Yeniden İzmir-Deniz Projesi…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta sonu İyi Tasarım İzmir-2 etkinlikleri kapsamında düzenlenen “İzmir Deniz Projesi” Bir Değerlendirme isimli söyleşiyi izledim.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Akdeniz Akademisi tarafından Kültürpark Fuar Alanı’nın 1 No’lu Holü’nde gerçekleştirilen bu söyleşide dinleyicilerin oturması amacıyla serpiştirilmiş yumuşak döşekler keyifli bir görünüm yaratmakla birlikte oldukça yüksekte olması nedeniyle konuşmacı ile dinleyici arasında eşitsiz bir ilişki kuran platform ve salonun kötü akustiği “iyi tasarım” adı verilen organizasyonun gözüme çarpan “kötü tasarım”larından biriydi. O nedenle de yer yer konuşmacıların ya da soru soran dinleyicilerin ne demek istediğini anlamadığımız anlar oldu.

Bir Cumartesi günü yapılan bu etkinliğe katılan dinleyici/izleyici sayısının 15-20 civarında olması ise oldukça uzun bir süre her türlü olanağın kullanılması suretiyle yapılan duyuruların sonuç açısından pek etkili olmadığının göstergesiydi.

22729015_447457192314859_3475495767035628497_n

Söyleşinin konuşmacıları basılı programa göre projenin Mavişehir-Alaybey Tersanesi etabı tasarımcılarından yüksek mimar Mehmet Kütükçüoğlu (Teğet Mimarlık), Turan-Alsancak Limanı etabı tasarımcılarından mimar Metin Kılıç, Alsancak Limanı-Konak Köprülü Kavşağı etabı tasarımcılarından mimar Nevzat Sayın (NSMH), moderatörü ise Doç. Dr. Serhan Ada idi. Bu konuşmacılara, basılı programda olmamasına karşın Bostanlı Deresi ağzındaki gün batımı terası ile köprüyü yapan ve TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi eski başkanı Tamer Başbuğ‘un oğlu yüksek mimar Evren Başbuğ da katılmıştı.

Söyleşiye konuşmacı olarak katılanların sadece projenin tasarımı yapan mimarlar olması, tasarım sonrasındaki uygulama ve kullanım aşamalarından sorumlu olanların aramızda bulunmayışı ise benim için büyük bir hayal kırıklığı idi.

Çünkü iyi bir proje tasarımındaki ön koşulun, projenin hazırlık, uygulama ve kullanım aşamalarını birbiriyle ilişkilendirip birleştiren bir süreç yönetimi olduğuna inanıyordum. Ayrıca iyi tasarım konusunu ele alan bütün bilim insanları, sanatçılar ve yayınlar işin böyle olması gerektiğini ifade ederek beni ikna ediyorlardı. O nedenle konuşmacı masasında oturanların sadece projenin hazırlığı ya da tasarımı ile ilgisi olması, işin ikinci ve üçüncü aşamalarından sorumlu olanların orada bulunmaması bana yanlış ve eksik geliyordu.

22552817_447457198981525_4918011765539577738_n

Oysa 2012 yılından bu yana uygulanmakta olan İzmir-Deniz Projesi‘nin tasarımı konusunda birçok eksiklik ya da yanlışlık bulunmakla birlikte; asıl büyük, önemli ve can alıcı eksiklik ve yanlışlıklar uygulama ve kullanım aşamalarından kaynaklanıyor, kentte yaşayanların dile getirdiği şikayetlerin çoğu bu aşamalarla sınırlı kalıyordu.

Ama projenin uygulama ve kullanım aşamalarında yer alanlar -ne yazık ki- ortada yoktu!

Ayrıca İzmir-Deniz Projesi‘nin uygulamasını gerçekleştirenlerle daha önce yaptığımız yüz yüze görüşmelerde onlar da topu ihale süreçlerine, işi üstlenen taşeron ya da müteahhitlere, hatta tasarımcılara atarak kendilerini temize çıkarmaya çalışıyor, kimse ortaya çıkan yetersizlik ya da yanlışlıkları üstlenmek istemiyordu.

Evet, ortada bir yanlışlık ve yetersizlik vardı… Kimse böylesine büyük bir projenin birbirini izlemesi gereken üç ayrı aşaması arasında ilişki kurmaya kalkmıyor; her bir aşamadan sorumlu olanlar ortaya memnun olmadıkları şeyler çıktığında diğer aşamaların sorumlularını kötüleyip suçu onlara atmaya kalkıyordu…

Nitekim projenin Turan-Alsancak Limanı etabının tasarımcılarından biri olan mimar Metin Kılıç‘ın sözünü ettiğimiz bu söyleşide ifade ettiği, “uygulama sırasında projenin ruhuna aykırı davranıldı. İş, sadece çevre düzenlemesi olarak algılandı. Bunu engellemek için biz tasarımcıların işin daha fazla içinde olmamız gerekiyor” ya da “ortaya çıkan uygulamalar sonucunda artık denize ulaşamıyoruz. Sahile yapılan taş setlerle insanların denize ulaşması engelleniyor. Oysa biz bunu tasarlamamıştık.” gibi değerlendirmeleri bu durumu somut bir şekilde ortaya koyuyordu.

s577126

Evet, sonuç olarak İzmir gibi uygarlığın önemli merkezlerinden bir kente, sırf birilerinin aklına geldi diye “tasarım kenti” kimliğini giydirmek isteyenler açısından oldukça başarısız olan bu organizasyonda, tasarım, uygulama ve kullanım aşamaları açısından başarısız olan İzmir-Deniz Projesi’ni masaya yatırarak tartışmak başka bir talihsizlik olmuştu….

Çünkü daha işin ilk aşamasında yer alan tasarımcıların projenin yanlış uygulandığını, denizle sağlıkla bir ilişki kurulamadığını, yapılanların başlangıçta ortaya konulan tasarımlara uymadığını söyleyerek projenin başarısızlığını somut bir şekilde ifade ediyorlardı.

Oysa iyi tasarım kavramını kullanarak bu organizasyonu yapanlar, başarılı olduklarına inandıkları İzmir-Deniz Projesi üzerinden İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin tanıtımını yapmak isterken ortaya çıkan sonuç, tasarım kavramı üzerinden geliştirdikleri bu proje ile ilgili başarısızlıklarını ortaya koyarak hiç de istemedikleri bir sonuca ulaşılmasını sağlamıştı…

Bu da benim yıllardır söylediğim, söylemeye çalıştığım bir gerçeğin, projenin asıl sahipleri tarafından dile getirilmesinden başka bir şey değildi aslında….

 

 

İzmir’deki özelleştirmelerin klasik yöntemi: Çok ortaklı şirketler

Ali Rıza Avcan

1980’li yıllardan bu yana İzmir’de kurulmuş, başarısız olup kapanmış, isim değiştirmiş, İzmir’i terk etmiş, kayyuma devredilmiş ve halen faaliyette olan çok ortaklı şirketleri hatırlamaya kalktığımızda; aAhmet Piriştina ve Erdal Şafak ile anılan 100 ortaklı Kipa ile Ahmet Piriştina‘nın genel müdürü olduğu Tansaş‘ı, 3 bine yakın ortağın kurduğu Güçbirliği ve EGS Holding‘i, 120 bin tarım üreticisini temsil eden Tariş‘in bankası Tarişbank‘ı, Şinasi Ertan liderliğindeki 160 ortaklı Enda Enerji‘yi, Tepekule Holding‘i, Alsancak Liman İşletmeleri şirketini ve 60 ortaklı Tetusa‘yı, adı İrfan Akça ile anılan 220 ortaklı Şampa‘yı, İzmir Ticaret Odası başkanı Ekrem Demirtaş‘ın öncülüğündeki İzmirli 100 ortağın katılımı ile kurulan İzmir Hava Yolları‘nı, Uğur Yüce liderliğindeki bir ekip tarafından kurulan 116 ortaklı Tarkem‘i hatırlarız…  Tabii ki, hatırlayamadığımız belki de bir bu kadar başka şirketin olabileceğini de dikkate alarak…

Bu şirketlerin bir kısmı zaman içinde büyüyerek ve sahip değiştirerek İzmir dışına kanat açtılar; hatta yerli ve yabancı ortaklarla başarısız evlilikler bile yaptılar… Kipa ve Tansaş bunlardan sadece ikisidir. Kipa bugün markası ve mağazaları ile halen var olmakla birlikte Tansaş markası ve mağazaları artık tarihe karıştı.

Bir kısmı yaşadığımız krizler içinde ya kendiliğinden kapandı, başka şirketlere servis verir hale geldi, TMSF’ye ya da kayyuma devredildi ya da devlet tarafından kapatıldı. Güçbirliği, EGS Holding, Tarişbank, Şampa, İzmir Hava Yolları, Tarkem ise bu tür şirketlere örnek…

Halen aksak köstek devam edenler ise Enda Enerji Holding, Tetusa gibi ilginç gelişmelerle gündemimizi işgal edenler…

B_izmir-Lokma-Tansas-Jpg-02-02-2015-13-48-19Bugüne kadar kurulan bu çok ortaklı şirketlerin performansı İzmir açısından çoğunlukla başarısız olmakla birlikte, bu girişimlere liderlik yapanların ya da destekleyenlerin düşüncelerinin birbirlerinden farklı olduğu anlaşılıyor.

Devamlı olarak bu tür girişimlerin içinde olan sanayici Şinasi Ertan 5 Eylül 2009 tarihinde Yeni Asır muhabiri Sinan Doğan‘a “Herkes ‘solo’ yapmaya çalışıyor. Oysa koro halinde daha başarılı olabiliriz” derken; EBSO eski başkanı sanayici Kemal Çolakoğlu, 15 Eylül 2010 tarihinde Doğan Haber Ajansı’ndan Burcu Taner‘le yaptığı söyleşide “çok ortaklı şirket devri bitti” demekte…

Ancak bu sözlerin söylendiği 2010 sonrası gelişmeler bu eğilimin devam ettiğini, kurucuların henüz bu modelden vazgeçmediklerini ortaya koymuş, İzmirli iş adamları her zaman yaptıkları gibi tanıdıkları ya da iş yaptıkları herkesi, her siyasetten, her meşrepten para sahibi insanları bir araya getirerek şirket kurmaya devam etmişler, devletin ya da belediyelerin bu şirketlere destek olması için insan üstü bir çalışma sergilemişlerdir.

