Yanıtlanan ve yanıtlanmayan sorular…

Geçtiğimiz günlerde; daha doğrusu 14 Mart 2017 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne, Kent Stratejileri Merkezi olarak mümkün olduğunca izlemeye, yapılan olumlu, güzel işler dışında eksik ve yanlışlıkları da göstererek çözüm önermeye çalıştığımız ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi’ hakkında Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesinde birkaç soru yönelttik.

Bu sorularda aynen şöyle söyledik:

Belediyenize ait duyuru, haber ve tanıtımlarda, 2013 yılından bu yana dört bölge itibariyle uygulanmakta olduğunuz ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi’ ile ilgili genel tasarım projelerini hazırlayan akademisyenlerin, değişik mimarlık, mühendislik, planlama ve tasarım firmalarının sahipleriyle yönetici ve çalışanlarının; ayrıca, bu konularda uzman olanların bütün bu işleri ‘gönüllü’ olarak yaptıkları belirtmiş olmanıza karşın değişik kaynaklardan edindiğimiz bilgi duyumlarda, yapılan bütün bu işler karşılığında ‘sponsor katkısı’ adı altında değişik inşaat şirketlerinin bu tasarım ekibinin üyelerine ödemeler yaptığı iddia edildiğinden, ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi’nin genel tasarımlarını hazırlayan ekip üyelerinin bir kısmına ya da tümüne belediyenizce, belediyenize bağlı şirketlerce ya da belediyenizin aracılığıyla herhangi bir özel ya da ticari kuruluştan ödeme yapılıp yapılmadığının; şayet ödeme yapılmışsa kimlere hangi tarihlerde ne miktarda ödeme yapıldığının bildirilmesini, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ve Bilgi Edinme Hakkı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Esas ve Usuller Hakkında Yönetmelik hükümleri uyarınca rica ederim.

tasarim_forumu.jpg (1)

Bundan aşağı yukarı iki ay önce yine bu sayfalarda verdiğimiz ve bu vesileyle yeniden anımsatmak istediğimiz bilgilere göre, ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘nin İzmir Körfezi’ndeki dört ayrı bölgesinden sorumlu olan proje ekibi şu şekilde belirlenmişti:

Proje Başlangıç Ekibi: Aziz Kocaoğlu (Belediye Başkanı), Prof. Dr. İlhan Tekeli (Şehir Plancısı), Doç. Dr. Serhan Ada (Bilgi Üniversitesi, Belediye Başkan Danışmanı), Ali Süha Sabuktay (Şehir Plancısı, Belediye Başkan Danışmanı), Nevzat Sayın (Mimar, NSMH), Prof. Dr. Zuhal Ulusoy (Mimar, Kadir Has Üniversitesi), Tevfik Tozkoparan (Mimar, Tozkoparan Mimarlık), Prof. Dr. Tevfik Balcıoğlu (Yaşar Üniversitesi), Prof. Dr. Sezai Göksu (Dokuz Eylül Üniversitesi), Han Tümertekin (Mimar, Han Tümertekin Proje), Prof. Dr. H. Murat Günaydın (İTÜ),

Proje Danışmanları: Aziz Kocaoğlu (Belediye Başkanı), Ali Süha Sabuktay (Şehir Plancısı, Belediye Başkan Danışmanı), Mehmet Ural (Belediye Başkan Danışmanı),

Proje Koordinatörü: Prof. Dr. İlhan Tekeli (Şehir Plancısı, Belediye Başkan Danışmanı),

Proje Grup Koordinatörleri: Mehmet Kütükçüoğlu (Y. Mimar, Teğet Mimarlık), Prof. Dr. Zuhal Ulusoy (Mimar, Kadir Has Üniversitesi), Nevzat Sayın (Mimar, NSMH), Tevfik Tozkoparan (Mimar, Tozkoparan Mimarlık), Doç. Dr. Serhan Ada (Bilgi Üniversitesi, Belediye Başkan Danışmanı),

Proje İletişim Koordinatörü: Prof. Dr. Tevfik Balcıoğlu (Yaşar Üniversitesi, Belediye Başkan Danışmanı),

4 ayrı bölgenin kendi içindeki görev dağılımı ise şu şekilde belirlenmişti:

1) Mavişehir-Karşıyaka-Alaybey Bölgesi

Proje Grup Koordinatörü: Mehmet Kütükçüoğlu (Y.Mimar, Teğet Mimarlık),

Proje Tasarım Ekibi: Evren Başbuğ (Y. Mimar, Steb), Umut Başbuğ (Mimar, Steb), Hüseyin Komşuoğlu (Mimar, Steb), Can Kaya (Y. Mimar, Kıyıda), Tuba Çakıroğlu Özerim (Mimar, Kıyıda), Erdem Yıldırım (Y. Mimar, Kıyıda), Meriç Kara (Endüstri Ürünleri Tasarımı, Meriç Kara Tasarım), Ebru Bingöl (Peyzaj Mimarı, Kentsel Tasarım Uzmanı, İYTE), Korhan Şişman (İç Mimar, Aydınlatma Uzmanı, Planlux), Elif Ayalp (Endüstri Ürünleri Tasarımı, Planlux), Hande Ciğerli (Y. Mimar, Teğet Mimarlık), Caner Bilgin (Y. Mimar, Teğet Mimarlık), Ramazan Avcı (Mimar, SCRA), Seden Cinasal Avcı (Mimar, SCRA), Düşra Korkmaz (Mimar, TH&İDİL), Özlem Arvas (Mimar), Nedim Can Karyaldız (Mimar), Sinan Demirel (Mimarlık Öğrencisi ve Stajyer, Steb), İklim Topaloğlu (Mimarlık Öğrencisi ve Stajyer, Steb), Beyza Karasu (Mimarlık Öğrencisi ve Stajyer, Steb), Sümeyye Komşuoğlu (Mimarlık Öğrencisi ve Stajyer, Steb),

Danışmanlar: Ersin Pöğün (Mimar), Vedat Tokyay (Mimar), Yusuf Okçuoğlu (Kent Plancısı, Ulaşım Uzmanı, İzmir Büyükşehir Belediyesi), Güven İncirlioğlu (Y. Mimar, Sanatçı, XURBAN), Özcan Kaygısız (Mimar, Steb), Ömer Ünal (Mimar, Nurus),

Mühendisler: Cemal Çoşak (Y. İnşaat Mühendisi, Methal Mühendislik), Levent Ünal (Elektrik Mühendisi, Levay Enerji), Mustafa Boz, Salih Emre Damar, Önder Demirdöven, (Makine Mühendisi, Atasan Mühendislik), Bülent Örün, Mustafa Şahin.

2) Alaybey-Bayraklı-Alsancak Bölgesi

Koordinatör: Prof. Dr. Zuhal Ulusoy (Mimar, Kadir Has Üniversitesi)

Proje Ekibi: Metin Kılıç (Mimar), Dürrin Süer (Mimar), Merih Feza Yıldırım (Mimar), Serdar Uslubaş (Mimar), Deniz Güner (Mimar), Yrd. Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu (Şehir Plancısı, İYTE, Belediye Başkan Danışmanı), Hamidreza Yazdani (Şehir Plancısı), Özlem Perşembe (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Can Aysan (Endüstri Ürünleri Tasarımı), İpek Kaştaş (Peyzaj Mimarı), Gökdeniz Neşer (Gemi Teknolojisi, Gemi Mühendisliği), Prof. Dr. Adnan Kaplan (Peyzaj Danışmanı, Ege Üniversitesi), 

Peyzaj Danışmanı Yardımcıları: Damla Duru (Mimar), Alican Helvacıoğlu (Mimar), Duygu Görgün (Mimar), Betül Çavdar (Peyzaj Mimarlığı Öğrencisi), Onur Bayazıt (Mimarlık Öğrencisi), Mehmet Yılmaz (Mimarlık Öğrencisi), Caner Soyer (Mimarlık Öğrencisi), Burak Bakö (Mimar), Erdem Bakırbek (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Deniz Özgür (Endüstri Ürünleri Tasarımı), İrem İnce (Şehir Plancısı), İdil Hasanköyoğlu (Şehir Plancısı), Erdal Gümüş.

3) Konak-Alsancak Bölgesi

Koordinatör: Nevzat Sayın (Mimar, NSMH),

Proje Yürütücüsü: Boğaçhan Dündaralp (Mimar, DDRLP),

Proje Ekibi: Boğaçhan Dündaralp (Mimar, DDRLP), Berna Dündaralp (Mimar, DDRLP), Lale Ceylan (Mimar), H. Cenk Dereli (Mimar, Nobon), Sedef Tunçağ (Mimar), Elif Pekin (Mimar, PAO Mimarlık), Nizami Karimov (Mimar), Narin Temel (Mimar), Arzu Nuhoğlu (Peyzaj Mimarı, Arzu Nuhoğlu), Belma Şahiner (Peyzaj Mimarı, Arzu Nuhoğlu), Zeynep Pak (Peyzaj Mimarı, TakeNot), Yrd. Doç. Dr. Mine Ovacık Dörtbaş (Endüstri Ürünleri Tasarımı, Yaşar Üniversitesi), Ezgi Yelekoğlu (Endüstri Ürünleri Tasarımı, Ezgi Yelekoğlu), Murat Barışcan (İnşaat Mühendisi, Barma Mühendislik), Savaş Eyit (İnşaat Mühendisi, Barma Mühendislik), Namık Onmuş (Elektrik Mühendisi, Onmuş Elektrik), Taner Kocaova (Makine Mühendisi, Teknik Tesisat Mühendislik), Burcu Kocaova (Makine Mühendisi, Teknik Tesisat Mühendislik), Hakan Kocaova (Makine Mühendisi, Teknik Tesisat Mühendislik), Tunç Gökçe (Marina Danışmanı, Artı Proje), Prof. Adnan Kaplan (Peyzaj Danışmanı, Ege Üniversitesi), Yusuf Okçuoğlu (Ulaşım Danışmanı, Şehir Plancısı, İzmir Büyükşehir Belediyesi).

