Koleksiyon, Koleksiyonerlik ve Müzecilik

Bugünkü kitap tanıtımımızı kentlerde gidip ziyaret ettiğimiz, beğendiğimiz ya da beğenmediğimiz, beğendiğimiz için defalarca gidip ziyaret ettiğimiz, orada olmaktan, o havayı solumaktan keyif aldığımız bir mekâna; müzelere ve o müzelerdeki koleksiyonlara ayırmak istedik…

Bunun için de kütüphanemizdeki biraz eski ve ama yararlı bir kitabı alarak işe başlamak istiyoruz… Tanıtmak istediğimiz kitap, çoğumuzun tanıdığı ve halen İstanbul Modern Sanat Müzesi’nin direktörü sanat tarihçisi Levent Çalıkoğlu‘nun ‘Çağdaş Sanat Konuşmaları‘ adlı dizinin dördüncü kitabı olarak düzenlediği ve 2009 yılında Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ‘Koleksiyon, Koleksiyonerlik ve Müzecilik‘ adlı kitap.

Roplam 166 sayfadan oluşan bu güzel kitap Levent Çalıkoğlu‘nun “Yeni Bir Dikkat Alanı: Koleksiyon-Koleksiyonerlik ve Müzecilik” bölümü ile başlıyor. Çalıkoğlu bu bölümde koleksiyon olgusu ile koleksiyonculuk arasındaki ilişkiyi sorgulayarak koleksiyonların müzelere dönüşümünü anlatıyor. Ardından da bir iktidar aracı olarak ortaya çıkıp müzelere dönüşen koleksiyonların ve müzelerin iyi yönetilmesi için bizlere ipuçları veriyor:

“...sağlıklı bir koleksiyon yönetim politikası oluşturmadan önce dikkat edilmesi gereken durumları şöyle özetleyebiliriz:

Bir koleksiyon yönetim politikası oluşturmadan önce müzenin vizyon ve misyonu, tütü ve çalıştığı sahanın iyi tanımlanması gerekir. Koleksiyonun kapsamı (ne, nerede, ne zaman ve neden) ayrıntılı bir şekilde açıklanmalıdır.

Koleksiyon yönetim politikası hem müzenin toplumsal statüsünü belirleyen hem de olası sonuçları ile tüm müze çalışanlarını ilgilendiren disiplinler arası bir içeriğe sahiptir.

Yasal düzenlemeler bir koleksiyon politikasının oluşturulmasında kritik rol oynar. Edinim ve elden çıkarma teşebbüslerinde yasaların getirmiş olduğu düzenlemeler iyi etüt edilmeli, geri dönüşümü mümkün olmayan bir koleksiyon politikası oluşturulmamalıdır.

Hedefleri doğrultusunda müze-toplum ilişkilerinin iyi tespit edilmesi, karşılıklı güven duygusunu oluşturacak kültürel atılımların net bir şekilde tarif edilmesi gerekir. Özellikle sanat müzelerinde sanat ile izleyici arasında estetik ilişki her zaman için eş bir beğeni duygusu taşımaz. Bu durumlarda sanat eseri ile toplumsal beğeni arasında ara yollar bulunmalı, her iki sahanın birbirini ezmesi veya önüne geçmesi engellenmelidir.¹

İyi bir koleksiyon yönetim politikası ancak bu politikayı etik kurallara bağlı olarak uygulayacak deneyimli ve sorumluluk sahibi bir kadro ile mümkün olabilir. Bu durumda hazırlanan politika planından kim veya kimlerin sorumlu olacağı ve bu planların kimler tarafından uygulanacağı ancak doğru bir personel politikası ile belirlenebilir.

SCX-3200_20170330_10243001Kitabın diğer bölümlerinde ise ülkemizin sanat tarihi ve kuramları, koleksiyonculuk, müzecilik, küratörlük gibi alanlarda önde gelen isimleri Ali Artun, Tamur Atagök, Yusuf Taktak, Serhan Ada, Burçak Madran, Bedri Baykam, Genco Gülan, Şeniz Atik, Şennur Şentürk ve İpek Duben ile yapılan söyleşilerle koleksiyon olgusunun tarihsel gelişimi ile kendi deneyimleri çerçevesinde koleksiyonerler ve müzeler konusu üzerinde durulmakta, bu söyleşilere katılanların soruları yanıtlanmakta; böylelikle kuramcı, tarihçi ve uygulayıcı gözüyle geniş bir dünya önümüze serilmektedir.

Bence her sanatseverin, her müze ziyaretçisinin ve kentle ilgilenen herkesin alıp okuması ve kütüphanesine yerleştirmesi gereken bir kitap… Hele ki henüz “tükendi” aşamasına girmeden…

Disiplinlerüstü çalışmak…

Ali Rıza AVCAN

Farkındaysanız çoğu belediyenin yaptığı cadde ve sokaklar ya da yeşil alanlar çok kısa bir süre sonra kullanılamaz hale geliyor. Kısa süre önce yaptıkları bu yolları ya da parkları ya yıkıp yeniden yapıyorlar ya da kıyısından köşesinden onararak tekrar eski haline getirmeye çalışıyorlar. Üstüne üstlük bizim onlara vergi, harç ya da ücret adı altında ödediğimiz paraları heba ederek, bu işi yapan müteahhit ya da taşeronları zengin ederek…

Belediyelerin bu “yeniden yap-yık-yeniden yap” şeklinde kısır döngüye dönüşmüş gayretlerini izleyen uzmanlar ise, her biri değişik disiplinlerden gelen ve işinin uzmanı olan insanlar için bu durumu farklı açılardan; özellikle de kendi bakış açılarıyla yorumlayabilirler. Örneğin mühendisler muhtemelen kullanılan malzemenin yanlış seçildiğini ya da kalitesiz olduğunu, mimarlar projenin yanlış çizildiğini, işletmeciler proje süreçlerinin iyi yönetilmediğini, psikologlar o yol ya da yeşil alanları kullanacak olan insanların tutum ve davranışlarının dikkate alınmadığını, coğrafyacılar yer seçiminin iyi yapılmadığını, botanikçiler seçilen bitki ve ağaçların bölgeye uygun olmadığını, iletişimciler ise iyi bir halkla ilişkiler modelinin geliştirilmediğini söyleyebilirler. Kısacası her uzman olaya kendi penceresinden bakar ve sahip olduğu bilgi, birikim ve deneyimi dikkate alarak bir neden bulmaya çalışır.

O anlamda bir kentteki tüm projelerde sadece mühendislerin, mimarların, şehir plancılarının ya da tasarımcıların yer alması, bunun dışında kalan diğer bilim ve disiplinlerden gelenlerin dışarıda bırakılması, onların bilgi, birikim ve deneyimlerinin dikkate alınmaması o projede önemli bazı şeylerin gözden kaçmasına; kısacası o projenin daha başlangıçta eksik, yanlış ya da yetersiz olmasına neden olabilir.

ds_newminor

Verdiğimiz bu örneklerde de vurgulamaya çalıştığımız gibi, değişik bilim ve disiplinler bir sorunu kendi bakış açılarından, kendi yöntem ve terminolojilerini kullanarak yorum getirirler. Halbuki, özellikle karmaşık konu ve projelerde ekonomik sorun, fiziki sorun, toplumsal sorun diye bir şey yoktur; ekonomik yönü, fiziki yönü, toplumsal yönü olan sorunlar vardır ve bu sorunlar arasında karmaşık ilişkiler vardır. 

Aslında bir konu, sorun ya da projeye bakışta gündeme gelen bilim ve disiplinler, bizim yapay olarak yarattığımız sınıflandırmalardan da başka bir şey değildir. Doğa ve onun ürünü olan insan, o sınıflandırmalara göre düzenlenmemiştir. Üstelik bilimsel bilginin bütünü bugün uygulanandan daha değişik şekillerde de düzenlenebilir. Çünkü hiçbir şeklin ya da bilginin diğerine ontolojik üstünlüğü yoktur. Bilimin bilgi dağarcığı ve ilgi alanları genişleyip derinleştikçe bilimsel bilginin örgütlenmesi de değişikliklere uğrayabilmektedir. Bu anlamda bilimsel bilginin bilimsel disiplinlere ayrışmasını geniş bir kapalı alanın odalara bölünmesine benzetebiliriz. Bir oda mimarlık, bir oda plancılık, bir oda mühendislik, bir oda sosyal bilimler odası gibi. 

Kapitalizm, “akademizm” adı altında bilgiyi bu şekilde kendi içinde küçük odalara ayırıp her bir oda arasında kalın duvarlar örerek bilgiyi parçaladığı, böldüğü ve her bir odadakilere kendilerinin çok önemli, olmazsa olmaz bir şekilde belirleyici olduğunu, kendileri olmadan hiç bir şey yapılamayacağını; hatta en önde gelenin kendileri olduğunu söylediği için bugün birçok ortamda; üniversitelerde, iş yerlerinde ya da projelerde farklı bilim ve disiplinlerden gelenlerin kendi aralarında yaşadıkları bu mesleki rekabet duygusuyla birbirlerini çiğnemeye, kendilerini önemseyip diğerlerini ötelemeye çalıştıkları için ortaya konulan birçok iş, işlem ya da proje baştan eksik, sakat, yanlış ve yetersiz kalmakta, yapılan işin sürdürülebilir olması mümkün olmamaktadır.