Bunun en son örneği ise İzmirli iş adamlarını, sanayicileri, tüccarları, esnafları, büyük rant gelirine sahip olanları, akademisyenleri, avukatları, yeminli mali müşavirleri, anlı şanlı mimarları, Musevi Cemaati’nin önde gelenlerini, AKP’li ve CHP’li siyasetçileri; hatta belediye başkanının danışmanlarıyla bizzat eşini, en nihayetinde de İzmir ve Konak belediyelerini sadece 20.000 lira katkıda bulunmak gibi kolay bir koşulla bir araya getirerek 116 ortaklı Tarkem‘i kurmuşlar, bununla da kalmayıp şirkete ortak edemediklerini kişileri şirketin sivil yüzü olarak oluşturdukları derneğe kurucu üye olarak kaydetmişler, böylelikle şirketin devletle, belediyelerle, diğer resmi kurumlarla, siyasetçilerle, toplumun diğer kesimleriyle daha kolay ilişki kurup iş yapmasını sağlayacak bir yapı kurmuşlardır. Ta ki, 15 Temmuz 2016 tarihi sonrasında bazı ortaklarının FETÖCÜ olarak kabul edilmesi nedeniyle şirket yönetiminin kayyuma devredildiği tarihe kadar… 

56a0a2a718c7734bb418e967

2017 yılında ise, 2005 yılında kurulmuş olmasına karşın Hazine’ye ait 85 dönümlük araziyi ihale ile kiraladığı 2015 yılına kadar herhangi bir faaliyet gösteremeyen, devlet imkanlarının kullanımı anlamına gelen bu kiralama işleminden sonra ise sermaye sıkıntısı çekmeye başlayan Tetusa şirketine, yeterli olmayan sermayesinin şirket ortaklarınca ellerinin ceplerine atılması suretiyle arttırılması yerine İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ortak olmasını sağladıkları görülmüştür.

Görüldüğü kadarıyla bu tür girişimlerdeki temel ilke, her bir katılımcının büyük paralar ödemeden, oldukça az bir bedelle pay sahibi olması, eksik kalanın ise kamu kaynaklarından sağlanmasıdır.

Aslında bu durum, elini cebine atmayı, diğer bir anlatımla risk almayı sevmeyen İzmirli iş adamı, yatırımcı ve sermayedarlarının geleneksel bir tutumudur.

Çünkü çoğunun çıkış noktası, önce Anafartalar Caddesi’nde “işportacı“, daha sonra kiraladığı dükkan ya da mağaza ile “esnaf” kimliğini edindiği Kemeraltı dünyasıdır. 

Bu gruptaki esnaflardan başarılı olanların Kemeraltı sonrasındaki ikinci mekânları ise bir “toptancı tüccar” kimliğiyle geçip yerleştikleri Mimar Kemalettin bölgesidir.

Önce “esnaf“, sonrasında “tüccar” kimliği kazanan bu kesimin üye olduğu meslek örgütleri ise haliyle esnaf odaları ya da İzmir Ticaret Odası’dır.

CzOFqciXAAAe1SD

İzmir içindeki ticaret sermayesinin bundan sonraki büyüyüp yükselme hamlesi, her esnaf ya da tüccarın hayalini süsleyen “sanayici” kimliği edinerek sınıf atlama olarak kabul edildiği için önce atölye sonrasında da fabrika kurmak şeklinde gerçekleşir.

Çoğu kez bir aile işletmesi olarak yaşama geçen bu dönemde ülkenin, bölgenin ya da İzmir’in sunduğu olanaklar çerçevesinde kurulan atölyeler fabrikaya, şirketler şirketler grubuna dönüştürülerek sermayenin büyütülmesine çalışılır.

Daha da büyüyenler başka bölgelere; özellikle de İstanbul’a geçmeye çalışır, bölgesel ya da ulusal ölçekli bir işletme olarak yabancı yatırımcılarla iş yapmaya çalışırlar.

Ama şirket yönetiminde olan bütün aile bireylerinin bunca gelişip güçlenmeye, dönüşüp büyümeye; hatta kurumsallaşmaya karşın vazgeçemedikleri temel bir tutumları vardır: Tedbirli olup fazla risk almamaya, bugünün yatırımını hemen yarın, hatta yarından da önce geri almaya çalışırlar. Bu tutum çoğu şirket sahibi, ortağı ve yöneticinin adeta genlerine işlemiş geleneksel bir reflekstir.

Herhangi bir riskle karşılaştıklarında da ilk yaptıkları şey ellerindeki arsa, arazi ve gayrimenkulleri elden çıkarmaktır. 

Fazla risk almayı sevmedikleri için önlerine birinin geçmesi suretiyle üstlendikleri ufak riskler çerçevesinde bir araya gelerek çok ortaklı şirket kurmayı severler. Öne geçen kişi ya da kişiler ise genellikle akraba, mahalle arkadaşı, okul arkadaşı ya da iş yapılan güvenilir, kamuoyu tarafından tanınan ve ilişkileri güçlü kişilerdir. 

Bir araya getirilen kişilerin bir kısmı tüccar, tacir, iş adamı, yatırımcı, kira tahsilatçısı gayrimenkul sahipleri olmakla birlikte bu gruba iktidara yakın devlet ve belediye yöneticileriyle bürokratların, Musevi Cemaati üyelerinin, yeminli mali müşavirlerin, avukatların ve akademisyenlerin dahil edilmesine özel bir önem verilir. Böylelikle her türlü olası risk ve tehlikeye karşı güçlü bir iktidar bloku oluşturulmuş olur.

alti-yedi-eylul-istikal-caddesi

Diğer yandan da, “İzmir’i çok sevdikleri” ya da “İzmir’i kurtarmak için yola çıktıkları” öyküsüyle kamuoyunda sempati yaratıp onların desteğini almaya yönelik bir halkla ilişkiler çalışmasını yürütmeye çalışırlar. 

Bu tür çok ortaklı şirket girişimlerinin diğer bir özelliği ise devletin ya da yerel yönetimin katılımını sağlayarak ya da o gücün imkanlarını kullanarak kamu kaynaklarına; özellikle de devlete ve yerel yönetimlere ait taşınır ve taşınmaz mallara kolaylıkla ulaşmasıdır.

Bu bazen Hazine’ye ya da belediyeye ait arsa, arazi ve diğer gayrimenkullerin kurulan şirketlere tahsis edilmesi, bazen yerel yönetimlerin şirket sermayesine doğrudan katılması; çoğu kez de başka bir şekilde açılamayacak kapıların, kamu kurumlarıyla beraber olup onlarla iş yapıyor olmaktan kaynaklanan avantajlarla açılması suretiyle gerçekleşmektedir.

İşte bütün bu nedenlerle, hepimizin bildiği gibi bir zamanlar bir belediye kuruluşu olarak Tansaş tarafından kullanılan çoğu belediye taşınmazının önce özelleşen Tansaş, daha sonra da Migros tarafından ya da daha önce Kültürpark alanında iken sonra bu alandan çıkarılan “Basmane Çukuru“nun önce Güçbirliği, şimdilerde ise Folkart tarafından ya da 1987 yılında İzmir Hilton Oteli’nin bulunduğu binanın yapılması için belediyece tahsis edilen 7.200 metrekare büyüklüğündeki arsa karşılığında % 23,84 oranındaki payla ortak olunan İzmir Enternasyonal Otelcilik A.Ş.’ndeki kamu payının gasp edilmesi sağlanmıştır.

Resim1Bütün bu olumsuz örneklerin de gösterdiği gibi İzmir özelinde yıllardır izleyip tanık olduğumuz başarılı ya da başarısız tüm çok ortaklı şirket girişimlerinde, Hazine ya da belediyeler sayesinde elde edilip özelleştirilen kamu kaynaklarının çoğunluğun yararına aykırı bir şekilde kullanıldığı söylenebilir.

O nedenle de, bugüne kadar hep İzmir’in işine yaradığı söylenen “çok ortaklı şirket” modeliyle gerçekleştirilen tüm girişimlerin kamu yararının korunması açısından çok dikkatli bir şekilde izlenmesi ve aslında bizlere ait olan zenginlik ve değerlerin bu şekilde gasp edilerek çarçur edilmesinin önüne geçilmesi gerekmektedir.

Sahi, ne kutlandı?

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz Cumartesi günü, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Yerel üretim şöleni” adını verdiği kutlamalarla ilgili konvoya Gaziosmanpaşa Bulvarı’nın Gazi ve Şair Eşref bulvarlarıyla kesiştiği köşede rastladım. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki tören alaylarını hatırlatan bir anlayışla çiçek saksılarıyla süslenmiş kamyonetlerle üzerindeki tabelalarda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce alındığı söylenen çiğ süt tanklarını taşıyan kamyonlardan ve traktörlerden oluşan bu konvoy geldiği Şair Eşref Bulvarı’ndan dönerek Gaziosmanpaşa Bulvarı’nın Hilton Oteli’nin  bulunduğu bölümüne girdi ve muhtemelen oradan da Cumhuriyet Meydanı’nı izleyerek şölenin yapıldığı Gündoğdu Meydanı’na doğru ilerledi. Tabii geçtiği güzergahtaki tüm trafiği kilitleyerek…

29988_20171014162556_IMG_3864

Şimdi çıkıp, bu tür tarım ve hayvancılıkla ilgili üretim ya da üretici şenlikleri, şölenleri ve festivalleri genellikle doğanın uyandığı ilkbaharın gelişiyle birlikte ya da ürünün hasat edildiği zamanlarda kutlanır deyip, “Ekim ayında düzenlenen bu şölen durduk yerde niye düzenlendi?” diye sorabilirsiniz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İnternet sayfasından yaptığı basın açıklamasına baktığımızda, bu gerekçenin, “İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin tarım kesimine verdiği desteklerin başarılı sonuçları, köylü ile kentlilerin bir araya geldiği ‘Yerel Üretim Şöleni’ ile kutlandı.” şeklinde ifade edildiğini görüyoruz. Bu anlatımdan anladığımıza göre belediyenin bugüne kadar tarım kesimine verdiği desteklerin başarılı sonuçları, köylü ve kentlilerin bir araya geldiği bu şölende ortaya konularak kutlanmış.

Şölenle ilgili fotoğraflara baktığımızda ise belediye başkanı ile birlikte ilçe belediye başkanlarının, partililerin, belediye görevlilerinin ve çoğu Ödemiş, Tire ve Bayındır ile Bademler gibi eskinin köyü, şimdinin mahallesi olan yerleşimlerden gelen kooperatif yöneticileriyle köylülerden oluştuğu görülüyor. Bu haliyle şölene katılanların, İzmir gibi 4 milyonluk bir kentte köylü ile kentlinin bir araya gelişini simgelemekten uzak zayıf bir kalabalıktan ibaret olduğu, organize olmamış asıl İzmirliler’in ise her zaman olduğu gibi yanlarından gelip geçen bu kalabalığa oturdukları kafe ve restoranlardan kalkmadan el sallayıp tezahürat gösterdiği söylenebilir. 

