Model mi, örnek mi yoksa yöntem mi? (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana sürdürülmekte olan tarım hizmetlerinin, başka belediye, bölge ya da ülkelere önerilebilecek bir “model” olup olmadığı hususunu tartıştığımız bu yazı dizisinin bugünkü bölümünde, küreselleşmeci neoliberal kapitalizmin ortaya attığı Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma kavramı ile bu kavram çerçevesinde geliştirilen üç önemli tarımsal kalkınma modelinden söz ederek her yer, zaman ve koşulda uygulanabilecek bu tür bölgesel sürdürülebilir kalkınma modellerinde aranması gereken özellik ve ilkeleri tartışmaya çalışacağız. 

Böylesi bir yolu izlememizin nedeni de, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından bir “model” olarak tanımlanmaya çalışılan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin, bizce asıl olarak Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Birleşmiş Milletler (BM) gibi uluslararası kuruluşlar tarafından geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerde uygulanmakta olan ulusal kalkınma modelleri yerine ulus-altı coğrafyaları; yani “bölge” adı verilen alanları esas alarak geliştirilen Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma anlayışı içinde gerçekleştiriliyor olmasından kaynaklanmaktadır. O nedenle yapılıp ortaya konulanları, önce kendi mantığı içinde tartışmak ve o mantığa ne ölçüde uyduğunu ya da uymadığını ortaya koymak gerekir diye düşünüyorum.  

O nedenle bundan böyle anlatmaya çalışacağım bütün kavram, olgu, olay ve durumları hep bu Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma kavramını ortaya atanların düşünce ve dil çerçevesinde anlatıp aktarmaya çalışacağım.

agriculture

Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma

Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma kavramı, bölgesel düzeyde uygulanabilme özelliğine sahip ekolojik bir sürdürülebilir kalkınma anlayışını tanımlamaktadır.

Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilirlik konusunu ele alan ve 1992 tarihli Rio Konferansı’na giden yolu açan 1987 tarihli Çevre ve Kalkınma (Brundtland) Raporu, sürdürülebilir kalkınmayı, “gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneğini tehlikeye atmadan bugünkü neslin ihtiyaçlarını karşılayan bir kalkınma anlayışı” olarak tanımlar. Bu kavram, bir başka anlatımla “doğal sermaye stokunda bir azalma olmadan gelecek nesillerin bu günkü nesiller gibi aynı refah düzeyine sahip olması” anlamına da gelir.

Söz konusu rapor, sürdürülebilir kalkınmayı, aynı zamanda bir değişim süreci olarak nitelendirir. Buna göre sürdürülebilir kalkınma; ekonomik, sosyal ve çevresel sistemlerin esnekliği korunarak, sürdürülebilir bir zaman diliminde birey ve toplumun kendi arzuları doğrultusunda kendi potansiyellerini ortaya koymalarını sağlayacak bir dizi fırsatın yaratılması sürecidir. Bu durum, doğal kaynakların aşırı tüketiminden kaynaklanan çevresel bozulmalar dikkate alındığında daha iyi anlaşılmaktadır.

Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınmanın nasıl sağlanacağı konusuyla ilgili ilk reçeteler 1990’lı yılların ortasında ortaya çıkmaya başlamış, Smutko, Collades ve Duane ve Medhurst gibi kalkınma iktisatçıları bu düşüncenin kaynağındaki bölgesel dinamikler üzerine yoğunlaşarak ve aşağıdaki sorulara yanıtlar arayarak farklı tarımsal kalkınma modelleri oluşturmaya başlamışlardır. 

  • Doğanın farklı kategorilere ayrılmasının nedeni nedir?
  • Doğal sermaye; bölgenin yaşam kalitesi, hayat standartları ve refahını kısaca kalkınma düzeyini nasıl etkiler?
  • Hangi alternatif bölgesel kalkınma yolları sürdürülebilir özelliktedir?
  • Sürdürülebilir kalkınma bölgesel ölçekte nasıl gerçekleştirilebilir?

Bu konuda, ilk tarımsal kalkınma modelini oluşturan L. Steven Smutko’ya göre bölgesel sürdürülebilir kalkınma bölgenin çevresel, ekonomik, sosyal ve kültürel özelliklerinin göz önünde bulundurulmasını ve bunların ölçülebilmesini gerekli kılar. Çünkü sürdürülebilir bir kalkınma modelinin ekonomik büyümeye yön verecek şekilde uygulanması bölgesel kaynak ve unsurların bunu yeterli düzeyde desteklemesi durumunda etkili olacak; aksi takdirde hiçbir etkisi olmayacaktır.

Smutko‘ya göre ayrıca tüm coğrafi alanlara ilişkin tek bir sürdürülebilir kalkınma ölçütü kullanmak mümkün olmadığı gibi, pek çok alternatif ekonomik, sosyal, kültürel ve ekolojik göstergeye ihtiyaç vardır. Bu göstergeler; yerel tercihler, ilgi duyulan ekonomik etkinlikler, yerel kaynakların sınırlı olması ve kaynak uyumu gibi faktörlere bağlı olarak belirlenebilir.

L. Steven Smutko bu nedenle kendi çalışmalarında sadece ekolojik ve ekonomik göstergeleri dikkate almış, alternatif kalkınma senaryolarının ekonomik ve ekolojik özelliklerini belirleyebilmek için bir girdi-çıktı yapısı geliştirmiştir. Ekolojik çeşitlilik, ekonomik verimlilik ve ekonomik istikrar konularında kalkınma alternatiflerinin etkilerini tahmin edebilmek için farklı analitik teknikler kullanmış, böylece ekonomik ve ekolojik sürdürülebilirlik indeksleri oluşturması mümkün olmuştur. Bu şekilde oluşturduğu metodoloji, Virginia eyaletinin Northampton bölgesinde alternatif kalkınma yolları denenerek test edilmiş ve bu testler sonucunda iki ekonomik kalkınma senaryosu üzerinde durulmuştur:

1) Bölgeye para girdisi sağlayan ve önemli ölçüde ziyaretçiyi cezbetme özelliğine sahip doğa odaklı turizm faaliyetlerinin geliştirilmesi ve

2) İstihdam artışı sağlayabilen sebze işleyen endüstrilerin canlandırılması.

Sonuç olarak, her bir sürdürülebilirlik göstergesine için hem turizm hem de sebze işleyen endüstrilerle ilgili bir sürdürülebilirlik indeksi oluşturulmuştur. Bu indeks değerleri karşılaştırıldığında doğa odaklı turizm senaryosunun diğerine oranla daha yüksek bir başarı yakaladığı görülmüş, bu nedenle bu alternatifin daha sürdürülebilir bir kalkınma alternatifi olduğu kabul edilmiştir..

Bölgesel sürdürülebilir kalkınma konusunda dünyaca en fazla bilinen ikinci tarımsal kalkınma modelinin sahipleri Collades ve Duane (1999) ise, bölgesel düzeyde doğal sermayenin farklı türleri ile insan refahı üzerindeki uzun dönemli etkileri arasında teorik bir ilişki kurarak bu alandaki boşluğu doldurmuşlardır.

Nicelikten çok niteliği önemseyen bu kalkınma modeli, sürdürülebilir bölgesel kalkınmayı destekleyen kurumların oluşumuna esas almaktadır. Bölgesel yaşam kalitesi ile doğal sermayenin spesifik türleri arasında ilişki kuran model; bölgesel politika, kalkınma ve değerlendirmeler için temel bir yapı niteliğindedir. Model genel olarak çevre iktisadı üzerine kurulmuş olup, alternatif bölgesel kalkınma yollarının sürdürülebilirliğini ortaya koymaktadır. Modelde doğal sermaye, hizmet sunma yeteneğine bağlı olarak üç kısma ayrılmıştır:

Doğal sermaye, bir bölgenin yaşam kalitesini birbirini tamamlayan iki şekilde destekler:

  • Birincisi, ithal edilemeyen yani bölge dışından getirilemeyen çevresel hizmetler sunarak.
  • İkincisi, insan kontrolündeki üretim sistemleriyle doğal kaynak sağlayarak.

Yaşam kalitesi üzerinde etkili olan bu iki yönün farklı bileşimleri, bölgenin kalkınma yolunu da belirleyecektir. Eğer bölge kendini yeniden yapılandırmak ve çevresel hizmetlerin üretilmesi için oldukça gerekli olan kritik doğal sermayeyi kullanırsa, uzun dönemde yaşam kalitesini olumsuz etkileyecek bir kalkınma yoluna girmiş olacaktır. Onun yerine, ekosistemin çevresel hizmetler üretmesini sağlayacak şekilde kendi doğal sermayesini kullanırsa, uzun dönemde yaşam kalitesini geliştirecek bir kalkınma yolunu tercih etmiş olur.

Turkey-agriculture

Collados ve Duane yaklaşımı, sürdürülebilir kalkınmaya farklı bir perspektif getiren, doğal sermaye ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi bölgesel ölçekte inceleyen güçlü bir sürdürülebilir kalkınma modelidir. 

Hakkında bilgi vereceğimiz üçüncü model olan Medhurst (2003) modeli ise sosyal refaha yönelik hizmetlerin temelindeki unsurlar üzerinde yoğunlaşarak insan refahını arttıran hizmet ve faydaların kişi başına sermaye stokunda bir azalma olmadan sağlanmasını hedeflemektedir. 

Medhurst tarafından geliştirilen ve kısaca Dört Sermaye Modeli adı verilen bu model, sosyal refahın arttırılması gereğini ortaya koymakta ve sosyal refahın, sosyal sermaye, beşeri sermaye gibi farklı sermaye stoklarının kullanılmasından doğan fayda ve hizmetler akımı ile sağlanacağını ifade etmektedir. Modelin güçlü yönlerini aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür:

  • Model, sürdürülebilir kalkınmanın üç temel dinamiğinin-ekonomik, sosyal ve çevresel- analizlerde kullanılabileceğini göstermektedir.
  • Model, sadece varlık ya da kaynak stoku değil, hizmetler akımı üzerinde de yoğunlaşmaktadır.
  • Model, üç sürdürülebilir kalkınma dinamiğinin, program ve proje belirleme, uygulama ve izlemede dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır.

Böylece bölgesel ölçekte sürdürülebilir kalkınma modellerine örnek oluşturması açısından üç farklı model üzerinde durulmuştur. 