Bilginin kendi içinde değişik uzmanlık dallarına ayrılarak ve her bir dalda kendi yöntem, terminoloji, süreç, sorgulama alanı ve içeriklerini belirlemeleri doğal bir şey olmakla birlikte kendi aralarındaki ilişkileri demokratik bir şekilde geliştirmeleri ve bilgiyi, bu demokratik, çoğulcu beraberlik içinde insanlığa sunmaları beklenir. Çünkü ancak bu şekilde ele alınan teknik ya da toplumsal süreçlerin tüm yönleri kavranıp doğru, etkin ve sürdürülebilir çözümler üretilebilir.

Yapılan bir işin başarıya ulaşması ve o başarının kurumsallaşıp sürdürülebilir hale gelmesi için okuduğumuz üniversite, fakülte ya da üyesi olduğumuz meslek örgütlerinde bizi diğerlerinden ayırt etmek ya da aidiyet duygunu geliştirmek amacıyla içimize atılan o ayrılık tohumlarının ürünü olan mesleki fanatizmi aşıp başka bilim ve disiplinlerden gelenlerle disiplinlerüstü bir anlayışla birlikte çalıştığımız takdirde, hem sahip olduğumuz bilgi ve deneyimler daha fazla zenginleşme olanağına kavuşacak hem de birlikte yaptığımız işler, işlem ya da projeler eskisine göre daha başarılı, kalıcı ve etkili olacaktır.

front-cover

Bütün bu nedenlerle son söz olarak; yerel yönetimlerde ele alınan her bir konuyu ya da sorunu başarıyla çözmek, iyi işler yapmak amacıyla oluşturulan proje ekiplerinde mühendis, mimar, şehir plancısı, tasarımcı gibi çoğu teknik bilimlerden gelen uzmanların yanına toplumsal bilimlerden gelen sosyologların, psikologların, tarihçilerin, coğrafyacıların, iletişimcilerin, iktisatçıların, işletmecilerin ve benzerlerinin de dahil edilerek onların da söylediklerinin dikkate alınması daha başarılı, sürdürülebilir ve etkili işlerin, projelerin yapılması yol açacağını, aynı işin “yık-yap-yık” şeklinde tekrar tekrar yapılmasının önüne geçilebileceğini hatırlatmak isteriz.

Kemeraltı… Bir fotoğraf diyarı…

Konak Belediyesi’nin 2012 yılında İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği’nin (İFOD) katkılarıyla düzenlediği “Kemeraltı” konulu fotoğraf yarışmasının amacı, binlerce yıllık geçmişe sahip İzmir’deki bu tarihsel dokunun güncel yaşamla buluşturulup evrensel miras olarak yaşatılması ve bu bilincin canlı tutulmasını sağlamak olarak belirlenmişti. 

261 kişi 1.116 fotoğrafla katıldığı yarışmada birinci, ikinci ve üçüncü olanlar dışında 2 sanatçıya mansiyon, 1 sanatçıya da Kemeraltı Esnaf Derneği özel ödülü verilerek 23 sanatçının (Atilla Özdemir, Bülent Suberk, Cihan Karaca, Enver Tosun, Fatih Balkan, Hakan Kuyumcu, Hakan Yaralı, Kenan Kaygusuz, Mehmet Mutlu, Mehmet Yasa, Meriç Kul, Nejat Gündüç, Orkun Avcı, Özge Karadaş, Selçuk Yabrak, Süleyman Ülker, Tacettin Yüksel, Tayip Başak, Tolga Taçmahal, Tufan Ülker, Türkay Ayyıldız, Veli Öztürk, Yusuf Aslan) 31 fotoğrafı da sergilemeye değer bulunmuştur.

Bu fotoğraf yarışmasının üzerinden beş yıl geçmiş olmasına karşın etkileyici görünümleri neredeyse aynı kalan tarihi Kemeraltı çarşısının güzelliklerini keyifle izlemeniz dileğiyle…

z_afis_4

1
Ümit Tayam – Birincilik Ödülü
2
Bülent Suberk – İkincilik Ödülü

3

Kemal Özkılıç – Üçüncülük Ödülü

4
Mehmet Yasa – Mansiyon
5
Egemen Ön – Mansiyon
6
Zeki Yavuzak – Kemeraltı Esnaf Derneği Özel Ödülü

Daha demokratik, daha katılımcı, daha çoğulcu bir Kültürpark yönetimi için…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde yerel yönetimlerin kültür ve sanat politikalarıyla ilgili bir panelde konuşan İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Dairesi Başkanı Funda Erkal, İZFAŞ’ın sorumluluğundan alınan İzmir Kültürpark’ın yönetimi için ayrı bir Kültürpark Şube Müdürlüğü kurduklarını ve bu şube müdürlüğünün görev, yetki ve sorumluluklarını belirlemek amacıyla ayrı bir yönergeyi hazırlamakta olduklarını, hazırlanan bu yönerge çerçevesinde Kültürpark ile ilgili tüm tarafların oluşturulacak bir kurul içinde değerlendirileceğini ifade etti.

Kültürpark 02

Sunum sonrasında kendisine yönelttiğimiz sorular ve yaptığımız söyleşide ise kendisine şayet demokratik bir yönetim modeli oluşturmak istiyorlarsa, bu yönergenin hazırlığı konusunda da demokratik olmalarını, hazırlandığı söylenen bu yönergenin Kültürpark’la ilgili tüm iç ve dış paydaşlar tarafından inceleme, araştırma ve tartışmalar yapılarak birlikte hazırlanması gerektiğini söyledik.

Çünkü bu tür tek taraflı yapılan hukuki düzenlemelerin sadece tek bir tarafın görüşleri dikkate alınarak hazırlandığında, yeterince katılımcı ve çoğulcu olmaması nedeniyle antidemokratik bir yapıya sahip olacağına inanıyoruz.

İşte o nedenle, bu yazımızda İzmir Kültürpark’la ilgili tüm iç ve dış paydaşların katılmasını önerdiğimiz inceleme, araştırma ve tartışma sürecinde nelerin dikkate alınması gerektiğini belirlemeye çalışacağız.

Yeşil Alanlar Stratejik Planı ve Eylem Planı

Bize göre, Kültürpark’ın işletim modelinin tartışılacağı önemli bir sürecin başında, İzmir Büyükşehir Belediyesi açısından eksikliğini halen hissettiğimiz bir yeşil alanlar strateji planı ile eylem planının hazırlanması gerekmektedir. Böylelikle Kültürpark vesilesiyle tüm kentteki yeşil alanlarla ilgili politika ve stratejilerin, hedef ve amaçların, gerçekleştirilecek faaliyet ve projelerin demokratik bir platformda tartışılarak belirlenmesi, bunlarla ilgili bir eylem planının hazırlanması uygun olacak ve bu anlamda hazırlanacak stratejik planla eylem planı içinde yer bulacak olan Kültürpark’ın kentteki diğer yeşil alanlarla ilişkisi ele alınıp değerlendirilebilecektir. Ayrıca bu çalışmalar sayesinde hem kentteki yeşil alanların bölge, kent, semt ve mahalle parkı boyutunda fonksiyonel tanım ve sınıflamaları yapılabilecek hem de planlanan yeni yeşil alanların yeri ve işlevini belirlemek kolay olacaktır.

Kültürpark için daha demokratik, daha katılımcı ve çoğulcu bir yönetim modeli…

Kentteki yeşil alanların nitelik ve fonksiyonlarına göre tanımlanıp bunlarla ilgili faaliyet ve projelerin planlandığı bu aşamada ele alınıp değerlendirilecek diğer bir konu ise bunların kimler tarafından nasıl yönetileceğini ortaya koyan yönetim modelleri olmalıdır. Bir mahalle ya da semt parkı kim ya da kimler tarafından ne şekilde yönetilmelidir? Bir kent veya bölge parkının yönetimine kimler, ne şekilde dahil edilmeli, bu tür yeşil alanların sürdürülebilirliği için neler yapılmalıdır?

Evet, bu tür soruların sorulup cevaplarının araştırılacağı, yeşil alan ve parklarla ilgili önemli ilke kararlarının alınacağı, bu önemli kararlar alınırken ISO 9000 ve 14000 toplam kalite ve çevre yönetim standartlarıyla kullanıcı memnuniyet düzeylerinin dikkate alınacağı aşama, aslında planların ve programların yapıldığı bu aşama olmalıdır.

Kültürpark 102

Tabii ki kentteki yeşil alan ve parklarla ilgili bu tür ilke kararlarının alınacağı, planların hazırlanacağı süreçlere konu ile ilgili tüm aktörlerin; iç ve dış paydaşların hiçbir sınırlama konulmaksızın, gönüllülük ilkesi çerçevesinde katılmak isteyen herkesin dahil edilmesi, belediyenin de yeşil alan ve parkları birlikte yönetmeye hazır olması gerekmektedir.

Kültürpark’ın yeni yönetim modelinde dikkate alınmasını önerdiğimiz hususları ise özetle şu şekilde sıralayabiliriz:

♦Kültürpark’ın yönetiminde kamu görevlilerinin yanında konunun uzmanı akademisyen ve profesyonellerle Kültürpark’tan yararlananların ya da konuyla ilgili meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri mutlaka yer almalıdır.

♦ Kültürpark, “Kültürpark Üst Yönetimi”, “Kültürpark Danışma Kurulu” ve “Kültürpark Gönüllüleri” şeklinde birbiri ile ilişkili üçlü bir yapı tarafından birlikte yönetilmelidir.

