Temsil edildiği söylenen halk, sadece tören konuşmalarında mı hatırlanır?

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, hatırlarsanız geçtiğimiz günlerde Selçuk İZBAN hattının açılışı nedeniyle düzenlenen törende karşısındaki kitlenin slogan atarak kendisini konuşturmaması üzerine, “Bu projenin anası da babası da İzmir Büyükşehir Belediyesi’dir. Ayıptır, ayıptır, bu yaptığınız kırkı geçti. Ben sizlerin oylarıyla, yüzde 56 oy almış belediye başkanınızım. Adam gibi durmaya çağırıyorum” diyerek kendisine yapılan saygısızlığa itiraz etmiş ve konuşma yaptığı kürsüyü terk etmişti.

Kendisine yapılan saygısızlık nedeniyle itiraz etmesi son derece uygun ve yerinde bir karar olmakla birlikte, bu konuşma sırasında % 56 oranında oy almış olması nedeniyle İzmir halkını temsil ettiğini ifade etmesi de bizim dikkatimizi çeken başka bir gerçekti.

Oysa Aziz Kocaoğlu hiddetli konuşması içinde ifade ettiği % 56 oranındaki oyu 2014 tarihli son seçimlerde değil, ondan bir önceki 2009 tarihli yerel seçimlerde almış, 2014 tarihli son seçimde ise bu oranın 6-7 puan altındaki % 49,60 oranına ulaşabilmişti. 

Biz bu durumu tarihi eski de olsa aldığı en fazla oy oranını hatırlayıp kendi önemini vurgulama çabası olarak kabul etsek de; üzerinde asıl durmak istediğimiz İzmir halkını gerçekten temsil edip etmediği konusuna gelmek istiyoruz. Tabii ki 2014 seçimlerinde % 49,60 oranında oy almış bir belediye başkanı olarak…

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu hangi oranda oy almış olursa olsun gerçekten İzmir halkının temsilcisi midir?

Bu soruyu soruyoruz; çünkü Aziz Kocaoğlu’nun İzmir halkını temsil ettiğini ilk kez söylemediğini biliyoruz.

Hatırlarsanız, aynı iddiayı bundan iki sene önce; yani 9 Mayıs 2015 tarihinde Tayyip Erdoğan‘ın Cumhurbaşkanı olarak İzmir’e ilk gelişi nedeniyle Atatürk Stadı’nda düzenlenen toplu açılış töreninde, “Sayın Cumhurbaşkanımız seçildikten sonra ilk defa kentimizi ziyaret ediyor. Sayın Cumhurbaşkanım hoşgeldiniz, şeref verdiniz. Kentimize yaptığınız bu ilk ziyarette şahsım adına 4 milyon İzmirli hemşehrilerim adına onur verdiniz diyorum” şeklinde bir anlatımı tercih etmiş ve bu nedenle de oldukça fazla eleştirilmişti.

http://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/kocaoglunu-once-yuhladilar-sonra-alkisladilar-827903/

Tabii ki bu soruyu sorarken Aziz Kocaoğlu‘nun, yürürlükteki Anayasa hükümlerine göre bizlerin gerçek temsilcisi milletvekillerinin yanında ya da onların dışında bir temsil yetkisinin bulunmadığını, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun 17, 18 ve 19. maddeleriyle kendisine böyle bir temsil yetkisinin verilmediğini; aksine “Büyükşehir belediye başkanı” başlığını taşıyan 17. maddenin ilk hükmünün “Büyükşehir belediye başkanı, büyükşehir belediye idaresinin başı ve tüzel kişiliğinin temsilcisidir” şeklinde düzenlendiğini, bu düzenlemeye halkın temsilciliği görevinin dahil edilmediğini hatırlamak gerekiyor.

Öte yandan kendisinin halkın siyasi bir temsilcisi olup olmadığını tartışmaya kalktığımızda, Aziz Kocaoğlu‘nun ya da başka bir aday adayının İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı olmasına karar verenin, temsili demokrasi anlayışıyla siyasi parti yapı ve işleyişinin anti-demokratik özellikleri nedeniyle İzmir halkı değil; Cumhuriyet Halk Partisi üst yönetimi, daha doğrusu genel başkanı olduğunu da hatırlamamız gerekiyor.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanının İzmir halkının temsilcisi olması bu şekilde hem yasal hem de siyasi yönden mümkün olmadığına; ama kendisini o göreve İzmir halkının en fazla oyunu almış aday sıfatıyla layık gördüğümüze göre; kendisini, en azından 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu’nun belirlediği sınırlar içinde bir kamu görevlisi olarak o kentte yaşayan ya da çalışan halktan sorumlu saymamız mümkün olabilir. Ama tabii ki, “İzmir halkının temsilcisi” olarak bizim adımıza konuşma hakkını verdiğimiz, o hak çerçevesinde başkalarına saygı sunma anlamında değil…

Aziz Kocaoğlu 02

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, kendisini izleyen birçok arkadaşımın da ifade edeceği gibi belediye içindeki farklı grupların birbiri ile didiştiği başkanlığının ilk dönemindeki acemiliği ve heyecanı atıp halktan uzaklaştığı ikinci döneminde sermaye ve rant çevreleriyle geliştirdiği resmi ve özel ilişkiler nedeniyle farklı bir siyasi profil taşımaya başladı ve bu durum her geçen gün netleşip keskinleşiyor. 

Bu durumun kanıtları, 2014 seçimlerinde 6-7 puan düzeyindeki düşüş dışında onu izleyen genel seçim ve Anayasa Referandumu sonuçlarında da görülebiliyor. İşte o nedenle bundan böyle kamuoyu araştırmalarına daha fazla önem verip yakın çevresindekileri bu işlerle görevlendirmiş durumda. Yaptırdığı araştırmalar dışında yoğun bir medya desteğine başvurması ise bu durumun diğer bir kanıtı.

Kendisinin birinci dönemi ile ikinci dönemi arasındaki politika farkında işi öğrenip yönetmeye başlaması dışında; tabii ki, başına gelen dava süreci ile teslim alınmış olmasının da etkisi var. Şu an iktidarla partisi arasında bir yerde durarak, elde edeceği daha büyük ödüller karşılığında kent adına ciddi tavizler vererek bir denge politikası yürütmeye çalışıyor. İktidarın yandaşı olan inşaat şirketleri ve onların patronlarıyla aynı karede gözükmeyi tercih ediyor. Sermaye çevreleriyle şirketler kurarak, kurulmuş olanlara sermaye desteği yaparak, belediye hizmetlerini her geçen gün daha fazla özelleştirerek, mutenalaştırma/soylulaştırma amaçlı kentsel dönüşüm projelerinin altında imza atarak, yasa dışı imar uygulamalarına ve yapılaşmalara göz yumarak; hatta Çeşme örneğinde görüldüğü gibi arka çıkarak, “İzmir Körfez Geçişi Projesi” gibi iktidar projelerini sahiplenerek; hatta bir adım öne çıkarak “bu proje aslında benimdi” diyerek, eski başkan Ahmet Piriştina‘ya ait İZBAN projesine onun adını anmadan sahip çıkarak….

Bu ilginç gelişme, dönüşme ve değişmeyi yüzlerce örnekle devam ettirmek tabii ki mümkün…. O nedenle göreve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin bir kararı ile gelen, daha sonra bunu temsili demokrasinin cilveleriyle 2009 ve 2014 seçimlerinde yenileyen Aziz Kocaoğlu, haliyle bizim onu ilk tanıdığımız ve zaman zaman birlikte çalıştığımız ilk Aziz Kocaoğlu değil tabii ki…

1409316449

Ama kendisi son iki seçimi, oy kaybı ile birlikte kazanırken, sermaye çevreleriyle ilişki kurarken, meslek odalarıyla ilişkisini bozup onların yerine iş ve sermaye çevrelerinin dernek ve vakıflarını koyarken bir yandan da;

* Bu kent Dünya çapında bir sığınmacı transfer istasyonu olarak tanınıp kentin cadde, sokak ve meydanlarında sığınmacılar yatıp kalkmaya devam ediyor, İzmir’le Yunan adaları arasındaki denizlerde birçok sığınmacı ölüyor, kayboluyor ya da yakalanıyor,

* Olağanüstü Hal’in ürünü Kanun Hükmünde Kararnamelerle Barış Savunucusu binlerce öğretmen, akademisyen ve çalışan işlerinden oluyor ve bunların İzmir’deki sayıları 31 Ağustos 2017 tarihinde yayınlanan İnsan Hakları Ortak Platformu‘nun (İHOP) Olağanüstü Hal Tedbir ve Düzenlemeleri Raporu‘na göre öğretmenler için 1.050‘yi, akademisyenler için 137‘yi buluyor,

* Üstüne üstlük bu anti-demokratik uygulamalara İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan ve çoğu sendikacı olan işçiler, emekçiler, sendikacılar de dahil olup İnsan Hakları Ortak Platformu‘nun (İHOP) aynı raporuna göre İzmir’deki belediyelerden şimdiye kadar toplam 61 kişi ihraç ediliyor,

* Ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sermayesinin % 30’una sahip olduğu TARKEM Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım ve Ticaret Anonim Şirketi sadece % 0,86 oranında hisseye sahip olan bir ortak nedeniyle kayyuma devrediliyor,

* Bu kentte yaşayan ya da çalışan yüzlerce insan haksız yere gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, hapse atılıyor ve en değerli yıllarını hapiste geçiriyor,

* İktidar içi hesap ve oyunlar nedeniyle bu kentteki önemli üniversitelerin rektörleri sık sık görevlerinden alınıyor, atanıyor ve tekrar alınıyor,

* Yapılan Anayasa Referandumu sonuçlarına itiraz edip “Hayır” demeye devam eden İzmirliler gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyor,

* İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Doğu’da ve Güneydoğu’daki kardeş belediyeleri anti-demokratik uygulamalarla teker teker kayyuma terk ediliyor,

* İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir-Deniz, Konak ve Karşıyaka Tramvayı gibi israf, rant ve çıkar kokan birçok büyük projesine geniş halk kesimleri karşı çıkıyor,

* AKP iktidarı bugüne kadar seçimlerle yapamadığını yapıp İzmir’e kendi damgasını vurmak amacıyla AKP amblemini çağrıştıran ampul şeklindeki adasıyla birlikte “İzmir Körfez Geçişi Projesi”ni İzmir Körfezi’ne yerleştirmeye çalışıyor; bu çerçevede Gediz Nehri Sulak Alanı, İzmir Kuş Cenneti, İnciraltı gibi birçok kültürel ve doğal değer; her şeyden önce İzmir’i ve İzmir Körfezi’ni mahvetmeye çalışıyor…

Bütün bunlar olurken, değerli akademisyen, işçi ve emekçi arkadaşlarımız işten atılırken, kentimiz iktidarın siyasi emelleri doğrultusunda kötü yönetilirken % 56 oy aldığını, o nedenle hepimizi temsil ettiğini söyleyen belediye başkanımız bizler adına, bu olaylardan zarar görenler adına bir şeyler söylemediği gibi o kötülüklere neden olan iktidar sahiplerinin önünde “aldığı devlet terbiyesi“ni gerekçe göstererek ceketinin önünü ilikleyip eğiliyor ya da çalışma masasını terk ediyor.

izm-buyuksehir-isbirakma

Şimdi saydığımız ve sayamadığımız bunca olay sonrasında sormazlar mı, İzmir halkını temsil ettiğini söyleyen o belediye başkanına? İnsanımızın, yurttaşımızın, hemşehrimizin kötü gününde, dar zamanında “kentin emini” olarak -başkan danışmanı İbrahim Yazıcı dışında-  niye yanında değildin, niye onu savunmadın, niye onlar adına bir şeyler söylemedin, niye onlara sahip çıkmadın? Bu durumu halen ısrarla niye devam ettiriyorsun?