Bölgesel sürdürülebilir kalkınma alanında tarımsal kalkınma için geliştirilmiş üç modelin incelenmesinden de anlaşıldığı üzere yapısal modelleme ölçeğinde geliştirilecek bölgesel kalkınma odaklı tarımsal modellerin aşağıdaki özelliklere sahip olması gerekmektedir:

  1. Kuramsal bir temel ya da dayanak,
  2. Modelin gerçekleşeceği bir süreç ve yapılanma önerisi,
  3. Modelin çalışmasına yönelik bir işletim sistemi ve buna ilişkin politikalar demeti,
  4. Modelin tasarlanıp uygulanmasını geçerli ve güvenilir bir veri tabanı,
  5. Modelin etkili bir şekilde izlenip ölçülmesi ve değerlendirilmesi,
  6. Modelin zaman içinde iyileştirilmesini sağlayacak mekanizmalar,
  7. Modelin geri bildirimlerle doğrulanması .

İzmir için gerekli bir tarım odaklı bölgesel sürdürülebilir kalkınma modelinde dikkate alınması gereken ilkeleri ise şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Yapılabilirlik / Uygulanabilirlik,
  2. Sürdürülebilirlik,
  3. Farklılık / Özgünlük,
  4. Esneklik,
  5. Etkinlik,
  6. Duyarlılık / Dinamik tepki vermek,
  7. Kullanışlılık / Geçerlilik,
  8. Yerindelik,
  9. İktisadi olmak.

agriculture-india-agritech-startups

Yazımızın bir sonraki bölümünde, “model” olarak adlandırılan İzmir Büyükşehir Belediyesi tarım hizmetlerinin bu özelliklerle ilkeleri barındırıp barındırmadığını ortaya koyup her bir hususu bir soruya dönüştürüp gördüğümüz, okuduğumuz ve bildiğimiz kadarıyla her birine cevap vermeye çalışacağız.

Devam Edecek… 

 

Plansız, programsız işler…

Ali Rıza Avcan

Yapım sürecinde defalarca plansız programsız olduğunu, yeterince düşünülüp danışılmadan yapıldığını söylediğimiz Karşıyaka Tramvayı uzun bir “ön işletme” dönemi sonrasında açıldı.

Ön işletme” adı verilen ve yolcuların ücretsiz bindiği  dönemde işletme maliyeti ve kar/zarar gibi unsurlar dikkate alınmadığı için, işletmeci açısından gündeme gelmeyen müşteri bulma gibi çok sıkıcı bir sorun, gündemin tam ortasına gelip oturdu.

Çünkü yapılan tramvay hattını ayakta tutacak yeteri kadar yolcu yoktu (!) Bunu sağlamak için de yolcuların 2 ya da 3 aktarma yapmasını gerektirecek şekilde, otobüs hatlarının kaldırılması gerekiyordu. Ayrıca uzun yıllardır halka hizmet eden taksi dolmuşların devreden çıkarılması uygun görülmüştü. 

Bütün bunlar tramvay projelerinin hazırlandığı süreçte, diğer ulaşım sistemlerinin olumlu ve olumsuz etkileri dikkate alınarak hesaplanmamıştı. Aynı hatta çalışan belediye otobüsleriyle taksi dolmuşların yeterli olup olmadığı, olmadığı takdirde özellikle otobüs seferlerini arttırmak suretiyle yeterli düzeye çıkarılıp çıkarılmayacağı da hiç dikkate alınmamıştı.

Çünkü tramvay teknolojisini satan şirketlerin, yabancı ajansların, belediyeye not veren kredi derecelendirme kuruluşlarının ve yabancı ülke başkentlerinde konferanslar ayarlayan şirket mi yoksa sivil toplum kuruluşu mu olduğunu belli olmayan odakların etkisinde kalınmıştı. Onlara göre tramvay demek nostalji demekti, temiz enerji demekti, en az karbon salınımı yapan ulaşım türüydü, filandı falandı.

O nedenle kent, yabancı kredi kuruluşlarından, bankalardan alınan faizli borçlarla acilen tramvay hatlarıyla döşenmeli, İzmir bir an önce köy ya da kasaba olmaktan çıkıp kentleşmeli, ikinci bir İstanbul olmalıydı.

Bu konuda öylesine ileri gidildi ki; sırf bu işi Türkiye’de ilk yapan belediye olmak adına son derece masraflı olan monoray projeleri bile hazırlandı. Neysek ki akl-ı selim devreye girerek bu monoray işinin pahalı ve gereksiz olduğunu ortaya koyarak bu işten vazgeçilmesini sağladı.

Oysa biz bir süre önce bu kentte, tartıştığımız tramvay projesine de örnek olabilecek şekilde, iç körfezde kullanılmak üzere alınacak gemilerle ilgili bir tartışmayı yaşamıştık.

trv1

Anımsarsanız, polikarbon olması şart koşulan teknelerin yapım işi neredeyse bu konuda tek üretici olma niteliğine sahip Hollandalı bir firmaya verilmiş iken, bunun doğru olmadığını, polikarbon yerine alüminyumdan yapılacak gemilerin Türkiye’de daha ucuza mal edilebileceğini söyleyen TMMOB Gemi Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı ve bu konularda uzman bir bilim insanı olan sevgili dostum Emrah Erginer, sırf polikarbon tekne yapımına karşı çıktığı için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından alüminyum lobisinin adamı olarak ilan edilmiş ve TMMOB İl Koordinasyon Kurulu’nun ağır dilli ortak bildirisi ile layık olduğu cevabı almıştı. Ardından da sonuç itibariyle oldukça yararlı olan bu tartışma sonucunda gemilerin ülkemizde yapılması yoluna gidilerek hem İzmir’in hem de Türkiye’nin daha kazançlı çıkması sağlanmıştı.

Rahmetli demiryolcu bir babanın oğlu olarak tren vagonlarının bir zamanlar TCDD’nın Adapazarı Arifiye fabrikalarında yapılabildiğini hatırlıyorum. Ayrıca ülkemizdeki sanayinin, tramvay ulaşımında kullanılan birçok imalat ve aksamı yapabildiğini bilen bir araştırmacı olarak, bu tramvay vagonlarına her bindiğimde bunun tümünü ya da bir kısmını, bizim ülkemizde, bizim sanayicimizin olanaklarıyla yapmak mümkün değil miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Hele ki kendi gemilerimizi, hatta uçak gemimizi bile kendi imkanlarımızla yapabileceğimizin söylendiği günümüz koşullarında…

Velhasıl Karşıyaka tramvayı herhangi bir gerçek ihtiyacı karşılamayı düşünmeksizin plansız ve programsız bir şekilde, bu teknoloji ve imalatı yapan yabancı sanayi kuruluşlarıyla onları destekleyen yurt dışı kredi kuruluşlarının desteği ile yapılmış, böylelikle İzmir halkı ağır bir dış borcun altına sokulmuş; bu nedenle de halka sorulmadan yapılan bu hatta yolcu bulmak amacıyla mevcut otobüs hatlarıyla taksi dolmuş hattı kaldırılmıştır.

tramvay

Artık bundan böyle Karşıyaka İskele’den Çiğli’ye, Güzeltepe’ye ya da başka bir yere gitmek isteyen yolcunun önce Bostanlı İskele’ye kadar tramvay’a binmesi, ardından da ikinci bir araca binerek evine ya da işine ulaşması sağlanarak İzmirli’nin rahat, kolay ve konforlu yolculuk yapması engellenmiş, taksi dolmuş hattından ekmek yiyen onca sürücü ve ailesinin ortada bırakılması sağlanmıştır.

Sonuç olarak, belediyenin plansız programsız bir şekilde halka sormadan yaptığı bu işten her zaman olduğu gibi yine halk zararlı çıkmış, böylelikle bu teknolojiyi satan yabancı kuruluşlarla bunun finansmanını sağlayanlara yeni kazanç kapıları yaratılmıştır.

 

Model mi, örnek mi yoksa yöntem mi? (1)

Ali Rıza Avcan

Uzun bir aradan sonra, yine İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana İzmir’in bazı ilçelerinde uygulamakta olduğu tarımsal hizmetlerin gerçekten bir sürdürülebilir kalkınma modeli mi, yoksa kavramsal açıdan henüz model olma aşamasına gelmemiş, model olma olgunluğuna ulaşmamış bir “örnek” ya da bir “yöntem” mi olduğunu tartışmak isterim.

Çünkü, yine uzun bir süredir bu konuyla ilgili olanların konuyu kavramsal düşünmemeleri ve analitik bir şekilde ele alıp değerlendirmemeleri nedeniyle “model“, “örnek“, “yöntem” gibi sözcükleri birbirine karıştırarak, bu sözcüklerin gerçek etimolojik kaynaklarını bilmedikleri ve çoğu kez birini diğerinin yerine kullanarak bir kavram kargaşası yaşadıklarını görüyorum. İşte o nedenle, -çok iyi bilmekle birlikte- elimdeki tüm sözlüklere ve bilimsel kaynaklara bakarak bu birbiri yerine kullanılan sözcüklerin etimolojik kaynaklarıyla gelişimlerini dikkate alarak bilim ve konuşma dili itibariyle ne anlama geldiklerini araştırmaya çalıştım. 

Model” sözcüğü, Türk Dil Kurumu’nun 1981 tarihli Türkçe Sözlük bilgilerine göre “biçim” ya da “örnek” anlamına, Erkan Kiraz’ın Etimolojik Türkçe Sözlük, Kelime ve Köken isimli kitabına göre de Latince’de “Modus“, Fransızca’da “Model“, Türkçe’de de “tasarlanan ya da mevcut bir nesnenin küçük biçimi, mostra, örnek, manken” anlamına geliyor.

Hepimizin çocukluğundan hatırlayacağı gibi, “model” sözlüğünün benim yaşamıma girişi, annemin bana ve diğer aile üyelerine elbise dikmek için satın aldığı ya da arkadaşlarından edindiği Burda ya da Güler Erkan elbise kalıpları gibi moda dergilerinin ekinden çıkan ve katları açıldığında büyük bir kağıt üzerindeki elbise kesimlerini, diğer bir deyimle kalıplarını gösteren çizimleri görmemle olmuştur. Ardından da mahalle arkadaşlarıyla birlikte gidip Türk Hava Kurumu’ndan aldığımız planör yapım setlerinin içinden çıkan modellerle tanıştım ve yaptığım tüm planörlerde, özellikle A-2 modellerinde hep o çizimlere uymaya çalıştım.