Kültürpark Danışma Kurulu, Kültürpark ile ilgili tüm meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının ve sivil yurttaşların, üniversitelerin, Konak Belediyesi temsilcisi ile Kültürpark’ın çevresindeki mahalle muhtarlarının katılımı ile oluşmalı, bu meclise katılım için herhangi bir sınırlama getirilmemeli, katılım tümüyle gönüllülük esasına dayandırılmalıdır.

Kültürpark Üst Yönetiminin, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından görevlendirilen kamu görevlileriyle uzmanlardan; ayrıca Kültürpark Danışma Kurulu tarafından seçilen temsilcilerin katılımı ile oluşması, yönetimde belediye ve Kültürpark Danışma Kurulu temsilcileri arasında eşit/adil bir dengenin sağlanması uygun olacaktır.

Kültürpark Gönüllülerinin ise tümüyle Kültürpark sevgisi ile çalışacak, yaptığı gözlemler, ürettiği fikirler ve önerilerle Kültürpark Danışma Kurulu‘na ve Üst Yönetimine katkıda bulunacak esnek bir yapılanma olarak örgütlenmesi önerilmektedir. 

Bu öneriler tabii ki, zengin bir tartışma ortamında ele alınıp geliştirilmiş, olgunlaşmış düşünceler değildir. Gelişip olgunlaşması için daha fazla incelenip araştırılmasına ve tartışılmasına gerek vardır.

Kültürpark 20.02.2017

Ama en azından tartışmayı başlatabilecek fikir ve öneriler de olabilirler… Biz de bu düşüncelerin bir tartışmayı başlatmasını, bu konudaki bir hareketi ateşlemesini bekliyor ya da umuyoruz…

Bunu sağlamak amacıyla da, Ali Özkır‘a ait “Kent Parkları Yönetim Modelinin Geliştirilmesi” başlıklı yayınlanmamış doktora tezini, Kent Stratejileri Merkezi isimli Facebook grubunun “Dosyalar” bölümüne ekliyoruz. 

Daha demokratik, daha katılımcı, daha çoğulcu sivil bir Kültürpark yönetimini oluşturmak ve Kültürpark’ı geliştirerek yaşatmak dileğiyle…

Mahalle örgütlenmeleri üzerine… (2)

Ali Rıza Avcan

Mahalle… Eskilerden gelen, o nedenle de geçmişe özlem duygumuzda ağırlığı olan sihirli bir sözcük… Çoğumuzun geldiği yer… İster gecekondu olsun, ister apartman; hepimiz bir köyün ya da kentin mahallesinden geliyoruz ve kendimizi oraya ait hissediyoruz… O nedenle mahalle komşularımız, arkadaşlarımız, esnafımız; hatta “mahallemizin delisi” bile bizim için önemli, unutulmaz…

Geçmişte kalanları, mahalle komşularımızı, arkadaşlarımızı unutmamakla, onlarla yaşadıklarımızı belleğimizin bir köşesinde muhafaza etmekle birlikte; şimdi yaşadığımız yerleri bir mahalle gibi hissediyor muyuz? Çevremizdeki yüzlerce, binlerce apartmanda, o apartmanların her bir dairesinde yaşayanları “mahallelimiz” sayıyor muyuz? Onlarla aynı yerde yaşadığımızı dikkate alarak bizden sayıyor muyuz? O binalar, daireler ve dükkanlar arasında tanıdığımız ya da tanımadığımız insanlar üzerinden bağlantılar, ilişki ağları kuruyor, insanlar arasındaki olumlu ya da olumsuz ilişkileri biliyor muyuz? Başka bir açıdan, kendimizi yaşadığımız yere, bulunduğumuz mahalleye ait hissediyor muyuz? Kısacası yaşadığımız yerleri tanıyor ve sahipleniyor muyuz?

Bu soruların yanıtı, ne yazık ki çoğumuz için kısa bir “hayır” oluyor. Çoğumuz sadece yaşadığımız apartmana, hatta adına ev dediğimiz dairelere odaklanmış durumdayız. O dairenin balkon ya da pencerelerinden baktığımızda karşımızda kaç adet ağaç olduğundan, onların cinslerinden, mahallemizdeki kedi ve köpeklerin çetin kış koşullarında ne yaptığından, kimin hangi marketten alış veriş yaptığından, hangi esnafın hangi esnafla rekabet ettiğinden çoğumuzun haberi bile yok ne yazık ki…. Tabii ki bütün bunlara doğru yanıtlar verecek ufak bir mutlu azınlığı bir köşede bırakmayı da unutmamak koşuluyla…

O zaman bu mahalle örgütlenmesini biz nasıl becereceğiz? Kimden kimseden haberdar olmadığımız bu evrende kimlerle bir araya gelip, birilerinin eski korkuların ürünü kaygılarla ısrarlı bir şekilde “teşkilat” dediği, bizlerin ise “örgüt” demekte ısrar ettğimiz beraberliği nasıl oluşturacağız, işbirliği, yardımlaşma ve dayanışma ilişkilerini nasıl güçlendireceğiz? 

Evet, şayet mahallenin sorunlarını çözmek ya da kolaylaştırmak amacıyla bir araya gelmek istiyorsak önce kendi yaşadığımız mahalleliyi tanımamız, öğrenmemiz gerekiyor.

Bu tanıma süreci, mahallede kaç adet cadde, sokak, ev, ticarethane olduğunu da kapsıyor o evlerde ve iş yerlerinde kimlerin yaşadığını, aralarında ne tür ilişkiler geliştiğini bilmeyi de kapsıyor. Diğer bir deyimle yaşadığımız yeri, hem fiziki yapılanması hem de insan coğrafyası ve ilişkileriyle birlikte avucumuzun içi gibi bilmemizi gerektiriyor.

Tabii ki bütün bu bilgilerin, hemen yola çıkıp önüne her gelene sorular sorarak, sohbetler ederek toplanması mümkün ve doğru değil. Yoksa adınızın “meraklı“ya çıkmasına ya da o mahallede yaşıyor olmanıza karşın sizden şüphelenilmesine, “acaba bunları durduk yerde niye, kimin adına araştırıp topluyor“sorularının sorulmasına neden olabilirsiniz.

merakli-ve-dedikoducu-teyze-listelist_batch

Bu bilgilerin bir kısmı, örneğin cadde, sokak, iş yeri sayısı gibi mahalleyi tanımlayan fiziki bilgileri resmi ve özel bilgi kaynaklarından öğrenebilir; hatta cadde ve sokaklara çıkıp bunları yerinde tespit ederek, fotoğraflar çekerek belirleyebilirsiniz. Bu bilgilere, orada yaşayanlarla olan ilişkilerinizden kaynaklanan kişisel ve toplumsal bilgileri de ekleyebilirsiniz.

Örgütlenme çalışmasının bu ilk aşamasında, bizim Bayraklı ilçesi Turan mahallesi için yaptığımız gibi bir mahalle monografisi bile hazırlayabilirsiniz. Mahallenin geçmişini, bugününü ve yarınını ele aldığınız bir araştırma çalışması ile birçok bilgiyi derlemeniz ve bu bilgileri birlikte çalışacağınız diğer insanlarla paylaşmanız mümkün ve doğru olabilir.

Ardından, bu işin asıl püf noktası olan “mahallenin meraklı teyze ve amcalarını” bulmanız gerekebilir. Bu teyzeler, hepimizin bildiği gibi bir sokağa ya da bir apartmana girdiğinizde ya tülün arkasından ya da hafif açık bırakılmış kapının ardından sizi izleyen, hangi kapıya girip çıktığınızı merak eden, hatta kendi aralarındaki sohbetlerle topladıkları bilgileri bütünleyen “mahallenin mobese kameralarıdır“. 

Meraklı amcalar“ın yeri ise genellikle mahalle kahveleri olmakla birlikte, “meraklı teyzeleri” bulmak esnafın ya da komşuların desteği olmadıkça, “meraklı amcalara” göre daha zor olabilir. Şayet yerleşimdeki adetler, İzmir’de ya da Ege’de olduğu gibi kapı önü sohbetlerini mümkün kılıyorsa işiniz o zaman daha bir kolay hale gelir.

Onlarla tanıştığınızda, sohbet edip ilişkiyi güçlendirdiğinizde ve yaptıkları şey nedeniyle onları onurlandırdığınızda mahalle ile ilgili her düzeydeki bilgi artık emrinizdedir. Bundan böyle sizin sormadığınız ya da merak etmediğiniz şeyleri bile gelip size anlatarak kendi aralarındaki dedikoduya ortak bile edebilirler.

