Kamuoyu nasıl oluşturulur ve ne işe yarar?

Ali Rıza Avcan

Sosyal bilimlerde ‘kanaat önderi‘ denilen bir kavram var.

Dijital dünyanın güvenilir sözlüğü Vikipedi, “Kanaat Lideri, psikolojik bir kavram olup, fertlerin ve toplumların anlama ve kavrama farklılıklarından ötürü, bir gruba veya topluluğa sosyal mesajları veya sosyal olayları, onların anlayacağı ve kavrayacağı dilde anlatan liderdir. Kanaat lideri, kendi grubu gibi yaşar. Dolayısıyla grup üzerinde hayli etkindir. Onun yaptıkları grup tarafından çok çabuk benimsenir.” şeklinde tanımlıyor.

1992 yılından bu yana İzmir Ticaret Odası başkanlığı görevini sürdüren Ekrem Demirtaş da, bu kentte -seveni kadar sevmeyeni de olmakla birlikte- koltuğunu uzun bir süredir muhafaza etmedeki becerisi, arkasına aldığı binlerce tüccar, esnaf ve tacirin ekonomik ve toplumsal gücü; ayrıca zaman zaman bir belediye başkanı gibi “rol çalan” tavırları nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile geçinemeyip çatışsa da sahip olduğu örgütlü güç nedeniyle, belediyeler dahil birçok kurum, kuruluş ve kişi üzerinde etkili olan İzmir ölçeğinde bir “kanaat önderi“dir

Biz bunu istesek de istemesek de, kendisini sevsek de sevmesek de mevcut durum ve kendisinin toplumsal konumu budur.

Kimi İzmirli bunu kendisinin vizyon sahibi olmasına, geleceği görme ve inşa etme konusundaki becerisine bağlar.

Aslında bu tespitlerinde de haklıdırlar. Çünkü Ekrem Demirtaş kah bir belediye başkanı kah bir patron gibi davranarak İzmir kentinin geleceğinde yer almak, kentin geleceğine yön vermek düşünce ve çabasındadır.

İşte o nedenle, kentin ünlü aile ve sermaye şirketlerinden önce özel bir vakıf üniversitesi kurmayı düşünmüş ve gerçekleştirmiştir.

İşte o nedenle, Valilik’ten, Belediye’den ve İZKA’dan bir adım öne geçerek İzmir’in yurtdışındaki tanıtımını üstlenme, logosunu belirleme işine bile el atmıştır.

Bu çerçevede yaptığı önemli çalışmalardan biri de, hiçbir yasal dayanağı ve zorunluluğu olmamasına karşın İzmir’le ilgili stratejik planlar hazırlama gayretidir.

Bunu, benim bildiğim kadarıyla ilk kez Prof. Dr. Çınar Atay’a hazırlattığı “2003-2013 İzmir Stratejik Planı” ve “İzmir İlçelerinin Ekonomik Profili ve Alternatif Olanakları” isimli bir çalışma ile başlatmış, ardından da 2015 yılında geniş bir ekibe “İzmir İş Hayatı 2015-2023 Stratejik Planı” ile “İzmir İli İlçelerinin Sorunları, Çözüm Önerileri ve Yatırım Olanakları” isimli çalışmaları yaptırmıştır.

Yaptırdığı bu çalışmalar, çoğu valilik, kaymakamlık ve belediyenin yapmadığı değerli, iyi ve güzel çalışmalardır. O nedenle de zaman zaman, “keşke diğerleri de bu tür çalışmaları dikkate alıp aynısını yapsalar” demek zorunda kalırız.

Diğer resmi, özel ve sivil kuruluşlarının bu planlara, bu öngörülere uyma zorunluluğu bulunmamakla birlikte bu belgeler her planlama çalışmasında dikkate alınan , en azından göz ucuyla okunan belgelerdir.

Durum bu olmakla birlikte, bu tanımlayıp öngören planlama belgelerinin temel bir özelliği daha vardır. Bu da bu belgelerin her düzeyde kamuoyu oluşturma ve yönlendirmeyi kolaylaştıran belgeleri olma özelliğidir.

İzmir Ticaret Odası ve onun başkanı Ekrem Demirtaş, bu tür ön alan planlama belgeleri ile, onları kullanarak öncelikle kendi üyelerini daha sonrasında da ilişkili oldukları diğer sermaye çevrelerini ve giderek İzmir kamuoyunu kendi istek, beklenti ve talepleri doğrultusunda oluşturmakta, şekillendirmekte ve onu bir toplumsal baskı unsuru olarak harekete geçirebilmektedir.