22

O nedenle, “model” sözcüğü bana her yer, zaman ve koşulda aynı sonuca ulaşmak için önceden hesaplanıp belirlenmiş bir standardı hatırlatır.  O öyle bir standarttır ki, onu dikkate alıp örnek aldığımızda her yer, koşul ve zamanda aynı sonuca ulaşırız.  

Daha sonraları ise üniversite öğretimim sırasında toplumsal gerçekliğin anlaşılıp açıklanabilmesi için hazırlanan basitleştirilmiş analitik çerçevelere kısaca model denildiğini öğrendim. Karmaşık gerçekler ve bu gerçeklikler içinde yer alan ilişkiler modeller yardımıyla daha basit ve anlaşılabilir hale getirildiğini gördüm. Bu yönüyle gerçek hayattaki bir nesne, durum, düzenek ya da sistemin küçük ölçekli basit bir benzeri olan modellerin haritalara benzediğini düşünmeye başladım.

Çünkü haritalar yardımıyla bir coğrafyayı, geliştirilmiş modeller aracılığıyla da nesne, sistem ya da durumları kolaylıkla anlayıp tanıyabiliyorduk. Ancak nasıl haritalar coğrafyanın bütünüyle bir yansıması olmadığı gibi; modeller de kaçınılmaz olarak gerçekliğin birer çarpıtılıp bozulan hali olmaktan kurtulamıyorlardı. Karmaşık olan bir şeyi daha basit hale getirebilmenin kaçınılmaz bir sonucu olan bu bozulma veya kırılmanın, her şeye rağmen dünyayı anlamamıza yardımcı olduğunu görüp her işte, özellikle araştırma ve proje tasarımlarında modelleme yapmanın gerekli olduğunu savunmaya başladım.

Bu anlamda verdiğim tüm eğitimlerde ya da yönettiğim tüm projelerde hazırlanan modellerin, gerçekliğe ilişkin varsayımları olan kuramlardan hareketle ya da doğru verilere başvurularak iki şekilde geliştirilebildiğini, doğru verilerden hareketle oluşturulan modellerin de bir kuramsal çerçeveye oturtulmak zorunda olduğunu anlatmaya çalıştım. O nedenle de modeli haritaya, kuramı da haritayı onlar sayesinde çizdiğimiz doğru coğrafya bilgilerimize benzeterek, benden model istenmeyen işlerde bile kendi kafamın içinde bir model oluşturmaya çalıştım.

O nedenle, “model” adı verilen her şeyin, sırf ortaya çıktığı topraklarda değil, başka coğrafyalarda da uygulanıp başarılı olacak kadar iyi analiz edilmiş, doğru tasarlanmış ve doğru verilerle desteklenen bir yol haritası olduğunu iyi bilirim.

İşte o nedenle “model” olma sevdasındaki her şeyin iyi düşünülmüş, kuram tarafından desteklenen, o tarihe kadar ortaya atılmış diğer “model“lerden farklı, kendine özgü, her yer, zaman ve koşulda uygulanabilme ve sürdürülebilme özelliğine sahip, etkili bir düşünce bütünü olduğunu bilip bu özelliklere sahip olmayan girişimlere, “model” olma özelliklerine sahip olmadıkları için karşı çıkıp gerçek “model“in ne olduğunu anlatmaya çalışırım.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana yürüttüğü tarım hizmetlerinin özgün, farklı ve sürdürülebilir bir bölgesel kalkınma modeli olup olmadığı ile ilgili tartışmada yanlışlıkla kullanıldığını düşündüğüm “model” sözcüğünün yerine kullanılmasını önerdiğimiz diğer bir sözcük ise “yöntem” sözcüğüdür.

Yöntem” sözcüğü, Türk Dil Kurumu’nun 1981 tarihinde yayınladığı Türkçe Sözlük bilgilerine göre “bir amaca ulaşmak için tutulan düzenli yol, sistem, usul, bir gerçeğe erişmek için tutulan mantıklı düşünme yolu, metot“, Erkan Kiraz’ın Etimolojik Türkçe Sözlük, Kelime ve Köken isimli kitabına göre de “metot, usul, tarz, yol, yordam” anlamına geliyor.

3ds_max_sise_modelleme

Bu tartışmada kullandığımız sonuncu sözcük ise, Türk Dil Kurumu’nun 1981 tarihinde yayınladığı Türkçe Sözlük bilgilerine göre “bir bütünün niteliğini anlatmak için ondan ayırıp verdikleri küçük parça; biçim, şekil, bir şeyin benzeri, tıpkısı; anlatılmak istenen bir düşünceyi açıklamak için ileri sürülen ve onu bir olay durumunda ortaya koyan söz, misal; en iyi tipte olan” anlamına gelen “örnek” sözcüğü.

Seri yazımızın bundan sonraki bölümlerinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından sonra, özellikle de 2015 ve 2016 yıllarında yoğun olarak gerçekleştirdiği sürdürülebilir kalkınma odaklı hizmetlerinin, anlamlarını, açıkladığımız bu sözcüklerden hangisine uygun olduğunu; bir “model” mi yoksa başka belediyelere “örnek” olacak bir “yöntem” mi olduğunu tartışıp; analitik düşüncenin önemiyle şimdiye kadar yapılıp uygulananlara doğru bir ad vermenin ne anlama geldiğini göstermeye çalışacağız.

Devam Edecek…

 

 

 

Kullanmadan kaybettiğimiz sular… (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir kent merkezinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (İZSU) tarafından işletilen içme suyu sistemindeki kayıp ve kaçak su miktarlarını ele aldığımız bu yazı serisinde, geçerli ve güvenilir olması nedeniyle İZSU tarafından hazırlanan resmi istatistik verilerini dikkate almak istiyoruz.

Ancak İZSU tarafından değişik tarihlerde değişik gerekçelerle hazırlanan bu verilerin -ne yazık ki- birbirinden farklı olduğunu görüyoruz. Örneğin İzmir kent merkezindeki 11 ilçedeki içme suyu abonelerine verilmek üzere yeraltı ve yer üstü kaynaklardan temin edilen su miktarlarının, 2009-2016 dönemi faaliyet raporlarında farklı, İZSU’ya ait resmi internet sayfasındaki “Su Üretiminin Aylara ve Kaynaklara Göre Dağılımı” tablolarında farklı olduğunu görüyoruz.

Yapacağımız tüm çözümleme ve değerlendirmelerde hangi veriyi dikkate alacağımızı bilemediğimiz bu vahim farklılıkları somut bir şekilde ortaya koymak amacıyla hazırladığımız aşağıdaki tablo bu farklılıkları açık bir şekilde göstermektedir.

İZSU Veri Farkları

Konusunda bilgili ve deneyimli onca personelin çalıştığı böylesine büyük bir resmi kuruluşun farklı tarihlerde hazırladığı resmi belgelerde birbirinden farklı bilgiler vermesi, akla ister istemez içme suyu tarifelerinin hazırlanması ya da kurumun kar /zarar rakamlarının hesaplanması konularında da benzeri yanlışlıkların yapıldığı ya da yapılabileceği ihtimalini getirmektedir.

Ama biz yine de, internet sayfasındaki bilgilerin daha güncel olması ihtimalini dikkate alarak bu rakamlara itibar edeceğiz.

O nedenle, bundan sonraki tüm değerlendirmelerde, o değerlendirmeye esas olan verilerin, hangi kaynaktan alındığını belirtmeyi alışkanlık haline getirmemiz gerekiyor…

***

Western-Water-Drought1

İZSU’ya ait internet sayfasındaki 2009-2017 dönemi verilerini dikkate aldığımızda yer üstü ve altı kaynaklardan temin edilen içme suyu miktarının 2009-2016 döneminde % 64,26 oranındaki artışla 138.663.040 m³’ten 227.777.294 m³’e, faaliyet raporlarına göre abone sayısının da % 51,92 oranındaki artışla 1.113.479 aboneden 1.691.609 aboneye ulaştığını söyleyebiliriz.

Yer üstü ve altı kaynaklardan temin edilen içme suyunun 2009-2016 dönemindeki artışı ile İzmir kent merkezindeki 11 ilçenin nüfus artışını karşılaştırdığımızda ise bu dönemde nüfus artış endeksinin 106,42 düzeyine ulaşırken içme suyu artış endeksinin 164,26’ya; yani üretilen su miktarının nüfus artış miktarından fazla olduğu, böylelikle kişi başına üretilen su miktarının 50,60 m³’ten 78,10 m³’e yükseldiğini söyleyebiliriz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’ne ait web sayfasındaki bilgilere baktığımızda, 2009-2017 döneminde İzmir’in merkezindeki 11 ilçenin içme suyu ihtiyacı temel olarak 13 ayrı su kaynağından karşılandığını öğreniyoruz.

7’si yeraltı kaynağı (derin kuyular), 6’sı da yüzeysel su kaynağı (barajlar) olan bu kaynakların isimleriyle dokuz yıllık dönem içinde çıkarılan toplam su miktarı içindeki önemini aşağıdaki tabloda görebiliyoruz.

İZSU 2009-2017 İçmesuyu Su Kaynakları

Bu tablodaki verilere göre İzmir merkezindeki 11 ilçenin (Balçova, Bornova, Buca, Çiğli, Gaziemir, Güzelbahçe, Karabağlar, Karşıyaka, Konak, Narlıdere ve Urla) ihtiyacı için üretilen içme suyunun aşağı yukarı yarısı (% 50,59) 7 ayrı grupta toplanan derin su kuyularından, diğer yarısı da (% 49,41) irili ufaklı altı barajdan karşılanmıştır.

İZSU faaliyet raporlarına göre yeraltı suyunun toplam içme suyu içindeki oranları 2011 yılında % 55,89, 2010 yılında % 60,43, 2012 yılında % 54,70, 2013 yılında % 47,66, 2014 yılında % 47, 2015 yılında % 52, 2016 yılında da % 55,57 olmuştur.