Yoksa o insanlar, o İzmirliler sizin temsil ettiğiniz İzmir halkından değiller mi?

 

CHP, İzmir Körfez Geçişi Projesi hakkında ne düşünüyor?

Ali Rıza Avcan

“İzmir Körfez Geçişi Projesi”ni ÇED halkı bilgilendirme toplantısının yapıldığı 2015 yılından bu yana öğrenmeye, tartışmaya ve bu proje ile ilgili bir tutum geliştirmeye çalışıyorum.

Bu amaçla 25 Haziran 2015 tarihinde İzmir Ticaret Odası Meclis Salonu’nda yapılan Halkın Bilgilendirme Toplantısına katılarak proje hakkındaki ilk bilgileri edindim.

Ardından 24 Mayıs 2016 tarihinde TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi’nin Tepekule İş Merkezi Akdeniz Salonu’nda düzenlediği seminere katılarak Karayolları 2. Bölge Müdürü Abdülkadir Uraloğlu ile projeyi hazırlayan Yüksel Proje A.Ş.’nin Proje Müdürü İnşaat Mühendisi Özgür Uğurlu‘yu dinleyerek ve sundukları görselleri izleyerek proje hakkındaki bilgilerimi geliştirdim.

24 Mayıs 2016 tarihli toplantıya o tarihte İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı olan Buğra Gökçe ile Başkan Danışmanı Bülent Tanık‘ın,  ayrıca o tarihlerde Ulaşım Dairesi Başkanlığı görevini yürüten Fidan Arslan‘ın ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile yakınlıkları bulunan Urla ve İzmir Büyükşehir belediyeleri meclis üyesi, Konak Belediyesi eski başkanı Muzaffer Tunçağ‘ın katıldıklarını görerek ve Muzaffer Tunçağ‘ın projenin yapılacağı bölgenin depremselliği ile ilgili, Bülent Tanık‘ın da körfezin dibinde yapılacak tüp geçişin genişliği ile ilgili itirazlarını dinleyerek İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu proje karşısında net bir tutum alacağını umdum.

Bu toplantıda sorulan sorular ve yapılan tartışmalar sonucunda, İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin, İZSU ve TCDD işbirliği ile yapılacak olan “İzmir Körfezi ve Alsancak Limanı Rehabilitasyon Projesi” sayesinde körfez akıntılarında ve su kalitesinde sağlanacak % 40 oranındaki iyileşmeyi sıfırladığı gerçeğinin ortaya çıkması nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu projeye karşı çıkacağını düşündüm. 

Ardından Doğa Derneği, Tema Vakfı, DTK Ekoloji Meclisi‘ndeki arkadaşlarla değişik toplantılarda bir araya gelerek onaylanan ÇED Raporu üzerinden proje hakkındaki bilgilerimizi birbirimizle paylaşıp projede karşı çıktığımız konuları somutlamaya çalıştık.

Bu arada 2015 tarihli ÇED Raporunun, “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” üzerindeki olumsuz etkilerini giderecek şekilde yeniden düzenlendiğini görüp 360 sayfadan oluşan ÇED Raporu ile 3484 sayfadan oluşan eklerini ayrıntılı bir şekilde okuyup irdelemeye çalıştık. Okuyamadığımız bölümlerini bakanlıktan temin edip tekrar tekrar okumaya ve tartışmaya devam ettik. 

Doğa Derneği‘nin 26 Nisan 2017 tarihinde İzmir Mimarlık Merkezi’nde yaptığı toplantıya giderek konuşmacı ve katılımcılarla birlikte konuyu tartışmamız mümkün oldu.

Bu arada bu projeden nemalanacak olanların İnciraltı 2. Nesil Platformu adı altında bir araya gelerek AKP İzmir Milletvekili Atilla Kaya ile birlikte değişik sivil toplum kuruluşlarını ziyaret ettiklerini, gazetelerde haber olmaya çalıştıklarını, Başbakan Binali Yıldırım ile görüştüklerini; böylelikle kendilerinden yana bir kamuoyunun oluşumu için çaba gösterdiklerini izledik.

Ama yine de biz İzmir Büyükşehir Belediyesi ile proje alanında kalan Karşıyaka, Çiğli, Balçova ve Narlıdere belediyelerinden umutlu idik. Çünkü onlar; yani Karşıyaka, Çiğli, Balçova ve Narlıdere belediyeleri ÇED Raporu’na eklenmiş olan belgelere göre “İzmir Körfez Geçişi Projesi“nin İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda olmayışını gerekçe göstererek, bunun için çok düzgün raporlar hazırlayarak projeye karşı çıkıyorlar, projeyi İzmir için gereksiz buluyorlardı.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ise net bir şey söylemiyordu.

O nedenle de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden şüpheleniyor ve “İzmir Körfez Geçişi Projesi”nin hazırlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planı‘na yerleştirilerek meşrulaştırılacağını düşünüyorduk.

Bu şüphe dolu halimiz çok uzun sürmedi. Çünkü Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, 6 Haziran 2017 tarihinde Aydınlık Gazetesi’ne verdiği demeçte aynen şunları söylüyordu:

Zaten bu projeyi ilk belediye başkanı olduğumda o zamanki Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım Bey ile görüşürken ben attım ortaya. Kordon yolunu yapmaya çalışıyorlardı. Kordon Yolu’nu yapmayın, bu bize ulaşım anlamında bir katkı sağlamıyor. Eğer bir şey yapmak istiyorsa hükümet, Körfez geçişini yapın demiştim. Sonra o bugüne geldi. Bunu merkezi hükümet yapmak istiyor. Ciddi bir yatırım, büyük bir yatırım. Ne zaman biter? Bence kısa sürede bitmesinden ziyade, belki bu tüp geçide bizim arkadaşların bir kısmı kamuoyunda gereklidir, gereksizdir diye tartışmalar var. Bana göre İzmir ekonomik olarak büyümesini 2010’dan beri sürdürdüğü düzeyde sürdürürse, bu tüp geçide 10 sene içerisinde mutlaka çok büyük ihtiyaç olacak. Zaten başlanması bitmesi derken belki 2-3 sene önce biter ama geç kalmasındansa önce bitmesi iyidir. Ben de bu projeyi destekliyorum. Benim isteğim, dileğim projenin tamamının tüp geçit olarak gerçekleşmesiydi. Köprü olmamasıydı. Maliyet çok yükseldiği için bu şekilde karar verildi.”

https://www.aydinlik.com.tr/ege/2017-haziran/baskan-acikladi-o-proje-bana-ait

İzmir Körfezi Geçiş Köprüsü 01.png

Evet böylelikle, Pandora’nın Kutusu açılmış ve ortalığa “bu projenin sahibi aslında benim” söylemiyle başlayan bir kötülük saçılmaya başlanmıştı…. Belki de daha doğru bir ifadeyle, İzmir’in ve İzmir Körfezi’nin geleceğini karartan bir kötülük bu şekilde tescillenerek meşruluk kazanmaya başlıyordu.

Bundan sonra belediyeler cephesindeki her şey sessizliğe büründü. Dün projeye karşı çıkan ilçe belediyeleri kendi ilçelerine yapılacak bu büyük yatırım için artık ne olumlu ne de olumsuz görüş belirtiyorlardı. Sanki bu büyük yatırım başka bir yere yapılacakmış gibi ilgisiz kalıyorlar, bundan böyle festivaller, törenler, şarkılı türkülü konserler onları daha fazla meşgul ediyordu.

Biz bu arada yasal süresi içinde Doğa Derneği, EGEÇEP, TMMOB ve 81 sivil yurttaş olarak “İzmir Körfez Geçişi Projesi“ne izin veren ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması talebiyle davamızı açtık. Sadece bununla yetinmeyerek “İzmir Körfez Geçişi Projesi”nin önünü açmak amacıyla Gediz Nehri Sulak Alanı Koruma Bölgelerinin sınırlarını değiştiren Ulusal Sulak Alan Komisyonu’nun yeni kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması için de ikinci bir davayı açtık.

Tabii ki bu dava süreçlerinde de belediyeleri, özellikle de ilçe belediyelerini müdahil olarak aramızda göremedik. Çünkü onların İzmir, İzmir Körfezi, Gediz Nehri, Gediz Deltası Sulak Alanı, İzmir Kuşcenneti, İnciraltı gibi kültürel ve doğal değerlerimizle ilgili bir kaygıları, şüpheleri yoktu. Böylelikle “İzmir Körfez Geçişi Projesi“nin önünü açmak için Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca lağvedilen İzmir Kuş Cenneti Koruma ve Geliştirme Birliği (İZKUŞ) için yaptıkları itirazların ve döktükleri timsah gözyaşlarının doğru olmadığı da ortaya çıkmış oldu.

Çünkü o sırada “İzmir Körfez Geçişi Projesi“ni İzmir Ulaşım Ana Planı‘na yerleştirmekle meşguldüler… Böylelikle “İzmir Körfez Geçişi Projesi”ne hukuki anlamda meşruluk kazandırmayı düşünüyorlardı.

Nitekim 12 Eylül 2017 Salı günü, İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarihi Havagazı Fabrikası Kültür Merkezi’nde yapılan  İzmir Ulaşım Ana Planı (UPİ) 3. Paydaş Toplantısı‘nda yapılan sunumlar da “İzmir Körfez Geçişi Projesi“nin güncellenmekte olan İzmir Ulaşım Ana Planı‘na yerleştirildiğini, alternatif senaryo çalışmalarına konu bir seçenek olarak yer aldığını gösteriyordu.

Velhasıl, Karşıyaka, Çiğli, Balçova ve Narlıdere belediyeleri, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun açık bir şekilde sahiplendiği ve güncellenmekte olduğu İzmir Ulaşım Ana Planı‘na yerleştirdiği “İzmir Körfezi Geçiş Projesi”ne kah sessiz kalarak kah “Büyük Başkan“ın dediğine itiraz etmeyerek önemli bir doğa ve kent suçuna ortak olmayı tercih ediyorlardı.

Peki bu arada, İzmir Körfezi’nin ortasına AKP’nin ampulünü çağrıştıran koskoca bir beton ada konduracak bu siyasi projeye karşı çıkmasını beklediğimiz Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) onun örgütleri, il ve ilçe başkanları, milletvekilleri, yerel siyasetçiler ve CHP üyesi İzmirliler neredeydiler?

Yap-İşlet-Devret” yönteminin; yani “Deli Dumrul Köprüsü” modelinin Boğaziçi’ndeki Yavuz Sultan Köprüsü, İzmit Körfezi’ndeki Osmangazi Köprüsü ve Çanakkale Boğazı’ndaki 1915 Çanakkale Köprüsü‘nden sonra dördüncü örneğini oluşturacak bu projeye CHP’liler ne diyorlar, bu proje hakkında ne düşünüyorlar?

Yap-İşlet-Devret” modeli ile yapılan köprülere, 3. Hava Limanı’na, Kanal İstanbul’a, Kuzey Ormanlarının yok edilmesine, Ankara’daki Gökçek’in ODTÜ operasyonlarına ve sermayenin iktidar yandaşlarına sermaye transferini amaçlayan benzeri birçok AKP projesine karşı çıkan CHP Merkez Yönetimi, karşı çıkılan projelere tıpatıp benzeyen bu projeye “Evet” mi diyecektir?

Yoksa belediye başkanının sahiplenip desteklediği bir proje giderek bir CHP projesine mi dönüşecektir?

Bu anlamda CHP ne zamana kadar belediyenin, daha doğrusu İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun dümen suyunda bir siyaset izleyecektir?

Yoksa, belediye başkanlarının politikalarına ve yatırımlarına karşı çıkıp eleştiren bazı arkadaşlarımızın başına geldiği gibi CHP İzmir İl ya da ilçe yönetimleri bu projeye karşı çıkanlara da disiplin sopasını göstererek onları partiden mi atacaktır?