13078_20150130094739_erc_5405

Geçtiğimiz yılın yaz ve sonbahar aylarında yaşadığımız “Kültürpark’a Dokunma! “mücadelesinde yaşananlar tam da bu söylenenleri doğrulamış; önce İzmir Ticaret Odası’nın “Kültürpark Projesi” ile ilgili görüş, düşünce, öneri ve taleplerini kapsayan bir rapor 2014 yılında hazırlanmış, bu raporun bu projeyi tartışıp şekillendiren İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda (İEKKK) etkili olması sağlanmış, böylelikle toplantılarda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun sol yanına Prof. Dr. İlhan Tekeli otururken sağ yanına da Ekrem Demirtaş‘ın oturması sağlanmıştır. Ardından sözkonusu projeye karşı toplumsal bir direncin ortaya çıkması ile birlikte Ekrem Demirtaş kah sert kah tatlı dilli demeçler vererek projeyi sahiplenmiş, savunmuş; hatta Aziz Kocaoğlu‘nu sıkıştırmaya dahi kalkmış, imzaladığı resmi yazılarla İzmir Ticaret Odası üyelerinin Pakistan Pavyonu’na giderek projeyi beğenmeleri için kampanyalar düzenlemiştir. 

Böylelikle projenin asıl sahibinin İzmir Büyükşehir Belediyesi değil; bizzat İzmir Ticaret Odası ve onun başkanı Ekrem Demirtaş olduğunu bütün bir İzmir kamuoyunun görmesini ve anlamasını sağlamıştır.

Şimdi ise İzmir Ticaret Odası’nın 2016 yılında yayınladığı “İzmir İli İlçelerinin Sorunları, Çözüm Önerileri ve Yatırım Olanakları” isimli yayınla önümüzdeki yıllarda İzmir’in 30 ayrı ilçesinde yapacağı ekonomik, kültürel ve siyasi ölçekli farklı organizasyonların önünü açmak istemektedir.

İzmir Ticaret Odası’nın bu yeni yayını elime geçtiğinde ilk yaptığım şey, İzmir’e geldiğimden bu yana yaşadığım, yaşadıkça öğrenip bilmeye başladığım Karşıyaka ilçesi ile ilgili olarak neler söylendiğini merak etmek oldu. 

Sözkonusu yayının 135-140. sayfalarında yer alan “Giriş“, “Sorunlar ve çözüm önerileri“, “Yatırım olanakları” ve “ilçenin SWOT analizi” bölümlerini okuduğumda karşıma oldukça ilginç saptama ve değerlendirmeler çıktı.

İzmir Ticaret Odası’na göre Karşıyaka’nın en önemli ve öncelikli sorun ve çözüm önerileri şu şekildeydi:

  1. İmar uygulamalarında trafo yeri tahsis edilmelidir.
  2. Mevcut trafo merkezleri güçlendirilmelidir.
  3. Cami sayısı arttırılmalıdır.
  4. Yükseköğretim kurumu ihtiyacı karşılanmalıdır.
  5. Hastane ihtiyacı karşılanmalıdır.
  6. Ziyaretçilerin konaklayabilecekleri tesisler inşa edilmelidir.

Önem ve öncelikleri dikkate alınarak sıralanan bu sorunların başında yer alan imar planlarındaki trafo yeri tahsislerinin yetersizliğiyle mevcut trafo merkezlerinin yetersizliği konuları bu konudaki mevcut ve olası taleple arz miktarı arasındaki olumsuz ilişkiyi gösterip kanıtlamayı; ayrıca ilgili kuruluşların gelecek yıllara yönelik yatırım planlarını bilmeyi gerektirdiği için bu konularda ayrıntılı bilgi verilmediği sürece bu taleplerin ne ölçüde isabetli, doğru olduğunu belirlemenin mümkün olmayacağını öncelikle ifade etmek isterim.

Ancak “nüfusu 325 binin üzerindeki ilçede 32 adet caminin bulunduğu” bilgisinden hareketle mevcut ve yapılmakta olan camilerin yerini, kapasitesini, bu konudaki ihtiyaç ve talebi bilmeden ya da göstermeden “Karşıyaka’da cami sayısı arttırılmalıdır” sonucuna ulaşmak, kafalarda Karşıyaka ile ilgili olarak nasıl bir tahayyül bulunduğu ve “cami sahibi olma ya da olmama” gibi hassas bir konuda önemli bir soruna sahip olduğunu söylemenin kimlerin işine yarayacağı sorusunu da sormamızı gerektirmektedir. Hele ki ortada sapasağlam bir iktidarı desteklemeyen “Gavur İzmir” algısı dururken…

Karşıyaka’nın gerçekten camileri az mıdır ve halkın bunların sayısını arttırmak gibi bir talebi var mıdır?

