İzmir Kent Konseyi Genel Kurulu izlenimleri…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz Cumartesi günü; yani, 12 Şubat 2022 tarihinde yapılan İzmir Kent Konseyi 17. Olağan (Seçimli) Genel Kurulu ile ilgili izlenimlerimi, kent konseyleri ile ilgili tarihle İzmir kent tarihine not düşmek amacıyla sizlerle paylaşmak isterim.

Söz konusu genel kurulu, açılış konuşmalarının yapıldığı andan kent konseyi başkanlık seçimi sonuçlarının açıklandığı ana kadar izleyip daha sonrasında genel kurul salonundan ayrıldım. O nedenle yazıp ifade etmeye çalışacağım izlenimler, sabah saat 11.00 ile akşam üstü saat 17.40’a kadar geçen 6,5-7 saatlik süre içinde salon, fuaye ve binanın ön kapısı önündeki gelişmelerle ilgili olacak.

Bu değerlendirme öncesinde şunu söylemeliyim ki; ilk kez 1996 yılında İstanbul’da yapılan Habitat II Zirvesi‘ne katılımımdan bu yana İstanbul Bahçelievler Belediyesi Semt Danışma Merkezleri (SEDAM) Projesi kapsamında yapılan toplantılar (1994-1998), İzmir Yerel Gündem 21 (1999-2001), Alsancak Sivil Katılım Platformu (1998-2000), Alsancak Bölge Kurulu (2000-2001), Karşıyaka Kent Meclisi (1999-2000), İzmir, Konak ve Karabağlar kent konseyleri düzleminde (2015-2022) birçok toplantıya, genel kurula katılarak hem bu toplantılarının biçimi hem de olması gerektiği haliyle kapsamı konusunda oldukça fazla bilgi, birikim ve tecrübe sahibi olduğumu düşünüyorum. O nedenle, yapacağım tespit ve değerlendirmelerin, edindiğim bilgi, birikim ve tecrübeler ışığında ortaya koymaya çalışacağım.

Kent konseyi genel kurulu değil de sanki siyasi parti kongresi…

İzmir Kent Konseyi‘nin, daha önce tercih edilen mütevazi toplantı salonları yerine kentin en büyük salonu olan Ahmed Adnan Saygun Kültür Merkezi Büyük Salonu‘nda yapılan 17. Olağan (Seçimli) Genel Kurulu, bir sivil oluşumdan çok siyasi partilerin; özellikle de CHP’nin kongrelerini anımsatır bir havada yapıldığını söyleyebilirim. Bunun en iyi örnekleri ise sivil yaşamdan gelen birinin değil de, CHP’nin İzmir İl Disiplin Kurulu’nun başkanlığını yapan bir siyasetçinin divan başkanı olarak seçilmesiydi. Şahsen tanımadığım için kim olduğunu sevgili Uğur Yelekli‘ye sorarak öğrendiğim Mehmet Sever, aklıma ister istemez sevgili arkadaşımız Ziraat Mühendisi Hatice Zeybek Uslu‘nun geçirdiği hukuksuz disiplin süreci sonucunda haksız yere CHP’den atılmasını getirdi. Ardından da yaptığı vahim yanlışlıklar ve yer yer “bana öyle söylediler o nedenle öyle yaptım” demesi ile bu konuda bir bilgi ve deneyime sahip olmadığını, divan başkanlığına gelmeden önce oturup İzmir Kent Konseyi Usul ve Esasları Uygulama Yönergesi‘ni bile okumadığını anlamam pek de uzun zaman almadı.

Genel Kurul’un siyasi parti kongresine benzemesinin diğer bir örneği de, çoğu adayın daha önce belediye meclisi, belediye başkanlığı ya da milletvekilliği konusunda CHP adayı olduğunu gösteren özgeçmişler ve seçilmek için aday olanları destekleyen yeni ya da da eski siyasilerin salondaki varlığı idi. Örneğin hepimiz, CHP İzmir eski milletvekili Zeynep Altıok’un, diğer hiçbir eski ya da yeni İzmir milletvekili genel kurula katılmadığı halde, milletvekili olduğu dönemde danışmanı olarak çalışan Taylan Özgür Üstün‘ü desteklemek için oraya geldiğini hepimiz biliyorduk…

İzmir Kent Konseyi dışında her şeyin konuşulduğu bir genel kurul…

İzmir Kent Konseyi‘nin 17. Genel Kurulu, 16. Genel Kurul’da seçilen başkan ve yürütme kurulu üyeleri 2020-2022 döneminde sanki hiç çalışmamışlar, oraya sadece yeniden seçilmek için gelmişler gibi yapıldı. O nedenle, hem kent konseyi başkanıyla yürütme kurulunun hem de meclis ve çalışma gruplarının 2020-2022 döneminde ne yapıp ne eyledikleri konusunda hiçbir bilgi verilmedi, seçilirken aldıkları oyları vaat edip yaptıkları çalışmalarla hak edip etmediklerini ortaya koyan faaliyet raporları yayınlanmadı, en ufacık bir apartman kat malikleri kurulunda bile gündeme gelen yöneticilerin hesap verip aklanması gibi bir işlemin yapılması hiç kimsenin aklına gelmedi. İzmir Kent Konseyi Başkanlığı‘ndan yeni istifa etmiş olan Seniye Nazik Işık ya da genel kurulu başkan vekili sıfatıyla açan yürütme kurulu üyesi Mahmut Açıkkar bu konularda hem katılımcıları hem de İzmir halkını bilgilendirme zahmetine bile girmediler. Hem eski yöneticiler, hem de diğer katılımcılar, adeta “oy versek de gitsek” havasındaydılar. Kısacası İzmir Kent Konseyi‘nin bu genel kurulunda da konseyin sorunları, ihtiyaçları ve geleceği hiç konuşulmadı, bu konuda bilgi verilmedi ve konseyin gelecekteki başarısını belirleyecek olan büyük bir fırsat bu şekilde heba edilmiş oldu.

Genel kurul açılış konuşması her açıdan sorunluydu….

İzmir Kent Konseyi 17. Olağan (Seçimli) Genel Kurulu’nu, başkan vekili sıfatıyla açan yürütme kurulu üyesi Mahmut Açıkkar‘ın konuşması hem hukuki açıdan hem de gereksiz bilgilerle kişiselleştirilmiş uzunluğu nedeniyle sorunlu; hatta ve hatta, böylesi bir genel kurula yakışmayacak düzeydeydi. Konuşmanın bu kadar sorunlu olması nedeniyle kendisi katılımcıların ısrarlı alkışlarıyla adeta kürsüden zorla indirilmiş gibi oldu.

Mahmut Açıkkar‘ın konuşmasında “naylon dernek” olarak nitelediği kent konseyinin bazı kurumsal katılımcıları hakkında söyledikleri ve hiç yetkisi olmadığı halde bu derneklerle şahsi olarak ilgilenip onların genel kurula katılımını engellediğini belirtmesi, eminim yarın öbür gün genel kurula kabul edilmeyen derneklerin genel kurulun iptali için idare mahkemelerinde açılacak davalarda kullanılacak kuvvetli bir delil; hatta bir itirafname olarak değerlendirilecektir.

Divan başkanın yanlışlık ve gafları…

Evet, yukarıda da belirttiğim gibi divan başkanı olan kişinin, bir gün bile olsa kent konseyinin kapısından girmemiş bilgisizliği divanın uygulamalarına yansıdı. Örneğin, seçim divanının kurulması ile birlikte üyelikleri düşen yürütme kurulu önergelerini oylamaya sunması ve bunu yaparken de leyhte ve aleyhte konuşmak isteyenleri düşünmeden doğrudan oylama yapması kendisinin bu konuda pek de bilgili, deneyimli olmadığını gösterdi. Oysa yürütme kurulu önergelerinin işleme konulabilmesi için

İzmirliler ya da İzmir halkı diyememek…

Genel kurulda dikkatimi çeken diğer bir husus da, hiçbir konuşmacının konuşmasının başında ya da sonunda belediye başkanına, salonda bulunanlara hitap ederken buna İzmirliler’i ya da İzmir halkını dahil etmeyişi idi. Çünkü vizyonlarında İzmirliler’i ya da İzmir halkının tümünü kucaklamak diye bir amaç ya da hedef yoktu. Onlar için oy ya da destek alacakları kendi taraftarları, belediye başkanları daha önemliydi.

Hamaset ve ayrımcılık kokan konuşmalar…

Bence İzmir Kent Konseyi 17. Olağan (Seçimli) Genel Kurulu’nun zirve noktası, Senihe Nazik Işık‘ın ayna karşısında çalışıldığı belli olan ve “ben Zübeyde Ana’nın kızıyım“, “Babasız büyüyüp okumuş çağdaş bir İzmirliyim” gibi hamaset yüklü tiratların atıldığı, bu uğurda engelli kardeşini bile kullandığı, adeta “kız kardeşlerim sizlerin oylarını istiyorum” diyen kent konseylerinin amaç, hedef ve ruhuna uygun olmayan siyasi konuşmasıydı. Nitekim çok bilinçlice hazırlanan bu konuşma metni, kuvvetle muhtemel ki salonda taraftarı olmayan birçok kadını ürkütmesi nedeniyle sonuçta seçimin kaybedeni Seniye Nazik Işık oldu.

Bence gerçek bir kadın hakları mücadelesinden çok, hem icraat hem seçim döneminde diğer toplum kesimlerinden çok kadın hakları mücadelesine ağırlık veren abartılı bir “kadıncılık” oyununun oynanması ile ortaya konulan stratejik hatanın, seçim sonrasında Seniye Nazik Işık ve taraftarlarınca üzerinde iyice düşünülmesi gereken bir konu olmalıdır.

Bir saat yanlış da olsa günde iki kez doğruyu gösterir…

2020-2022 döneminde yürütme kurulu üyesi olan ve geçen seçimde olduğu gibi bu seçimde de taraflardan birine destek verip belediye başkanı ile iyi ilişkilerini sürdürmek isteyen Yalçın Kocabıyık‘ın konuşması ise, 2020-2022 dönemi icraatı ile ilgili oldukça ilginç, doğru ve yerinde tespitleri içeriyordu. Gündeme getirdiği Senihe Nazik Işık‘ın seçkinci tavrı, Yürütme Kurulu ile arasındaki otoriter hiyerarşik ilişki aslında kent konseylerinde olmaması gereken yönetim hatalarıydı. Ama kendisi ve taraftarları geçen seçimde olduğu gibi bu seçimde de taraftarlardan birini destekleyeceği için ve böylelikle mevcut yönetimlerin hata ve sevaplarına ortak olmayı kabullendikleri için söylediklerinin salondaki katılımcılar üzerinde pek etkili olduğunu düşünmüyorum.

Temsil yetkisi zayıf yürütme kurulu…

İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu’nda görev almak için aday olanların aldıkları oyların miktarına baktığımızda, bu sayıların hem hazirunda yazılı toplam katılımcı sayısı, hem de kent konseyi başkanlığı seçimlerinde kullanılan 319 adet oy itibariyle çok az olduğu görülecektir. 309 adet sivil toplum kuruluşunun bulunduğu kategoride oy alan asil üyelerin 58 ile 48 arasında oy almış olması, onları hem 177 oy almış olan kent konseyi başkanı karşısında hem de toplum karşısında güç duruma düşürecek, bu durum bir temsil yetersizliği olarak algılanacaktır.

Genel kurulun anti demokratik yanlarının dikkate alınmayışı…

İzlediğim genel kurul boyunca hiçbir aday ya da konuşmacı, genel kurul öncesinde hukuksuz bir şekilde elenip ayıklanan 78 derneğin niye bu genel kurula katılamadığını sormadı; bırakın sormayı, bu dernekleri hatırlamak dahi istemedi. Onlar için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’i övmek daha önemliydi. Üstüne üstlük başkan vekili olarak çıkıp konuşan yürütme kurulu üyesi Mahmut Akkar, görev yaptığı süre içinde “naylon” olarak tanımladığı bazı derneklerin yarış dışında kalması için uğraştığını ve sonuç olarak 80-90 adet derneği kent konseyi dışına attığını övünerek itiraf etti. Tabii ki kendini demokrasinin merkezi ilan eden bir kentte, özellikle de protokole tahsis edilen ön sırada oturan “pek bir demokrat” zevattan da hiç kimse itiraz etmedi bu suç ilanına…

Ayrıca, İçişleri Bakanlığı’nca kabul edilen Kent Konseyi Yönetmeliği‘ne göre belediye temsilcisi adıyla bir kişinin yürütme kuruluna alınması ya da seçilmesi mümkün olmadığı halde İzmir Büyükşehir Belediyesi Sosyal Projeler Dairesi Başkanı Mehmet Anıl Kaçar‘ın yürütme kurulu üyesi ilan edilmesi de ayrı bir hukuksuzluktu.

Alınması gereken dersler…

Evet, genel kurul izlenimleriyle ilgili bu yazının bence en önemli kısmı alınması gereken derslerle ilgili bölümü… Çünkü, geçtiğimiz Cumartesi günü yapılan etkinlikte yakından gördük ki, genel kurul hazırlıklarıyla uygulama aşamasında doğruluk, dürüstlük, insana saygı, hak, hukuk ve adalet anlayışı, demokrasi, gönüllülük ve insan haklarıyla kent konseylerinin özünü oluşturan yönetişim ve uzlaşma zihniyetinden tek bir iz, tek bir damla yoktu…. Desteklediği siyasi adaylar için oy vermeye gelmiş, o nedenle “oyumuzu kullanıp hemen gidelim” diyen ve bu talebini kürsüye çıkıp uzun konuşanlara bağırarak tepki gösteren bilinçsiz bir grup ile karşı karşıyaydık… Şehir hakkından, kentin sorun ve ihtiyaçları ile taleplerinden uzak, İzmirli ya da İzmir halkı ile hiçbir bağlantısı bulunmayan bu grubun -tabii ki istisnaları hariç- temsili, katılımcı ve çoğulcu demokrasi gibi bir derdi yoktu… Çünkü oraya o amaçla gelmemiş, kent, kentleşme, şehir hakkı, demokrasi, katılım gibi konularda eğitim almamış, etkinliklere katılarak birlikte çalışma, katılım, demokrasi gibi tutum, davranış ve kültürleri edinmemiş, tek derdi sivil toplum örgütü adıyla kurduğu örgüt üzerinden kentin rantından pay isteyen insanlarla karşı karşıyaydık. Kentteki iktidar odaklarının en önünde yer alan Mason locaları, siyasi gruplar ve bu odaklara yeni yeni katılan hemşeri federasyonları kent konseyinin yönetiminde yer alarak kentteki ranta ortak olup yönetmek istiyorlardı. onlardan bunu böyle istiyor ve karşısındaki insanlar da istenileni yapıyorlardı.

Geliyor gelmekte olan…

Temsili demokrasinin iflas ettiğinin anlaşılması üzerine, 1970’li, 1980’li yıllarda Hakkı Ülkü, Osman Özgüven ve Bülent Baratalı gibi bir kısım belediye başkanının girişimi ile ortaya çıkan Urla Kent Senatosu, Aliağa Kent Parlamentosu, Dikili Halk Meclisi gibi toplumcu belediyecilik girişimlerinden bugüne; yani, bu girişimleri izleyen Yerel Gündem 21 meclisleri ve kent konseyi deneyimleri sonrasında geldiğimiz nokta ortadadır: Belediyelerin gerçek anlamda belediyecilik yaptığı o yıllarda, mevcut belediye meclislerinin alternatifi olarak halkın bizzat katılımıyla ortaya çıkıp gelişen bu meclis, parlamento ya da senatolardan bu güne geldiğimizde karşımıza çıkan tek şey, özgürlüğü elinden alınıp doğrudan doğruya belediye başkanına bağlanmış, belediyelerin halkla ilişkiler ya da tanıtım birimiymiş gibi çalışan ve yöneticilerinin belediye başkanları karşısında devamlı el pençe durduğu, konsey başkanlarının ne kadar itaatkar olursa siyasetteki geleceğinin o kadar parlak olduğuna inanıldığı, yer yer kayyumlara teslim edilmiş demokrasiden uzak içler acısı bir durum…

Şayet 2004-2006 dönemindeki AB rüzgarları eşliğinde bizim için biçilmiş olan kent konseyleri projesi ya da modeli,

Şehir hakkı çerçevesinde katılımcı ve çoğulcu demokrasiye inanmış, neoliberal ideolojinin önerdiği yönetişim zihniyeti yerine toplumsal sorun ve ihtiyaçların toplumsal mücadeleyle kazanılacağına, belediyelerin şirket gibi değil belediye gibi yönetilmesi gerektiğine inanan bizler açısından başarısız sonuçları itibariyle miadını doldurmuşsa;

Bizim için biçilmiş bu antidemokratik modeli yırtıp atmak ve yerel demokrasiyi yeniden geliştirip güçlendirmek için yeniden yollara çıkıp yeni yeni çare ve yöntemler bulmamız, o eski günlerdeki toplumsal belediyecilik ateşini yeniden canlandırmamız gerekiyor.

“Bir yerden bıkıp, yeni bir yola çıkan kişi,

çıktığı yolun hiç de yepyeni bir yol

olmayabileceğini; daha önce zaten yürünmüş

bir yol olabileceğini de hesaba katmak

zorundadır: Mutlak yeni bir yol yoktur:

Ama, yola çıkacak kişi açısından, yeni yol

– çoktur…”

Oruç Aruoba,

Hangi işler için, hangi yüzle yeniden oy isteniyor?

Ali Rıza Avcan

Yaklaşan İzmir Kent Konseyi seçimleri nedeniyle yazdığım ilk yazının üzerinden üç gün geçti. Bu süre içinde genel kurula katılımı, getirecekleri belgelere bağlı Buca Kent Konseyi ile 85 adet derneğe ait başvuru süresi bitti ve bu sürenin bitimi sonrasında daha doğrusu genel kurula kimlerin katılıp kimlerin katılmayacağını bizzat belirleme işinin bitiminde halen İzmir Kent Konseyi Başkanlığı görevini sürdüren Seniye Nazik Işık ile bir zamanlar avukat Ayten (Tekeli) Ünal ve CHP eski Konya Senatörü Erdoğan Bakkalbaşı ile birlikte tüzüğünü birlikte hazırladığımız Karşıyaka Kent Meclisi ile Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan zamanında Konak Kent Konseyi‘nin başkanlığını yapan Doç. Dr. Metin Erten 2. ve 3. aday olarak adaylıklarını açıkladılar.

Bense öncelikle katılımı reddedilen 47 dernek ile 1 kooperatifin analizini yaparak, olası bir hukuki itiraz için gerekli olabilecek İzmir Valiliği İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü sicil bilgilerini, yöneticilerini, faaliyette bulundukları adres ve iletişim bilgilerini derleyerek bunların arasında yer alan İnciraltı Gelişim Derneği başkanı avukat Tayfun Karabulut ile yazışma fırsatını yakaladım. Sayın Karabulut bana verdiği cevapta aynen şunları söyledi:

… Gerçekten öğrendiğimde çok şaşırdım dün de telefonla Kent Konseyi‘ni aradım, konuyla ilgili itirazı da e-mail yoluyla ilettim. süreci Pazartesi de takip edip ona göre bir tavır almayı düşünüyorum. Ayrıca bu durumu tarafımıza bildirimle de duyurmadılar, 3.kişiler tarafından öğrendim. Bunu söylediğimde de bir hata olmuş olabilir dendi. İzmir’i bilen kişi veya kurum bunu yapmaz diye düşünüyorum. Gerçekten pes.

Evet, İnciraltı Gelişim Derneği Başkanı avukat Tayfun Karabulut‘un da dediği gibi İzmir’i bilen kişi ya da kurumların bunu yapmaz diyoruz; ama bu yetkiyi ellerinde bulunduranların gözlerini öyle bir hırs bürüyor ki, bizim yapamazlar dediğimiz birçok hukuksuz, akıl almaz işlemi yapıyorlar, yapabiliyorlar….

Avukat Tayfun Karabulut‘un da dediği gibi, hazırlanan hazirun listesine itiraz ve bilgilendirmelerle ilgili süre geçtiğimiz hafta sonunda bittiği için kesinleşmiş listesinin, İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönerge‘nin 9. maddesinin 1/e fıkrası hükmüne göre genel kuruldan en geç 3 gün önce; yani 9 Şubat 2022 tarihine kadar değişik yöntemlerle katılımcılara ve kamuoyuna duyurulması gerekiyor.

Hazirun listesinin kesinleşmesi sonrasında ayrı bir değerlendirme yapmak üzere; şimdi Seniye Nazik Işık başkanlığındaki İzmir Kent Konseyi‘nin 9 Şubat 2020-12 Şubat 2022 döneminde neler yaptığını ya da yapmadığını tek tek gözden geçirerek bu ekibin performansını değerlendirmek istiyorum.