Bence CHP ve İzmir açısından önemli bir sapağa gelmiş durumdayız.

CHP, belediye başkanının istediği gibi bu projeyi görmemezliğe gelip zımni bir şekilde destekleyecek mi yoksa belediye başkanına karşın olan biteni fark edip biz kent/doğa savunucuları ve İzmir halkı ile birlikte projeye -geç de olsa- karşı mı çıkacaktır?

Aksi takdirde körfezin ortasına yerleştirilecek ampul şeklindeki bir beton ada, İzmir’deki CHPlileri ve tüm bir İzmir halkını psikolojik anlamda yaralayan, onların motivasyonlarını düşüren bir siyasi iktidar damgasına dönüşecektir…

Yapay Ada 03

Sanırım bu düğümün çözülmesi, CHP’nin İzmir’deki geleceğini belirleyecek önemli bir hesaplaşma fırsatına konu olacak ve CHP yönetimi İzmir’e yapılan bu kötülüğe “HAK; HUKUK, ADALET” anlayışıyla “HAYIR!” diyecektir….

 

 

Maksat hasıl olmuştur…

Ali Rıza Avcan

Evet, eski bir anlatım tarzını tercih ettiğimin farkındayım.

Çünkü bunun yerine “amaca ulaşılmıştır” deseydim, anlatmak istediğimi tam olarak ifade edememekten çekiniyorum. O nedenle eski anlatımıyla “maksat hasıl olmuştur” demenin daha uygun olacağını düşündüm. Sanki böyle söylendiğinde anlatılmak istenen şeyin özüne daha fazla değiniliyormuş gibi bir duygu var içimde….

Sözlüklere baktığımızda bu tümcenin, “amaca ulaşılmak” ya da “amacın gerçekleşmesi” olarak açıklandığını; bunu örneklemek için de Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “İmzanın arkasına saklanan adam, dost düşman her kim olursa olsun maksat hasıl olmuştu.” tümcesinin kullanıldığını görüyorsunuz.

Hepimizin bildiği gibi, maksat ya da amaca ulaşma hali, çoğu kez o amacı hedefleyen/ler açısından olumlu bir anlam içermekle birlikte; o amaçla ilgili taraflar açısından bazen olumlu bazen de olumsuz anlamlar içerebilir. Biz de işte bu düşünceyle; yani sorduğumuz sorulara süresi içinde doğru yanıtlar verileceği düşüncesiyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne defalarca ve bıkıp usanmadan aynı soruları sorduk. Hem de 4982 sayılı Bilgi Edinme Kanunu ve o kanuna göre düzenlenmiş olan Bilgi Edinme Hakkının Uygulanmasına İlişkin Esas ve Usuller Hakkında Yönetmelik hükümlerine göre yanıtlanması mümkün ve kolay soruları…

Sorduğumuz sorularda İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketlerinden biri olan İzmir Deniz İşletmeciliği Anonim Şirketi‘nin; kısa adıyla İzdeniz‘in geçtiğimiz yıllarda ne miktarda kâr ya da zarar ettiğini, bilanço hesaplarının nasıl gerçekleştiğini, yıllık gelir ve giderlerinin ne olduğunu öğrenmek için niye İnternet sayfasında bir “Bilgi Toplumu Hizmetleri” bölümünün bulunmadığını hatırlatarak İnternet sayfasında bu bölümü açmalarını talep ettik.

Çünkü biliyorduk ki, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile Sermaye Şirketlerinin Açacakları İnternet Sitelerine Dair Yönetmeliğin hükümlerine göre bağımsız denetçi tarafından denetlenen bu tür sermaye şirketlerinin İnternet sayfalarında şirketle ilgili temel mali bilgi ve duyuruların bulunması gerekiyordu.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kurduğu diğer sermaye şirketlerinin İnternet sayfalarında olduğu gibi, İzdeniz‘in İnternet sayfasında da “Bilgi Toplumu Hizmetleri” adıyla açılan özel bir bölümde şirketin taahhüt edilen ve ödenmiş sermayesi, ortakları, yönetim kurulu üyeleri, bağlı olduğu ticaret sicili memurluğu, ve numarası, tescil tarihi, yönetim kurulu kararları, bilançoları, vergi dairesi ve numarası, MERSİS numarası ve denetçisinin adı, adresi gibi bilgi ve duyuruların bulunması gerekiyor. Bu durum, aynı zamanda yerine getirilmesi gereken yasal bir zorunluluk.

Bu zorunluluk kamunun bilgilenmesi, bilgilendirilmesi; daha doğrusu Bilgi Edinme Hakkı açısından çok önemli. Çünkü yönetimini oylarımızla belirlediğimiz bir belediyenin şirketlerinde işlerin iyiye mi yoksa kötüye mi gittiğini bilmemiz ve oy verirken ona göre karar vermemiz gerekiyor.

Bu bilgilerin İnternet üzerinden halka duyurulması hem yasal bir zorunluluk hem de açıklığa, şeffaflığa, halkın bilgi edinme hakkına saygı duyduğunu iddia eden tüm siyasi partilerin ve siyasetçilerin en temel görevlerinden biri.

O nedenle, Cumhuriyet Halk Partisi’nin yönetiminde olduğu belediye şirketleriyle ilgili bilgileri, daha biz sormadan bütün açıklığı ile bizlerle paylaşması gerektiği halde; bu bilgileri çoğunlukla halkla paylaşmadıklarını, İnternet sayfalarında bu bilgileri kapsayan bölümleri açsalar bile ya tüm bilgileri bu bölüme koymadıklarını ya da bu bölümlerin çalışmadığını görüyoruz. Bu konudaki en uç örneği ise İnternet sayfasında böyle bir bölüm açmadığı halde bizlere verdiği yanıtlarda açtığını iddia eden, bunu kanıtlamak için de aşağıdaki görüntüleri gönderen İzdeniz şirketi oluşturuyor.

izdeniz a.ş. (1)
İzdeniz’in İnternet sayfamda “Bilgi Edinme Hizmetleri” bölümü var diye gönderdiği görsel

Özet olarak; şirketle ilgili bilgilerini İnternet üzerinden halkla paylaşmayan, bundan kaçınan, bu konuda yöneltilen soruları ısrarlı bir şekilde yanıtlamayan ya da yanlış cevaplar veren bir şirketin böyle yapmakla nasıl bir kazancı olduğunu sormadan edemiyoruz kendi kendimize.

İskeleler ölçeğindeki yolcu ve sefer sayılarını sorduğunuzda bu verilerin elinde olmadığını ya da şirketle ilgili sorular sorduğunuzda Bilgi Edinme Kanunu kapsamında olduğu halde bu kanun kapsamında olmadığını söyleyerek halkı yanıltan veya her türlü bilgiyi “ticari sır” arkasına gizleyen, uzun yıllar “vekil” genel müdür eliyle yönetilip olaylı son grev sonrasında genel müdürünün istifa ederek ayrıldığı bir şirket acaba neden böyle davranır? Başka bir anlatımla, bilerek ve isteyerek ısrarla bilgi vermekten kaçınan ya da yanlış bilgi vererek kurumlarının itibarına zarar verenlerin halktan gizleyip paylaşmak istemediği bilgilerde acaba hangi yanlışlık ya da eksiklikler vardır diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Resim1Oysa böylesi durumlarda sahip olduğu bilgiyi paylaşmamak ve bundan ısrarlı bir şekilde kaçınmak o kuruma zarar vereceği gibi insanın aklına ister istemez birtakım şüpheler düşürerek sonuca; yani maksad’a ulaşmasını sağlayarak “maksad hasıl olmuştur” de dedirtebiliyor…

DJWkIAmXgAA0Ap0

Tabii ki geride bir duman bulutu gibi yoğunlaşıp çoğalan kaygı, şüphe ve güvensizliklerle…

Bu yoğun güvensizlik duygusuyla ister istemez şu soruyu sormadan da edemiyoruz:

Yoksa, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şirketi İzdeniz Deniz İşletmeciliği Anonim Şirketi‘nde “Hak, Hukuk, Adalet” yok mu?

 

Kaybolan yıllar…

Ali Rıza Avcan

Kamu yatırımların süresi için bitirilmesi, kamu kaynaklarının verimli kullanılması açısından önemli bir konudur.

Çünkü herhangi bir eksiklik ya da yetersizlik nedeniyle ortaya çıkan toplumsal bir ihtiyacın karşılanması ya da bu ihtiyaçtan kaynaklanan sorunların zamanında etkin bir şekilde çözümlenmesi ancak bu ihtiyacın duyulduğu süre içinde karşılanması ile mümkün olabilir. 

Bu anlamda, yapılan kamu yatırımının bu yatırımla ilgili toplumsal ihtiyacın zamanında fark edilmesi ve bu ihtiyacın karşılanması amacıyla yapılan yatırım hizmetinin başlangıçta öngörülen sürenin içinde bitirilmesi gerekir. Bunun da nedeni, yatırımın yapılmasına karar verildiği tarihteki ihtiyaç düzeyiyle yatırımın bittiği tarihteki ihtiyaç düzeyinin birbirinden çok farklı olması olasılığıdır. Yatırımın sürüncemede kalması nedeniyle aradan geçen süre içinde ihtiyacın daha da artması ve bu nedenle konunun giderek bir soruna dönüşmesi, yatırım sonuçlandığında da çoğunlukla o tarihte daha da büyümüş olan ihtiyacı karşılayamaması sıklıkla karşımıza çıkan bir durumdur. 

maxresdefault

O nedenle, Özal’la anılan 1984’lü yıllardan bu yana yatırımların süresi içinde bitirilmesi olumlu anlamda “işbitiricilik” olarak kabul görmüş; bu durum, 2000’li yıllarda başlayan AKP iktidarı ile birlikte köprü, tünel ve liman gibi büyük boyutlu yatırımların sözleşmesindeki süreden önce bitirilmesi ve bunu gerçekleştirenlerin ödüllendirilmesi suretiyle siyasetçiye puan kazandıran bir sisteme dönüştürülmüştür. 

Tabii ki bu durumun, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile birlikte anılan Keçiören Metrosu ya da Ankara-İstanbul Hızlı Tren Projesi veya Bolu Tüneli gibi yılan hikayesine dönen defoları da olmuş; ancak sistem genel olarak süresinde ya da süresinden önce bitirilen yatırımlar nedeniyle halk nezdinde puan kazanılan bir uygulamaya dönüşmüştür.

Kamu yatırımlarının süresini belirleyen faktörler ise öncelikle yapılacak yatırım mekânın coğrafi ve fiziki özellikleri, sahip olunan teknolojik düzey, bu yatırımı yapacak olanların yeterli bilgi, birikim, beceri ve mali güce sahip olması olarak sıralanabilir.

Bu anlamda yatırımın yapılacağı yerin/mekânın kendi içinde barındırdığı zorluklar ve sürprizler çok önemlidir. Yatırım yapılacak zeminin özellikleri ya da yatırıma uygun coğrafya koşulları bu konuda ilk akla gelen örneklerdir.

Sahip olunan teknolojik olanaklar da başka bir önemli faktördür. O yatırım için gerekli olan teknolojik olanakların bulunmaması ya da yetersiz olması da çoğu kez yatırımın süresini arttırır.

Bence bir yatırımın süresini belirleyen faktörlerin arasındaki en önemli unsur, o yatırımın doğru projelendirilmesini sağlayan araştırma, analiz, yönetme, izleme, denetleme, güncelleme ve yatırım konusu hizmetin işletmesi ile ilgili bilgi, beceri ve birikim düzeyinin kalitesi ile yeterli finansal kaynaklara sahip olunmasıdır.

Bu anlamda gerçek ihtiyaçlara dayalı, yapılabilir ve sürdürülebilir bir yatırım projesi hazırlanmadığı ve bu proje doğru araştırma ve analizlerle desteklenmediği sürece istediğiniz kadar teknolojik olanağa sahip olun ya da kasalar dolusu paranız olsun, o proje uygulamasından istediğiniz sonucu almanız mümkün olmayacaktır.