İşte bu sorunun yanıtını bulmak için geçtiğimiz günlerde İzmir İl Müftülüğü’ne Bilgi Edinme Hakkı ve Kanunu çerçevesinde İzmir’in tüm ilçelerindeki ibadethanelerin sayısını, kapasitelerini, özelliklerini, yapılmakta olanları ya da yapılması planlananları ayrıntılı bir şekilde sordum.

Aldığım yanıttan ise İzmir İl Müftülüğü’nün elinde böylesine ayrıntılı bir bilginin olmadığını, istatistiklerini ilçe ilçe değil il bütününde tuttuklarını öğrendik.

avrupanin-yildizi-karsiyaka-3

İzmir Ticaret Odası’nın hazırladığı bu yayında yer alan “yükseköğretim kurumu ihtiyacı karşılanmalıdır“, “hastane ihtiyacı karşılanmalıdır” ve “ziyaretçilerin konaklayabilecekleri tesisler inşa edilmelidir” gibi sorun ve çözüm önerilerinin ise; hangi ilçe sınırından diğerine girdiğimizi bilemediğimiz bir metropolde artık geçerli olmadığını, Karşıyaka ilçe sınırlarının hemen yakınına büyük bir “memleket hastanesi” yapılacağını bildiğimiz, kentin merkezindeki konaklama tesislerinin İzmir Enternasyonal Fuarı gibi büyük organizasyonlar dışında genellikle % 100 kapasiteye ulaşamadığını gazetelerden öğrendiğimiz, “her ile, her ilçeye bir üniversite yapma” anlayışının artık eskidiğini ve bu tür politikaların istihdam alanı yaratılmamış eğitimsiz diplomalı işsizler ordusunun her geçen gün artmasına neden olduğunu bildiğimiz günümüz koşullarında ömrünü tamamlamış, eski, demode talepler olduğunu sanırım söylemeye gerek yoktur…

Bu sorun ve çözümlerin eksik, yanlış, eski, demode ve geçersiz olduğunu bilmekle birlikte biz yine de bu tür yayınların, bu tür yönlendirmelerin gelecekte Karşıyaka’nın ya da diğer ilçelerin başına neler öreceğini, kimlerin işine yarayacağını, bu tür taleplerin hangi siyasi mükafatlarla ödüllendirileceğini düşünmekten, sormaktan vazgeçmemeli; “camisi az Karşıyaka” algısının kimlerin işine yarayacağını bir köşeye dikkatle not etmeliyiz diye düşünüyorum…

Yeraltı suları…

Ali Rıza Avcan

Tartıştığımız konulara son günlerde yeni bir sorun daha eklendi: Yeraltı sularının kullanımı; özellikle de hiçbir bedel ödemeksizin, bedava kullanılan yeraltı suları konusu…

Bu sorun, Coca Cola firmasının yeraltından çekip kullandığı sular için gündeme gelmekle birlikte bu konu sadece Coca Cola ve onun şişelerine koyduğu yeraltı suyu ile sınırlı değil…

Onun dışında yeraltı suyunu hiçbir izin talep etmeksizin, bedel ödemeksizin çekip kullanan ve ardından da kirlettikten sonra ortama salan daha birçok sanayi kuruluşu var… Örneğin İzmir’in Aliağa sanayi bölgesindeki demir çelik haddehaneleri ve diğer sanayi kuruluşları bu şekilde hepimize ait olan ve her geçen gün azalan yeraltındaki suları istedikleri gibi çekip kullanıyor ve kirletiyorlar… Hem de milyonlarca metreküp yeraltı suyunu….