29988_20171014162553_HKN_4475

Bu şölen sırasında kooperatif üyelerinin, köylülerin eline verilen pankart ve dövizlerin ise genellikle kooperatifler tarafından hazırlandığı anlaşılmakta, çoğu döviz ve pankartta kendilerine yardım ettiği için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’na teşekkür edilmekte, ona olan minnetleri ifade edilmektedir:

29988_20171014162552_HKN_3360

Gördüğümüz afiş ve pankartlardaki sloganları şu şekilde özetleyebiliriz:

  • Aziz Kocaoğlu’nun büyük bir resmi ile birlikte “İzmir’de oldu, darısı ülkemizin başına“…
  • Arılar, kovanlar belediyeden, balınız bizden“…
  • Aziz Kocaoğlu’nun büyük bir resmi ile birlikte “Çiftçiye can verdin, canlar hep yanınızda“…
  • Türkiye’de üreticiyle sözleşmeli üretimi ilk başlatan belediye“…
  • Üretmek bizden, İzmirliye ulaştırmak Büyükşehir Belediyesi’nden“…
  • Halkını böyle seven liderimiz var, Türkiye’ye ışık tutuyoruz“…
  • Tek rakibimiz arılar“…
  • İzmir’de bize ‘süt kuzusu’ derler“…

Yine aynı basın açıklamasına göre, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarım kesimine verdikleri destekle 13 yılda çok önemli bir noktaya geldiklerini, üreticiye el verip birlikte çalıştıklarını ve sadece Türkiye’ye değil, dünyaya örnek olduklarını, tarımın, hayvancılığın ve köylünün yok sayıldığı bir ülkede köylüyü, çiftçiyi ve hayvancılığı yeniden filizlendirdiklerini, üretimini artırdıklarını ve köylünün lokmasını büyüttüklerini ifade etmiş.

Oysa aylardır yazıp çizdiğimiz birçok yazıda belirttiğimiz gibi;

* İzmir zaten Osmanlı döneminden bu yana tarım ve hayvancılık konusunda diğer bölge ve illere göre gelişmiş bir ildir ve sahip olduğu bu potansiyel ile tarımsal gelişmeyi destekleyecek güç ve yapıya sahiptir. Ancak son yıllarda diğer iller, özellikle de Antalya tarım ve hayvancılık endüstrisiyle ihracat konusunda İzmir’in önüne geçmiş durumdadır. Bu haliyle Antalya’ya “tarımın başkenti” denilmektedir.

* İzmir’deki tarım ve hayvancılığın gelişmesinde asıl belirleyici olan kurum, İzmir Büyükşehir Belediyesi değil; tarım ve hayvancılık konusunda görevli diğer kamu kurumlarıdır. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı ise, sadece ve sadece belirli ilçe ve mahallelerdeki bazı kooperatiflerle çiftçi ve üreticileri desteklemektir. O nedenle, diğer kamu kurumlarına, özellikle de Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile onun yerel örgütlerine bu konuda haksızlık yapmamak gerekir.

* İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir’deki tarım ve hayvancılık faaliyetlerini geliştirdiğini kanıtlamak amacıyla kullanılan istatistiki verilerle bunların yorumu, dünyadaki ve ülkemizdeki tarımla ilgili istatistik verilerin temel doğru ve eğilimlerini dikkate almayan bir cehalet ve gerçeği çarpıtan reklam zihniyetiyle doludur. 

* İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin asıl olarak 2012 yılından bu yana yürüttüğü tarım ve hayvancılık hizmetleri, bırakın başka şehir ve ülkelere örnek olmayı, kendi şehrinde bile bu hizmetlerin önümüzdeki yıllarda devam etmesini sağlayacak bir kurumsallığa, sürdürülebilirliğe sahip değildir ve bu nedenle “model” olarak kabu edilmesi mümkün değildir.

* İzmir Büyükşehir Belediyesi, 2012 yılından bu yana sadece İzmir’de “keşfedilmiş” bir “model“i değil; Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, FAO gibi kapitalizmin uluslararası kuruluşlarının tüm geri kalmış ya da gelişmemiş ülkelere önerip zorla uygulattığı modeli, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarından “aferin” alarak hayata geçirmektedir. O nedenle kendisi ya da kooperatifler üzerinden uyguladığı “sözleşmeli üretim“, çiftçinin ya da köylünün kurtuluşu değil; tam aksine köylünün yoksullaşıp proleterleşmesini ve giderek yok olmasını sağlayan bir yöntemdir. Bu nedenle de İzmir Büyükşehir Belediyesi, kapitalizmin tarımda uyguladığı yöntemleri sorup sorgulamadan uygulayan bir belediyedir.

* Gelişti, büyüdü diye öne çıkarılan kooperatifler ise belediye tarafından adeta hormonlandığı için olağan gelişimi dışında büyüyen ve gerek yapılanması gerekse uygulamalarıyla çok ortaklı şirketlere dönüşen, demokratik kooperatifçilikten, şeffaflıktan ve katılımdan uzak üretim birimleridir.

29988_20171014162552_HKN_3369

Ayrıca bir büyükşehir belediyesine ait tarım ve hayvancılık hizmetlerinin böylesine şaşaalı bir şekilde pazarlanması sırasında yapılan yanlışlıklardan biri de, Mustafa Kemal Atatürk‘ün 1 Mart 1922 tarihinde TBMM üçüncü toplantı yılı açılış konuşmasını yaparken sarf ettiği “Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi , gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten çok refah, saadet ve servete layık olan köylüdür. Binaenaleyh, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin iktisadi siyaseti, bu temel hedefi gerçekleştirmektir.” sözünün bundan 95 yıl önce son derece değişik sosyo-ekonomik koşullar altında söylendiğini, aradan geçen 95 yıllık sürede ülkemizdeki toplumsal düzenin çok değiştiğini, bugün ise şölen sırasında ifade edilen bu söylemin çok ötesinde, artık 1922’nin koşulları içinde bulunmadığımızı; aksine tarımın ve köylünün 1922’den çok farklı olarak kapitalizmin ve onun uluslararası aktörü olan IMF, Dünya Ticaret Örgütü, FAO gibi örgüt ve tekellerin egemenliği altında ezildiğini, ortada köylülüğün diğer toplum kesimlerinden daha üstte olacağı toplumsal bir düzenin bulunmadığını ve köylüsüyle, işçisiyle, emekçileri ve esnafıyla tüm halkın aynı sömürü ortamının öznesi olarak ezildiğini fark etmemiz gerekiyor.


Bu konu ile ilgili diğer yazılarımıza aşağıdaki linklere tıklayarak ulaşabilirsiniz:

https://kentstratejileri.com/2017/07/26/yanlislardan-yanlis-begen-yanlis-1/

https://kentstratejileri.com/2017/07/28/yanlislardan-yanlis-begen-yanlis-2/

https://kentstratejileri.com/2017/08/05/yanlislardan-yanlis-begen-yanlis-3/

 

Belediye başkanı ve siyasi parti ilişkileri….

Ali Rıza Avcan

Bugünkü yazı konumuzu belediye başkanlarının kendi siyasi partileri ile ilişkisine ayırdık.

Bunu söylerken tabii ki bir partili olarak kendi partisiyle şahsi ilişkisini değil; partisinin tüzük ve program düzeyinde halka vaat ettiği politika, strateji, amaç ve hedeflerle kendisi tarafından hazırlanan seçim bildirgesiyle vaat ettiği politika, strateji, amaç, hedef ve uygulamalar arasındaki ilişkiyi, daha doğrusu uyumu ya da uyumsuzluğu anlatmaya çalışıyorum.

Kanaat Önderi 001

Belediye başkanını belirleyen parti ile onun tayin edip öne sürdüğü belediye başkan adayının, seçildiğinde partisinin söyleyip savunduklarını yapıp yapmadığını, yapmadığı takdirde üyesi olduğu siyasal partisinin ne yapması gerektiği konusu üzerinde durmak istiyorum.

Çünkü, “belediye başkanı, seçildikten sonra yakasındaki parti rozetini çıkarır ve o kentte yaşayan herkesin, tüm hemşehrilerinin başkanı olur” sözüne, pratikte yapılanlar bu olsa bile inanmıyorum. 

Çünkü uzun yıllardır bu süreci defalarca izleyen biri olarak yakasındaki rozeti çıkaran belediye başkanlarının bile partileriyle olan maddi ve manevi ilişkilerini sürdürdüğüne; hatta bu kez halk tarafından seçilmiş olmanın getirdiği “temsili” güçle hukuk ve etik dışı bir şekilde partisinin işine karışmaya başladığını görüyor, biliyor ve “belediye başkanının partisi olmaz” sözüne inanmıyorum.

Aksine her belediye başkanının öncelikle kendi partisinin, sonrasında da başka partilerin adamı olabileceğini biliyor; işte bu değişken halleri nedeniyle ellerindeki siyasi gücü kullanarak çoğu kez belirleyici olabildiklerini görüyorum.

Bu durum öyle bir hal alabiliyor ki, çoğu kez parti başkanları ya da milletvekilleri bile belediye başkanlarına söz geçiremiyor; hatta ondan çekinir ya da korkar hale gelebiliyorlar…

Özellikle de milletvekillerine protokoldeki yerlerini vermeyerek onları kamuoyunun gözünde küçük düşüren, belediye yönetimiyle ilgili eleştirilerimize hak verdiği halde bunları dile getirmekten çekinen parti üst yöneticilerini pasifleştiren ve parti genel sekreterini dikkate almayan bir büyükşehir belediye başkanının bulunduğu İzmir’de…

Ayrıca AKP ve hükümet temsilcileriyle çok iyi ilişkiler geliştirdiği halde bu partinin yerel temsilcileriyle muhalefet yapıyormuş izlenimi verecek şekilde ağız dalaşına giren bir büyükşehir belediye başkanının bulunduğu İzmir’de…

Bu durumda ilk olarak şu soruyu sorabiliriz?

Bir büyük siyasi partinin temel politika, strateji, amaç ve hedeflerine ulusal ve uluslararası temel ilke ve düşünceler düzeyinde kendisi mi karar verir yoksa bütün bu üst kararlar sahip olduğu en büyük belediyenin pratikleri üzerinden mi belirlenir?

Tabii ki, bir siyasi partinin temel politika, strateji, amaç ve hedeflerinin belirlenmesinde onun yerel düzlemdeki uygulamalarının ve bu uygulamalardan kaynaklanan geri bildirimlerin etkisi olmalıdır ve olacaktır. Uygulamadan kaynaklanan başarılı örneklerin, bu örneklerin ilham ettiği düşüncelerin bir üst karar ve belgeye taşınması kadar doğal ve haklı bir şey olamaz. O nedenle bunu baştan kabul etmek gerekiyor.

Ancak yerel düzeydeki bu uygulamaların doğruluğu, geçerliliği ve sürdürülebilirliği görülmeden ve başka yerlerde denenmeden bunların olduğu gibi partinin üst karar ve belgelerine taşınması, bir “model” olarak herkese önerilmesi ne anlama gelmektedir?

Bu durum aslında fark ettiyseniz belediye başkanının halkı “temsil etme” ile sahip olduğu gücü daha da arttıran düşünsel ya da ideolojik bir gücün oluşması ve partiye ait düşünce/ideoloji, politika, strateji, amaç ve hedeflere sirayet edip etkilemesi anlamına gelir. 