4) Konak-İnciraltı Bölgesi

Koordinatör: Tevfik Tozkoparan (Mimar, Tozkoparan Mimarlık),

Proje Ekibi: Seçkin Kutucu (Mimar), Ebru Yılmaz (Mimar), Ferhat Hacıalibeyoğlu (Mimar), Deniz Dokgöz (Mimar), Orhan Ersan (Mimar), Yrd. Doç. Dr. Ufuk Ersoy (Mimar, İYTE), M. Serhat Akbay (Mimar), Clarissa Ersoy (Mimar, İYTE Öğretim Görevlisi), Özlem Perşembe (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Can Aysan (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Deniz Özgür (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Erdem Batırbek (Endüstri Ürünleri Tasarımı), Arzu Nuhoğlu (Peyzaj Mimarlığı, Arzu Nuhoğlu), Nuran Mercan Altun (Peyzaj Mimarlığı), Cemal Onur Alpay (Peyzaj Mimarlığı), Yrd. Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu (Şehir Plancısı, İYTE, Belediye Başkan Danışmanı), Hamidreza Yezdani (Şehir Plancısı), Gökdeniz Neşer (Deniz Teknolojisi, Gemi Mühendisliği).

Mimari Tasarım Yardımcıları: Turgut Şakiroğlu, Pelin Aykutlar, Işılay Sheridan, Volkan Ayvalı, Mert Gültekin, Berk Ekici, S. Müge Halıcı, Derya Güngör, Ozan Tuğsan Altuğ, Gülcan Afacan, Volkan Barbaros, Serra Çakır, Bora Örgülü, Aslı Duru Meriç, Zeynep Burçoğlu, Burcu Köken, Ece Uyar, Fatma Gençdoğuş, Şebnem Çakaloğulları, Melis Varkal, Tuğba Doğu, Azize Andıç,

İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘nde çalışacağı belirtilen dördü İzmir Körfezi’nde, biri de seyir terasları konusunda görevli beş tasarımcı gruptan oluşan fikir projesi ekibinin proje grup koordinatörü, proje koordinatörü, proje iletişim koordinatörü, koordinatör, proje yürütücüsü, mimari tasarım, mimari tasarım yardımcıları, endüstri ürünleri tasarımı, peyzaj tasarımı, makine mühendisi, elektrik mühendisi, inşaat mühendisi ulaşım danışmanı, şehir plancısı, deniz teknolojisi, danışman uzmanı, stajyer öğrenci ve öğrenci olmak üzere toplam 124 kişiden oluştuğu anlaşılmaktadır.

002

İçlerinde ülkemiz açısından çok değerli akademisyenlerin, mimarlık, mühendislik, planlama ve tasarım firmalarının sahibi, ortağı, yöneticisi ve çalışanı olan uzmanların yer aldığı bu 124 kişilik ekibe, ki bu değerli isimlerin bir kısmı İzmir dışından gelip gittikleri halde yaptıkları tasarım çalışmaları için ücret, telif ücreti, konaklama ve  ulaşım bedeli hiçbir ödemenin  yapılmamış olması, bütün bu işleri ‘gönüllü’ olarak üstlenmiş olmaları bizde hem takdir hem de “emek en yüce değerdir” anlayışından hareketle onlara bu işin bedelinin ödenmesi gerektiği düşüncesinin doğmasına neden oldu. Eğer bütün bu işler yüce bir gönüllülük anlayışıyla hiçbir karşılık beklenmeksizin yapılmışsa; ayrıca bu proje Şehir Plancıları Odası Genel Merkezi’nin 2015 yılı ‘Raci Bademli İyi Uygulamalar Ödülünü kazanmışsa buna neden olan değerli ekip üyelerinin 2013 yılından bu yana güzel bir değerbilirlik örneği olarak ödüllendirilerek onurlandırılması gerekirdi.

Oysa İzmir Büyükşehir Belediyesi Kentsel Tasarım ve Kent Estetiği Şube Müdürü; aynı zamanda sözkonusu projenin koordinatörü olan Hasibe Velibeyoğlu, Arkitera Dergisi’ne verdiği röportajda bırakın ödüllendirmeyi, bu projenin “çok sayıda gönüllü tasarımcının kollektif eseri olarak ortaya çıkan tasarım ürünü toplumun değişik kesimlerinin eleştirilerine önerilerine açıldı” diyerek bütün bu süreçleri belediyenin proje üretme anlayışına getirilen yenilik ve açılımlar olarak yorumluyordu.¹

Diğer yandan da mühendislik, mimarlık, planlama; ama özellikle tasarım sektöründen aldığımız duyumlarda fikir projelerini üreten bu ekip üyelerine alışık olmadığımız yol ve yöntemlerle ödemeler yapıldığını; hatta bu konuda bazı anlaşmazlıkların da yaşandığını iddia ediyordu.

İşte tam da bu nedenle, bilginin kaynağına giderek doğru bilgiyi öğrenmenin tam zamanıdır dedik ve 14 Mart 2013 tarihli dilekçeyi vererek işin doğrusunu öğrenmek istedik.

003

14 Mart 2017 tarihli bilgi edinme talebimiz üzerine geçtiğimiz günlerde aldığımız iki ayrı resmi yazıdan biri olan Etüd ve Projeler Dairesi Başkanlığı’na ait ve Etüd ve Projeler Dairesi Başkanı Hülya Arkon tarafından imzalanan 16.03.2017 tarih, 28074877-622.01-E.67480 sayılı yazıda, “İzmirdeniz projesinin fikir aşamalarında Müdürlüğümüzce yapılmış herhangi bir proje hizmeti alımı bulunmamaktadır” denilerek konunun Mali Hizmetler Dairesi Başkanlığı tarafından incelenmesi isteniyordu. 

Mali Hizmetler Dairesi Başkanlığı’na ait ve Mali Hizmetler Dairesi Başkanı Aydın Güzhan tarafından imzalanan 17.03.2017 tarih, 73568193-804.01-E.68740 sayılı yazıda ise “İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi kapsamında, Etüd ve Projeler Dairesi Başkanlığı’nın 16.03.2017 tarihli yazısında da belirtildiği gibi proje kapsamında hizmet alımı yapılmamıştır.” denilerek belediyeden hiçbir ödemenin yapılmadığı konusuna netlik kazandırılıyordu.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yönelttiğimiz soruların bir kısmına bu şekilde yanıt almakla birlikte iddialara ya da duyumlara konu olan asıl sorular ise henüz yanıtlanmamış durumda. Belediyeye bağlı şirketlerden ya da belediye dışı kaynaklardan bir ödeme yapılıp yapılmadığı konuları henüz öğrenilmiş değil.

O nedenle, yaptığımız bilgi edinme başvurusunun yasal süresi henüz dolmadığından, bu sürenin biteceği 29 Mart 2017 tarihine kadar yanıtlanmamış sorulara cevap veren yeni yazıları beklediğimizi ifade edip, bu tür bilgilerin bizlerin bu tür çabalarına konu olmaksızın doğrudan doğruya İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılarak kamuoyunun doğru ve sağlıklı bilgilerle aydınlatması gerektiğini de hatırlatmak isteriz.


¹ http://www.arkitera.com/soylesi/912/hasibe-velibeyoglu-izmirkiyi-soylesisi

Hınzır sorular… (2)

Ali Rıza Avcan

Kent konseyleri ile ilgili yasal düzenlemeleri ve uygulamaları, aklımıza gelen ters köşe hınzır sorularla sorgulamaya bugün de devam ediyoruz…

Böylelikle, 2005 yılından bu yana uygulamada olan hukuki düzenlemelerin yasa koyucu tarafından değiştirilmediği ya da uygulama bile bile yapılan hukuksuzluklar giderilmediği sürece nasıl daha büyük sorunlara yol açacağını göstermeye çalışacağız.

Tabii ki yetersizliklerin, yanlışlıkların sadece yasa koyucudan; yasayı ya da yönetmeliği düzenleyenlerin suçu olmadığını; aynı zamanda yeterince izleme ve değerlendirme yapmayan, kent konseyleri özendirip teşvik etmeyen program ortakları -İçişleri Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Kalkınma Örgütü (UNDP)- ile gerçek bir sivil kamuoyu denetimi oluşturulamadığı sürece meydanı boş bulan uygulamacılardan; yani kent konseyi yönetici ve katılımcılarından da kaynaklandığını ifade etmek istiyoruz.

Bu çerçevede işe ilk sorumuzu sorarak başlayalım isterseniz…

Topluluk 22

Kent konseyleri kapsamındaki meclislere, kent konseyi katılımcısı olmadan katılmak mümkün müdür?

Ne yazık ki, yasal olmayan bu duruma uygulamada sıkça karşılaşıyoruz. Bir bakıyoruz, kent konseyine üye olması mümkün olmayan kurumlar ya da kent konseyi genel kuruluna üye olması yasal olarak mümkün olduğu halde üye olmayan kurumlar doğrudan doğruya meclislere üye olabiliyorlar. Bunun en somut kanıtını ise genel kurullar için hazırlanıp duyurulan hazirun listelerinden görebiliyoruz. Aynen İzmir Kent Konseyi örneğinde gördüğümüz gibi, Kadın Meclisi genel kurulunun kurumsal katılımcı listesiyle İzmir Kent Konseyi genel kurulunun kurumsal katılımcı listelerini karşılaştırdığımızda karşımıza çıkan durum gibi…

Oysa, İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan Kent Konseyi Yönetmeliği‘nin 9 ve 12. maddelerine göre, kent konseylerinin oluşturacağı meclisler yönetsel anlamda doğrudan doğruya genel kurula bağlı olduğundan; bir anlamda düzenlemeyi yapan bakanlık tarafından genel kurulun altında ayrı bir uzmanlık konseyi olarak işlev görmeleri uygun görüldüğünden kent konseyine katılmak isteyen her kurumun öncelikle kent konseyi genel kurulunun üyesi olması, ardından da tercih ettiği meclisin üyesi olarak çalışması, kent konseyi genel kurulunun kendisine bağlı meclisler üzerinde adeta bir şemsiye gibi yer alması öngörüldüğünden, kent konseyi genel kurulu üyesi olmayan kurumların doğrudan doğruya meclislerin üyesi olması mümkün değildir. O nedenle meclislerde çalışmak isteyen tüm kurumların önce kent konseyi genel kuruluna, ardından da tercih ettiği meclislerin genel kurullarına üye olması gerekir.