Şimdi, bu ön değerlendirme sonrasında gelin hep birlikte çevremizdeki merkezi yönetim birimleriyle yerel yönetimlerin yatırımlarını bakarak bu yatırım faktörlerine; özellikle de yatırım süresinin uzaması ile ilgili yanlışlık ya da eksiklikleri inceleyelim:

1354108958

Bildiğiniz gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi Metro, Karşıyaka ve Konak Tramvayları, İzmir-Deniz, İzmir-Tarih, Mavişehir Opera Binası, Kemeraltı Balıkçılar Meydanı ve Kültürpark projeleri gibi büyük boyutlu projelerde hem işe söz verdiği tarihlerde başlayamıyor hem de bütün bu işleri süresi içinde bitiremiyor.

Bu durum artık öyle bir hale geldi ki, belediye hakkında en küçük bir bilgisi olan herkes belediyenin tanıtımını yaptığı her yeni yatırımın süresinde başlayamayacağını ve bitirilemeyeceğini baştan kabulleniyor. Bu nedenle İzmir Büyükşehir Belediyesi adeta “geç yapılan işlerin belediyesi” olarak tanınıyor, kamuoyunda bu doğrultuda bir algı gelişiyor. 

Bir belediyenin sözünü edip taahhüt ettiği bir yatırıma zamanında başlamaması ve zamanında bitirememesi onun için çok kötü bir şey. Çünkü bu kötü şey, belediyenin halk gözündeki güvenilirliğini açık, net bir şekilde ortadan kaldırıyor.

Belediye yönetimi bu durumu uzun bir süre Ankara’daki merkezi yönetimin engellemeleriyle açıklamaya çalışsa da, Ankara’daki merkezi yönetimin onayına tabi olmayan işlerle diğer işlerde de bu durumun ortaya çıkması nedeniyle böylesi bir gerekçe ya da mazeret uzun süredir inanılırlığını ve geçerliliğini yitirmiş durumda.

O nedenle herkes artık “senin işini engelliyorlar da niye Eskişehir’in işini engellemiyorlar?” ya da “o belediye işlerini niye zamanında yapıyor da sen yapamıyorsun?” diyerek güvensizliklerini açık bir şekilde ortaya koymaya başlıyor.

Bu konunun vatandaşın gözündeki güvenilirlik dışında kalan diğer bir yanı da yatırımların süresinin uzaması nedeniyle ortaya çıkan ancak kağıda kaleme ve muhasebe ve maliyet hesaplarına yansımayan, bir anlamda gizlenen belediye zararlarıdır.

Var olan bir ihtiyaç nedeniyle yapılmasına karar verilen bir yatırımın zamanında başlamaması ya da bitirilmemesi nedeniyle o hizmetin süresi içinde yapılmayışından kaynaklanan bu durum, hem hizmetten yararlanacaklar açısından hem de yatırımı yapan belediye açısından bir yoksunluğu hem de bu yoksunluktan kaynaklanan ek maliyetleri karşılama açısından kamu zararına yol açan bir kusur hatta açık bir mali suçtur.

Örneğin belediye araçlarında yakıt israfına neden olan bir sorunun çözümünün bu şekilde geciktirilmesi nasıl bir ek israfa ve zarara neden oluyorsa aynı şekilde bir yolun, bir köprünün yapılmayışı bizi o hizmetin süresi içinde işletmeye alınması suretiyle ortaya çıkacak yarar ya da kardan mahrum ederek gerçek anlamda zarara uğramamıza neden olacaktır.

Bir yatırımın gerekli olduğu zamanda yapılmaması ya da yapılan yatırımın süresi içinde bitirilmemesi nedeniyle ortaya çıkan zararların tek özelliği bunların araştırılıp belirlenmemesi ve muhasebe kayıtlarına dahil edilmemesidir. 

O nedenle de çoğu kez bizler; yani o kentte yaşayanlar yapılmayan hizmetlerin ya da süresi içinde bitirilmeyen yatırımlardan kaynaklanan “yoksun kalma zararları“nı bilmez, yatırımın geç de olsa yapılıp bitirilmesini çoğu kez tevekkülle karşılarız.

İşte o anlamda, kamu kaynaklarının verimli ve etkin kullanılması açısından, süresi içinde başlamayan ya da bitirilmeyen bütün yatırımların oluşturduğu bu zararların hesaplanarak belirlenmesi ve zarara neden olanlardan tazmin edilmesi en doğrusu olacaktır.

halkapınar tramvay şantiye (2)

Çünkü bizler, “Kent Hakkı“na sahip yurttaşlar olarak belediye yönetim ve yatırımlarında da “Hak, Hukuk, Adalet” anlayışının yerleşmesini; kamu hizmetini zamanında yapmayan ya da yatırımların süresi içinde sonuçlanmasını sağlayamayan, bunu bir alışkanlık haline getiren tüm yöneticilerin bu zarardan sorumlu olmasını ve onlardan bu konuda hesap sorulmasını istiyoruz.

Belediye hizmetleri ne ölçüde adil?

Ali Rıza Avcan

İzmir ve çevresindeki ilçe belediyelerinin son yıllarda yaptıkları yatırımlara baktığımızda bunların çoğunun “vitrin” olarak nitelediğimiz kentin en bilinen, o gelişmiş, en görünür yerlerine yapıldığını görürüz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir-Deniz Projesi kapsamında Bostanlı’da, Bayraklı’da, Sahilevleri’nde yaptığı pahalı ve gereksiz sahil düzenlemeleri, Konak ve Karşıyaka sahiline döşenen tramvay hatları, Karşıyaka Belediyesi’nin bankalara borçlanıp yapmaya kalktığı yeni anıtlar, her iki belediyenin Atakent ve Mavişehir mahallerinde yapmaya kalktığı yeni opera binası inşaatı, tematik çocuk parkı ve kent ormanı yatırımları, çoğu sahilde ve kent merkezindeki bulvar ve caddelerin süs bitkileriyle yeşillendirilmesi hep bu göz boyayan, kentin gelişmiş, zengin bölgelerine yapılan yatırımlardır.

Oysa aşağıdaki çizelgeden de görebileceğiniz gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin görev alanında 30 ilçe belediyesi, toplam 1.295 adet mahalle ve bu mahallelerde 2016 yılı verilerine göre yaşayan 4.223.545 kişi bulunmaktadır.

Büyükşehir belediyesi ile tüm ilçe belediyeleri İzmir sınırları içindeki daha az gelişmiş ve yoksul kesimlerin yaşadığı ilçe, bölge, semt ve mahallelere diğerleriyle eş düzeyde; hatta bunlar arasındaki farkı ortadan kaldırmak ve herkese eşit hizmet götürmek amacıyla gelişmiş bölgelerdeki gereksiz yatırımlardan vazgeçerek az gelişmiş bölgelere pozitif ayrımcılık çerçevesinde daha fazla yatırım yapmalıdırlar.

İzmir 2016 Nüfus, Nüfus Artışı, Mahalle Sayısı, Yüzlçümü ve Nüfus Yoğunluğu

Biz şimdiye kadar belediyeler düzleminde yaptığımız bütün araştırma ve inceleme çalışmalarıyla gerçekleştirdiğimiz tüm resmi/özel görüşmelerde bu tür büyük ya da küçük yatırımların kentin ilçe, bölge, semt ve mahalleleri arasındaki adil, eşit dağılımı konusunda bir çalışma yapıldığını, tüm ilçe, bölge, semt ve mahallelerin gelişmişlik düzeyi açısından sınıflandığını ne yazık ki öğrenemedik. En azından stratejik planla imar planı hazırlıklarında önceden hazırlanmış gelişmişlik endeksleriyle mevcut yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları dikkate alan bir çalışma ya da analizin yapıldığından; ayrıca az gelişmiş ilçe, bölge, semt ve mahalleler yararına pozitif ayrımcılık anlamında bir çalışma yapıldığından haberimiz olmadı.

Oysa bir nefes gibi Adalet’e ihtiyaç duyduğumuz günümüz koşullarında, toplumcu belediyeciliğin en önemli uygulamalarını Katılımcı Bütçe adı altında uygulayan Brezilya’nın Porto Alegre belediyesinde olduğu gibi belediye hizmet ve yatırımlarının kentin ilçe, bölge, semt ve mahalleleri arasındaki gelişmişlik farklılıkları dikkate alınarak ve kentin geri kalmış ilçe, bölge, semt ve mahallerini kayıran pozitif ayrımcılık ilkesini gözeterek yapılması; böylelikle belediyeler tarafından sunulan kent hizmetlerinin zengin-yoksul ya da gelişmiş-gelişmemiş tüm kent halkına adil bir şekilde sunulması sağlanabilir.

income-inequality

O nedenle başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm ilçe belediyelerinin planlayıp gerçekleştirecekleri hizmet ve yatırımlarda ilçe, bölge, semt ve mahalleler arasındaki farklılıkları dikkate alan gelişmişlik endeksleriyle o ilçe, bölge, semt ya da mahalledeki yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları dikkate alarak; ayrıca az gelişmiş ilçe, bölge, semt ve mahalleler adına pozitif ayrımcılık yaparak eşit ve adil hizmet yapmalarını ve bunun doğal bir sonucu olarak her yıl bu hizmetlerin ilçe, bölge, semt ve mahaller ölçeğindeki dağılımlarını kamuoyu ile paylaşmalarını öneriyoruz. 

Zamanında gelmeyen bilgi…

Ali Rıza Avcan

14 Nisan ve 26 Nisan 2017 tarihlerinde birbirini izleyen iki ayrı bölüm olarak paylaştığım “İzmir bir turizm kenti midir?” başlıklı yazıda, turizm sektöründeki krizin başlangıcı olan 2016 yılında İzmir’e gelen yerli ve yabancı konukların giriş yaptıkları yerlere göre sayıları bilinmekle birlikte; konaklama tesislerine giriş ve ortalama geceleme sayılarıyla konaklama tesislerinin doluluk oranlarını gösteren istatistiklerin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca henüz yayınlanmadığını ifade ederek bakanlıkla yaptığım yazışmalar sonucunda bu verilerin ancak Temmuz ayı ortalarında yayınlanacağını belirtmiştim. 

Kültür ve Turizm Bakanlığı bu istatistikleri söylediği gibi 2017 yılının Temmuz ayında yayınladı. Tabii ki, 2016 yılından devralınan krizin halen devam ettiği 2017 yılı koşullarında oldukça geç kalınmış bir çalışma olarak…

d89ddaf519c6a32c82c35ec8023e08c7--turkey-travel-turkey-tourismGerçi bizler işlerin kötüye gittiğini sektörün temsilcileriyle görüşerek ya da konaklama tesislerinin durumuna bakarak; deyim yerindeyse “havayı koklayarak” biliyor ama yine de turizmle ilgili analiz ve değerlendirmeler yapmak için güvenilir ve geçerli bilgilere ihtiyaç duyduğumuzu söylüyorduk. Çünkü böylesine bir kriz ortamında sorunları aşacak yeni alternatifler önerilebilmesi için gerçeğin tüm noktalarıyla bilinmesi ve gerçekleşenlerin hem eskiyle hem de diğer turizm bölge ve kentleriyle mukayese edilmesi gerekiyordu. Daha doğrusu doğru politikalar, alternatif stratejiler üretebilmemiz için doğru bilgilere ihtiyaç duyuyorduk. Ama bu şekilde olduğu gibi aradan altı ay geçtikten sonra değil; çarenin uygulamaya konulabileceği doğru zamanlarda bu bilgilerin kısa bir süre içinde derlenerek duyurulmasını istiyorduk…

Turizme destek veren bakanlıklar, genel müdürlükler şayet bu sektöre yardımcı olmak, krizin çözümünü kolaylaştırmak istiyorlarsa en azından krizi doğru resmeden verileri en kısa sürede hazırlayarak turizmcilerle turizm sektörü hakkında araştırmalar yapan, politika, strateji ve hedefler öneren araştırmacı, uzman ve plancılara teslim edebilmelidir. 