08_underground-dams-in-kermannn

Aliağa’daki bu durumu Aliağa Belediyesi’nin stratejik planını hazırladığım 2010-2011 yıllarında belirlemiş, 2014 yılında yine aynı ilçede yürüttüğüm bir seçim kampanyası sırasında da bu durumun devam ettiğini öğrenmiştim. İZSU’nun Aliağa biriminden öğrendiğim bilgilere göre Aliağa sanayi bölgesindeki abonelerle ilgili yıllık tahakkuk-tahsilat rakamları yılda 10 ya da 20.000 lira gibi komik düzeylerdeydi. Sadece içmesuyu tahakkuk ve tahsilatı ile ilgili olan bu rakamın dışında fabrikaların asıl yerin altından çektikleri muazzam miktardaki sular ve bu suların kullanımı sonrasında ortama salınan atık sular için hiçbir bedel talep edilmiyor ve ödenmiyordu.

Oysa su kıtlığının çekildiği yıllarda PETKİM’e ait barajdan su alan ve bunun parasını ödeyen İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü, aynı bölgedeki kendisine ait içmesuyu kuyularının su kapasitesini azaltan bu sanayi tesislerine ait su kuyularını kontrol edemiyor, onların başına bir sayaç koyamıyor ve bedelini o fabrikaların sahiplerinden talep edemiyordu.

Dünyanın ve ülkemizin büyük bir su sıkıntısı çektiği bir ortamda bu büyük bir haksızlıktı. Hem de bize; yani kamuya ait suların bu şekilde amacı kâr elde etmek olan şirketlere, firmalara, fabrikalara bedava kullandırılması büyük bir suçtu…

Onun üzerine bunun yasal zeminini araştırmaya başladık…

Önce 16 Aralık 1960 yılında kabul edilmiş 167 sayılı “Yeraltı Suları Hakkında Kanun“a baktık. Ardından yine aynı konuyu düzenleyen 20 Kasım 1981 tarih, 2560 sayılı “İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunu“u, 10 Temmuz 2004 tarih, 5216 sayılı “Büyükşehir Belediyesi Kanunu“u, 3 Temmuz 2005 tarih, 5393 sayılı “Belediye Kanunu“nu, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na ait 7 Nisan 2012 tarih, 28257 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Yeraltı Sularının Kirlenmeye ve Bozulmaya Karşı Korunması Hakkında Yönetmelik“le yine aynı bakanlığa ait 11 Şubat 2014 tarih, 28910 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Yüzeysel Sular ve Yeraltı Sularının İzlenmesine Dair Yönetmelik“i inceledik.

Sonrasında da bu tür yeraltı sularını kullanan sanayi kuruluşlarından abonelik isteyip ücret talep eden Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi‘nin (ASKİ) girişimleri nedeniyle Yargıtay’a ya da Danıştay’a intikal eden ve çoğu kez yeraltı suyunu hesapsız kitapsız ve ücretsiz kullananları haklı çıkaran yüksek yargı kararlarını bulduk çıkardık.

Sonuçta gördük ki, her zaman olduğu gibi yeraltı sularının belirlenmesi, çıkarılıp kullanılması, izlenmesi ve denetlenmesi gibi birbiriyle ilişkili konuların parçalara bölünerek merkezi yönetim ile yerel yönetim arasında paylaştırılması ve bu paylaşımın zaman içinde merkezi yönetimden yana ağırlık kazanması, çoğu kez merkezi yönetime dahil bakanlık ve genel müdürlüklerin bu işin parsasını toplamaya yönelik çabaları neticesinde yasal anlamda bir boşluğun ortaya çıktığını ve bu boşluğu akıllıca kullanan sanayi kuruluşlarının yeraltı sularını hiçbir hesaba dayanmaksızın bedava kullandıklarını; üstüne üstlük hukuki anlamda da haklı bulunduklarını anladık.

Aslında böylesine iki başlı bir yönetimin ortaya çıkmasından şimdilik her iki taraf da memnun gözüküyor. Birileri bu konu üzerinde durup kendilerine bir soru sorduğunda ise topu diğer tarafa atarak belayı savuşturmayı çoktan öğrendikleri ve benimsedikleri için düzen şimdilik onların istediği şekilde işleyip duruyor. Tabii ki bu durumdan en fazla memnun olanlar ise yeraltı suyunu hiçbir ölçü dinlemeksizin bedava kullanan sanayi kuruluşlarının sahipleri, patronları oluyor…