Bunun en somut örneğini, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2015 Genel Seçimleri nedeniyle hazırladığı “Yaşanacak Bir Türkiye – Seçim Bildirgesi 2015” isimli yayının 163 ve 164. sayfalarında görebiliyoruz. Seçim bildirgesinin bu sayfalarında okuduklarımız adeta İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı Aziz Kocaoğlu’nun seçim beyannamesinde yer alan vaatlerin kelimesi kelimesine aynısı. Bunun ötesinde, üstünde ya da altında başka bir şeyi kapsamıyor. Bir anlamda bir siyasal partinin İzmir için öngördükleri ile aynı partinin görevlendirdiği/atadığı bir adayın öngördüklerinin birbiri ile uyuşması, kelimesi kelimesine aynı olması sanki doğru bir şeymiş gibi görülmekle birlikte büyük bir muhalefet partisinin bir belediye başkan adayına göre düşünce ya da ideoloji anlamında, politika ve stratejiler anlamında bir lider, bir rehber olması gerektiğini düşündüğümüzde Cumhuriyet Halk Partisi’nin, iktidara geldiği takdirde bugünkü belediye başkanının yapmak istediği ya da yaptıklarından farklı bir şey yapmayacağını, farklı bir şey vaat etmediğini de gösteriyor.

Oysa genel ve yerel siyaset bağlamında yerel yönetimlerin ve bu yönetimlerin başındaki kadroların önünü açacak ulusal ve uluslararası politikaları belirleme görevi, hem yerel hem ulusal hem de uluslararası uygulamalardan kaynaklanan bilgileri, birikim ve deneyimleri partinin politik düşünce ya da ideolojisinde bir araya getirip harmanlayan ve tüm bir ülke için temel politika, strateji, hedef ve amaçlar belirleyen siyasal partilere ait olması gerekir.

Yönetişim 003

Bu bağlamda, bir belediyenin ya da belediye başkanının ortaya koyduğu yerel politika ve uygulamaların, tüm bir ülke için düşünülüp taşınılmış parti programı çerçevesinde şekillenmiş düşünce, politika, strateji, amaç ve hedeflere ne ölçüde uyup uymadığının öncelikle bağlı olduğu siyasi parti tarafından izlenip değerlendirilmesi gerektiğini, belediye başkanlarının siyasi başarılarının da bu değerlendirme çerçevesinde ölçülmesi gerektiğini düşünüyorum.

Kuşku hâlesi…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Danışmanı Prof. Dr. İlhan Tekeli, 1991 yılında yapılan bir kongreye sunduğu “Kentlerde Büyük Projelerin Meşruiyetinin Kurulması ve Yönetimi Üzerine” başlıklı bildirisinde, büyük projelerin hazırlanması ve uygulanması süreçlerinde şeffaf olunmadığı takdirde belediyelerin üstünde kuşku hâleleri oluşacağını söylemiş. (1)

Hâle” sözcüğü sözlüklerde “ağıl“, “ayla” ya da “ışık halkası” şeklinde açıklanan bir sözcük. Bu sözcüğün İngilizce karşılığı ise “aureola” ya da “halo” anlamına geliyor ki; Hırıstiyan ikonografisinde genellikle “Saint” olarak tanımlanan “Aziz“lerin başının üstündeki ışıktan oluşan halkayı ifade ediyor. O nedenle, “şeref nuru” olarak da tanımlandığı oluyor…

İnancın simgesi olarak kabul edilmiş bu simgenin bir anda sayın Tekeli’nin ifade ettiği “kuşkunun” simgesine dönüşmesi ise oldukça ironik bir durum… İnanırken inanmamak ve bunu yine aynı simge ile anlatmaya çalışmak… İnancın simgesi olan bir ışık halkasının bir anda kuşkunun simgesine dönüşmesi…

Demek ki inanmakla inanmamak, güvenmekle güvenmemek arasındaki fark, aynı simgeyi kullanacak kadar bir birine yakın, birbiri ile ilişkili bir ruh hali…

Hele ki güvenmenin temeli olan doğru, sağlıklı bilginin olmadığı, bilginin paylaşımdan kaçırıldığı durumlarda…. 

O anlamda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015-2019 dönemi faaliyetleriyle ilgili stratejik planının “İlkelerimiz” bölümünde, “dürüst, güvenilir, adil ve tarafsız olmak“, “hesap verebilirlik ve şeffaflık” gibi iddialarınız olsa bile…

Şayet bize; yani kamuya ya da İzmirliler’e ait paralarla kurduğunuz ve bu nedenle kamu şirketi olarak gördüğümüz belediye şirketlerindeki birtakım bilgileri, “ticari sır” olarak tanımlanan perdelerin arkasına saklıyor, kamuya ait bilgiyi kamudan kaçırıyorsanız…

Geçtiğimiz aylarda İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin sermayesinin tamamına ya da bir kısmına sahip olduğu şirketlerin mali, finansal ve yönetsel bilgilerini; özellikle de hangi şirketlerin ne ölçüde zarar ettiğini öğrenmek için girişimde bulunduk. Bu amaçla İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde bu şirketlerin koordinasyonundan sorumlu olan  İşletme İştirakler ve Yerel Hizmetler Dairesi Başkanlığı Şirketler ve Kuruluşlar Şube Müdürlüğü‘nden Bilgi Edinme Kanunu uyarınca bilgi istedik.

Aldığımız yanıt, her bir şirketin tüzel kişiliği birbirinden farklı olduğu için her birine ayrı ayrı başvurarak bilgi alabileceğimiz şeklindeydi. Yani işi yokuşa sürüp aslında kendilerinde bulunan bu bilgileri vermekten kaçınıyorlardı.

Bunun üzerine yine Bilgi Edinme Kanunu‘na göre Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu‘na başvurduk. Bu başvuruda yapılan işlemin doğru olmadığını, talep ettiğimiz bilgilerin asıl olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde olduğunu ifade ettik.

Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu 14 Eylül 2017 tarih, 2017/1485 sayılı kararında “…adı geçen şirketlere ayrı ayrı başvurulması gerektiği şeklinde cevap vermesinde kanuna uyarlılık bulunmamaktadır. Bu nedenle itiraz sahibinin talep etmiş olduğu bilgilerin hali hazırda kurum kayıtlarında mevcut olması durumunda 4982 sayılı Kanun ve ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde değerlendirilerek, başvuru sahibine bir cevap verilmesi gerektiğinin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na bildirilmesine oybirliği ile karar verilmiştir.” denilmiş olmasına karşın bu karar uyarınca İzmir Büyükşehir Belediyesi İşletme İştirakler ve Yerel Hizmetler Dairesi Başkanlığı adına İşletme İştirakler ve Yerel Hizmetler Dairesi Başkanı Hakan Öztürk imzasıyla tarafıma gönderilen 29 Eylül 2017 tarih, 51053830-622.01-E.251487 sayılı cevabi yazıda ise bu bilgilerin bir kısmını ticaret sicilinden öğrenebileceğimiz, diğer kısımlarının da “ticari sır” olması gerekçesiyle verilemeyeceği söyleniyordu.

Resim1

Şimdi bu durumda, verilen bu yasa dışı cevap hakkında yasal hakkımızı kullanarak hem istediğimiz bilgileri alacak hem de sahip oldukları yetkileri aşarak bu tür yazışmaların altına imza atan görevliler hakkında hukuki kovuşturma yoluna gidecek olmakla birlikte şirketler hakkındaki bilgileri değişik gerekçelerle vermekten kaçınan belediye yöneticilerine şu soruları açık bir şekilde sormamız gerekiyor:

1. Bilgilerinizi bize vermekten kaçındığınız şirketler, belediyeye; yani kamuya ait mali kaynakların kullanımı suretiyle kurulmamış mıdır? O nedenle sermayeleri, bizlerin verdiği vergi, harç ve ücretlerle oluşan bütçelerle oluşturulan şirketlerle ilgili bilgileri bizimle niye paylaşmıyorsunuz?

2. Fitch ya da Moody’s gibi yabancı uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarına; sizin performansınızı ortaya koyan raporları yazmaları için hem de üstüne binlerce lira ödeyerek verdiğiniz bu bilgileri niye Türk halkından ve İzmirliler’den saklıyorsunuz?

3. Şirketlerle ilgili bilgileri bizlerle paylaşmayışınızın nedeni, yoksa bu şirketlerle ilgili bilmemizi istemediğiniz bilgi ve gelişmeler midir? 

4. Bizlerle paylaşmadığınız bilgilerin kaynağında yanlışlıklar, eksiklikler, yetersizlikler ve kötü bir yönetim anlayışı mı yatmaktadır?

Resim3

5. Şirketlerle ilgili bilgileri, “biz aslında Bilgi Edinme Kanunu kapsamında değiliz” ya da “bu bilgiler ticari sırdır” gibi sudan gerekçelerle saklarken kurumunuzun üstünde “kuşku haleleri” oluşturacak şekilde kurumsal itibarınıza zarar verdiğinizin ve belediyenizin stratejik planında yazılı olan “şeffaflık“, “hesap verebilirlik“, “dürüst ve güvenilir olmak” gibi ilkelere aykırı davrandığınızın farkında mısınız?

6. Türk Ticaret Kanunu ile tanımlanan ve serbest piyasada birbirleriyle rekabet eden şirketler için geçerli olan “ticari sır” gerekçesini, rakibi bulunmayan tekel konumundaki şirketleriniz için ileri sürmek ne ölçüde anlamlıdır ve bu anlayış Cumhuriyet Halk Partisi‘nin dile getirdiği siyasi görüşlerle ne ölçüde örtüşmektedir?

7. Belediye şirketlerine ait bilgileri halktan saklayarak, belediye ile ilgili her kurumsal eleştiride “dürüstlük”, “güvenilir” ve “adil olma” gibi kişisel özelliklerini öne çıkararak savunmaya geçen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun oluşturduğu kişisel itibar, politika ve algıya zarar vermiş olmuyor musunuz? 

8. Her şeyden önemlisi, Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu‘nun kararına aykırı olarak bu bilgileri vermekten ısrarlı bir şekilde kaçınan belediye yöneticileri kendi belediye başkanlarının da destek verdiği “HAK, HUKUK, ADALET” mücadelesi kapsamında yaptıklarını adil bulmakta mıdırlar?


(1) Tekeli, İlhan: “Kentlerde Büyük Projelerin Meşruiyetinin Kurulması ve Yönetimi Üzerine“, İlhan Tekeli Toplu Eserler.6, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul,2009., s. 177-185

 

 

 

 

İzmir Körfez Festivali Fotoğraf Yarışması

İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Arkas şirketler grubu tarafından ortaklaşa düzenlenen “İzmir Körfez Festivali Fotoğraf Yarışması”nda birinci, ikinci ve üçüncü olanlarla mansiyon alan ve sergilemeye değer bulunan  toplam 34 güzel fotoğrafı sizlerle paylaşmak isteriz.

Bu fotoğraf yarışmasının amacı, şartnamesinde şu şekilde belirtilmiş: “Amacımız, “İzmir Körfez Festivali Fotoğraf Yarışması” ile İzmir Körfez festivali’ne ilişkin farkındalık yaratmak; Arkas Körfez Yarışı katılımcısı ve/veya izleyicisi fotoğraf severlerin gözünden Arkas İzmir Körfez Yarışı arşivine katkı sağlamaktır.”