Ama ondan önce bütün bu çalışmaları yapan ya da yapmayan ekibi tek tek hatırlayarak tarihe not düşmek gerekir diye düşünüyorum:

Seniye Nazik Işık, İzmir Kent Konseyi Başkanı

Yusuf Can Gökmen, İzmir Kent Konseyi Genel Sekreteri (Ayrıldı)

Ç. Emre Saygılı, İzmir Kent Konseyi Genel Sekreteri

Yürütme Kurulu: Seçilen Asil Üyeler: 1) Fikret Ekici, 2) Fatih Sürenkök, 3) Hüseyin Han, 4) Evrim Bal Başaran, 5) Harun Düşenkalkan, 6) Taylan Özgür Üstün, 7) Özge İyiiş, 8) Hüseyin Kuzu, 9) Mahmut Açıkkar, 10) Niyazi Soytürk,

Seçilen Yedek Üyeler: 1) Mustafa Yıldız, 2) Metin Çınar, 3) Emine Gümüş, 4) Lütfiye Kader, 5) Ali Cem Kaya, 6) Mine Pakkaner, 7) E. Olcay Işın, 8) Hatice Güleç, 9) Fatma Aytül Çağlar, 10) Habip Akşahin,

Aslı Umucu, Kadın Meclisi Başkanı

Abdülsamet Baskak, Engelli Meclisi Başkanı

Emir Duran, Gençlik Meclisi Başkanı

Kuzey Tunay, Çocuk Meclisi Başkanı

Gelelim şimdi bu ekibin 9 Şubat 2020-12 Şubat 2022 döneminde neler yapıp neleri yapmadıkları ya da yapamadıkları konusuna;

“Yürütme kurulunu kafama göre kurar, bazı üyelerini seçtirmeden atamayla belirlerim”

📌 İzmir Kent Konseyi‘nin 9 Şubat 2020 tarihli genel kurulunda üniversite ve baro/noter temsilcilerinden hiç kimse katılmamış ve bu nedenle bu iki grubun kendi içinde herhangi bir seçim yapılmamış olmasına, bu husus Divan Başkanı Engin Önen ile Divan Yazmanları Nuriye Çelik ile İlyas Aydınalp tarafından düzenlenen genel kurul tutanağında “İzmir Valiliği, Üniversiteler ve Baro/Noter temsilcileri oy kullanmamıştır” şeklinde ifade edilmiş olmasına; ayrıca, İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu‘na belediye temsilcisi unvanıyla herhangi bir görevlinin katılması mümkün olmamasına rağmen; Belediyeyi temsilen Genel Sekreter Yardımcısı Ertuğrul Tugay‘ın, üniversiteleri temsilen Bakırçay Üniversitesi öğretim Üyesi Prof. Dr. Arıkan Tarık Saygılı‘nın ve asıl işin garibi, bu yapılan hukuksuzluğa açıkça karşı çıkıp doğrusunu söylemesi gereken İzmir Barosu‘nu temsilen avukat Perihan Çağrışım Kayadelen‘in 9 Şubat 2020-12 Şubat 2022 döneminde yürütme kurulu üyesi olarak görev yapıp tüm kararlara imza attıkları belirlenmiştir. Bu üç şahsın isminin ve resimlerinin İzmir Kent Konseyi‘ne ait İnternet sayfasının yürütme kurulu ile ilgili bölümünde yer alması, bunun en somut kanıtıdır.

Böylelikle ilk kez yürütme kurulu üyelerinden 3’ünün, İzmir Kent Konseyi katılımcılarının seçimi ile değil; belediye başkanının ya da birilerinin atamasıyla görevlendirildiği anti demokratik bir kent konseyi yapısı ile karşılaşmış oluyoruz…

“İşlerimi plansız programsız yaparım…

📌 İzmir Kent Konseyi‘nin 9 Şubat 2020-12 Şubat 2022 tarihleri arasındaki faaliyetleri, İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönerge‘nin 10. maddesinin 2/b fıkrası hükmüne aykırı olarak, İzmir Kent Konseyi‘ne ait herhangi bir stratejik plan ve eylem planı hazırlanıp kamuoyuna duyurulmadan günübirlik yürütülmüştür.

Benim, katılımcılarıma ve İzmir halkına hesap vermek gibi bir niyetim yoktur…

📌Engelli, Çocuk, Kadın ve Gençlik meclisleriyle çalıştığı söylenen kağıt üstündeki 15 ayrı çalışma grubunun 9 Şubat 2020-12 Şubat 2022 tarihleri arasındaki iki yıllık süre içinde yaptıklarıyla bunun sonucunda hedeflerine ulaşıp ulaşmadıklarını gösteren faaliyet raporları hazırlanmamış ve bu raporların İzmir halkını bilgilendirmek amacıyla kamuoyu ile paylaşılması suretiyle İzmir Kent Konseyi‘nin hem katılımcılarına, hem de İzmir halkına hesap vermesi sağlanmamıştır.

“Genel Kurul kararlarını kafama uyarsa yerine getirir, uymazsa getirmem…

📌16. Genel Kurul’ca karar verilmiş olmasına rağmen, çevre meclisi bugüne kadar kurulmamıştır. Bu durum, İzmir Kent Konseyi başkanı ve yürütme kurulunun, kendilerini seçip görevlendiren İzmir Kent Konseyi Genel Kurulunun kararlarına ne ölçüde saygı duyduğunu ve kendilerine verilen görevi ne ölçüde sahiplendiğini çok iyi göstermektedir.

Eh yani, bir koltuk daha olsaydı; onu da kabul ederdim…

📌 İzmir Kent Konseyi Başkanı Senihe Nazik Işık, İzmir Kent Konseyi Başkanı olarak seçildiği 9 Şubat 2020 tarihinden Karabağlar Kent Konseyi Başkanlığını bıraktığı 22 Haziran 2021 tarihine kadar; yani tam 1 yıl 4 ay 13 gün süreyle hem Karabağlar, hem de İzmir Kent Konseyi Başkanlığı görevini yürütmüş Türkiye’deki tek kent konseyi başkanıdır. İzmir, bu konuda da bir “ilk olma” önceliğini kazanmış, iktidardaki ya da muhalefetteki aklı başında hiç kimse de çıkıp kendisine “bu kadarı da olmaz” dememiş, onun kafasındaki sürenin dolmasını beklemiştir. Oysa kendisi bu durumu, seçim öncesinde aynı durumun diğer aday Konak Kent Konseyi Başkanı Hamit Mumcu için gündeme gelmesi nedeniyle “seçilenin iki konseyi birden yürütmesi hukuken olmasa da uygulama açısından eşit mesafe ilkesine aykırılık oluşturabilir.” şeklinde ifade etmiş olmakla birlikte; seçim sonrasında iki ayrı koltuğa sahip olmak, anlaşıldığı kadarıyla kendisine güzel geldiği gibi benim ileri sürdüğüm ahlaki kurallara, kendisinin ifade ettiği “eşit mesafe ilkesine” aykırı gelmemiştir.

Hak, Hukuk, Adalet anlayışına uygun bir kent konseyi: Başka bir bahara…

📌 İçişleri Bakanlığı’nca çıkarılmış Kent Konseyi Yönetmeliği ile örnek mahkeme kararlarına aykırı olan İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönergesi‘yi değiştirmek için herhangi bir girişimde bulunulmamıştır.

Hangi sorun, hangi ihtiyaç?

📌 Görev süresi içinde konseyin görev alanına giren hiçbir önemli proje yürütülmemiş, kentin tümünü ilgilendiren Kültürpark, Çeşme Turizm Projesi, İnciraltı, Vestel Gökdeleni, Gaziemir’deki radyasyon yüklü atıklar, sonuçlanmayan kentsel dönüşüm projeleri, RES’ler gibi kentin gündemini oluşturan ciddi konulara ya hiç girilmemiş ya da bu konular yarım ağızla geçiştirilmiş, bunun yerine konseyin görev alanına girmeyen işlerle uğraşılmış, İzmir Kent Konseyi Başkanı‘na bir lütufmuş gibi sunulan belediye meclisi ile İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘ndaki koltuklar daimi olarak doldurulmamış, bu dönem içinde tek bir genel kurul önerisi İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne sunulmamıştır.

Kurumsal tercih ve politikalar yerine kişisel tercihler ve sonuçsuz çalışmalar…

📌 İzmir Kent Konseyi, konsey başkanının kadın hakları konusundaki geçmiş kariyeri, bu konuda duyduğu ilgi ve heyecan nedeniyle adeta bir kadın hakları örgütü gibi çalışmış; toplumun diğer grup, kesim ve sınıflarını, örneğin işçi, emekçileri, yoksul ve dar gelirlileri, emeklileri ve yaşlıları, çalışan kesimleri, sendikaları, çalışan çocukları ilgilendiren konularda, kadın mücadelesine verilen önem ve ağırlık vermemiş, ağırlık verdiği konularda da sonuç alıcı çalışmalar yapılmamıştır.

Örneğin, ağırlıklı olarak çalışılan kadın hakları alanında, yaptığımız çalışmalar sonucunda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile bağlı kuruluşlarında çalışan kadınların oranı uzun yıllardır % 16 ve onun altında kalıp bu oranın arttırılması için herhangi bir çalışma yapılmadığı halde kent konseyinin hemen dibindeki bu sorunun çözümü için bir mücadele verilmemiş, bol bol çalıştay, panel ve kurs gibi toplantılar düzenleyen kent konseyi bu konuda bile somut bir sonuca ulaşamayıp başarısız olmuştur. Son günlerde vatandaşın canını yakan pahalılık, yüksek elektrik, doğalgaz, içme suyu faturaları, düzenli arttırılan ulaşım ücretleri, elektrik kesintileri gibi konuları kendine dert edinmeyip tümüyle seçimlere yoğunlaşması bile bu ilgisizliğin en önemli göstergesidir.

Başkan’ı memnun etmeyecek ve el yakacak sorunlardan uzak durmak…

📌 TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu‘nun, ilk başta İzmir Kent Konseyi ile birlikte yapacağı söylenen 4 Haziran 2021 tarihli Çeşme Turizm Projesi Çalıştay ve Forumu‘nun İzmir Kent Konseyi yerine ismi cismi bilinmeyen İzmir Kent Konseyleri Birliği tarafından yapılması, İzmir Kent Konseyi‘nin bu tür el yakacak ‘tehlikeli‘ konulara girmeme politikasının en belirgin örneği olmuştur.

Neoliberal yönetişim zihniyetine aykırı bir yapı…

📌 Kentte faaliyet gösterip özel sektörü temsil eden ESİAD, EGİAD, İZSİAD ve MÜSİAD gibi iş dünyası dernekleriyle İzmir Ticaret Odası (İZTO), Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO), İZmir Esnaf ve Sanatkarları Odası Birliği (İESOB), Ege İhracatçı Birlikleri (EİB) ve İzmir Ticaret Borsası (İTB) gibi çok fazla sayıda üyeye sahip önemli ve büyük meslek odalarının 2009 yılında oluşturulan İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK) dışında İzmir Kent Konseyi‘ne de katılması; böylelikle, kent konseylerinin temel prensibi olan ‘iyi yönetişim‘ mekanizmasının sivil toplum + devlet + özel sektör beraberliği içinde hayata geçmesi için çaba harcanmamıştır.

“Birinci vazifem, belediyenin, başkanının ve başkanın eşinin peşinde olmaktır…

📌 Katıldığı etkinliklerde bile İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin peşine takılan, onun yaptıklarına malzeme olan bir görünüm sergilemiştir. Dünya Otomobilsiz Kent Gününde, kentin en sakin, sorunsuz ve trafiksiz caddesinin kapatılması suretiyle ortaya konulan komik etkinliklerin figüranı olarak orada yer almak bence bunun en güzel örneğidir.

Ekolojik dengesi bizzat belediye tarafından bozulan bir mekanda ekoloji buluşması düzenlemek…

📌 Kültürpark‘ın İzmir Büyükşehir Belediyesi hizmet birimleri, araçları ve personeli tarafından işgal edilip hırpalandığı günlerde İzmir Ekoloji Buluşması adıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin koltuğu altında yapılan etkinlik, ülkemizdeki ve dünyadaki çevre mücadelesinin “en terbiyeli” hali olarak tarihe geçmiştir…

Ödenen paraların boşa gittiği kullanılmayan beyhude projeler…

📌 Düzenlenen büyük tanıtım toplantılarıyla kamuoyuna duyurulan “İzmir’in gündemini takip et!” kampanyası büyük bir fiyasko ile neticelenmiş; bu proje ile oluşturulan sisteme, projenin başladığı tarihten önce belediye başkanının önerisiyle belediye meclisinde görüşülen gündem maddeleri sanki halkın önerisiymiş gibi sahte kayıtların yapıldığı görülmüştür. Hele ki, tek bir genel kurul önerisinin İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi‘ne gönderilmediği bir hizmet döneminde…

Çalışma grupları içinde seçim yapılması konsey uygulama yönergesine aykırıdır…

📌 İzmir Kent Konseyi‘nin hukuka aykırı olduğu bilinen İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönergesi‘nde çalışma grupları ile ilgili herhangi bir seçim yapılması öngörülmediği halde, genel kurul öncesinde bu grupların içinde seçim yapılması sağlanmıştır.

Konsey uygulama yönergesinde olmayan gereksiz işler yapmak…

📌 İzmir Kent Konseyi Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönergesi‘nde ‘Danışma Kurulu‘ adında bir organa yer verilmediği halde, 2021 yılı sonunda İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu‘nun kararıyla İzmir içinden ve dışından bazı isimlerin katılımı ile bir danışma kurulu oluşturulmuştur.

Evet, onca önemli, vahim hukuksuz, adaletsiz, yanlış ve antidemokratik uygulamadan sonra aynı insanlara ve ekibe oy verip aynı şeylerin tekrarlanmasını ister misiniz; yoksa, yeni yöneticilerin kim olacağından çok hukuksuzluk, eylemsizlik, ilgisizlik ve zaman geçirme merkezine dönüşmüş İzmir Kent Konseyi‘nin evrensel hukuka, katılımcı ve çoğulcu demokrasiye, insan haklarına, özgürlüğe, vatandaşın sorun ve taleplerini dikkate alan yeni bir yapılanmaya, iyi bir yönetime ihtiyacı var, o nedenle yıllardır aynı alanda at koşturan yorulmuş, heyecansız, ne yaptığını ve yapabileceğini baştan bildiğimiz performansı düşük isimler yerine buradaki kötü yönetime müdahale ederek İzmir’e yararlı olmak istiyorum mu dersiniz? O halde çekinmeyin ve ortalığı bu hepimizin yakından bildiği başarısız isimlere bırakmayın… Özellikle de heyecanlı, öğrenme ve bilme isteği ile dolu, dinamik ve kendi ayakları üstünde durup özgür olmak isteyen genç arkadaşlarım….

Hazirun listesinin kesinleşmesinden sonra buluşmak dileğiyle….

İzmir Kent Konseyi seçimleri ve karşımıza çıkan hukuksuzluklar…

Ali Rıza Avcan

8 Haziran 2010 tarihinde dönemin büyükşehir belediye başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından kurulan İzmir Kent Konseyi‘nin 17. Seçimli Genel Kurulu, 12 Şubat 2022 tarihinde yapılacak.

9 Şubat 2020 tarihinde yapılan 16. Seçimli Genel Kurul öncesi, sonrası ve genel kurul sırasında ortaya çıkan hukuksuz işlemler; ayrıca, 2006 yılında ülke düzleminde başlatılan kent konseyleri projesinin son yıllarda iktidarın güvenlikçi politikaları nedeniyle başarısızlığa uğradığını, uygulamada yerel iktidarın oyuncağı haline geldiğini düşündüğüm için kent konseyleri ile ilgili haber, gelişme ve tartışmalarla bir süre ilgilenmemeye karar vermiştim.

Ta ki, İzmir Kent Konseyi 17. Seçimli Genel Kurulu’nda, yıllardır bu işin içinde olup bu süre içinde hatırda kalan bir başarıya imza atamamış; ancak, yaşını başını almış bir kişinin aday olduğunu duyana kadar. “

STK’lar göreve çağırdı” başlığıyla duyurulan; ancak hangi STK’ların bu işe karıştığı hususunun bir türlü açıklanmadığı bu haberle, yeniden aday olan mevcut İzmir Kent Konseyi Başkanı Senihe Nazik Işık‘ın karşısına, kendilerince “güçlü” bir adayı çıkarak esaslı bir yönetim değişikliğinin arzulandığını anlamam mümkün oldu.

Bunun üzerine Facebook’taki Kent Stratejileri Merkezi grubunda aşağıdaki mesajı yazarak ilk tepkimi dile getirdim. Dile getirdiğim bu ilk tepkiyi kayda geçirmek amacıyla aynen aktarıyorum:

“AYIPTIR BEYLER!

STK’lar çağırdı bahanesiyle bir hikaye yazılıyor şu sıralarda İzmir’de…Bir dönem Karabağlar Kent Konseyi başkanlığı yapmış, Büyük Mason Locası’nın daimi olarak el üstünde tuttuğu ve yolunu açtığı; bu nedenle hem Aziz Kocaoğlu hem de Tunç Soyer dönemlerinde Konak ve İzmir Büyükşehir belediyelerinde kesintisiz şekilde meclis 1. başkan vekilliği, danışmanlık ya da yönetim kurulu üyeliği yapan, son seçimlerde kızını siyasete sokmaya çalışan, kendi kendilerine onursal başkanlık edinen emekli bir akademisyen, bu kez de İzmir Kent Konseyi’nin başkanı olmak istiyor…. Hem de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin şirketi İzelman A.Ş.’nin yönetim kurulu başkanı olduğu bir dönemde… Kendisinin doğum tarihi ile ilgili bir bilgiye Google’da rastlamadım ama kendisini bu göreve çağıranlara ya da bizzat kendisine şu soruyu sormam gerekiyor: Madem bu işin onursallığını alıp kabullenecek kadar kıdemli, iyi bir kent konseyi yöneticisisiniz ve kent konseyleri konusunda uzmanlaştınız; o halde bugüne kadar kendi yerinize önereceğiniz ve zaten bitmiş, tükenmiş olan İzmir Kent Konseyi’ni bugünkü yerinden alıp daha iyi yerlere taşıyacak genç, dinamik, heyecan dolu birini bulamadınız mı ya da yetiştirmediniz mi? Lütfen bırakın bu koltuk sevdanızı, İzmir’i gençlere bırakın, gençler biraz soluk alsın!”

Facebook’ta yayınladığım bu mesajla yeni bir adaya itiraz edip diğer aday Senihe Nazik Işık‘a destek vermek istediğim anlaşılmasın lütfen… Çünkü onun da CHP Genel Merkezi, Neptün ve Tunç Soyer referansı üzerinden başkan olma hikayesini ve seçildikten sonra halkı her konu ve sorunda kucaklayan bir kent konseyi başkanı olmak yerine, alışageldiği kadın hakları mücadelesiyle milletvekili olmayı önceleyen başarısız başkanlık hikayesini gayet iyi biliyor ve izlediği yol ve yöntemleri hem hukuki hem de etik anlamda doğru bulmuyorum.

Bu tepkinin hemen arkasından da İzmir Kent Konseyi‘ne ait İnternet sayfasında yayınlanan hazirun cetvelini inceleme fırsatını buldum. Bilmeyenler için söyleyeyim, hazirun cetveli 12 Şubat 2022 tarihinde yapılacak 17. Seçimli Genel Kurul’a katılıp oy kullanabilecekleri gösteriyor.

Bu inceleme sonrasında gördüğüm ilk vahim hatalar üzerine Facebook’da 2. mesajımı paylaşmak zorunda kaldım:

AÇIK DUYURU VE UYARI!

İzmir’de, İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü siciline kayıtlı sivil toplum kuruluşları….12 Şubat 2022 tarihinde yapılacak olan İzmir Kent Konseyi seçimlerinde oy kullanacak olan sivil toplum kuruluşlarıyla ilgili bir hazirun listesi yayınlanmış ve bu listede yazılı bilgilere göre;1. İzmir İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü siciline kayıtlı olan bazı derneklerin, İzmir il sınırları içinde faaliyette bulunmadığı gerekçesiyle üyelikten düşürüldüğü ya da 2. Derneklerin amaç ve faaliyetleri ile ilgili maddelerinin talep edilip incelendiği görülmüştür.

Örneğin, İzmir İl Sivil Toplumla İlişkiler Derneği kayıtlarında gözüken ve bu kayda göre faaliyet adresi Onur Mahallesi Böğürtlen Sokak Dış Kapı No: 2A, Balçova-İzmir olan Balçova Manisalılar Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin, İzmir il sınırları içinde faaliyet göstermediği gerekçesiyle İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu’nun 26 Ocak 2022 tarihli toplantısında aldığı kararla üyelikten düşürülmesi örnektir.

5393 sayılı Belediye Kanunu ve İçişleri Bakanlığı’nca çıkarılmış Kent Konseyi Yönetmeliği’ne göre, kent konseylerinin, -hazırladıkları kent konseyi yönergelerinde yazılı olsa bile- bu konuda inceleme ve araştırma yapıp karar verme yetkileri yoktur, mevzuat bu konuda kent konseylerine bir görev vermemiştir. O nedenle bu şekilde bir işlem yapmaları açık bir şekilde hukuka aykırı ve muhtemelen bazı dernekleri seçimden uzak tutma çabasının ürünüdür. Açıkçası İzmir İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü’ndeki dernekler siciline kayıtlı olan her türlü dernek talep ettiği takdirde, kabulüne bile gerek olmaksızın seçimler dahil kent konseylerinin faaliyetlerine katılabilirler. Çünkü demokrasi, bu tür bir vesayete izin vermez…Uyanık olunması ve olası hukuksuzluklara izin verilmemesi; şayet bu konuda ısrar edilip işlem yapılması durumunda ise, aynen Çanakkale, Seferihisar ve Buca Kent Konseyi seçimlerinde yapıldığı gibi Genel Kurul ile sonuçlarının iptal edilmesi için mahkemeye gidilmesi ve delil olarak kullanılabilmesi için şu an yayınlanmakta olan Hazirun Listesi’nin imajının alınması tavsiye edilir.”

