İzmir Körfez Geçişi Projesi – 2

Ali Rıza Avcan

2014 Yerel seçimlerinde Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı, İzmir milletvekili ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı Binali Yıldırım’ın 1414 projesinden biri olarak lanse edilen İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili olarak geçtiğimiz Mayıs ayında TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi tarafından seminer adı altında bir toplantı düzenlendi.

24 Mayıs 2016 tarihinde Tepekule Kongre Merkezi Akdeniz Salonu’nda yapılan seminere konuşmacı olarak Karayolları 2. Bölge Müdürü, İnşaat Mühendisi Abdülkadir Uraloğlu, Yüksel Proje Yol Grup Müdürü İnşaat Mühendisi Özgür Uğurlu, Dr. Işıkhan Güler ve Yüksek Jeoloji Mühendisi Mustafa Kemal Akman katıldılar.

Karayolları 2. Bölge Müdürü İnşaat Mühendisi Abdülkadir Uraloğlu’nun kendi bölgelerinde planladıkları ve yaptıkları çalışmaları anlattığı konuşmasının ardından asıl konuya giren Yüksel Proje Yol Grup Müdürü İnşaat Mühendisi Özgür Uğurlu ise görsellerle desteklediği uzun sunumunda İzmir Körfezi için tasarlanan köprü ve tünel geçiş projesinin ayrıntılarını anlattı. Diğer konuşmacılar Dr. Işıkhan Güler ve Yüksek Jeoloji Mühendisi Mustafa Kemal Akman ise daha çok körfez zemini ile ilgili teknik bilgiler verdiler.

Bu seri yazımızın bundan sonraki bölümünde işi projelendiren ve kendinden emin tavırlarıyla bu projenin kesinlikle uygulanacağının işaretlerini veren Yüksel Proje Yol Grup Müdürü İnşaat Mühendisi Özgür Uğurlu’nun zengin görsellerle  yaptığı uzun, ayrıntılı sunumu aktararak o sunum üzerinden değerlendirmeler yapmaya çalışacağız. 

Sunum başlığından da anlaşıldığı gibi Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ile bu bakanlığa bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü’nün ve işin projesini hazırlayan Yüksel Proje Uluslararası A.Ş.’nin bize anlattığı İzmir Körfezi Geçişi projesi bir otoyol ve raylı sistem bütününden oluşuyor.

01

Sözkonusu proje, İzmir’deki trafik akışının kuzeyden güneye doğru olduğu iddiasıyla kent içi trafiği düzenlemek istediğini söylese de asıl amacı, yakın zamanda biteceği söylenen ve akıldışı bir şekilde İstanbul-İzmir arasını 3,5 saate indireceği söylenen İstanbul-İzmir otoyolunu Çeşme Otoyolu ile birleştirmek. Böylelikle İstanbul’dan gelenlerin kent içi trafiğe takılmadan doğrudan Çeşme’ye gitmeleri mümkün olacak. 

02

O nedenle projenin alanı, İstanbul-İzmir Otoyolunu, körfezin karşısındaki Çeşme Otoyolu ile en kolay birleştirebilecek Çiğli-İnciraltı arasındaki körfez hattında yoğunlaşıyor. Tabii ki bunu İzmir Körfezi’nin iki yakası arasında ulaşım bütünlüğünü sağlamak olarak lanse ediyorlar.

03

Oysa, Çiğli ve İnciraltı arasında yolculuk ölçeğinde yoğun bir talep yok! Mevcut arabalı vapur seferleri bile böylesi bir yoğun talep olmadığı için beklediğimiz sıklığa ulaşamıyor… Tabii ki, proje tasarımcılarının söyledikleri Çiğli, Menemen ve Ulukent bölgesinde bu yolun getireceği yeni bir yapılaşma hareketi olmazsa…. Ama böyle bir yapılaşma bu proje ile tetiklense bile bunun körfezin doğusundaki kent merkezi yerine güneydeki İnciraltı, Narlıdere, Çeşme yönüne olacağını, projeyi yapanlar dışında kim söyleyebilir?

04

Körfeze bir altın gerdanlık” takacağını söyleyenler böylelikle yapılacak köprünün bir ayağının bulunduğu Çiğli bölgesinde Gediz Deltası’nı ve İzmir Kuş Cenneti’ni kapsayan geniş bir alanda otoyolları, viyadükleri ve kavşakları öne çıkaran yeni bir yapılaşmayı vaat ediyorlar. Bu bölgede Ramsar Sözleşmesi ile korunan Gediz Deltası’nı, İzmir Kuş Cenneti’ni tahrip edecek böylesi bir inşai faaliyetin doğal sonucu, haliyle o köprülerin, kavşakların, viyadüklerin çevresinde bir mantar gibi bitecek yeni yapılar, yeni mahalleler, yeni yerleşimler olacaktır…. O nedenle, özellikle Çiğli, Menemen ve Ulukent bölgesindeki arsa, arazi sahipliğinin şu aralardaki el değişimini yakından izlemekte yarar var…

05

Proje bu haliyle, Kordon’da başarıya ulaşamamış otoyol projesinin bu kez İzmir Körfezi’nin içinde yapılmasını öngören bir TCK intikamı gibi gözükmektedir… Adeta, “siz bize oraya yaptırmadıysanız, biz de buraya yaparız” şeklindeki bir öç alma projesine dönüşmüş gibidir…

06

Tasarlanan proje, aşağıdaki slayta da göreceğiniz gibi, halen yapılmakta olan Karşıyaka ve Konak tramvay hatlarını İzmir Körfezi üzerinden birleştirme iddiasındadır…

07

Oysa, bölge aşağıdaki slaytta görüldüğü gibi yapılaşmanın mümkün olmadığı özelliklere sahiptir. Çiğli, Gediz Deltası, İzmir Kuş Cenneti ile İnciraltı bölgesindeki kesik yeşil çizgilerle belirlenmiş alanlar 1. derece , sarı çizgilerle belirlenip taranmış olan alanlar 2. derece, eflatun renkli çizgilerle belirlenip taranmış alanlar ise 3. derece doğal sit alanıdır.

08

Körfezdeki suyun derinliğini gösteren görselde ise Çiğli, Gediz Deltası ve İzmir Kuş Cenneti yönündeki derinliğin çok az olduğunu, limana gelecek gemilerin ancak Yenikale Burnu önündeki kanaldan geçebildiğini göstermektedir. 

09

İzmir Körfez Geçiş Projesi’ni öğrenip değerlendirirken dikkate almamız gereken diğer bir önemli proje ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ÇED raporunu uzun bir uğraştan sonra alabildiği İZSU’ya ait “İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi“dir.

İZSU bu proje ile İzmir Körfezi’nin iç bölümünde, Gediz’in ve derelerin getirdiği alüvyonlarla gün geçtikçe azalan akıntıyı, açıp genişleteceği deniz içi kanallarla % 40 oranında arttırmayı; böylelikle İzmir’in Antik Efes gibi gün geçtikçe denizden uzaklaşmasını, iç körfezin önce bir bataklığa, daha sonra da bir dolgu alanına dönüşmesini engellemeye çalışmaktadır.

10

İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin yapılacağı İzmir Körfezi’nin zeminin, 1984-2013 yılları arasında yapılan  267 adet deniz ve 220 adet kara sondajı sonucunda, genel olarak alüvyol çökellerden (Kil, Silt, Killi silt, Kum, Kumlu killi çakıl), 300 metreden daha fazla derinde olan anakayanın ise Andezit, Silttaşı, Kumtaşı ve benzerlerinden oluştuğu anlaşılmıştır.

11

Asıl en önemli konu, projenin uygulanacağı tarihte önemli depremlerle tanınan 1. derece deprem bölgesidir.

12

Proje sunumunda İzmir Körfezi’ni çevreleyen fay hatları sanki köprünün ve tüp geçişin yapılacağı bölgede yokmuş gibi gösterilse de; Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü Jeoloji Etütleri Dairesi’nin 2005 yılında düzenlediği “İzmir Yakın Çevresinin Diri Fayları ve Deprem Potansiyelleri” isimli raporun 38. sayfasında yer alan haritada, üç (3) dikey faal fay hattının bu bölgenin üstünde gösterildiği  görülmektedir.

13

 

izmir-faylari-a

http://www.mta.gov.tr/v2.0/deprem/pdf/izmir_rapor.pdf

Devam edecek…

Söke’nin Dağları Yok Oluyor!

Son günlerin en güzel, belki de tek güzel haberi Bozcaada’nın cennet koyunun imara açılmasının iptal edilmesiydi. Tabii bu habere daha ne kadar sevinebiliriz bilemiyorum.