***

Gelelim, bu istatistiklerin İzmir’le ilgili olan yanlarına….

İzmir bir Turizm kenti midir?” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, 2013-2017 döneminde İzmir’e hava ve denizyolu ile gelen yabancı ziyaretçi sayısı yıldan yıla devamlı azalmakta. Bu durumla ilgili rakamları verecek olursak, 2013 yılında 1.407.240 kişi olan yabancı ziyaretçi sayısının 2014 yılında 1.294.461’e, 2015 yılında 1.201.921’e ve 2016 yılında da 672.299’a indiğini görüyoruz.

Görüldüğü gibi 2013-2016 döneminde İzmir’i ziyaret eden yabancı konuk sayısı, % 52,23 oranında ciddi bir azalma göstermiştir. 

Ayrıca yine aynı dönemde denizyoluyla gelenlerin sayısında çok ciddi boyutlarda azalma olduğu görülmektedir. Bu durumu rakamlarla açıklamaya kalktığımızda ise 2013 yılında denizyoluyla gelen yabancı ziyaretçi sayısı 533.015 iken, bu sayının 2014 yılında 394.346’ya, 2015 yılında 274.578’e, 2016 yılında da trajik bir azalışla 44.020’ye düştüğü görülmektedir.

İzmir’e Adnan Menderes Hava Limanı’ndan ya da Alsancak, Çeşme ve Dikili gibi limanlardan giriş yapan yabancı ziyaretçilerin ne kadarının; ayrıca yurt içinden gelen yerli ziyaretçilerin İzmir’deki konaklama tesislerine giriş ile geceleme sayıları ile ortalama kalış sürelerini ve tesislerin doluluk oranlarını gösteren aşağıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere;

2013 yılında İzmir’e 1.407.240 yabancı ziyaretçi gelmiş olmasına karşın, turizm işletme ve belediye belgeli konaklama tesislerine giriş yapanların sayısının 782.223 düzeyinde kaldığı; bu durumun 2014 yılında 1.294.461 yabancı ziyaretçi ve 834.000 giriş, 2015 yılında 1.201.921 yabancı ziyaretçi ve 1.033.706 giriş, 2016 yılında da 672.299 yabancı ziyaretçi ve 542.187 giriş olarak gerçekleştiği görülecektir.

Çıkış Yapan Ziyaretçilerin Geceleme ve Ortalama Geceleme Sayıları 2003-2016

Yabancı ziyaretçilerin konaklama tesisine girişindeki bu azalmaya paralel olarak geceleme sayılarıyla doluluk oranlarında da ciddi bir azalışın yaşandığı net bir şekilde görülmektedir. Buna göre 2013 yılında 2.749.252 iken 2014 yılında 2.940.363’e yükselip 2015 yılında 2.895.128’e inen geceleme sayısı, 2016 yılında en yüksek gecelemenin yapıldığı 2014 yılına göre % 36,76 oranında bir azalma göstermiştir. Bunun yanında doluluk oranlarında, belediye belgeli tesislerde pek bir sıkıntı yaşanmazken turizm işletme belgeli tesislerde % 24,76’dan % 14,70’lere inen % 10’luk bir azalışın gerçekleştiği görülmektedir.

***

Yabancı turistin gelmekten vazgeçtiği her krizde turizmcinin aklına gelen ilk alternatif bu boşluğu yerli turist ile doldurmak olmuştur. Çünkü hiç kimse, bir zamanlar “yerli turist istemiyoruz, gelmesin” diyen Marmaris eski belediye başkanının yaptığı hatayı tekrarlamayı istememekte, en azından “koyunun olmadığı yerde Abdurrahman Çelebi” örneği kucağını yabancı turistlere göre daha az harcama yapan yerli turistlere açmaktadır.

Nitekim istatistiki veriler de bunu kanıtlamakta, İzmir’deki turizm işletme ve belediye belgeli konaklama tesislerinde geceleyen yerli turist sayısı 2014 düzeyine göre azalmakla birlikte; bu azalışın yabancı misafirler kadar olmadığını, yerli turist sayısının en azından eski düzeyine yakın kaldığı görülmektedir.

Bu durumda haliyle her iki kurumun da başında Aziz Kocaoğlu’nun bulunduğu İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Tanıtım Vakfı’nın (İZTAV) geçen seneden bu yana İzmir’i öne çıkararak yurt içinde yaptıkları tanıtım kampanyalarının etkisi bulunmakta; böylelikle konaklama tesislerinde geceleyen yerli turist sayılarında belirgin bir azalma gerçekleşmemektedir.

Ancak şurası kesindir ki, bu durum turizm sektörünün sürdürülebilirliği açısından orta ve uzun vadede gerçekçi bir çözüm değildir. Bir takım tanıtım kampanyalarıyla ya da hükümetin bayram tatillerini uzatması gibi yerli turisti zorlayan ve yoran uygulamalarla ortaya çıkan bu hormonlu canlanmanın hem yaratılan artı değerin anlam ve büyüklüğü hem de turizm işletme belgeli tesislerin geleceği açısından riskli olduğu bilinmelidir.

n_78784_1

Ülkemizin dış politikasındaki yanlış tercihlerden kaynaklanıp siyasi gerilimlerle beslenen olağanüstü bir ortamda, diğer ülkelerle barışı ve karşılıklı saygıyı esas alan bir ilişki kurulmadığı sürece ülkemize ve İzmir’e gelen yabancı turist sayısını arttırmak mümkün olmayacaktır.

Gerçek durum bu olmakla birlikte, en azından bu sorunun, İzmir’deki turizmle ilgili tüm tarafları kapsayan katılımcı bir süreçte ele alınarak birlikte değerlendirilmesi, tanıtım kampanyalarını yapan bir kısım kişi ve kurumları belediye kaynakları ile gereksiz yere finanse etmek yerine daha etkin, kalıcı ve sürdürülebilir bir turizmin nasıl gerçekleşeceği konusunda kafa yorulması, bunu yaparken sadece İzmir’i değil; İzmir’in tarihi bileşeni olan tüm Ege Bölgesi’yle bölgedeki bütün turizm destinasyonlarınının işbirliği amacıyla bir araya getirilmesi, bu konuda temel politika ve stratejileri belirleyip planların yapılması, en aklı başında iş olacaktır.

En azından, uluslararası ilişki ve siyasette gerçekleşen ve gerçekleşmesi olası her türlü riske rağmen bu işbirliğinin gerçekleştirilmesi ve başarılması dileğiyle…

Halkın çarçur edilen parası…

Ali Rıza Avcan

Belediyelerin kurduğu ya da ortak olduğu şirketlere kuruluş aşamasında ya da sonrasında aktarılan kamu kaynakları dibi bilinmeyen bir kuyunun içinde çarçur edilmekte ve bu durum özel bir çabayla halkın denetiminden kaçırılmaktadır….

Bu durum sadece İzmir ve çevresinde değil; tüm ülkedeki bütün belediye şirketlerinde yaşanmakta, böylelikle genel bir yozlaşma ve yolsuzluğun ürünü olarak artık hepimizin kanıksadığı bir toplumsal gerçek haline dönüşmektedir.

Böylesine önemli bir kanıya neden ve nasıl vardın diye sorarsanız; ben de bunun türlü çeşitli nedenlerini anlatmaya başlayabilirim.

HD-keyhole

Her şeyden önce belediyelerin yapmak zorunda oldukları her bir kamu hizmeti için belediye dışında ayrıca bir şirket kurulma yoluna gidilmekte ve bizlerin devlete ya da belediyelere ödediği vergi ve harçlarla oluşan belediye bütçelerinden bu şirketlere sermaye payı olarak büyük miktarlarda paralar aktarılmakta, devamında ise bu sermaye payları gerçekleşen yıllık zararları karşılamak amacıyla devamlı olarak artırılmaktadır.

Örneğin şu an itibariyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ortak olduğu toplam 17 şirketin ödenmiş sermaye büyüklüğü 3.091.356.010.-TL’yı bulmakta olup, neredeyse belediyenin 4 milyar 950 milyon lira tutarındaki 2017 yılı bütçesinin üçte ikisine tekabül etmektedir.

Bu durum ayrıca, neredeyse her bir belediye hizmetinin karşılığında bir şirket kurulması suretiyle neredeyse tüm belediye hizmetlerinin özelleştirildiği anlamına gelmekte ve tüm belediyelerin şirketler kurarak ya da çok ortaklı özel şirketlere ortak olarak özelleştirmenin boyut ve derinliğini nasıl artırdığını net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin siyasi olarak temelden karşı olduğu taşeronlaşmayı gelişip güçlendirmek için her bir belediyenin ayrı bir şirket kurması ise bu işin başka bir trajik yönüdür. Taşeron işçi çalıştırma konusunda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde İzenerji A.Ş.’nin, Konak Belediyesi’nde Merbel A.Ş.’nin, Karşıyaka Belediyesi’nde de Kent A.Ş.’nin görevli olması ve taşeron işçilik ihalelerine bu şirketlerin katılması taşeron işçi çalıştırmama konusundaki siyasi niyetin CHP’nin en büyük ve önemli belediyelerinde nasıl samimiyetten uzak bir uygulamaya dönüştüğünün kanıtlarıdır.

Buna ek olarak, son 2-3 yıldır belediyeye ait kamu kaynakları, belediye meclisinden karar alınarak ya da alınmayarak birtakım işadamlarının ortak olduğu çok ortaklı şirketlere aktarılmakta; böylelikle kamu kaynaklarının özel şahıs ya da kurumların menfaatleri doğrultusunda kullanılması sağlanmaktadır. 2016 yılında 3 Milyon liranın belediye meclisi kararıyla Tarkem A.Ş.’ne, 2017 yılında da 12 Milyon liranın belediye meclisi kararı aranmaksızın Tetusa A.Ş.’ne aktarılmış olması bu durumun en iyi örnekleridir.

Ayrıca bu şirketlerin her yıl yaptıkları kar ya da zararlarla bilançoları ve çalıştırdıkları personel sayıları gibi önemli bilgiler halka açıklanmamaktadır. Yasal bir zorunluluk olmamakla birlikte belediyeye ait faaliyet raporlarında bu şirketler için sadece yaptıkları hizmetler anlatılmakta; ama örneğin İzfaş A.Ş.’nin geçen yılki İzmir Uluslararası Fuarı için Folkart’tan temin ettiği sponsorluk katkısı gibi bilgiler hiçbir şekilde kamuoyu ile paylaşılmamaktadır.

Çoğu kez şirketlerle ilgili bir takım bilgileri Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde sorduğumuzda, bu şirketler kanun kapsamında oldukları ve bilgileri “ticari sır” niteliğinde olmadığı halde ya kanun kapsamında olmadıkları ya da “ticari sırları” veremeyecekleri gerekçesiyle bu sorular yanıtlanmamaktadır. 

MW-CX277_opaque_20141023142936_ZH

Ayrıca bu şirketlerle ilgili tüm bilgiler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elinde olduğu halde bu şirketlerin ayrı bir kamu tüzel kişiliği olduğu gerekçesiyle sorular yanıtlanmamakta, bu tür soruların şirketlere sorulması istenmektedir.

Ama bu şirketlerin bir kısmı mevcut olmakla birlikte, örneğin Hilton İzmir Oteli’ne kiralanan gayrimenkul nedeniyle ortak olunan İzmir Enternasyonal Otelcilik A.Ş.’ne nasıl ulaşılacağı, bu şirket hakkında nasıl bilgi alınacağı, bu şirketteki belediye hissesinin akıbeti konusunda kimin bilgi vereceği bilinmemektedir.