Bu teyzeler ya da amcalar sahip oldukları zengin bilgi ve ilişkiler nedeniyle adeta mahallenin doğal lideri ya da kanaat önderi gibi bir işleve sahiptirler. Her şeyden haberleri olduğu, her şeyi bildikleri için ellerindeki bu bilgi onlara bir süre sonra “akıl danışılan kişi” unvanını kazandırarak, “mahallenin muhtardan sonra gelen kişisi” unvanını almalarına bile neden olabilir…

dsc_0225

Tabii ki mahalle hakkında bilgi edinmenin diğer bir kaynağı da, mahalle muhtarlarının kendisidir. Ancak muhtarlarla olan ilişkilerde biraz dikkatli olmamız gerekebilir. Çünkü onlar mahalle halkı tarafından seçilmekle birlikte aynı zamanda kaymakama ya da valiye bağlı kamu görevlileridir. O nedenle onları da işe dahil etmediğiniz; daha doğrusu mahalle örgütlenmesine katmadığınız ve yönetici konumuna koymadığınız takdirde bilgi verme isteklisi olmaları çoğu kez mümkün olmaz. Hatta, sizin mahalleyi örgütleme merakınız onun iktidar alanını tehdit edebileceği için sizi gizli örgütlenme suçu ile itham edip şikayet bile edebilirler. 🙂

O anlamda, arkanızda bir belediye, bir siyasi parti ya da kurum olmadığı sürece bütün bu işleri ortak bir mahalle konusu ya da sorunu üzerinden götürmeniz, örneğin cadde ve kaldırımların onarılması ya da mahalleye daha sık otobüs seferi yapılması için bir imza kampanyası düzenlediğiniz takdirde hem muhtara ve “meraklı teyze ve amcalara” hem de diğer mahalle halkına yaklaşmanız, daha sağlıklı ilişkiler kurmanız daha doğru, sağlıklı ve etkileyici olabilir.

Devam Edecek…

İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne (3)

Ali Rıza Avcan

Kısa adı APİKAM olan Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin kuruluşundan bu yana yaptığı hizmetleri ele alıp değerlendirdiğimiz seri yazımızın ikinci bölümünden bu yana tamı tamamına 17 gün geçmiş. Araya giren diğer önemli gündem maddeleri nedeniyle uzun bir ara vermişiz. O nedenle isterseniz kısa bir hatırlatma yapalım.

Yazı dizimizin birinci ve ikinci bölümünde, 2002 yılı Mart ayıında İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir Kent Kitaplığı serisi içinde yayınlanan “İtfaiye Binası’ndan İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ne” isimli kitapçıktaki anlatımdan hareketle 2004 yılında faaliyete başlayan Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin (APİKAM) bir kent müzesi ve arşivi olarak kuruluş amacı ve hedefleri konusunda bilgi vermiş, kurucuların anlatımları üzerinden yapılmak istenenler konusunda ipuçları vermeye çalışmıştık.

Yazımızın bugünkü bölümünde ise İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2004-2015 dönemine ait stratejik planlarıyla performans programlarında ve faaliyet raporlarında yazılı bilgiler üzerinden 2004-2015 döneminde neler yapıldığını ortaya koyup değerlendirmeye çalışacağız. O anlamda kullandığımız tüm verilerin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait resmi bilgiler olduğunu baştan belirtmemiz gerekiyor.

Ancak bu konuda baştan belirtmekte yarar gördüğümüz bir konu var. O da Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin (APİKAM) yaptığı çalışmalarla ilgili verilerin ilk yıllarda; özellikle 2004-2009 döneminde daha ayrıntılı ve net olmasına karşın; 2009-2015 dönemindeki bilgilerin giderek daha genel ve anlaşılmaz olduğunu, adeta bilgi vermekten çok tanıtım ve reklam yapmaya yöneldiği; kısacası, bu dönemde daha az bilgi verildiğini söylememiz gerekiyor. Örneğin, 2004, 2005 ve 2006 yıllarında arşiv ve müzeyi ziyaret edenlerin sayısı yaş grupları itibariyle ayrıntılı bir şekilde verilirken 2007’den itibaren ziyaretçilerin sayısı ve profili hakkında bilgi edinmemiz mümkün olmuyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2004-2015 dönemi stratejik planlarıyla performans programlarında ve faaliyet raporlarında yazılı olan bilgileri 2004-2009 ve 2010-2015 şeklinde iki ayrı dönem halinde ele almamız gerekir. Çünkü 2004-2009 döneminde yasal bir zorunluluk olarak belediyenin hedefleriyle yaptığı hizmetlerin sonuçlarını gösteren stratejik planla performans programlarının düzenlenmesi zorunlu olmadığı için bu dönemle ilgili gelişmeler sadece faaliyet raporları üzerinden izleyebiliyoruz. 2010-2015 döneminde ise stratejik planla performans programları mevcut olduğu için bu dönemle ilgili hedefleri ve gerçekleşmeleri bu üç belgeyi; yani stratejik planı, performans programı ve faaliyet raporlarını izleyerek öğrenmemiz mümkün olabiliyor.

s736751

2004-2009 dönemi verilerine baktığımızda;

Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin kuruluşunda binanın alt salonunda düzenlenen serginin her yıl açık olduğu,

Açılan sergiyi gezen yerli ziyaretçi sayısının 2004 yılında 20.165, 2005 yılında 16.300, 2006 yılında 16.516, 2008 yılında 15.829, 2009 yılında da 10.390 olduğu; 2007 yılıyla 2010 sonrasındaki ziyaretçi sayılarının belli olmadığı,

Açılan sergiyi gezen yabancı ziyaretçi sayısının 2005 yılında 685, 2008 yılında 569, 2009 yılında 322 olduğu; 2004, 2006, 2007 yıllarıyla 2010 sonrasındaki yabancı ziyaretçi sayısının belli olmadığı,

Arşiv ve müze binası dışında açılan sergi sayısının 2008, 2009 ve 2010 yıllarında iki olduğu, 2004-2007 döneminde herhangi bir şekilde açık sergi düzenlenmediği,

Arşiv ve müze binasındaki sergiyi 2004 yılında 124, 2005 yılında 119, 2006 yılında 155 okulun ziyaret ettiği, bu tarihten sonra ziyaretçi okul sayıları belirtilmemekle birlikte ziyaretçi öğrenci sayısının 2008’de 5.201, 2009 yılında da 3.385 olduğu, ziyaretçi öğrenci sayısının 2008 ve 2009 yılları hariç hiçbir şekilde belirtilmediği,

Arşiv ve müze binasında 2004 yılında yapılan 32 toplantıya 1.975, 2005 yılında yapılan 48 toplantıya 2.712, 2006 yılında yapılan 52 toplantıya 3.026, 2008 yılında yapılan 79 toplantıya 3.718, 2009 yılında yapılan 108 toplantıya 7.494 kişi katılmakla birlikte 2007 yılıyla 2010’dan sonraki yıllarda kaç adet toplantı yapıldığına ve bu toplantılara kaç kişinin katıldığına ilişkin bilgilerin verilmediği,

Arşiv ve müze binasını 2004 yılında 78, 2005 yılında 59, 2006 yılında 30 kurum; 2008 yılında 4.983, 2009 yılında 3.734 adet kurum temsilcisi ziyaret ettiği halde 2007-2009 dönemindeki ziyaretçi kurum sayısıyla 2004-2007 dönemindeki kurum temsilcisi sayısının belli olmadığı,

2004 yılında 289.099 belge ile 12.004 görselin tarandığı belirtilmekle birlikte izleyen yıllarda hiçbir bilginin verilmediği,

Bağışçı sayılarının 2004 yılı itibariyle 73, 2005 yılı itibariyle 42, 2006 yılı itibariyle 28 olduğu; bu bağışçıların 2004 yılında 3.370, 2005 yılında 11.070 adet kitap, 2005 yılında 3.528 fotoğraf, 639 kitapçık, 3 harita-plan, 1.399 belge-defter, 15 görsel-işitsel malzeme, 85 ödül-obje bağışladığı; diğer yıllarda ise hiçbir bilginin verilmediği,

2004 yılında tasnifi yapılan 3.370 adet kitaptan 942’sinin, 2005 yılında da tasnifi yapılan 5.622 kitaptan 2.631’inin sisteme girdiği belirtilmekle birlikte izleyen yıllarda bu konuda hiçbir bilginin verilmediği,

2004 yılında 263 yerli, 15 yabancı, 2006 yılında 907 yerli, 2008 yılında 387, 2009 yılında da 550 yerli araştırmacının arşiv ve müzeden yararlandığı belirtilmekle birlikte izleyen yıllarda bu konuda hiçbir bilginin verilmediği,

2008 yılında 9, 2009 yılında 3 kitap, 2007 yılında da 1 adet bina incelemesi ve buna ilişkin kitap basımı yapıldığı belirlenmiştir.

Görüldüğü gibi incelememizin ilk döneminde; yani 2004-2009 döneminde başarıyı ya da başarısızlığını belgeleyen istatistiki verilerin zaman için azaldığı ya da bu konularda kamuoyuna bilgi verilmediği, kurumun giderek kendi içine kapandığı gözlenmektedir.

İncelememize konu olan 2010-2015 döneminde ise bu verilerden elde edebildiklerimiz sadece 2011 ve 2015 yıllarında birer kapalı, 2010 ve 2011 yıllarında ikişer açık sergi, 2013 yılında 1, 2014 yılında 13, 2015 yılında 3 toplantı, 2013 yılında 11, 2015 yılında 7 kitap basımı, 2013 yılında 6, 2014 yılında 3 ve 2015 yılında 1 adet ansiklopedi cildi basımı şeklindeki bilgilerdir.