Bu konudaki diğer önemli bir ayrıntı ise İzmir merkezindeki 11 ilçenin su ihtiyacının % 16,60’ını karşılayan Göksu’daki derin kuyuların komşu il Manisa’nın Muradiye ilçesinde, % 7,62’sini karşılayan kuyuların da yine aynı ilin Saruhanlı ilçesinin Nuriye beldesinde bulunması; yani çıkarılan içme suyunun 1/4’ünün İzmir ili sınırları dışından karşılanıyor oluşudur.

İzmir merkezindeki 11 ilçenin içme suyu ihtiyacını karşılayan su kaynaklarından bazıları bazı yıllar ya da aylarda kullanılmamakta, tümüyle devre dışında bırakılmaktadır. Güzelhisar Barajı’ndan 2011 ve 2012 yıllarında, Sarıkız kuyularından 2013 ve 2014 yıllarında, Balçova Barajı’ndan da 2016/Kasım-2017/nisan döneminde hiç su alınmamış olması örnektir.

Bu yazı serimiz açısından önemli bulduğumuz su kayıp ve kaçaklarının 1998-2016 yılları arasındaki gelişimi ise İZSU faaliyet raporlarına göre şu şekilde olmuştur:

İZSU 1998-2016 Kayıp Kaçak Oranları

Bu tablodan da görüleceği gibi İzmir’in merkezindeki 11 ilçeye hizmet eden şebekeden kaybedilen suyun miktarı 19 yıl içinde % 61,58’den % 30,51 oranına, yani yarı yarıya indirilmekle birlikte bu süre içinde yitirilen 2.136.661.473 m³ miktarındaki suyun 2017 yılı değerleriyle toplam fiyatı konut abonelerine göre tamı tamamına 4.657.922.011.- TL., konut dışı abonelere göre de 11.260.205.963.-TL‘dır.

Son 19 yıl içinde kaybedilen suyun miktarı ve bedeli muazzam ölçülerdedir…. Bunun bedelini ödeyenler ise yöneticiler yerine hep halk, İzmir halkı olmuştur.

Tabloda yer alan rakamların da ortaya koyduğu gibi su kayıp oranının yıl ölçeğindeki azalışı son yıllarda genellikle % 1 ya da onun altındaki oranlarda olmuştur. Konunun uzmanlarıyla yaptığımız görüşmelerde, bu oranın yıllar içinde küçük miktarlarda azalmakla birlikte, tüm içme suyu şebekesi esaslı bir şekilde yenilenip denetlenmediği sürece sahil kesiminde denize karışan büyük boyutlardaki kaybın önlenemeyeceğini öğreniyoruz.

p-1-Why-Even-Our-Water-Supply

İşte o nedenle, hem İzmir merkezindeki 11 ilçeye hizmet veren içme suyu şebekesindeki % 30,51 oranındaki kaybın hem de diğer geri kalan 19 ilçeye hizmet veren içme suyu şebekelerindeki büyük kayıpların en kısa sürede Batı ülkelerinde, örneğin Londra’da olduğu gibi % 7’ler, 8’ler düzeyine indirilmesini, bunun için tramvay ve sahil düzenlemesi gibi gereksiz ve çok fazla miktarda su kullanımına neden olacak lüks yatırımlardan vazgeçilerek büyük boyutlu yatırımlar yapılmasını, kaybolan suyun bir an önce kurtarılmasını istiyoruz.

 

Kentlerde de adalet…

Ali Rıza Avcan

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2015 tarihli son genel seçimler için hazırladığı 200 sayfalık “Yaşanacak Bir Türkiye” isimli seçim bildirgesi masamın üzerinde duruyor.

Kırmızı-beyaz renklerin hakim olduğu bu ciltli kitapta, her seçim bildirgesinde olduğu gibi özgürlük, hukuk devleti ve demokrasi, ekonomi, tarım, turizm ve enerji gibi toplumsal yaşamın değişik konu ve katmanıyla ilgili hedeflere yer verilip vaatlerde bulunuluyor.

Yaşanacak Bir Türkiye” isimli seçim bildirgesinin “Yurttaş İçin Nitelikli Kamu Hizmeti – Kamu Yönetimi Reformu” başlığını taşıyan 108 ilâ 109. sayfalarında yerel yönetimlerle ilgili 7, “Yerel Yönetimler” başlığını taşıyan 164 ilâ 167. sayfaları arasındaki “Yerinden Yönetim Anlayışı“, “Kaynak Yönetimi“, “Yerel Yönetimlerde Şeffaflık“, “Yerel Yönetimde Katılımcılık” ve “Muhtarlar” alt başlıkları altında  ise 29 ayrı hedefe; toplam olarak 36 ayrı yer veriliyor. Tabii ki, seçim bildirgesinin diğer bölümlerinde konuyla dolaylı ilgisi olan başka hedefler dışında…

Biz bugün bu hedeflerden sadece birini, “BİT’lerin faaliyetlerini şeffaflaştıracak ve etkin şekilde denetlenmesini sağlayacağız” diyen hedefi ele alıp çevremizdeki CHP’li belediyelerde gördüğümüz uygulamalar üzerinden değerlendirmeye çalışacağız.

Öncelikle bu ifade içinde geçen “BİT” sözcüğünün, “belediye iktisadi teşekkülü” ya da belediyelere bağlı şirketler ve iktisadi işletmeler anlamına geldiğini açıklamamız gerekiyor.

İZENERJİ EYLEM (73)

Bilindiği üzere belediyeler ve belediye bağlı kurumlar; özellikle de su, kanalizasyon ve ulaşım gibi hizmetleri yapan kurumlar, örneğin İSKİ, İZSU, , ESHOT gibi genel müdürlüklerin kamu adına İçişleri ve Maliye bakanlıklarıyla Sayıştay gibi üst mahkemeler tarafından denetlendiğini belirtmekte yarar var.

Ancak Türk Ticaret Kanunu’na tabi şirketlerde böylesine bir kamu denetimi yok. O nedenle belediyelere bağlı şirketlerde, söz konusu seçim bildirgesinin diliyle BİT’lerde kamu adına iyi bir denetim yapıldığını söylemek zor.

Şirketlerin yeterince izlenip denetlenememesi, hem tabi oldukları ticaret hukukun un gizliliğe, ticari sırra önem veren yaklaşımı hem de yozlaşmış uygulamanın bir sonucu… O nedenle belediyelere bağlı şirketlerin kamu tarafından izlenmesini kolaylaştıracak ve bunu katılım boyutunda gerçekleştirecek yöntemlere acilen ihtiyaç var.

Belediye şirketlerinin, o belediye sınırları içinde yaşayan ya da çalışan halk, diğer bir deyimle “hemşehriler” tarafından izlenip denetlenebilmesini sağlayacak en etkin yöntemlerden biri, şirket yönetimi tarafından alınan karar ve uygulamalarla şirketin mali durumunun kamuya açık olmasını, kamu tarafından öğrenilip izlenmesini sağlayacak olan “şeffaflık” kuralının titizlikle uygulanması ile mümkün.

Diğer yandan, Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidara geldiği takdirde tüm belediyelerde uygulamayı taahhüt ettiği bu hedefin, iktidara gelmese bile en azından kendisi tarafından aday gösterilip seçilmiş başkanların görev yaptığı belediyelerde yaşama geçirilmesi de bizim açımızdan beklenen bir şey. 

Çünkü iktidara aday olan bir partinin seçmene vaat ettiği şeyleri öncelikle kendi belediyelerinde ortaya koyması, bunun mümkün olup olmadığını test etmesi eşyanın tabiatında olan doğal bir şey…

O nedenle de, CHP’li belediyelere bağlı BİT’lerde; yani şirket ve işletmelerde faaliyetlerin şeffaflaşması ve denetimin etkin bir şekilde yapılması gerekiyor.

CHP-Adalet-Yuruyusu-Kemal-Kilicdaroglu-Anasayfa-Featured

Ama uygulamada hiç de öyle olmuyor.

Çünkü, geçtiğimiz günlerde 12 Milyon liralık bir kamu kaynağını belediye meclisi kararı dahi olmaksızın tek bir şirket yönetim kurulu kararıyla Tetusa A.Ş. isimli çok ortaklı bir şirkete devrederek o şirketin % 40 oranında hissedarı olan İzenerji A.Ş. şirketin, nasıl bir şirket olduğunu, bu şirketin yönetiminde kimlerin olduğunu, şirketin hangi işleri yaptığını, nerelere harcama yapıp nerelerden gelir temin ettiğini, her yıl ne ölçüde kâr ya da zarar ettiğini şirkete ait internet sayfasından öğrenemiyoruz. Öğrenmeye kalktığımızda da, bu tür bilgilerin “ticari sır” kapsamına girdiği söylenerek bilgi vermekten titizlikle kaçınılıyor.

Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre bu tür sermaye şirketlerinin açtıkları internet sayfalarında halka bilgi veren bölümler açarak bilgi vermeleri zorunlu olduğu halde İzenerji, İzdeniz ve İzfaş gibi bazı şirketlerde bilgi vererek şeffaflığın yaşama geçirilmesinden ısrarlı bir şekilde kaçınılıyor. Ayrıca tüm şirketlerin mali denetimleri, ne hikmetse bağımsız denetçi adı altında devamlı olarak aynı kişi ya da kurumlara veriliyor. Bu konularda belediye meclisi üyeleri gibi halka yeterli, doğru bilgiler verilmiyor.

Şimdi tutup, “CHP, şayet iktidara gelmiş olsa, öncelikle kendisine ait bir belediyede hayata geçiremediği, iyi bir örnek olarak ortaya koyamadığı önemli bir hedefi diğer tüm belediyelerde nasıl hayata geçirecek?” şeklinde bir soru sorup; ardından bunun CHP ile belediyeleri arasında çözümlenmeyen bir sorun olduğunu, bu hedefe kendi belediyelerinde bile ulaşamadığını ve bu anlamda belediyeler üzerinde bir etkisinin olmadığını iddia etsek nasıl bir cevap alırız, gerçekten merak ediyorum.

ADALET YURUYUSU 21.GUNUNDE DEVAM EDIYOR.FOTO:AKIN CELIKTAS/KOCAELI,(DHA)

Evet, CHP’li belediyeler gerçekten CHP’nin doğru, tutarlı ve geçerli vaatlerini dikkate alıp gerçek bir “ADALET” anlayışı içinde, onları gerçekten uygulamak istiyorlar mı; yoksa siyaseten zıddına dönüştükleri bir süreçte o ilke ve vaatleri aşmak amacıyla “HAK, HUKUK VE ADALET”i dikkate almadan oyunbozanlık ya da hilekarlık mı yapıyorlar?