Kamuya ait tüm bilgilerin hiç bir yasal gerekçenin arkasına sığınmadan kamuoyuna açıklanması doğru ve ahlaki bir davranış olduğu halde bu şirketlerin durumunu açık bir şekilde ortaya koyan bilgiler, Türk Ticaret Kanunu ile diğer şirketlere tanınan ayrıcalıklardan yararlanılarak halktan kaçırılmakta, şirketlerin İnternet sayfalarında yayınlanmamakta; hatta belediye meclisi üyelerine bile yeterli düzeyde bilgi verilmemektedir.

Ayrıca ne hikmetse çoğu şirketin bağımsız denetimi, İzmir’de bu işi yapabilecek şirketler olduğu halde İstanbul’daki bir şirkete yaptırılmakta ve bunun nedeni de açıklanmamaktadır.

Bu anlamda belediye şirketleri kapalı bir kutu gibi halktan kaçırılmakta ve bu yanlış tutum hem belediyenin  hem de belediyeyi elinde bulunduran Cumhuriyet Halk Partisi’nin itibarına zarar vermektedir.

hqdefault

Çünkü şirketlerle ilgili en temel ve küçük bir bilginin bile halktan, kamuoyundan saklanması, bunun için akla hayale gelmeyen bürokratik kurnazlıkların yapılması işin arkasında gizlenen, saklanan bir şeyler olduğu şeklindeki kaygılarımızı; hatta kuşkularımızı doğrulamaktadır. Böylelikle belediye yönetimi kendi kendine zarar vermekte, adeta kendi kuyusunu kendisi kazmaktadır.

Bu durum karşısında, kamuoyunda oluşan kuşku, şüphe ve güvensizliği besleyen en önemli nedenin bilgi eksikliği ve bilgiye ulaşım hakkını engelleme olduğunu hatırlatarak, bu konuda başa gelebilecek en iyi şeyde bile bu tutum ve davranışı sürdürmekte ısrar eden belediye yöneticilerinin sorumlu olacağını ifade etmek isteriz.

Yanlışlardan yanlış beğen – Yanlış 3

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana sürdürülmekte olan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin tanıtımı amacıyla gerek belediyenin hazırladığı haber bültenlerinde gerekse belediye bültenlerini birebir kullanarak haber yazıp yorum yapan gazetecilerin dile getirip tekrarladıkları yanlışları bir bir ortaya koymaya devam ediyoruz.

Bu çerçevede bugün dile getireceğimiz üçüncü önemli yanlış, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından “sözleşmeli üretim” yöntemi ile alım yapılan kooperatiflerin; dolayısıyla İzmir’deki kooperatiflerin gösterdiği gelişmeyle ilgili olduğu için hem yazılıp söylenenleri hem de bu işin doğru olan yanlarını anlatmaya çalışacağız:

YANLIŞ 3

Bunlar da kooperatifçilikdeki büyümenin rakamları

Kırsalda üretim yapan küçük ölçekli aile işletmelerinin üretime devam etmesini sağlamak amacıyla tarımsal kalkınma koopreratiflerini ve üretici birliklerini destekleyen İzmir Büyükşehir Belediyesi, bu anlamda da önemli bir başarı sağladı. İzmir’in yerel yönetimi “Süt Kuzusu” projesi ile dağıttığı sütü, ihtiyaçlı ailelere dağıtılan gıda paketlerine konulan ürünleri (peynir, lor, kaşar, zeytin yağı, bal vb.), park ve bahçeler için fidan, fide, çiçek ihtiyacını ve kırsalda üreticiye dağıttığı meyve fidanlarını 2007 yılından beri üretici kooperatiflerinden karşılıyor. İlk kez İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin uyguladığı “Sözleşmeli Üretim” modeli üreticinin ürününe alım garantisi sağlarken, kooperatiflerin alt yapılarını ve üretim tekniklerini geliştirip üretim kapasitelerini de arttırdı.

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2007 yılından bugüne kadar işbirliği içerisinde olduğu ve sözleşmeli üretimde alım yaptığı Tire Süt Kooperatifi, Bayındır Çiçekçilik Kooperatifi, Bademli Fidancılık Kooperatifi, İğdeli Tarımsal Kalkınma Kooperatifi ve Bademler Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’ne toplamda 263 milyon 400 bin TL. ödeme yaptı.

İzmir’deki üretici kooperatiflerinin üye sayılarında yüzde 161 oranında artış yaşanırken, kooperatiflerdeki çalışan sayısı ise yüze 616 oranında arttı.

Büyükşehir Belediyesinin desteklediği kooperatiflerin toplam ürün yelpazesinde yüze 225 büyüme sağlandı.

Sözleşmeli alım yapılan kooperatiflerin 2007 yılı toplam cirosu ile 2016 yılı toplam cirosu arasındaki artış oranı ise yüze 658 olarak gerçekleşti. Bayındır ilçesinde yıllara göre süs bitkileri üretimine başlayan işletme sayılarına baktığımızda, 1990 öncesinden 2010 yılına kadar 20 yıldan fazla sürede 419 işletme faaliyete geçti. 2010-2015 yılları arasındaki 5 yılda ise 314 yeni işletme kuruldu.

İzmir büyüyor

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin destekleriyle tarım sektöründe yakalanan ivme, rakamlara da çok açık bir şekilde yansıyor. İşte İzmir’in yerel yönetiminin tarıma yaptığı katkının sonuçlarını yansıtan iki çarpıcı örnek:

Türkiye’de tarım sektörü 2002-2014 yılları arasında yüzde 2,1 oranında büyürken, İzmir’de bu büyüme yüzde 5,3 olarak gerçekleşti.

Son 10 yılda Türkiye’deki süt üretimi yüzde 150 artarken, bu rakam İzmir’de yüzde 240’a, sadece Tire ilçesi özelinde ise yüzde 440’a ulaştı.”

Kaynak: İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Tarımda İzmir Mucizesi” başlıklı 27 Haziran 2017 tarihli haber bülteni.

Aynı ifadelere kelimesi kelimesine aynı olmak ve üzerine herhangi bir yeni bilgi ilave edilmemek suretiyle, Ali Ekber Yıldırım tarafından yazılıp Dünya Gazetesi’nin 6 Temmuz 2017 tarihli nüshasında yer alan “Tarımda ithalatın alternatifi, İzmir Modeli” isimli makalede de yer verilmiştir.

DOĞRU 3

Bu anlatımda yer alan yanlışlara verilecek doğru yanıt ya da uyarıları ise şu şekilde sıralayabiliriz:

A. Sözleşmeli Üretim” modeli ilk kez İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından değil, 2006 yılında kabul edilen 5488 sayılı Tarım Kanunu uyarınca resmiyet kazanmış ve ülkedeki ya da bölgedeki yerli ve yabancı şirket tarafından uygulanmaya başlamıştır.

Bilindiği üzere “Sözleşmeli Üretim” kavramı, küresel sermayenin uluslararası kuruluşları olan Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Örgütü (UN-FAO) gibi kuruluşlarının, 2001 tarihli Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı uyarınca düzenlettikleri 18.04.2006 tarih, 5488 sayılı Tarım Kanunu’nun “Tanımlar“la ilgili 3. maddesinin (h) fıkrasında; “üretici ve yetiştiriciler ile diğer gerçek ve tüzel kişilerin karşılıklı menfaat esaslarına dayalı yazılı akitlerle üretilen tarımsal üretim şekli” olarak tanımlanmıştır.

Ayrıca aynı kanunun “Sözleşmeli Üretim” başlıklı 13. maddesindeki hükümlerle düzenlenmiştir:

Madde 13 – Bakanlık, tarım sektöründe sözleşmeli üretimin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için gerekli düzenlemeleri yapar. Sözleşmeli üretimi özendirmek üzere üreticiler bu Kanunla belirtilen desteklerin verilmesinde öncelik tanınır.

Ardından hızını alamayan Tarım, Gıda ve Hayvancılık Bakanlığı hazırladığı  metni, “Sözleşmeli Üretim İle İlgili Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” adıyla 26.04.2008 tarih, 26858 sayılı Resmi Gazete’de yayınlayarak yürürlüğe koymuştur.

Ancak “sözleşmeli üretim”le ilgili hukuki düzenlemelerin 2006-2008 döneminde gerçekleştirilmiş olması, bu tür bir üretim ilişkisinin bu tarihlerden önce hiç uygulanmadığı anlamına da gelmez. Nitekim İzmir’in Kemalpaşası’nı, oradaki Kütaş fabrikası hakkında bilgisi olanlar ya da Avrupalı firmaların 2000’li yılların başından bu yana Kemalpaşa’nın meşhur Napolyon kirazı için üreticilerle bu tür sözleşmeler yaptığını bilenler, köylüyü zaman içinde proterleştirecek bu uygulamanın İzmir ve çevresinde yaygın bir şekilde uygulandığını, sanırım en kısa sürede bu metni yazanlara ayrıntısıyla anlatacaktır.

Bu anlamda, Korkut Boratav, Erdinç Yeldan, Çağlar Keyder, Zafer YenalGökhan Günaydın, Necdet Oral ve Nevzat Evrim Önal gibi aklı başında yurtsever bilim insanlarıyla uzmanların Türkiye’deki köylülüğün sonunu getirecek yöntem olarak gördükleri “sözleşmeli üretim“in ilk kez kendileri tarafından uygulandığını ifade etmek bir belediye için; özellikle de CHP’li bir belediye için bir övünç nedeni değil, doğrudan doğruya bir utanç kaynağıdır.

Kooperatif 001

B. Bayındır, Ödemiş, Tire ve Urla ilçelerinde faaliyet gösteren beş ayrı, sayıları ve ortak sayıları her geçen gün azalan kooperatiflerin arasında yer alan beş kooperatif olup bunların dışında kalan tarımsal amaçlı üretici kooperatiflerinin bu alımlardan bir menfaati olmamıştır.

İlhan Tekeli tarafından düzenlenmiş olan  Haziran 2016 tarihi “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli raporda, 2014 yılı itibariyle İzmir’deki tarımsal amaçlı kooperatiflerin sayısı 163, sulama kooperatiflerinin sayısı 100, su ürünleri kooperatiflerinin sayısı 47, faal kooperatif birliği sayısı 4, ortak sayısı 92.909, yetiştirici birliği sayısı 3 ve üretici birliği sayısının da 28 olduğu belirtilmektedir. (1)

Ayrıca Gümrük ve Ticaret Bakanlığı verilerine göre İzmir’deki tüm kooperatiflerin sayısı 2014 yılında 449 iken bu sayı 2015 yılında 426’ya inmiş;  ortak sayıları da 2014 yılında 102.582 iken 2015 yılında 98.091 olmuştur. Bu istatistik verileri içinde  kooperatif türlerine göre bir ayrım yapılmadığından; ayrıca bu verilere Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı tarımsal amaçlı kooperatiflerle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na ait yapı kooperatifleri dahil edilmediğinden bakanlık ya da TUİK verilerine göre İzmir’de türlerine göre kaç adet kooperatif olduğu güvenilir ve geçerli bir şekilde bilinememektedir.

Durum bu olmakla birlikte, binlerce kooperatife sahip, en azından İlhan Tekeli‘nin ifade ettiğine göre 2014 yılı itibariyle 163 adet tarımsal amaçlı kooperatifin bulunduğu İzmir’de, süt, yoğurt, peynir, fidan, çiçek, zeytinyağı gibi sosyal amaçlı alımlar nedeniyle hangi ölçüye göre belirlendiği bilinmeyen bu beş kooperatif üzerinden bir başarı öyküsünün yazılmış olması yanıltıcı ve yadırgatıcıdır.