Seyahat halindeyken, herkes gibi etraftaki dağlara bakıp ormanları seyretmeye, dalıp dalıp yol almaya bayılırım.

İstisnasız her dağda, her ormanın içerisinde, adına ”maden ocağı” denilen, benimse “kanserli bölge” diye adlandırdığım, çoraklaşmış bölgeler görüyorum.

pastedimage-3

Zaten izleyebildiğimiz kadarıyla, ülkemizin her yerinde böylesi oluşumlar mevcut. Kanserli bölgeler metastaz yaparcasına, dağdan dağa, ormandan ormana atlıyor. Yurdumuzun, bilinen bilinmeyen, ne kadar cennet gibi yerleri varsa, hepsi tehdit altında. Kimisi madencilik, kimisi termik, nükleer ve hidroelektrik santrali yapımı tehdidi altında. En son Fatih Sultan Mehmet’in lalasına “cennet burası mı?” diye sorduğu Amasra kenti de sıraya girdi.

Ben doğup büyüdüğüm, yaşadığım Söke ve çevresinden söz etmek istiyorum.

Söke’yi çevreleyen dağlarımızın tümü günden güne erimekte. İlçenin sırtını yasladığı Asar Dağı, Gül Dağı ve Samson dağlarında taş ocakları, çimento sanayinin hammadde ocakları, büyük bir tahribata yol açmış durumda. Söke’nin her yerinden kolayca gözlemlenebilen bir doğa tahribatı.

Bunun yanında Söke Ovası’nın sırtını dayadığı, kutsal Latmos, bugünkü adıyla Beşparmak Dağları’ndaki durum çok daha vahim. Milyonlarca yılda oluşmuş, gnays kayalıkları, fıstık çamları, mağaralarında bulunan 8000 yıllık Hititlerden kalma kaya resimleriyle, jeopark olması gereken Latmos’da hem taş ocaklarının hem de madencilerin tehdidi altında. Bölgede etkinlik gösteren “EKODOSD” gibi çevre örgütleri sayesinde bazı yerler milli park sınırları içerisine alınmış, diğer yerlerde kurtarılmaya çalışılıyor.

pastedimage

Vatan toprakları söz konusu olduğunda, kansız, topsuz, tüfeksiz konuşamayanlar için, söz konusu para, kâr, kazanç olduğunda, her şeyin teferruat haline geldiğini görmekteyiz.

Yurdumuzun tüm güzellikleri gibi, Söke dağları da, gerçek yurtsever, doğaseverlerin ilgisini beklemektedir.

İzmir Körfezi Geçişi Projesi – 1

Ali Rıza Avcan

İzmir Körfezi Geçişi Projesi” adıyla anılan ve hepimizin gün batımlarını hayranlıkla izlediğimiz körfez panoramasının, bir “iktidar projesi” olarak yollar, viyadükler, adalar ve tüneller marifetiyle yok edilmesini, yaratılan ada, köprü ve yollarla İzmir’e bir AKP mührü vurmayı hedefleyen “Körfez Köprüsü” işi son günlerde tekrar kentin gündemine yerleşmeye başladı.

Bu anlamda zaman zaman yapılan toplantılar, seminerler, verilen demeçler ve gazete haberleri bu konunun kentin gündemine yavaş yavaş yerleşmesine ve kabul görmesine yönelik…

scx-3200_20161118_11233909

İşin inşaat kısmıyla ilgilenen müteahhitler, inşaat şirketleri, taşeronlar, mühendislik ve proje firmaları ise “buradan bize de bir iş çıkar mı” düşüncesiyle ellerini ovuşturarak beklemekteler…

Meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, toplumun duyarlı kesimleri ise adeta böyle bir proje yokmuş gibi sessizlik içinde…

İşin en ilginç yanı, İzmirliler’in çoğu bu projeden ve ayrıntılarından habersiz…

O nedenle, verilen haberlerde anlatılan şeylerde bu projeye yönelik tek bir endişe, tek bir kaygı, tek bir eleştiri yer almıyor…

Aslında bu haberleri yayanlar da, bu proje haberleri karşısında sessiz kalanlar da gizli bir teslimiyet hali içindeler gibi…

Bu öylesine bir teslimiyet ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sırf başka projelerde hükümetin engellemeleriyle karşılaşmamak adına yeni hazırlanmakta olan Ulaşım Ana Planı içine bu projeyi yerleştireceği, gizli bir kabullenmişlik içinde yer aldığı dahi söylenmekte…

Çünkü bu proje hükümetin, AKP iktidarının; daha doğrusu “Binali Bey’in projesi”…

O nedenle, “gönlümüzdeki” olarak sevip saydığımız başbakanımızın, üstüne üstlük ERzincan kaynaklı milletvekilimizin söylediği, vaat ettiği bir projeye karşı çıkmayı dahi düşünmüyoruz…

Çünkü, 2014 yerel seçimlerinde AKP İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı olan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, o tarihlerde hazırlattığı  ve içinde toplam 1.414 projenin yer aldığı “Yüzyılın Şehircilik Hareketi” isimli seçim beyannamesinin “Ulaşım’da Hayat -1” isimli kısmının 2. sırasında; “İzmir’e 65 Km. Altın Gerdanlık” başlığı altında Çiğli-Karşıyaka-Bayraklı-Bornova-Konak-Buca-Balçova-Narlıdere hattında İzmir Körfezi’ni çevreleyecek 65 km uzunluğundaki İzkaray’ın Balçova ile Çiğli’yi buluşturacağı, böylelikle İzmir’in Körfez ile buluşacağı müjdesini vermektedir.

Bu müjdeye göre “İzmir’in gerdanlığı Dünya’nın gözünü kamaştıracak!!!“, “Kıyı boyunca 8 farklı açık hava müzesi körfeze değer katacak.“, “Yat limanları, yeni iskeleler ve su parkları ile Körfez İzmirli’ye el uzatacak.“, “65 Km. kesintisiz yaya aksı insanlara etkinlik, eğlence, konserler ve spor alanları sunacak, kent parkları, kültürel tesisler ve meydanlar eşliğinde İzmirli kıyıya kavuşacak.

Ancak, bütün bu güzel vaatler öncesinde, aynı seçim beyannamesinin başında yer alan “Yüzyılın Şehircilik Hareketi“, “Dünyanın en özgür ve en katılımcı kent yönetimi sistemidir” ifadesinde kentle ilgili konularda özgürlüğün ve katılımcılığın önemli olduğu belirtilmektedir…

Yani, Binali Yıldırım’ın İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olması durumunda İzmir’in Dünya’nın en özgür ve en katılımcı kent yönetimine sahip olacağı vaat edilmektedir…

Şayet 30 Mart 2014 tarihinde yapılan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini gerçek bir katılım yöntemi olarak kabul edersek; bu seçime katılan AKP adayı Binali Yıldırım’ın vaat ettiği bu ve benzeri 1.414 adet projeyi destekleyip kabul eden % 35,9 oranındaki oyuna karşılık, seçimi kazanan CHP adayı Aziz Kocaoğlu’nun aldığı % 49,6 oranındaki oy karşılığında kabul görmediğini, benimsenmediğini kabul etmemiz gerekir.

Demokrasisi gelişmiş bütün ülkelerde böyle bir sonuç alınması durumunda yenilen tarafın bu sonucu büyük bir olgunlukla kabul ederek, kazananın yolunu açması onun halka vaat ettiklerini gerçekleştirmesi için yardımcı olması beklenir…

scx-3200_20161118_11211404

Oysa, aradan geçen 2 yıl içinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi başkan adayı Binali Yıldırım’ın ulaştırma, denizcilik ve haberleşme bakanı olmaktan çıkıp başbakan olması nedeniyle böylesi bir demokratik süreç yaşanmamış; aksine İzmir Büyükşehir Belediyesi hizmet binasının karşısına konumlanan başbakanlık ofisi ile adeta İzmir’de yeni bir karargah kurulmuş, merkezden gelen proje, izin ve müdahalelerle hem İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin hem de diğer ilçe belediyelerinin yoluna çıkılmış, onların görev, yetki ve sorumluluklarına müdahale edilmiş, halen devam etmekte olan dava süreçleriyle “yumuşak başlı” bir belediye başkanı yaratma operasyonunda başarıya ulaşılmıştır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi artık “gönüllerdeki komşu başbakanı” nedeniyle başka projeler ve izinler adına büyük tavizler veren, iktidar yandaşı müteahhitlerle İzmirliler’i dikkate almadan projeler üreten “uslu“, “uysal” ve “sinik” bir belediyeye dönüşmüş; muhalefet olma özelliğini kaybeden bu niteliği ile kendisini destekleyenleri bile çileden çıkaran bir “Araf’ta kalma halini” yaşamaya başlamıştır.