Evet, sözünü ettiğim hususlar, yapılacak Genel Kurul’la seçilecek başkan ve yürütme kurulu açısından vahim sonuçlara yol açabilir… Aynen Çanakkale, Seferihisar, Buca ve Gaziemir kent konseylerinin başına geldiği gibi…

Her şeyden önce tüm kent konseyi yönetimleri bilmeli ki; hem 5393 sayılı Belediye Kanunu‘nun 76. maddesi ile İçişleri Bakanlığı’nca düzenlenmiş Kent Konseyi Yönetmeliği hem de bu alanda alınmış örnek mahkeme kararlarına göre kent konseyi genel kurullarına katılacak derneklerin il içinde mi yoksa dışında mı ya da ilçe düzeyinde mi yoksa il düzeyinde mi faaliyette bulunduğunu araştırıp soruşturarak; ayrıca, dernek tüzüklerini inceleyerek hangi dernek, vakıf, kent konseyi, sendika, meslek odası ya da benzerinin genel kurula katılıp katılamayacağı konusunda karar verme yetkisi yoktur. Çünkü idare hukukuyla özel hukukun temel ilkeleri uyarınca tüzel kişiliği olmayan ve sadece belirli konularda karar verme yetkisi olan bir heyet, tüzel kişiliği olan bu kurumlar hakkında karar alamaz, onlar hakkında uygulamalar yapamaz; hatta onlarla resmi yazışma bile yapamaz. Bu heyetin herhangi bir konuda endişesi ya da bilgi ihtiyacı olursa, tüzel kişilik sahibi bağlı belediye başkanlığı üzerinden ilgili olan kurumlara (İzmir Valiliği İl Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü, Vakıflar Bölge Müdürlüğü, meslek odaları vb) yazı yazarak bilgi edinebilir.

Şu an itibariyle kesinleşmemiş olan hazirun listesine baktığımızda ise;

Listede yer alan toplam 456 katılımcı kurumun 333’ünün (% 73,03) dernek, 16’sının (% 3,51) vakıf, 13’ünün (% 2,85) kent konseyi, 10’unun (% 2,20) çalışma grubu başkanı, 7’sinin (% 1,54) siyasi parti, 18’nin (% 3,95) meslek örgütü, 5’inin (% 1,10) üniversite, 10’unun (% 2,20) sendika, 30’unun (% 6,58) muhtar, 9’unun (% 1,98) Valilik görevlisi, 1’nin (% 0,22) Belediye, 1’inin (% 0,22) İzmir Barosu, 1’nin (% 0,22) İzmir Noterler Odası, 1’in (% 0,22) platform, 1’inin (% 0,22) kefalet kooperatifi olduğu,

Bunlardan 47 (% 10,31) derneğin, 1 (% 0,22) platformun, 1 (% 0,22) çalışma grubunun ve 1 (% 0,22) kefalet kooperatifinin; toplam olarak % 10,97 oranındaki kurumun İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu‘nun hukuk dışı kararlarıyla hazirun listesinden çıkarıldığı,

85 (% 18,64) dernekle 1 (% 0,22) kent konseyinden hazirun listesine alınabilmek için belge istendiği anlaşılmaktadır.

Şimdi şu an itibariyle, belge istenenleri de dahil ettiğimizde genel kurula katılabilecek katılımcı sayısı ile bir önceki genel kurulun kesinleşmiş hazirun listesinde yer alan 384 kurumu dikkate aldığımızda karşımıza şu mukayese tablosu çıkar:

Bu mukayese tablosunun da gösterdiği gibi, ‘iyi yönetişim‘ kavramı çerçevesinde kurulduğu 2010 yılından bu yana Aziz Kocaoğlu, Güman Kızıltan, Çağrı Gruşçu ve Seniye Nazik Işık dönemlerini kapsayan 12 yıl içinde İzmir’deki tüm sivil toplumu, devleti ve özel sektörü kucaklaması gereken İzmir Kent Konseyi, bırakın devleti ve özel sektörü, sivil toplum örgütlerinin bile dün % 5,32’sini, bugün ise % 5,49’unu kapsamakta, adeta halktan uzak yerlerde kendi kendilerine gelin güvey oyununu oynamaktadır. Çünkü;

1. Neoliberal ideolojinin önerdiği ‘bölgesel yönetişim ağı‘ anlayışlıyla ve bir Avrupa Birliği şablonu olarak kurgulanıp merkezi yönetimle yerel iktidarın emrine verilen kent konseyleri projesi, gerçek anlamda demokratik, katılımcı, çoğulcu ve özgürlükçü olmadığı için bu bu coğrafyaya uyum sağlayamamış ve iktidarın son yıllardaki güvenlikçi politikaları nedeniyle başarısız olmuş bir projedir.

2. İzmir Kent Konseyi, ‘iyi yönetişim‘ anlayışına aykırı olarak, özel sektörün 2009 yılında kent konseyinden koparılıp İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu‘na kaydırılmasından sonra teorik ve pratik anlamda sakatlanmış; bu nedenle “üçlü sacayağı” olarak tanımlanan sivil toplum + devlet + özel sektör yerine sivil toplum ve devletten oluşan yapısıyla ağır aksak yürümeye çalışan engelli bir oluşumdur. O nedenle, ‘iyi yönetişim‘ anlayışının gereği yerine getirilmediği müddetçe, kendi mantığı içinde başarıya ulaşması mümkün değildir.

3. İzmir Kent Konseyi‘nin yönergesi ve bu yönergeden kaynaklanan her işlemi, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçtaroğlu‘nun savunduğu “Hak, Hukuk, Adalet” anlayışına aykırıdır. Konsey’in hukuki ve fiili yapılanması ile uygulamaları ele alınıp düzeltilmedikçe başarıya ulaşması mümkün değildir.

İzmir Kent Konseyi Yürütme Kurulu‘nun, 5393 sayılı Belediye Kanunu‘nun kent konseyleri ile ilgili 76. maddesi ile İçişleri Bakanlığı‘nın çıkardığı Kent Konseyi Yönetmeliği çerçevesinde böyle bir görevi, yetkisi ve sorumluluğu olmadığı; ayrıca kent konseyine ve genel kurula katılmak isteyen dernekleri belirleme, bu dernekler hakkında inceleme, araştırma ve soruşturma yapması, bu amaçla yazışması mümkün olmadığı halde ve 16. Genel Kurul öncesinde yaptığı gibi, belediyenin desteklediği adaylara oy vermeyecek derneklerle hemşehri derneklerinin kent konseyleri dışında tutmak amacıyla genel kurula katılımını yasaklaması hukuki, demokratik, katılımcı, çoğulcu, adil ve ahlaki olmadığı gibi bir heyet eliyle işlenmiş bir bölücülük, bir ayrımcılık suçudur.

4. İzmir Kent Konseyi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın, eşinin ve yakın çevresinin etkisi altındadır ve o nedenle kurumsal bağımsızlığı yoktur. Halen başkanlık görevini yürüten Senihe Nazik Işık‘la bu göreve aday olan Adnan Akyarlı‘nın, CHP Genel Merkezi, Belediye Başkanı, Belediye içinde ayrı bir güç odağı haline gelmiş olan eşi ile İzmir’deki iki ayrı mason locasından icazet ve destek almadan bu göreve gelmeleri mümkün değildir. Bütün bunlara rağmen belediye başkanından herhangi bir destek ya da icazet almadan görev yapmak isteyen Çağrı Gruşçu‘nun başına gelen hazin olaylar ise ortadadır.

5. İzmir Kent Konseyi, Kent Konseyleri Projesi ile amaçlananın dışında CHP’nin siyasetçi fidanlığına dönüşmüştür. Bu konseyde göreve gelenler ya da gelmek isteyenler ya belediye başkanı ya da belediye meclisi veya milletvekili olma, en azından karısını, kızını, oğlunu, yakın akrabasını siyaset dünyasına kazandırma hevesindedirler. Onların bu görevlere gelip tüm halkı kucaklamak, onların sorunları ile ilgilenmek diye bir niyetleri, bir dertleri yoktur.

6. İzmir Kent Konseyi‘nin 17. Seçimli Genel Kurulu’nda şimdilik iki aday varmış gibi gözükmesine rağmen; genel kurul tarihinin yaklaştığı süreçte; hatta genel kurulda bile ortaya yeni adaylar çıkabilir ki, bunlardan en güçlüsü, arkasına birtakım CHP’li grubu ve iktidar güçlerini alarak büyüyen Yalçın Kocabıyık cephesidir.

9 Şubat 2020 tarihli 16. Genel Kurul’da yapılan ikinci tur oylamada Senihe Nazik Işık‘ın 125, Hamit Mumcu‘nun 90, Yalçın Kocabıyık‘ın 80 oy alması ve son turda Tunç Soyer‘in telefonla verdiği talimat çerçevesinde Senihe Nazik Işık‘ı destekleyerek 167 oyla onun kazanmasını sağlaması bu gücün en somut örneğidir. O nedenle, önümüzdeki günlerde bu seçimde CHP’liler arasındaki rekabetten kaynaklanacak fırsatları değerlendirmek ya da olası pazarlıklara taraf olmak için Yalçın Kocabıyık‘ın ya da onun yardımcısı Karabağlar Kent Konseyi eski başkanı Uğur Yelekli‘nin başkanlık için hamle yapması beklenmelidir.

Belli olmaz, belki de yeni adaylardan biri hazirun listesinin kesinleşmesi ile birlikte mahkemeye gidip genel kurulun durdurulmasını ya da kayyum nezaretinde yapılmasını da sağlayabilir. Hiç belli olmaz…

7. Bu kentte solcuyum, devrimciyim, sosyalistim diye dolaşanların ya da birbirlerine “yoldaşım” diye hitap edenlerin ise ilk yapacakları şey; hepimizin bildiği malum insanları “göreve çağıran STK” olarak sergiledikleri CHP kuyrukçuluğundan ya da CHP’de bir yer edinme hevesinden vazgeçerek mazilerindeki Fatsa ya da Gültepe örnekleri üzerinden halkın gerçek ihtiyaç ve sorunlarına cevap verecek demokratik, katılımcı, çoğulcu, adil ve ahlaki değerleri esas alan halk meclislerinin oluşumuna el vermeleridir.

Bütün bu bilgi, belge ve düşünceler çerçevesinde;

17. Seçimli Genel Kurul öncesinde hukuk dışı işlemler yaparak seçilme şansını arttırmak isteyenlerin, genel kurul sonrasında; aynen Çanakkale, Seferihisar, Buca ve Gaziemir kent konseylerinin başına gelenlere benzer olaylara hazırlıklı olması, haksızlığa uğrayan kurum ya da kişilerin açacağı davalar sonucu ellerindekinden de olacaklarını hesap etmesi gerekir.

İzmir ve Kula’da Ortodoks Sivil Mimari Mirası

2022 yılının başında tanıtımını yapacağımız ilk kitap, İzmirli Yakın Kitabevi ve Yayınevi‘nin 2021 yılının son günlerinde raflara yerleştirdiği “İzmir ve Kula’da Ortodoks Sivil Mimari Mirası” ismini taşıyor.

Yazarı yüksek mimar N. Nebil Altınel, 1947 yılında Türk bir baba ile Rum bir annenin ikinci evladı olarak İstanbul’da doğmuş olmakla birlikte; Saint Joseph Ortaokulu’nda okumuş ve mimarlık eğitimini Floransa Üniversitesi’nde bitirmiş bir yüksek mimar. Uzunca bir süredir İzmir’de yaşıyor ve 1981 yılından bu yana profesyonel turist rehberi olarak çalışıyor. Biz kendisini daha çok iki dönem yaptığı İzmir Turist Rehberleri Odası başkanlığı nedeniyle tanıyor, biliyoruz.

Yüksek mimar N. Nebil Altınel bize ve anneannesi Olimbiya Cavela Papazoğlu‘na armağan ettiği “İzmir ve Kula’da Ortodoks Sivil Mimari Mirası” isimli kitap dört ayrı bölümden oluşuyor. Kitabın birinci bölümünde İzmir’e özgü ev tiplerinin özellikleri, ikinci bölümünde yangın yerinden yeni bir kentsel dokuya dönüşen Kültürpark‘ı, Paraşüt Kulesi‘ni, İzmir Tarih ve Sanat Müzesi‘ni, Kültürpark Evlendirme Dairesi‘ni, Kültürpark‘ın bitki örtüsü ile heykellerini, Kültürpark‘ı Kültürpark yapan Kazım Dirik, Behçet Uz, peyzaj mimarı Bedri Or, gazeteci Ahmet Suat Yurtkoru, büyük sanatçı Cevat Şakir Kabaağaçlı, mimar İ. Harbi Hotan, mimar Rıza Aşkan, mimar Mesut Özok ve Y. mimar Ferruh Örel gibi değerli insanları, üçüncü bölümde Manisa’nın Kula ilçesindeki tarihi Karamanlı-Rum evlerini, bu tarihi kültürel değerlerle ilgili özellikleri öğreniyor, kitabın eki olarak adlandırılan dördüncü ve son bölümde ise kitabın Kula ile ilgili bölümünde karşımıza çıkan yazıt ve mezar taşlarının okunmasını kolaylaştıracak olan Yunan Alfabesi ile ilgili bilgilere ulaşıyor, birçok konuda yeni bilgiler ediniyoruz.

Tabii ki bu kitapta yer alan Kültürpark‘ın geçmişi ve kurucularıyla ilgili ayrıntılı bilgiler; ayrıca, en son 24 Nisan 2011 tarihinde rahmetli Şükrü Tül ile birlikte gidip dolaştığım Kula coğrafyası ve tarihi evleri; özellikle de Kula şehir meydanında gördüğüm eski Karaman Rumcası ile yazılmış mezar taşları, Lambiyanos Rum okulu, Meryem Ana Kilisesi kalıntıları ve her bir tarihi evin kapısının üstüne ya da yanına çivilenmiş sigorta şirketi tabelaları ilgimi en çok çeken şeyler… Eminim ki, 2015 yılından bu yana büyük bir dayanışma ile sürdürdüğümüz Kültürpark Mücadelesi‘nin içinde yer alan ya da destekleyen tüm arkadaşlarımın, benim gibi Kültürpark ile ilgili bölümlere daha fazla ilgi göstereceklerini umuyorum.

İzmir ve Kula‘nın sahip olduğu tarihi ve kültürel değerleri, sahip olduğu mimarlık bilgisinin disiplinlerarası evreniyle profesyonel turizm rehberliğinin incelikleriyle buluşturup bizlere ulaştıran ve bunu da bir zamanlar sevgili dostumuz rahmetli Gürhan Tümer‘in yaptığı gibi, acımasızca geçip giden zamandan geriye kalacak bir kitapla somutlayan yüksek mimar N. Nebil Altınel‘i ve Yakın Kitabevi & Yayınları‘nı kutluyor, bu tür yayınların kentin şimdiye kadar ele alınmamış başka bölge ve yapıları için devam ettirmesini diliyorum.

Son söz, her zaman olduğu gibi yazarın kendisine ait:

Benim için her şey bir perdeyi ya da bir gölgeyi kaldırmak gerektiğini düşünerek başladı. Bu topraklarda yedi tepeli kentin gölgesi ihtişam olup tüm kentlerin üzerine düşer. Bana göre ise, -tek şehir deyip kimseleri üzmek istemem ancak-, İzmir kesin bir istisnadır ve ihtişamı yüzünden haklı olarak Akdeniz’in yıldızı olarak anılır. Çünkü İzmir Ege’nin kıyısında konumu, toplumsal yapısı, kültürel derinliği vb. açılardan tektir; insanlarıyla ve mimarisiyle ışık saçan bir özgün mozaik gibidir.

Bu kent bir asır önce nasıl bir yerdi ve kimlere ev sahipliği yapmıştı? 1922’de meydana gelen Büyük Yangın’dan sonra neleri kaybetti ve nasıl gelişti? Metinde bu soruların cevabına mimari yoluyla ulaşılmak istenilmiştir: hem İzmir’de hem de Kula’da.

Kitabın okunması bitmeden elinizden düşmemesi dileğiyle…N. Nebil Altınel

Şikayetçi olduğun bir sorunu, önce kendi sorumlu olduğun alanda çözmek…

Ali Rıza Avcan

Georges Politzer‘in “Felsefenin Temel İlkeleri” isimli eserini okuduğum lise yıllarından bu yana toplumsal dinamiklerin ve mücadelelerin sınıfların varlığına ve onlar arasındaki emek-sermaye çelişkisine dayandığını kabul eder, bunun dışında kalan ikinci ya da üçüncü dereceden cinsiyet, milliyet, ırk ve kültür gibi unsurların sınıf mücadelesi kadar belirleyici olmadığını bilirim. Bu durumun ortaya çıkmasında, babamın örgütlü bir demiryolu işçisi olmasının; ayrıca, beslenme uzmanı Osman Nuri Koçtürk gibi antiemperyalist isimlerden aldığı sendika eğitimlerinde öğrendiği şeyleri eve gelip bizlere anlatmış olmasının etkili olduğunu düşünüyorum. ABD Marshall yardımı olarak turuncu renkli peynirleri yiyip süt tozundan yapılma sıvıları içtiğimiz ilkokul eğitimi günlerinde, beslenme uzmanı Osman Nuri Koçtürk‘ün anlattığı ABD‘ni temsil eden kurt ya da tilki ile Türkiye‘yi temsilen trene boş boş bakan ineğin yedikleri besinler nedeniyle birbirlerinden ne kadar farklı olduklarına dair benzetmeyi bir La Fointaine masalı gibi babamdan dinlediğimi hiç unutmam.

Bu anlamda, 1989 ve sonrasında Sovyetler Birliği‘nin çözülmeye başlamasıyla birlikte, çevremdeki çoğu sosyalist, devrimci ya da solcunun o hayal kırıklığı içinde ve inançsızlıkla topu taca atarak ‘çevreci‘ ve ‘feminist‘ olmaya karar verdiği ya da ulusal duygularla şovenist kimlik politikalarına savrulduğu dönemlerde de temel belirleyici olanın sınıflar arası mücadele olduğunu savunmuş, vahşi kapitalizme karşı tarihi, arkeolojik, kültürel ve doğal değerlere sahip çıkarak çevreci olmanın ya da cinsiyet, ırk, yaş, engellilik gibi alt mücadele alanlarının sınıf mücadelesinin içinde yer aldığını savunmuşumdur.

Çünkü cinsiyet, çevre ya da kimlikler üzerinden yapılan mücadelelerin, anti kapitalist mücadele anlayışı çerçevesinde sınıf mücadelesi ile ilişkilendirilip çözümlenmediği takdirde kalıcı olmayacağına ve sonuç alınamayacağına, mücadelenin kitlesel olarak bu alanlara aktarılmasının; hatta işçi sendikalarının bile çevreci, feminist vb. hareketlere dahil olmaları önerilerinin aslında neoliberal kapitalist anlayıştan kaynaklandığına ve o nedenle de, sınıfsal bir temeli olmayan hiç bir toplumsal hareketin başarıya ulaşamayacağına inanırım.

Bugün bu çerçevede, uzun yıllardır kadın mücadelesi adıyla ortaya konulan ve yer yer ya da zaman zaman cinsiyetler arasındaki düşmanlık noktasına kadar gidebilen, kadını hem kendi sınıfından hem de aynı mücadele alanı içinde yer alan diğer sınıf, kesim ve gruplardan yalıtan çalışmaların belediyeler; özellikle de büyükşehir belediyeleri düzlemindeki durumunu ortaya koymaya çalışacağım.

Belediyeler yıllardan bu yana kadınların hak mücadelesine destek vermek, kadın cinayetlerine karşı çıkmak, tüm üretim alanlarında kadın işgücünü öne çıkarmak, kadınları her anlamda özgürleştirip bilinçlendirmek, örgütlemek ya da mevcut kadın örgütlenmesini desteklemek için çok farklı düzeylerde çalışmalar yapıp bunları hazırladıkları tüm resmi belgelerde tanıtım malzemesi olarak kullanmaktadırlar: Bu sene şu kadar kadına eğitim verdik, şu kadar kadın merkezi açtık, şu kadar kadını sığınma evlerimizde ağırladık gibi…

Ama yine de, yapılan çalışmaların sonuçlarına baktığımızda onca toplantı, sempozyum, kongre, konferans, çalıştay, atölye, kurs, gezi ve etkinliğe rağmen bir şeyler eksik kalmakta, kadının kendi ayakları üstünde durarak özgürleşmesi, toplum içinde ön plana çıkması mümkün olmamakta, kadın sorunu tanrılarca görevlendirilen kartalın her gece yediği, Kafkas Dağı’nda zincire vurulmuş Prometheus‘un karaciğeri gibi ertesi gün yeniden oluşup büyümekte ve gelişmekte, onca mücadeleye rağmen kadın cinayetleri daha da artmakta, toplumda kadının adı bir türlü geçmemektedir.

Bu durumun nedenini araştırmak için aklımıza gelen birbirinden farklı sorular sorup onların cevaplarını arayabiliriz: Kadın mücadelesi içinde yer alan kadınlar ve onlara destek olan erkekler bütün bu sonuçsuz mücadeleleri yapıp eylerken yoksa kendi vicdanlarını mı rahatlatıyorlar? Büyük umutlarla seçilen kadın yönetici ve temsilcilerin, elde ettikleri iktidarın güç ve etkisiyle -deyim yerindeyse- ‘erkekleşip‘ karşıtına dönüştüğü bir süreçte, karşıtların çelişki ve birliğini dikkate almayanlar yoksa, aynen kapitalizmin krizleri gibi biteviye sürecek bilindik ve sonuçsuz bir yolculuğa mı çıkıyorlar? Bu mücadelenin en kısa sürede neticelenebilecek en basit ve kolay yol, yöntem ve mücadele alanları yok mudur? Örneğin kadınların ve erkeklerin eşitliğine inanmış, kadın haklarını savunan insanlar, özellikle de siyasetçi ve belediye başkanları kadınlardan yana uygulamaları; örneğin, tüm hizmet birimlerinde aynı sayıda kadın ve erkek çalıştırarak kadının üretim içinde yerini güçlendirme projelerini niye önce kendi parti ya da belediyelerinden başlatamazlar, niye önce kendi evlerinin önünü temizleyip başkalarına örnek olmazlar?