Stratejik plan, performans programı ve faaliyet raporlarına baktığımızda ise önceden belirlenmiş birçok hedefe ulaşılamadığı net bir şekilde görülür:

Kitap yayını olarak 2010 yılında 13.000 adet kitabın basılması hedeflendiği halde hiçbir baskının yapılmadığı; 2011 yılında 8 adet kitabın 20.000 adet basılması hedeflendiği halde 7 kitabın 7.002 adet; 2012 yılında 15 adet kitabın 15.000 adet basılması hedeflendiği halde 11 kitabın 11.702 adet; 2013 yılında 24 kitabın 24.000 adet basılması hedeflendiği halde 16 kitabın 11.400 adet; 2014 yılında 17 kitabın 17.000 adet basılması hedeflendiği halde 11 kitabın 8.250 adet basıldığı; 2015 yılında 10 kitabın 10.000 adet basımı hedefinin gerçekleşmediği; 2016 yılında 8 kitabın 8.000 adet basımı ile ilgili hedefin gerçekleşmesi ile ilgili rakamların ise o yıllarla ilgili faaliyet raporu henüz düzenlenmediği için belli olmadığı,

2010-2016 dönemindeki “Kentin Tarihsel Dokusu ve Ünik Binaların Tarihlerinin Araştırılması ve Yazımı” faaliyeti ile ilgili performans hedefi her yıl (1) adet olduğu halde bu hedefe sadece 2013, 2014 ve 2015 yıllarında ulaşıldığı, 2010, 2011 ve 2012 yıllarında ulaşılamadığı, 2016 yılı sonucunun ise henüz belli olmadığı,

Kentin Kültürel/Tarihsel Geçmişi Hakkında Kongre, Sempozyum ve Toplantı Düzenlenmesi” faaliyeti ile ilgili performans hedefi doğrultusunda 2011, 2012 , 2013 ve 2014 yıllarında 1’er toplantı yapılması hedeflendiği halde hiçbirinin yapılmadığı,

Kent Müzesi Sergi Salonunda Yapılan Sergilerin Geliştirilmesi ve Tematik Alan Sergilerinin Her Yıl Değişimi” faaliyeti ile ilgili performans hedefi doğrultusunda 2013 yılında 2 serginin düzenlenmesi hedeflendiği halde hiçbir serginin düzenlenmediği,

Yabancı Arşiv ve Müzelerle Ortak Çalışma Projeleri” faaliyeti ile ilgili performans hedefi doğrultusunda 2012, 2014, 2015 ve 2016 yıllarında 1’er adet ortak çalışma projesinin yapılması hedeflendiği halde sadece 2012 yılı hedefine ulaşıldığı, 2014 ve 2015 yılı hedeflerine ulaşılamadığı, 2016 yılında da ne yapıldığı hususu o yıla ait faaliyet raporu henüz düzenlenmediği için belli olmadığı belirlenmiştir.

C5WlfxBWEAEisSS

Dizi yazımıza konu olan Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin bugüne kadar sürdürdüğü Kent Kitaplığı serisi yayınlarını, APİKAM‘a ait web sayfasındaki bilgilerle “İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı Yayın Kataloğu” ve Kent Kitaplığı Kitap Fiyat Listesi üzerinden incelediğimizde ise Nisan 2000-Mart 2003 döneminde 6 sayı yayınlanıp daha sonra yayınına son veren İzmir Dergisi, 2 adet ansiklopedi (11 ciltlik İzmir Ansiklopedisi ile 1 ciltlik İzmirli Ressamlar Ansiklopedisi) ve 2000-2017 döneminde yayınlanan (119) adet kitap, İzmir’in tarihi, coğrafyası, kültür ve sanatı açısından çok değerli yayınlar olmakla birlikte bugüne kadar sürdürülen yayın politikasının gerek yetersiz kitap basım adetleri gerekse çoğu İzmirlinin el süremeyeceği yüksek fiyatlar; ayrıca uzun yıllar kredi kartıyla satış yapılmaması ve halen online kitap satışına geçilmemiş olması nedeniyle sorunlu olduğu söylenebilir.

Yayınlanan 119 adet kitabı incelediğimizde de 8 kitabın (% 6,72) 2000 yılında, 16 kitabın (% 13,44) 2001 yılında, 12 kitabın (% 10,08) 2002 yılında, 9 kitabın (% 7,56) 2003 yılında, 4 kitabın (% 3,36) 2004 yılında, 1 kitabın (% 0,85) 2005 yılında, 1 kitabın (% 0,85) 2006 yılında, 1 kitabın (% 0,85) 2007 yılında, 10 kitabın (% 8,40) 2008 yılında, 4 kitabın (% 3,36) 2009 yılında, 2 kitabın (% 1,68) 2010 yılında, 9 kitabın (% 7,56) 2011 yılında, 11 kitabın (% 9,25) 2012 yılında, 10 kitabın (% 8,40) 2013 yılında, 5 kitabın (% 4,20) 2014 yılında, 6 kitabın (% 5,04) 2015 yılında, 10 kitabın (% 8,40) 2016 yılında yayınlandığı, kitapların 16‘sının (% 13,44) “İBB Kent Kitaplığı”, 2‘sinin (% 1,68)  “İBB”, 1‘inin (% 0,85) “İBB Kültür Hizmeti”, 64‘ünün (% 53,78) “İzmir Kent Kitaplığı”, 13‘ünün (% 10,92) “APİKAM” adıyla yayınlandığı, 23‘ünde (% 19,33) hiçbir yayıncı isminin belirtilmediği; en fazla kitabı yayınlanan yazarların ise 5 kitapla İlhan Pınar, 4 kitapla Zeki Arıkan ve A. Nedim Atilla olduğu görülmüştür. 

2013-2015 döneminde basımı yapılan (11) ciltlik İzmir Ansiklopedisinin gerek içerik  ve yöntem gerek yüksek fiyatlar gerekse yetersiz basım adetleri itibariyle beklenen faydayı sağlayamadığı rahatlıkla söylenebilir. Çok az sayıda basıldığı için İzmir’deki kütüphanelere, özellikle de okul kütüphanelerine verilmeyen toplam (11) cildin şu andaki toplam satış fiyatının 1.000.-TL. olduğunu dikkate aldığımızda, hangi ortaokul, lise ya da üniversite öğrencisinin bu ansiklopediye ulaşabileceği, bu ansiklopediyi yayınlayanlara sorulması gereken güzel bir sorudur.

Ayrıca incelediğimiz faaliyet raporlarından edindiğimiz bir izlenim de, Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin (APİKAM) son yıllarda giderek belediyenin diğer birimlerine görsel malzeme ve grafik desteği veren bir birime dönüştüğü, kendisine ait görev ve hizmetleri yapmaktan, hedefleri gözetmekten çok diğer birim ve hizmetlere lojistik destek sağladığı şeklindeki uygulama ve anlatımlardır.

Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi‘nin (APİKAM) son yıllarda kıyıda köşede kalmasının en önemli nedenlerinden biri de, bir zamanlar ucuzluğu ve menüsünün çeşitliliği nedeniyle sıkça ziyaret ettiğimiz arka bahçesindeki yeme-içme tesisinin, bir Sayıştay denetçisinin raporu nedeniyle kapatılmış olması ve bunu izleyen dönem içinde buranın yeniden, eskisi gibi bir ilgi merkezi olacak şekilde işletmeye alınmamış, bunun için bir çözüm üretilmemiş olması olabilir. O nedenle bu boş mekânla arşiv ve müze binası arasındaki o eski canlı bir ilişkinin bir an önce yeniden kurulması gerekmektedir.

0010_BINANI

Yukarıda sıralayıp göstermeye çalıştığımız bütün bu ayrıntılı bilgi ve verilerden de anlaşıldığı üzere, Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’nin (APİKAM), kurulduğu günden bu yana, ilk yıllardaki canlılık ve verimlilik dışında gün geçtikçe hedeflerinden uzaklaştığı ya da o hedeflere ulaşamadığı, kendisinden beklenenleri karşılayamayan bir konuma ulaştığı; gerek yönetim kadrosu gerekse bu kadronun belediye bürokrasisi ile ilişkileri çerçevesinde ortaya koyduğu düşük performansıyla, şimdilerdeki rakibi İzmir Akdeniz Akademisi‘ne yol veren başarısız bir çizgiye geldiği söylenebilir.

Gelecek yazımızda ise kent arşivi ve müzesinin bugüne kadarki yönetim yapısı ile ilgili değerlendirmelerimizi paylaşıp bunlar böyle yapılması gerekenlerle ilgili önerilerimizi somutlamaya çalışacağız…

Devam Edecek…

Satın aldık ama sonrası…

Bugün, Konak Belediyesi tarafından eski belediye başkanı Hakan Tartan’ın döneminde 5 Milyon liraya satın alınan; ancak o tarihten bu yana dokunulmadığı için her an yıkıma uğrayabilecek tarihi, kültürel bir değerden söz edip bu konuda görevli olanlara küçük bir hatırlatma yapmak istiyoruz.

Sözünü ettiğimiz tarihi, kültürel değer Kemeraltı Kestelli Caddesi yakınındaki, tapunun 119 Ada, 4 Parselinde bulunan tarihi konak. Bir dönem Alanyalı ailesine ait olduğu için ‘Alanyalı Konağı’ olarak tanınan; ancak daha eski kayıtlara göre Yemişçizade ailesi tarafından yaptırıldığı için ‘Yemişçizade Konağı’ olarak adlandırılması gereken tarihi bir konak.

01
Yemişçizade Konağı Ön Cephe
02
Yemişçizade Konağı Ön Cephe
03
Yemişçizade Konağı Ön Cephe

04

Konak Belediyesi’ne ait web sayfasının ‘Kentsel Projeler’ bölümü bilgilerine göre sözkonusu konak, “Neoklasik üsluptaki cephe düzeni ve zengin süslemeli tavanları ile özgünlüğünü korumuş, nitelikli bir yapı. Bodrum kat ile birlikte toplam 3 kattan oluşan yapının ön cephesi orta aksında bulunan çatı üçgen alınlığı ve ahşap bir cumba ve giriş ile vurgulanmıştır. Geniş bir sofa ve iki yanda sıralanmış odalardan oluşan iç mekan alçı tavan göbekleri ve yer yer altın yaldızla boyanmış süslemelerle zenginleştirilmiştir.