Yazımızın bu bölümü izleyen diğer bölümlerinde, “İzmir Körfez Geçişi Projesi” ile ilgili ayrıntılı bilgilere yer verilerek projenin genel bir değerlendirmesi yapılacaktır.

Devam edecek…

 

Sorun, stat mı yoksa kent mi?

Tanzer Kantık

Öncelikle bu görüşlerim nedeniyle çokça eleştirilip taşlanacağımın farkındayım. Eleştirileri olanlar yazdıklarım üzerinden anti tezlerini dile getirebilirler, yazı yazabilirler, fikirlerini paylaşabilirler.

İzmir’de kente dair tartışmalardan birisi de hepimizin bildiği gibi, şehir içine yapılması planlanan Göztepe ve Karşıyaka stadları konusu. Konu bugüne denk yerel yönetim, ilgili bakanlık, kulüp yöneticileri, vatandaşlar ve taraftarlar arasında bir tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Konu, sadece “şehir içinde stat olur mu olmaz mı?” sorusu ile izah edilebilecek boyutu fazlasıyla aşıyor. Ben konuyu kendimce kategorize ettiğim bir kaç başlık altında irdelemek yanlısıyım. Çünkü ülkemize has bazı çarpıklıkların konuya direkt etki ettiğini görmekteyim.

Konunun kabaca şehircilik ve futbol kültürü anlamında iki farklı yönü var. Şehir ve kültür konusu burada iç içe girmiş durumda. O nedenle birbirinden ayırarak değil, iç içe tarif etmeye çalışacağım. Ayrıca konu futbol olunca, günümüz futbolunda başarıya ulaşmış ulusların bu konuyu nasıl çözdüğüne de bakmak gerekiyor.

Şehir planı anlamında konuya yaklaşıldığında, şehir merkezindeki bir stadın getireceği yükler sıralanarak bir stadın şehir içinde olmaması gerektiği ifade edilir. Şehir plancılığı açısından bir stadın olması gereken yer diye tarif edilen bir nokta olmadığını biliyoruz. Stadın olacağı noktayı belirleyen şartlar daha farklı.

Bir futbol stadının bugün şehir dışında olması gerektiğini düşünen kişiler, günümüzde ülkedeki futbol seyircisi profilini ve bu sebeple oluşan asayiş sorunlarını dile getirerek bu yönlendirmeyi yapmakta. Ayrıca bir stadın toplayacağı yüksek hacimdeki insan sayısının o bölgeye geliş ve gidişinin kent trafiğinde yaratacağı zorluklara işaret etmekteler.

Bunu yapmakla aslında şunu mu söylemek istiyorlar? Madem kırıp döküyor, bağırıp çağırıyorsunuz; gidin bunu şehrin dışında, yerleşim olmayan yerde yapın!

tanzer-02

Oysa her kültür kendisini var edebilmek ve uygarlaştırmak için uygun fiziki şartları arar. Örneğin bir yeşil alanda, bir parkta hep birlikte yaşayabilmek, -çöp kültüründen tutun da- o alanda bulunmanın uygar metotlarını geliştirmek, kökleştirmek için toplumların öyle bir parka ihtiyacı vardır. Müze de, sanat galerisi de, bisiklet yolları da bu fiziksel şartlara dahildir. Toplum kültür eğitimini, sanat eğitimini, spor eğitimini ancak onu yaşayabileceği sağlıklı fiziki mekânlarda yapabilir. Toplumda sanat kültürünün olmadığını konuşurken bunun eğitimle verilebileceğini söyleriz ama nedense kamusal alandaki sanat eseri azlığı hiç konuşulmaz. Heykelin olmadığı, büyük bir arkeoloji müzesinin olmadığı bir kentte yetişen çocuk büyüdüğünde metrodaki heykeli kırabilir veya ona “ne yapıyorsun sen?” diyen bir kişi bile çıkmayabilir. Futbol kültürü de bunların dışında değildir. Kamu kuruluşlarının görevi, ana başlıklar halinde bellidir. Nasıl bir müzedeki eserlerin çalınması, bir bisiklet yolundaki araç park işgali bir asayiş sorunu ve halledilmesi gereken bir durumsa, stada gelen seyircilerin oluşturacağı asayiş sorunu da bu kapsamdadır ve devletin görevi bunu önlemek ve bertaraf etmektir.

Batıda bunun teknik altyapı ve kurallarla nasıl çözüldüğü bellidir ve uygulanabilir sistemler mevcuttur. Toplumun stadı şehrin dışında istemesi yerine, bu şartları yöneticilerinden oluşturmasını talep etmesi gerekmektedir. Nasıl bugün İzmir’de Kültürpark ile ilgili talepler dillendirilirken parktaki asayiş sorununun da çözülmesi gerektiğini belirtiyorsak, bu şartları istiyorsak aynı şartları futbol stadyumları için de talep etmenin bir farkı yoktur.

Futbol konusunda en büyük asayiş sorunlarını yaşayan İngiltere’de nasıl bir süreç yaşandığını hepimiz biliyoruz: Heysel Faciası! Holiganizm sonrası oluşan şartlar nasıl aşıldı ve bugün İngiltere Premier Ligi yayın hakları açısından baktığınızda, nasıl dünyanın en değerli ligi haline geldi? Çözümü mümkün ve çağdaş yaklaşımları, toplum olarak bu noktada da talep etmek gerekiyor. Futbol kültürünün de kendisini var etmesi, uygarlaşması, olgunlaşması için çağdaş şartlara ihtiyacı vardır. Bu konuda aslında Türkiye’de bir aşama kaydedildi. Doğru dürüst oturma yerleri olmayan kuru betondan seyir zevki olmayan eski stadlarda tel örgüler arkasında futbol izleyen seyirci için artık tel örgülere ihtiyaç yok. Nedeni, yukarıda bahsettiğim toplumun eğitimi için gerekli sağlıklı fiziki şarttır. Şimdi “tel örgüler kalkarsa ortalık kaos olur, futbol izlenmez, olaylar çıkar, futbol biter” diyenleri hatırlıyorum. Çoğunluktaydılar ve dedikleri gibi olmadı. Futbol izleyicisinin Türkiye’de çok olgun olduğu söylenemez; ama kaydedilen aşama da azımsanacak bir aşama değildir. Toplumun eğitilebilmesi için kitlelere bu şansın verilmesi gerekiyor. Çünkü yukarıda saydığım hiçbir kültürü okullarda, televizyonda veya internette öğretemezsiniz insanlara. İnsanlar ancak yaşayarak öğrenir ve dersler alarak eğitilirler.

Diğer yandan trafiğe gelen yük konusu stadın şehir merkezinde olmasından çok, o şehrin büyük kitleleri şehrin farklı noktalarına sağlıklı taşıyabilen bir toplu ulaşım altyapısına sahip olup olmamasıyla da alakalıdır. Bir stada aynı saatte 25.000 kişi gelmek istediğinde oluşan trafik sorunu ile sabah 08.00-09.00 arasında şehir merkezindeki işyerine gelmek isteyen kitlenin ne farkı var? Sayı farkı yoktur; hatta sabah işine gitmek isteyenlerin sayısı daha da fazladır. Amacı burada kutsamanın da çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Şehir işe gitmek isteyenleri mevcut altyapısı ile taşıyamıyorsa, stada gelmek isteyenleri de taşıyamayacaktır. Yani sorun stadın yeri değil, şehrin “hareketlilik” sorunudur.

Bu iki fiziki duruma, futbol kültürü konusunda sahip olduğumuz çarpık yapının da katkısı var. Konu biraz da şehrinin, semtinin takımını tutmakla alakalı. Burada GözgözTV editörü Mazlum Şarkaya’nın “Kirli Yıldıza Şehrini Satma” başlıklı yazısından bazı alıntılar yapmak istiyorum. Çünkü bizdeki “taraftarlık ve aidiyet” konusunu özetleyen ve asıl çarpıklıkla ilgili bölümler ve örnekler oldukça çarpıcı…

İngiltere’de yaşadığınızı düşünün.