Hele ki bu kooperatiflerin, Bayındır, Ödemiş ve Tire gibi CHP’nin son yıllarda zorlandığı; hatta seçim kaybettiği ilçelerde faaliyette bulunuyor olması da hem belediye hizmetlerinin tarafsızlığı hem de yapılan siyasi tercihler ve bu tercihlerin olumsuz sonuçları açısından oldukça düşündürücüdür.

C. 2014 yılından bu yana yapılan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin ulaştığı başarı, verilen desteklerle doğal olarak gelişen, daha doğrusu gelişmesi beklenen bazı kooperatiflerin ortak ve üretim sayılarındaki artışlar üzerinden değil; tüm İzmir’e ya da en azından kooperatiflerin bulunduğu ilçelere ait resmi tarımsal kalkınma kriterler ve istatistikleri üzerinden ölçülmeli, “Son 10 yılda Türkiye’deki süt üretimi yüzde 150 artarken, bu rakam İzmir’de yüzde 240’a, sadece Tire ilçesi özelinde ise yüzde 440’a ulaştı.” gibi yalan yanlış bilgilere başvurulmamalıdır. 

Bu tür konulardaki başarının kriteri, onca kooperatif arasından hangi gerekçe ile seçtiğiniz kooperatifin tek başına gösterdiği başarı üzerinden değil; bu hizmetlerin yöneldiği İzmir geneli ya da o ilçenin özelindeki istatistikler üzerinden belirlenir.

Örneğin, sütü, sütten yapılan yoğurdu, peyniri, ayranı eğer Tire’deki bir kooperatiften alıyorsanız bunun başarı ölçüsü, o seçimi yaparak ihya ettiğiniz kooperatif üzerinden değil İzmir’in ya da Tire’nin ürettiği süt ve süt ürünleri miktarındaki artışlar olmalıdır.

Şayet bu başarıyı belediyenin “İzmir’de süt üretimi yüzde 240’a, sadece Tire ilçesi özelinde ise yüzde 440’a ulaştı” iddiası üzerinden araştıracak olursak; 2007 yılından bu yana yapılacak sosyal yardımlar için süt ve süt ürünleri alımlarının yapıldığı Tire ilçesi ve Sınırlı Sorumlu Tire Süt Mahsulleri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi örneği üzerinden örneklemeye kalkarsak, aşağıdaki tablo ve grafiklere bakmamız bize oldukça önemli bilgiler verecektir.

Türkiye, İzmir ve İlçeleri Süt Üretimi Tablo 2007-2016Türkiye, İzmir ve Tire Süt Üretim Grafiği 2007-2016

Bu tablo ve grafiklerin incelenmesinden de görüleceği gibi, ilk tabloda 10 yıllık 2007-2016 döneminde Türkiye, İzmir ve Tire ilçesindeki süt üretimi artışlarını görmemiz mümkündür. Buna göre 2007-2016 döneminde ülkemizdeki süt üretiminin 2007 yılını (100) kabul edersek Türkiye İstatistik Kurumu ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın İzmir İl Müdürlüğü verilerine göre 2016 yılı itibariyle % 49,95; İzmir’deki süt üretiminin % 57,82; Tire’deki süt üretiminin de 73,04 oranında arttığını görürüz. 

Hazırladığımız grafikte de görüleceği üzere, Tire’deki süt üretimi artışı İzmir ve Türkiye ortalamalarının üstünde olmakla birlikte; bu artışı miktar olarak daha fazla süt üreten Ödemiş ilçesindeki % 111,64 oranındaki artışla mukayese ettiğimizde durumun hiç de söylendiği ya da yazıldığı gibi olmadığı ortaya çıkacaktır.

Tümüyle Türkiye İstatistik Kurumu ile İzmir Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü’nün resmi istatistikleri dikkate alınarak hazırlanan bu verilere göre, Tire ilçesinde, dolayısıyla da bu ilçenin en büyük kooperatifi olan Sınırlı Sorumlu Tire Süt Mahsulleri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’nde İzmir ve Türkiye ölçeğine göre daha fazla süt üretilmiş olmakla birlikte, bu artışlar hiçbir zaman iddia edildiği boyutlarda olmamıştır.

D. 2014 yılından bu yana beş ayrı kooperatiften yapılan mal alımlarının sadece o kooperatiflerin ortak, üretim miktarı ve üretim yelpazesi üzerinden değil; aynı zamanda o kooperatiflerin demokratik ve katılımcı yapılanmaları açısından değerlendirilmesi gerekir. 

Alımların yapıldığı kooperatiflerin gerek bu alımlar öncesinde gerekse sonrasında nasıl demokratik ve katılımcı bir özelliğe sahip olduğu ya da bu konuda nasıl bir gelişme gösterdiği de şimdilik bilinmemektedir.

Çünkü her şeyden önce bu kooperatiflere ait İnternet sayfalarına baktığınızda kooperatiflerin ortaklık yapısına, yönetim şekline, mali performansına, bilanço, kar-zarar durumlarına, kurdukları şirketlere ilişkin herhangi resmi bir bilgiye ulaşamıyoruz. Hatta kaç adet ortağa sahip olduğunu bile öğrenemiyorsunuz. Sadece “yaklaşık şu kadar ortağa sahibiz” gibi genel geçer ifadeleri görebiliyorsunuz.

Ayrıca, kooperatiflerle ilgili bilimsel literatürde sıkça söylendiği gibi bu kooperatiflerin gerçekten demokratik, katılımcı, şeffaf, hesap verebilir bir yapıya mı yoksa giderek çok ortaklı bir şirkete mi dönüştüklerini anlayamıyorsunuz.

Ödemiş ve Tire çevresindeki üreticilerden, çiftçilerden, kooperatif ortaklarından; hatta yerel siyasetçilerden öğrendiklerimiz de bu kuşkularımızı doğruluyor.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı ise kooperatiflere devamlı daha çok ortağa sahip olmalarını, birleşip büyümelerini öneriyor. Bunun dışında önerdiği bir politika ve strateji ya da model yok. 

Oysa vakit artık “birleşip büyüyün” demek için çok geç. Neo-liberal kapitalizmin bu çağında artık eskinin o demokratik kooperatiflerinden söz etmek, çareyi birleşip büyümekte bulmak pek mümkün değil. Çünkü artık kooperatifler de kapitalizmin beklenti ya da zorlamalarıyla değişip dönüşüp paylarına düşeni alıyorlar. Yapılanmaları, işleyişleri ve piyasa içindeki rekabetçi konumlarıyla adeta kooperatif olmaktan çıkıp çok ortaklı şirketlere, hatta holdinglere dönüşüyorlar. Birçok önemli işi kooperatif içinde yapmaktan vazgeçip kurdukları şirketler eliyle yürütmeyi alışkanlık haline getiriyorlar. Ömürleri ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi gibi büyük kurumların bir anlamda sübvansiyon anlamına gelen koruyucu, kollayıcı ve siyasi anlamda sonuç almayı hedefleyen destekleriyle bir süre daha devam ediyor. Desteklenmeyenler ise resmi istatistiklerin de söylediği gibi yavaş yavaş ömürlerini doldurup dağılıyor, yok oluyorlar….

Verimlilik 001

Evet, nerede kalmıştık?

Köylülüğü bitirmenin en iyi yöntemi olan “Sözleşmeli üretim“le yapılan alışverişler acaba hem köylülüğü hem de kooperatifçiliği mi öldürüyor, ne dersiniz?

E. Ayrıca “Türkiye’de tarım sektörü 2002-2014 yılları arasında yüzde 2,1 oranında büyürken, İzmir’de bu büyüme yüzde 5,3 olarak gerçekleşti” şeklindeki yanlış değerlendirmede kullanılan “tarım sektörünün büyümesi” ile neyin anlatılmak istendiği ve bu istatistiklerin hangi kaynaktan alındığı da açıklanmalıdır. 

Çünkü gıda, tarım ve hayvancılıkla ilgili resmi istatistikleri hazırlayan Türkiye İstatistik Kurumu ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı gibi kurumlar “tarım sektörünün büyümesi” gibi bir veri değeri kullanmayıp; tarım sektörünün büyümesini ortaya koyacak kriter ya da veri olarak bitkisel ve hayvansal üretim miktarları, üretim değeri, tarımsal işgücü kullanımı, istihdam, tarımsal katma değer, işgücü ve arazi verimliği gibi farklı veri setlerini kullanmaktadır.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin her yıl yayınladığı tarım raporlarıyla Ziraat Mühendisleri Odası eski genel Başkanı Gökhan Günaydın‘ın 2006 yılında yazdığı “Türkiye Tarım Sektörü” başlıklı makalede de görüleceği gibi, tarım sektörünün gelişimi bu şekilde değil; değişik veri setleri ya da değişkenler üzerinde ifade edilmektedir. (2)

O nedenle ifade edilen bu “tarım sektörü büyüme oranı” ile neyin anlatılmak istendiği ve bu verilerin hangi güvenilir kaynaktan alındığı bir an önce açıklanmalı ya da bu şekilde güvenilir ve geçerli olmayan yanlış veriler üzerinden halkın kandırılması eyleminden vazgeçilmelidir.


(1) Tekeli, İlhan (2016) “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi“, s.72

(2) Günaydın, Gökhan (2006) “Türkiye Tarım Sektörü“, Tarım ve Mühendislik, Sayı: 76-77, 2006

Bunun neresi “nostaljik”?

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir kitapta, tarlada, pazarda ya da manavda elleyip koklayıp aldığımız sebze ve meyveleri uzun bir süredir marketlerde elleyip koklamadan, sadece paketlenmiş görünümlerine ve etiketlerine bakarak aldığımız; bu nedenle insanla doğa arasındaki ilişkinin esaslı bir şekilde koptuğu, gıda güvenliği gerekçesiyle doğaya ve onun ürünlerine yabancılaştığımız için artık onların koku ve tatlarıyla ilgilenmediğimiz ifade ediliyordu.

Evet, hepimiz aynı şeyi yapıyoruz. Çünkü o paketlenerek yalıtılmış sebze ve meyvelerin eskisi gibi kokmadığını, hormon takviyesi ve genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) nedeniyle artık eskisi gibi olmadıklarını biliyor, o nedenle de ellemeye ya da koklamaya kalkmıyoruz.

Aslında buna benzer bir duyguyu içinde yaşadığımız ya da çalıştığımız mekânlarla kullandığımız nesnelerle kurmuş olduğumuz ilişkilerde de yaşıyoruz.

Geçen hafta Dokuz Eylül Üniversitesi’nin Buca Kaynaklar’daki yerleşkesini ziyaret edip yapı teknolojisinin son ürünleriyle yapılmış bir binada yemek yerken, bu tür binalarda, eski yapılarda olduğu gibi belleğimin bir köşesine koyup götüreceğim farklı bir şey bulamadığımı, yapı ve iç mekânlarıyla özel bir ilişki kuramadığımı söylediğimde, görüştüğüm akademisyen arkadaşlarım kendilerinin de aynı şeyi hissettiklerini ifade ettiler.

Sanırım, insan ve içinde bulunduğu mekân ile ilişkisinin fazla sorgulanmaması, çağdaş yapı teknolojisinin mimarları bir örnek yapılaşmaya zorlaması ya da bu tür yapı mimarisinin standartlaşması gibi nedenlerle -ne yazık ki- bütün alışveriş ve eğitim mekânlarıyla diğer binaların beş aşağı beş yukarı birbirine benzemesine yol açtı.

Aynı duyguyu geçen akşam güzel tramvay görselleri bulmak amacıyla yaptığım İnternet taramasında da yaşadım. Çünkü, son yıllarda hem ülkemiz hem de dünya kentlerindeki tramvay yatırımlarında kullanılan Japonya, Kore ya da Çin kökenli tramvay vagonlarının beş aşağı beş yukarı çoğunlukla birbirine benzediğini, sadece ufak tefek değişiklikler ya da farklı renk seçimleri nedeniyle birbirlerinden ayrıldıklarını fark ettim. Hatta bu benzerlik öyle durumlara varıyordu ki, İstanbul ya da İzmir’de kullanılan tramvayların şekli ve rengi bile tıpatıp birbirini andırıyordu. O nedenle fotoğrafın kaynağına gitmediğim sürece o tramvayın hangi kentte olduğunu anlayamıyordum.