Ancak uygulamada bu düzenlemeyi geçersiz kılacak şeyler de yapılmakta; daha doğrusu bu yasal düzenlemelerin öngörmediği, düzenlemeyi unuttuğu ya da görmezlikten geldiği, ihmal ettiği bazı gerçeklikler yaşanmaktadır. 

Bu gerçekliklerin en önde geleni ise gençlik ve çocuk meclisi örgütlenmeleridir. O nedenle isterseniz şimdi birinci soru ile bağlantılı ikinci sorumuzu soralım.

Gençlik ve çocuk meclisleri örgütlenmelerinin, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. maddesi çerçevesinde İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenmiş Kent Konseyi Yönetmeliği’nin 8. maddesindeki modele göre örgütlenmesi mümkün müdür?

Hayır; hem de koskocaman bir Hayır (!)

Çünkü ülkemizdeki gençlik ve çocuk örgütlenmelerinin altyapısı bu tür bir yapılanmaya uygun değildir. Daha doğrusu ülkemizde gençlik ve çocuk meclislerinin yapılanmasını mümkün kılan bir örgütlenme altyapısı yoktur. Gençlik ve çocuklar, Kent Konseyi Yönetmeliği’nin 8. maddesinde sayılan kurum ve kuruluşlar düzleminde örgütlü değildir, örgütlü olması da mümkün değildir. İşte o nedenle, çoğu kent konseyinin gençlik ve çocuk meclislerinde, okullar, üniversiteler ve fakülteler; hatta o okul, üniversite ve fakültelerdeki öğrenci kulüpleri meclislere üye kabul edilmekte, böylelikle ortaya Kent Konseyi Yönetmeliği’nin 8. maddesine aykırı bir örgütlenme yapısı çıkmaktadır.

Topluluk 26

Ayrıca çocuk ve gençlik meclislerinin yapılanması ile ilgili olarak herkesin kabul edeceği herhangi bir düzenleme ya da standart mevcut olmadığı, bu işin ilkeleri belirlenmediği için her kent konseyi kendi meşrebine göre; daha doğrusu kendi yapabildiğince ya da işine geldiğince bir örgütlenmeye gitmekte; böylelikle ülke genelinde yapılanması birbirinden farklı onlarca çocuk ve gençlik meclisi ortaya çıkmaktadır.

Tabii ki, yeterli sayı ve kalitede çocuk bulunamadığı için çocukların velileri ya da çocukluktan çıkmak üzere olan “teenage” grubu çocuk-gençlerle kurulan o yapay, garip çocuk meclislerini dikkate almamak koşuluyla…

Son söz yerine…

Yönelttiğimiz sorulara aldığımız hukuki yanıtlarla ve verdiğimiz örneklerden hareketle, kent konseyleri ile ilgili yasal düzenleme ve uygulamalara bir an önce, bu işin uluslararası örnekleriyle uygulamadan kaynaklanan geri bildirimleri de dikkate almak suretiyle daha demokratik, daha katılımcı, daha bağımsız ve çoğulcu, bürokrasi ve katı hiyerarşiden uzak çözümler doğrultusunda son verilmesi, yereldeki demokrasinin anahtarı olarak gösterilen bu kurumların merkezi ve yerel yönetimin müdahalelerinden uzak bir yapıya kavuşturulması sağlanmalıdır. 

Var olanı korumak…

Bugün size, 1998 Nİsan ayında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yayınlanan “İzmir Büyükşehir Belediyesi Resim Koleksiyonu” isimli 19 yıllık bir kitaptan söz etmek istiyorum.

Şu an itibariyle sahaflık olan bu kitabın hazırlığını yapan; daha doğrusu havasız depolarda kirlenip tahrip olan tabloları daha uygun koşullara taşıyarak ve onartarak bu kitapla belgeleyen İzmir Büyükşehir Belediyesi Sanat Danışmanı Mülkiyeli sevgili ablamız Alev Bursalıoğlu‘na İzmir’e ve sanat dünyasına yönelik bu hizmeti için ne kadar teşekkür etsek azdır.

Sözünü ettiğimiz bu kitapta yerli ve yabancı toplam 28 ressama ait özgeçmişlerle toplam 33 tablonun fotoğrafları bulunuyor. 

Tabloları olan yerli ve yabancı ressamların isimleri şu şekilde sıralanabilir: Aydın Akdeniz, Cengiz Arsal, Aygül Arslan, Atilla Atar, Cavit Atmaca, Sevgi Avcı, Nazım Baykişiyev, Ethem Baymak, Aliye Berger, Şeref Bigalı, Mehmet Boztaş, Cemalettin Çoğulu, Metin Eloğlu, Nurettin Ergüven, Mustafa Esirkuş, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Adem Genç, Yaşar Ali Güneş, Mustafa Hazar, M. Tüzüm Kızılcan, Bilun Marmara, Ünsal Toker, Feriha Tuğran, Umur Türker, Paul Wunderlich, İsmail Yalçın, İsmail Yıldırım, Adrian Zisu.

Bu güzel ve yararlı yayını inceledikten sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şimdiki yöneticilerine de, bu kitabın yayınlandığı tarihten bu yana 19 yıl geçtiği ve bu sürede koleksiyona bağış ya da alım yöntemiyle yenilerini eklendiğine göre, koleksiyonun son durumunu gösteren yeni bir kitabın, düzenlenecek özel bir sergi ile yayınlanması zamanının geldiğini de hatırlatmak istiyoruz.

SCX-3200_20170318_11564104
Aydın Akdeniz, “Hera“, 67×95 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_11570700
Cengiz Arsal, “Peyzaj“, 36×29 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya (1996)
SCX-3200_20170318_11573109
Aygün Arslan, “Bir Varoluş Biçimi“, 65×80 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_11575704
Atilla Atar, “Dönüşüm“, 83×103 cm, Litografi
SCX-3200_20170318_11581908
Cavit Atmaca, “İnciraltı“, 41×49 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_11584308
Sevgi Avcı, “Peyzaj“, 110×110 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1994)
SCX-3200_20170318_11590602
Nazım Baykişiyev, “İsimsiz“, 90×90 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1992)
SCX-3200_20170318_11592804
Ethem Baymak, “Bosna Hersek’den“, 42×50 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_11595005
Ethem Baymak, “Bosna Hersek’den“, 49×53 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_12001105
Aliye Berger, “Mevleviler“, 50×42 cm, Pastel
SCX-3200_20170318_12433301
Şeref Bigalı, “Dertli“, 89×130 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1968)
SCX-3200_20170318_12440107
Şeref Bigalı – “Mezar Taşı“, 55×65 cm, Duralit Üzeri Yağlıboya (1964)
SCX-3200_20170318_12442301
Şeref Bigalı, “Gri Kompozisyon“, 66×100 cm, Çuval Üzerine Yağlıboya (1968)
SCX-3200_20170318_12444501
Mehmet Boztaş, “Buca’dan“, 50×60 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1996)
SCX-3200_20170318_12450705
Cemalettin Çoğulu, “Natürmort“, 69×77 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_12452802
Metin Eloğlu, “Soyut“, 40×34 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_12454907
Nurettin Ergüven, “Yeşilli Kompozisyon“, 41×60 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_12461206
Mustafa Esirkuş, “Boyunduruk Korkusu“, 94×73 cm, Karışık Teknik
SCX-3200_20170318_12463501
Bedri Rahmi Eyüboğlu, “Balık“, 69×28 cm, Duralit Üzeri Karışık Teknik (1966)
SCX-3200_20170318_12465604
Adem Genç, “Görsel Bir Metaforun Uzamsal Oriyentasyonu“, 125×115 cm, Tuval Üzerine Akrilik
SCX-3200_20170318_12472002
Yaşar Ali Güneş, “Kızlar“, 59×64 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1988)
SCX-3200_20170318_12475303
Yaşar Ali Güneş, “İsimsiz Güzellik“, 60×70 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
SCX-3200_20170318_12481402
Mustafa Hazar, “Doğaçlama“, 100×100 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
SCX-3200_20170318_12483502
Mehmet Tüzüm Kızılcan, “Füreya Anısına Etüd 1“, 48×48 cm, Seramik
SCX-3200_20170318_12485701
Bilun Marmara, “Natürmort“, 90×70 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
SCX-3200_20170318_12491806
Ünsal Toker, “Eflatun Kompozisyon“, 26×53 cm, Polyester Üzerine Yağlıboya
SCX-3200_20170318_12494008
Feriha Tuğran, “Biz Ressamlar Kuzgun Kunduzlar“, 90×80 cm, Tulavl Üzerine Yağlıboya (1996)
SCX-3200_20170318_12500105
Umur Türker, “Tören“, 125×150 cm, Tuval Üzerine Akrilik (1989)
SCX-3200_20170318_12502107
Paul Wunderlich, “Maskeli Figür“, 63×48 cm, Özgün Baskı (1991)
SCX-3200_20170318_12504206
İsmail Yalçın, “Sirk“, 65×55 cm, Tuval Üzerine Yağlıboya (1997)
SCX-3200_20170318_12510301
İsmail Yıldırım, “Her Gün Cumartesi“, 73×92 cm, Karışık Teknik (1996)
SCX-3200_20170318_12512508
İsmail Yıldırım, “Siyah-Beyaz Kompozisyon“, 50×40 cm, Özgün Baskı (1993)
SCX-3200_20170318_12514509
Adrian Zisu, “Bakırlar“, 40×40 cm, Duralit Üzerine Yağlıboya

Şeffaflıktan ne anlıyoruz?

2003-2006 döneminde yoğunlaşan; ancak onu izleyen yıllarda gevşeyip unutulmaya başlayan Avrupa Birliği uyum çalışmalarıyla birlikte kamu yönetimi ile ilgili temel belgelere, kalkınma planlarına, stratejik belgelere, vizyon ve misyon bildirimlerine, temel ilke ve değerler olarak duyurulan metinlere ve giderek kamu söylemine giren sihirli sözcüklerden biri de “şeffaflık” idi.