Yarışma jürisi ise şu isimlerden oluşmuş: A. Beyhan ÖZDEMİR Yrd. Doç. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğrafçılık Bölümü, Aysel ÖZKAN İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı. Emirali KOKAL Fotoğraf Sanatçısı, Işık SEZER Doç. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğrafçılık Bölümü, Lütfü DAĞTAŞ Fotoğraf Sanatcısı, İFOD Başkanı, Müjde UNUSTASI Arkas Holding Sanat Danışmanı, Zafer ÖZDEN Prof. Dr. Ege Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölüm Başkanı.

Ancak bu güzellikleri paylaşırken asıl olarak İzmir’e özgü bir tasarım olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılıp bugün İnciraltı’nda çürümeye terk edilen tarihi İzmir Kayıkları‘nın bu festival kapsamında kullanılmamış olmasını, bunun doğal bir sonucu olarak bu güzel fotoğraflar arasında yer almamasını; velhasıl onlara gereken değerin verilmemiş olmasını yardırgayıp protesto ettiğimizi ifade etmek istiyorum.

001
Birincilik Ödülü – Halit Kartal – “Bulut, Yelken
002
İkincilik Ödülü – Zehra Çöplü – “Yarış Sonu
003
Üçüncülük Ödülü – Mehmet Yasa – “Körfez Festivali”
004
Mansiyon – Hakan Çöplü – “Şampiyon
211-320-tfsf-ch7NV
Şeref Artagan – Sergileme – “Kano
211-320-tfsf-OQcdI
Şeref Artagan – Sergileme – “Konak
211-320-tfsf-UFu9o
Şeref Artagan – Sergileme – “Kano
375-320-tfsf-uCsHk
Alahattin Kanlıoğlu – Sergileme – “Arkas Körfez Festivali
471-320-tfsf-x5me9
Murat Yılmaz – Sergileme – “Kırmızı
524-320-tfsf-2txAq
Ege Apaydın – Sergileme – “Festival
552-320-tfsf-GqP6z
Hakan Kuyumcu – Sergileme – “Kıyasıya Rekabet
709-320-tfsf-5CeaG
Yusuf Dündar – Sergileme – “İlk Uç
984-320-tfsf-FC3km
Caner Başer – Sergileme – “1881
984-320-tfsf-G7QZe
Caner Başer – Sergileme
1077-320-tfsf-i0Vsx
Hasan Uçar – Sergileme – “Arkas
1293-320-tfsf-LAfnc
Serkan Çolak – Sergileme – “Yarış
1428-320-tfsf-TL1bC
Cem Balkı – Sergileme – “Finish
4378-320-tfsf-VQe3n
Yılmaz Topçu – Sergileme – “Yarış
4492-320-tfsf-fkrkI
Özgür Bozkurt – Sergileme – “Gölge
11255-320-tfsf-HCCTS
Alpay Sönmez – Sergileme – “Seyir
15262-320-tfsf-1uvtc
Mevlüt Cesur Öcal – Sergileme – “Ufukta Yelkenliler
16399-320-tfsf-ePBZx
Sefa Acar – Sergileme – “Seyir
16894-320-tfsf-UjoKB
Ufku Meydan – Sergileme – “Kızıl ve Mavi
23269-320-tfsf-b94pK
Mehmet Hakkı Çılgın – Sergileme – “Yarış
25647-320-tfsf-QcLIz
Mahmut Serdar Alakuş – Sergileme – “Körfezde
36084-320-tfsf-NPsQv
Erdem Arif Yiğit – Sergileme – “Yarışlar
56694-320-tfsf-x8aXA
Onur Keser – Sergileme – “Kano Mücadele
56856-320-tfsf-rSl3l
Erdal Bilici – Sergileme – “Sırayla Yelken
56874-320-tfsf-56oTO
Mustafa Gökhan Özyurtlu – Sergieleme – “Ada
56901-320-tfsf-vNevy
Uluğ Buğra Han Değirmenci – Sergileme – “Ksk
56911-320-tfsf-q9X4P
Ömer Evren Atalay – Sergileme
56948-320-tfsf-2QjDc
Özer Kızıldağ – Sergileme – “Mücadele
56948-320-tfsf-Bm8ZF
Özer Kızıldağ – Sergileme – “Gölgeler
9184-320-tfsf-i5qGL
Tuncay Özdal – Sergileme – “Yarış Anı

İzmir ulaşımı nasıl planlıyor? (2)

Ali Rıza Avcan

Hatırlayacağınız gibi bu yazı dizimizin ilk bölümünde, İzmir’in eski ulaşım ana planlarının genellikle başarısız olması nedeniyle hazırlanmakta olan yeni ulaşım planının bir önceki plandan ya da planlardan farkını ortaya koyacak; ayrıca bir önceki planın hangi konularda ne ölçüde başarısız olduğunu gösteren bir değerlendirmeye ihtiyaç olduğunu ifade etmeye çalışmıştık.

Bugünkü yazımızda ise hazırlanan planın, merkezi yönetimle belediyeye ait mekânsal planlar dışındaki diğer planlarıyla ilişki ve uyumunu araştırıp değerlendirmeye; bunu yaparken de İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin hangi planlara sahip olduğunu ve bu planlardan hangisinin İzmir Ulaşım Ana Planı ile ilgisi olduğunu belirlemeye çalışacağız. Ayrıca planlama yazınında üst belge olarak tanımlanan merkezi yönetime ait planlarla ilişkisini sorgulayacağız. Böylelikle İzmir Büyükşehir Belediyesi‘yle merkezi yönetime ait planlar arasındaki ilişki ve uyumu ortaya koymuş olacağız.

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın ilgili olduğunu düşündüğümüz merkezi yönetim planları ile belediyenin kendisine ait planları şu şekilde sıralayabiliriz:

1. 10. Kalkınma Planı 2014-2018,

2. Bütünleşik Kentsel Gelişme Stratejisi ve Eylem Planı / KENTGES 2010-2023,

3. İzmir Kalkınma Ajansı İzmir Bölge Planı 2014-2023,

4. İzmir Büyükşehir Belediyesi Strateji Planı 2015-2019,

5. İzmir-Manisa 1/100.000 Ölçekli Çevre Düzeni Planı,

6. İzmir İli Bütünleşik Kıyı Alanları Yönetim ve Planlama Projesi-Kıyı Alanları Mekânsal Strateji Planı,

7. 1/25.000 Ölçekli İzmir Büyükşehir Bütünü Çevre Düzeni Planı (İBŞBÇDP),

8. 1/25.000 Ölçekli İzmir Nazım İmar Planı,

9. Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023,

10. Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi,

11. Küçük Menderes Havzası Sürdürülebilir Kalkınma ve Yaşam Stratejisi.

Görüldüğü kadarıyla, hazırlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planı’nın bu planlarla bir ilişki ve uyum içinde olmasını öngören yasal bir zorunluluk olmamakla birlikte, hem hazırlanan planın doğru, yerinde, etkin, uygulanabilir ve sürdürülebilir olması hem de başarılı bir şekilde uygulanıp hedeflere ulaşılabilmesi için farklı katmanlardaki değişik planlarla iyi bir ilişki ve uyum içinde bulunması, en azından bu planlara aykırı olmaması gerekir.

2017-01-24-Action-Plan-Cover-No-Text-01-1-e1485459404922

İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın hazırlanmaya başlandığı 2015 yılından bu yana geçen 2,5 senelik sürede görüp dikkatimizi çeken tek şey ise sadece “İmar Projeksiyonları” adı altında 1/25.000 Ölçekli Nazım İmar Planı kararları ile Büyükşehir Belediyesi’ne ait diğer ulaşım yatırımları ile Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’na bağlı TCDD Genel Müdürlüğü, Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü ve Karayolları Genel Müdürlüğü’ne ait projelerle 2009 Ulaşım Ana Planı kararlarının dikkate alınması olmuştur. 

Böylelikle bu planın hazırlığında hem merkezi yönetime hem de belediyeye ait temel belge niteliğindeki birçok planın dikkate alınmadığı, İzmir Ulaşım Ana Planı ile diğer planlar arasında karşılıklı bir ilişki ve uyumun sağlanması gibi bir kaygı ve çabanın olmadığı görülmüştür.

Örneğin, hazırlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın mali perspektifini çok yakından etkileyecek olan İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2015-2019 Dönemi Stratejik Planı’nın öncelik, politika, strateji, amaç ve hedefleri dikkate alınmamış; böylelikle İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın daha başlangıçta tehlikeye atılması sağlanmıştır.

Bu durum aslında, İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın değişik bilim ve disiplinlerden gelenlerin disiplinlerarası bir çalışma değil; tümüyle mühendislerin ve planlamacıların yürüteceği bir teknik çalışma olarak kabul eden anlayıştan kaynaklanmaktadır. Bu anlayışa göre, ulaşım ana planı hazırlamak demek kentteki ulaşımla ilgili güncel verileri değişik araştırma yöntemleriyle toplayıp bunları bilgisayar modellemeleriyle kentteki değişik ulaşım senaryoları üzerinden test etmeye dayalı ve bu test sonuçlarına göre öngörülerde bulunup karar vermeye dayalı bir mühendislik ve planlama çalışmasıdır.

Oysa ulaşım ana planı hazırlamak demek, sadece mühendislik ve planlama disiplinleriyle ilgili bilgi, birikim, deneyim ve teknolojilerin kullanımı suretiyle öngörülerde bulunmak değil; bunun yanı sıra ortaya çıkan teknik bilgilerin, kentle ilgili diğer bilim ve disiplinlerle ilişkilendirilmesi suretiyle; daha doğrusu işin odağına insanı ve onun tutum/davranışlarını alarak anlamlı, gerçekçi, uygulanabilir, ve sürdürülebilir öngörülerde bulunmak demektir. 

year_one_infographics

Aksi takdirde, ulaşım ana planı hazırlamak, kentte yaşanan gerçekliğin benzetim yoluyla bir bilgisayar oyununa dönüştürülmesi anlamına gelir ki, bu da kenti sadece bürokrat ve teknokratlara teslim etmek anlamına gelir…

Devam Edecek…

İzmir ulaşımı nasıl planlıyor? (1)

Ali Rıza Avcan

Yaptığım araştırmalar sonucunda İzmir’in ulaşımı için 1974 yılından bu yana toplam 7 adet plan, etüd ve güncelleme çalışmasının yapıldığını ve bunun en sonuncusu olan sekizinci çalışmanın İzmir Ulaşım Ana Planı Revizyonu adı altında 2015 yılının Ağustos ayından bu yana devam ettiğini öğrendim.