Mülkiyeti Konak Belediyesi’ne ait olan tescilli yapının restorasyon projeleri hazırlatıldıktan sonra gezi evi, butik otel, belediye konuk evi vb. sosyo-kültürel bir işlevle kullanılması planlanmaktadır.

Bildiğimiz kadarıyla 19. yüzyılın sonuyla 20. yüzyılın başında yapıldığı bilinen tarihi konak, 3 katta toplam 1.838 metrekarelik bir alana sahip. Tavanları ve duvarları çok güzel el işlemesi resim, desen ve alçı süslemelerle kaplı.

06

07

08

09

10

Yaptığımız araştırmalarda bir dönem tapu kadastro müdürlüğü, askerlik dairesi, Kestelli Kız Ortaokulu ve öğrenci yurdu olarak kullanıldığı anlaşılan bu tarihi yapının çatısı, hatırladığımız kadarıyla geçtiğimiz yıllarda Fransız çatı restoratörleri tarafından incelenmiş ve yapının zarar görmemesi için çatının bir an önce onarılması gerektiği belirtilmişti.

Ancak binanın alışından bu yana 4, Fransız restoratörlerin yaptığı incelemenin üzerinden 2 yıl geçmiş olmasına karşın binanın bir türlü restore edilmediği, hangi amaçla ne şekilde kullanılacağına karar verilmediği biliniyor.

11

12

13

14Konak Belediyesi’ne ait Ocak 2017 tarihli Konak Gazetesi’nin son sayısında “Konak’ta Dev Kamulaştırma” başlığı altında manşetten verilen haberde Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş’ın “göreve geldiğimizde belediyeye ait bir mendil büyüklüğünde boş yerimiz dahi yoktu. İki yıllık süreçte hem yeni yatırımlar yaptık hem de yeni mülkler satın aldık” dediğini görünce, ister istemez her kuvvetli yağış olduğunda “acaba kiremitler kırıldı mı, yağan yağmur içeriye aktı mı” diye düşünüp endişelendiğimiz ‘Yemişçizade Konağı’nın bu tehlikelerden kurtarılması için ve yapılan 5 Milyon liralık satın alma işlemine anlam kazandırmak amacıyla bu tarihi yapı ile ilgili restorasyonun bir an önce başlatılmasını bekliyor, unutulmuş bu yapı ile ilgili yapılması gerekenleri hatırlatmanın bir kentli olarak görevimiz olduğunu düşünüyoruz.

05

Elimizdekini korumak…

Dün, Dünya Su Günüydü. O nedenle çevremizdeki su ile ilgili birçok etkinliğe katıldık; üstüne üstlük İZSU /İzmir Su ve Kanalizasyon Genel Müdürlüğü tarafından yapılacak Bostanlı Barajı’nda kullanılacak kum, çakıl, kil ve kireçtaşı kayanın temini için Karşıyaka, Menemen ve Aliağa ilçelerinde açılacak yeni malzeme ocaklarına izin veren İzmir Valiliği’nin “ÇED onayına gerek yoktur” kararını iptal ettirmek için sevgili arkadaşım Göker Yarkın Yaraşlı ile birlikte avukatlarımıza vekalet verdik. Böylelikle Dünya Su Gününe yaraşır bir şey yaparak günümüze anlam kazandırmaya çalıştık.

Uzun yıllardır yapılacağı söylenen; ancak bir türlü yapılamayan Bostanlı Barajı ile ilgili nihai proje tanıtım dosyasını inceleyip buradan edindiğimiz bilgiler üzerinden dava dilekçemizi hazırlarken haliyle İZSU’nun temel belgelerine, özellikle de İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’nün (İZSU) 2015-2019 Dönemi Stratejik Planı ile yıllar itibariyle yayınladığı faaliyet raporlarına baktık. Çünkü bu belgeler İZSU’nun hazırladığı ve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin kabul ettiği, kendilerini bağlayan geçerli, resmi belgelerdi.

İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’nün 2015-2019 Dönemi Stratejik Planına göre revize planlama raporları ve uygulama projesi hazırlanan Bostanlı Barajı içme, kullanma suyu temin ve taşkın amaçlı olarak düşünülmüştü. Kil çekirdekli kaya dolgu baraj tipi olarak belirlenen tesis 2,51 milyon m³ içme suyunu temin etmeyi amaçlamaktaydı.¹

Bu plan belgesinde asıl ilgimizi çeken konu ise barajlardaki ve içmesuyu tesisindeki su kayıplarıyla ilgili olan bilgilerdi. Planın “Su Kayıpları Yönetimi” bölümünde aynen şunlar yazılıydı:

“Dünyada, su kayıp oranları ülkelere göre farklılıklar göstermektedir. Örneğin İngiltere genelinde % 24, Almanya’da ise %12, İsveç’te % 25 iken Meksika % 40 civarındadır. Dünya ortalaması ise % 50 civarındadır. Ülkemizde ise illere göre su kayıp oranları farklılıklar göstermekte olup, su kayıplarını önlemeye yönelik çalışmalar yaygınlaşmaktadır 

Kurum Analizi’nde ifade edildiği gibi su kayıp çalışmalarının başladığı yıllarda su kayıp oranı %62’lerdeyken 2014 yılı Haziran ayı sonu itibariyle %32,39’a inmiştir. İZSU su kayıp oranını azaltma çalışmalarına önem vermekte ve bununla ilgili birçok çalışma yürütmektedir. İzmir’de 2000 yılında yaklaşık 2,2 milyon nüfus yaşarken kente verilen toplam yıllık su miktarı 237 milyon m³ idi. Aradan geçen 13 yılda (2013’te) nüfus yaklaşık 4 milyon olmuş ancak kente verilen toplam yıllık su 184 milyon m³’e düşmüştür. Bu da İZSU tarafından su kayıpları ile ilgili yapılan çalışmaların olumlu katkısını göstermektedir.”²

water-13

Bu bilgi çok önemli bir bilgiydi. Çünkü İzmir’de su kayıp oranı yıllar içinde 1998’deki % 61,58 düzeyinden 2014 yılının ilk altı ayında % 32,39 düzeyine düşürülmekle birlikte bunun İzmir’e verilen su miktarı itibariyle boyutu 61.058.822 metreküpü buluyordu. Bu da 24 adet Bostanlı Barajı yapmaya eşdeğer bir büyüklüğü ifade ediyordu.

Başka bir anlatımla, bu durum bize İZSU acaba yeni Bostanlı, Değirmendere, Alionbaşı gibi ömrü kısa küçük barajlar yaparak çevreyi tahrip etmek yerine; sahip olduğu suyu hiçbir kayba uğramaksızın çeşmelerden akması için içme suyu şebekesinde yeni yatırımlar mı yapmalı noktasına getiriyordu.

Çünkü aynı planın “Yer Üstü Suları” bölümünde, bizim bu yargımızı güçlendiren başka bir bilgi daha yer alıyordu. Bu yeni bilgiye göre Tahtalı Barajı gibi su yüzeyi geniş barajlarda havanın sıcaklığı nedeniyle buharlaşma oranı yıllık ölçülerde % 50-55’lere kadar varıyor, böylelikle baraj suyunun neredeyse yarısını daha şebekeye vermeden kaybediyorduk:

Ülkemizde çok büyük masraf ve zahmetle barajlara getirilen suyun çok önemli bir ksımı buharlaşmaktadır. Toplam yıllık yağışın % 55’inden yararlanamamaktayız. Bu bağlamda geniş yüzey alanına sahip sığ barajlar inşa etmek yerine daha derin, küçük yüzey alanına sahip barajlar inşa edilmelidir. Yüzey alanında % 50’ye varan bir azalma buharlaşmada % 50’ye varan azalma sağlamaktadır. Maalesef her zaman arazi şartları baraj şevlerinin daha dik inşa edilmesine uygun olmamaktadır. Ölçemediğimiz şeyi yönetemeyeceğimizden dolayı başta baraj gölleri olmak üzere ülkemizdeki açık su yüzeylerinden buharlaşmayı kontrol edebilmemiz için öncelikle göllerin üzerine bir şamandıra koyup gölü etkileyen güneş enerjisi, su sıcaklığı, doyma açığı, rüzgar hızını yıl boyunca ölçüp değerlendirebilmemiz gerekmektedir.³

Şimdi bu % 32,39 oranındaki şebeke su kaybına daha şebekeye verilemeden barajlarda kaybedilen % 50-55 oranlarındaki kaybı da eklediğimizde, karşımıza muazzam büyüklükte bir doğal zenginliğin insan eliyle yönetilemediği için yok edilmesi gerçeği çıkacaktır.

Bu anlamda kentlere verilen suyun barajlardaki ve su şebekesindeki büyük oranlı kayıpları ülkemiz ve dünyamız açısından büyük bir sorundur.

Araştırmamızın daha sonraki aşamalarında gördük ki, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü su kaynaklarının kaybı konusunda özel çalışmalar yaptığını, 2013 yılından bu yana her sene Altyapı ve Kazısız Teknolojiler Derneği (AKATED) ile birlikte Su Kayıp ve Kaçakları Türkiye Forumu‘nu düzenlediklerini, İZSU’nun genel müdür düzeyinde katıldığı bu forumların üçüncüsünün 25-26 Mayıs 2017 tarihlerinde Ankara’da yapılacağını öğrendik.