O zamanki yaygın zihniyete göre kamu yönetimiyle ilgili her şey bundan böyle; eski deyişiyle “şeffaf“, yeni deyişiyle de “saydam” olacaktı. Bir ucundan ya da tarafından baktığımızda diğer uç ya da taraftaki her şeyi apaçık görecektik artık… Bundan böyle saklımız gizlimiz olmayacaktı… Devletle, belediyelerle ilgili her şeyi istediğimiz şekilde öğrenecek ve bilecektik…

Gündüz vakti havai fişek atıp kutladığımız şeylerin arasında bu “şeffaflık” olgusu da vardı…

Bilinmez belki de, bu sözcüğün “transparanlık” anlamına geldiğini, bundan böyle gözlerine takacakları sihirli gözlüklerle mahrem sayılan her şeyi görebileceğini sanıp hınzırca sevinenler de olmuş olabilir… 

Ama iş, bizim beklediğimiz gibi olmadı… Bizlerden gizlenen her şeyin; bilgi, belge ve diğerlerinin yanına yaklaşmak yine mümkün olmadı, hatta bu iş eskisine göre daha bir zorlaştı…

Kamudaki, yerel yönetimlerdeki bilgi ve belgelerin “şeffaflık” kuralı uyarınca öğrenilmesini mümkün kılacağı söylenen 2003 tarihli Bilgi Edinme Kanunu zaman içinde “Bilgi Edinememe Kanunu“na dönüştü. Sorduğunuz en masum bilgiler bile ticari sır ya da kişisel bilgi olarak nitelenip size bilgi verilmesinden kaçınıldı.

Örneğin, tutup ülkedeki mülteci, göçmen ve sığınmacıların iller ve cinsiyetler itibariyle sayılarını İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü‘ne sorduğumuzda bu bilgilerin gizli kalması gereken kişisel bilgiler olduğu iddia edilip verilmesinden kaçınıldı. Ama bir süre sonra, Avrupa Birliği ile bu mülteci, göçmen ve sığınmacılar üzerinden bir anlaşma yapılması söz konusu olduğunda, sizin istemiş olduğunuzdan fazlası “biz 3 milyon mülteci, göçmen, sığınmacıyı barındırıyoruz” nidalarıyla ortalığa saçıldı…

Kent Konseyleri ile ilgili bir proje nedeniyle Türkiye’de kaç adet kent konseyi olduğunu, Yerel Gündem’21 Türkiye Programı‘nın resmi ortağı olan İçişleri Bakanlığı’na sorduğumuzda, bu hususun bakanlıkça bilinmediği ve bunun için özel bir çalışma yapılması gerektiği ifade edilerek yine bilgi verilmekten kaçınıldı. Oysa İçişleri Bakanlığı bu sayıyı bilmesi, kent konseylerini izleyip değerlendirmesi gereken; üstüne üstlük kent konseyleri ile ilgili projenin/programın Birleşmiş Milletler Uluslararası Kalkınma Örgütü (UNDP) ile birlikte iki ortağından biriydi.

Ardından da Folkart isimli şirketin 85. İzmir Enternasyonal Fuarı nedeniyle ne miktarda sponsor desteği sağladığını sorduğumuzda, o da “ticari sır” diye gizlendi. Belediyelerde ve ortağı olduğu kamu şirketlerinde “ticari sır” diye bir şey olmamasına karşın; İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin web sayfasındaki “Bilgi Edinme Hakkı” bölümünü açtığınızda “ticari sır” niteliğindeki bilgilerin verilmeyeceğini ifade eden uyarılarla karşılaştık. Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait birçok şirketin web sayfasında, Türk Ticaret Kanunu’na göre konulması gereken “Bilgi Hizmetleri” bölümünün ya hiç olmadığını ya da uzun bir süredir çalışmadığını belirledik.

Şeffaflık 001

Ayrıca, Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde yönelttiğiniz sorulara verilen yanıtlardaki çoğu arkadaşımızı çılgına çeviren anlaşılmaz lastikli dil, sorduğunuz bir soru karşılığında farklı yöntemlerle birden fazla hizmet biriminden aldığınız farklı, çelişkili yanıtlar ya da İzmir ilçelerindeki mevcut ve inşa halindeki ibadethanelerin sayısını sorduğunuz İzmir İl Müftülüğü‘nün Bilgi Edinme Kanunu ve uygulamasından habersiz hali de bu işlerin cabası oldu… 

Öte yandan bu “şeffaflık” ilkesinin kabulünden sonra öyle bir mevzuat düzenlemesi yapıldı ki, düzenlenen hiçbir resmi belgeyi işin uzmanı olmadığınız sürece anlayamaz oldunuz. Hatta bu durum öyle bir noktaya ulaştı ki, bazı belediye meclisi üyeleri kendi sorumluluklarında olup oy verecekleri belgelerdeki bilgilerin ne anlama geldiğini dönüp size sormaya başladılar. Onlar bile önlerine gelen belgeleri, bilgileri anlayamaz, çözemez hale geldiler. Hatta önlerine gelmesi, bilgilenmeleri gereken birçok plan, program, belge onlara verilmedi ya da bazı şeyleri bilmeden oylayıp kabul ettiler.

Tabii bu arada oluşturulan yöntem ve işlemlerin karmaşıklığı, kullanılan mesleki, teknik jargon nedeniyle bürokratların bu belgeler üzerinde istedikleri gibi oynamaları, değişik yapmaları da mümkün hale geldi.

Örneğin İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin stratejik plan uygulamasında yaptığı gibi sırf belediyenin ve bürokratların başarısını yüksek göstermek amacıyla, adeta oyun oynarken oyunun kuralını değiştirircesine başarıyı ya da başarısızlığı ortaya koyacak olan göstergelerle oynandığı, başarıyı gösteren göstergelerin uygulandığı, başarısızlığı gösterenlerin ise en kısa sürede uygulamadan kaldırıldığı görüldü. İşte o nedenle, kentteki yeşil alan çalışmalarıyla ilgili her türlü ayrıntıyı bilmemize karşın halen bu işin odak noktası olan kişi başına düşen aktif yeşil alan miktarını ve bununla ilgili amaç ve hedefleri bilmeyiz. Çünkü bu göstergenin açık bir başarısızlık anlamına geldiğini cahili, eğitimlisi, uzmanı ya da uzman olmayanı herkes bilir ve anlar (!)

Ya da benim başıma geldiği gibi, 2004 yılında faaliyete giren Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi ile ilgili istatistikleri dikkate alıp bir değerlendirme yapmaya kalkıştığınızda, ilk yıllardaki rakamların -uluslararası standartlarda olmamakla birlikte- size bir fikir verdiğini görürken son yıllarda yeni yöntemlerle hazırlanan raporlar nedeniyle giderek bilgi vermekten uzaklaşıldığını, bundan böyle yapılanın kamuoyunu bilgilendirmekten çok içi boş anlatımlarla reklama dönüştüğünü görürsünüz.

İşte o yüzden, Bilgi Edinme Kanunu ile ona benzer mevzuat düzenlemeleriyle kamu yönetiminde şeffaflığı sağlamak iddiasının geçerli olduğu son 14 yıllık süre içinde bilginin bırakın şeffaflaşmasını; eskisinden daha çok saklanıp gizlendiğini, kamunun bilgi ve açıklıktan uzaklaştığını; geliştirilen ayrıntılı standartlar ve yöntemler nedeniyle sergilenmek istenen olumlu bilginin vitrine çıkarıldığını, başarısızlığı ortaya koyacak olumsuz bilginin ise eskisine göre daha ulaşılamaz hale geldiğini, “şeffaflık” adı altında saklandığı ya da anlaşılmaz olduğu bir ortamın geliştiğini söyleyebiliriz.

Şeffaflık 006

O nedenle, hem ülke düzleminde hem yerelde demokrasinin, temel insan hak ve özgürlüklerinin, etkin halk katılımının bu topraklarda daha da gelişip güçlenmesi, kurumsallaşıp sürdürülebilir hale gelmesi için,

Tüm kamusal bilgilerin, bırakın sorup öğrenme yöntemini, kamunun kendi gayret ve çabasıyla ve hiçbir şekilde abartılı reklam diline başvurulmaksızın anlaşılır, sade ve yalın bir şekilde bizlere iletilmesini talep etmeli, bunun için özel bir çaba ve mücadele içine girmemeliyiz diye düşünüyoruz. 

Belediyeler, halkla ilişkilerde nasıl bir dil kullanmalıdır?

Ali Rıza Avcan

Son zamanlarda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin halkla ilişkilerde kullandıkları dile, bu dil içinde seçip sarf ettikleri sözcüklere ve bu sözcüklerle oluşturdukları anlatıma baktığımızda yaptıkları işe yabancılaşmış yönetici ve çalışanların yadırgatıcı bir söylem geliştirdiğini görüyoruz.

Bu dilin daha çok gazetecilerin; özellikle de magazin gazetecilerinin ya da şirketlerin, özel kuruluşlarının tanıtım ya da reklamlarını yapan reklamcıların dili olduğunu düşünüyorum.

Daha önce çalıştıkları sektörler ya da işlerden getirdikleri bu mesleki dil nedeniyle her şeyi abartmaya, biricik yapmaya ve oyunun taraflarından biri olan belediyeyi diğerlerinden yüksek, ulaşılmaz bir yere koymaya çalışıyorlar. 

Çoğu internet gazetesi de bu haber, duyuru ve açıklamaları hiçbir sorgulamaya tutmadan alıp yayınladığı için de belediyecilik açısından sakıncalı olan bu söylem, adeta bir çarpan katsayısı gibi yayılıp güçlenmeye ve kabul görmeye başlıyor.

İletişim 020Böylelikle biz hemşehrilerin; yani o kentte yaşayan ya da çalışanların oynanan oyunun taraflarından, oyuncularından biri olduğumuzu unutarak ya da umursamayarak çoğu kez bizi yanıltarak ya da aldatarak kendi yanlarında durmamızı sağlamaya çalışıyorlar. 

O nedenle kendilerini ve yaptıkları işleri ayrı bir yere koyup, bizim o yapılan işle, eylemle sanki hiç ilişkimiz yokmuş gibi yaptıkları işi yabancılaşmış bir tanıtım ve reklam diliyle anlatmaya girişiyorlar.

Hatta basındaki arkadaşlarımızdan, dostlarımızdan duyduğumuza göre İzmir ve belediye ile ilgili haber yapanlara telefon edip habere ayar vermeye, haberin veriliş tarzı ile içeriğini şekillendirmeye bile çalışıyorlar.