İşte ben de bu sorulara net bir yanıt bulabilmek için 2019 tarihli son yerel seçimlerde CHP‘nin eline geçen İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyeleriyle 2009 yılından bu yana CHP‘nin yönetiminde olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile bu belediyelere bağlı olarak içme suyu, kanalizasyon ve ulaşım hizmeti veren kurumların 2009-2020 dönemine ait toplam 191 adet faaliyet raporunu inceleyerek son 22 yıl içinde istihdam ettikleri kadınların sayısı ile yıllar itibariyle bu sayılardaki değişimi inceleyerek hem her birinin bu süre içinde kadın çalışan sayısının artması için ne yaptığını ortaya koymaya, hem de bu üç büyükşehir belediyesini birbirleriyle mukayese ederek CHP ile AKP‘nin bu konudaki politika ve uygulamalarındaki benzerlik ve farklılıkları ortaya koymaya çalıştım:

İstanbul, Ankara ve İzmir büyükşehir belediyelerinin 2009-2020 döneminde çalıştırdığı kadın çalışan sayısı nedir ve bu sayılardaki değişimin kadın mücadelesi ile ilişkisi var mıdır ya da bu gelişimin ülkemizdeki kadın mücadelesine etkisi ne olmuştur?

Ama ondan önce bu üç büyükşehir belediyesinin 2020 yılı itibariyle hizmet verdiği nüfusu, hizmet alanının büyüklüğünü ve çalıştırdığı personel sayılarını ortaya koyup, bu sayılara İstanbul‘da İSKİ ve İETT, Ankara‘da ASKİ ve EGO, İzmir‘de İZSU ve ESHOT gibi belediyeye bağlı kurumların dahil odluğunu, belediye şirketlerinde çalışanların sayısı, genellikle “ticari sır” gerekçesiyle açıklanmadığı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 28, Ankara Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 16 ve İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne ait 23 şirket personelinin bu verilere dahil olmadığını belirtelim.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (2020) – Nüfus: 15.462.452, Yüzölçümü: 5.461 Km2, Personel Sayısı: 28.307

Ankara Büyükşehir Belediyesi (2020) – Nüfus: 5.663.322, Yüzölçümü: 25.632 Km2, Personel Sayısı: 15.129

İzmir Büyükşehir Belediyesi (2020) – Nüfus: 4.394.694, Yüzölçümü: 11.891 Km2, Personel Sayısı: 14.985

Bu verilerin biraz daha anlam kazanması için hizmet verilen nüfus ile belediye personel sayılarını birbiri ile mukayese etmeye kalktığımızda; nüfusu en fazla olan İstanbul‘da çalıştırılan personel başına 546, nüfusu İzmir‘e göre daha fazla olup, kapsadığı alan dikkate alındığında daha az personel çalıştıran Ankara‘da çalıştırılan personel başına 374, nüfusu ve hizmet ettiği alan Ankara‘ya göre daha az olan İzmir‘de çalıştırılan personel başına 399 kişi düştüğünü söyleyebiliriz.

Üç büyükşehir belediyesi ile bağlı kurumlarında çalışan personel sayısının 2009-2020 dönemindeki gelişimi ise aşağıdaki çizelgede gösterilmiştir.

Grafikten de göreceğiniz gibi İzmir’e göre daha fazla nüfus ve hizmet alanına sahip Ankara Büyükşehir Belediyesi‘nin çalıştırdığı personel sayısı geçtiğimiz yıllarda neredeyse İzmir‘in yarısına yakın olmakla birlikte sayı son yıllarda, özellikle de 2020 yılında büyük oranda artmış ve 2020 yılı itibariyle neredeyse İzmir‘e yaklaşmıştır.

2009-2020 döneminde İstanbul, Ankara ve İzmir büyükşehir belediyeleri ile bu belediyelere bağlı İETT, İSKİ, EGO, ASKİ, İZSU ve ESHOT genel müdürlükleri gibi kurumlarda memur, sözleşmeli personel, kadrolu işçi, geçici işçi, taşeron işçisi ve sözleşmeli sanatçı gibi değişik statülerde çalışanların sayıları ile bunların cinsiyetler arasındaki dağılımını ve yıllar itibariyle gelişimini aşağıdaki üç ayrı tabloda görebilirsiniz:

İSTANBUL: En iyi durumda olan kadın memur ve sanatçılar bile üretim sürecinin içinde yer almamaktadır.

Büyükşehir Belediye Meclisindeki kadın üye oranının % 17,05, AKP‘li kadın üyelerin kendi grupları içindeki oranının % 19,32, CHP‘li kadın üyelerin kendi grupları içindeki oranının % 15,97 olduğu İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile bağlı iki genel müdürlükte (İSKİ, İETT) çalışan kadınların toplam sayısı 2011 yılı endeksi 100 (21.141 çalışan) olarak kabul edildiği takdirde, 2020 yılı itibariyle 134 endeks değeri (28.307) olarak artmış, bu sayı ve değer içindeki kadın çalışan oranının 2010 yılında % 16 iken 2011 yılında % 17, 2012 yılında % 19, 2013 yılında % 19, 2014ve 2015 yıllarında % 18, 2016 yılında % 19, 2017 yılında % 13, 2018 yılında % 19, 2019 ve 2020 yıllarında % 13 olduğu belirlenmiştir.

Kadın çalışanların İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile İETT ve İSKİ genel müdürlüklerindeki durumuna ayrı ayrı baktığımızda ise, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nde memur olarak çalışan kadınların 2010-2020 döneminde % 18 ile % 23 arasında bir paya sahip olduğu, 11 yıllık ortalamanın % 21,28 düzeyinde gerçekleştiği, İETT Genel Müdürlüğü‘nde çalışan kadın memurların 2017-2020 döneminde % 25 oranında bir paya sahip olduğu, İSKİ Genel Müdürlüğü‘nde çalışan kadın memurlara ait oranların 2010-2020 döneminde % 27-32 arasında değiştiği, 11 yıllık ortalamanın ise % 30,19 düzeyinde gerçekleştiği görülmüştür.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi açısından ilginç olan bir diğer durum ise ‘Sözleşmeli Sanatçı” olarak istihdam edilen ve çoğu İstanbul Şehir Tiyatroları‘nda çalışan tiyatrocular arasındaki kadın oranının 2011-2020 dönemi itibariyle % 36-43 arasında değişmesi ve 10 yıllık ortalamanın % 38,8 olarak hesaplanmasıdır.

Bu tabloda İstanbul Büyükşehir Belediyesi açısından en olumsuz durum ise gerek belediyede gerekse iki ayrı genel müdürlükte ‘kadrolu işçi‘ ya da ‘geçici işçi‘ olarak çalıştırılanlar arasındaki kadın oranının son derece düşük çıkmasıdır. Bu oranların 2010-2020 dönemindeki ortalamasının ‘kadrolu işçiler‘ için % 9,28, ‘geçici/taşeron işçiler’ için % 14,20 olarak hesaplanması bu durumun en iyi örneğidir.

ANKARA: Kadın her ad ve düzey itibariyle üretim sürecinin dışındadır.

Büyükşehir Belediye Meclisindeki kadın üye oranının % 8,85, AKP‘li kadın üyelerin kendi grupları içindeki oranının % 11,37, tek bir CHP‘li kadın üyenin kendi grubu içindeki oranının % 3,58 olduğu Ankara Büyükşehir Belediyesi ile bağlı iki genel müdürlükte (ASKİ, İETT) çalışanların toplam sayısı 2010 yılı endeksi 100 (4.250 çalışan) olarak kabul edildiği takdirde 2020 yılı itibariyle 356 endeks değeri (15.129) olarak artmış, bu sayı ve değer içindeki kadın çalışan oranının 2011 yılında % 19 iken 2012 yılında % 20, 2013 ve 2014 yıllarında % 18, 2015 ve 2016 yıllarında % 21, 2017 yılında % 17, 2018 ve 2019 yıllarında % 16, çalışan sayısının bir önceki yıla göre % 164,77 oranında arttığı 2020 yılında da % 14 olduğu belirlenmiştir.

Kadın çalışanların Ankara Büyükşehir Belediyesi ile ASKİ ve EGO genel müdürlüklerindeki durumuna ayrı ayrı baktığımızda ise, Ankara Büyükşehir Belediyesi‘nde memur olarak çalışan kadınların 2011-2020 döneminde % 21 ile % 24 arasında değişen bir paya sahip olduğu, 10 yıllık ortalamanın % 22,8 düzeyinde gerçekleştiği, ‘sözleşmeli personel‘ olarak çalışan kadınların devlet memuru kadınlara göre daha fazla oranda olduğu belirlenmiştir. Buna göre, 2011-2020 döneminde ‘sözleşmeli personel‘ olarak çalışan kadınların oranı % 32 ile % 53 arasında değişmiş ve 2011-2020 dönemindeki ortalama değer % 40 olarak bulunmuştur. Ayrıca tablo üzerinde yapılan incelemeler sonucunda, ASKİ Genel Müdürlüğü‘nde çalışan kadın memurların 2017-2020 döneminde % 18, EGO Genel Müdürlüğü‘nde çalışan kadın memurların faaliyet raporlarının yayınlandığı 2018-2020 döneminde % 14 oranında bir paya sahip olduğu, ASKİ‘de ve EGO‘da ‘sözleşmeli personel” statüsünde çalışan kadınların ise faaliyet raporlarının yayınlandığı 2013, 2017, 2018, 2019 ve 2020 yıllarında % 16 ila % 44’e yaklaşan oranlarda istihdam edildiği görülmüştür.

2009-2020 döneminde Ankara Büyükşehir Belediyesi ile ASKİ ve EGO genel müdürlüklerinde çalışanların cinsiyetlerine göre dağılım ve gelişimi gösteren aşağıdaki tabloda, aynen İstanbul ile ilgili tabloda karşımıza çıktığı gibi; yani, ‘kadrolu işçi‘ ve ‘taşeron işçisi‘ olarak tanımlananlar arasındaki kadın çalışan sayısının azlığıdır ve bu durum kadın hakları açısından önemli bir sorundur. Bu oranın 2011-2020 döneminde Ankara Büyükşehir Belediyesi‘nde % 7-11 aralığında, ASKİ Genel Müdürlüğü‘nde % 4-5 aralığında, EGO Genel Müdürlüğü‘nde de % 4 düzeyinde gerçekleşmesi, kadının üretim içindeki yerini geliştirmek açısından üzerinde ciddi ciddi düşünülüp çözümlenmesi gereken önemli bir sorundur.

İZMİR: Çalışan kadın oranı diğer belediyelere göre daha iyi olsa da kadın, üretim sürecinin dışında tutulmaktadır.

Büyükşehir Belediye Meclisindeki kadın üye oranının % 17,15, AKP‘li kadın üyelerin kendi grupları içindeki oranının % 17,40, CHP‘li kadın üyelerin kendi grupları içindeki oranının % 18,59 olduğu İzmir Büyükşehir Belediyesi ile bağlı iki genel müdürlükte (İZSU, ESHOT) çalışanların toplam sayısı 2009 yılı endeksi 100 (8,700 çalışan) olarak kabul edildiği takdirde 2020 yılı itibariyle 172 endeks değeri (15.129) düzeyinde artmış, 2009-2019 döneminde makul düzeyde olan çalışan sayısı artışı 2020 yılında 209 yılına göre % 72,25, bir önceki yıla göre % 39,87 oranında artarak 14.985’e ulaşmıştır. Bu sayı ve değer içindeki kadın çalışan oranının 2009 yılında % 16 iken 2010 yılında % 20, 2011 yılında % % 18, 2012 yılında % 19, 2013 yılında % 20, 2014 yılında % 19, 2015 yılında % 22, 2016, 2017 ve 2018 yıllarında % 16, 2019 yılında % 17, 2020 yılında da yine % 16 oranında olduğu belirlenmiştir.

Kadın çalışanların İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İZSU ve ESHOT genel müdürlüklerindeki durumuna ayrı ayrı baktığımızda ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde memur olarak çalışan kadınların 2009-2020 döneminde % 24 ile % 30 gibi diğer iki büyükşehir belediyesinde görülmeyen düzeyde bir paya sahip olduğu, 11 yıllık ortalamanın % 30 düzeyinde gerçekleştiği, ‘sözleşmeli personel‘ olarak çalışan kadınlar da aynı durumun, hatta kadın-erkek eşitliğini yansıtacak ideal durumu yansıtırcasına % 50-51 düzeyinde tekrarlandığı (11 yıllık ortalama 51,55) belirlenmiştir.

Ayrıca tablo üzerinde yapılan incelemeler sonucunda, İZSU ve ESHOT genel müdürlüklerinde çalışan kadın memur oranı ile ‘sözleşmeli personel‘ statüsündeki kadınların, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nde çalışan kadın memurlar ile ‘sözleşmeli personel‘ statüsündeki kadınlar gibi aynı düzeyde (İZSU kadın memur oranı % 27, İZSU sözleşmeli personel’ statüsündeki kadın oranı % 46, ESHOT kadın memur oranı % 22, ESHOT sözleşmeli personel statüsündeki kadın oranı % 38) olduğu görülmüştür.

2009-2020 döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İZSU ve ESHOT genel müdürlüklerinde çalışanların cinsiyetlerine göre dağılım ve gelişimi gösteren aşağıdaki tabloda, aynen İstanbul ve Ankara ile ilgili tablolarda karşımıza çıktığı gibi; yani, ‘kadrolu işçi‘ kategorisi içindeki kadın çalışan oranının hem belediye hem her iki genel müdürlük düzleminde % 0-8 arasında değişen oldukça yetersiz oranı ile “taşeron/şirket işçisi” adıyla çalıştırılan çok fazla sayıdaki işçi kitlesi içindeki kadınların sayı ve oranlarının düzenlenen faaliyet raporlarında belirtilmemiş olması kadın hakları mücadelesi açısından büyük ve önemli bir sorundur.

İstanbul, Ankara ve İzmir büyükşehir belediyelerinde 2009-2021 döneminde çalıştırılan kadın personelin tüm personele oranını ve yıllık gelişimini gösteren yukarıdaki grafikten de anlaşılacağı üzere kadınların belediye içindeki istihdamı İstanbul‘da % 13-19, Ankara‘da % 14-21, İzmir‘de de % 16-22 aralığında olup; çalışan kadın oranı, İstanbul‘un CHP yönetimine geçtiği 2019 yılından sonra % 19’lar düzeyinden % 13’ler düzeyine, Ankara‘nın CHP yönetimine geçtiği 2019 yılından sonra % 17-16’lar düzeyinden % 14 düzeyine indiği, İzmir‘de ise 2015’de sahip olduğu % 22 düzeyinden % 16’lar düzeyine indiği görülecektir. Bu durum, hem kadın çalışanlar hem de kadın haklarını savunduğunu söyleyen CHP açısından ilginç ve vahim bir gelişmeyi ortaya koymaktadır. Böylelikle kadınlar açısından zaten yetersiz olan durum daha da yetersiz hale gelmektedir…

CHP’li belediyeler, kendi parti örgütleri içinde bile % 30 cinsiyet (kadın) kotasına ulaşamadıklarını dikkate aldığımızda, gerçekte % 13-16 aralığında dolaşan kadın çalışan oranını kamuoyunun dikkatinden kaçırmak için zaman zaman üst yönetimde olan ya da belediye meclislerinde görev yapan kadınların daha yüksek olan oranlarını öne çıkarıp bundan kendilerine bir fayda sağlamaya çalışsalar da, % 13-16 düzeyinde dolaşan bu oranlar kadının ekonomik özgürlük ve istihdamına önem verdiği iddialarının ne kadar boş olduğunu ortaya koymaktadır.

‘İçeride’ çalışmak niyeti….

Aslında üst ya da orta düzeyde yönetici kadın sayısının daha fazla olması ve bunun olması gereken bir durummuş gibi öne çıkarılması, yukarıda da sözünü ettiğimiz başka bir sorunlu alanın varlığına işaret etmektedir: Yöneticilerin ya da bizzat kadınların veya onların aile çevresinin ‘içerideki‘ masa başı işleri onlar için daha uygun görmesi… Kadınların dış mekanda yapılan hizmetler yerine iç mekandaki büro işlerine uygun olduklarını varsayan bu anlayış aslında kadın-erkek eşitliğine aykırı korumacı bir zihniyeti yansıtmakta olup; kadının iç mekandaki bürolarda çalıştırılması suretiyle erkekler tarafından sahiplenilip korunması olgusunu ön plana çıkarmaktadır. Hele ki, büroda çalışmak koşulu ya da özlemi ile işe başlayanlar, kent siyasetinde ya da yönetiminde önde gelenlerin karısı, kızı, oğlu, gelini ya da kongre seçimlerinde marjinal değeri olan kıymetli delegeler ise ve bunlar önce işe girmek, işe girdikten sonra da ‘içeride‘ çalışmakla ilgili taleplerini ifade etmişlerse….

Evet, yukarıdaki tablo ve çizelgelerin de ortaya koyduğu gibi, kadınların dış mekan hizmetleri içindeki oranı, iç mekanda çalışan memur, sözleşmeli personel ve sanatçılara göre daha az durumdadır. Her ne kadar park ve bahçe, otobüs, metro, tramvay hizmetlerine alınan bir iki kadın işçi ya da emekçi belediyelerle ilgili reklam ve tanıtımlarda öne çıkarılıp bu hizmetlerde de kadın çalıştırılıyormuş gibi bir algı yaratılmak isteniyorsa da gerçek hiç de öyle değildir.

O nedenle, İstanbul, Ankara ve İzmir büyükşehir belediyelerinin, gerçekleştirdikleri hizmetlerle kent, bölge ve ülke düzlemindeki kadın hakları mücadelesine destek verirken önce kendi çalışanları arasındaki kadın oranlarını arttırmak için çaba göstermesi gerektiğini, bunu başaramadıkları, diğer kişi ve kurumlara iyi bir örnek olamadıkları sürece inandırıcı ve başarılı olamayacaklarını düşünüyorum.

Önce belediyelerdeki kadın çalışan sayısını arttırmak…

Evet, devlet memurları ile ilgili mevzuatta daha fazla kadın memur çalıştırılmasını engelleyen ya da zorlaştıran hükümler olduğunu biliyorum. Ama çoğu açık alanda çalışan kadrolu ya da geçici işçi istihdamında daha fazla kadın işçi çalıştırılmasını, kadınlara pozitif ayrımcılık yapılmasını engelleyen bir hüküm ya da yasal bir düzenleme olmadığı için; ayrıca bu alanlarda zaten memur ve sözleşmeli personelle ilgili alanlardan daha az kadının istihdam edildiği ortada olduğu için bundan sonraki süreçte tüm hizmet alanlarındaki kadın çalışan sayısının arttırılması için özel politika ve stratejiler geliştirilmesini, stratejik planlarla performans programlarına bu durumu net bir şekilde ortaya koyacak hedefler konulmasını, bu hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığı ile ilgili izleme, değerlendirme ve müdahale çalışmalarına önem verilmesini öneriyor ve bu hususların takipçisi olacağımızı ifade ediyoruz.

Tarafları bir araya getiren Dolar ya da Avro kardeşliği… (2)

Ali Rıza Avcan

Evet, bugünkü yazımızda diğerlerinden farklı olarak “büyük zarar görerek gerçeğin farkına varmak” anlamına gelen “başına taş düşmek” halini ifade eden bir görselle karşınıza çıktık ve bu üç taşın her birini “Hak“, “Hukuk” ve “Adalet” olarak adlandırdık.

Çünkü, bu taşların, yazımızın önceki bölümünde ayrıntılarıyla anlattığımız İzmir‘in tramvayla olan sergüzeştini anlatan öyküsünün başına, büyük zararlar getirerek düştüğüne ya da düşeceğine inanıyoruz.

Çünkü ‘doğru‘, “yerinde‘, ‘verimli‘ ve ‘etkin‘ belediye hizmet ya da yatırımlarının ‘hukuka uygun‘, ‘yapılabilir‘ ve ‘sürdürülebilir‘ olması, yaşanan bir sorun ya da talebe cevap vermesi durumunda anlamlı olabileceğine; bu koşulların mevcut olmaması durumunda, “başına taş düşme” gibi deyimlerle ifade edilen felaket boyutundaki başarısızlıkların gündeme geleceğini düşünüyor ve bu nedenle bunun aksini yapanları zaman zaman ya da yer yer uyarmak zorunda kalıyorum.

Bu anlamda halen yapılmakta olan Çiğli Tramvayı Projesi ile hazırlıkları sürdürülen Girne Tramvayı Projesi‘nin, iş işten geçtikten sonra “başa taş düşürecek” projeler olduğuna, projenin esası olan düşüncenin hukuken sakat olacağına inanıyorum.