Birmingham, Cardiff, Sheffield, Sunderland veya İngiltere’nin herhangi bir yerinde Londra takımı olan Chelsea’nin Premier Lig şampiyonluğunu kutlamak için arabanıza atlayıp kornaya basarak dolaşıyorsunuz. İnsanlar anlam veremez yaptığınıza, çevreyi rahatsız ettiğiniz için ceza yemek bir yana sizi sırf bu yüzden kamu hizmetinde çalıştırırlar. Çünkü orada yaşayan herkes şehrinin, kasabasının takımını tutacağını küçük yaşta öğrenir. Aileleri ufak yaşta çocuklarının elinden tutup oynadığı lig fark etmeksizin Nottingham, Sunderland, Derby Country tribünlerine sokar çocuklarını. Hiçbiri Arsenal’li, United’li, Chelsea’li yapmaya gerek duymaz; zaten tuhaf karşılanır. Yaşadıkları bölgenin takımı iki alt ligde oynasa bile kutu gibi stadyumlar da mahalledeki arkadaşlarıyla ağabeyleriyle aynı ortamda ısınır o çocuklar kulüplerine. Kasabasını yüzlerce kilometre ötedeki şaşalı kulüplere satmayı hiçbiri düşünmez. Aynı şey Avrupa’nın diğer ülkelerinde de geçerlidir. İspanya’da San Sebastian kentinin nüfusu toplam 200 bin yokken 32 bin kişilik stadyum zaman gelir yetmez. Bu kentte yaşayan kimse Real Sociedad’a karşı Barca’yı Real’i tutmaz. Bilbao deplasmanın da dünya devi Barcelona’yı destekleyen 200 kişi zor görürsünüz tribünde onlar da Bilbaolu değildir zaten. Münih’te Dortmund’lu, Torino’da Milan’lı, Nantes’ta Lyon’lu göremezsiniz.

Televizyon da izlerken hep imrendiğiniz İngiltere Liginde 8 bölgeden 23 farklı takım bu sebeple şampiyon olmuştur. Senin ülkende Anadolu futbolu ezilirken orada Premier lige çıkan takım 170 milyon Euro gelire sahip olur, sırf yukarıdaki takımlarla daha iyi şartlarda rekabet edebilsin diye…

İtalya Liginde 16 farklı kulüp şampiyonluk yaşamıştır. Bugün beğenmediğin Genoa’nın 9, Torino ve Bologna’nın 7’şer şampiyonluğu vardır. Almanya’da 62-63 sezonundan itibaren Bundesliga statüsünden sonra 12 farklı ekip şampiyon olsa da Bundesliga öncesine indiğimizde bu rakam 28’i bulur. Gelirlerin en adaletsiz dağıtıldığı İspanya’da bile şampiyonluk yaşamış 9 farklı kulüp vardır.

Fransa Liginde 19 takım şampiyonluk yaşamıştır. Lig 1’in kurulduğu 1932 öncesine indiğimizde bu rakam 28’i bulur. Sana sorsak bugün PSG’den büyüğü yoktur orada ama en çok şampiyonluğu Saint Etienne kazanmıştır. (10 şampiyonluk), Marsilya’nın 9, Nantes’in 8, Monaco ve Lyon’un 7, Bordeaux ve Reims’in 6, PSG’nin 5, Nice’in 4, Lille’in 3, Le Havre ve Sochaux’un 2 şampiyonluğu bulunur. Avrupa liglerindeki en adil gelir dağılımının meyvesi bu kadar denk şampiyonluk sayılarıdır. Fransa’da gelirlerin kulüp kayırmadan adilane yapılması rekabeti arttırmıştır.

Hadi diyelim ki bunlar Avrupa’nın önde gelen ligleri, tabloyu biraz daha aşağı çekelim, Hollanda’da 18 şehirden 29 şampiyon çıkarken, Porto, Benfica, S. Lizbon gibi birkaç kulübün tekelinde gibi görünen Portekiz’de 8, Belçika’dan 15, İsveç’te 10, İsviçre’de 19 farklı takım şampiyonluk yaşamıştır. Hani şu tükürüğümüzle boğarız dediğin Avrupa şampiyonluğu bulunan 10 milyonluk Yunanistan var ya orada bile 6 kulüp şampiyonluk yaşamış kardeşim.

Adı geçen ülkelerin şehirlerindeki statların % 90’a yakını şehrin merkezindedir. Paris, Barselona, Manchester, Londra gibi şehirlerde statlar şehir merkezinde, yerleşim yerleri içindedir. Üstelik bazı şehirlerde birden fazla, hatta 3 stat şehrin merkezindedir. Bu toplumlar aidiyet yapısı, kültürel yaklaşım ve fiziki şartlar düşünüldüğünde statlarını şehir dışına yapma ihtiyacı duymamışlardır. Mali açıdan güçleri olduğu halde var olan statlarını yıkıp şehir dışında stat yapma yoluna gitmemişlerdir.

tanzer-01

Türkiye’deki futbol seyircisine de bu anlamda alt kültür mensubu muamelesi yapılması kabul edilemez. Statların şehir merkezinde olmasına karşı yapılan eleştirilerin tamamında bir alt kültür-üst kültür bakışının da olduğunu söylemek gerekli. Park kültürü, müze kültürü, sanat kültürü savunuları üst kültür kapsamına alınıp, futbol kültürünün alt kültür kapsamına itilmesi kabul edilemez. Kendinizi mensubu olarak görmediğiniz kitleleri ötekileştirme çabası çok tanıdık. Şehir merkezlerinden eğitimi bilimi çıkardık, çünkü tüm üniversite kampüslerini şehir dışına yapıyoruz, şehrin merkezine büyük alış veriş merkezleri dolarken sesimizi çıkaramadık, şimdi park istediğimizde bizi şehrin dışına davet edenler var. Stat isteyenler de bu ülkenin vatandaşı ve şimdi de onlar şehir dışına davet ediliyor.

Ek olarak şunu da söylemek gerekli, Göztepe ve Karşıyaka özelinde. Şehrin merkezinden kendi taraftarının yoğun olarak yaşadığı bölgedeki statlar bu takımlara hem gelir anlamında katkıda bulunacak, hem de taraftarının çoğu Göztepe’de, Karşıyaka’da olan kitleler bu stadlara gelirken özel araçları ile gelmeyecektir. Kaldı ki her iki stadın çok yakınından metro ve banliyö hattı geçmekte, stadların yapılması planlanan yerlere çok yakında iskeleler bulunmaktadır. Ama örneğin Göztepe Stadı’nın yapılması planlanan arazinin hemen 200 m ilerisindeki F. Altay Meydanı’na yapılacak AVM’ye herkes özel aracıyla gelecektir.

Şehir merkezinde stat yapılmasının getireceği olumsuz şartları stadın varlığında değil; şehrin diğer yönetilemeyen ulaşım ve yeşil alan varlığına dair getirilen yaklaşımlarda aramak gerekiyor. Kitlelerin şehir içindeki varlığının her ne amaçla olursa olsun bir sorun teşkil ettiğini düşünüyorsak; o kitleleri şehir dışına itmek, sorunu görmezden gelip halı altına süpürmek anlamına gelir. Çünkü bence stadı şehrin dışına çıkarmak, açıkçası sorunu halının altına süpürmektir.

Kent ya Halkındır ya da Sermayenin; Ortası Yok ! – 2

Ali Rıza Avcan

KENT SİMSARI “KAMUOYU ÖNDERLERİ”

Bu durum aslında kendi başına “yönetişim” ilkesine de aykırıdır. Çünkü Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve OECD gibi uluslararası kuruluşlar tarafından ortaya atılıp akademik çevrelerce geliştirilen “yönetişim” anlayışına göre yerel yönetimlerin sermaye ile kuracağı beraberliğin yereldeki adresi, bu amaçla oluşturulacak ayrı bir kurul değil, yerel yönetim-sermaye-sivil toplum kuruluşları beraberliği ile oluşturulan kent konseyleridir. İşte tam da bu noktada, İzmir Kent Konseyi’nde olması gereken bu ideal üçlü beraberlik, 2009 yılından sonra bizzat İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından bozularak kentin en önemli ve büyük projelerinin İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda (İEKKK) görüşülmesine başlanmış, İzmir Kent Konseyi’ne ise bunun dışında kalan ikinci dereceden konuları konuşup görüşmek kalmıştır.

Yönetişim” anlayışıyla kurgulanan bu büyük projelerin belediyeler, sermaye çevreleri, diğer kamu kurumları, meslek odaları, siyaset kurumu ve sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişki ise bizim literatürde “kent simsarı” olarak tanımladığımız her devirde ve ortamda muteber olan, saygı gören “seçkin” İzmirliler tarafından sağlanmakta, bunlar İzmir’in kamuoyu önderleri olarak takdim edilebilmektedir.

mayan3

SERMAYENİN KENT YAŞAMINA HAKİM OLUŞU

Tüm bu anlattıklarınızdan yola çıkarsak, kenti kamusal bir alan ve ilişkiler ağı olarak değil de, alınıp-satılan, özelleştirilen, para kazanılan, kâr edilen bir araç olarak görme eğilimi var… Kenti sermayenin rantına rant katmaya vesile bir yer olarak görüyorlar…

Aslında yapılan iş, belediyelerin gücünü arkasına alan bu tür büyük projeler eliyle kamusal hizmetlerin özelleştirilmesinden başka bir şey değildir. Bu özelleştirmeler, daha önce gördüğümüz özelleştirmelerden farklı olarak bir satma-alma eylemi olarak değil, sermayenin kamu gücünü arkasına ya da yanına alarak, o gücü bizzat kullanarak ya da kullandırarak kent, kentsel yaşam ve kent toprakları üzerinde hâkimiyet kurmasından başka bir şey değildir.