Diğer taraftan da o haberleri, duyuruları okuyup sokağa çıkan insanlar ise görüp yaşadıklarıyla, örneğin ulaşımda yaşadıkları sorunlardan sonra “İzmir halkının % 79’u ulaşımdan memnun” haberlerinin koskocaman bir yalan olduğunu anlayıp bundan böyle bu haberlere ya da duyurulara inanmamaya başlıyorlar.

Oysa o yapıp eyledikleri ve ardından parlattıkları işlerin, kendilerinin en üst yöneticisi olan belediye başkanı ile belediye meclisi üyelerinin, yerel seçimlerde bizim onları seçmemiz için önümüze koydukları, “Eğer beni seçersen şu şu işleri yapmaya söz veriyoruz” dedikleri taahhütler; yani ödevler olduğunu unutmuş gözüküyorlar.

Aslında, Büyükşehir Belediyesi Kanunu ya da Belediye Kanunu gibi yasal düzenlemelerle yapılması zorunlu hale getirilmiş görevler bunlar. Bu işleri ya da eylemleri yapmadıkları takdirde görevi ihmal suçu ile yargılanacakları konular aslında. Bu anlamda bu işleri yapmaları zaten zorunlu ve yükümlülük anlamında kendilerinden beklenen bir şey.

Üstüne üstlük, esasen yapmaları zorunlu olan işleri yaptıkları için reklam diliyle bunu bizlere anlatmaları da gerekmiyor. Çünkü bu oyundaki taraflardan, oyunculardan biri de o kentte yaşayan ya da çalışan hemşehriler olarak biziz.

O nedenle, bize oynanan oyunu ballandıra ballandıra anlatmaları gerekmiyor. Çünkü biz de o oyunun içindeyiz ve iliklerimize kadar o oyunun nasıl geliştiğini biliyor, hissediyoruz; yani yaşıyoruz (!)

O halde ne yapmaları gerekiyor?

Sadece ve sadece yapılan hizmetten, işten söz ederek bilgi vermeleri yeterli. İşi daha fazla abartmaya, parlatmaya, goygoyculuk yapmalarına gerek yok… Bu anlamda yaptıkları işleri bu işi “sanki lütfetmişler de yapmışlar” gibi, aslında yapmaları gerekmezken bizim iyiliğimiz için yapmışlar gibi bir dil kullanmaları gerekmiyor.

Evet, bazı zamanlar ya da durumlarda yaptığınız işi önemsediğiniz için daha abartılı, daha allayıp pullayıcı bir dil kullanmak isteyebilirsiniz. O noktada sizi haklı görmek, size hak vermek mümkün olabilir. Ama bunun her ilişkide, her haberde, her duyuruda aynı dozda; hatta giderek daha fazla kullanılması durumunda giderek istediğiniz etkiyi elde edemez, halkı inandıramaz hale gelirsiniz.

Örneğin, şu sıralar sık bir şekilde üst perdeden gelen bir tavırla sorulan “Bunu biliyor musunuz?” sorgulaması veya “İzmir Büyükşehir Belediyesi İtfaiyesi’nin arama-kurtarma köpekleri, eğitimleriyle görenlere parmak ısırtıyor.” ya da “Temiz bir İzmir için çalışıyoruz… İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak, Türkiye’ye örnek olan büyük çevre yatırımlarımızın yanında; ilçe belediyelerimizin temizlik çalışmalarına da modern araçlar vererek destek olmaya devam ediyoruz.” şeklinde abartılı ifadelerin kullanılmasında olduğu gibi…

Oysa bütün bunları sorarken aynı zamanda, o kentte yaşayan ya da çalışan hemşehrilerin açık açık söylemeseler bile Yeşildere’nin yakın bir zamanda taşması nedeniyle sel suları altında kalan İtfaiye Daire Başkanlığı binalarının durumunu hatırlayıp içten içe söylenebileceğini ya da henüz “Temiz Bir İzmir” hedefine ulaşamadığımız için kentin temiz olmayan görüntülerinin ortaya konulabileceğini veya geçtiğimiz yıllarda arsenikli su içtiğimizi, sevmediğimiz başka bir büyükşehir belediye başkanının ağzından öğrendiğimizi bizlere hatırlatabilir diye düşünülmesi de gerekebilir… 

İletişim 021

O nedenle, halktan, hemşehrilerden çok belediye yönetici ve çalışanlarını heyecanlandırıp havalara uçurabilecek bu tür reklam kokan abartılı, kendi kendini öven anlatımlar yerine daha mütevazi, daha sade, yalın ve inandırıcı bir dilin geliştirilmesi; ayrıca HİM başvurularında sık sık karşımıza çıkan o soğuk “vatandaş” sözcüğü yerine daha sıcak, daha kavrayıcı olan “hemşehrimiz” sözcüğünün kullanılmasını öneriyor; böylelikle uzun bir yönetim süreci sonucunda zayıflamış olan belediye-halk ilişkilerinin bir nebze olsun gelişebileceğini düşünüyorum. 

“Suya dair herşey”…

Bugün, 13-17 Şubat 2017 tarihleri arasında Antalya’da düzenlenen 2. Uluslararası Su ve Sağlık Kongresi nedeniyle düzenlenen ve konusu “Suya dair herşey” olarak belirlenen fotoğraf yarışmasında ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan toplam 36 güzel fotoğrafı paylaşarak suyun temel bir insan hakkı olarak insan ve doğa için önemini hatırlatmak istiyoruz.

İyi seyirler dileğiyle…

Mehmet Şah Deniz - Birincilik Öüdülü - Su İhtiyaçtır
Mehmet Şah Deniz – Birincilik Ödülü – “Su İhtiyaçtır
Ali Can - İKincilik Ödülü - Sakraç
Ali Can – İkincilik Ödülü – “Sakraç
Abdullah İnat - Üçüncülük Ödülü - Asker Eller
Abdullah İnat – Üçüncülük Ödülü – “Asker-Eller
Fırat Kayıkçı - Mansiyon - Eski Misafir
Fırat Kayıkçı – Mansiyon – “Eski Misafir
Giray Kocaman - Mansiyon - Su
Giray Kocaman – Mansiyon – “Su
Lale Çaktı - Mansiyon - Beklemek
Lale Çaktı – Mansiyon – “Beklemek
Abdullah İnat - Sergileme - Asker Su
Abdullah İnat – Sergileme – “Asker ve Su
Abdurrahman Çetin - Sergileme - Can Suyu
Abdurrahman Çetin – Sergileme – “Can Suyu”
Abdurrahman Çetin - Sergileme - Sudaki Hayat
Abdurrahman Çetin – Sergileme – “Sudaki Hayat
Ahmet Altın - Sergileme - Su Hayattır
Ahmet Altın – Sergileme – “Su Hayattır
Ahmet Çelik - Sergileme - Su
Ahmet Çelik – Sergileme – “Su
Ahmet Durmaz - Sergileme - Bir Yudum Baby
Ahmet Durmaz – Sergileme – “Bir Yudum Baby
Akif Özbildirici - Sergileme - Hürriyet Parkı
Akif Özbildirici – Sergileme – “Hürriyet Parkı
Ali Acar - Sergileme - Çizgiler
Ali Acar – Sergileme – “Çizgiler
Aygül Öztürk - Sergileme - Zafer
Aygül Öztürk – Sergileme – “Zafer
Banu Bilgicioğlu - Sergileme - Serpme
Banu Bilgicioğlu – Sergileme – “Serpme
Banu Diker - Sergileme - Su ve Çocuk
Banu Diker – Sergileme – “Su ve Çocuk
Elif Çakıcı - Sergileme - Sususzluk
Elif Çakıcı – Sergileme – “Susuzluk
Erdoğan Purçlutepe - Sergileme - Vira
Erdoğan Purçlutepe – Sergileme – “Vira
Esengül Yavuz - Sergileme - Afacan
Esengül Yavuz – Sergileme – “Afacan
Gülsün Çekiç - Sergileme - Su ve Hayat
Gülsün Çekiç – Sergileme – “Su ve Hayat
Işıl Büyükkal - Sergileme - Kuraklık
Işıl Büyükkal – Sergileme – “Kuraklık
Mahmut Özdemir - Sergileme - Su Molası
Mahmut Özdemir – Sergileme – “Su Molası
Melih Cevdet Tekşen - Sergileme - Etiyopyalı Çocuklar
Melih Cevdet Tekşen – Sergileme – “Etiyopyalı Çocuklar
Mustafa KIlıç - Sergileme - Göğe Doğru
Mustafa Kılıç – Sergileme – “Göğe Doğru
Mustafa Kılıç - Sergileme - Sususz KÖy
Mustafa Kılıç – Sergileme – “Susuz Köy
Neslihan Nargül - Sergileme - Su ve İnsan
Neslihan Nargül – Sergileme – “Su ve İnsan
Nevdet Ortauğurlu - Serghileme - Saygı
Nevdet Ortauğurlu – Sergileme – “Saygı
Ömer Ersevinç - Sergileme - Deterjan Su
Ömer Ersevinç – Sergileme – “Deterjan-Su
Pınar Aslandağ - Sergileme - Suyun Önemi
Pınar Aslandağ – Sergileme – “Suyun Önemi
Salim Şimşek - Sergileme - Gelenek
Salim Şimşek – Sergileme – “Gelenek
Tevfik Ak - Sergileme - Büyük Çekmece
Tevfik Ak – Sergileme – “Büyük Çekmece
Tolga Bölükbaşıoğlu - Çamur Banyosu
Tolga Bölükbaşıoğlu – Sergileme – “Çamur Banyosu
Veysel Kaya - Sergileme - Balıkçı
Veysel Kaya – Sergileme – “Balıkçı
Yüksel Açıkgöz - Sergileme - Havuz
Yüksel Açıkgöz – Sergileme – “Havuz
Ömer Ersevinç - Sergileme - Hararet Su
Ömer Ersevinç – Sergileme – “Hararet ve Su

Daha sağlıklı ortamlarda kitap okuyup ders çalışmak…

Ali Rıza Avcan

Son günlerde yaptığım araştırmalar nedeniyle kent merkezindeki kütüphanelere daha sık gider oldum. Başta Konak’taki Milli Kütüphane ve Atatürk İl Halk Kütüphanesi, Çankaya’daki Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM), Alsancak’taki İzmir Büyükşehir Belediyesi Kitaplığı ve Bornova’daki Ege Üniversitesi Kütüphanesi bunların başında geliyor.

