
İzmir, Halkapınar
İ.S. 4. Yüzyılın ünlü sofistlerinden Himerios ise “Bu Meles Çayı İzmir’in varoşları içinde doğar. Çayın kaynakları pek çoktur ve birbirlerinin yanından çıkmaktadırlar. Bu kaynaklardan oluşan çay, hemen bu kaynakların yanında bir göl halini alır ve bunun her tarafında küçük sandallar, gerek kürek ile ve gerek sahilden yedekleme suretiyle seyredebilirler. Çayın etrafı serviler ve zarif sazlarla bezenmiştir. Çay, çok yakın bir mesafede denize akmaktadır. Fakat bilmem ki akmak tabirini kullanmak caiz midir? Çünkü çayın aktığına delalet edecek bir ufacık şırıltı bile yoktur. Ve gizlice denize karışmaktadır.” şeklinde anlatmıştır.(1)
İzmir, Halkapınar
İ.S. 2.yüzyılda İzmirli hatip Aelius Aristides, Meles Çayı’nı ve Diana Hamamları’nı tanımlarken, “Şehrin sokaklarına hâkim olan Apollon’un kapılar önünde ziynet olacağı yerde deniz perilerine ismini veren ve kaynağından denize kadar yatağını kazan Meles, şehrin kapıları önünden kolunu uzatmaktadır. Bu kaynaklar, suları kısa bir mesafede denize akan bir hamamdır. Meles, mağaralardan, evlerden ve ağaçlardan geçerken aynı suretle akar, yatağının ortasında parıldar ve denize gider. İleride kaynağın yüksek kısmında havuza benzer bir duvar vardır ve kanal burada başlar. Meles kaynağında çağıldamaz, bunların dalgaları yavaş yavaş, sessizce denize kavuşur. Bazı defalar rüzgârlar, tehditleri altında denizi kabartınca Meles’in sularını geri atar, o zamanki iki suyun satıhları ayrı ayrı görülür ve nerede birleştiklerini anlamak mümkün olmaz. Zaten Meles’in her tarafı balıkla doludur. Meles, yazın da kışın da aynı ebattadır; hiçbir zaman yağmurlar onun taşkınlığına yol açmadıkları gibi sıcaklar da onu kurutmamıştır. Cansız bir şeymiş gibi daima aynı şekil ve aynı rengini muhafaza eder. Meles, serseri değildir, yatağından uzaklaşmak elinden gelmez. Şehrin aşığıymış gibi oradan uzaklaşmaya cesaret edemez ve şehre karşı dinmeyen bir aşk beslediği için ebedi yatağını muhafaza eder. Bunun içindir ki şehri biraz dolaşır ve çıktığı yerde biter” demektedir. (2)
İzmir, Halkapınar (İZSU Arşivi)
Antik tarihin coğrafyacısı Strabon ise İzmir ile Meles arasındaki ilişki için şunları anlatmaktadır: “Kentin bir parçası tepededir ve surla çevrilidir, fakat büyük kısmı ovada limanın, Metroon’un ve Gymnasion’un yakınındadır. Kentin caddelere ayrılışı özel bir şekilde düzenlenmiştir. Bunlar birbirlerine olabildiği kadar dik doğrular şeklindedir ve taşlarla döşenmiştir, alt ve üst katları bulunan portikler vardır. Bir de içinde Homeros’un Ksoanon’u bulunan Homereion adı verilen dört kenarlı bir portik (stoa, revak) bulunur. Bu nedenle Smyrnalılar Homeros üzerinde özellikle hak iddia ederler ve gerçekten de kentin bir tip tunç sikkesi Homereion adını taşır. Meles nehri surların yakınında akar, kent diğer kuruluşlarının yanı sıra bir de kapatılabilen bir limana sahiptir.”(3)
Halkapınar Gölü ve çevresi, 19. Yüzyıl, Rubellin
Prof. Dr. Ersin Doğer; İzmir’in Smyrna’sı isimli kitabında artık tarihin derinliklerinde kaybolmuş Halkapınar Gölü’nden ve buradan doğan Halkapınar Deresi’nden şöyle söz eder:
“Bugün bulunduğu semte ismini veren Halkapınar kaynakları ve bu kaynakların yeryüzüne çıktıktan sonra oluşturduğu gölcük, Prehistorik çağlardan 50 yıl öncesine kadar bölgenin en büyük tatlı su rezervi olarak hizmet verdi. Bizans Çağı’nda (13.yy.) yazar Georgios Akropolites tarafından Periklystra (Halkapınar) olarak anılan birkaç pınarın birleşerek oluşturduğu bu yuvarlak gölcük civarı bir mesire yeriydi. Helenistik Çağ’ın başlarında kent Bayraklı – Tepekule’deki eski yerinden Kadifekale ve yamaçlarına taşındığında Antikçağ’ın yazarları tarafından Homeros’un doğum yeri olarak efsaneleşen kutsal Meles Çayı’nın yeryüzüne çıktığı kaynak olarak bilindi. Gerçekten de bazı yazarların Meles Çayı ve kaynaklarına ilişkin tanımları Halkapınar gölcüğü ve bu gölcükten çıktıktan kısa bir süre sonra denize kavuşan Halkapınar Çayı’na uymaktadır.” (4)
Tarihi Halkapınar su pompa istasyonu binası
İZSU tarafından verilen bilgilere göre büyük debili bir su kaynağı olarak 112 yıldır İzmir’in içmesuyu ihtiyacını karşılamaktadır. On dokuzuncu yüzyılın sonralarına doğru, şiddetli bir su kıtlığı İzmir kentinin daha fazla gelişmesine engel olunca bir Belçika firması yeni su kaynaklarını araştırarak eskiden beri bilinen Halkapınar kaynaklarının geliştirilerek İzmir şehir suyunun buradan alınması önerisini getirmiş ve burada bir sistemin kurulması ve işletilmesine izni çıkarılmıştır. Belçika firması, bir ana sarnıç, buharla çalışan bir merkez pompa istasyonu, 89,65 m yükseltisinde, 10 360 m³ kapasiteli bir su deposu ve gerekli isale borularının yapımını 1886 ile 1897 yılları arasında tamamlamıştır. 1905 yılında, pompa istasyonuna dizel motorlu iki pompa daha yerleştirilmiş ve Sevilitepe’ de 157 m yükseltide 600 m³ kapasiteli yeni bir su deposu yapılarak şehrin yüksek mahallelerine de su verilmesi olanağı yaratılmıştır. Sistemin işletme imtiyazı 85 yıl süre ile Belçika firmasına verilmiş ancak hükümet, ilk 25 yıldan sonra istediği an tesisleri satın alma hakkını saklı tutmuştur.1944 yılında bu sistemin tamamı İzmir Belediyesi’ne devredilmiş ve sistemin genişletilmesine başlanmıştır.
Halkapınar suyunu iletmek için 1900 yılında kullanılan font borusu
Halkapınar pınarlarının 1970 yılındaki ortalama verimi 1,2 m³/s ve yıllık toplam su potansiyeli 38 milyon m³ ‘tü. Pınarlardan gelen suyun ortalama sıcaklığı 24 ºC olup mevsimler itibariyle fazla bir değişim göstermez. O tarihlerde pınarların çıktığı yerde varlığını sürdürmekte olan Halkapınar gölünde su canlıları da vardı, fakat bunlar tarihi su derleme yapısının içinde gözlenmemiştir. Su derleme sistemi, dağıtım pompa istasyonu, su deposu, bağlantı kanalları, borular ve diğer yardımcı yapılarla birlikte, Halkapınar tesisleri 1897 yılından 1973 yılına kadar 76 yıl süre ile kullanılmış, bu tarihten sonra açılan yeni kuyular nedeniyle önce pınarların doğal boşalımları sonra da bu pınarlar sayesinde var olan Halkapınar gölü ortadan kalkmış, yeni pompa ve su tesisleri devreye girmiştir. Tarihi su derleme yapısı günümüzde devre dışı kalmış olup İZSU tarafından restorasyon edilmiş olup tarihi pompa istasyonu ise kısmen kullanılmaktadır.