İşte bu anlamda; yani önümüze gelen Kültürpark Projesi örneğinde gördüğümüz gibi kentin tam ortasındaki bir yeşil alanın varlığına ve geleceğine biz mi, yani halk mı yoksa kaynağı İzmir ya da İstanbul olsun fark etmez; sermaye çevreleri mi karar verecek? Önemli olan soru bence budur. Şayet, bu konulardaki kararı yerel yöneticileri seçenler olarak biz, yani halk karar verecekse halka ayrılmış, ona tahsis edilmiş bir yeşil alanda bina yapılıp yapılmayacağına da halk karar vermelidir.

Oysa görüyoruz ki, bugüne kadar başka hiçbir konuda bir araya gelemeyen, hatta birbirleri hakkında dedikodu yapıp bir diğerinin görev, yetki ve sorumluluk alanına müdahale etmeyi alışkanlık haline getiren İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Ticaret Odası rant kokan bu ortak çıkarlar için bir araya gelebiliyor, İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş, 2014 yılında yayınladıkları rapor doğrultusunda üyelerine mesaj göndererek Kültürpark Projesi için olumlu görüş belirtmelerini isteyebiliyor. Diğer yandan İzmir-Tarih Projesi’nden nemalanacak TARKEM’in ortak ve yöneticileriyle onların etkilediği, yönlendirdiği gazeteciler, köşe yazarları “Kültürpark’a Dokunma!” diyenlere veryansın edip onları marjinallikle, elitlikle itham edebiliyorlar. Hatta “Kültürpark’a Dokunma!” diyenlerin yanında yer alan köşe yazarlarına büyük bir pervasızlıkla tehdit kokan uyarılarda bulunabiliyorlar.

HALK, BİLGİLENME HAKKINI KULLANMALI

Peki bunca sermaye saldırısına rağmen, kentteki bu reflekssizlik neden sizce? Muhalefet boşluğu var. Aslında olup bitenden rahatsız İzmirlilerin niteliği de niceliği de önemsenmeyecek gibi değil… Ses çıkarmak, itiraz etmek, hayır demek gerekmiyor mu?

Ayrıca İzmir milletvekillerinin hiçbiri de ortaya çıkıp bu konu ile ilgili görüşlerini söylemiyor, Devrimci gelenekten geldiği bilinen ve “Haziran Hareketi” tarafından desteklenen Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş, Kültürpark’ın duvarları dışında bir fikri yokmuş gibi tek bir söz söylemiyor, CHP’nin anlı şanlı çevreci politikacıları Kültürpark mücadelesine destek vermiyor. Kısacası duymam, görmem, konuşmam diyen bir üç maymun senaryosu oynanıyor.

Tabii bu arada, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yönelttiği hırçın saldırılarla bilinen Yeni Asır Gazetesi, iktidar partisi milletvekilleri ve belediye meclisi üyeleri de projenin arkasında Folkart, Sancak gibi iktidardan yana sermaye gruplarının yer alması nedeniyle her zamanki alıştığımız muhalefetlerini yapamıyorlar.

Anlayacağınız İzmir’in o meşhur çukurunda şimdi “Kültürpark’a Dokunma!” diyen bir avuç İzmirli dışında herkes suspus vaziyetinde olacakları bekliyor…

O halde çok kısa bir soru, tanıdık bir soru: Ne yapmalı?

tumblr_mjeobvx2ge1qh6ri4o1_1280

Evet, bu tehlikeyi ve bundan sonra artarda gelecek olası riskleri nasıl önlemeli, neler yapmalı?

Bence kente, kentin değerlerine sahip çıkan kesimleri kamu yararı ortak paydasında bir araya getirip örgütlemeli. Bunu yaparken hepimize büyük kolaylıklar sağlayan internet ve sosyal medya olanaklarından yararlanmalı; ama bu ortamlarda ulaşılan üye ve paylaşım sayılarının yanıltıcı olabileceği, bu tür zeminlerin örgütlenme için güvenilmez, kaygan zeminler olduğu her zaman için hatırlanmalıdır.

Mücadeleyi örgütleyip yürütecek olan tüm kurum, oluşum ve bireylerin “kente sahip çıkma” paydasında önce kendi aralarındaki yatay ilişkilerde demokratik, saydam ve katılımcı alışkanlıklar yaratması, birlikte çalışma kültürünü geliştirmesi; ayrıca kentle ilgili tüm gelişmeleri dikkatle izlemesi, düzenli olarak bilgilenmesi ve sahip olduğu bu bilgileri paylaşması gerekir. Sermayenin kentlere yönelik saldırısı, kentler üzerinden halkı sömürmesi olgusu sadece bugüne özgü, bugün yapılacak bir mücadele ile alt edilecek bir saldırı değildir. Bu saldırının sermayenin kentle ilgili plan ve eylemleriyle mülkiyet yapısındaki değişmeleri titizlikle izleyip analiz ederek, bu bilgi ve analizler üzerinden alternatifler geliştirerek sermayenin yanına yerel yönetimleri alarak başlattığı bu tür planları ortaya dökmeliyiz. Bilgilenme hakkı çerçevesinde halktan gizlenen birçok planın ve gelişmenin bu şekilde ortaya konulması sermayenin benzeri girişimlerini önleyecek, en azından zorlaştıracaktır.

Yeni Kültürpark Projesi konusunda da, geçmişteki Kordon Dolgu Yolu projesinden edinilen bilgi, birikim ve deneyimler çerçevesinde kentteki İstanbul sermayesine yönelik tepkinin, özellikle de Folkart’a yönelik geleneksel İzmirli tepkisinin sürekli ayakta tutulması, Folkart’ın ya da Sancak sülalesinin İzmirli sermaye çevreleriyle kuracağı olası ilişkilerin düzenli olarak sergilenmesi gerekmektedir. Bu anlamda İzmir’de bir zamanlar var olan ama ne hikmetse son yıllarda yok olan bilinçli, kurumsal ve sözünü dinletecek kadar güçlü bir muhalefete ihtiyacı vardır diyebiliriz.

Kent ya Halkındır ya da Sermayenin; Ortası Yok ! – 1

Ali Rıza Avcan

Güzel İzmir Gazetesi olarak, sermaye ile gericilik arasına sıkıştırılan kentimizi sahiplenmek, İzmir’in kendisine biçilen bu gömleğe sığmayacağını, sığmaması gerektiğini göstermek için yola çıktık. Bu mücadeleyi paylaşan, uzun süredir kent üzerine düşünen, çalışan, öneren bir isim de, Ali Rıza Avcan. Kent Stratejileri Merkezi adıyla ülkemizdeki birçok değerli ismin yazılarını bir halk kürsüsü anlayışıyla paylaştığı ortak kullanımlı bir bloğu olan ve yine aynı ismi taşıyan bir Facebook grubunda önemli ve değerli bir birikime imza atan Avcan’la, Kültürpark Projesi’nin ne anlama geldiğini konuştuk.

Sayın Avcan, geçen sayımızda “Kültürpark’ı sermayeye kar etmeyeceğiz” manşetiyle konuya giriş yapmıştık. İzmir’in “Yeni Kültürpark Projesi” adlı bir sorunu var. Ve İzmir’de “Kültürpark’ıma dokunma diyen” önemli bir kitle de var. Sohbete buradan girecek olursak… Sizce nedir “Yeni Kültürpark Projesi” ve neden bu projeye karşı mücadele etmek gerekir?

Kültürpark Projesi“, aslında içine Kemeraltı, Basmane, Kadifekale ve Çankaya bölgelerini de alan İzmir’in tarihi kent merkezi için, İzmir ve İstanbul sermaye çevrelerinin birlikte geliştirdiği bir “soylulaştırma” (mutenalaştırma) projesinin ikinci adımıdır. Bildiğiniz gibi bu soylulaştırma projesinin ilk adımı, bundan dört yıl önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir’in sermaye çevreleriyle birlikte oluşturduğu “İzmir-Tarih Projesi” ve TARKEM isimli şirketle atılmıştır. İzmir-Tarih Projesi ile Kemeraltı, özellikle de Havralar Bölgesi’nde TARKEM eliyle bir soylulaştırma girişiminde bulunulmuş, şimdi de bu girişimin ikinci adımı atılarak Basmane ve Çankaya bölgeleri bu alana eklenmiştir.