İstanbul Tramvay
İstanbul Tramvayı
Karşıyaka Tramvay
İzmir, Karşıyaka Tramvayı
Kocaeli Tramvay
Kocaeli Tramvayı
Konya Tramvay
Konya Tramvayı
Sakarya Tramvay
Sakarya, Adapazarı Tramvayı
Samsun Tramvay
Samsun Tramvayı
Gaziantep Tramvay
Gaziantep Tramvayı
Bursa Tramvay
Bursa Tramvayı

Yani, tramvayların şekli ve renklerinde o kente ve kimliğine dair bir iz, özel bir farklılık bulamıyordunuz. Çünkü hepsi, belki de aynı firmanın aynı fabrikasının aynı tezgahından çıkarak uygarlığın beşiği olan kadim kentlerimizde pahalı bir oyuncak olarak yerlerini bulmuşlardı.

Oysa bize yapılacak tramvayın nostaljik olacağını, bizlerdeki geçmişe ait duyguların ortaya çıkacağını söylemişlerdi. Bunu demeçlerinde, belediye bültenlerinde ve gazete haberlerinde üstüne basa basa dile getirmişlerdi.

İlk günden itibaren gördüğüm ve bindiğim bütün tramvay katarları bende, biraz dolgunca yapılmış ve yavaş giden otobüs çağrışımları yaptı. Hatta sadece otobüse değil metro ya da banliyö vagonlarına da benziyorlardı. Ayrıca tramvayların tasarımı konusunda söyleştiğim tanıdıklarım da aynı şeyleri söyleyip hayal kırıklığı yaşadıklarını ifade ediyorlardı.

Oysa, aşağıdaki fotoğraflarda da göreceğiniz gibi İstanbul’un, Bursa’nın, San Francisco’nun, Lizbon’un eski tramvayları hep kendine özgü ve içinde bulunduğu kente ait özellikleri yansıtan tramvaylardı. Kimisi iklime göre yanları açık, kimisi duvar yazılarıyla süslenmiş, cıvıl cıvıl, insanlarda “iyi ki ben bu tramvaya bindim” duygusu yaratabilecek “biricik” tramvaylardı.

Budapeşte Tramvay
Budapeşte Tramvayı
Historical electrical tram
Johannesburg, Güney Afrika Tramvayı
İstanbul Tarihi Tramvay 001
İstanbul Tramvayı
Hong Kong Tramvay
Hong Kong Tramvayı
Lizbon Tramvayı
Lizbon Tramvayı
Exposición
San Francisco Tramvayı
San Francisco Tramvay 002
San Francisco Tramvayı

Aynen metroda, İZBAN’da ya da birer tost makinesine benzettiğim yeni gemilerde ve son oyuncağımız olan tramvayda kendinize ait bir şey, bir duygu, bir aidiyet hissediyor musunuz? Onları eskinin atlı tramvayları, Voroşilov otobüsleri ya da “bozynuzlular“ı gibi kendinize ait hissediyor musunuz? Onlar bu halleriyle belleğinizde bir yer ediniyorlar mı?

Atlı Tramvay - İzmir
İzmir Atlı Tramvayı
Karşıyaka Tramvayı 001
Karşıyaka Tramvayı

Yoksa dünyanın her hangi bir ülkesinde ya da her hangi kentinde kullanılan bu araçları, özünde bizlerden bir şeyleri taşımayan, bize ait olmayan, çağdaş teknolojinin birörnekleştirip aynılaştırdığı standart ve kimliksiz elektrikli oyuncaklar gibi mi hissediyorsunuz?

Tramvayların nostaljik olacak diye eskisi gibi atlı olmasını istemiyoruz ama “Tasarım Kenti İzmir” olarak lanse edilen bir kentte; yakın bir zamanda “Tasarımın başkenti” olacağı söylenen bir kentte kullandığımız gemilerde, metrolarda, tramvaylarda İzmir’e ait bir özelliğin, onu dünyada “biricik” yapan özgün bir özelliğin bulunmasını; böylelikle mekân ve nesnelerle onları kullanan insanlar arasında kolay, sağlıklı, doğru ve belleklerde yer edinecek özel bir ilişkinin kurulmasını istiyoruz.

 

Çiğli Tramvayı… (2)

Ali Rıza Avcan

Yazı dizimizin ilk bölümünde ÇED raporu İzmir Valiliği tarafından onaylanan Çiğli Tramvayı hakkında bilgiler vererek bu hatta taşınması muhtemel yolcu sayısı ile ilgili analiz ve hesaplamaların yapılmayışı nedeniyle bu projenin yanlış bir proje olduğunu ifade etmeye çalışmıştık.

Bugünkü yazıda ise bu tramvay hattının yapılış gerekçelerini belirleyip tartışmaya çalışacağız.

Hatırlayacağınız üzere Karşıyaka tramvayı ile ilgili haberler ve yaşanan tartışmalar sırasında bu hattın kendisini besleyecek bir yolcu kapasitesine sahip olmadığı açık bir şekilde görüldü. Özellikle Karşıyaka İskelesi ile Alaybey arasındaki “ölü” hattın varlığı, kişi başına düşen özel araç sayısının 2 ilâ 3 arasında değiştiği Atakent ve Mavişehir mahallelerindeki halkın sabah ve akşam saatleri dışında bu hatta ilgi göstermemesi, Karşıyaka tramvay hattı inşaatının başladığı tarihten itibaren bu hattın yolcu sayısı bakımından daha verimli bir hatla beslenmesi gerektiğini ortaya koydu. Nitekim, henüz inşaat devam ederken bizzat belediye başkanının ağzından bu hatta Çiğli hattının ekleneceğini duymaya başladık.

Karşıyaka tramvayının işletmeye alındığı tarihten kısa bir süre sonra Çiğli tramvayı projesinin hazırlandığı ve bununla ilgili ÇED raporunun İzmir Valiliği tarafından onaylandığı haberlerini duyduk.

Söz konusu raporu okuduğumuzda ise, bu hattın daha çok Atatürk Organize Sanayi Bölgesi ile Katip Çelebi Üniversitesi’ne ve yeni açılan Çiğli Bölge Hastanesi’ne gidip gelenler için düşünüldüğünü öğrendik.

Bu hesaba göre, Çiğli tramvayının güzergahındaki Mavişehir mahallesinin 2017 yılı verilerine göre 13.706 olan nüfusuyla Çiğli ilçesi sınırları içindeki Yenimahalle’nin 8.088, Küçük Çiğli mahallesinin 17.945 olan nüfusunu, yine aynı yıl verilerine göre 7.070 öğrenciye sahip olan Katip Çelebi Üniversitesi’ni ve 6.240.000 metrekarelik bir alanda faaliyette bulunan Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ndeki fabrikalarda çalışanlarının hedeflendiği anlaşılıyor.

Ancak bu projenin hazırlanması öncesinde, bu mahallelere ve üniversite, hastane ve sanayi bölgesi gibi çekim merkezlerine gelip gidecek insanların nerelerden gelip nerelere gittikleri hususunun ayrıntılı bir şekilde araştırılıp analiz  edilmediği için bu mahallerde oturanların ya da bu çekim merkezlerine gelip gidenlerden ne kadarının bu tramvay hattından yararlanacağı; ayrıca Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nde çalışanların yararlandığı servislerin ne kadar yolcu taşıdığı, bu hattın yapılması durumunda servislerin kullanımından vazgeçilip vazgeçilemeyeceği -ne yazık ki- henüz bilinmemektedir.

Aynen Konak ve Karşıyaka tramvay hattı projelerinde yapıldığı gibi…

Örneğin Atatürk Organize Bölgesi’ne ulaşımı sağlayan 4 ESHOT hattından 1’inin (227) Bostanlı İskele’den, 1’inin (817) Çiğli İZBAN İstasyonu yanındaki Çiğli Aktarma Merkezi’nden hareket etmekle birlikte; (149) nolu otobüs hattının Kaklıç’tan, (751) nolu otobüs hattının Sasalı’dan hareket ettiği dikkate alındığında Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ne gelenlerin çoğunluğunu Kaklıç ve Sasalı’dan; yani yapılacak tramvay hattının tam aksi yönünden gelmeleri nedeniyle bu hattı kullanmayacakları ortaya çıkmaktadır. Nitekim Bostanlı İskele’den kalkan (227) nolu hat otobüsünün taşıdığı yolcu sayısı dikkate alındığında, bu hattaki otobüslerin kaldırılarak yerine daha pahalıya mal olacak tramvayın konulmasının gerekçesi anlaşılmamaktadır.

Evet, Karşıyaka hattına eklenen bu hattın uç noktalarında Atatürk Organize Sanayi Bölgesi, Çiğli Bölge Hastanesi ve Katip Çelebi Üniversitesi gibi çekim merkezlerinin olması, birleştirileceği Karşıyaka hattının diğer ucunda da Bostanlı İskele, Karşıyaka İskele gibi daha fazla yolcuyu barındıran noktaların olması nedeniyle Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ne, Katip Çelebi Üniversitesi’ne ve Çiğli Bölge Hastanesi’ne gitmek isteyen Karşıyakalıların buralara eskisinden daha kolay ulaşabilecekleri bilinmekle birlikte; trafik yoğunluğu açısından sorunlu olmayan bu hatlardaki bize göre yeterli olan otobüs sayısının şayet bir yetersizlik ya da talep söz konusu ise arttırılması ya da yeni hatlar açılarak geliştirilmesi mümkünken niye daha pahalı bir yatırım türü olan tramvay hattının açılmasına karar verilmiştir? İşte henüz bu önemli soruya kimse ikna edici bir yanıtı verememektedir. 

Oysa bu işin uzmanları, iki nokta arasındaki toplu ulaşımda tür seçiminin değil, kapasite seçiminin önemli olduğunu söyleyip belirlenen kapasiteye göre yapılacak tür seçiminde maliyetin önemli bir unsur olduğuna işaret ediyorlar.

Çünkü İstanbul, Kayseri, Eskişehir, Antalya ve Samsun’da şimdiye kadar yapılan tramvay projelerinin maliyetlerini dikkate alıp bir ortalama bulmaya kalktığımızda bunun kilometre başına 12,2 Milyon Dolar olduğunu, otobüsle ya da metrobüsle yapılacak toplu ulaşımın ise çok daha ucuz olduğunu söylüyorlar. 

O nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu hattaki yolcu kapasitesi ile ilgili herhangi bir inceleme, analiz ve değerlendirme yapmadan ve bu hatta otobüs mü yoksa tramvay mı işletmenin daha doğru olacağını tartışmadan daha pahalı bir oyuncak olan tramvaydan yana karar vermiş olmasını yadırgıyor ve doğru bulmuyoruz.

Ayrıca kentin başka bölgelerinde; örneğin Halkapınar-Otobüs Terminali hattında metro ya da tramvay yapmak varken, kentin mevcut ihtiyaç ve öncelikleri açısından daha gerilerden gelen ve İZBAN hattına paralel bir şekilde yapılacak Çiğli tramvay hattının yapılmasını stratejik bulmuyor, bu tür yatırım kararlarında kentin genelindeki tüm ulaşım sorunlarının önceliklendirilmesi ve yatırım kararlarının bu öncelikler göz önünde bulundurularak alınması gerektiğini düşünüyoruz.  

????????? - ???????!

Bütün bu değerlendirme ve düşünceler sonrasında da, Çiğli tramvay hattı acaba yolcu kapasitesi açısından cılız kalan Karşıyaka tramvay hattını desteklemek, onun işletme masraflarını azaltmak için mi yapılıyor diye sormadan da edemiyoruz.