Bu forumlarda sunulan bildirilerle Avrupa Çevre Ajansı‘nın, Orman ve Su İşleri Bakanlığı‘nın ve TÜİK‘in resmi verilerine; ayrıca, bu konularda yazılan bilimsel yayınlara baktığımızda ise daha da ilginç verilerle karşılaştık.

Öncelikle İZSU Stratejik Planı’nın yurt dışındaki kayıp oranları ile ilgili bilgilerinin eksik, yanlış ya da güncel olmadığını;  örneğin Almanya’daki su kayıp oranının % 5, Osaka’da % 7, Danimarka’da % 10, Finlandiya’da % 15, İsveç’te % 17, İspanya ve İngiltere’de % 22, Fransa ve İtalya’da % 30, Romanya’da % 31, İrlanda’da % 34, Macaristan’da % 35, Çek Cumhuriyeti’nde % 35, Bulgaristan’da % 50 olduğunu öğrendik.

İşin asıl ilginci, su kaybı açısından İzmir’in 1998 yılından bu yana ciddi bir ilerleme kaydetmekle birlikte, durumunun hiç de iyi olmadığını, ülkemizdeki kentler itibariyle daha az su kaybı yaşayan kentlerin olduğunu ve bu kentlerin İzmir’in önünde olduğunu öğrendik. Örneğin su idarelerinin 2013 yılında Orman ve Su İşleri Bakanlığı‘na verdikleri resmi bilgilere göre BUSKİ / Bursa Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü‘nün % 23,7, İSKİ / İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü‘nün de % 25,08 oranındaki su kaybı ile İzmir’in önünde olduğunu, Türkiye’de su kaybı açısından İzmir’den daha iyi durumda olan Kocaeli, Adana, Gaziantep, Konya, Antalya, Diyarbakır, İçel ve Kayseri gibi birçok büyükşehir belediyesinin mevcudiyetini belirledik.

Bu belirleme sonrasında da oturup küçük bir hesap yaptık: Bugün şayet İzmir’deki % 32,39 olan su kayıp oranını Bursa’da olduğu gibi % 23,7 oranına çekmiş olsak, elimizdeki son 2013 yılı verilerine göre 16.381.651 metreküp su tasarrufumuz olur ki; bu rakamın, İZSU’nun yatırım planında bulunan yeni barajların (Değirmendere, Bostanlı, Alionbaşı, Çamlı) sağlayacağı su ihtiyacının çok üstünde olduğu, bu nedenle bu barajların yapımına gerek kalmayacağı görülür.

Water-PNG

Bu durumda İZSU’nun önündeki en önemli tartışma ve tercih konularından biri, bizce daha baraj gölündeyken % 50-55’ini, ardından da su şebekesine verildikten sonra % 32,39’unu kaybedeceğimiz suyu verecek; ama bu arada çevreyi tahrip edecek yeni yeni barajlar mı yapmak; yoksa 10’larca, 20’lerce küçük baraj kapasitesine eşdeğer suyu kaybettiğimiz mevcut sistemi yenileyip mükemmelleştirmek mi olmalıdır sorusuna yanıt arayıp elimizdeki suyu korumak doğrultusunda yeni politika ve stratejiler geliştirmek olmalıdır.


¹ İZSU İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Stratejik Planı 2015-2019, s.66

² A.g.p. s.76

³ A.g.p. s.75

⁴ European Environment Agency (EEA), 2003a. EEA Indicator Fact Sheet: Water use efficiency (in cities): leakage.  http://themes.eea.eu.int/Specific_media/water/ indicators/WQ06,2003.1001)

“Sokakta Siyaset”

Bugün tanıtımını yapacağımız kitap fırından yeni çıkmış gibi taptaze, yepyeni… Ayşen Uysal’ın 2017 yıl başında İletişim Yayınları’ndan çıkmış olan “Sokakta Siyaset, Türkiye’de Protesto Eylemleri, Protestocular ve Polis” isimli kitabı…

aysen2(2)Üstüne üstlük Ayşen Uysal da 1973 İzmir doğumlu; yani bizim hemşehrimiz… 1995 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde lisans eğitimini tamamladıktan sonra, aynı üniversitede Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Anabilim Dalı’nda “Türk Anayasa Mahkemesi Kararlarında Sosyal Devlet” isimli tezi ile yüksek lisans derecesi almış. 1999 yılında Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla Paris’e giderek Paris I Panthéon – Sorbonne Üniversitesi’nde ikinci yüksek lisansını, 2005 yılında da aynı üniversiteden siyaset bilimi doktoru unvanını almış. Ardından da sırasıyla 2010’da doçent, 2015’te profesör olmuş. Tarihsel Sosyoloji, Stratejiler, Sorunsallar ve Paradigmalar (Ferdan Ergut ile birlikte, 2007), Siyasal İslam ve Liberalizm (2009) ile İsyan, Şiddet, Yas: 90’lar Türkiye’sine Bakmak (2016) başlıklı kitapları derlemiş. Particiler: Türkiye’de Partiler ve Toplumsal Ağların İnşası (Oğuz Toprak ile birlikte) kitabı 2010 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkmış. Toplumsal hareketler, polis ve siyasal partiler alanlarında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda farklı dillerde yayınlanmış çok sayıda makalesi bulunan Uysal, halen Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde görev yapmakta.

Eylem kendini sergilemektir” deyişi ile başlayan kitabın “Sokakta Siyaset” başlıklı giriş bölümünden sonra “Kuramsal Yaklaşım ve Yöntem” isimli ilk bölümünde kitaba konu olan toplumsal araştırma ile ilgili kuramsal yaklaşım ve kavramlar tanımlanarak araştırmanın sınır,  yöntem ve örneklem seçimi konusunda bilgi veriliyor.

Protesto Döngüleri, Eylemlerin Frekansı ve Niteliği” başlığını taşıyan ikinci bölümde basındaki ve polisin elindeki veriler çözümlenmekte, “Protestocular ve Örgütleri” başlıklı üçüncü bölümde ise eylemcilerin toplumsal ve siyasal profili belirlenerek eylemci örgütler ele alınmakta.

Protesto Eylemlerinin Talepleri” başlıklı dördüncü bölümde siyasal ajanda kapsamındaki protestolar, döngüsel eylemler, Kürt meselesi ve özgün gündemler çerçevesinde taleplerin içeriği analiz edilmekte.

Eylem Repertuvarı, Performanslar ve Epizotlar” başlığını taşıyan beşinci bölüm protesto eylemlerindeki ritüelleri ve araçlarıyla sembolik eylem biçimlerini, eldeki mevcut repertuvar ile mekânın ilişkisini ele alınarak İzmir ve Mersin’deki eylemlerin repertuvarı sergilemekte.

Eylemlerin ‘Diğer Tarafı’ Olan Polis” başlıklı altıncı bölümde ise polisin teşkilat yapısı, polis evreninin özellikleri, polisin denetim ve baskı için kullandığı araçların repertuvarı ele alınarak protesto eylemlerinin ‘diğer taraf’ı irdelenmekte.

Eylemcilerin Gözüyle Polis ve Eylemcilerin Karşı Stratejileri” başlıklı yedinci bölümde eylemcilerdeki polis algısı tanımlanarak eylemcilerin devlet şiddetine yanıtları ve geliştirdikleri karşı stratejiler ele alınmakta.

Olağanlaşamayan Bir Siyaset Tarzı” başlığını taşıyan sonuç bölümünde ise geniş bir alanda yapılan araştırma sonucunda sokakta yapılan siyasete ilişkin genel çıkarımlar ele alınıp değerlendirilmektedir. Bu bölümde ele alınan çıkarım, düşünce ve değerlendirmeleri daha iyi anlayabilmek amacıyla kitabın tanıtımında kullanılan aşağıdaki metni ve kitabın ilk 16 sayfasını içeren İletişim Yayınları’na ait linki sizlerin ilgisine sunuyor, gündemimize yerleşen bu değerli kitabı sizlerle birlikte aynı zamanda okumayı teklif ediyoruz.

58aee91440201111e8b523b0“Sokak, çatışma, müzakere ve temsil alanıdır. Sokak, mevcut hakları korumanın, yeni hak taleplerinde bulunmanın, kamu politikalarına müdahale etmenin aracı ve mekânıdır. Sokak, siyasal düşünceyi dışa vurmanın, düşünceyi simgesel düzeyde açıklamanın aracıdır. Düşünceler sokakta pankartlar, dövizler, semboller, ritüeller, grafitiler, mizah, kılık kıyafetler, aksesuarlar aracılığıyla açıklanır. Temsili demokrasilerde seçimden seçime aktif hale gelen yurttaşın, iki seçim arası dönemde de etkin olmasını sağlayan kolektif eylemler, özelde de sokak eylemleri, demokrasinin yaygınlaştırılmasının ve derinleştirilmesinin yollarından biridir.”

Sokak gösterileri, kamusal alandaki protesto eylemleri son yıllarda bütün dünyada yaygın. Türkiye’de de bu küresel eğilime koşut bir gelişme varken, son yıllarda sokakta siyaset -özellikle muhalif siyaset- gitgide “tehlikeli” hale geldi. Hatta bu temel yurttaş hakkını kriminalize eden bir tutum hâkimiyet kazandı.