Gelelim, söz konusu iki projenin başına “Hak“, “Hukuk” ve “Adalet” taşlarını düşürecek gerçeklere…

Onuncu Kalkınma Planı 2014-2018

985. Kentiçi toplu taşımada trafik yoğunluğu ve yolculuk talebindeki gelişmeler dikkate alınarak öncelikle otobüs, metrobüs ve benzeri sistemler tercih edilecek; bunların yetersiz kaldığı güzergâhlarda raylı sistem alternatifleri değerlendirilecektir. Raylı sistemlerin, işletmeye açılması beklenen yıl için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin; tramvay sistemleri için asgari 7.000 yolcu/saat, hafif raylı sistemler için asgari 10.000 yolcu/saat, metro sistemleri için ise asgari 15.000 yolcu/saat düzeyinde gerçekleşeceği öngörülen koridorlarda planlanması şartı aranacaktır.

On Birinci Kalkınma Planı 2019-2023,

702.1. Kentiçi toplu taşımada trafik yoğunluğu ve yolculuk talebindeki gelişmeler dikkate alınarak öncelikle otobüs, metrobüs ve benzeri sistemler tercih edilecek, bunların yetersiz kaldığı güzergâhlarda raylı sistem alternatifleri değerlendirilecektir.

702.2. Raylı sistemlerin, işletmeye açılması beklenen yıl için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin tramvay sistemleri için asgari 7.000 yolcu/saat, hafif raylı sistemler için asgari 10.000 yolcu/saat, metro sistemleri için ise asgari 15.000 yolcu/saat düzeyinde gerçekleşeceği öngörülen koridorlarda planlanması şartı aranacaktır.

On ve On Birinci kalkınma planlarının 985, 702.1 ve 702.2 madde numaralı politika tedbirleri içinde koyu renkle işaretleyip dikkati çekmek istediğimiz bölümleri birleştirmeye kalktığımızda, karşımıza çıkan “Raylı sistemlerin, işletmeye açılması beklenen yıl için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin tramvay sistemleri için asgari 7.000 yolcu/saat düzeyinde gerçekleşeceği öngörülen koridorlarda planlanması şartı aranacaktır.” ifadesinin, aslında toplu ulaşım yatırımlarında ülke ve kent düzeyinde verimliliği ve tasarrufu sağlama niyetinin ortaya konduğu görülecektir. Böylelikle daha ekonomik olan lastik tekerlekli toplu ulaşım araçlarının çalışması gereken güzergahlarda, daha pahalı olan tramvay hatları da dahil olmak üzere raylı sistemlerin yapılması engellenerek israfın önüne geçilmesi sağlanacaktır.

30.10.1984 tarih, 3067 sayılı Kalkınma Planlarının Yürürlüğe Konması ve Bütünlüğünün Korunması Hakkında Kanun‘un 1. ve 2. maddeleri uyarınca, Onuncu Kalkınma Planı 2014-2018 TBMM’nin 02.07.2013 tarih, 1041 sayılı; On Birinci Kalkınma Planı 2019-2023 da TBMM’nin 18.07.2019 tarih, 1225 sayılı kararı ile kabul edildiği dikkate alındığında; ayrıca, bu konu ile ilgili olarak hukuk doktrini içinde yapılan tartışmalar çerçevesinde, kalkınma planlarının Türk Anayasa Sistemi içinde kanun olarak kabul edildiği; hatta kanunla Anayasa arasında üstün bir yer işgal ettiği fikrinin kabul gördüğü görülmektedir. (1, 2, 3)

Bu nedenle, beklenen yıl; yani 2030 yılı için doruk/zirve saat-tek yön yolculuk talebinin tramvay sistemleri için asgari/en az 7.000 yolcu/saat düzeyinde gerçekleşeceği öngörülen koridorlarda, yapılan hesapların 7.000 yolcu/saat düzeyinin altında çıkması durumunda o koridora/güzergaha tramvay sistemi yapılamayacak, ilgili belediyeler bu tür yatırımlar için onay isteyemeyecek, onay verecek merkezi yönetim kurumları da onay veremeyecektir. Her iki kalkınma planının getirdiği bu koşul, TBMM tarafından kabul edilen kalkınma planlarının kanun niteliğinde olması nedeniyle hem emredici hem de kısıtlayıcı bir yasal düzenleme olduğu için bu yasal düzenleme hem yerel yönetimleri hem de merkezi yönetim organlarını bağlamaktadır.

Peki bizim ele alıp gündeme getirdiğimiz İzmir tramvay hatlarının UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda yazılı olan hedef yıl; yani 2030 yılı için doruk/zirve saat-tek yön yolculuk talebinin rakamları nedir?

Söz konusu planın 402 sayfalık sonuç raporunun 63. sayfasındaki “Tablo 9/2. İşletme Türlerine Göre 2030 Hedef Yılı Raylı Sistem Hatlarının Genel Özellikleri” başlıklı tabloda yer alan verilere göre “2030 yılı için doruk/zirve saat-tek yön yolculuk talebi“;

T2 Konak Tramvay Hattı için belirtilmemekle birlikte aynı nitelikte olmayan “2030 Yılı Sabah Zirve Saatte Kesitteki En Yüksek Yolcu Hacmi” karşılığı olarak 1.765 yolcu/saat değerinin yazılı olduğu,

T1 Karşıyaka Tramvay Hattı için belirtilmemekle birlikte aynı nitelikte olmayan “2030 Yılı Sabah Zirve Saatte Kesitteki En Yüksek Yolcu Hacmi” karşılığı olarak T1 Karşıyaka, T3a Çiğli Tramvayı (AOSB) ve T3b Çiğli Tramvayı (Çiğli Merkez) adıyla ayrı ayrı tanımlanıp güzergah olarak yer yer birbiriyle çakışan 3 ayrı tramvay hattının bileşimi için 4.311 yolcu/saat değerinin yazılı olduğu,

T4 Girne Tramvay Hattı için belirtilmemekle birlikte aynı nitelikte olmayan “2030 Yılı Sabah Zirve Saatte Kesitteki En Yüksek Yolcu Hacmi” karşılığı olarak 3.987 yolcu/saat değerinin yazılı olduğu; yani 7.000 yolcu/saat değerinin altındaki değerlerin yazılı olduğu belirlenmiştir. (4)

Şimdi bu durumda, her bir tramvay hattının yapımı için hazırlanan proje dosyalarının, On ve On Birinci kalkınma planlarının gerekli onayı verecek olan merkezi yönetim kurumları açısından emredici koşul niteliğindeki 985, 702.1 ve 702.2. numaralı politika hedeflerine göre kabul görüp onaylanması ve bu onaylara göre tramvay hatlarının yapılması mümkün müdür?

Tabii ki, HAYIR!

Peki, böylesi bir durum yaşanması durumunda siz olsanız ne yaparsınız?

Şayet sınırlı kamu kaynaklarının çarçur edilmemesini ve lastik tekerlekli toplu ulaşım araçlarının yeterli olduğu güzergahlarda tramvay yapılarak kamu kaynaklarının israf edilmemesini istiyorsanız ve elinizdeki kalkınma planları bunu mümkün kılmıyorsa; ne yaparsınız?

Tabii ki, proje dosyalarını inceleyip onaylayan ya da onaylayacak olan merkezi yönetim kurumlarının dikkatini çekip kendilerine kalkınma planları ve yasalarla verilmiş görevleri yapmaları için uyarır, İzmir’deki tramvay hatlarının kalkınma planlarının getirdiği koşullara uygun olup olmadığı hususunu inceleyip araştırmaları için başvuruda bulunursunuz.

Kim bu merkezi yönetim kuruluşları?

Öncelikle Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Belediyeler Genel Müdürlüğü. Sonrasında da İçişleri Bakanlığı ve sonuç olarak Cumhurbaşkanlığı.

10 Temmuz 2018 tarih, 30474 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 1 Numaralı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi‘nin 485. maddesi ve bu maddeye dayanılarak hazırlanan Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Altyapı Genel Müdürlüğü’nün Görev, Yetki ve Sorumluluklarının Belirlenmesine İlişkin Yönerge‘nin 8. maddesinin (g) fıkrası hükmüne göre, “Kamu kurum ve kuruluşları, belediyeler ve il özel İdareleri tarafından yaptırılacak teleferik, fıniküler, monoray, metro ve şehir içi raylı ulaşım sistemlerinin proje ve şartnamelerini incelemek veya incelettirmek ve onaylamakUlaştırma ve Altyapı Bakanlığı Altyapı Genel Müdürlüğü‘nün görevidir.

Yine aynı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi‘nin 100. maddesinin (b) fıkrası hükmüne göre, “mahalli idare yatırım ve hizmetlerinin kalkınma planları ile yıllık programlara uygun şekilde yapılmasını gözetmekÇevre ve Şehircilik Bakanlığı Yerel Yönetimler Genel Müdürlüğü‘nün, 104. maddesinin (a) ve (b) fıkralarına göre de, “çevresel etki değerlendirmesi ve stratejik çevresel değerlendirme çalışmalarını yapmak ve bu konuda gerekli kararları almak, izlemek ve denetlemek” ve “çevre kirliliğini önleme ve çevre kalitesini iyileştirmeye yönelik ter türlü faaliyet ve tesisi izlemek, gerekli tedbirleri almak ve aldırmak, denetlemek, çevre izni ve lisansı vermekÇevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü‘nün görev ve yetkisi içindedir.

Bu kurumlar tabii ki bu görevlerini o yıllarda ve halen geçerli kalkınma planı hükümlerini; yani, yapılmak istenen tramvay hattı projesinin güzergahındaki beklenen yıl (2030) için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin tramvay sistemleri için asgari 7.000 yolcu/saatin altında kalması durumunda kamu kaynaklarının israfını önlemek ve verimliliği sağlamak amacıyla projelere onay vermeyecekler, verdikleri takdirde de kalkınma planları ile kendilerine verilmiş görev ve yetkiyi kötüye kullanmış ya da görevlerini ihmal etmiş olacaklardır.

Peki, bu durumda ben ne yapmış olabilirim?

Kendini yaşadığı topluma karşı sorumlu hisseden her yurttaşın ya da yaşadığı kenti sevip ona sahip çıkan her hemşerinin yaptığı gibi, 1 Temmuz 2017 tarihinde işletmeye alınan Karşıyaka, temel atma töreni 6 Şubat 2021 tarihinde yapılan Çiğli ve yapımı için hazırlıkları halen devam eden Girne tramvay projelerinin On ve On Birinci Kalkınma Planlarının bu hükümleri karşısındaki durumunu ve bundan sonra ne yapılacağını 23 Ağustos 2021 tarihinde yazdığım dört ayrı dilekçe ile Cumhurbaşkanlığı‘na, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘na, İçişleri Bakanlığı‘na ve Sayıştay Başkanlığı‘na sordum.

Amacım, yürürlükteki mevcut hukuk düzeni içinde, hedef yıl 2030 için belirlenen doruk saatte tek yön yolculuk talebinin 7.000 yolcu/gün değerinden az olduğu UPI 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı ile ortaya koyulan bu büyük altyapı yatırımlarının, Onuncu Kalkınma Planı‘nın 985 ve On Birinci Kalkınma Planı‘nın 702.1 ve 702.2 numaralı politika hedefleri karşısındaki konumunu sorgulamak, bu projeler için verilen onayların bu hükümlere rağmen nasıl verildiğini ortaya koymaktı.

Gönderdiğim bu dilekçelere önce İçişleri Bakanlığı, sonrasında da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı cevap verdi. Daha doğrusu kendileri doğrudan bir cevap vermeyip, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden temin ettikleri bir belgeyi bana göndermekle yetindiler. Kendilerine telefon açıp sorduğumda da bu cevabın verilmiş olması sonrasında dosyaların kapatıldığını, bu dilekçeler nedeniyle başkaca bir işlem yapmayacaklarını belirttiler. Cumhurbaşkanlığı‘ndan ve Sayıştay Başkanlığı‘ndan ise henüz bir cevap almış değilim.

Peki o halde, yaptığım başvuru üzerine bana gönderdikleri İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin cevap yazısında ne vardı ki, bu dosyaları herhangi bir inceleme ya da araştırma yapmadan kapatmışlardı?

Bu cevabı sizin de görmeniz için, İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Eser Atak imzalı tarihsiz ve E-25337150-622.02-381376 sayılı yazıyı aynen yayınlıyorum.

Bu yazının kırmızı çizgiyle çerçevelenmiş alan içindeki ifadesinden de anlaşılacağı üzere;

📌08.08.2018 tarih, 2018/596 sayılı UKOME kararı ile onaylanarak yürürlüğe giren UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın yapımcısı Boğaziçi Proje Mühendislik A.Ş. tarafından hesaplanıp söz konusu planın 63. sayfasındaki “İşletme Türlerine Göre 2030 Hedef Yılı Raylı Sistem Hatlarının Genel Özellikleri” başlıklı 9/2. tabloda 2030 Yılı Günlük Toplam Yolcu Sayısı, T1 Karşıyaka, T3a Çiğli ve T3b Çiğli Merkez tramvay hatları için toplam olarak (111.816) olarak gösterildiği halde; bu sayının tarafıma gönderilen yazıda (73.394) olarak belirtildiği ortadadır.

📌Bu durumda şayet T3a-T3b Çiğli Tramvay Hattı‘nın günlük toplam yolcu sayısı (73.394) ise, UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı‘na göre birbirine eklenecek biri yapılıp işletmeye açılmış, diğeri de henüz yapım aşamasında olan iki ayrı (Karşıyaka, Çiğli) tramvay hattında taşınacak toplam yolcu sayısı olarak bildirilen (111.816) sayısından T3a-T3b Çiğli Tramvay Hattı‘na ait (73.394) yolcu sayısını çıkardığımızda geriye kalan (38.422) yolcu sayısının T1 Karşıyaka Tramvay Hattı‘na ait günlük toplam yolcu sayısı olduğu gibi bir sonuca ulaşırız ki, bunun da doğru olmayacağı ayan beyan ortadadır.

📌Onuncu ve On Birinci Kalkınma Planlarında raylı sistem (tramvay) yatırımlarının yapılabilmesi için, beklenen yıl (2030) için doruk saatte tek yön yolculuk talebinin asgari 7.000 yolcu/saat olması koşulu getirildiği halde; söz konusu cevap yazısında Karşıyaka Tramvay Hattı için ifade edilen “Sabah zirve saatte toplam taşınan yolcu 9.274 yolcu/saat iken” bölümünde bunun “çift yöndeki yolculuk talebi” mi; yoksa, “tek yöndeki yolculuk talebi” mi olduğu hususunun açık ve kesin bir şekilde belirtilmediği;

📌Cevap yazısının Çiğli Tramvay Hattı ile ilgili paragrafının son bölümünde yer alan “tek yön yolcu sayısı 2.598 yolcu/saat-yön-kesit değerine ulaşacağız” ifadesinde, “zirve saatte” bölümü yazılmamış olmakla birlikte; bu bilginin eksikliğine rağmen belirtilen (2.598) yolcu/saat değerinin On Birinci Kalkınma Planı‘nın 702.2 nolu politika hedefinde bir koşul olarak yazılı olan asgari limitin altında kalması nedeniyle dikkate alınmadığı ya da doğru olup olmadığının araştırılmadığı;

📌Aynı cevap yazısının Girne Tramvay Hattı ile ilgili paragrafında ise, aynen UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın 63. sayfasındaki tabloda yazılı olan değerlerin tekrarlandığı; yani, bu hatta beklenen 2030 yılı için doruk saat-tek yön yolculuk talebinin asgari 7.000 yolcu/saatlik limitin altında kaldığı söylenerek kalkınma planındaki koşula uyulmadığı hususunun açık ve net bir şekilde ikrar edildiği belirlenmiştir.

Sonuç olarak…

İzmir Büyükşehir Belediyesi, İzmir‘deki Karşıyaka, Çiğli ve Girne Tramvay Hatlarının yapımı ile ilgili projelerin hazırlık ve uygulama aşamalarında, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Altyapı Genel Müdürlüğü, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Yerel Yönetimler Genel Müdürlüğü, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü ile İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü ve Mülkiye Teftiş Kurulu Başkanlığı ise projelerin kalkınma planlarına uygunluğunu izleyip denetlerken, projelerin çevresel etkilerini ortaya koyan Çevre Etki Değerlendirme ya da Proje Tanıtım Dosyalarını onaylarken ve projelerin onaylanması aşamasında kendi görev ve yetkilerini kullanmayarak, benim başvuru örneğimde ortaya çıktığı gibi kullanmaktan kaçınarak hem mevcut hukuk kurallarına aykırı davranmakta, hem de kamu kaynaklarının israfına yol açarak verimlilik, yerindelik, şeffaflık gibi ilkelere uymamaktadır.

Karşıyaka ve Konak tramvay projelerinin belediye bütçesinden sağlanan kaynaklar dışında 165 Milyon Euro tutarındaki finansmanını sağlayan Dünya Bankası‘nın alt kuruluşu IFC (Uluslararası Finans Kuruluşu) ve ING Bank gibi yabancı bankalar, AFD (Fransız Kalkınma Ajansı) gibi yabancı kalkınma ajansları ile 2013-2021 döneminde yapılan Altı (6) ayrı ihale çerçevesinde İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nce ihale tutarı üzerinden kendilerine toplam 1.558.607.546,94 TL. (*) tutarında ödeme yapılan şirketlerin ve devlet müteahhitlerinin (Pandora belgeleri skandalında adı geçen Gülermak A.Ş., (5) Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi ve Ankara Ticaret Odası kayıtlarında adına rastlamadığımız Al-Ga İnşaat A.Ş., Proto Mühendislik A.Ş., toma üreticisi ve TÜMAD isimli madencilik şirketinin Balıkesir, Madran Dağı‘ndaki altın madeniyle çevreyi kirlettiği Nurol Holding‘e bağlı Nurol İnşaat A.Ş. ve “yerli ve milli tramvay” yaptığını iddia eden Almanya merkezli Bozankaya A.Ş.) AKP’nin merkez ve CHP’nin yerel bürokrasisiyle birlikte oluşturduğu işbirliği sayesinde, yapılan ya da yapılacak tramvay projelerinin kalkınma planlarına ya da diğer mevzuata aykırı bile olsa nasıl yapılabilir hale getirildiği kolaylıkla tahmin edilebilir… Hele ki elinizde, iktidarda olsun ya da olmasın her düzeydeki siyasi parti, grup, kesim ve şahısla iyi ve makbul ilişkiler geliştirmiş, o nedenle de her kapıyı açabilecek vazgeçilmez ve göz ardı edilemez becerikli bürokratlarınız varsa…

Evet, böylelikle İzmir‘deki tramvay öyküsünün sonuna geldik ve Türkiye‘nin Uluslararası Şeffaflık Derneği‘nin düzenlediği Yolsuzluk Algısı Endeksinde niye yıllardır arka sıralarda yer aldığının nedenlerinden sadece birini, bu öykünün bize verdiği esinle bir kez daha anlamaya başladık…

Böylelikle On ve On Birinci Kalkınma Planlarındaki yapım koşulu dikkate alınmadan; diğer bir anlatımla hukuka aykırı bir şekilde yapılan ya da yapılacak tramvay projeleri için, kamu kaynaklarının israf edilmemesi ve ulaşımda verimliliğin sağlanması adına müdahale etmesi gereken Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı bürokrasisinden bir fayda gelmeyeceğini, bu bakanlıklarda çalışan ve “AKP’nin adamları” olarak bilinen bürokratların böylesi bir hukuksuzluk karşısında “duymam, görmem, konuşmam” diyen o ünlü üç maymunun rolünü oynamaya hevesli olduklarını; böylelikle bu tür büyük bütçeli yatırım projelerinin kabulü ve onaylanması konusunda CHP’li belediyelerdeki bürokrasi ile işbirliği yaptıklarını anlamış olduk…

Şimdi tek umudumuz, belediyenin kaybolan tabloları konusunda olduğu gibi kamu kaynaklarının israfının önlenmesi konusunda hassas davranacağını umduğumuz Sayıştay Başkanlığı‘nda…


(*) Burada yazılı olan tutar, sadece 2013-2021 döneminde 4734 sayılı Devlet İhale Kanunu kapsamında yapılan Altı (6) ihale sonucunda imzalanan iş yapım sözleşmelerindeki miktarların toplamı olup, % 20 iş artışı ve fiyat farkı gibi nedenlerden kaynaklanan ek ödemeler ile kamulaştırma, altyapı yatırımları ve proje değişiminden kaynaklanan harcamalar bu tutarın dışındadır.

Kaynaklar

(1) Turgut Tan, Planlamanın Hukuku Düzeni, TODAİE Yayınları, Ankara,1976, sh.102.

(2) Lütfü Duran, İdare Hukuku Ders Notları, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1982, Sh. 487-488.

(3) Denizer Şanlı, Planlama Yetkisinin Analizi, Ankara Barosu Dergisi, Yıl: 67, Sayı: 3, Yaz 2009, sh. 47-58.

(4) UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı, İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayını, Ocak 2019, sh. 63.

(5) https://www.artihaber.com/manset/3612/iste-pandoranin-sohretleri.