Tarihi Halkapınar su pompa binası içindeki pompa
İZSU tarafından restore edilen tarihi su derleme yapısı ise yaklaşık 5m derinlikte, sekiz köşeli, sığ bir kuyudur; faylı kalker formasyonlardan su toplayan galerileri su derleme kuyusunun beş kenarına ulaşır; yer altı su derleme galerileri hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Su derleme kuyusunun iki kenarında Halkapınar gölüne açılan iki çıkış galerisi vardır. Sekizgen şekilli su derleme yapısının sekizinci kenarında bulunan bir ağız, dağıtım pompa istasyonunun emme havuzunu beslerdi.
Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısı (dışardan)Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısı (dışardan)Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısı (dışardan)Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısı (içerden)Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısı (içerden)İzmir, Diana Banyoları (Hamamları)Sekizgen planlı tarihi su dağıtım Yapısının tavanıSekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısının iç kısmı
Sekizgen planlı tarihi su dağıtım yapısının kanalları
Su ihtiyacının yüksek olduğu dönemlerde su derleme sisteminin bir parçası olarak kullanılan Halkapınar gölünün 1970 yılındaki ortalama yüz ölçümü 14 000 m² idi. Göl düzgün bir şekle sahip değildi. Gölün maksimum uzunluğu yaklaşık 160 m, maksimum genişliği 100 m, en derin yeri 3,4 m idi. Gölün tabanında, pınar suyunun çıktığı yerler, gözle görülebiliyordu. Halkapınar çayına açılan, kapaklı bir deşarj ağzı ve terk edilmiş iki çıkış vardı. Gölde toplanan su, bir su alma yapısı aracılığıyla ve yer çekimi ile dağıtım pompa istasyonunun emme havuzuna gelirdi. İhtiyacın fazla olduğu zamanlarda, yer çekimi su alma yapısı yetersiz kaldığı için alçak terfi kapasiteli pompaların bulunduğu bir yardımcı su alma yapısı da kullanılırdı. Gölün çevresinden Halkapınar çayına sızan suları yardımcı pompalar, yaklaşık 150 m uzunluğunda 450 mm çapında borularla dağıtım pompa istasyonunun emme havuzuna verirlerdi.
Su dağıtım kanallarına üstten bakış
Dağıtım pompa istasyonunun emme havuzu ve tarihi su derleme yapısından emme havuzuna su taşıyan galeriler oldukça karmaşık bir tesis oluştururlar.
Ana su derleme yapısından su alan eski ana galeri kargir kemer yapılı, tabanda 1,25 m genişlikte merkezde 2,15 m yükseklikte, 50 m uzunluktadır. Bu galeride normal su derinliği yaklaşık 1,2 m idi.
O tarihteki yeni ana galeri, su derleme havuzundan eski ana galeriye su taşırdı. Galeri 2,20 m genişlikte 2,35 m yükseklikte, 50 m uzunluğunda kargır ve betonarme bir mecradır. Bu galerinin taban profili % 0,9 eğimle, girişte 1,50 m yükseklikten pompa emme havuzunda 1,06 m’ye alçalır. Yeni ana galerinin su alma ağzında, kok veya kömür süzgeçli düşey bir filtre tertibatı bulunmaktaydı.
Yukarıda anlatılan iki ana galeriden ayrılan dört pompa emme galerisi üzerinde 8 dağıtım pompası su dağıtım şebekesini beslerdi. Bu emme galerilerinin kesitleri, boyutları, uzunlukları ve taban yükseklikleri değişiktir.
Çimentaş kuyu sisteminden gelen 500 mm çapındaki yeni isale hattı, pompa istasyonu yakınında yeni ana galeriye bağlanır. Bu isale hattı ancak yaz aylarında ihtiyacın yüksek olduğu dönemlerde kullanılırdı.
Halkapınar dağıtım pompa istasyonu, 3600 KW kurulu gücü ile 1970 yılında İzmir şehir suyu sisteminin en büyük pompa istasyonuydu. Yaklaşık 95 m pompaj yükü ile çalışan, paralel düzende 8 pompa bulunmaktaydı. Kapasitesi 700 ile 2000 m³/saat arasında değişen pompaların deşarjı, 3 ana boru kanalıyla 9 ana besleme borusundan dağıtım sistemine verilmekteydi. Pompaların hepsi pompa istasyonun döşemesi üzerine monte edilmiştir olup döşeme yükseltisi 4,96 m idi.