Karar, her zaman olduğu gibi halkındır…

Bir Katılım Hikâyesi…

Ali Rıza Avcan

Dün yine İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin davetlisi olarak Havagazı Kültür Merkezi’ndeydik…

Sabah saat 9’dan akşam saat 18’e kadar toplam 9 saat birbirimizi dinledik, konuştuk, sohbet ettik ve yemek yedik…

Konumuz İzmir’in Yeşil Altyapı Stratejisi çalışmalarına katkıda bulunarak bu konuyla ilgili görüş, düşünce ve önerileri tartışmaktı…

Başkalarını bilmem ama ben şahsen senaryosu önceden hazırlanmış ve bizlere birer figüran rolünün verildiği “katılımcılık ” adı verilen bir oyun oynayacağımızı biliyor ve toplantıya bu önyargı ile gidiyordum.

GIWordCloud

Çünkü bundan önce katıldığımız tüm toplantılarda başımıza aynı şeyler gelmiş, senaryosu önceden yazılmış bir oyunun oyuncuları olarak çırpınıp çabalayıp bir şeyler yapmaya çalışmış; ancak ortaya çıkan raporlarda, strateji belgelerinde bizlerden, bizlerin ifade ettiği şeylerden tek bir şey görememiştik…

Dün katıldığımız toplantıya gitmeden konuştuğum arkadaşlarım ya da toplantı sırasında yeni tanışıp konuştuğum çoğu katılımcı -ne yazık ki- aynı şekilde düşünüyor, açıkçası bu yeni girişimlerinde de ikna edilmeyi bekliyordu.

O nedenle katıldığım grubun ilk konuşmalarında kalkıp ikna edilmek istediğimizi ifade ettim.

Evet, ikna edilmek istiyordum. Çünkü ben ve benim gibi iyi niyetli birçok insan, daha önce yaptıkları gibi işini gücünü bırakmış oraya gelmiş, söyleyip önerdikleriyle itirazlarının ciddiye alınacağını görmek istiyorlardı.

Ancak, ben inatla toplantının sonuna kadar kalıp olacakları görmek istemekle birlikte, tanıdığımız birçok insan toplantıyı erkenden terk etti.

Bu da gösteriyordu ki, toplantının düzenlenme amacı, kurgusu ve gelişimi değerli bir çok uzmanı, akademisyeni ikna edememişti. 

Toplantı ile ilgili ilk karmaşayı aynı anda aynı salonda çalışan beş ayrı grubun yarattığı gürültü konusunda yaşadık. Aynı salonda yakın mesafelerde konumlanan beş ayrı grubun mikrofonla ya da yüksek sesle konuşup tartışmaya başlaması aslında toplantının yöntemi ile mekan arasındaki ilişkinin başlangıçta hiç düşünülmediğini açık bir şekilde gösteriyordu.

Gruplar bu krizi kendi aralarında daha alt gruplara bölünerek ve kendi aralarındaki iletişimi koparmayı göze alacak şekilde seslerini azaltarak çözmeye çalıştılar. Bu durumda da haliyle grup içi görüşmelerin kalitesini düşürdü.

Toplantıda sıkıntısı çekilen diğer bir konu da kullanılan terminolojide yaşanan sıkıntılardı. Çünkü bu çalışma kapsamında öne sürülen bazı sözcükler, deyimler ve tamlamalar çoğu katılımcı için doğru seçilmiş sözcükler değildi ya da anlatılmak istenen şey ve olguları karşılamakta yetersiz kalıyordu. Örneğin planlama sürecinin farklı aşamaları olan yeşil altyapı planı ile yeşil altyapı uygulama eylem planının ya da bio-çeşitlilik planın birbirinin alternatifi gibi gösterilmesi bunun en somut örnekleriydi.

Ama asıl sıkıntı çekilen konu, bu çalışma ile neyin gerçekleştirildiğini anlamakta yatıyordu. Çoğu katılımcı böylesi bir çalışmanın niçin yapıldığını ve bundan sonraki süreçte neler olacağını bilmiyordu. 

Çünkü bu çalışmayı yapan ekibin daha önce buna benzer şekilde yaptığı çalışmaların toplantılarına da katılıp katkıda bulundukları halde o çalışmaların sonucu, başarısı ya da başarısızlığı konusunda herhangi bir fikirleri yoktu. Ya da başka bir anlatımla, daha önce yaşadıkları şeylerin yeniden tekrarlanacağından korkuyor ya da çekiniyorlardı.

Kısacası toplantıyı yapanlarla katılımcılar arasında ciddi bir güven krizi vardı. Söylenenler, önerilenler, tartışılanlar ne ölçüde dikkate alınacak, rapor ve planlara geçirilecekti? Yoksa yine boşu boşuna mı gelip katılmışlardı?

1210-1240955295Hn8Q-1200x821

Sanırım bu soruların yanıtını zaman geçtikçe görüp ya sevineceğiz ya da yine, yeni yeniden bir hayal kırıklığı daha yaşayacaktır.

Bütün bunlara karşın kesin olan bir şey vardı ki; o da “katılım” olan şeyin, “biz sizi çağırdık, siz de gelip katıldınız ve bunun ortağısınız” sözü ile özetlenen, bir anlamda bizleri, yapılan bir şeye gerçek, ciddi bir katkımız olmasa bile ortak kılan bir oyuna dönüştürülmüş olması ve bizlerin, kapitalizmin piyasaya sürülmüş “Yeşil Altyapı” denilen yeşile boyanmış yeni bir mamûlü için bir kez daha kullanılmış olmasıydı. 

 

Krizler, kriz planları ve su kesintileri

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde Tahtalı Barajı isale hattındaki ciddi bir arıza nedeniyle İzmir’in büyük bir bölümü 3 gün süreyle susuz kaldı.

Bu süre içinde yaşanan sıkıntıyı en iyi şekilde bugüne kadar karşı karşıya gelip tanışmış olmasak da Facebook üzerinden arkadaş olduğum değerli gazeteci Gönül Soyoğul‘un mesajları üzerinden izledim.

Musluklardan suyun akışını sabırsızlıkla beklediğini ifade eden mesajları üzerine suyun bir an önce akması için dilekte bulundum.

Resim2

Ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Aziz Kocaoğlu ile sık sık bir araya gelerek uzun söyleşiler yapan bir gazeteci olarak, bundan sonraki ilk görüşmesinde 3 gün ya da daha fazla süreyle suların gelmediği bir durumda önceden hazırlanmış bir kriz planlarının bulunup bulunmadığını sormasını ve aldığı cevapla bizleri bilgilendirmesini diledim.

Evet işte şimdi tam da bu noktada, sayın Gönül Soyoğul‘un sormasını istediğim bu önemli soruyu sorup alabileceğimiz cevapları tahmin etmeye çalışmak isterim. Ama bunu yapmadan önce bu tür büyük boyutlu su kesintilerini tanımlarken kullandığımız “kriz” sözcüğü ile olası krizlerin iyi yönetilebilmesi için geliştirilen “kriz planı” kavramını açıklamaya çalışayım.

Kriz_yonetimi_cengizpak

Kriz” sözcüğü, Türk Dil Kurumu’na göre “bir ülkede veya ülkeler arasında, toplum veya bir kuruluşun yaşamında görülen güç dönem, bunalım, buhran” olarak tanımlanıyor.

Şu an itibariyle VPN kullanmayanlar için kapalı olan Vikipedi kaynaklarına göre ise kurum, kuruluş ve işletmelerin olası bir kriz karşısında nasıl davranacaklarını, neyi göze alıp neyi almayacaklarını, krizi nasıl aşabileceklerini, bir kriz olduğunda kimlerin neler yapacağını gösteren birbirinden farklı kriz senaryolarının krizler ortaya çıkmadan önce hazırlanarak bu konuda görevlendirilenlerle son tüketicilere anlatılması, onların bu amaçla eğitilmesi gerekiyor.

Konumuz olan “kriz” ve “kriz planları“nı büyük kentlere içmesuyu sağlayan işletmeler düzeyinde ele aldığımızda ise, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarıyla dağıtım şebekesinin kuraklık, deprem, sel, yangın gibi doğal yıkımlarla özelleştirme, terör, sabotaj ve savaş gibi özel durumlarda halka verilen suyun azalması, kirlenmesi ya da dağıtılamaması gibi durumların yaşanabileceğini önceden bilmemiz ve buna göre planlar yapmamız gerekiyor.  

Örneğin, 1995-96 yıllarında York Shire, 1998 yılında Sydney kentlerinin yaşadığı kuraklıklarda olduğu gibi suyun yönetiminden sorumlu olan otoritenin depolama, arıtma, dağıtım, izleme ve iletişim gibi alanlarda tüm olasılıkları dikkate alarak hangi risklerin hangi önlemlerle nasıl karşılanacağını, karşılanamayan risklerle ilgili zararların nasıl telafi edileceğini gösteren, Dünya Sağlık (WHO) Örgütü tarafından İçmesuyu Güvenlik Planı olarak tanımlanan kriz planlarını bu konularla görevli merkezi yönetim birimleriyle işbirliği ve eşgüdüm içinde önceden hazırlaması, yaşanan olumlu ya da olumsuz deneyimlerden elde edilen geri bildirimleri kullanarak bu planları devamlı güncellemesi, bu konuda görev alacak personeli belirleyerek eğitmesi ve zaman zaman yapılacak tatbikatlarla bu önlemlerin geçerliliğini test etmesi ve halkı da sürekli bilgilendirmesi gerekmektedir. 

İzmir kent bütünündeki içmesuyunu temin edip dağıtmak görevi, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon Genel Müdürlüğü’ne, kısa adıyla İZSU’ya ait olduğuna göre İZSU’nun bu durumlarda, örneğin bu kesintinin 10 gün ya da daha fazla süreyle devam etmesi durumunda ellerinde önceden hazırlanmış bir kriz planı var mıdır ve bu plan çerçevesinde temiz içmesuyunun belirtilen süre içinde halka nasıl dağıtılacağı İzmirliler tarafından bilinmekte midir? Bu son olayda gördüğümüz gibi kullanma suyunun tankerlerle halka dağıtılması dışında başka bir önlem, başka bir çözüm paketi düşünülüp bütün bunlar planlanmış mıdır?