Çoğuna aradığım yayınları bulur ve oturur o sessiz ortamda çalışırım düşüncesiyle gittiğim o eğitim merkezlerinde hem sevindiğim hem de üzüldüğüm manzaralarla karşılaşıyorum ne yazık ki…

Çünkü o kadar fazla gencin kütüphaneye gelip harıl harıl kitap okuması beni hem sevindiriyor; ama bir yandan da bu kütüphanelerin bu öğrencilere yetmemesi, çoğunun masa ve sandalye edinmek için sırada beklemesi nedeniyle üzülüyor, bu sorunun bir an önce çözümlenmesi gerektiğini düşünüyorum. 

izmir-milli-kutuphane-izmir,DHX7irGfMEG6sxCFHwEawA

İlk başlarda bu öğrencilerin üniversite öğrencisi olduğunu sanmakla birlikte zaman içinde hem daha genç olan yaşları hem de ellerindeki dershane kitapları nedeniyle bunların üniversiteye hazırlanan gençler olduğunu fark ettim.

Dün görüştüğüm Milli Kütüphane yetkilisi ise geçtiğimiz Pazar günü yapılan YGS sınavı nedeniyle masa ve sandalyelerin Pazartesi sabahı boş olduğunu; ancak öğleden sonra tekrar eski durumuna dönüşerek sıraların oluştuğunu, öğrencilerin sağlıklı bir ortamda ders çalışabilmesi için yeterli sayıda kütüphaneye sahip olamamanın İzmir’in temel bir sorunu olduğunu ifade etti.

Bu durumun biz araştırmacılar açısından, bütün masa ve sandalyelerin dolu olması ve bizlere yer kalmaması nedeniyle bir sorun oluşturduğunu bilmekle birlikte; asıl sorunun gençlerin sağlıklı bir ortamda ders çalışmasının ya da kitap okumasının önemli bir sorunumuz olduğunu hem gördüklerim hem de bana söylenenlerle bir kez daha anlamış oldum.

Ardından da aklıma geniş, büyük salonlarda, ofislerde çalışan belediye başkanlarıyla vali ve kaymakamların sahip oldukları geniş imkanlar geldi.

İzmir Kalkınma Ajansı’nın (İZKA) Dokuz Eylül Üniversitesi ile birlikte yapıp “İzmir 2012 Kültür Ekonomisi ve Kültür Altyapısı Envanteri ve İzmir Kültür Ekonomi Gelişme Stratejisi” başlığı altında yayınladığı araştırmaya göre 2012 yılı verilerine göre İzmir ve ilçelerindeki her düzeydeki toplam kütüphane sayısı 70′ ulaşmaktaymış.

Bu sayının ilçeler arasındaki dağılımı ise Konak 10, Karşıyaka 6, Buca ve Bornova 5, Urla ve Ödemiş 4, Balçova 3, Bayraklı, Bergama, Çeşme, Çiğli, Karabağlar, Menderes, Selçuk, Tire 2 ve geriye kalan diğer 15 ilçede ise 1 adet kütüphane şeklindeymiş.

Yine aynı araştırmaya göre 2002 ve 2007 yıllarında sayısı 44 olan halk kütüphanesi sayısı 2011 yılında 38’e, 2002 yılında 461.786 olan yararlanıcı sayısı ise 2007’de 362.191’e, 2011 yılında da 303.094’e inmiş. Araştırmayı yapanlar bu azalışı internetin gelişimine bağlamakla birlikte kütüphanelerin internetten yararlanan bilgisayarlarla donatıldığı takdirde azalış değil, tam aksine bir artışın yaşanacağı da hepimizin bildiği bir şey.

Diğer yandan incelediğimiz tüm istatistiklerde kütüphanelerin sayısı, sahip oldukları kitaplarla bu kitaplardan yararlananların sayısı yıllar itibariyle belirtilmekle birlikte kitap almaksızın sırf ders çalışmak ya da kitap okumak amacıyla kütüphanelerden yararlananların sayısı ne yazık ki belirtilmemektedir.

16807149_10155241801796844_8604391229040861417_n

İstatistiklerin ve gözlemlerimizin bize net bir şekilde gösterdiği gibi kütüphaneleriyle kitap ve kullanıcı sayıları her geçen yıl azalan kentimizde hem kütüphanelerin sayısal olarak çoğaltılması hem de kitap, mekan ve kullanım koşulları itibariyle iyileştirilmesi; ayrıca evinde, okulunda ya da yurdunda sağlıklı bir şekilde ders çalışamayan lise ve üniversite öğrencilerinin çalışabileceği mekanların (adı kütüphane olsun ya da olmasın) sayısının hızla arttırılması acil bir ihtiyaç olarak önümüzde durmaktadır.

Başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm ilçe belediyelerinin, kent konseylerine bağlı gençlik meclislerinin, mahalle çalışması yapmak isteyen tüm kesimlerin ve gençliğe uzanmak isteyen herkesin öğrenim görmekte olan gençlerin daha sağlıklı bir ortamda çalışmasını ve okumasını sağlayarak gençlerle kendi aralarında daha etkili ve sürdürülebilir bir iletişim kanalı  açacaklarını, sağlıklı bir ilişki kuracaklarını fark etmeleri dileğiyle…

Çocuk, Oyun ve Oyuncak Müzeleri Üzerine…

Ali Rıza Avcan

Bugün sizinle bundan tam 7 yıl önce; yani 5 Şubat 2010 tarihinde kendime ait blogda çocuk, oyun ve oyuncak müzesi olgusu üzerinden o tarihlerde yeni kurulmuş olan Konak Belediyesi Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi ile ilgili tespit, değerlendirme ve yorumlarımı ifade etmeye çalıştığım eski bir yazımı paylaşmak istiyorum. Böylelikle aradan geçen 7 yıl içinde belediye başkanları değişmiş olsa da hem sözkonusu müze ölçeğinde hem de müzecilik anlayışı itibariyle nelerin değiştiğini ya da değişmediğini yakalama fırsatımız olur diye düşünüyorum…

***

Toplumsal belleğin, egemen gücün çıkarları doğrultusunda biçimlendirilip iktidarın hegemonyal aracına dönüştürüldüğü mekânlar olarak tanımlanabilecek müzeler, Güç’ün gücüne güç katarak kutsandığı, iktidarın en etkin ve somut ideolojik araçlarından biridir. Bu bağlamda “çocuk”“oyun” ve “oyuncak” gibi alt temalar dikkate alınmak suretiyle çocuğu konu alan müzecilik anlayışı ve uygulaması da, “yetişkin” olarak somutlanan güç’ün etkisinden, belirleyici, yönlendirici iktidarından kurtulamaz. Müzenin oluşumuna ilişkin ilk fikrin ortaya çıkması, bu fikrin kabul görüp uygulamaya konulması, müze tasarımının biçimlendirilmesi hep bu iktidarın kararına, kurucu iradesine, tercihlerine, onun hegemonyasına tabidir. Demokratik, katılımcı bir müze yapılanması düşüncesine, müzelerin toplumsallaşması anlayışına ters düşen bu tür müze oluşumlarında her şeye karar veren, her şeyi uygulamaya koyan şey, bu iktidarın özel bir biçimi olarak karşımıza çıkan ve “büyümeyi, ciddi adam olmayı çocuklaşmamak koşuluna bağlayan yetişkinci anlayış”ın bir “ürün”ü olan yetişkinlerdir.

Boston Childrens Museum 02
Boston Çocuk Müzesi
Boston Children Museum 01
Boston Çocuk Müzesi

Bu anti-demokratik anlayışın son uygulamasını, bu yazımıza da konu olacak şekilde geçtiğimiz günlerde ünlü ve güçlü olan bazı yetişkinlerimiz eliyle kurulan Konak Belediyesi Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi örneğinde gördük. Koleksiyoner bir belediye başkanımız çıktı, “müze kuruyorum” dedi, onu destekleyen yetişkinler bu öneriye sahip çıktı, bir çırpıda bir oyun ve oyuncak müzesi açıldı. Ne güzel olmuştu! Böylelikle Türkiye dördüncü bir müzeye, İzmir kent merkezi de ilk kez çocuk temalı bir müzeye kavuşmuştu. Aslında, sadece aynı yerde, aynı mekândaki kötü bir müzenin, adına müze denilen bir sergi evinin makyajı tazelenmiş, mevcut oyuncak ve tablolara yeni oyuncaklar eklenerek yeni bir soluk verilmeye çalışılmıştı. Hem de bu işi çocuklara duyurmadan, onların düşüncesini, yardımını, katkısını almadan! Onlardan beklenen, sadece “ziyaretçi”, yani “seyirci” olmalarıydı… Gelip dolaşıp izleyecekler ve gördükleriyle yetineceklerdi.

Oysa 2006 yılından bu yana UNICEF’in İçişleri Bakanlığı ile işbirliği içinde Türkiye’nin on iki ilinde yürüttüğü, 2010 sonrasında diğer illerde de uygulamaya konulması beklenen “Çocuk Dostu Şehirler Projesi”, çocuk dostu kent olabilmek için kente yönelik tüm karar ve uygulama süreçlerinde sivil toplumun, ailelerin ve çocukların katkısını içeren her düzeydeki toplumsal hareketin teşvik edilmesini öngördüğü halde; Konak Belediyesi Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi’nin oluşumunda bu evrensel düşünce ve değerlerin dikkate alınmadığı görülmektedir. Bu müzenin oluşturulması için Konak Belediyesi Kent Konseyi’ne bağlı bir Çocuk Meclisi oluşturulmadığı, böyle bir oluşumun görüşü ve katkısı alınmadığı gibi, Çocuk Müzeleri Derneği’nin İzmir temsilcileriyle Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir Resim ve Heykel Müzesi yetkililerinin bir süredir birlikte yürüttükleri çocuk müzesi kurma girişimleri görmezlikten gelinmiş, Çocuk Müzeleri Derneği ile Kültür Bakanlığı’nın ve çocuk örgütlerinin bu alana taşıyacağı güç, oluşturacağı sinerji dikkate alınmamış, katılımcı, demokratik, çağdaş bir yapılanma yolu tercih edilmemiş, böylelikle yapımında, oluşumunda sivil toplumun ve çocukların bulunmadığı bir müze karşımıza çıkmıştır.