Bu ikinci adımla, “Basmane Çukuru” adıyla ünlenen alanda Folkart ve İzmir Büyükşehir Belediyesi işbirliği ile İzmir’in en yüksek binası unvanını alacak 70 katlı bir gökdelen dikilecek, İzmir Büyükşehir Belediyesi Konak Meydanı’ndaki binasını terk ederek bu binaya taşınacak, Konak Belediyesi 9 Eylül Meydanı çevresindeki iki binasını terk ederek Tepecik’te yaptıracağı binaya taşınacaktır.

boykot-7

İZMİR’İN YÜZÜ TANINMAZ OLACAK

Folkart, Yönetim Kurulu Başkanı Mesut Sancak’ın Akşam Gazetesi’ne verdiği 17 Temmuz 2016 tarihli demece göre, Folkart’ın yapacağı bu binada 10.000 metrekarelik bir çarşı, rezidans ve ofislerle sosyal alanlar yer alacak, “İzmir Fuar alanıyla birleşecek birbirinin devamı olacak bir proje planlıyoruz” ifadesi çerçevesinde bina bir şekilde Kültürpark alanıyla ilişkilendirilecektir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi bu demeç hakkında bir düzeltme yapmadı. Yapılacak 70 katlı binanın içinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin merkez birimleri de yer alacağı için, bu bina ile Kültürpark’a yapılacak olan, mülkiyeti yine İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait kültür merkezi arasında, aradaki caddenin üstünden veya altından bir bağlantının sağlanması konuya belediye açısından bakan kamuoyu tarafından normal karşılanabilir.

Kültürpark Projesi“yle Folkart’ın yapacağı 70 katlık binanın oluşturacağı bu yeni mekânsal bütünlüğün, bölgedeki soylulaştırma çalışmalarının başlangıcı olacağı, bunun ardından gelecek ikinci bir hamlenin de çevredeki eski, yıpranmış binalarla ilgili olacağı kolaylıkla tahmin edilebilir.

Böylelikle 5-10 yıl içinde “İzmir-Tarih Projesi” ile soylulaştırılacak Kemeraltı Bölgesi’ne ek olarak Kültürpark Projesi ile başlatılan diğer bir soylulaştırma projesi sonucunda Basmane, Oteller Bölgesi, Çankaya’daki Elektronikçiler Çarşısı tanınmaz hale gelecek, bölgede yaşayan yoksul halk ve mülteciler kentin başka bölgelerine gönderilecek, kentin bu eski bölgesi yeni yüzüyle yeni müşterilerini ağırlamaya başlayacaktır.

TARİHİ KENT MERKEZİNDE RANT YÖNETİMİ

Öyle anlaşılıyor ki, İzmir’de sermaye gruplarının inşa ettiği ve kenti adeta işgal ettiği projeler, pek de birbirinden bağımsız değil, ortada bir network-ağ olduğunu görmek mümkün, ne dersiniz?

Bu anlamda İzmir’deki hiçbir proje ya da girişimin birbiri ile ilgisiz olduğu, birbirinden bağımsız olduğu söylenemez. Çünkü İzmirli, İstanbullu ya da yabancı sermayenin tüm projeleri, tüm girişimleri, özellikle de rant odaklı yatırımları birleşik kaplar örneği hep birbiriyle ilişkilidir bu kentte.

İzmir’in tarihi kent merkezinin güneyindeki rantı yönetecek İzmir-Tarih Projesi ile kuzeyindeki rantı yönetecek Yeni “Kültürpark Projesi“nin uzunca bir süredir İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun danışmanlığını yapan Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından tasarlanmış olması da, bu ilişkiyi ve amacı açık şekilde ortaya koymaktadır. Hatta bu ilişki öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, Prof. Dr. İlhan Tekeli projeyi hazırlayıp sunmakla yetinmemiş, “İzmir-Tarih Projesi” kapsamında Havralar Bölgesi’ndeki soylulaştırma çalışmalarını gerçekleştirmek amacıyla projenin halka duyurulduğu tarihte kurulan ve o tarihten bu yana sadece “İzmir-Tarih Projesi” kapsamındaki işlerle uğraşıp başka bir ticari faaliyeti bulunmayan TARKEM isimli şirkete de ortak olmuştur.

İzmir’in tarihi kent merkezini kuzeyden ve güneyden kuşatan bir iki soylulaştırma projesinin tasarımcısı aynı kurum ve kişiler olmakla birlikte uygulayıcısı olacak sermaye çevreleri coğrafi olarak farklıdır. Bölgenin güneyini kapsayan “İzmir-Tarih Projesi“nin finansörü ve ana uygulayıcısı, çoğunluğunu İzmirliler’in oluşturduğu İzmir sermayesinin temsilcisi olarak ortaya çıkan TARKEM, kuzeyini kapsayan Yeni Kültürpark Projesi’nin finansörü ve ana uygulayıcısı ise İstanbul sermayesinin temsilcisi olarak sahneye çıkan Folkart’tır.

Aslında bu şirketlerin ya da sermaye çevrelerinin ayrı olması bizi yanıltmamalıdır. Çünkü İzmir sermayesi hacim, yoğunluk ve etkinlik açısından hiçbir zaman İstanbul sermayesinin önüne geçmemekle birlikte büyütüp İstanbul’a teslim etmek ya da İstanbul sermayesinin bir alt taşeronu olarak eklemlenip pastadan dilim almak konusunda oldukça bilgili ve deneyimlidir. Nitekim İzmirliler’in İstanbul sermayesine karşı bir kahramanlık, bir savunma efsanesi olarak temellendirilip ortaya çıkardıkları TARKEM’de bile İzmir-İstanbul işbirliğinin durumu ortaklık yapılanmasında net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

kulturpark-02

NEOLİBERAL İDEOLOJİNİN ‘YÖNETİŞİM’İ

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve ona destek veren kurumlar, bu kotardıkları işleri genellikle ve yoğunlukla “yönetişim” kodlamasıyla sunuyorlar, “yönetişim” kavramını ve bunu tamamlayan kavram setlerini kullanıyorlar…

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2009 yılından beri ortaya konulan “İzmir Akdeniz Akademisi”, “İzmir-Tarih Projesi”, “İzmir-Deniz Projesi” ve “Kültürpark Projesi” gibi tüm büyük projelerin püf noktası, neoliberal ideolojinin ve çağdaş kapitalizmin 1989 tarihli Dünya Bankası raporu ile ortaya atıp geliştirdiği ve zaman içinde çağdaş bir siyasal iktidar modeli olarak tüm ülkelere önerip yerleştirmeye çalıştığı “yönetişim” kavramında yatmaktadır. Uzun yıllardır bu modelin savunuculuğunu yapan Prof. Dr. İlhan Tekeli, İzmir Büyükşehir ya da Konak belediyelerinin kendilerine verilen görevleri yeterince yapamadıklarını ileri sürerek yerel düzeydeki bu kamu kurumlarının yanına özel sermayeyi ve sivil toplum kuruluşlarını ilave etmeye çalışarak yerel yönetimler-özel sektör-STK’lar şeklinde üçlü bir yapı oluşturmaya çalışmaktadır. Yerel yönetimlerin rehberliğinde hareket edecek bu üçlü sacayağına zaman zaman üniversiteler de dahil edilmekte, STK’lar boyutunda da genellikle isminin sonu “siad” ya da “giad”la biten patron dernekleri, konfederasyonları ya da onların oluşturduğu dernekler, vakıflar çağrılmaktadır.

Ancak bir yandan bütün bunlar yapılırken diğer yandan da “yönetişim” anlayışının mantığına aykırı olarak hükümet denetimindeki İzmir Kalkınma Kurulu’na bir alternatif olacak şekilde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından 2009 yılında oluşturulan ve o günden bu yana her ay düzenli olarak toplanan 120 üyeli İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu (İEKKK), üyelerinin % 99’unun sermaye temsilcilerinden oluşması nedeniyle bir “patronlar kulübü” olarak çalışmakta; kenti doğrudan ilgilendiren “Fuar İzmir Projesi”, “Alsancak Limanı Projesi” ve “Kültürpark Projesi” gibi büyük, önemli birçok proje burada görüşülüp tartışılmakta ve İzmir sermayesi içinde uzlaşma sağlanmaktadır. Nitekim çoğu proje yeterli bir katılımla görüşülüp tartışılmadı dediğimizde bu kurulda yer alan işadamı ya da sermayedarlar, projelerin sivil toplum tarafından tartışıldığını, katılımın sağlandığını iddia edebilmekte, hatta “bir itiraz etmiştik, itirazımız üzerine projede önemli değişiklikler yapıldı” diyerek projeleri aslanlar gibi savunabilmektedir.