İzmir Tramvayı konusunda daha önce yazdığım yazılar

https://kentstratejileri.com/2017/07/22/cigli-tramvayi-1/

https://kentstratejileri.com/2017/08/01/cigli-tramvayi-2/

https://kentstratejileri.com/2021/08/16/kentsel-adalet-ve-esitlik-anlayisiyle-plan-ve-programlara-aykiri-isler/

https://kentstratejileri.com/2021/08/17/kentsel-adalet-ve-esitlik-anlayisiyle-plan-ve-programlara-aykiri-isler-2/

Tarafları bir araya getiren Dolar ya da Avro kardeşliği… (1)

Ali Rıza Avcan

2020 Yolsuzluk Algı Endeksi‘ni hazırlayan Uluslararası Şeffaflık Derneği (Transparency International), dünya ülkeleri ile ilgili yolsuzluk algısının, bir önceki yıla benzer bir seviyede geliştiğini belirterek 2020 yılında, dünya ülkelerinin üçte ikisinin başarıyı simgeleyen 100 rakamına göre 50 puanın altında kaldığını, bu sıralamada 88 puan alan Danimarka ve Yeni Zelanda‘nın birinciliği paylaştığını, bu iki ülkeyi 85’er puanla Finlandiya, Singapur, İsveç ve İsviçre‘nin takip ettiğini, Almanya‘nın 2019’da olduğu gibi 80 puanla 8’inci sırada yer aldığını, 40 puan alıp 180 ülke arasında 86. sırayı işgal eden Türkiye ile aynı puanı paylaşan ülkelerin ise, Trinidad ve Tobago, Doğu Timor, Fas, Hindistan ve Burkina Faso olduğunu duyurdu.

Söz konusu endeksi ayrıntılı bir şekilde incelediğimizde ise, Türkiye‘nin Ekonomik ve İşbirliği Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülkeleri arasında da sondan üçüncü sırada yer aldığı görüyoruz.

Türkiye‘nin küresel sıralamada, ekonomik, sosyal ve politik istikrarsızlıkların yoğun olduğu ve henüz demokrasi ile tanışamamış birçok ülkenin gerisinde kalışı, sadece 2020 yılına ait bir durum olmayıp; bu sıralamadaki yeri ve puanı 2012 yılından bu yana hızlı bir biçimde düşmekte ve son 8 yıl içinde en çok gerileyen 5 ülke arasında yer alıyor.

İnternet gazetelerinden ulaştığım bilgilere göre Alman DW Ajansı‘na açıklamalarda bulunan Uluslararası Şeffaflık Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Daniel Eriksson, “Dünyanın üçte ikisinde yolsuzluğun olduğu söylenebilir” değerlendirmesinde bulunarak “Derecelendirmeyi yaparken öncelikli olarak rüşvet, zimmete para geçirme ve adam kayırmanın ülkelerde ne kadar yaygın olduğunu inceleyen endeks, söz konusu ülkelerde yolsuzlukla mücadele yasalarının olup olmadığını ve bu yasaların uygulanıp uygulanmadığını da dikkate alıyor…. Toplumlar demokratikleştikçe, açıklaştıkça, şeffaflaştıkça, yolsuzlukla mücadele etme kabiliyetleri de artıyor. Görüyoruz ki düşünce özgürlüğünün altını oyan, insan haklarını ihlal eden bazı ülkelerde yolsuzlukla mücadele kabiliyeti de çok düşük” değerlendirmesinde bulunmuş.

Birinci ve ikinci adımlar – Halka sorulmadan yapılan işler: Konak ve Karşıyaka Tramvay Projeleri….

Aziz Kocaoğlu zamanında tartışmalarla başlayıp Tunç Soyer döneminde sessiz sedasız devam eden İzmir Tramvayının aslında hazin bir hikayesi vardır…

İzmir Tramvayı (İzmirTram) olarak adlandırılan Karşıyaka ve Konak tramvay hatları, İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketi İzmir Metro A.Ş.‘ne bağlıdır. 26 Şubat 2014 tarihli ihale sonrasında yapılan Mavişehir-Alaybey güzergâhında 15 istasyonu kapsayan 9,6 km uzunluğundaki (T1) Karşıyaka Tramvayı deneme amaçlı ön işletim için Aralık 2016’da, tam zamanlı işletim için de 1 Temmuz 2017’de, Fahrettin Altay-Halkapınar güzergâhında 20 istasyonu kapsayan 12,4 km uzunluğundaki (T2) Konak Tramvayı ise denetim amaçlı ön işletim 24 Mart 2018, tam zamanlı işletim için de 2 Temmuz 2018 tarihinde açılıp işletmeye alınmıştır. (1)

Bu iki tramvay hattı, 2007-2009 döneminde Pamukkale Üniversitesi tarafından hazırlanan 2009 tarihli İzmir Ulaşım Planı ile plan sonrasında gerçekleştirilen çalışmalarla İzmir kent merkezine önerilen 5 ayrı tramvay hattının ikisi olup diğerleri ise sırasıyla Buca, Bornova ve Narlıdere-Urla tramvayu hatlarıdır. Yapılan ilk analizlere göre 10 km uzunluğundaki Konak (Fahrettin Altay-Alsancak) hattında günlük yolcu taşıma kapasitesinin 84.960 yolcu/gün, 19 km uzunluğundaki Karşıyaka (Alaybey-Sasalı Doğal Yaşam Parkı) hattında günlük yolcu taşıma kapasitesinin yine aynı şekilde 84.960 yolcu/gün olduğu hesaplanmıştır. (2)

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin “İzmir Büyükşehir Belediyesi: Tramvay için hazırız, ucuz dış kredi onayı bekliyoruz” başlıklı 28 Kasım 2012 tarihli haberi ile TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Ulaşım Komisyonu‘nun Ağustos 2014 tarihli İzmir Tramvayı İnceleme Raporu‘ndaki bilgilere göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından İzmir Ulaşım Ana Planı doğrultusunda hazırlanan Karşıyaka ve Konak Tramvay Projeleri için Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü‘ne (DLH), proje raporu, teknik çizimler albümü ve fizibilite etüdünün onaylanması için 03.09.2010, 04.03.2011 ve 14.06.2011 tarihlerinde başvuruda bulunulmuş ve adı geçen genel müdürlük, 21.03.2012 tarihinde Konak Tramvay Projesinde hedef yıl için İzmir Ulaşım Ana Planı’nda öngörülen (zirve saatte 15.522 Yolcu/Yön/Saat) yolculuk değerini yeterli görerek bu projeye ait fizibilite etüdü ve güzergâh avan projelerini uygun gördüğünü bildirmiş, Karşıyaka Tramvayı Projesinin de yeterli yolcu taşımasına sahip fizibil bir proje olduğunu öngörüp projeleri onaylamıştır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi kaynaklı bu haber metninden de anlaşılacağı üzere, bakanlık onayının verildiği aşamada Konak Tramvay Projesi için tek yönde “zirve saatte yolcu/yön/saat” yolculuk kestirimleri belli olduğu halde, Karşıyaka Tramvay Projesi ile ilgili yolculuk kestirimleri; Karşıyaka hattındaki tramvaya ne miktarda talep olacağı hususu belli değildir. (3, 4)

Anlaşılan odur ki, bu iki ayrı tramvay projesinden biri kentin tam ortasından geçen güzergahı nedeniyle hesaplanmış sayıda yeterli yolculuk talebine sahipken diğerinde; yani Karşıyaka Tramvay Projesinde, yolculuk talepleri hesaplanmamış olmasına rağmen yeterli yolculuk taşımasına sahip fizibil/yapılabilir bir proje olduğuna karar verilmiştir.

Karşıyaka Tramvay Projesi‘nin onayı aşamasında yolculuk taleplerinin hesaplanmamış olması ise, söz konusu hattın işletmeye açılmasından ortaya çıkan yetersiz yolculuk talepleri nedeniyle, bu açığı gidermek amacıyla İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda olmayan yeni bir tramvay projenin daha ortaya çıkmasına neden olmuştur: Çiğli Tramvayı Projesi.

Üçüncü adım – İzmir Ulaşım Ana Planı’nda olmayan yeni bir proje: Çiğli Tramvay Hattı

İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın 2019 tarihli güncellemesinden önceki 2009 tarihli İzmir Ulaşım Planı İzmir Tramvay Hatları Ön Etütleri Taslak Raporu ile Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Altyapı Yatırımları Genel Müdürlüğü‘nden alınan 2012 tarihli onaylar sırasında gündemde olmamakla birlikte Karşıyaka tramvayının işletmeye alındığı 11 Nisan 2017 tarihinden bir yıl sonra bu hattın devamıymış gibi takdim edilip yapılmasına karar verilen Çiğli Tramvay Projesi‘nin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘nca onaylanmış 2017/Temmuz tarihli Proje Tanıtım Dosyası‘nda, Ataşehir-Çiğli İZBAN-Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi-Ata Sanayi Sitesi-Katip Çelebi Üniversitesi-Atatürk Organize Sanayi Bölgesi-Ataşehir güzergâhında 2 ayrı etapta yapılacak 11 km uzunluğundaki projeye dair birçok teknik bilgi ayrıntısı sıralanmakla birlikte sözleşme bedeli şimdilik 414.182.814.- TL. olan böylesi büyük bir projede önceden hesaplanıp bilinmesi gereken “beklenen yıl için doruk saat-tek yön yolculuk talebi” ile ilgili tek bir veriye yer verilmemiş, bunun yerine “Proje etüt çalışmaları devam etmektedir, bu nedenle yolculuk sayıları öngörüleri yapılmamıştır.” ifadesi kullanılarak bu güzergahta niye lastik tekerlekli toplu ulaşımdan vaz geçilerek tramvay hattı yapılmasına karar verildiğinin gerekçesini oluşturan veriler projeyi onaylayacak ilgili kurumlarla kamuoyunun bilgisinden kaçırılmıştır. (5)

Böylesi bir operasyon sonrasında güncellenen 2019 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı’nda, temelde birbirinden iki ayrı proje olan Karşıyaka ve Çiğli Tramvay projelerine ait veriler, Çiğli hattındaki yolculuk talebi yetersizliğini Karşıyaka hattından gelecek yolculuk talebi fazlalığıyla telafi etmek ya da her iki hattaki mevcut yetersizliği gizlemek düşüncesiyle birbiriyle çakışan üç ayrı hattaki [Mavişehir-Alaybey hattındaki Karşıyaka Tramvayı, Katip Çelebi Üniversitesi-Atatürk Organize Sanayi Bölgesi-Alaybey hattındaki Çiğli Tramvayı (AOSB) ve Katip Çelebi-Çiğli-Alaybey hattındaki Çiğli Tramvayı (Çiğli Merkez)] veriler birbirlerinin üstüne çakıştırılarak ya da birleştirilerek tek kalemde ifade edilmiş; böylelikle, sanki Karşıyaka Tramvay Projesi‘nin onaylandığı tarihte Çiğli Tramvay Hattı ile ilgili bölüm de bu projeye dahil edilmiş gibi bir algı yaratılmış, birbiri ile çakışan bu üç hattaki 2030 yılı günlük toplam yolcu sayısı 111.816, 2030 yılı saatlik toplam yolcu sayısı 14.129 ve 2030 yılı sabah zirve saatte kesitteki en yüksek yolcu hacmi 4.311 belirtilmiştir. (6)

Peki, Çiğli Tramvay Projesi durduk yerde niye yapılıyor?

Çünkü Karşıyaka Tramvay Hattı ile ilgili yolculuk talepleri proje kararı verilirken hesaplanmadığı için hat işletmeye alındıktan sonra bu hattaki yolculuk yapan yolcu sayısının, işletme masraflarını karşılayamayacak kadar yetersiz olduğu görüldü ve bu sorunu çözmek için hattın daha fazla yolcunun geleceği düşünülen Çiğli’ye kadar uzatılmasına karar verildi. Ama ne yazık ki, bu hat da aynen Karşıyaka Tramvay Projesi’nde yapıldığı gibi yolculuk kestirimleri/öngörüleri yapılmadan projelendirildi. Geçtiğimiz yıllarda yazdığımız değişik yazılarda da belirttiğimiz gibi, tercih edilen hattaki yolculuk talepleri dikkate alınmadığı için Çiğli Tramvay Projesi de hem de kendi güzergahında, hem de Karşıyaka Tramvay Projesi güzergahında talep ettiği sayıda yolcuyu bulamayacak gibi gözüküyor..

Çiğli Tramvayı Hattı’nı hangi şirket yapıyor?

Evet, yazının bundan sonraki bölümünde anlatacaklarımla ilgili olarak bu sorunun cevabına dikkatinizi çekmek istiyorum.

Evet, bu sorunun cevabı olarak 13 Kasım 2020 tarihinde yapılan ihale sonucunda Çiğli Tramvay Hattı yapımının, iktidara yakın durup onun işlerini diğer 5 büyük yandaş şirketle birlikte yapan Nurettin Çarmıklı‘ya ait Nurol İnşaat ve Ticaret A.Ş.‘a verildiğini ve Nurol Holding bünyesindeki TÜMAD Madencilik A.Ş.‘nin ihalenin yapıldığı tarihlerde Balıkesir Madra Dağı‘nda altın madeni çalışmalarını başlatarak doğal çevreye zarar vermeye başladığını hatırlatmak istiyorum. Ayrıca Nurol Holding‘in, ülke mali kaynaklarının kayırma suretiyle tahsis edildiği diğer yandaş şirketlerle birlikte Osmangazi Köprüsü ile Gebze-İzmir Otoyolu‘nun işletmesine ortak olduğunu, bu sıfatla bu köprüleri kullananlardan yüksek düzeyde geçiş ücreti alarak (Osmangazi Köprüsü için 147,50 TL.-468.50 TL.; Gebze-İzmir Otoyolu için 367.-TL.-1.165.-TL. arası) kamu kaynaklarını sömürdüğünü ifade etmek istiyorum.

Dördüncü adım – Sırada Girne Tramvayı var…

Derken, İzmir Büyükşehir Belediyesi 14 Ağustos 2021 tarihinde yayınladığı “Örnekköy’e de tramvay hattı geliyor” başlıklı haberiyle, kent içi trafiğe nefes aldırmak amacıyla Bostanlı İskele ile Örnekköy Kentsel Dönüşüm Bölgesi arasında yapılacak 5 kilometrelik tramvay hattının mühendislik ve mimarlık projeleri hizmetlerinin elde edilmesi ve ÇED raporunun alınması ile ilgili ihale ile ilgili ön değerlendirmenin 20 Ağustos 2021 tarihinde yapılacağını duyurdu.

Yapılan duyuruya göre, yapılacak hattan nüfusun yoğun olduğu Bayraklı‘nın Soğukkuyu mahallesi ile Karşıyaka‘nın Örnekköy, İmbatlı ve Postacılar mahalleleri halkı yararlanacak; ayrıca, Böylelikle Kuzey İZBAN hattı, Karşıyaka Tramvayı, Karşıyaka ve Bostanlı iskeleleri arasındaki ulaşım birbiriyle entegre edilerek deniz ulaşımı güçlendirecektir.

Elektronik Kamu Alımları Platformu (EKAP) kayıtlarına göre 2021/433021 ihale numaralı “Örnekköy, Yeni Girne Ana Hat Arası Tramvay Hattı Uygulamaya Esas Kesin Projeleri Hazırlanmasına Ait Danışmanlık Hizmet Alımı İşi“nin, 4734 sayılı Kanunun 5. bölümünde yer alan “belli istekliler arasında ihale usulü” ile yapılan ihalesinin ön değerlendirmesi 20 Ağustos 2021 tarihinde yapılmasına ve o tarihten bu yana 3 ay 5 gün geçmiş olmasına karşın bu ihaleye kimlerin katıldığına ve ihaleyi hangi gerekçeyle kimin kazandığına dair sonucun halen açıklanmadığı belirlenmiştir.

2019 tarihli İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda, Karşıyaka ilçesinde 2030 hedef yılı itibariyle ilçenin kuzey kesimlerinden Karşıyaka‘nın merkezine doğru oluşacak yolculuk talebinin Girne Bulvarı‘nda toplulaşmasıyla bu aks üzerinde tramvay hattı olarak planlanmak üzere bir ana omurga hattın oluşturulduğu, T4-Girne Tramvay Hattı‘nın yaklaşık 5 km uzunluğunda olup üzerinde 11 istasyonun yer alacağı, güzergahın Bostanlı İskele Tramvay Durağı‘ndan başlayıp Girne Bulvarı‘na kadar Karşıyaka ve Çiğli Tramvay hatları ile aynı güzergahı kullanacağı, Girne ve devamında Yeni Girne Caddesi üzerinden Soğukkuyu ve Onur mahallelerine ulaşan hattın, Akın Kıvanç Sokak ile 7334 sokak kesişiminde son bulacağı, Soğukkuyu ve Onur mahalleleri içerisindeki güzergahının proje aşamasında yapılacak etütlerle yeniden değerlendirileceği, söz konusu hattın 2030 verilerine göre günlük toplam 64.127 yolcu/gün taşıyacağı, sabah zirve saatte iki yönde taşınacak yolcu sayısı toplam 8.103 yolcu/saat iken tek yönde en yüksek kesitteki yolcu değerinin 3.987 yolcu/saat-yön-kesit olacağı belirtilmektedir.

Ancak bu hattın yönü, muhtemelen 2021 yılında temelleri atılan Örnekköy Kentsel Dönüşüm Bölgesi‘nin bölgesel rantını arttırmak amacıyla; ayrıca, bu proje İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın 2026-2030 dönemine ait uzun vadeli yatırımlarından biri iken kısa vadeli yatırımlarla ilgili 2021-2022 dilimine çekilerek ve Bayraklı ilçesine bağlı Onur Mahallesi‘nden alınarak Karşıyaka ilçesine bağlı Örnekköy Mahallesi‘ne verilmiş; böylelikle planın hazırlandığı süreçte yapılan tüm bilimsel araştırma ve analizler bir köşeye konularak ve bu bölge ile ilgili plan bütünlüğü bozularak Onur mahallesinde oturup çalışanların aleyhine, Örnekköy Kentsel Dönüşüm Bölgesi‘nde yaşayacak ve çalışacakların lehine ve hiçbir bilimsel araştırma ve analiz yapılıp makul bir gerekçe gösterilmeden planda esaslı bir değişiklik yapılmış; böylelikle bir kez daha kentsel adalet ve eşitlik anlayışına aykırı bir politika sergilenmiştir.

Yazımızın bir sonraki ve sonuncu bölümünde İzmir‘deki tramvay projeleri ile ilgili bu adımları, bugünkü yazımın giriş bölümüyle bağlantılı olarak, neden ayrıntılı bir şekilde anlattığımı ve bu neden çerçevesinde geçtiğimiz günlerde merkezi ve yerel yönetimler düzeyinde yaşadığım akıl almaz olayları ve işbirliklerini sizlerle paylaşmak istiyorum…

Kaynaklar

(1) UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı, Ocak 2019, İzmir, sh.63, İzmir Metro Stratejik Planı 2020-2024, 2019, İzmir, Sh.4

(2) İzmir Ulaşım Ana Planı İzmir Tramvay Hatları Ön Etütleri Taslak Raporu, İzmir Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Dairesi Başkanlığı Ulaşım Koordinasyon Müdürlüğü, Aralık 2009, sh.12, 18)

(3) İzmir Tramvayı İnceleme Raporu, TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Ulaşım Komisyonu, Ağustos 2014, sh.13, 18.

(4) İzmir Büyükşehir Belediyesi: https://www.izmir.bel.tr/tr/Haberler/izmir-buyuksehir-belediyesi-tramvay-icin-haziriz-ucuz-dis-kredi-onayi-bekliyoruz/8974/156 (Tarih: 25.11.2021)

(5) Çiğli Tramvay Hattı (Karşıyaka, Ataşehir-Çiğli, Katip Çelebi Üniversitesi Güzergahı, 11 km) Proje Tanıtım Dosyası, Evtek Proje Müh. Mim. Har. Sond. Çevre Dan. Mak. Ltd. Şti., Temmuz 2017, İzmir, sh. 16)

(6) UPİ 2030 İzmir Ulaşım Ana Planı, Ocak 2019, İzmir, sh.63

Devam Edecek…

ŞEFFAFLIK ADINA ZORUNLU BİR AÇIKLAMA…

Ali Rıza Avcan

Kent Stratejileri Merkezi isimli bu platformda yazdıklarımı takip edenler, 18, 22 ve 25 Mart 2021 tarihlerinde paylaştığım birbirini izleyen üç ayrı yazıyla (“İzmir turizmi adına uzun ince bir yol… (1)“, “İzmir turizmi adına uzun ince bir yol… (2)” ve “Bir garip turizm planı…“) ortaya koyduğum, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin kamuoyuna “İzmir Dijital Turizm Envanteri” adıyla tanıtıp 2021 yılı başında uygulamaya başladığı http://www.visitizmir.org çalışması ile İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ve İzmir Vakfı (İV) tarafından birlikte düzenlendiği söylenen İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 hakkındaki doğru bilgilere dayanan tespit ve değerlendirmelerimi hatırlayacaklardır.

Bu üç yazıdan ilk ikisi okuyanların yoğun ilgisiyle karşılandığı için, İlkses Gazetesi muhabiri sevgili Çağla Geniş tarafından 1 Nisan 2021 tarihinde “İzmir’in turizm envanteri: Batan antik kent var, dünya harikası yok!” başlığıyla haberleştirilmişti.

Bu üç yazıyla İlkses Gazetesi haberinin yayınlandığı tarihten sonra ne İzmir Kalkınma Ajansı‘ndan, ne İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden, ne de İzmir Vakfı‘ndan yaptığımız eleştiri, uyarı ve önerilere karşı bir ses ya da bir tepki alınmamış olmakla birlikte; geçtiğimiz günlerde, yazıda sözünü ettiğim Kivi Stratejik Planlama A.Ş. isimli şirketten bir yazı aldım.