Öte yandan, müze binasının kurulduğu yer ve binanın mimari tasarımının böyle bir müze için hiç uygun olmadığı görülmektedir. Çünkü müze binasına ulaşmak için yürüyerek katedilecek güzergâh İkiçeşmelik yönünden geldiğinizde dik bir inişi, Konak Meydanı yönünden geldiğinizde de dik bir yokuşu ifade etmekte ve her iki yolun da bazı bölümlerinde kaldırım bulunmamaktadır. Bu anlamda, müzeye ulaşmak isteyen çocuklar, aileleri, öğretmenleri ve gruplar ulaşım açısından büyük bir sıkıntı yaşayacaklardır. Bu sıkıntıya o bölgedeki tek yönlü yoğun trafiği eklediğinizde gelen kişi ya da grupların daha da büyük bir tehlike ile karşılaşacaklarını görebilirsiniz.

Manitoba Children Museum
Manitoba (Kanada) Çocuk Müzesi

Oysa bir süredir Çocuk Müzeleri Derneği ile Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir Resim ve Heykel Müzesi yetkililerinin, Konak Belediye Başkanlığı’nı bilgilendirmek ve projeye katılımlarını istemek suretiyle yürüttükleri başka bir projede, Kültürpark içindeki İzmir Resim ve Heykel Müzesi’ne ait binanın Çocuk Müzesi olarak düzenlenmesi hedeflenmiş, bu işle ilgili mimari ve teknik projeler hazırlanmıştı. Şimdi bu durumda size söyle bir soru sorabiliriz: Kurulan müze şimdiki yerinde mi kalmalıydı yoksa gelenlerin rahatlıkla ulaşabileceği Kültürpark’ın içindeki daha modern binalarda mı olmalıydı? Bu konudaki tarafsız, yansız cevabınız acaba ne olurdu?

Ayrıca, sanatçı Ümran Baradan’ın bağışı ile edinilip eski müzenin yeniden düzenlenmesi suretiyle ortaya çıkan yeni oyun ve oyuncak müzesi, gelen kişi ya da grupların araçlarını park edecekleri herhangi bir otopark alanına sahip değildir. Bu anlamda, kapının önüne ya da çevresine park edecek arabaların ya da otobüslerin, araç akışı aşağı doğru olan dik yokuş trafiğini daha da arttıracağı, araç ve yaya trafiğini tehlikeye sokacağı bilinmeli ve beklenmelidir.

Yeni kurulan oyun ve oyuncak müzesinin gerek binaya ulaşım gerekse bina içindeki gezi düzeni açısından engelli çocuk ve yetişkinlere hiç uygun olmadığı; bina dışındaki dik yokuşla bina içindeki sık ve dar merdivenlerin, platformların hiçbir engellinin geçişine izin vermeyeceği; verse bile oyuncakların sergilendiği vitrinlerin üst bölümlerinde bulunan oyuncakların tekerlekli araba ile gelecek engellilerden “başarı ile saklandığı” görülecek, müze binasının ve düzenlemesinin bir “engelli dostu” olmadığı anlaşılacaktır.

Müze binasının bulunduğu yerin, içinde bulunduğu bahçenin ve iç mekânın çoğu çocuk oyununun oynanması için yeterli olmadığı, müze içinde sadece masa oyunu gibi oyunların oynanabileceği, zemine çizilen “seksek” oyununu oynamaya kalktığımızda bile çevre düzenlemesinin buna izin vermeyeceği görülecektir.

Çağdaş müze düzenlemesi, ciddi bir küratörlük çalışmasıdır. Bu anlamda müzeciliğin, müze ve sergi küratörlüğünün uzun bir zamandır profesyonel bir iş haline geldiği, bir bilim alanı olarak örgütlendiği, bu bilgiyle donanan müzecilerin, küratörlerin uygulamadan kaynaklanan deneyimle uzmanlık kazandığı bilinmeli, bu tür profesyonel bir iş iyi bir edebiyatçı, iyi bir koleksiyoner ve müze sahibi danışmanlar yerine ulusal ve uluslararası alanda bilinen, tanınan, deneyimli, uzman bir müze küratörüne ya da kuruluna teslim edilmelidir. Böylelikle her şey kendi sahibine, uzmanına yaptırılmış olur ve bir müze için en önemli sorun olan koleksiyon eksikliği, becerikli bir küratörün bilgi ve deneyimi ile giderilebilir. Yoksa vitrinlere konulan her şey ilk haliyle kalıp geçen zaman içinde ziyaretçi için önemini ve çekiciliğini kaybedebilir.

45927426
Konak Belediyesi Ümran Baradan Oyun ve Oyuncak Müzesi Bahçesi

Müze yöneticileri ile yaptığımız görüşmeden öğrendiğimiz kadarıyla, bugüne kadar müzeye gelenlerin çoğunun ifade ettikleri ve bizim de katıldığımız diğer bir eksiklik ise, müzede bizim kendi kentimize, yöremize, bölgemize ve ülkemize ait bize özgü oyun ve oyuncakların yeterince yer almayışıdır. Onun yerine bizi kapının dibinden itibaren –Nasreddin Hoca’yı unutmamak koşuluyla- şirinler, Pamuk Prenses ve yedi cüce gibi uluslararası masalların kahramanları karşılamakta, burnumuzun dibindeki Tire’nin meşhur “karambol” oyunun malzemeleri ile oyun alanı kendi eksikliğini hissettirmektedir. İşte bu nedenle, karşımıza çıkan bina, oyun yanı eksik kalmış bir oyuncak müzesi gibi algılanmaktadır. Nitekim vitrinlere sıralanarak çocuktan yalıtılmış oyuncakların seyrinden de anlaşılacağı üzere bu müzede oyun oynamak, oyunlar hakkında bilgi edinmek, oyuncaklara dokunmak, onları içselleştirebilmek, oyunun o sihirli havasına girebilmek, çocuklaşabilmek mümkün değildir. Müze düzenleyicileri bunu isteseler bile müzenin fiziki olanakları buna elvermemektedir. Bu anlamda, çocukların büyülü tapınağı olarak da tanımlanması, buna göre düzenlenmesi gereken bu mekanda kendini tekrar çocuk hissedebilmek, çocuklaşabilmek, çocukla yetişkin arasındaki uçurumu ortadan kaldırabilmek, yetişkinlere bu şekilde bir tür terapi uygulamak mümkün olmayacaktır.

Ama şimdi herkesin dediği gibi, “çocuk müzesi kurma düşüncesi ve bunu hayata geçirebilmek iyi, güzel bir şeydir, böylelikle İzmir’in, Konak ilçesinin bir eksikliği giderilmiştir, bunu takdir etmek gerekir” demek de mümkündür. Çünkü tarih boyunca müze kurmak kişi ya da kurumlara itibar kazandıran, bu nedenle de önemsenen, zaman zaman da moda olan bir uğraştır. Son zamanlarda kentimizde de gördüğümüz gibi, herkes, her birey, her aile ya da kurum kendi çapında bir müzeyi kurmanın peşinde. Bu neredeyse bir moda gibi yaygınlaşmakta. Şimdiden kimlerin nerelerde hangi müzeleri açtığını takip edemez olduk. Neredeyse her mahallede, her semtte, her caddede irili ufaklı birçok müze açılmaya başladı. Genel anlamda müze sayısının bu şekilde artması, toplumda müze kurma düşüncesinin gelişmesi sevindirici bir şey olmakla birlikte; toplumsal gereksinimler açısından bu kadar çok ve küçük müzenin gerçek bir ihtiyaçtan mı yoksa özentiye dayalı itibar kazandırıcı bir tutumdan mı kaynaklandığı da sorulmalı, sorgulanmalıdır. Sanırım bunun da en önemli göstergesi, ilk kuruluş günlerindeki merakın tahrikinden kaynaklanan izdiham sonrasında düzenlenip kamuoyuna duyurulacak ziyaretçi istatistikleri olacaktır. Böylelikle, üç milyon insanın yaşadığı uluslararası bir liman kentindeki bu kadar bol ve küçük müzenin gerçek bir ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı, kurucularının işe yarayıp yaramadığı ortaya çıkabilecektir.

DSC02753
Dokunulması mümkün olmayan oyuncaklar…

Şimdi isterseniz bu yazıyı şöyle bir soru ile bitirelim: İzmir’de kurulan ve kurulması planlanan müzelerin sayısı ve bunları ziyaret edenlerin sayısı dışında bunların toplumsal gelişme üzerindeki etkileri sizce nelerdir, ne olmalıdır?

İsterseniz, bu soruyu birlikte düşünmeye başlayıp yanıtlamaya çalışalım…

5 Şubat 2010

Mahalle örgütlenmeleri üzerine… (1)

Ali Rıza Avcan

Bugünden itibaren kentlerimizde, semtlerimizde ve mahallelerimizde halka daha kolay ulaşmak ya da yaşadığımız yerlerle ilgili talep, ihtiyaç ve sorunlarımızı örgütlü bir şekilde daha kolay ifade edip sonuca ulaşabilmek amacıyla oluşturmaya çalıştığımız mahalle örgütlenmeleri ile ilgili düşüncelerimizi, bu düşüncelerle ilgili önerilerimizi sizlerle paylaşmaya, sizlerden gelen tepkilerle de bu paylaşımları zenginleştirmeye çalışacağız…

Mahalle örgütlenmeleri ile ilgili her arkadaş sohbetimizde her parti üyesi, her belediye yönetici ya da çalışanı, her kent konseyi katılımcısı ya da her siyasi gruptan, her ideolojiden arkadaşımız mahalle örgütlenmelerinin önem ve gerekliliğini yola çıkıp o güne kadar yaptıkları çalışmaları ve elde ettikleri başarıları anlatmaya başlar… Ama çoğuz kez yapılan başarısızlıklar, bu uğurda yaşanan hezimetler anlatılmaz.