Çünkü hem İzmir Büyükşehir Belediyesi hem de İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon Genel Müdürlüğü (İZSU) 2010 yılından bu yana hazırlanan stratejik planlar çerçevesinde stratejik yönetim anlayışına göre yönetilmektedir  

Stratejik planların hazırlanıp kabul edilmesi ve uygulanması ile ilgili mevzuat hükümlerine göre de olası krizlerde nasıl bir planın yaşama geçirileceğinin belirlenerek bir meclis kararı ile kesinleştirilmesi gerekiyor. Örneğin su kesintisinin şu kadar alanda ya da şu kadar nüfusa etkilemesi durumunda ya da suyun kaynağında kirlenmesi durumunda şunlar şunlar yapılacaktır, şu önlemler şu şekilde alınacaktır şeklinde… Bunun en iyi örneğini İzmir Metro sürücüleri için hazırlanan acil yol rehberlerinde görmek mümkündür. Sözünü ettiğimiz bu rehberlerde yazılı kurallara göre sürücüler hangi acil ve riskli durumlarda ne yapacaklarını önceden okuyup öğrenirler ve gerekli durumlarda bu önlemleri almaları kendilerinden beklenir. Hatta belirli aralıklarla girdikleri psiko-teknik test ve sınavlarla bu önlemleri uygulayabilecek dikkat, yetenek ve beceride olup olmadıkları yeniden yeniden ölçülür.

İzmir Metro örneğinde olduğu gibi, uzun süreli ya da yaygın su kesintileri durumunda belediye ve İZSU’daki personelle o hizmetten mahrum kalan halkın bu planlar kapsamında, belediyenin neler yapabilip yapamayacağını önceden bilmesi, ona göre önlem alması gerekir.

O nedenle de nasıl arızanın onarımı ile ilgili ayrıntılı bilgilendirmeler düzenli olarak yapılmışsa belirli bir süre içinde sunulamayan hizmetin karşılığında temiz içme ve kullanma suyunun hangi yöntemlerle, hangi sürede ve nasıl sağlanacağının halk tarafından da bilinmesi gerekir.

su-kesintisi_22082015133609-1

Eğer böylesi bir öngörüyle önceden bu gibi durumlar için herhangi bir plan ya da program yapılmamışsa, personele bu konuda bilgi ve eğitim verilmemişse ve halk da sayın Gönül Soyoğul gibi musluğunun başında bekleyip feryat ediyorsa, o halde hazırlanan stratejik plan nasıl bir plandır, uygulandığı söylenen stratejik yönetim anlayışı nasıl bir stratejik yönetim anlayışıdır?

Yazımın sonunu da, şimdi şu an itibariyle suya kavuşmuş olan sayın Gönül Soyoğul‘a geçmiş olsun diyerek ve aynı şeyin yeniden hem onun hem de bizlerin başına gelmemesi için dua ederek bitirmek isterim… 

Tabii ki kafamdaki o soruyu ilk görüşmesinde sayın Kocaoğlu’na sorması dileğiyle…


Yararlanılan Kaynaklar

* Water Plan Manual: Step-by-Step Risk Management for Drinking-water Suppliers, World Health Organisation (WHO) & International Water Association (IWA), 2009.

* Onuncu Kalkınma Planı 2014-2018 Su Yönetimi ve Güvenliği Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Kalkınma Bakanlığı, Ankara, 2014. 

* Orhon, D.; Sözen, S.; Üstün, B.; Görgün, E.; Karahan-Gül, Ö.; Su Yönetimi ve Sürdürülebilir Kalkınma Ön Raporu, 2002, İstanbul.

* Yayan, Cahit; İçme Suyu Güvenliği Planlarına İlişkin Dünyadaki Uygulamalar ve Türkiye, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2015.

 

Tarım hizmetlerinin yerel kalkınma modeli olabilmesi… (6)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi, 2014 yılından bu yana sürdürdüğü yerel kalkınma odaklı tarımsal hizmetlerin sonucunu izleyip değerlendirmekte ve başarısını ölçmekte midir?

Bu soruyu, 16 Nisan 2017 tarihinde Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne gönderdiğimiz soru formunda, “2014-2017 döneminde çiftçiye ya da tarımla uğraşanlara dağıtılan araç, gereç ve malzemelerin kullanımı ile ilgili bir izleme ve denetleme çalışmasının yapılıp yapılmadığının bildirilmesini rica ederim.” şeklinde sorarak verilecek yanıtın resmi bir yanıt olarak doğru bilgileri içermesini arzuladık. 

011

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne Halkla İlişkiler Merkezi (HİM) kanalıyla ilettiğimiz bu soruya, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nca iadeli taahhütlü olarak gönderilen 28.04.2017 tarih, 61566613-622.01-E.111644 sayılı yazıda ise aynen şu şekilde yanıt verildi:

Başvurunuzda 2014-2017 döneminde dağıtılan araçlar ile ilgili denetim yapılıp yapılmadığı ifade edilmektedir. 18 İlçe Ziraat Odası ve belediyemiz arasında yapılan protokol ile ortak makina kullanımı kapsamında verilen tarım alet ve makinalarının denetimi Daire Başkanlığımız elemanlarınca sürekli yapılmakta olup protokol hükümlerinde yer alan 6 aylık dönemlerde performans raporları istenmektedir. Ortak makina kullanımı Ziraat Odaları ile tesis yenileme ve yeni tesisler kurulması Kooperatif ve Birliklerle yapılmaktadır.

Projelerimizde hedeflenen sonuçlar ile yapılan harcamaların performans bilgilerini gösteren çalışmalar Strateji Daire Başkanlığımızca yapılmakta olup dönemsel olarak işlenmektedir.

Sorduğumuz sorunun içeriği ile verilen yanıtın içeriğini karşılaştırdığımız takdirde bize sadece 2017 yılı içinde 18 ilçe ziraat odası ile yapılan protokol çerçevesinde ortak kullanımı sağlanan tarım alet ve makinaları ile ilgili bilginin verildiğini, bunun dışında kalıp 2014-2017 döneminde çiftçiye ücretsiz dağıtılan meyve fidanları, küçükbaş hayvanlar, arı kovanları, ana arılar ve arıcılık bakım setleri konusunda herhangi bir bilginin verilmediği; ayrıca Tarım Hizmetleri Dairesi Başkanlığı’nın Strateji Daire Başkanlığı tarafından yapılmakta olan dönemsel performans çalışmaları hakkında bilgi sahibi olmadığı anlaşılacaktır.

Oysa şu ana kadar düzenlenmiş performans raporları ile faaliyet raporlarına girmiş olan ücretsiz dağıtılan meyve fidanlarının sayısı 2015 yılı itibariyle 1.136.527 olup, bu sayıya 2016 ve 2017 yıllarında dağıtılan meyve fidanlarıyla küçükbaş hayvanlar, arı kovanları, ana arılar ve arıcılık malzeme setleri dahil edilmemiştir.

2016 ve 2017 yıllarına ait performans hedeflerinin % 100 gerçekleştiğini varsaydığımızda ise dağıtılan meyve fidanı sayısının 3.136.527, küçükbaş hayvan sayısının 6.000, arı kovanı sayısının 2.000, ana arı sayısının 2.500, arıcılık malzeme seti sayısının 400 olacağını varsaydığımızda; dağıtılan bitki, hayvan ve malzeme miktarının İzmir’in tarımsal üretiminde olumlu, anlamlı ve doğrudan bir etkisinin olup olmadığının anlaşılması açısından izlenip değerlendirilmesi gerektiği daha iyi anlaşılacaktır.

007

Bu anlamda üzerinde öncelikle durulması gereken konu da, konunun sadece belediyeye ait bir mal varlığının ücretsiz dağıtılması suretiyle bu mal varlığının titizlikle izlenmesinden çok; bu kadar bitki, hayvan ve malzemenin dağıtılması suretiyle yapılan ayni yardımın toplam üretim üzerinde nasıl bir etki yarattığının bilinip ölçülmesine önem verilmesidir.

Böylelikle, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin tarım destekleri açısından anlamlı görülen bir süre sonra, “benim verdiğim fidanlar, küçükbaş hayvanlar ya da arıcılık malzemeleriyle İzmir’deki meyve, et, süt ya da bal üretimi şu kadar artmıştır, bu da benim yaptığım desteklemeler sayesinde gerçekleşmiştir” ya da “Bütün bu destekleri verdiğim halde şu, şu, şu nedenlerle üretim artışı gerçekleşmemiştir” şeklinde bir değerlendirme yapması mümkün olabilecektir. 

Şimdiki halde, böyle bir başarıya ulaşıldığını göstermek amacıyla; örneğin süt alımlarının yapıldığı kooperatifler üzerinden, o kooperatifin ortak ve üretim miktarı açısından nasıl olağanüstü boyutlarda büyüdüğüne vurgu yapılarak bir başarı hikayesi oluşturulmaya çalışılmaktadır. Oysa bu tür doping niteliğindeki desteklemelerde o dopingi bir hormon gibi alan mal ya da hizmet üreticisi firmalar ya da kooperatifler üzerinden, sadece onların büyüme eğilimleri ya da aldıkları uluslararası ödüller dikkate alınarak bir başarı değerlendirmesi yapılması hem yanlış hem de yanıltıcı olacaktır.

Ölçmek 001

Çünkü dağıtımı yapılan bitki, hayvan ve üretim malzemeleriyle yapılan dolaylı desteklerin hepsi İzmir’in bir bölgesi ya da ilçesi için değil; İzmir’deki tüm bölge ve ilçeler açısından geçerli olduğu için asıl başarı göstergesi, bir ilçe, bölge ya da firma veya kooperatif üzerinden değil, İzmir’in bütünü açısından elde edilecektir.

 

Tarım hizmetlerinin yerel kalkınma modeli olabilmesi… (5)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yürütülen yerel kalkınma odaklı tarım hizmetlerinin bu konularda faaliyet gösteren diğer resmi ve özel kurumların yaptığı hizmetlerden farkı var mıdır ve bu kurumlarla ilişkisi ne düzeydedir?