Söz konusu şirket, 7 ay önce yazdığım “Bir garip turizm planı” başlıklı üçüncü ve sonuncu yazıdaki kendileriyle ilgili “yanlış” ifadelerin, daha doğrusu şirket isimlerinin, İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) adına yaptıkları İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması verilerinin hem İzmir Dijital Turizm Envanteri adı verilen http://www.visitizmir.org uygulamasında, hem de İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı‘na kullanıldığını dikkate almadıkları, belki de söz konusu planın ilk hedefi olarak belirlenip yaptıkları envanter düzenleme çalışmasının “paydaşı” olarak kabul gördüklerini ve böylelikle kendilerinin söz konusu planla olan ilgilerinin, plan belgesi ile zaten ortaya konulduğunu fark etmedikleri için, İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 belgesi ile hiçbir ilgilerinin bulunmadığını iddia ederek “Bir garip turizm planı” başlıklı yazıdan çıkarılmasını talep ettiler. Hoş, ben isimlerini söz konusu yazıdan çıkarmış olsam bile, İzmir Turizm Tanıtım Stratejisi ve Eylem Planı 2020-2024 ile ilgileri zaten resmi plan belgesinde yazılmış ve kanıtlanmış durumda…

Tarafıma gönderdikleri bu yazı ile 18 ve 22 Mart 2021 tarihlerinde yayınladığım ve yaptıkları “İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması” sonuçlarının kullanıldığı İzmir Dijital Turizm Envanteri“nde ele alıp irdelediğim, “İzmir turizmi adına ince ve uzun bir yol” başlıklı birbirini izleyen iki ayrı yazıdan haberli olmadıkları ya da o yazılardaki bilgilere itiraz etmedikleri anlaşılıyordu…

Kent Stratejileri Merkezi‘nde paylaştığım tüm yazılarda kullandığım bilgilerin doğruluğuna ve şeffaflığına önem verdiğim için, 25 Mart 2021 tarihli “Bir garip turizm planı…” başlıklı yazıda yazılanların yanlış olduğunu iddia edip isimlerinin metinden çıkarılmasını talep eden yazıyı ve bu yazıya cevaben yazdıklarımı, Kent Stratejileri Merkezi‘nin temel ilkeleri olan doğruluk, dürüstlük ve şeffaflık adına sizlerle de paylaşmak isterim.

Sayın Ali Rıza Avcan,
Söz konusu yazınız yanlış iddialar içeriyor. Kivi’nin yazıda iddia edilen “İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024” belgesi ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

Kivi geçtiğimiz yıllarda İzmir Kalkınma Ajansı’na İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması’nın “deniz ve kıyı turizmi”, “inanç turizmi” ve “kültür tarih turizmi” başlıkları için saha çalışması olmaksızın bir ofis çalışması yapmıştır. Söz konusu çalışma kapsam olarak Kivi’nin bugüne kadar yaptığı işler içinde en küçük işlerinden birisidir.

Kurulduğu günden bu yana tam şeffaflık ilkesi ile çalışmalarını yürüten kurumumuzun web sitesinden de bu bilgiler kolayca bulunabilirdi. Bu şeffaflığa rağmen yazınızdaki iddiaları iyi niyetli olarak kabul etmek olanaksız.

En kısa sürede söz konusu yanlış ifadelerin (aslında şirket ismimizin) metninizden çıkartılmasını rica ederiz.

Saygılarımla,
Ömer YILMAZ

Sayın Ömer Yılmaz,

Kivi Stratejik Planlama A.Ş.

İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ile İzmir Vakfı (İV) tarafından hazırlanan İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 ile 4 Ocak 2021 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer tarafından “İzmir Dijital Turizm Envanteri” adıyla duyurulan www.visitizmir.org uygulamasına veri sağladığı anlaşılan İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması’na yönelik tespit ve değerlendirmelerimizi içeren ve 18, 22, 25 Mart 2021 tarihlerinde Kent Stratejileri Merkezi isimli blogda yayınlanan üç ayrı yazımız (“İzmir Turizmi Adına İnce Uzun Bir Yol 1, İzmir Turizmi Adına İnce Uzun Bir Yol 2 ve “Bir Garip Turizm Planı”), İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA), İzmir Vakfı (İV) ve Kivi Stratejik Planlama Anonim Şirketi’ne ait İnternet sayfalarıyla dijital olarak temin edilen İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 belgesinde yazılı olan bilgi, belge, haber ve duyurularla bu iki projede yer alanların paylaştığı bilgiler; ayrıca, www.visitizmir.org İnternet sitesinde yaptığımız ayrıntılı incelemeler sonucunda ortaya çıkmış olup, tümüyle doğru bilgilere dayanmaktadır. (1, 2, 3)

İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 belgesi ile İzmir Dijital Turizm Envanteri Çalışmasını ele alıp değerlendirdiğimiz bu yazılarda adından bahsettiğimiz Kivi Stratejik Planlama Şirketi’ni sadece İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışmasını yapan bir şirket olmanın yanında stratejik planlamanın olmazsa olmaz birinci aşaması olarak kabul edilen Mevcut Durum Analizi çalışmasını “turizm envanteri” adı altında yapan bir şirket olarak kabul ettiğimi ifade etmek isterim. Çünkü şirketiniz tarafından yapılan bu çalışma, benzerlerine baktığımızda gerçek, doğru ve eksiksiz bir tarihi, arkeolojik, kültürel, doğal miras ya da turizm envanteri olmadığı gibi; www.visitizmir.org İnternet sayfasında ortaya çıkan eksik ya da yanlış sonuçları itibariyle olsa olsa herhangi bir turizm stratejik planının hazırlığında kullanılabilecek özelliklere sahiptir.

Evet, Kivi Stratejik Planlama Anonim Şirketi, İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024’i tek başına hazırlamamıştır; ama stratejik planlamanın ilk aşaması olan Mevcut Durum Analizini, “turizm envanteri” adıyla hazırlayarak söz konusu eylem planının hazırlığına katkıda bulunmuştur.

Nitekim İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı’nın 140-141. sayfaları arasında yer alan 5.3.3. Stratejik Amaç ve Hedefler bölümünün “Rota/Tur Geliştirme-Destinasyon Envanteri” başlığı altında deniz, kıyı, tarih, kültür ve inanç envanterini hazırlayan kurum olarak Kivi Strateji’nin adının yazılı olması;

Ayrıca, planlama disiplinin temel ilkelerinden biri olan “planın hazırlık sürecinde gerçekleştirilen eylemler, plan hedefi olarak belirlenemez” ilkesine aykırı bir şekilde, aynı eylem planının 158. sayfasında bulunan “1.2 – Farklı Turizm Ürünü Envanterlerinin Hazırlanması ve Güncellenmesi” başlıklı stratejik hedefi altında sıralanıp, 2020 yılının 1. diliminde gerçekleştirilmesi hedeflenen “1.2.1 – İnanç Turizmi Envanterinin Oluşturulması”, “1.2.2 – Deniz ve Kıyı Turizmi Envanterinin Oluşturulması” ve “1.2.3. – Kültür, Tarih ve Arkeoloji Turizmi Envanterinin Oluşturulması” faaliyetlerinin “paydaşı” olarak “KS” kısaltmasıyla Kivi Stratejik Planlama Anonim Şirketi’nin adının verilmesi;

Böylelikle, İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 ile Kivi Stratejik Planlama A.Ş. arasındaki ilişki ile söz konusu planın hazırlığındaki yer ve rolünün, resmi bir belge ile net bir şekilde ortaya konulması, “Kivi’nin yazıda iddia edilen ‘İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024’ belgesi ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.” ifadesini –ne yazık ki- doğrulamamaktadır.

Anlaşılan odur ki, İzmir Kalkınma Ajansı’nın 12 Nisan 2019 tarihinde yapılacağını duyurduğu “İzmir Kalkınma Ajansı İzmir Turizm Stratejisi ve Eylem Planı Hizmet Alımı” ile ilgili ihalenin (muhtemelen) yapılamaması ya da yapılıp da iptal edilmesi üzerine, İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı’nın ilk kısmını oluşturan Mevcut Durum Analizinin hazırlanması işi, söz konusu planın 158. sayfasında yazılı “Farklı Turizm Ürünü Envanterlerinin Hazırlanması ve Güncellenmesi” plan hedefinin altında yazılı olan üç ayrı envanterin oluşturulması şeklinde Kivi Stratejik Planlama Anonim Şirketi’ne yaptırılmış, geriye kalan kısımları ise İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA) ve İzmir Vakfı (İV) tarafından hazırlanmıştır.

Ayrıca gönderdiğiniz yazıda şirketinizce yapılan çalışmanın saha çalışması olmaksızın gerçekleştirilen bir ofis çalışması olduğunu belirtiyor olsanız da; web sayfanızın 28 Ocak 2020 tarih, “İzmir turizm envanteri için saha çalışması yapıldı” başlıklı linki (4) ve bu linkte yer alan 39 renkli görselle birlikte yaptığınız paylaşımda, “İzmir’in deniz ve kıyı turizmi, inanç turizmi ve kültür ve tarih turizmine yönelik odaklarının turizm envanterinin hazırlanması amacıyla Kasım ortasında başlayan çalışma kapsamında ilk saha gezisi yapıldı. Gezide Torbalı, Bayındır, Ödemiş, Kiraz, Tire, Selçuk, Menderes ve Seferihisar ilçelerinden çeşitli odaklar -daha sonra yapılacak çalışmalar için deneyim oluşturmak amacıyla- ziyaret edildiği, saha çalışmasının ardında İzmir Kalkınma Ajansı ile kısa bir toplantı yapıldığı” şeklindeki açıklama sizin iddianızı doğrulamamaktadır.

Evet, tarafıma gönderdiğiniz yazı sayesinde şirketinizin yaptığı “İzmir Turizm Destinasyonları Envanter Çalışması“nın hem “İzmir Dijital Turizm Envanteri“, hem de İzmir Turizm Tanıtım Strateji ve Eylem Planı 2020-2024 ile ilgisini daha iyi görüp irdeleme ve bana, yazdığım yazılardaki ilgili bölümleri bu yeni bilgi ve yorumlar çerçevesinde daha anlaşılır şekilde yeniden düzenleme imkanı verdiğiniz için teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Ali Rıza Avcan

Kent Stratejileri Merkezi

(1) (https://kentstratejileri.com/2021/03/18/izmir-turizmi-adina-uzun-ince-bir-yol-1/,

(2) https://kentstratejileri.com/2021/03/22/izmir-turizmi-adina-uzun-ince-bir-yol-2/ ve

(3) https://kentstratejileri.com/2021/03/25/bir-garip-turizm-plani/

(4) https://www.kivi.com.tr/2020/01/28/izmir-turizm-envanteri-icin-saha-calismasi-yapildi/

BİZ BİLİRİZ, SİZ DİNLEYİN…

Alı Rıza Avcan

Zirve sözcüğü… Türkçe sözlüklere göre bir şeyin benzerlerine göre “en üstte“, “en tepede” bulunma halini ifade ediyor… Bu anlamda, benzerlerinden farklı olarak en üstteki uç noktayı anlatıyor…

Geçen hafta iki gün süreyle katıldığım UCLG 4. Kültür Zirvesi de işte bu anlamda, dünyada yapılan kültürle ilgili diğer toplantıların üstünde; yani, onlardan daha önemli, daha büyük ve kapsayıcı olduğunu iddiasında. Çünkü, kesin bir sayı ve liste vermeseler de dünyadaki 240.000 civarındaki kent ve yerel yönetimin dünya çapındaki çatı örgütü olduğu iddiasındaki UCLG; yani Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Örgütü, hem dünya çapında örgütlenmenin boyutu, hem de 2004 yılındaki kuruluşunu izleyen dönemde en fazla sayıda kent ve yerel yönetimin kendisine üye olması nedeniyle, kendi yaptığı toplantıları önemseyip bu toplantıların benzerlerinin üstünde, zirvesinde olduğunu söylüyor.

Zirve olmayan zirve…

Oysa 9-11 Eylül 2021 tarihlerinde gidip izlediğim UCLG İzmir Kültür Zirvesi‘nde böyle büyük, önemli ve zirvede olma gibi bir durumun söz konusu olmadığını, yapılan toplantının ele alınan konular, bizzat gelip katılan konuşmacı, izleyici sayısı ve teknik aksaklıklarla dolu organizasyonun kalitesi açısından pek de zirvede olmadığını gördük. Konuşmacı ve izleyici sayısı açısından az katılımlı bulduğumuz, katılımcı noksanlığının belediye çalışanları ve ihaleyle iş verilen firma personeli ile tamamlanmaya çalışılan bu toplantıda, Covit 19 Pandemisinin dünya çapında oluşturduğu olumsuz koşulların etkili olduğunu bilmemize karşın; 240.000 civarında üyesi olduğu söylenen ve Birleşmiş Milletler, UNDP, UNESCO ve ICOMOS gibi uluslararası kuruluşların partneri durumundaki böylesi büyük bir örgüte yaraşan ve bu niteliğiyle zirvede yer alan bir toplantıyla karşılaşmadık.

Amaç, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini ayakta tutabilmek…

Düzenlenen zirvenin ele aldığı konu, adından da belli olacağı gibi kültürdü. Özellikle de kültürün, (UN) Birleşmiş Milletler‘in küresel kalkınma ağı oluşturmak amacıyla kurduğu Uluslararası Kalkınma Programı (UNDP) eliyle dünya çapındaki yoksulluğu ortadan kaldırmak, gezegeni korumak ve tüm insanların barış ve refah içinde yaşamasını sağlamak amacıyla 2016 yılında duyurduğu 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi’yle ilişkisini kurup, ‘sürdürülebilir kalkınmanın temel bir boyutu olarak‘ bu hedeflerin etkinliğini arttırmak amacıyla konuşmalar yapılıp örnekler verildi.

Aşağıda tek tek saydığımız 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi‘nin, 2030 yılına kadar UNDP‘nin politika ve finansmanına rehberlik edeceği söyleniyor:

‘Yoksulluğa son’, ‘Açlığa son’, ‘Sağlıklı ve kaliteli yaşam’, ‘Nitelikli eğitim’, ‘Toplumsal cinsiyet eşitliği’, ‘Temiz su ve sanitasyon’, ‘Erişilebilir ve temiz enerji’, ‘İnsana yakışır iş ve ekonomik büyüme’, ‘Sanayi, yenilikçilik ve altyapı’, ‘Eşitsizliklerin azaltılması’, ‘Sürdürülebilir şehirler ve topluluklar’, ‘Sorumlu üretim ve tüketim’, ‘İklim eylemi’, ‘Sudaki yaşam’, ‘Karasal yaşam’, ‘Barış, adalet ve güçlü kurumlar’, ‘Amaçlar için ortaklıklar’ şeklinde formüle edilen bu 17 hedefin, kullandığı yaklaşım, yöntem ve dil ile neoliberal küreselleşme söyleminin henüz çökmediği 2016 yılında kapitalizmin neoliberal anlayışı ve diliyle geliştirildiği ortadadır.

Ama bütün bu hedeflerin dünyadaki tüm ülke ve kentler için her zaman geçerli olmadığı, UNDP tarafından hazırlanan bu şablonun dünyanın her ülke ya da kentinde geçerli olmadığı bilinmekte. Örneğin, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin 2020-2024 dönemini kapsayan Stratejik Planı‘nın hazırlık aşamasında bu şablonu esas alan danışmanların, UNDP‘nin Afrika‘daki bazı ülkeler için önerip Türkiye ve İzmir için geçerli olmayan “Açlığa son” hedefinin plana konulması girişimine nasıl karşı çıkıp itiraz ettiğimi ve sonuçta bu hedefin stratejik planda yer almadığını o dönemde yazdığım yazılardan hatırlayacaksınız. 2016 yılından bu yana değişen dünya koşulları içinde küreselleşme iddiasının iflas edip dağılması, ortaya çıkan yeni sorunlar ve dünya halklarının yeni talep ve karşı çıkışları uluslararası sermayenin çıkarlarını korumak amacıyla geliştirilen bu hedeflerin uygulamasını zorlaştırmış, 2030 yılını hedefleyen bu şablonun geçerliğini ortadan kaldırmıştır.

İşte bu nedenle, UNDP‘nin işbirliği yaptığı UCLG, uzun bir süredir sahip olduğu gücü kullanarak tüm dünya ülkelerine, özellikle de az gelişmiş ülkelere önerilen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri‘nin yaygınlaşıp kabul görmesi için kültürü kavramsal ölçekte ele alıp destek vermeye çalışmakta, bu şablonun uygulamasını kültür eliyle mümkün kılmaya çalışmaktadır. Bunu yapmanın en iyi ve bilinir yöntemi ise, UCLG‘ye üye olan kent ve yerel yönetimlerde bu hedeflere uygun görülen başarılı uygulamaların, diğer kent ve yerel yönetimlere örnek gösterilmesidir. Böylelikle bu 17 hedefin geçerlik ve uygulanabilirliği, örnek gösterilen bu başarılı örnekler üzerinden kanıtlanmaya, diğer kentleri ve yerel yöneticileri bu şekilde ikna edilmeye çalışılmaktadır. Aynen bisiklet kullanımıyla bisikletli yaşam tarzının, bisikletin yaygın bir şekilde kullanıldığı Hollanda kentleri üzerinden örnek gösterilmesi suretiyle bisikletle ilgili her türlü teknoloji, finansman ve malzemenin bizim gibi ülkelere ihraç edilip kazanç kapısı yapılmasında olduğu gibi…

Zirve, katılımcıyı dikkate almayan antidemokratik bir süreçte gerçekleşmiştir: dinle ve onayla

Evet, 9-11 Eylül 2021 tarihleri arasında bu kentte, bu kentin geleceğini değiştireceği iddia edilen uluslararası bir toplantı yapıldı… Bizim, her gün değişen zirve programı üzerinde yaptığımız incelemeye göre bu zirvede toplam 135 kişi konuşacaktı. Ama bu konuşmacılardan bir kısmı zirveye katılmadığı için konuşmadı, çok fazla sayıdaki konuşmacı odasından çıkıp İzmir‘e gelmeyi göze alamadığı için online katılımı tercih etti, bizzat gelip konuşanlar ise kendilerini izleyenlerin sorular sorarak katılmasının mümkün olmadığı bu toplantıda söyleyeceklerini söyleyip ayrıldılar. O nedenle bize sadece onların söylediklerini dinlemenin düştüğü bu organizasyonun tartışmaya izin vermeyen yapısıyla antidemokratik bir iktidar alanı yarattığını söyleyebilirim: İşine geliyorsa gel, dinle ve git…

Aslında bu tür uluslararası toplantıların, önceden hazırlanmış belirli konuşma ve metinlerin dinleyici ve medya eliyle dünya kamuoyuna sunulmasından başka bir görevinin olmadığını düşünüyorum. Bu zirve sayesinde akademisyenlerle uzman ve teknokratların yerel ya da merkezi yönetimi elinde tutan iktidar sahipleriyle birlikte hazırladıkları hazır reçete niteliğindeki raporların okunup konuşulması şeklinde gerçekleşen ve böylelikle küresel düzeyde uzlaşmanın sağlandığı algısının yaratıldığı bu tür uluslararası toplantıların aslında küresel güçlerin işini kolaylaştıran platformlar olduğu bir kez daha ortaya çıktı. UCLG tarafından dördüncü kez yapılan İzmir Kültür Zirvesi de, UCLG‘nin daha önce hazırlayıp duyurduğu 2018 tarihli “Kültür ve Barış Deklarasyonu“, 2019 tarihli “Kültürün Geleceği Manifestosu” ve 2020 tarihli “Roma Şartı” gibi, UNDP‘nin 2016 tarihli Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini destekleyen bir yapıya sahipti.

UCLG içindeki gruplaşmalar zirveye nasıl yansıdı?

Bu zirve sırasında, bütün oturumlara katılıp tüm konuşmacıları izlemeye çalışırken fark ettiğimiz ve giderek araştırıp öğrenmeye çalıştığımız diğer bir konu ise UCLG içindeki örgütsel iklimle ilgiliydi. Bu çerçevede, UCLG adı verilen bu uluslararası kuruluşun kendi içindeki iktidar ve rekabet alanları ve Türkiye‘nin bu iklim içindeki yeri neydi? gibi sorular sorarak cevaplarını bulmaya çalıştık.

Evet, UCLG büyük ölçüde Latin kökenli İtalya, Fransa, İspanya, Portekiz ve Güney Amerika ülkelerinin egemenliği altındaydı. Örgütün merkezi bile İspanya‘nın Barcelona kentindeydi. İzmir‘de yapılan zirvenin oturumları arasındaki molalarda bile Türk sanatçıların icra ettiği Flamenko danslarını seyretmemiz de işin cabasıydı…

Ancak, 2013-2017 döneminde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş‘ın UCLG genel başkanı olması ile başlayan süreçte, Türkiye‘nin UCLG içinde; özellikle de İsrail’deki kentlerin ve yerel yönetimlerin üye olmadığı Doğu Akdeniz ve Ortadoğu bölgesi olarak tanımlanan UCLG-MEWA içinde etkin olmasını sağlamış gözüküyordu. UCLG-MEWA‘nın yıllık faaliyet raporları ise Türkiye’nin ve AKP‘li belediye başkanlarının bu durumdan memnun olduğunu kanıtlıyordu. AKP‘nin Türkiye‘nin Avrupa yerine içinde Arap ülkelerinin çoğunlukta olduğu bir bölgede yer almasından rahatsız olmadığı; aksine bu bölgedeki Arap ülkeleriyle ortak bir anlayış ve dil geliştirdiği görülüyordu. Örneğin Türk ve Arap belediye başkanları konuşmalarında “cinsiyetler arası eşitsizlik” derken, diğer ülke temsilcilerinin UNDP‘nin 17 hedefinden biri olan “Toplumsal cinsiyet eşitsizliği” kavramını kullanması bu farklılığı net bir şekilde ortaya koyuyordu.