1974’den sonrasındaki 43 yıllık süre içinde hazırlanan plan, etüd ve güncellemelerle bunları sipariş edip yapan firma ya da kurumları sırasıyla şu şekilde özetleyebiliriz:

1. İzmir Ulaşım Etüdü (Haziran 1974) – İmar ve İskan Bakanlığı ile İzmir Metropoliten Planlama Dairesi – Yapımcı Firma: Jamieson Mackay & Partners ile Economic Consultans Ltd.

2. İzmir Merkezi Alan Ulaşım Etüdü (1976) – Shankland Cox Partnership & Rennie Park Associates.

3. İzmir Büyükşehir Alanı Toplu Taşım Optimizasyonu Etüdü (1980) – Shankland Cox Partnership & Rennie Park Associates ile İzmir Metropoliten Nazım Plan Bürosu.

4. İzmir Ulaşım Master Planı (Nisan 1992) – İzmir Büyükşehir Belediyesi – Yapımcı Firma: Transystem firmasının sağladığı hibe ile Heusch/Boesefeldt firması.

5. İzmir Ulaşım Master Planı Güncelleştirme Etüdü (Kasım 1997) – Yapımcı: Boğaziçi Üniversitesi Yapı Teknolojisi Uygulama ve Araştırma Merkezi.

6. İzmir Banliyö Sisteminin Geliştirilmesi Projesi (2001) – Yapımcı Firma: Yapı Teknik Ltd & Su Yapı Mühendislik & Müşavirlik A.Ş & Mott MacDonald konsorsiyumu.

7. İzmir Ulaşım Ana Planı (2007-2009) – İzmir Büyükşehir Belediyesi – Danışmanlar: M. Yıldırım Oral (DEÜ), Serhan Tanyel (DEÜ), Yetiş Şazi Murat (Pamukkale Üniversitesi)

8. İzmir Ulaşım Ana Planı Revizyonu (2015-2017) – İzmir Büyükşehir Belediyesi – Yapımcı Firma: Boğaziçi Proje Ltd. Şti.

Listenin ilk yedi sırasında yer alan plan, etüd ve projelerin genel amaçlarıyla temel ilke ve öngörülerini ayrıntılarıyla incelediğimizde hiçbir planın uygulandığı dönem içinde mevcut kentsel ihtiyaçları karşılayıp sorunları çözemediğini görürüz.

Örneğin, 2007-2009 döneminde hazırlanan İzmir Ulaşım Ana Planı, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2009 yılındaki sınırları içinde yer alan 21 ilçedeki toplam nüfusun 2015 yılında 3.039.494, 2030 yılında da 5.702.534 olacağını öngördüğü halde; sadece bu 21 ilçenin 2015 yılındaki toplam nüfusunun 1.847.964 olarak gerçekleşmiş olması 2007-2009 döneminde hazırlanan ve bugün revize edilmekte olan planın ne ölçüde hatalı olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Çünkü bu tür projeksiyonlar, mevcut durumu ve olası gelişme eğilimlerini dikkate alarak üretilen tahmini rakamlardır ve bu hesaplamalarda, belediye sınırlarına başka ilçelerin dahil edilmesi öngörülmeyen değişimler hiçbir şekilde dikkate alınmaz.

Nitekim böylesi yanlışlık, eksiklik ve yetersizliklerin ortaya çıkması nedeniyle 2009 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı, beş yılda bir yenilenmeyle ilgili yasal zorunluluk dışında hem belediye sınırlarının genişlemesi hem de planın mevcut yetersizlikleri nedeniyle revize edilmek zorunda kalmıştır.

9_EYLUL_IZMIR_20160107_11

İzmir kentinin ulaşımını düzenlemek iddiasıyla düzenlenen bütün bu planlardaki öngörü ve hedeflerin kentsel yaşamın günlük gerçekleriyle uyumsuz olması; başka bir ifadeyle planların sonuçları itibariyle başarısız olması nedeniyle mevcut ulaşım ana planı revize edilirken daha önceki planların, özellikle de güncellemeye konu olan son planın belediye sınırlarının genişlemesi dışında niye eksik, hatalı ve yetersiz olduğunun da tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü hem daha önceki hem de bir önceki planda yapılan hata, eksiklik ve yetersizliklerin “biz nerelerde yanlış yaptık” sorularıyla fark edilip bilinmesi, kabul edilmesi; bir anlamda özeleştiri yapılması o hata, eksiklik ve yetersizliklerin bir kez daha tekrarlanmasını zorlaştıracak, yapılan hata, eksiklik ve yetersizliklerden ders alındığını gösterecektir.

Hele ki, planın revize edilmesi ile ilgili son çalışmada bir önceki planı hazırlayan uzmanlar, danışmanlar yer alıyorsa ve İzmir’in başına musallat olan “İzmir Körfez Geçişi Projesi” ile ilgili yolculuk kestirimleri, 2009 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı‘ndaki yanlış rakamlar dikkate alınarak hesaplanmış; böylelikle 2009 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın yanlış, eksik ve yetersizlikleri başka bir yanlış projenin gerekçesi olmuşsa….

fb_squareAyrıca plan yapımcılarıyla uygulayıcılarının böyle bir değerlendirme yapması, planı destekleyecek, ona katkıda bulunan biz dış paydaşlardaki plancı ve uygulayıcılara olan güveni arttıracak ve geliştirecektir.

Ama ne yazık ki, İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın revize edilmesi ile ilgili olarak iki yıldır sürdürülen bütün çalışmalarda, toplantılarda, sunumlarda ve özel görüşmelerde eski ile yeni arasında bir karşılaştırma -belediye sınırlarının genişlemesi gerekçesi dışında- yapılmasından, eski planların niye yanlış, eksik ve yetersiz kaldığına ilişkin özeleştiri niteliğindeki bir değerlendirmeden ısrarla kaçınılmaktadır.

Devam Edecek…


Yararlanılan/Yararlanılabilecek Kaynaklar:

1) Özalp, M., Öcalır, E.V.; “İzmir İçin Yapılan Kent İçi Ulaşım Planlama Çalışmalarının Değerlendirilmesi“, METU JFA 2008/2, (25:2) 71-97 (2008).

2) Özalp, M., Öcalır, E.V.; “Türkiye’de Kentiçi Ulaşım Planlaması Çalışmalarının Değerlendirilmesi”, İzmir Ulaşım Sempozyumu, 2009.

3) Özalp, M.; Türkiye’de Kentsel Ulaşım Planlaması Çalışmalarında Benimsenen Yaklaşımlar; Sorunlar ve Çözüm Önerileri, Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi,  Nisan 2007, Ankara

4) Jamieson Mackay and Partners, Economic Consultans Ltd. ve İzmir Metropolitan Planning Bureau, “İzmir Transportation Report”, J. M. P., E. C. ve İzmir M. P. B., İzmir, 4. bölüm 7-17 (1974).

5) Shankland Cox Partnership ve Rennie Park Associates, “Public Transport Optimisation Study for İzmir Greater City Area – Final Report”, Shankland C.P. ve Rennie P.A. London (United Kingdom) (1980).

6) Tezcan, S. S., Alhan, C., “İzmir Ulaşım Master Planı Güncelleştirme Raporu”, Boğaziçi Üniversitesi İstanbul, i-ii, 1-3, 45 (1997).

7) Heusch Boesefeldt Consulting Engineers, “İzmir LRTS Project Tender Documents Vol. III: Transportation Study Final Report”, H.B. Cons. Eng., İzmir, 41-46, 59-72, 75-76 (1992).

8) İzmir Büyükşehir Belediyesi, “İzmir Kentsel Ulaşım ve Raylı Sistem Yatırım Projesi Özet Raporu”, İ.B.B. İzmir, 1–3 (1992).

9) Mott MacDonald, Yapı Teknik Ltd. Şti ve Su-Yapı Mühendislik Müşavirlik A.Ş. “İzmir Banliyö Sisteminin Geliştirilmesi Projesi Ulaşım Etüdü”, İzmir Demiryolu Müşavirlik Gurubu, İzmir, 5-6, 17, 29-50 (2001).

10) İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü, İzmir Ulaşım Ana Planı 2. Aşama ve Sonuç Raporu, Nisan 2009, Cilt VI.

11) İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü, İzmir Ulaşım Ana Planı Sonuç Raporu Özeti, Ocak 2010, İzmir.

Temsil edildiği söylenen halk, sadece tören konuşmalarında mı hatırlanır?

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, hatırlarsanız geçtiğimiz günlerde Selçuk İZBAN hattının açılışı nedeniyle düzenlenen törende karşısındaki kitlenin slogan atarak kendisini konuşturmaması üzerine, “Bu projenin anası da babası da İzmir Büyükşehir Belediyesi’dir. Ayıptır, ayıptır, bu yaptığınız kırkı geçti. Ben sizlerin oylarıyla, yüzde 56 oy almış belediye başkanınızım. Adam gibi durmaya çağırıyorum” diyerek kendisine yapılan saygısızlığa itiraz etmiş ve konuşma yaptığı kürsüyü terk etmişti.

Kendisine yapılan saygısızlık nedeniyle itiraz etmesi son derece uygun ve yerinde bir karar olmakla birlikte, bu konuşma sırasında % 56 oranında oy almış olması nedeniyle İzmir halkını temsil ettiğini ifade etmesi de bizim dikkatimizi çeken başka bir gerçekti.

Oysa Aziz Kocaoğlu hiddetli konuşması içinde ifade ettiği % 56 oranındaki oyu 2014 tarihli son seçimlerde değil, ondan bir önceki 2009 tarihli yerel seçimlerde almış, 2014 tarihli son seçimde ise bu oranın 6-7 puan altındaki % 49,60 oranına ulaşabilmişti. 

Biz bu durumu tarihi eski de olsa aldığı en fazla oy oranını hatırlayıp kendi önemini vurgulama çabası olarak kabul etsek de; üzerinde asıl durmak istediğimiz İzmir halkını gerçekten temsil edip etmediği konusuna gelmek istiyoruz. Tabii ki 2014 seçimlerinde % 49,60 oranında oy almış bir belediye başkanı olarak…

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu hangi oranda oy almış olursa olsun gerçekten İzmir halkının temsilcisi midir?

Bu soruyu soruyoruz; çünkü Aziz Kocaoğlu’nun İzmir halkını temsil ettiğini ilk kez söylemediğini biliyoruz.