Elinizdeki kitap İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır, Adana, Mersin’den farklı saiklere ve taleplere dayanan deneyimleri gözleyerek, Türkiye’de sokak siyasetinin “doğasını” araştırıyor. Protestocuların toplumsal profili nasıl çizilebilir? Ne istiyorlar? Eylem repertuvarı nasıl biçimleniyor, nasıl çeşitleniyor?

Polisin eylemlere ve eylemcilere bakışını, zihniyet ve davranış kalıplarını da göz ardı etmiyor çalışma. Karşılıklı geliştirilen stratejileri sokak siyasetinin bir dinamiği olarak ele alıyor. Ayşen Uysal bu kapsamlı incelemesiyle sokak gösterilerini ve protestolarını hem anlamaya katkıda bulunuyor hem de onları meşru ve “normal” bir siyasal-toplumsal faaliyet olarak kabul etmeye…”

http://www.iletisim.com.tr/images/UserFiles/Documents/Gallery/sokakta-siyaset.pdf

İnsan kaynağını heba etmek…

Ali Rıza Avcan

Bugün size yepyeni, taptaze bir insan kaynağı kıyımından söz etmek istiyorum.

Geçtiğimiz hafta sonunda aldığımız bir habere göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde başta Ulaşım Daire Başkanı Fidan Aslan olmak üzere bir grup ESHOT yönetici ve çalışanı görevden alınarak yerlerine yeni görevlendirmeler yapılmış.

Bu durum, İzmir Büyükşehir Belediyesi için yeni bir durum değil. O nedenle fazla yadırgamamamız gerektiğini biliyoruz.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı merhum Ahmet Piriştina’nın ölümünden bu yana Aziz Kocaoğlu’nun uzun, yıllanmış devr-i iktidarında kâh seçim sonralarında kâh bir kızgınlık ya da bir hesaplaşma anına gelen birçok kıyım yaşadı bu belediye…  

Tercüme krizi denildi ve bu gerekçe bir fırsata dönüştürülerek bir genel müdürle birlikte geniş bir uzman kadrosu harcandı gitti… Bir mahkeme süreci denildi ve bu süreçte hepimizin bildiği, tanıdığı isimlere sahip çıkılmayarak  değerli bir grup uzman küstürüldü… Birçok değerli bürokrat ilgi, bilgi ve deneyim sahibi olmadıkları yerlere, sürgün edilircesine gönderildiler… Bu kadar kıyımın olduğu bir kentte mevcut insan kaynağının sonuna gelindiğinde de çareyi, Ankara’dan, Melih Gökçek’in eski üst düzey bürokratlarını ya da başarısız bulunduğu için yeniden tercih edilmeyen belediye başkanlarını getirerek bu açığı kapatmaya çalıştılar…

Haliyle İzmir gibi kendi hemşehrisine, her düzeydeki ilişkisinde kendi çocukluk, okul ya da mahalle arkadaşlarına ya da İzmirlilere öncelik veren bir kentin belediyesinde İzmirli ve İzmirli olmayan diye iki büyük grup yaratıldı. İzmir dışından gelen kadro kısa zaman içinde stratejik önemi olan üst konumlara getirildiği ve bu grubun lideri belediyenin 2 numaralı makamına kadar yükseltildiği için İzmirli kadrolar bu yeni dışarlıklı güç odağı karşısında ya susarak pasif kalmayı ya da bu yeni grubun şakşakçılığına soyunup “kraldan çok kralcı” olmaya çalıştılar.

s466982

Bu kıyımın en son dalgasında gidişine en çok üzüldüğümüz isimlerden biri de Ulaşım Dairesi Başkanı Fidan Aslan olmuştur. Kendisiyle 2015 yılı Ağustos ayında başlayan ve bugünlerde sonuçlanması beklenen İzmir Ulaşım Ana Planı güncellenmesi çalışmaları nedeniyle tanıştık.

Kendisi, İzmir Ulaşım Ana Planı çalışmalarının sivil toplum kuruluşlarıyla ele alınıp tartışıldığı toplantıda heyecanlı, dinamik ve atak bir yönetici olarak karşımıza çıkmıştı. Yapmak istediklerini ve o an yeni başlattıkları “Tam Adaptif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi” projesi konusunda ardı arkası gelmeyen açıklamalar yapan biri olarak tanımıştık kendisini. Yapılan her toplantıya katılarak kendisine yaptığımız eleştirilere aldırmadan bıkmaz usanmaz bir şekilde, zaman zaman rol de çalarak yapmak istediklerini anlatıyordu bizlere.

Yaptığımız ilk toplantıda birbirimizin farklı konumlarda, farklı düşüncelerde olduğunu anlamakla birlikte aramızdaki ilişki ve iletişimi zaman içinde güçlendirdik. Kâh şahsi olarak uzun saatler yüz yüze görüştük kâh onun teknoloji hayranlığı ile dolu “Tam Adaptif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi” tiratlarını engin bir tahammül gücüyle dinledik.

Ondaki samimiyeti, heyecanı ve “fincancı katırlarını ürküten” sahiplenme duygusunu gördükçe de onun adına korkarak onu uyardığımız, bu tutumu nedeniyle her an görevinden uzaklaştırılabileceğini, yarın öbür gün başka bir ulaşım dairesi başkanı ile muhatap olabileceğimizi hatırlattık kendisine. Hatta, “İzmir Ulaşım Ana Planının asıl sahibi belediye başkanıdır, o nedenle toplantı ve görüşmelerde sizinle değil onunla muhatap olmak istiyoruz” diyerek onu bu tehlikelerden uzak tutmak istediğimiz durumlar bile oldu.

Kendisi uygulamakta olduğu “Tam Adaptif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi” projesi konusunda o kadar heyecanlı, istekli ve başarı odaklı idi ki; kendisine milat olarak seçtiği 1 Ocak 2017 sonrasında her şeyin güllük gülistanlık olacağını ifade ettiği için zaman zaman “Fidan Bey, bu sizin bahsettiğiniz sistem bir bilgisayar oyunu değil. İşin içine insanların ve onların tutum ve davranışlarının girdiği bu tür işlerde her şey bir bilgisayar oyununda olduğu gibi gerçekleşmez. Siz o nedenle bu işin risklerini de dikkate alıp ona göre konuşun, ortamı ona göre hazırlayın” deyip 1 Ocak 2017 sonrasında “Tam Adaptif Trafik Yönetim, Denetim ve Bilgilendirme Sistemi”nde  bir arızayla karşılaştığımızda ilk arayıp şikayette bulunacağımız kişinin kendisi olacağını esprili bir dille anlatmaya çalışıyorduk.

Bugün ise sevgili Fidan Aslan, hiç de hak etmediği halde kendisine uygun görülen başka bir görevde. Ulaşım Dairesi Başkanı olarak yeni bir kamu görevlisi ile karşı karşıya olacağız. Hem de İzmir Ulaşım Ana Planı güncelleme çalışmalarının bitmek üzere olduğu bir dönemde.

izmir-trafigi-akillanacak

Şimdi bu durumda çıkıp sormak gerekiyor:

Ulaşım Dairesi Başkanı Fidan Aslan ile tanımadığımız diğer ESHOT görevlileri, İzmir Ulaşım Ana Planı çalışmalarının bitmek üzere olduğu bir süreçte niye görevden alınmışlardır? Bu görevliler aynı zamanda “kamu görevlisi” olduklarından kamu adına sormak istiyoruz ki; görevden alınmalarında dikkate aldığınız başarısızlıkları ya da yetersizlikleri nelerdir? Bu karar ve yeni görevlendirmeler için bir performans değerlendirmesi yapılmış mıdır? İzmir Ulaşım Ana Planı çalışmalarında Ulaşım Dairesi Başkanı Fidan Aslan‘la birlikte çalışmış, kendisini yer yer eleştirmekle birlikte onunla düzeyli bir tartışma, hoşgörülü bir ilişki geliştirmiş sivil toplum aktörleri olarak soruyoruz ki, bu görevden alma ve yeniden görevlendirmelerde dikkate aldığınız kriterleriniz nelerdir? Görevden aldıklarınızı ve yeni görevlendirdiklerinizi neye göre belirleyip seçtiniz?

Yoksa, belediye koridorlarında sıkça söylendiği gibi bu operasyon, Ankara’dan gelen Buğra Gökçe-Bülent Tanık ekibinin geleceğe yönelik yeni bir hamlesi midir? Böylelikle yeni Genel Sekreter Buğra Gökçe‘ye bağlı, kendisinin sözünden çıkmayan yeni bir belediye grubu mu yaratılmak istenmektedir?

Ayrıca hazırlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planına bu süreçte AKP iktidarından yana bir yön mü verilmek, iktidarın tepeden inme bir şekilde gündeme getirdiği “İzmir Körfez Geçişi Projesi”ne belediye içinden gelebilecek bir karşı çıkış mı engellenmek istenmektedir? “Köprüyü geçerken at değiştirmenin” gerçek nedeni nedir? 

Her şeyden önemlisi, İzmir Büyükşehir Belediye başkanı ve yöneticileri, yönetmeyi ne zaman öğrenip belediyeyi insanları harcamadan, suçu başkalarına atmadan iyi yönetmeye başlayacaklardır?

Anlıyoruz, belediye duyurularında söylendiği gibi “İzmir trafiği akıllanacak” ama; yönetimi ne zaman akıllanıp insan kaynakları konusunda akılcı çözümler bulup uygulayacak? Sanırım sorulması gereken asıl soru budur….