VLUU L200  / Samsung L200

Geçtiğimiz yıllarda üyesi olduğum siyasi parti, çalışanı veya yöneticisi olduğum halkla ilişkiler şirketi ya da  danışmanı olduğum belediye başkanları adına ben de mahalle çalışmalarına katıldım. Bu işi ilk kez yapmanın acemiliğiyle ve adeta karanlıkta yürüyerek birçok başarı ya da başarısızlığın nedeni oldum. Tabii ki, bu arada mahalle örgütlenmelerinin nasıl olması gerektiği konusunda daha fazla düşünmeye, bu konudaki ulusal ve uluslararası deneyimleri incelemeye çalışarak…

Evet, o anlamda bilgili ve deneyimli olduğum; yaptığım hatalardan ders çıkardığım, bazı hataları bile bile yeniden yaşadığım ve yaptığım güzel şeylerden de keyif aldığım doğrudur…

1994-1997 döneminde İstanbul’da Bahçelievler, İzmir’de Balçova, Çiğli ve Güzelbahçe, Bursa’da Osmangazi belediyeleri gibi büyük küçük birçok belediyede yöneticisi olduğum ya da koordine ettiğim Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) ve Kent Bilgi İşlem Merkezi (KEBİM) projeleri nedeniyle mahalle örgütlenmesinin ne olduğunu ya da olmadığını birebir yaşayarak deneyimledim.

Bu dönemde, daha sonraki yıllarda kendisine iktidarın yolunu açacak olan mahalle örgütlenmelerinin mimarı olan Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle diğer ilçe belediyelerinde yaptıklarını izleme ve irdeleme olanağına da kavuştum.

Ardından İzmir’e yerleştiğim ilk yıllarda hiçbir belediyenin desteği olmaksızın aynı bölgede bulunan derneklerin, vakıfların, meslek odalarının ve mahalle halkının katılımı ile oluşturduğumuz “Alsancak Sivil Katılım Platformu” ile onu izleyen “Alsancak Bölge Kurulu“nun 2,5-3 yıllık deneyimi ile bu sorunun diğer bir boyutunu, tümüyle sivil olma boyutunu deneyimledim.

Şimdi hem o deneyimler, hem de daha sonraki mahalle çalışmalarım ya da izlediklerim; ayrıca ulusal ve uluslararası literatürü izleyerek okuduklarım itibariyle bu konudaki görüşlerimi ve önerilerimi sizlerle paylaşmak isterim.

Öncelikle mahalle örgütlenmeleri konusundaki anlayışla, yani başka bir deyimle bizi bu çalışmalara yönlendiren amaç ve hedefin ne olduğunu soruşturmakla yola çıkmak istiyorum:

Niçin mahalle çalışması yapmak istiyoruz? Amacımız ve hedeflerimiz nedir?

Bunu bir partinin mahalle düzeyinde örgütlenmesi için mi yapmak istiyoruz yoksa bir ideolojinin, bir siyasetin mahallelerdeki kılcal damarlarını oluşturmak için mi yapıyoruz? Yoksa arkamıza mahalle örgütlenmelerini alarak belediyelerde, kent konseylerinde, belediye meclislerinde etkin ve etkili mi olmak istiyoruz? Yoksa gerçekten mahalle halkının, mahallede yaşayan ve çalışanların kendi aralarındaki beraberliklerini güçlendirip geliştirmek, onların sorunlarının çözümüne yardımcı mı olmak istiyoruz? Şayet yardım ediyorsak ya da katkıda bulunuyorsak, bunu niçin, niye yapıyoruz?

İşte bu sorunun cevabının hem kendimize hem de bu konu ile ilgili olanlara ve mahalle halkına çok iyi anlatılması gerekiyor…

Kendim, partim, siyasetim ya da gerçekten mahalle halkı adına mı?

Tabii ki, bu soruyu yanıtlarken her şeyin siyah-beyaz mantığıyla kesin çizgilerle birbirinden ayrıldığını düşünmemek gerekiyor. Kendim, partim ya da siyasetim dediğinizde işin içinde bir miktar mahalle ve halkından yana bir pay olduğunu veya “ben bu işi mahalle ve halkı için yapıyorum” dediğinizde de sizi bu işe yönlendiren kişisel egonuzun, üyesi olduğunuz partinin ya da sahip olduğunuz ideolojinin, siyasetin etkili olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor.

Ama en azından hangisinin daha ağırlıklı ve etkileyici olduğunu kendi kendimize sorma ve dürüst bir yanıt alma imkanımızın da olduğunu düşünüyorum.

Bence bu işin en iyi ölçülerinden biri, sizin o mahalle çalışmasını kimlerle çalışmak istediğinizdir. Şayet yanınıza parti çalışmalarında iyi anlaştığınız ya da iyi mahalle çalışması yaptığını gördüğünüz birini alıyorsanız veya daha önce o mahalleye hiç gitmemiş, sırf toplumsal olaylarda yer almak ve görünmek için çırpınan birini kendinize yol arkadaşı yapmışsanız sizin o çalışmayı niye yapmak istediğinizin cevabı açık bir şekilde ortadadır.

Evet, mahalle örgütlenmelerinde yer almak için, gerçekten böylesi bir çalışmaya ihtiyaç duyan, böylesi bir örgütlenmenin getirdiği şeylerden yararlanacak olan biri olmanız gerekiyor öncelikle… Bu da sanırım, “önce kendi evinin önünü süpüren” anlayışıyla önce kendi mahallemizde, önce kendi çevremizde bir araya gelip kendi sorun ve ihtiyaçlarımızı karşılayan bir beraberliğin oluşturulması gereğini ortaya çıkarıyor. Ta ki, bu işi kendine meslek edinen bir halkla ilişkiler profesyoneli olmadığınız sürece…

Kent 104

Önce kendi mahalleni örgütleyecek ya da o örgütlenme içinde yer alacak ve çalışacaksın ki hem kendi özgüvenini oluşturabilesin hem de başka mahalle örgütlenmelerine örnek olabilesin… 

O mahallede yaşamadığın ya çalışmadığın, oraya hep dışarıdan bir misafir gibi gittiğin sürece, oranın sorunlarını yaşamadığın sürece “oralı” olman, orayı benimsemen ve benimsenmen, örnek alınman, sözünü dinletmen ne yazık ki mümkün olmaz…

Evet, bu yazımızın sonucunda, “mahalle örgütlenmeleri o semtte ya da mahallede yaşayan ya da çalışanlar tarafından yapılırsa daha başarılı olur” gibi aslında herkesin bildiği bir noktaya geldik diye bizi yadırgayanlar olabilir; ama bu basit gerçek çoğu girişimdeki heyecan, umursamazlık ya da cehalet nedeniyle dikkate alınmadığı veya umursanmadığı için “mahalle örgütlenmeleri tarihimiz” (!) sırf bu nedenle kaybedilen birçok başarısızlık, birçok yenilgiyle doludur…

Devam Edecek…

70 Yıllık Sevda, İzmir Fuarı

Bugün size, İzmir Büyükşehir Belediyesi yayını olarak 2001 yılı Ağustos ayında Türkçe ve İngilizce dillerinde yayınlanmış olan “70 Yıllık Sevda İzmir Fuarı” isimli kitapçığı tanıtmak istiyorum.

002Yaşar Aksoy ve Neşe Yurdkoru Özgünel tarafından derlenen bu 44 sayfalık kitapçık içinde birçok değerli bilgiyi ve yorumu kapsıyor.

Yaşar Aksoy‘u  sanırım sizlere, İzmirlilere tanıtmaya, anlatmaya gerek yok; ama Neşe Yurdkoru Özgünel deyince onun Kültürpark projesinin fikir babası olan Suad Yurdkoru‘nun kızı olduğunu ve anlattıklarının birinci dereceden değeri olduğunu söylemekte yarar var.

70 Yıllık Sevda İzmir Fuarı” kitapçığı Yaşar Aksoy‘la Neşe Yurdkoru Özgünel tarafından yazılmış iki ayrı bölümden oluşuyor.

Yaşar Aksoy‘ın daha çok İzmir Fuarı’nın tarihsel gelişimine odaklandığı “İzmir Enternasyonal Fuarı” başlıklı bölümde “Ekonomik Özlemler“, “İzmir İktisat Kongresi“, “9 Eylül Sergileri“, “9 Eylül Panayırları“, “Kültürpark ve Fuar’ın Kuruluşu“, “Savaş Yılları“, “1943 Fuarı“, “1960-1970 Dönemi“, “İzfaş ve İzmir Fuarı” ve “İEF’nin Türk Ekonomisindeki Yeri” başlıklı alt bölümleri; “Dr. Behçet Uz, büyük eserini anlatıyor…” bölümünde ise Dr. Behçet Uz‘un ünlü sözü “Fuar İzmir’in Düğünüdür” bölümünde “İzmir Panayırı” ve “Fuar’ın Açılışı” alt bölümleri bulunuyor.

003Neşe Yurdkoru Özgünel‘e ait “İzmir Kültürpark-Fuar Fikrinin Doğuşu ve Suad Yırdkoru” başlıklı bölümde ise İzmir Kültürpark projesinin fikir babası Suad Yurdkoru‘nun anılarından hareketle Kültürpark’ın nasıl bir süreç içinde kurulduğu ve nasıl düzenlendiğine ilişkin bilgiler verildikten sonra Suad Yurdkoru‘nun yaşamı anlatılarak İzmir’e hangi alanlarda hizmet ettiği ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır.

İlk basımında 3.000 adet basılması nedeniyle bugün ancak sahaflarda bulunan bu kitabı en azından almanızı ya da kentteki kütüphanelere giderek incelemenizi ve okumanızı; böylelikle Kültürpark’ın ve İzmir Enternasyonal Fuarı’nın hangi zorluklarla oluşturulduğunu görmenizi dileriz.

Bu kitap tanıtım yazısına son verirken Behçet Kemal Çağlar‘ın Fuar için yazdığı “Fuar Şarkısı“nı da sizinle paylaşmak isteriz:

004FUAR ŞARKISI

Söyle şikayetini kötüyse pahalıysa

Yerlimalı almalı, güzel şeyler almalıysa,

Yerlimalı almalı müstakil kalmalıysa,

Elbise de bir bayrak, Türk’ün malıysa…

Türk artık kesmemeli bindiği sağlam dalı,

Artık kararlarımız sözlerde kalmamalı,

Kalp Türk, mal Türk, duygu Türk, düşünce Batılı,

Kullanmalı her zaman her yerde yerli malı.

Bunu fısıldamakta Akdeniz’in suları,

Renk, neşe, hayat, arzu, kırmızı, beyaz, sarı,

Güz ortasında bile yaratıyor baharı,

Güzel İzmir Fuarı, Güzel İzmir fuarı

Behçet Kemal ÇAĞLAR