Halkapınar su deposu, dağıtım pompa istasyonunun 650 m kadar güneyindedir; kapasitesi 10 400 m³ ve en yüksek su yüzeyi kotu 93,65 m’dir. Pompa istasyonundan pompalanan su, 500 mm çapında pik borularla su deposuna verilirdi.
Evet, İZSU’nun Halkapınar suyunun kaynağındaki içmesuyu tesisi ile ilgili verdiği tarihi ve teknik bilgiler bu şekilde. Bu bilgilerden anladığımız kadarıyla Halkapınar suyu ve tesisleri bugün kullanılmamaktadır. Ancak Halkapınar suyu ve tarihteki adıyla “Diana Hamamları” eski kartpostallardaki görüntüleriyle; ayrıca eski İzmirliler’in hafızasındaki anılarıyla halen yaşıyor, halen hatırlanıyor…
İşte şimdi, hazır Konak Belediyesi yeni hizmet binasını buraya yakın bir yerde yapıyorken; ayrıca bölgede halkın dinlenme, eğlenme ihtiyacını karşılayacak yeşil bir alan ihtiyacını kendisini fazlasıyla hissettirirken bu alanın İzmir Büyükşehir Belediyesi, İZSU ve Konak Belediyesi tarafından geçmişi hatırlatacak şekilde yeniden tasarlanması, mevcut su kaynağının bir göle dönüştürülerek çevresinin, eski su tesislerini de değerlendirerek yeni bir dinlenme, eğlenme alanına dönüştürülmesi düşünülebilir.
Halkapınar Otobüs Dağıtım Merkezi yanından akan Halkapınar DeresiHalkapınar Deresi’ndeki kirliliğin son durumu
Belki böylelikle Halkapınar Otobüs Garajı yanından akıp giden Halkapınar Deresi’nin bu hafta içinde çektiğimiz aşağıdaki görüntüleri de bu sayede düzeltilmiş, temizlenmiş olabilir; ayrıca belediyeler hep sahilde bu tür çalışmalar yapmanın dışında İzmir’in iç kesimlerinde, yeşil alana gerçekten ihtiyacı olan mahallelerinde halkın yararlanabileceği tesisler yapma imkanına kavuşurlar…
(1) Canpolat, Emin; İzmir, Kuruluşundan Bugüne Kadar, İTÜ Mimarlık Fakültesi Yayını – 1954, Üç İzmir- YKY Yayınları, Aralık 1992, s.22
(2) Aelius Aristides, İzmir’in Kayıp Gölü: Halkapınar, İzmir Dergisi, Sayı 11, s.57
(3) Strabon, Antik Anadolu Coğrafyası (Geographika: Kitap XII-XIII-XIV), Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul-2009, 6.Baskı, s.208
(4) Doğer, Ersin; İzmir’in Smyrna’sı, Paleolitik Çağ’dan Türk Fethine Kadar, İletişim Yayınları İzmir Dizisi 4, İstanbul-2006, 1. Baskı, s.171
OHAL’le birlikte yeni bir sayfa açıldı: Ülke Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile yönetiliyor. Meclis’e bomba geldi ama OHAL gelmedi. Meclis tatilde. Yani, KHK’ler 30 gün içinde Meclis’te görüşülmeleri gerekirken görüşülmüyor. Fakat hukuki sonuçlar doğuyor. Özeti, atı alan Üsküdar’ı geçti, Cumhurbaşkanı ve Hükümet, OHAL’in sınırlarını da aşarak çıkardıkları KHK’lerle ilerliyorlar. Yasalar değişiyor, devlet yeniden yapılandırılıyor. Fiili başkanlık en kötü haliyle yürürlükte.
Arada televizyon izliyorum: Demokrasinin rafa kalktığını söylemeyen, en azından kabul etmeyen yok. Ama durumdan utanan da yok. 15 Temmuz darbe girişimi nasıl bir süpürgeyse, demokrasi-dışı olmanın utancını da sildi süpürdü.