Hatırlarsanız, aynı iddiayı bundan iki sene önce; yani 9 Mayıs 2015 tarihinde Tayyip Erdoğan‘ın Cumhurbaşkanı olarak İzmir’e ilk gelişi nedeniyle Atatürk Stadı’nda düzenlenen toplu açılış töreninde, “Sayın Cumhurbaşkanımız seçildikten sonra ilk defa kentimizi ziyaret ediyor. Sayın Cumhurbaşkanım hoşgeldiniz, şeref verdiniz. Kentimize yaptığınız bu ilk ziyarette şahsım adına 4 milyon İzmirli hemşehrilerim adına onur verdiniz diyorum” şeklinde bir anlatımı tercih etmiş ve bu nedenle de oldukça fazla eleştirilmişti.

http://www.sozcu.com.tr/2015/gundem/kocaoglunu-once-yuhladilar-sonra-alkisladilar-827903/

Tabii ki bu soruyu sorarken Aziz Kocaoğlu‘nun, yürürlükteki Anayasa hükümlerine göre bizlerin gerçek temsilcisi milletvekillerinin yanında ya da onların dışında bir temsil yetkisinin bulunmadığını, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun 17, 18 ve 19. maddeleriyle kendisine böyle bir temsil yetkisinin verilmediğini; aksine “Büyükşehir belediye başkanı” başlığını taşıyan 17. maddenin ilk hükmünün “Büyükşehir belediye başkanı, büyükşehir belediye idaresinin başı ve tüzel kişiliğinin temsilcisidir” şeklinde düzenlendiğini, bu düzenlemeye halkın temsilciliği görevinin dahil edilmediğini hatırlamak gerekiyor.

Öte yandan kendisinin halkın siyasi bir temsilcisi olup olmadığını tartışmaya kalktığımızda, Aziz Kocaoğlu‘nun ya da başka bir aday adayının İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı olmasına karar verenin, temsili demokrasi anlayışıyla siyasi parti yapı ve işleyişinin anti-demokratik özellikleri nedeniyle İzmir halkı değil; Cumhuriyet Halk Partisi üst yönetimi, daha doğrusu genel başkanı olduğunu da hatırlamamız gerekiyor.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanının İzmir halkının temsilcisi olması bu şekilde hem yasal hem de siyasi yönden mümkün olmadığına; ama kendisini o göreve İzmir halkının en fazla oyunu almış aday sıfatıyla layık gördüğümüze göre; kendisini, en azından 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu’nun belirlediği sınırlar içinde bir kamu görevlisi olarak o kentte yaşayan ya da çalışan halktan sorumlu saymamız mümkün olabilir. Ama tabii ki, “İzmir halkının temsilcisi” olarak bizim adımıza konuşma hakkını verdiğimiz, o hak çerçevesinde başkalarına saygı sunma anlamında değil…

Aziz Kocaoğlu 02

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, kendisini izleyen birçok arkadaşımın da ifade edeceği gibi belediye içindeki farklı grupların birbiri ile didiştiği başkanlığının ilk dönemindeki acemiliği ve heyecanı atıp halktan uzaklaştığı ikinci döneminde sermaye ve rant çevreleriyle geliştirdiği resmi ve özel ilişkiler nedeniyle farklı bir siyasi profil taşımaya başladı ve bu durum her geçen gün netleşip keskinleşiyor. 

Bu durumun kanıtları, 2014 seçimlerinde 6-7 puan düzeyindeki düşüş dışında onu izleyen genel seçim ve Anayasa Referandumu sonuçlarında da görülebiliyor. İşte o nedenle bundan böyle kamuoyu araştırmalarına daha fazla önem verip yakın çevresindekileri bu işlerle görevlendirmiş durumda. Yaptırdığı araştırmalar dışında yoğun bir medya desteğine başvurması ise bu durumun diğer bir kanıtı.

Kendisinin birinci dönemi ile ikinci dönemi arasındaki politika farkında işi öğrenip yönetmeye başlaması dışında; tabii ki, başına gelen dava süreci ile teslim alınmış olmasının da etkisi var. Şu an iktidarla partisi arasında bir yerde durarak, elde edeceği daha büyük ödüller karşılığında kent adına ciddi tavizler vererek bir denge politikası yürütmeye çalışıyor. İktidarın yandaşı olan inşaat şirketleri ve onların patronlarıyla aynı karede gözükmeyi tercih ediyor. Sermaye çevreleriyle şirketler kurarak, kurulmuş olanlara sermaye desteği yaparak, belediye hizmetlerini her geçen gün daha fazla özelleştirerek, mutenalaştırma/soylulaştırma amaçlı kentsel dönüşüm projelerinin altında imza atarak, yasa dışı imar uygulamalarına ve yapılaşmalara göz yumarak; hatta Çeşme örneğinde görüldüğü gibi arka çıkarak, “İzmir Körfez Geçişi Projesi” gibi iktidar projelerini sahiplenerek; hatta bir adım öne çıkarak “bu proje aslında benimdi” diyerek, eski başkan Ahmet Piriştina‘ya ait İZBAN projesine onun adını anmadan sahip çıkarak….

Bu ilginç gelişme, dönüşme ve değişmeyi yüzlerce örnekle devam ettirmek tabii ki mümkün…. O nedenle göreve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin bir kararı ile gelen, daha sonra bunu temsili demokrasinin cilveleriyle 2009 ve 2014 seçimlerinde yenileyen Aziz Kocaoğlu, haliyle bizim onu ilk tanıdığımız ve zaman zaman birlikte çalıştığımız ilk Aziz Kocaoğlu değil tabii ki…

1409316449

Ama kendisi son iki seçimi, oy kaybı ile birlikte kazanırken, sermaye çevreleriyle ilişki kurarken, meslek odalarıyla ilişkisini bozup onların yerine iş ve sermaye çevrelerinin dernek ve vakıflarını koyarken bir yandan da;

* Bu kent Dünya çapında bir sığınmacı transfer istasyonu olarak tanınıp kentin cadde, sokak ve meydanlarında sığınmacılar yatıp kalkmaya devam ediyor, İzmir’le Yunan adaları arasındaki denizlerde birçok sığınmacı ölüyor, kayboluyor ya da yakalanıyor,

* Olağanüstü Hal’in ürünü Kanun Hükmünde Kararnamelerle Barış Savunucusu binlerce öğretmen, akademisyen ve çalışan işlerinden oluyor ve bunların İzmir’deki sayıları 31 Ağustos 2017 tarihinde yayınlanan İnsan Hakları Ortak Platformu‘nun (İHOP) Olağanüstü Hal Tedbir ve Düzenlemeleri Raporu‘na göre öğretmenler için 1.050‘yi, akademisyenler için 137‘yi buluyor,

* Üstüne üstlük bu anti-demokratik uygulamalara İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan ve çoğu sendikacı olan işçiler, emekçiler, sendikacılar de dahil olup İnsan Hakları Ortak Platformu‘nun (İHOP) aynı raporuna göre İzmir’deki belediyelerden şimdiye kadar toplam 61 kişi ihraç ediliyor,

* Ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sermayesinin % 30’una sahip olduğu TARKEM Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım ve Ticaret Anonim Şirketi sadece % 0,86 oranında hisseye sahip olan bir ortak nedeniyle kayyuma devrediliyor,

* Bu kentte yaşayan ya da çalışan yüzlerce insan haksız yere gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, hapse atılıyor ve en değerli yıllarını hapiste geçiriyor,

* İktidar içi hesap ve oyunlar nedeniyle bu kentteki önemli üniversitelerin rektörleri sık sık görevlerinden alınıyor, atanıyor ve tekrar alınıyor,

* Yapılan Anayasa Referandumu sonuçlarına itiraz edip “Hayır” demeye devam eden İzmirliler gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyor,

* İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Doğu’da ve Güneydoğu’daki kardeş belediyeleri anti-demokratik uygulamalarla teker teker kayyuma terk ediliyor,

* İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir-Deniz, Konak ve Karşıyaka Tramvayı gibi israf, rant ve çıkar kokan birçok büyük projesine geniş halk kesimleri karşı çıkıyor,

* AKP iktidarı bugüne kadar seçimlerle yapamadığını yapıp İzmir’e kendi damgasını vurmak amacıyla AKP amblemini çağrıştıran ampul şeklindeki adasıyla birlikte “İzmir Körfez Geçişi Projesi”ni İzmir Körfezi’ne yerleştirmeye çalışıyor; bu çerçevede Gediz Nehri Sulak Alanı, İzmir Kuş Cenneti, İnciraltı gibi birçok kültürel ve doğal değer; her şeyden önce İzmir’i ve İzmir Körfezi’ni mahvetmeye çalışıyor…

Bütün bunlar olurken, değerli akademisyen, işçi ve emekçi arkadaşlarımız işten atılırken, kentimiz iktidarın siyasi emelleri doğrultusunda kötü yönetilirken % 56 oy aldığını, o nedenle hepimizi temsil ettiğini söyleyen belediye başkanımız bizler adına, bu olaylardan zarar görenler adına bir şeyler söylemediği gibi o kötülüklere neden olan iktidar sahiplerinin önünde “aldığı devlet terbiyesi“ni gerekçe göstererek ceketinin önünü ilikleyip eğiliyor ya da çalışma masasını terk ediyor.

izm-buyuksehir-isbirakma

Şimdi saydığımız ve sayamadığımız bunca olay sonrasında sormazlar mı, İzmir halkını temsil ettiğini söyleyen o belediye başkanına? İnsanımızın, yurttaşımızın, hemşehrimizin kötü gününde, dar zamanında “kentin emini” olarak -başkan danışmanı İbrahim Yazıcı dışında-  niye yanında değildin, niye onu savunmadın, niye onlar adına bir şeyler söylemedin, niye onlara sahip çıkmadın? Bu durumu halen ısrarla niye devam ettiriyorsun?

Yoksa o insanlar, o İzmirliler sizin temsil ettiğiniz İzmir halkından değiller mi?

 

CHP, İzmir Körfez Geçişi Projesi hakkında ne düşünüyor?

Ali Rıza Avcan

“İzmir Körfez Geçişi Projesi”ni ÇED halkı bilgilendirme toplantısının yapıldığı 2015 yılından bu yana öğrenmeye, tartışmaya ve bu proje ile ilgili bir tutum geliştirmeye çalışıyorum.

Bu amaçla 25 Haziran 2015 tarihinde İzmir Ticaret Odası Meclis Salonu’nda yapılan Halkın Bilgilendirme Toplantısına katılarak proje hakkındaki ilk bilgileri edindim.

Ardından 24 Mayıs 2016 tarihinde TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi’nin Tepekule İş Merkezi Akdeniz Salonu’nda düzenlediği seminere katılarak Karayolları 2. Bölge Müdürü Abdülkadir Uraloğlu ile projeyi hazırlayan Yüksel Proje A.Ş.’nin Proje Müdürü İnşaat Mühendisi Özgür Uğurlu‘yu dinleyerek ve sundukları görselleri izleyerek proje hakkındaki bilgilerimi geliştirdim.

24 Mayıs 2016 tarihli toplantıya o tarihte İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı olan Buğra Gökçe ile Başkan Danışmanı Bülent Tanık‘ın,  ayrıca o tarihlerde Ulaşım Dairesi Başkanlığı görevini yürüten Fidan Arslan‘ın ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile yakınlıkları bulunan Urla ve İzmir Büyükşehir belediyeleri meclis üyesi, Konak Belediyesi eski başkanı Muzaffer Tunçağ‘ın katıldıklarını görerek ve Muzaffer Tunçağ‘ın projenin yapılacağı bölgenin depremselliği ile ilgili, Bülent Tanık‘ın da körfezin dibinde yapılacak tüp geçişin genişliği ile ilgili itirazlarını dinleyerek İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu proje karşısında net bir tutum alacağını umdum.