California's Central Valley Heavily Impacted By Severe Drought

Bu karşılıklı memnuniyetin en önemli kanıtı ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İZSU Genel Müdürlüğü ve İZFAŞ’ın 8-11 Ekim 2015 tarihleri arasında ortaklaşa düzenlediği 3. Uluslararası Sürdürülebilir Su Yönetimi Kongresi‘nin dokuz maddeden oluşan sonuç bildirgesinde bu konuya hiç yer verilmemiş olmasıdır. İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun konu ile ilgili birimi İZSU kent halkına yeterli, sağlıklı içmesuyu temin etmekte zorluk yaşadıklarını belirterek tek kişilik bir aboneden bile her ay 40 ya da 50 lirayı almayı normal karşılarken, milyonlarca metreküp su kullanan sanayi tesislerini abone yapmakta, onların kullandığı suyu hesap etmekte ve onlardan ücret talep etmekte çekingen davranmakta, bu düzenin değişmesi için hiçbir girişim ya da talepte bulunmamakta, ellerindeki olanakları kullanarak kamuoyu oluşturmamakta, biz içmesuyu abonelerinin faturalarını azaltacak olan bu sorun konusunda kulağının üstüne yatmayı tercih etmektedir.

O nedenle, su hakkı için mücadele eden bizlerin yıllardır hazırlandığı söylenen Su Yasası hükümlerinin daha adil, hukuki ve eşitlikçi olması için bu konu üzerinde önemle durmamız, konuyu hukuk, yasalar, tüzükler ve yönetmelikler dahil her yönden araştırmamız, içmesuyu abonelerine yapılan haksızlıklar konusunda hep birlikte halkı aydınlatmamız gerektiğini düşünüyorum.

Ama…

Ali Rıza Avcan

Yaşadığımız kentler her geçen gün adeta bir sağanak gibi üzerimize boşaltılan çağdaş teknolojinin son örnekleri ile tanışıyor.

Artık sabah işe giderken ya da akşam eve dönerken daha çağdaş, daha modern taşıt araçlarını kullanıyoruz. Bindiğimiz bu araçlar mevsim kışsa daha sıcak, yazsa daha serin oluyor ve biz bundan hoşlanıyoruz.

Bir konserve kutusuna benzetsek de bindiğimiz gemiler daha hızlı, daha konforlu koşullarda bize hizmet ediyor.

kent-079

Sık aktarmalar nedeniyle zaman kaybedip homurdansak da bindiğimiz otobüsler, trenler, tramvaylar eskilerinden daha iyi, daha kaliteli…

Bize hizmet etmekle yükümlü belediyeler ulaşım filolarını yeniledikçe, sayılarını arttırdıkça sanki bunu yapmak görevleri değilmiş gibi, bunu yüce gönüllerinden kopan bir lütufmuş gibi sunup törenler düzenliyorlar. Biz de gelen her gemi, otobüs ya da yapılan her yeni içme suyu ya da atık tesisi için seviniyor, mutlu oluyoruz…

Kimimiz bu yeni gökdelenleri, akıllı binaları, yeşil teknoloji ile donanmış yapıları sevmese de o yapılara uzaktan bakıp kentimizin köy ya da kasaba olmaktan çıkışına seviniyor, adeta birer mezar taşını andıran bu binaların fotoğraflarını çekerek çağımızın son hallerini belgelemeye çalışıyoruz…

Hem de savaşlarda yakıp yıktığımız kentleri, uygarlıkları unutarak…

Oysa çoğumuzun aklına bu modern, çağdaş mekanlarda yaşayanların hem birey hem de toplum olarak mutlu ve özgür olup olmadığını, demokratik hak ve hürriyetlerini kullanıp kullanmadığını sormak gelmiyor…

O büyük, ihtişamlı meydan, cadde ve sokaklarda istediğimiz gibi yaşayabiliyor muyuz?

Aklımıza gelen ya da gelmeyen her yere, köşe başına yerleştirilen kameralarla izlendiğimizi bile bile kendimizi gerçekten özgür hissediyor musunuz?

İstediğimizde, kentin meydan, cadde ve sokaklarında tek başına ya da başkalarıyla birlikte ve emniyet güçlerinin müdalesi olmaksızın yürümek, oturmak, konuşmak, bağırmak; bir şeyleri desteklemek, karşı çıkmak ya da protesto etmek amacıyla eylemler yapabiliyor muyuz?

Kent yaşamındaki özgürlüğün, gerektiğinde “ipleri koparma” anlamına geldiği eski günleri anımsıyor muyuz?

O büyük, uzun, akıllı ve “yeşil” denilen binalarda geleceğimizden emin hayaller kurabiliyor muyuz? Yine o binalarda, çevreyi dikenli tellerle, güvenlik elemanlarıyla donatmadan kendimizi emniyette hissediyor muyuz?