Devam edecek…

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kartpostal ve Fotokartlarda Bayraklı – 4

Hakan Kazım Taşkıran

34

1905 Sonrası uygulama için postadan geçmiş bir kartpostal. Dikine çizgi ile ayrılan kartpostalın solunda yazı, sağında adres, pul ve kaşe görülüyor.

35
Alt kısmında, yazılacak metin için boş bir alanın bırakıldığı 1905 öncesi sisteme uygun bir kartpostal.
36
1905 Sonrası sisteme örnek, ön yüzü tamamen görsele ayrılmış bir kartpostal.
37
Postadan geçmiş önden pullu bir başka kartpostal. Bu kartpostal için dikkati çeken husus, kartpostalın ön kısmında gönderenin yazı yazabileceği bir alnının bırakılmamış olması.
38
Bu kartpostalın arka yüzü adrese ayrılmış ve İzmir İngiliz Postahanesi’ne ait mühür yer alıyor.
39
Önden pullu bu kartpostal 1905 öncesi sistemin bir örneği. 1905 yılının sonlarında postalanmış olan bu kartpostalın ön kısmında gönderenin yazı yazabileceği bir alanın bırakılmış olması dikkat çekiyor; ancak gönderenin bu alanı yazı yazmak için kullanmadığı, sadece imza attığı görülüyor.
40
Bir önceki kartpostalın sadece adresin yazıldığı arka yüzü.
41
1905 Sonrası sistemin Cumhuriyet Dönemi’nde de kullanıldığını gösteren bir başka fotokart.
42
Osmanlı Dönemi’nde olduğu gibi sol tarafa yazı, sağ tarafa adresin yazıldığı; ayrıca pul ve kaşenin yer aldığı Cumhuriyet Dönemi’ne ait fotokart.
43
Muhtemelen zarf içinde gönderilen, o nedenle üzerinde pul, damga ve adresin yer almadığı postadan geçmiş bir fotokart.
44
Bir önceki fotokartın gelişigüzel kullanılmış arka yüzü.
45
Üzerinde pul, damga ve adres olmadığı için zarf içinde gönderildiği anlaşılan CUmhuriyet Dönemi fotokartı.
46
Bir önceki fotokartın 25 Şubat 1954 tarihinde doldurulmuş arka yüzü.
47
Üzerinde pul, damga ve adresin olmadığı zarf içinde gönderildiği anlaşılan başka bir fotokart.
48
Bir önceki fotokartın 1930 yılında gönderilmiş arka yüzünden, posta yazışmalarının 1928’de yapılmış Harf Devrimi’ne rağmen halen Osmanlıca yapıldığını gösteriyor.

OHAL, Ele Alacağımız Konuları da Kısıtlar!

Seniye Nazik Işık

Ben bu yazıda kent mekânının ve kent hizmetlerinin cinsiyetli olduğundan söz etmek istiyordum.

Çünkü yaşamlarımız farklı patikalardan yürüyor. Örneğin, gün aynı saatte doğsa bile, sabah hepimiz için aynı zamanda ve aynı işlerle başlamıyor. Hele de kadınlarla erkekler için. Annelerle babalar için. Çünkü yaşamımız cinsiyetimize göre farklılaşmış işlerle dolu.

Ve, hal buysa, yaşadığımız yerin de bu farklılıklarımızı görerek ve gözeterek yönetilmesi gerekir.

Tabii kente ve kamusal alana, kamu mekanına, kamu hizmetlerine insana duyarlı ve eşitlikçi bir bakış açısıyla bakıyorsak; insana hizmeti “insan dediğimiz kimdir?” diye sorarak cevaplayarak üretiyor ve sunuyorsak.

ozgurluk-002

Ben de bu bağlamda cinsiyete dayalı farklılıkları dikkate alarak yerel hizmet üretmekten söz edecektim. Kente dair stratejiler hemşehrilerin hizmet ihtiyaçlarının cinsiyete göre farklılaştığını dikkate alarak hazırlanmalı ve uygulanmalı diye yazacaktım.

Hatta, pratik ve stratejik ihtiyaçlar var, diyecektim. Pratik ihtiyaçlar, yani cinsiyete göre farklılaşmış günlük işlerin kimler tarafından yapıldığı hususunda bir değişiklik yapmayan ama işleri kolaylaştırarak mesela kadınlara düşen iş yükünün fiziki ağırlığını, tükettirdiği zamanı azaltan hizmetlerden; stratejik, yani kadınların eşit insan olmasına katkıda bulunan, bir başka deyişle eşitleyici gelişme sağlayan hizmetlerden söz edecektim.

Buradan yerel eşitlik eylem planları, stratejik planlar bahsine geçecektim.

Sonra da yerel eşitlik eylem planı nedir? sorusunu cevaplayacaktım. Önerileri, stratejik hedef ve eylemleri mükemmel bile olsa, bütçesi ve işin kim tarafından, ne kadar zamanda, hangi miktarda yapılacağı belli değilse, o planın göstermelik olacağını vurgulayacaktım.

Hatta daha da ileri gidip siyasi irade eşitlikçi değişimden yana olmadıkça, en güzel eylem planlarının bile kötü performans raporlarıyla biteceğini belirtecektim.

Ama ne mümkün! Üst üste gelen gelişmeler insanda ne plan bırakıyor, ne fikri takip.

Mesela, Batman’daki gibi, atanan kayyumun en az seçilmiş siyasiler kadar cüretkâr siyasi açıklamalarla gazetelerde boy göstermesi hukukun ve teamüllerin devre dışı kaldığını gösteriyor.

Uzun uzun örneklerle sayıp dökmeye gerek yok; hepimiz gerginiz, hepimiz üzgün. Belirsizlik havada asılı duruyor. Her birimiz “ya bizimlesin, ya düşman” testine tabi tutulmaktayız. Tam da bu günlerde, mekânın ve hizmetlerin cinsiyete duyarlı olduğundan falan söz etmeye kalkışmak insanın kendisine bile fantezi gibi geliyor.

Türkiye’nin içinde olduğu ahval ve şerait nedeniyle istediğim gibi ele alamasam da, cinsiyet boyutu dikkat çeken yakın zamanda yaşanmış 1-2 gelişmeden söz etmeden bu yazıyı bitirmek istemiyorum.

ozgurluk-001

Birinci örnek, Cizre’den. Belediyeye kayyum atandı, kayyum gelir gelmez belediyenin tüm bilgisayarlarını Emniyet’e verdi. Yani kayyum, kadın danışma merkezine başvurmuş kadınların mahrem bilgilerini de Emniyet’e vermiş bulunuyor. Şimdi bilmiyoruz, bu sorumsuz yaklaşım kim bilir kaç kadının zaten çok ince bir çizgide süren yaşamla ölüm arasındaki yerini değiştirecek. Onları kayıtlara OHAL kazası olarak mı geçecek?

İkinci örnek: CHP’nin, OHAL şartlarına rağmen, 4-5 Kasım’da İzmir’de yaptığı Belediye Başkanları Toplantısı. Bu toplantıda yapılan sunumlar arasında ‘belediyecilik, kalkınma ve kırsal kalkınma’nın yer alması benim açımdan memnuniyet verici. Fakat ‘belediyelerde mor bayrak’ politikası ve uygulaması bulunan CHP’nin bu programda cinsiyet eşitliği, eşit ve eşitleyici hizmet konusuna yer vermemiş olması üzücü değil midir?

Son söz yerine:

Hayat olağan haliyle devam etseydi de, bu konuları doğru düzgün ele alabilseydik. Değmez miydi?

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kartpostal ve Fotokartlarda Bayraklı – 3

Hakan Kazım Taşkıran

Cumhuriyet Dönemi Fotokartlarında Bayraklı

On yedinci fotokart, Osmanlı dönemine ait birinci kartpostalla benzer kadraja sahip. Bu fotokartta 13 Ağustos 1922’de açılan Saint Antuan Katolik Kilisesi’nin Bayraklı panoramasındaki yerini aldığını görüyoruz.

17

On sekizinci fotokart, bir öncekinden daha geniş bir açıya sahip. Bu fotokartta görülen Bayraklı 1950’li yıllara kadar bu görünümünü korumuştur. Foto Cemal’in, 137 sıra numaralı bu fotokartın hem fotoğrafçısı hem de editörü olduğu görülüyor.