Peki, ama bir gün demokrasiye döndüğümüzde kendimizi nasıl bir demokratik ortamda bulacağız? Geleceğimize OHAL’siz ama OHAL varmış gibi demokrasiden uzak bir çerçeve yazılıyor.
Demokrasisiz merkeziyetçi muhafazakârlık günleri geliyor.
İşin belediyelerle ilgili kısmı tam da bu. Kendisi için “sandıktan çıkma”yı demokrasi sayan “milletin adamı”, iş belediyelere gelince adeta “sandıktan çıksan ne olur ki?” diyor.
674 sayılı KHK’nin Belediyeler Kanunu’nda yaptığı değişikliklerin başka adı, başka anlamı yok.
Değişen ne?
Örneğin, belediyelerde başkan, başkan vekili ve belediye meclisi üyeleri görevi sürdüremeyecek hale geldiklerinde, yerlerinin nasıl doldurulacağı bellidir. Onlarca yıldır, başkan ve vekili için meclis (öyle valinin falan değil meclisin içinden gelen başkan vekilinin, o da yoksa en yaşlı meclis üyesinin başkanlığında) toplanır, yeni başkanı veya vekilini meclis üyeleri kendi arasından seçer. Meclis üyeleri için de sırası gelen yedek göreve çağrılır. Bu, sandıktan çıkan iradenin dönem sonuna kadar devam ettirilmesidir. 2005’te yürürlüğe giren 5393 sayılı Belediye Kanunu da demokrasinin gereği olan bu kuralı aynen devam ettirmiştir.
Ama şimdi, teröre yardım ve yataklık hallerinde il ve büyükşehir belediyeleri için İçişleri Bakanı, diğer belediyeler için valiler yeni başkan, vekil veya meclis üyesini atayacak. Bu atamanın belediye meclisi içinden yapılması da gerekmiyor. Yani sandık demokrasisi Cumhurbaşkanı ve hükümeti “milletin adamı” yapar, fakat belediyelerde seçilenleri yapmazmış!
Beterin de beteri var. O da KHK’nin geçici 9. maddesiyle getirildi. KHK çıkmadan önce, başkan ya da meclis üyesi seçilmişler terör ve şiddet gerekçesiyle görevden uzaklaştırılmışsa, yerlerine yasal düzenlemeye uygun şekilde yeni insanlar belediye meclisi içinden seçilmiş, görevlerine başlamış olsalar bile, KHK çıktıktan sonraki 15 gün içinde bakan ya da vali yerlerine görevlendirme (atama) yapacak.
KHK’yi yazan eller demiş ki, hukukta lehte olmadıkça geriye yürümemek kuralı mı, geçiniz…
674 sayılı KHK’de “bu da yetmemiş” dedirten yeni kurallar var. Anılan durumdaki belediyelerde;
• Belediye meclisi başkan çağırmadıkça toplanamayacak;
• Meclis, encümen ve komisyon çalışmaları olmayacak, bu işleri encümen üyesi belediye memuru iki kişi yerine getirecek;
• Bütçe ve muhasebe işlemleri valinin onayı ile mal müdürlüğü veya defterdarlığa geçecek;
• Terör veya şiddete doğrudan ya da destek olarak kullanılan veya kullanılabilir mal ve imkânlara vali ya da kaymakam (mülki amir) el koyacak.
Sanmayın ki bu düzenlemelerin uygulanması OHAL dönemiyle sınırlı.
Özetle, bundan böyle, belediyelerde demokrasi milletin seçtikleriyle değil merkezi yönetimin izin verdikleriyle.
“Hukukun üstünlüğü mü, o da neymiş?” demek serbest, “Ama sandık, seçilmişler, hani milli irade… OHAL kuralları OHAL’le sınırlı… demokrasi…” diyecek olsanız, “Terörü mü destekliyorsun terörist!” naralarının tükürükleri suratınıza sıçrıyor.
Ne diyelim?
Bir: Demokrasi her eve, herkese lazım. Bugün değilse yarın!
İki: Bugün yerel demokrasiyi savunmak vatani bir hizmettir.