Bilindiği üzere tarım sektöründeki çiftçilerle ya da üreticilerle ilgili hizmetlerin planlanıp programlanması ve geliştirilip desteklenmesi asıl olarak merkezi yönetimine; daha doğrusu bu konuda görevlendirilen Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na ait bir görevdir.

22360_20170316025315_ERC_2096

3 Haziran 2011 tarih, 639 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile düzenlenen Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin “Görevler” başlığını taşıyan 2. maddesi hükmüne göre; “Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın görevi; bitkisel ve hayvansal üretim ile su ürünleri üretimin geliştirilmesi, tarım sektörünün geliştirilmesine ve tarım politikalarının oluşturulmasına yönelik araştırmalar yapılması, gıda üretimi, güvenliği ve güvenirliliği, kırsal kalkınma, toprak su kaynakları, toprak , su kaynakları, biyoçeşitliliğin korunması, verimli kullanılmasının sağlanması, çiftçinin örgütlenmesi ve bilinçlendirilmesi, tarımsal desteklemelerin etkin bir şekilde yönetilmesi, tarımsal piyasaların düzenlenmesi gibi ana faaliyet konularının gerçekleştirilmesine yönelik çalışmalar yapmak; gıda, tarım ve hayvancılığa yönelik genel politikaları belirlemek, uygulanmasını izlemek ve denetlemektir.

Yine aynı kararnameye göre Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bu görevleri merkezdeki Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü, Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü, Hayvancılık Genel Müdürlüğü, Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü, Tarım Reformu Genel Müdürlüğü, Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü, Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı, Strateji Geliştirme Başkanlığı, Hukuk Müşavirliği, Personel Genel Müdürlüğü, Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı, Eğitim, Yayım ve Yayınlar Dairesi Başkanlığı, Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı, Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği, Özel Kalem Müdürlüğü eliyle; ayrıca taşra ve yurt dışı teşkilatı eliyle yürütür.

Türkiye’de tarım hizmetlerini doğrudan ya da dolaylı yoldan destekleyen diğer merkezi yönetim örgütleri ise sırasıyla;

  1. Kalkınma Bakanlığı,
  2. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı,
  3. Orman ve Su İşleri Bakanlığı,
  4. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı 26 adet bölge kalkınma ajansı,
  5. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ),
  6. Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü (TMO),
  7. Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM),
  8. T. C. Ziraat Bankası Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü,
  9. Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu Başkanlığı (TKDK),
  10. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı, kamu tüzel kişiliğine sahip ve özel bütçeli Türkiye Su Enstitüsü Başkanlığı (SUEN),
  11. Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü (ÇAYKUR),
  12. Et ve Süt Kurumu Genel Müdürlüğü (ESK),
  13. Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü,
  14. T. C. Şeker Kurumu,
  15. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Doğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (DAP),
  16. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Doğu Karadeniz Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (DOKAP),
  17. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Güney Doğu Anadolu Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (GAP),
  18. Kalkınma Bakanlığı’na bağlı Konya Ovası Projesi Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı (KOP), 
  19. İçişleri Bakanlığı’na bağlı İl özel idareleridir.

Görüldüğü gibi tarım, hayvancılık ve su ürünleri alanında 4 bakanlık, bakanlıklara bağlı 8 ayrı merkezi ya da yerel birim, 7 bağımsız kamu kurumu ve 1 ulusal banka olmak üzere toplam 20 merkezi ya da yerel kamu kurumunun hizmet vermektedir. Görevli olan kamu kurumları sayısının, 2015-2018 döneminde uygulanmakta olan Kırsal Kalkınma Eylem Planı açısından irdelediğimiz takdirde, sorumlu ve işbirliği yapılacak kuruluşlar itibariyle 20’si sorumlu, 22’si de işbirliği yapılacak kurum olmak üzere 42’ye yükseldiğini dahi görebiliriz.

006.jpg

Yukarıda listelenen 20 adet kurumdan İzmir ilinde faaliyeti olmadığını bildiğimiz ÇAYKUR ile DAP, DOKAP, GAP ve KOP’u; ayrıca Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi ile T.C. Şeker Kurumu’nu ve kapatılmış olan İzmir İl Özel İdaresi’ni dışarıda bıraktığımız takdirde geriye kalan 12’sinin İzmir’deki tarım, hayvancılık ve su ürünleri üretimine, çiftçi ve üreticilere destek verdikleri söylenebilir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, 5217 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun 7. maddesine 20 Kasım 2012 tarih, 6360 sayılı kanunun 7. maddesi ile eklenen “Büyükşehir ve ilçe belediyeleri tarım ve hayvancılığı desteklemek amacıyla her türlü faaliyet ve hizmette bulunabilirler.” hükmü sonrasında yukarıda sıraladığımız bu merkezi ve yerel kamu kuruluşlarının yanında tarım alanında hizmet vermeye başlamış, böylelikle büyükşehir belediyelerinin de tarım hizmeti vermesi mümkün hale getirilmiştir.

Ancak 2017 yılında 5217 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununda yapılan bir değişikle büyükşehir belediyeleriyle ilçe belediyelerinin tarım ve hayvancılığı desteklemek amacıyla her türlü faaliyet ve hizmette bulunmaları mümkün kılınmakla birlikte 31 Aralık 2015 tarih, 2015/63 sayılı Yüksek Planlama Kurulu ile kabul edilen 2015-2018 dönemi Kırsal Kalkınma Eylem Planı‘nda sorumlu kuruluş ve işbirliği yapılacak kuruluşlar arasında büyükşehir ve ilçe belediyelerinin gösterilmemiş olması da bu kurumların kırsal kalkınmaya katılabilmesi açısından aşılması gereken önemli bir sorundur.

009

Bunun dışında yapılacak olan tek şey, bu yasal düzenleme sonrasında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yapmaya başladığı yerel kalkınma odaklı tarım hizmetleriyle merkezi yönetimin yaptığı hizmetler arasında ilişki, işbirliği ve eşgüdümü gözeten; ayrıca yapılabilirlik, verimlilik, etkinlik ve sürdürülebilirlik gibi ilkeleri dikkate alan bir planlama çalışmasının gerçekleştirilmesidir. 

Bunun için de öncelikle merkezi yönetim tarafından hazırlanan 10. Kalkınma Planı’yla Orta Vadeli Program’a, 2010-2013 dönemi Kırsal Kalkınma Planı’yla 2014-2020 dönemi Ulusal Kırsal Kalkınma Stratejisi’ne ve 2015-2018 dönemi Kırsal Kalkınma Eylem Planı’na; ayrıca 2014-2023 dönemi Bölgesel Gelişme Ulusal Stratejisi’yle 2014-2023 dönemi İzmir Bölge Planı’na ve 2015-2019 dönemi İzmir Büyükşehir Belediyesi Stratejik Planı’na uygun, onlarla uyum ve bütünlük içinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne özgü tarımsal politika ve stratejilerle hedef, amaç, faaliyet ve projelerin belirlenmesi, gerçekleştirilen hizmetlerin başarısını gösterecek olan performans programlarıyla gerçekleştirilecek hizmetlerin yer, tarih, süre ve uygulayıcılarını gösteren eylem planının hazırlanması gerekmektedir.

Devam Edecek

Ulaşım ana planlarını kim kabul eder?

Ali Rıza Avcan

Şu son günlerde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin hazırlamakta olduğu ve bizim de bu amaçla davet edildiğimiz toplantı ve çalıştaylarda görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerle katkıda bulunduğumuz İzmir Ulaşım Ana Planı güncellemesi işinin belediye içinde hangi kurul tarafından kabul edileceği hararetli bir şekilde tartışılmakta.

2009 yılında kabul edilip şimdi güncellenerek yeni bir senaryoya kavuşan İzmir Ulaşım Ana Planını belediye içinde eskiden olduğu gibi belediye başkanına bağlı olan Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) mi yoksa Ulaşım Koordinasyon Merkezi’nin (UKOME) görüşü doğrultusunda İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi mi kabul edecek?

İşte şu sıralarda kafalardaki tek ve önemli soru bu…

Çünkü, bu kez hazırlanan ulaşım ana planı bir öncekinin aksine onaylanmak üzere bakanlığa gönderilmeye hazırlanıyor. O nedenle planın bakanlık öncesinde kim tarafından kabul edilmesi büyük bir önem taşıyor.

Şayet kabul işlemi bir öncekinde yapıldığı gibi belediye başkanına bağlı Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) tarafından yapıldığı takdirde bakanlığın bu plan üzerinde bir değişiklik yapması durumunda ortaya bir sorun çıkmayacak.

Planlama 001

Ancak, söz konusu plan 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’na göre belediyenin en üst karar organı olan belediye meclisi tarafından onaylandığı ve bu şekilde onaylanan plan üzerinde bakanlık tarafından bir değişiklik yapılarak geri gönderildiği ya da değişiklik yapılarak onaylandığı takdirde belediye meclisinin ne duruma düşeceği, nasıl bir karar alacağı da belli değil.

Çünkü hangi bakanlık olursa olsun bakanlıkların belediye meclislerinin ulaşım ana planlarıyla ilgili kararlarını reddederek geri göndermesi ya da kararı değiştirerek kabul etmesinin herhangi bir şekilde yasal bir zemini bulunmamakta.

Böylesi bir durumun gerçekleşmesi durumunda belediye meclisi bakanlıkça yapılan bu tasarrufu kabul edip sineye çektiği takdirde bunun halka nasıl izah edileceği akılları zorlayan zor bir soru…

Hele ki, bakanlığın şu sıralarda İzmir kamuoyunun gündeminde olan İzmir Körfez Geçişi Projesi’ni plana dahil etmesi –ki, bu proje İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce Ulaşım Ana Planına dahil edilmediği takdirde, bakanlığın bu projeyi plana dahil edeceğine kesin gözüyle bakılıyor– durumunda buna nasıl bir tepki verileceği de merak konusu…

BURSA'DA TOPLU ULAŞIM ZAMLANDI BURSARAY'A YÜZDE 8, DİĞER BAZI HATLARA İSE YÜZDE 11 İLE YÜZDE 12 ORANINDA ZAM YAPILDI TOPLU ULAŞIMA ÜCRET AYARI

Yoksa belediye meclisi üyeleri, çoğu kez yaptıkları gibi neyi oyladıklarını bilmeden ellerini kaldırıp bakanlıktan dönen bir kararı el birliği ile değiştirirler mi? Yoksa, yakın zamanda “İzmir’in Dağlarında” marşını söyleyerek “Hayır!” diyen belediye meclisi üyeleri bu konuda da “Hayır!” derler mi?