18

Topografik açıdan benzerlik taşıyan on dokuzuncu ve yirminci fotokartlardan on dokuzuncu fotokartın editörü ve fotoğrafçısı bilinmiyor. Turan’dan Bayraklı merkezine bakışı betimleyen bu fotokartlar geniş bir açıya sahiptir. Foto Cemal, editörlüğünü yaptığı 136 sıra numaralı yirminci fotokartın aynı zamanda fotoğrafçısıdır.

1920

Yirmi birinci ve yirmi ikinci fotokartlar, Turan sırtlarından Bayraklı’nın merkezine bakışı betimliyor. Yirmi birinci fotokartın editörü ve fotoğrafçısı belirsiz. Yirmi ikinci fotokartın editörü ve fotoğrafçısı Foto Cemal. Yirmi ikinci fotokart diğerine göre daha eski bir dönemin tanığı bu fotokartta dikkati çeken şey, sol üstte yıkılan kilisenin üzerine henüz cami inşa edilmemiş.

2122

Yirmi üçüncü fotokart Bayraklı’yı çok farklı bir açıdan betimliyor. Tepekule Höyüğü üzerinden alındığını tahmin ettiğimiz bu görselin editörü Etem Ruhi. Meşhur Bornova Sokağı’nın erken dönemi.

23

Yirmi dördüncü fotokart, Bayraklı İstasyonu’nu betimleyen çok nadir bir fotokart. Bu fotokarttaki istasyonun konumu bugün İzban İstasyonu’nun bulunduğu alana karşılık geliyor. Bayraklılılar tarafından anılan ismiyle istasyon Birinci ve İkinci Tantanlar’ın arasında bulunuyordu. Bu fotokartın editörü ve fotoğrafçısı belli değil.

24

Yirmi beşinci fotokart, denizden alınmış bir Bayraklı panoraması oldukça nadir bir görüntü. Editörü ve fotoğrafçısı belli değil. Bu fotoğrafta solda Bayraklı Vapur İskelesi dikkati çekiyor. Ayrıca eski sahil şeridinin bugüne kadar rastladığımız cepheden alınmış tek görseli. Fotokartın arkasında elyazısı ile “İzmir 1934” ibaresi mevcut.

25

Yirmi altıncı fotokart, fotoğrafçısı ve ditörü Foto Cemal, Bayraklı kıyı şeridini denizden Turan civarından betimleyen bir görsel.

26

Yirmi yedinci fotokart, Turan sırtlarından Bayraklı’ya bakış, fotokartın üzerinde kullanılan yazı karakterinden editörünün Foto Cemal olduğu anlaşılıyor. Bu fotokart, sahil şeridinin yalınlığını göstermesi bakımından dikkati çekiyor.

27

Yirmi sekizinci fotokart, Cumhuriyet döneminde Bayraklı’nın sanayi bölgesi olarak yapılanmış yeri olan Turan’dan Naldöken’e bakışı betimleyen nadir görsellerden biri. Bugün askeri bölgeye karşılık gelen bu açı ile günümüz arasında benzerlik kurmak ve saptama yapmak kolay değil. Editör ve fotoğrafçı Foto Cemal.

28

Yirmi dokuzuncu fotokart, Osmanlı dönemi on üçüncü ve on dördüncü kartpostallarda gördüğümüz petrol depolarının bulunduğu yerleşimin Cumhuriyet döneminde de aynı iş için kullanılmış olması dikkati çekiyor. Editörü ve fotoğrafçısı bilinmiyor. Fotokartın arkasına el yazısı ile “22 Mayıs 1930” tarihi düşülmüş.

29

Otuzuncu fotokart, 20 Temmuz 1865 tarihinde açılan Karşıyaka-Bornova demiryolu hattı Bayraklı’dan da geçiyordu. Bu fotokartta Bayraklı İstasyonu’ndan hareket ederek Turan’a doğru ilerleyen kara tren görülüyor. Bu fotokartın editörü ve fotoğrafçısı Foto Cemal’dir.

30

Otuz birinci fotokart, H. Gökberk’in fotoğrafçılığını ve editörlüğünü yaptığı nadir bir fotokarttır. Bu fotokart Turan civarındaki tersaneden, tekne üretim ve onarım yerinden bir kesiti veriyor. Bayraklı panoraması eşliğinde bakım için kızağa çekilmiş bir tekne görülüyor. Benzer bir tersane Yahya Paşa Konağı’nın sırasında Bayraklı İlkokulu’nun yanında bulunuyordu.

31

Otuz ikinci ve son fotokart, Osmanlı hükümeti tarafından Bayraklı’nın modern döneminin kurucusu olan Yahya Hayati Paşa’ya, 15 Ağustos 1883 tarihinde körfezde vapur işletme imtiyazı verilmişti. Cumhuriyet döneminde bu hizmet devlet tarafından sürdürüldü. Bu fotokartta Cumhuriyet’in başlarında körfezde hareket halindeki Bayraklı Vapuru görülüyor. Fotokartın arkasına “31 Mart 1938” tarihi düşülmüş. BU fotokartın fotoğrafçısı ve editörü nadir olarak rastlanan Foto Or’dur.

32

Halkın Meclisi: Kent Konseyi

Çağrı Gruşçu

Kent Konseyleri, halkın kurumlarıdır.

Merkezi yönetim, yerel yönetim, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, muhtarlarımız ve hemşehrilerimizin ortaklık anlayışıyla, karşılıklı saygı ve hoşgörü çerçevesinde buluştuğu kentin kalkınma önceliklerinin, sorun ve çözümlerinin sürdürülebilir kalkınma ilkeleri temelinde belirlendiği, ekolojik bütünlük, insan hakları, ekonomik adalet, demokrasi ve barış kültürü temelleri üzerinde yükselen bir kamu – sivil bileşenidir.

izmir-kent-konseyi-005

Bu temelde yaklaşıldığında kent için çok önemli bir misyonu olan kent konseylerinin, yerel idareye yardımcı olacak hatta halkın mahalli müşterek ihtiyaçlarının karşılanmasında ve halka yakınlığın sağlanmasında bir “halk meclisi” modeliyle çalışacak anlayışa sahip olması gerekir.

Bu nedenle, İzmir Kent Konseyi’nin bir aktörü olarak “halk meclisi” modelini gerçekleştirmek üzere çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

***

İzmir Kent Konseyi olarak üyelerimizi; toplumsal sorumluluk anlayışıyla, hiçbir çıkar gözetmeksizin bilgi, zaman, beceri ve deneyimlerini özgür iradesiyle iyiliğe dönüştürmek isteyen, bu niteliklerini İzmir ve geleceğimiz için kullanan 4,5 milyon gönüllü İzmirli oluşturuyor.

Biz, tüm hemşehrilerimizin kent yönetimi ve sosyal hayattaki rollerinin güçlendirilmesi için karar alma süreçlerine katılımını, mevcut sorunların çözümünde aktif rol alarak demokratik platformlarda hoşgörü, saygı ve uzlaşmacı bir çerçevede fikir üretmelerini, politika oluşturmalarını, haklarını koruyan, geliştiren, üreten, girişimci, birlikte çalışma kültürüne sahip bireyler olmalarını amaçlıyoruz.

***

Şimdi ise, “halk meclisi” fikrinin tohumlarını atıyoruz. Kenti kucaklayacak, bütünleştirecek, kent sorunlarına çözüm önerileri sunacak bu meclisin ilk adımı olan ve en üst yetkili organımız Genel Kurulumuzu 5 Kasım Cumartesi günü Kültürpark Gençlik Tiyatrosu’nda gerçekleştiriyoruz.

izmir-kent-konseyinden-sivil-cagri-1462

İzmir Kent Konseyi’ni Türkiye’nin yeni demokratik çehresi haline getirecek ve 4,5 Milyon İzmirlimizin katılımlarıyla güçlenecek bir halk meclisine dönüştürmek arzusu içindeyiz. Halkımızın karar alma mekanizmasına katılmasına ve kenti birlikte yönetme anlayışına katkı sunmasına olanak tanımak istiyoruz. Bu nedenle, İzmirli hemşehrilerimizi kentinin değerlerine sahip çıkmaya ve kenti için üretmek, kenti birlikte yönetmek için İzmir Kent Konseyi Genel Kurulu’na davet ediyorum.

Ayrıca, bu çalışmaların yerinde sürekliliğinin sağlanabilmesi bakımından dayanışma ve yardımlaşma içinde olduğumuz ilçelerimizin kent konseylerine katılımı da önemsiyorum.

Halkın kurumları olan kent konseylerinin önündeki yasal sorunların da ortadan kalkacağı, daha demokratik, daha özgür ve daha sivil bir yapılanmaya kavuşacağı günler için çalışmaya ve örgütlenmeye devam etmeliyiz.