Bu durum en iyi şekilde İzmir Büyükşehir Başkanı Tunç Soyer‘in adeta gösteriye dönüşen üç dilli açılış konuşması ile başlayan açılış oturumunda konuşan Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, UCLG Eş Başkanı Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay ve UNDP Türkiye Büyükelçisi Louisa Vinton‘un dile getirdiği yerele, ulusala ve uluslararasına bakışla ilgili yaklaşımla beden ve söylem dilinde ortaya çıktı.

Kültürsüz bir gelişme mümkün müdür?

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer‘in zirve açılış konuşması ile zirve sonunda “Kültür İnsanlığın Geleceğini Kuruyor” başlığıyla açıklanan ortak metinde savaşın, kaosun, karmaşanın kültürü olmadığı, kültür eksikliğinin olması durumunda ilerlemenin olmayacağı ve böylelikle sanatın bilimden, bilimin siyasetten ve siyasetin de gerçek hayattan ayrılacağı, daha kötüsü kültürsüz bir ilerlemenin bencil ve ataerkil aklı güçlendirip yücelteceği iddia edilip parlak ve güzel sözlerle soyut kültür övgülerinin yapıldığını görüyoruz. Konuşma ve bildiri metninde yer alan bu ifadelerle dünyada bir kültürsüzlük halinin olabileceği ima edilerek o durumda ilerleme olsa bile bunun kötü bir şey olduğu anlatılmaya çalışıldı.

Şimdi gerçekten düşünmek gerekir; bir toplumun kültürsüz olması mümkün müdür?

Bu tez, kendilerini uygarlığın merkezi olarak ilan edip dünyadaki birçok ülkeyi her anlamda sömürüp bugün bunu çok farklı boyutlarda sürdüren Batı’nın, Avrupa‘nın tezi değil midir? Bu tavır, kültürsüz ilan ettikleri toplumlara kendi kültürlerini götürüp kabul ettirme derdindeki Batı’nın geleneksel tavrı değil midir? Hele ki bugün İtalya, İspanya ve Fransa üzerinden bir sektör olarak ihraç ettikleri kültürel hegemonyayı düşündüğümüzde…

Oysa birlikte yaşayan her insan grubunun bir araya gelişinden kaynaklanan kültür, bir arada olma halinin kendiliğinden ortaya çıkardığı değerlerin bir türevidir. Çünkü kültürün kaynağı insanın kendisidir. Bu anlamda, insanın ve beraberliğinin olduğu her yer ve zamanda kültür vardır, gelişir ve o beraberliği daha da güçlendirir. Kültür yoktur, kültürsüzlük hali vardır ya da kültürsüzlük halinde ortaya çıkan toplumsal ilerleme kötüdür, sakattır demek de aslında insanların ve toplumların kültürle kurdukları diyalektik birliği bilmemek anlamına gelir. Aksi takdirde o ünlü Alman ya da Fransız veya İspanyol kültürlerinin ataerkil ve bencil bir güçle defalarca dünyayı nasıl kana buladığını izah etmek güç olur… Hele ki Hitler, Franco, Salazar ve Mussolini faşizmi koşullarında Guernica‘da, Katalonya‘da, Auschwitz-Birkenau‘da, Srebrenitsa‘da ve Cezayir‘de ortaya çıkan barbarlık örneklerinde olduğu gibi…

“İzmir dünyanın her köşesinde çoğaltılabilecek bir örnektir”… Gerçekten mi?

UCLG İzmir Kültür Zirvesi sonrasında, zirve öncesinde düzenlendiği anlaşılan “Kültür İnsanlığın Geleceğini Kuruyor” başlıklı bir bildiri yayınlandı. Bu bildiride kültürün, UNDP tarafından 2016 yılında formüle edilen Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri açısından ne derece önemli olduğu anlatılıp; bu hedeflere ulaşmada ne derece etkili olduğu belirtildikten sonra, “İzmir, dünyanın her köşesinde çoğaltılabilecek bir örnektir” cümlesi ile sonuçlanıyor.

Şimdi durup düşünmek gerekir; İzmir, gerçekten dünyanın her köşesinde çoğaltılabilecek bir örnek midir? Bu yargıya kim, nasıl varmıştır?

Evet, İzmir tarihin ilk çağlarından beri uygarlığın merkezidir ve tarihi, toplumsal, kültürel ve doğal değerleri ile zaten iyi bir örnektir. Ancak bu kentteki mevcut yerel hizmetler itibariyle, -ne yazık ki- iyi bir örnek değildir. Bunu en iyi şekilde İzmir‘de yaşayan ya da çalışan insanlar yakından bilmekte ve daha iyi bir kamu hizmeti talep etmektedir.

Bu anlamda, İzmirlinin bu tür övgülere karnı toktur ve aldanmaz. Çünkü yaşadığı kentin ne durumda olduğunu, hangi sorunları yaşadığını birebir bilmektedir. Ayrıca ancak dünyada İzmir’den daha kötü durumda olan kentler ve insan yerleşimleri için örnek olabileceğini bilir… Örneğin UCLG-MEWA bölgesindeki çoğu Arap ya da Afgan kentleri gibi…

Zirve kaç paraya mal oldu?

İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin, özellikle de şirketlerinin hesapları şeffaf olmadığı için, UCLG İzmir Kültür Zirvesi için belediye bütçesinden, şirketlerden ya da başka kaynaklardan kaç para harcandığını bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey ise, Folkart denilen yandaş şirketin bu etkinliğin sponsoru olduğu… Aynen 90. İzmir Enternasyonal Fuarı‘nda olduğu gibi…

Ama yine de ulaşabildiğim kaynakları kullanarak İnternete düşmüş harcama bilgilerini derlemeye çalıştım.

Bu çalışma sonucunda İnternete düşmüş 13 ayrı ihaleden 7’sinin sözleşme bedellerinin belli olduğunu, İZFAŞ ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan bazı harcamaların ise belli olmadığını, yapılan ihale duyurularına göre yapılan harcamanın toplam olarak 1.687.850.-TL. düzeyinde gerçekleştiğini gördüm. Tabii ki bu listeye girmeyip ilk aklıma gelen zirve programı baskısı, gala yemeği, sanatçı ücretleri, iletişim, kırtasiye ve elektrik masrafları, afiş ve billboard masrafları, yapılan haberlerin bir ilan olduğunu söyleyen Hürriyet gibi gazetelerle Haber Türk gibi televizyonlara ödenen paraların ne kadar olduğunu, ne yazık ki bilmiyoruz.

Bütün bu tespit ve analizler sonucunda yapacağımız tek değerlendirme;

9-11 Eylül 2021 tarihleri arasında, dördüncü kez yapılan UCLG İzmir Kültür Zirvesi, ne kadar büyük bir kuruluş tarafından organize edilmiş, ne kadar fazla konuşmacı ve katılımcıya yer vermiş ve ne kadar önemli konular ele alınmış olsa da; temsil ettikleri kentlerde ve yerel yönetimlerde yaşayan ya da çalışan insanların, halkların görüş, düşünce, öneri, eleştiri ve taleplerini dikkate almadan yapılan, ‘katılımcı‘ adı verilen izleyiciye söz hakkı verilmeyen anti demokratik bir toplantı olmuştur. Bu nedenle de demokrasi, kültür ve daha birçok güzel bir şey için yapılabilir, uzun erimli ve olumlu bir etkisi olmayacaktır. Bu zirvenin bizde bıraktığı tek izlenim şu olmuştur:

Biz düşündük, uygun görüp yazdık, itirazsız dinleyin ve koşulsuz kabul edin!

Her derde deva bir kültür zirvesi…

Ali Rıza Avcan

Bugün, yakın bir arkadaşım önümüzdeki Perşembe, Cuma ve Cumartesi günleri İzmir’de yapılacak UCLG İzmir Kültür Zirvesi’nin tanıtımı amacıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından cadde ve sokaklardaki billboardlara yapıştırılan “Tarımın Geleceği İzmir’de” afişinin fotoğrafını gönderdi.

Tasarımında, her zaman gördüğümüzün aksine, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer yerine bir çiftçiye yer verilen bu afişi görünce ister istemez uluslararası düzeyde kültürle ilgili kavramların tartışılacağı bir zirve organizasyonunun nasıl olur da tarımın geleceği ile ilişkilendirilebileceğini şaşkınla düşünüp durdum. Hem de Folkart gibi uzunca bir süredir bu kente musallat olmuş yandaş bir inşaat şirketinin ana sponsorluğunda yapılan bir zirvenin…

Evet, uzun boylu düşündüğümüzde kültürün ve kültürle ilgili kavramların, olsa olsa ikinci ya da üçüncü dereceden tarımla ilgilendirilebileceğini, tarımın da kendi içinde geleneksel bir kültüre sahip olduğunu bilmekle birlikte; Türkiye ve İzmir boyutunda tarımın ve tarımla ilgili kırsal kültürün çöktüğü bir ortamda, özellikle de kırsal kültürle ilgili konu ve kavramların ele alınmayacağı uluslararası bir zirvede tarımın geleceğinin nasıl belirleneceğini merak edip durdum…

İşte bütün bu nedenlerle, 9-11 Eylül 2021 tarihleri arasında İzmir‘de yapılacak UCLG Kültür Zirvesi ile bu zirveyi düzenleyen UCLG hakkında aşağıdaki açıklamaları yapmanın yararlı olacağını düşündüm.

UCLG; yani Türkçe’siyle Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Örgütü dünyadaki tüm kentlerin ve o kentleri yöneten yerel yönetimlerin üye olduğu uluslararası bir kuruluş. Kesin bir sayı verilmese de 240.000’in üstünde yerel yönetimin bu örgüte üye olduğu söyleniyor.

UCLG, 5 Mayıs 2004 tarihinde Paris’te gerçekleştirilen bir törenle, o tarihe kadar yerel yönetimler alanında faaliyet gösteren üç ayrı uluslararası kuruluşun birleşmesiyle kurulmuş:

1) Merkezi Hollanda’da olan Uluslararası Yerel Yönetimler Birliği (IULA, International Union of Local Authorities),

2) Merkezi Fransa’da bulunan Birleşmiş Kent Örgütleri (UTO, United Towns Federation) ve

3) Dünyadaki büyükşehir belediyelerinin üye olduğu Metropolis örgütü.

Bu üç kuruluştan Uluslararası Yerel Yönetimler Birliği (IULA)’nin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu Bölge Teşkilatı olan IULA-EMME’yi ve bu örgütün o tarihlerdeki yöneticisi Sadun Emrealp’i, biz İzmirliler 2006 yılı öncesinde Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı‘nın (UNDP) liderliğinde İçişleri Bakanlığı ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte oluşturdukları ortaklık çerçevesinde başarılı çalışmalar yapan İzmir Yerel Gündem’21 nedeniyle tanırız. Ayrıca 2000 yılında proje koordinatörlüğünü yaptığım İzmir 1. Sivil Toplum Kuruluşları Fuarı ile İzmirli büyük bilim insanı Prof. Dr. Mübeccel Belik Kıray‘a adadığımız Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları Sempozyumu‘nu İzmir Büyükşehir Belediyesi Yerel Gündem’21 ve İZFAŞ A.Ş. olarak IULA-EMME ile birlikte yaptığımızı hatırlatmak isterim.

UCLG kendi içinde 7 ayrı alt bölgeye ayrılmakta; ayrıca büyükşehir belediyelerinin üye olduğu Metropolis adında özel bir bölümü bulunmakta. Bu yedi bölge şu şekilde sıralayabiliriz:

1. UCLG-Afrika, Afrika ülkelerini,

2. UCLG-ASPAC, Asya-Pasifik ülkelerini,

3. CEMR, Avrupa ülkelerini,

4. UCLG-EuroAsia, Avrasya,

5. UCLG-MEWA, Ortadoğu ve Batı Asya ülkelerini,

6. UCLG-FLACMA, Güney Amerika ülkelerini,

7. UCLG-North America, Kuzey Amerika ülkelerini kapsar.

Türkiye, sanıldığının aksine Avrupa ülkeleri kapsayan CEMR bölgesinde değil, Ortadoğu ve Batı Asya ülkelerini kapsayan UCLG-MEWA bölgesinde diğer 15 ülke (Filistin, Suriye, İran, Irak, Suriye, Katar, Ürdün, Lübnan, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Suudi Arabistan, Yemen, Birleşik Arap Emirlikleri, Afganistan) ile bir aradadır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski başkanı Kadir Topbaş, 2013 ve 2015 yıllarında iki kez UCLG Genel Başkanı olarak seçilip görev yapmış, kural olarak üçüncü bir kez seçilmesi mümkün olmadığı için yeniden aday olamamıştır.

Ayrıca Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eski başkanı BDP‘li Gülten Kışanak da, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile birlikte 2015-2016 döneminde UCLG-MEWA‘nın eş başkanlığını yapmıştır.

UCLG’nin bugünkü başkanı ise Fas’ın El Hoceima Belediye Başkanı Mohamed Boudra, eş başkanı ise Konya Büyükşehir Belediyesi‘nin AKP’li Başkanı Uğur İbrahim Altay’dır.

Türkiye’nin üyesi olduğu UCLG-MEWA bölgesinin yürütme kurulunda Türkiye, Filistin, Lübnan, Ürdün, Afganistan ve İran’dan 32 üye bulunmakta, 11 kişilik yönetim kurulu ise Filistin Yerel Yönetimler Birliği başkanı Musa Hadid, Bani Naim Belediye Başkanı Ali Manasrah (Filistin), Nili Belediye Başkanı Zahra Amhadi (Afganistan), Chark Zahle Belediyeler Birliği Başkanı Rafic Deb

ess (Lübnan), Tahran Belediye Başkanı Piruz Hanachi (İran), Asira Al Shamaliya Belediye Başkanı (Filistin) ile Türkiye’den Balıkesir Büyükşehir Belediyesi‘nin AKP’li Başkanı Yücel Yılmaz, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin CHP’li Başkanı M. Tunç Soyer, Mersin Büyükşehir Belediyesi‘nin CHP’li Başkanı Vahap Seçer, Sancaktepe Belediyesi‘nin AKP’li Başkanı Şeyma Döğücü, Türkiye Belediyeler Birliği ile Gaziantep Büyükşehir Belediyesi‘nin AKP’li başkanı Fatma Şahin’den oluşmaktadır.

Merkezi İstanbul’da bulunan UCLG-MEWA’nın Genel Sekreteri Mehmet Duman, Genel Koordinatörü ise Salim Korkmaz’dır.

Her yıl dünyanın değişik kentlerinde toplantılar yapan ya da diğer uluslararası kuruluşlara destek veren UCLG, 2015 yılından bu yana kültür zirveleri düzenlemektedir. Bu bağlamda ilk kültür zirvesi 18-20 Mart 2015 tarihlerinde “Kültür ve Sürdürülebilir Kentler” temasıyla İspanya’nın Bilbao kentinde, ikincisi 10-13 Mayıs 2017 tarihlerinde “Açık Kayıt” temasıyla Güney Kore’nin Jeju kentinde, üçüncüsü 3-5 Nisan 2019 tarihlerinde “Sürdürülebilir Kalkınmada Kültürün Rolüne İlişkin Eylemlere Öncülük Eden Şehirler” temasıyla Arjantin’in Buenos Aires kentinde düzenlenmiş ve her bir toplantıya 500 kişinin katılması hedeflenmiş. Yine aynı şekilde 500 katılımcının hedeflendiği ve temasıyla organize edilen dördüncü kültür zirvesi “Kültür: Geleceğimizi Kurarken” temasıyla bu kez de 9-11 Eylül 2021 tarihleri arasında İzmir’de yapılacak.

İzmir Kültür Zirvesi adı verilen ve üç günlük sürede 1 açılış, 1 kapanış, 4 genel ve 18 paralel oturumda gerçekleştirilecek uluslararası toplantıya, her geçen gün güncellenen program taslağın en son haline göre UCLG ve bileşenleri hariç 93 ulusal ve uluslararası kuruluştan 38’i Türk olmak üzere 138 kişi katılıp oturum başkanı, açılış konuşmacısı ya da konuşmacı olarak görev alacak.

Zirve’ye katılacağı duyurulan kentlerden biri, “Katılımcı Bütçe” uygulaması ile dünya çapında ünlenen Brezilya’nın Porto Alegre kenti olduğu için bu kent ile İzmir arasında bir ilişki ve iletişimin kurulması, halkın belediye yönetimine gerçek ve aktif katılımını talep eden bizler açısından önemli olacak.

Kent Stratejileri Merkezi’nin bir ekip olarak izleyeceği Zirve’ye Türkiye’den katılanların 9’u belediye başkanı, 6’sı odak oturum konuşmacısı, 5’i akademisyen, 5’i, belediye çalışanı, 2’si UCLG-MEWA görevlisi, 2’si özel şirket yetkilisi, 2’si uluslararası kuruluş temsilcisi, 1’i vali, 1’i bakanlık temsilcisi, 1’i İZKA görevlisi, 1’i şehir plancısı ve 1’i de sanatçı olup aralarında ulusal ya da uluslararası boyutta kültürle ilgilenip bu alanda uzmanlığı bulunan üç kişi (Doç. Dr. Serhan Ada, Prof. Dr. Asu Aksoy ve Prof. Dr. Şebnem Yücel) bulunuyor. Bunların da kültür ve kavramları üzerine düşünüp dünya çapında eserler veren ve bu nedenle “kültür insanı” olarak tanıdığımız Cengiz Bektaş, Bozkurt Güvenç, Enis Batur gibi isimlerle kıyaslanması dahi mümkün olmaz.   

Bu anlamda söz konusu Zirve‘nin iki önemli toplantısında, diğer konuşmacılardan farklı olarak iki ayrı konuşma yapacak olan Serhan Ada ile çalıştığı Bilgi Üniversitesi‘nden arkadaşı Asu Aksoy‘un, Aziz Kocaoğlu‘nun İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu 2009 yılında İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Danışmanı İlhan Tekeli tarafından Havagazı Kültür Merkezi‘nde yapılan o ünlü ve vukuatlı Kültür Çalıştayı’nda da hem düzenleyici hem de konuşmacı olarak yer aldıklarını anımsamakta yarar var diye düşünüyorum.

Henüz kesinleşmemiş zirve programına göre 24 oturumda kavramsal boyutta kültürün kültürel miras, sürdürülebilir kalkınma, yaratıcı ekonomi, Covid 19, iklim krizi, kent diplomasisi, toplumsal cinsiyet eşitliği, sürdürülebilir turizm, Kültür2030, 2020 Roma Şartı, kentsel planlama ve tasarım, sakin şehir ve metropol ile ilişkileri üzerine konuşmalar yapılacak. Bu çerçevede çok fazla sayıdaki konuşmacı nedeniyle konuşulan konuların gerek katılımcılar gerekse izleyiciler düzleminde tartışılması gündeme gelmeyecek.

Programdaki konu ve konuşmacılara bakıldığında zirvede özel olarak ülkemizin ya da İzmir’in ele alınmayacağı, zirvenin o nedenle sadece İzmir’in geleceğini değil, kültür boyutunda dünyadaki kentlerin ve diğer yerleşimlerin geleceğini belirleme gibi bir hedefe sahip olduğu anlaşılıyor.

Ama İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tunç Soyer, bu zirvenin tanıtımı amacıyla para vererek ya da vermeyerek yaptığı tüm tanıtımlarda, konuşmalarda ve sokaklardaki billboardlara astırdığı afişlerde sürekli olarak bu zirvenin İzmir’le ilgili olduğu gibi bir algı yaratmaya çalışıyor. Oysa zirve programı ayrıntılı bir şekilde incelendiğinde de görüleceği gibi, Zirve’nin İzmir’le doğrudan bir ilgisi gözükmüyor. Sadece UCLG adı verilen bu büyük uluslararası kuruluş, dünyanın değişik kentlerinde yaptığı kültür zirvelerinden dördüncüsü bu kez İzmir’de yapıyor. Daha önce İspanya’nın Bilbao, Güney Kore’nin Jeju ve Arjantin’in Buenos Aires kentlerinde yapılan kültür zirveleri, zirve sonrasında yayınlanan raporların da gösterdiği gibi özel o kentlerle ilgili olmadığı gibi, bu kez yapılacak zirve de İzmir’in geleceğini gideceği ile filan uğraşmayacak, odağında sadece İzmir olmayacak…

Çünkü İzmir gibi uygarlığın merkezi olan kadim bir kentin geleceğini, Dünya’nın dört bir yanından gelen yabancılara katılan bir avuç belediye başkanı, akademisyen ve belediye görevlisinin belirlemesi ya da belirlemeye kalkması 9 Eylül‘le simgelenen bağımsızlık ve özgürlük idealine aykırıdır.

O nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin ev sahipliğinde düzenlenen bu uluslararası zirvede, ‘sürdürülebilir kalkınma‘, ‘sürdürülebilir turizm‘ ve ‘yönetişim‘ gibi neoliberal kavramlar boyutunda Dünya Bankası, Fransız Kalkınma Ajansı, Fransa Dışişleri Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı gibi kapitalizmin uluslararası kuruluşlarıyla partner olarak işbirliği yapan ve yönetiminde yer alan Fransız, İspanyol ve İtalyanlarla birlikte Avrupa Birliği‘nin politikaları savunan UCLG‘nin İzmir‘e önericeği her şeyin, kültürel emperyalizmin yeni bir boyutu olduğu bilinmeli ve İzmir, 9 Eylül ruhuyla kendi geleceğini kendisi belirlemelidir.