Ama belediye meclisini ve üyelerini böylesi çetrefilli ve zor bir duruma düşürmemek amacıyla bulunan ve gün geçtikçe ağırlık kazanan çözüm, İzmir halkının “Hayır!” dediği İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin İzmir Ulaşım Ana Planının ana eksenine yerleştirerek ve diğer yandan da belediye başkanının ağzından “zaten bu projeyi ilk ben düşünmüştüm, o nedenle projeyi destekliyorum” söylemleriyle birlikte AKP iktidarı ile “kentin alî menfaatleri uğruna” işbirliği yapmak şeklinde ortaya çıkıp somutlaşıyor.

Şimdi isterseniz bu çetrefilli durumları tartışmaktan, zor sorulara yanıt bulmaktan vazgeçip konuyu yasal yönleriyle tartışmaya başlayalım.

***

5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununun “Büyükşehir, ilçe ve ilk kademe belediyelerinin görev ve sorumlulukları” başlığını taşıyan 7. maddesinin (f) fıkrası hükmüne göre; “Büyükşehir ulaşım ana planını yapmak veya yaptırmak; ulaşım ve toplu taşıma hizmetlerini planlamak ve koordinasyonu sağlamak…” büyükşehir belediyelerinin görevidir.

Aynı kanunun “Ulaşım hizmetleri” başlığını taşıyan 9. maddesi ise Ulaşım Koordinasyon Merkezlerini (UKOME) düzenlemekte olup madde metni aynen şu şekildedir:

Ulaşım hizmetleri

Madde 9- Büyükşehir içindeki kara, deniz, su, göl ve demiryolu üzerinde her türlü taşımacılık hizmetlerinin koordinasyon içinde yürütülmesi amacıyla, büyükşehir belediye başkanı ya da görevlendirdiği kişinin başkanlığında, yönetmelikle belirlenecek kamu kurum ve kuruluş temsilcilerinin katılacağı ulaşım koordinasyon merkezi kurulur. Büyükşehir ilçe ve ilk kademe belediye  başkanları  kendi   belediyesini ilgilendiren   konuların   görüşülmesinde  koordinasyon merkezlerine üye olarak katılırlar. Ulaşım koordinasyon merkezi toplantılarına ayrıca gündemdeki konularla ilgili kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının (oda üst kuruluşu bulunan yerlerde üst kuruluşun) temsilcileri de davet edilerek görüşleri alınır.

Bu Kanun ile büyükşehir belediyesine verilen trafik hizmetlerini plânlama, koordinasyon ve güzergâh belirlemesi ile taksi, dolmuş ve servis araçlarının durak ve araç park yerleri ile sayısının tespitine ilişkin yetkiler ile büyükşehir sınırları dahilinde il trafik komisyonunun yetkileri ulaşım koordinasyon merkezi tarafından kullanılır.

Ulaşım koordinasyon merkezi kararları, büyükşehir belediye başkanının onayı ile yürürlüğe girer.

Ulaşım koordinasyon merkezi tarafından toplu taşıma ile ilgili alınan kararlar, belediyeler ve bütün kamu kurum ve kuruluşlarıyla ilgililer için bağlayıcıdır.

Koordinasyon merkezinin çalışma esas ve usulleri ile bu kurullara katılacak kamu kurum ve kuruluş temsilcileri, İçişleri Bakanlığı tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Büyükşehir belediyelerine bu Kanun ile verilen görev ve yetkilerin uygulanmasında, 13.10.1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun bu Kanuna aykırı hükümleri uygulanmaz.”

5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun 9. maddesinin 5. paragraf hükmü uyarınca düzenlenip 15 Haziran 2006, 26199 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Büyükşehir Belediyeleri Koordinasyon Merkezleri Yönetmeliği“nin 5. maddesine göre ise büyükşehir belediye başkanına bağlı olan Ulaşım Koordinasyon Merkezi’nin (UKOME) görev ve yetkilerini düzenleyen 18. madde hükmü aynen şu şekildedir:

Görev ve yetkileri

MADDE 18 – (1) UKOME, büyükşehir içindeki kara, deniz, göl, nehir, kanal ve demiryolu üzerinde her türlü taşımacılık hizmetlerinin koordinasyon içinde yürütülmesini sağlamak üzere; ulaşım, trafik ve toplu taşıma konularında üst düzeyde yönlendirici karar alma, uygulama, uygulatma ve ilgili mevzuattaki usulüne göre gereken tesisleri kurma, kurdurma ve işletme hak ve yetkilerine haizdir. Bu amaçla;

a) Büyükşehir belediyesinin sınırları içinde, mevzuatla yetkili kılındığı durumlarda mahalli ihtiyaç ve şartlara göre trafik düzeni ve güvenliğini sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri almakla, 

b) Büyükşehir belediye ve mücavir alan sınırları içinde nazım plan çerçevesinde, arazi kullanım ve ulaşım planlama çalışmalarıyla büyükşehir ulaşım planını yapmak, yaptırmak, uygulamak ve uygulatmak için gereken karar ve tedbirleri almakla,

c) Trafiğin düzenli bir şekilde akımını sağlamak bakımından alt yapı hizmetleri ile ilgili tedbirleri almak, trafikle ilgili sorunları çözümlemek, trafikle ilgili olarak ülkeyi ilgilendiren veya mevzuat değişikliği gerektiren hususları İçişleri Bakanlığına iletmekle,

ç) Kara, deniz, göl, nehir, kanal ve demiryolu üzerinde işletilen her türlü servis ve toplu taşıma araçları ile taksi sayılarını, bilet ücret ve tarifelerini, zaman ve güzergâhlarını belirlemek; otobüs, taksi, dolmuş ve servis durak yerleri ile karayolu, yol, cadde, sokak, meydan ve benzeri yerler üzerinde araç park yerlerini tespit etmek, gerçek ve tüzel kişiler ile resmi ve özel kurum ve kuruluşlara ait otopark olmaya müsait boş alan, arazi ve arsaları geçici otopark yeri olarak ilan etmek ve bunların sahiplerine veya üçüncü şahıslara işletilmesi için izin vermek, izin verilen otoparklar ile karayolu üzerindeki diğer park yerlerinde özürlüler için işaretlerle belirlenmiş bölümler ayrılmasını sağlamakla,

d) Karayolu taşımacılığına ait mevzuat hükümleri saklı kalmak üzere, trafik düzeni ve güvenliği yönünden belediye sınırları içinde ticari amaçla çalıştırılacak yolcu ve yük taşıtları ile motorsuz taşıtların çalışma şekil ve şartları ile bu taşıtların teknik özelliklerini tespit etmek, çalıştırılabileceği yerler ile güzergâhlarını tespit etmek ve sayılarını belirlemek, bunlara izin ve çalışma ruhsatı vermekle,

e) Büyükşehir belediyesinin sınırları içinde, ulaşım, toplu taşıma ve trafik mevzuatının büyükşehir belediyesine verdiği yetki doğrultusunda uygulamaya yönelik yönlendirici karar almak ve görüş oluşturmakla,

f) İlçe ve ilk kademe belediyelerce düzenlenen yol ve kavşaklar ile büyükşehir belediyesince yapılan sinyalizasyon sistemlerinde aksaklık tespit edildiği takdirde uyarıda bulunmak ve düzeltilmesini sağlamakla,

g) Büyükşehir belediyesinin sınırları içinde kalan karayollarının bir kısmının veya tamamının yoldan faydalananların bir kısmına veya tamamına kapatılmasına, park edilecek yerler ile zaman ve süresinin ve araçların geliş ve gidiş yollarının ve yollara konulacak trafik işaretlerinin yerlerinin belirlenmesine karar vermekle,

ğ) Büyükşehir belediyesi sınırları içerisinde, 13/10/1983 tarihli ve 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunun belirlediği sınırlar içinde araçların kullanacağı şeritleri ve yol kullanım esaslarını tespit etmek ve gerekli yasakları koymak, gerekli hal ve yerlerde en çok ve en az hız limitlerini belirlemekle,

görevli ve yetkilidir.

2GB

Bu madde düzenlemesinden; özellikle de (b) fıkrası hükmünden anlaşılacağı üzere Ulaşım Koordinasyon Merkezlerinin (UKOME) ulaşım ana planını yapmak, yaptırmak, uygulamak ve uygulatmak için gereken karar ve tedbirleri almak görevleri olmakla birlikte hazırlanan ulaşım ana planlarını kabul etmek ya da onaylamak görev ve yetkisi bulunmamaktadır. 

Çünkü 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununun “Büyükşehir Belediye Meclisi” başlığını taşıyan 12. maddesinin ilk paragrafında “Büyükşehir belediye meclisi, büyükşehir belediyesinin karar organıdır ve ilgili kanunda gösterilen esas ve usullere göre seçilen üyelerden oluşur.” hükmü yer alıp; bu hüküm büyükşehir belediye meclisini, görevlerini tek tek saymak gibi bir yola gitmeksizin büyükşehir belediyesi ile ilgili her türlü konuda en üst karar organı olarak tanımlamıştır. Bu nedenle hazırlanan ulaşım ana planlarının Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) yerine, doğrudan doğruya büyükşehir belediye meclisi tarafından incelenerek kabul ya da reddedilmesi gerekmektedir.

İşte bu çerçevede hazırlık anlamında son demlerini yaşayan İzmir Ulaşım Ana Planı’nın kimin tarafından kabul edileceği, kapsamında İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin yer alıp almayacağı ve onaylanmak amacıyla bakanlığa gönderilip gönderilmeyeceği; şayet gönderilirse nasıl bir onay süreci yaşayacağı İzmir Büyükşehir Belediyesi ile AKP hükümeti; daha doğrusu bundan sonraki süreçte “Cumhurbaşkanı” olarak adlandırılan “Başkan” ile olan ilişkisinin rengini ortaya koyacaktır….

Umarız bu ilişki, bir zamanlar belediye kapısında çekilen “abartılı saygı” fotoğrafı gibi eğilmeyi değil; dik durmayı gerektirir…