Bu toplantıda sorulan sorular ve yapılan tartışmalar sonucunda, İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin, İZSU ve TCDD işbirliği ile yapılacak olan “İzmir Körfezi ve Alsancak Limanı Rehabilitasyon Projesi” sayesinde körfez akıntılarında ve su kalitesinde sağlanacak % 40 oranındaki iyileşmeyi sıfırladığı gerçeğinin ortaya çıkması nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu projeye karşı çıkacağını düşündüm. 

Ardından Doğa Derneği, Tema Vakfı, DTK Ekoloji Meclisi‘ndeki arkadaşlarla değişik toplantılarda bir araya gelerek onaylanan ÇED Raporu üzerinden proje hakkındaki bilgilerimizi birbirimizle paylaşıp projede karşı çıktığımız konuları somutlamaya çalıştık.

Bu arada 2015 tarihli ÇED Raporunun, “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi” üzerindeki olumsuz etkilerini giderecek şekilde yeniden düzenlendiğini görüp 360 sayfadan oluşan ÇED Raporu ile 3484 sayfadan oluşan eklerini ayrıntılı bir şekilde okuyup irdelemeye çalıştık. Okuyamadığımız bölümlerini bakanlıktan temin edip tekrar tekrar okumaya ve tartışmaya devam ettik. 

Doğa Derneği‘nin 26 Nisan 2017 tarihinde İzmir Mimarlık Merkezi’nde yaptığı toplantıya giderek konuşmacı ve katılımcılarla birlikte konuyu tartışmamız mümkün oldu.

Bu arada bu projeden nemalanacak olanların İnciraltı 2. Nesil Platformu adı altında bir araya gelerek AKP İzmir Milletvekili Atilla Kaya ile birlikte değişik sivil toplum kuruluşlarını ziyaret ettiklerini, gazetelerde haber olmaya çalıştıklarını, Başbakan Binali Yıldırım ile görüştüklerini; böylelikle kendilerinden yana bir kamuoyunun oluşumu için çaba gösterdiklerini izledik.

Ama yine de biz İzmir Büyükşehir Belediyesi ile proje alanında kalan Karşıyaka, Çiğli, Balçova ve Narlıdere belediyelerinden umutlu idik. Çünkü onlar; yani Karşıyaka, Çiğli, Balçova ve Narlıdere belediyeleri ÇED Raporu’na eklenmiş olan belgelere göre “İzmir Körfez Geçişi Projesi“nin İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda olmayışını gerekçe göstererek, bunun için çok düzgün raporlar hazırlayarak projeye karşı çıkıyorlar, projeyi İzmir için gereksiz buluyorlardı.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ise net bir şey söylemiyordu.

O nedenle de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden şüpheleniyor ve “İzmir Körfez Geçişi Projesi”nin hazırlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planı‘na yerleştirilerek meşrulaştırılacağını düşünüyorduk.

Bu şüphe dolu halimiz çok uzun sürmedi. Çünkü Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, 6 Haziran 2017 tarihinde Aydınlık Gazetesi’ne verdiği demeçte aynen şunları söylüyordu:

Zaten bu projeyi ilk belediye başkanı olduğumda o zamanki Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım Bey ile görüşürken ben attım ortaya. Kordon yolunu yapmaya çalışıyorlardı. Kordon Yolu’nu yapmayın, bu bize ulaşım anlamında bir katkı sağlamıyor. Eğer bir şey yapmak istiyorsa hükümet, Körfez geçişini yapın demiştim. Sonra o bugüne geldi. Bunu merkezi hükümet yapmak istiyor. Ciddi bir yatırım, büyük bir yatırım. Ne zaman biter? Bence kısa sürede bitmesinden ziyade, belki bu tüp geçide bizim arkadaşların bir kısmı kamuoyunda gereklidir, gereksizdir diye tartışmalar var. Bana göre İzmir ekonomik olarak büyümesini 2010’dan beri sürdürdüğü düzeyde sürdürürse, bu tüp geçide 10 sene içerisinde mutlaka çok büyük ihtiyaç olacak. Zaten başlanması bitmesi derken belki 2-3 sene önce biter ama geç kalmasındansa önce bitmesi iyidir. Ben de bu projeyi destekliyorum. Benim isteğim, dileğim projenin tamamının tüp geçit olarak gerçekleşmesiydi. Köprü olmamasıydı. Maliyet çok yükseldiği için bu şekilde karar verildi.”

https://www.aydinlik.com.tr/ege/2017-haziran/baskan-acikladi-o-proje-bana-ait

İzmir Körfezi Geçiş Köprüsü 01.png

Evet böylelikle, Pandora’nın Kutusu açılmış ve ortalığa “bu projenin sahibi aslında benim” söylemiyle başlayan bir kötülük saçılmaya başlanmıştı…. Belki de daha doğru bir ifadeyle, İzmir’in ve İzmir Körfezi’nin geleceğini karartan bir kötülük bu şekilde tescillenerek meşruluk kazanmaya başlıyordu.

Bundan sonra belediyeler cephesindeki her şey sessizliğe büründü. Dün projeye karşı çıkan ilçe belediyeleri kendi ilçelerine yapılacak bu büyük yatırım için artık ne olumlu ne de olumsuz görüş belirtiyorlardı. Sanki bu büyük yatırım başka bir yere yapılacakmış gibi ilgisiz kalıyorlar, bundan böyle festivaller, törenler, şarkılı türkülü konserler onları daha fazla meşgul ediyordu.

Biz bu arada yasal süresi içinde Doğa Derneği, EGEÇEP, TMMOB ve 81 sivil yurttaş olarak “İzmir Körfez Geçişi Projesi“ne izin veren ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması talebiyle davamızı açtık. Sadece bununla yetinmeyerek “İzmir Körfez Geçişi Projesi”nin önünü açmak amacıyla Gediz Nehri Sulak Alanı Koruma Bölgelerinin sınırlarını değiştiren Ulusal Sulak Alan Komisyonu’nun yeni kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması için de ikinci bir davayı açtık.

Tabii ki bu dava süreçlerinde de belediyeleri, özellikle de ilçe belediyelerini müdahil olarak aramızda göremedik. Çünkü onların İzmir, İzmir Körfezi, Gediz Nehri, Gediz Deltası Sulak Alanı, İzmir Kuşcenneti, İnciraltı gibi kültürel ve doğal değerlerimizle ilgili bir kaygıları, şüpheleri yoktu. Böylelikle “İzmir Körfez Geçişi Projesi“nin önünü açmak için Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca lağvedilen İzmir Kuş Cenneti Koruma ve Geliştirme Birliği (İZKUŞ) için yaptıkları itirazların ve döktükleri timsah gözyaşlarının doğru olmadığı da ortaya çıkmış oldu.

Çünkü o sırada “İzmir Körfez Geçişi Projesi“ni İzmir Ulaşım Ana Planı‘na yerleştirmekle meşguldüler… Böylelikle “İzmir Körfez Geçişi Projesi”ne hukuki anlamda meşruluk kazandırmayı düşünüyorlardı.

Nitekim 12 Eylül 2017 Salı günü, İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarihi Havagazı Fabrikası Kültür Merkezi’nde yapılan  İzmir Ulaşım Ana Planı (UPİ) 3. Paydaş Toplantısı‘nda yapılan sunumlar da “İzmir Körfez Geçişi Projesi“nin güncellenmekte olan İzmir Ulaşım Ana Planı‘na yerleştirildiğini, alternatif senaryo çalışmalarına konu bir seçenek olarak yer aldığını gösteriyordu.

Velhasıl, Karşıyaka, Çiğli, Balçova ve Narlıdere belediyeleri, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun açık bir şekilde sahiplendiği ve güncellenmekte olduğu İzmir Ulaşım Ana Planı‘na yerleştirdiği “İzmir Körfezi Geçiş Projesi”ne kah sessiz kalarak kah “Büyük Başkan“ın dediğine itiraz etmeyerek önemli bir doğa ve kent suçuna ortak olmayı tercih ediyorlardı.

Peki bu arada, İzmir Körfezi’nin ortasına AKP’nin ampulünü çağrıştıran koskoca bir beton ada konduracak bu siyasi projeye karşı çıkmasını beklediğimiz Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) onun örgütleri, il ve ilçe başkanları, milletvekilleri, yerel siyasetçiler ve CHP üyesi İzmirliler neredeydiler?

Yap-İşlet-Devret” yönteminin; yani “Deli Dumrul Köprüsü” modelinin Boğaziçi’ndeki Yavuz Sultan Köprüsü, İzmit Körfezi’ndeki Osmangazi Köprüsü ve Çanakkale Boğazı’ndaki 1915 Çanakkale Köprüsü‘nden sonra dördüncü örneğini oluşturacak bu projeye CHP’liler ne diyorlar, bu proje hakkında ne düşünüyorlar?

Yap-İşlet-Devret” modeli ile yapılan köprülere, 3. Hava Limanı’na, Kanal İstanbul’a, Kuzey Ormanlarının yok edilmesine, Ankara’daki Gökçek’in ODTÜ operasyonlarına ve sermayenin iktidar yandaşlarına sermaye transferini amaçlayan benzeri birçok AKP projesine karşı çıkan CHP Merkez Yönetimi, karşı çıkılan projelere tıpatıp benzeyen bu projeye “Evet” mi diyecektir?

Yoksa belediye başkanının sahiplenip desteklediği bir proje giderek bir CHP projesine mi dönüşecektir?

Bu anlamda CHP ne zamana kadar belediyenin, daha doğrusu İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun dümen suyunda bir siyaset izleyecektir?

Yoksa, belediye başkanlarının politikalarına ve yatırımlarına karşı çıkıp eleştiren bazı arkadaşlarımızın başına geldiği gibi CHP İzmir İl ya da ilçe yönetimleri bu projeye karşı çıkanlara da disiplin sopasını göstererek onları partiden mi atacaktır?

Bence CHP ve İzmir açısından önemli bir sapağa gelmiş durumdayız.

CHP, belediye başkanının istediği gibi bu projeyi görmemezliğe gelip zımni bir şekilde destekleyecek mi yoksa belediye başkanına karşın olan biteni fark edip biz kent/doğa savunucuları ve İzmir halkı ile birlikte projeye -geç de olsa- karşı mı çıkacaktır?

Aksi takdirde körfezin ortasına yerleştirilecek ampul şeklindeki bir beton ada, İzmir’deki CHPlileri ve tüm bir İzmir halkını psikolojik anlamda yaralayan, onların motivasyonlarını düşüren bir siyasi iktidar damgasına dönüşecektir…

Yapay Ada 03

Sanırım bu düğümün çözülmesi, CHP’nin İzmir’deki geleceğini belirleyecek önemli bir hesaplaşma fırsatına konu olacak ve CHP yönetimi İzmir’e yapılan bu kötülüğe “HAK; HUKUK, ADALET” anlayışıyla “HAYIR!” diyecektir….