Adeta her il ve ilçede açılan üniversite kampüslerinde özgürce bilim yapabiliyor muyuz? Değer verdiğimiz hocalarımıza, öğrencilerimize sahip çıkabiliyor muyuz? Bilimin o mekânlarını aynı zamanda özgürlüğün mekânlarına dönüştürebiliyor muyuz?

O bindiğimiz çağdaş metroda, tramvayda ya da diğer toplu taşıt araçlarında çalışanların çalışma koşullarını, taşeron işçisi olup olmadıklarını merak ediyor muyuz? Yarın  ya da öbür gün grev yapsalar, direnseler ne yapacağımızı düşünüyor muyuz?

Yabancı isimlerle adlandırılan şık kahve, bar, eğlence yeri ve benzerlerinde oturup dinlenirken, yiyip içerken ya da eğlenirken perde arkasındaki göremediğimiz vahşi çalışma düzenini hiç aklımıza getiriyor muyuz?

AVM’leri “tavaf ederken” marka bağımlılığının ve tüketim çılgınlığının bizi ne hale getirdiğini hiç düşünüyor muyuz?

Oy verip seçtiğiniz yerel yöneticiler, alışıldık yol, su, kanalizasyon, ulaşım, kültür ve sanat hizmetleri dışında bizim bireysel ve toplumsal hak ve özgürlüklerimize ilgi duyup bunun için gerçekten bir şeyler yapıyorlar mı? En azından çıkıp bizim adımıza ya da kamu yararı adına konuşup hak ve özgürlüklerimizi savunuyorlar mı? 

Kısacası, biz gerçekten kendimizi özgür hissettiğimiz demokratik kentlerde mi yaşıyoruz?

Yaşadığımız kentler, sizin ona layık gördüğünüz adı ve kimliği ne olursa olsun gerçekten demokratik kentler mi?

kent-103

Yoksa her geçen gün özgürlüklerimizden vazgeçtiğimiz ve adına “kent” denilen mekanlarda mı yaşamaya mı başlıyoruz?

Yoksa her geçen gün daha kolay ve daha düzenli yaşamak, daha kolay satın almak, daha kolay ulaşmak adına, fark ederek ya da fark etmeksizin, sırf insan olduğumuz için sahip olduğumuz hak ve özgürlüklerimizden vazgeçtiğimiz, her an ve her yerde izlenip gözlendiğimiz, adına “kent” denilen mekanlarda mı yaşıyoruz; daha doğrusu yaşadığımızı mı sanıyoruz?

Nedir, bizi ve yaşadığımız kenti özgür kılan?

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (3)

Ali Rıza Avcan

Turan mahallesi, bir yerleşim yeri karakterini kazanmaya başladığı tarihlerden sonra öncelikle Bayraklı’ya, sonrasında da karşı sahildeki İzmir’e akaryakıt ve kömür depolarıyla lojistik anlamda hizmet veren, daha sonraki yıllarda da küçük ölçekli imalathane ve fabrikaları yanında denizden ve karadan kolay ulaşımı nedeniyle öncelikle Karşıyaka ve Bayraklı’nın, daha sonrasında da İzmir’in önemli bir üretim, depolama ve dağıtım bölgesi olarak görev üstlenmiştir. 

13. yüzyıla ait tapu tahrir defterlerinde ‘Kürdelen’ olarak adlandırılan ve muhtemelen Küçük Yamanlar Tepesi’nin güney etekleriyle Soğukkuyu mevkiinde yoğunlaşan Kordelion nahiyesinin banliyösü olarak kabul edilen ‘Teganion’nun sahilinde ve Arulca (Doğanbey) Vadisi’nin yamaçlarındaki bahçeli evler ya da çiftlikler şeklinde dağılmış olan yerleşim, 1860’lı yıllarda İzmir-Bayraklı-Karşıyaka-Çiğli demiryolunun döşenmesi, bu bölgede ‘Triadha’ ismiyle bir istasyonun açılması ve 20 Temmuz 1865’de Karşıyaka istasyonunun, Bornova istasyonu için düzenlenen ‘küşat resmi’ (açılış töreni) ile faaliyete girmesiyle¹ canlılık kazanmış, yerleşim bundan böyle demiryolu ile sahil arasında yoğunlaşmış olmalıdır. Demiryolunun yapımı sırasında Mersinli (Halkapınar), Bayraklı ve Karşıyaka’ya istasyon binası yapılmakla birlikte Triadha’ya istasyon binası yapılmadığı anlaşılmaktadır.

erkin35_p1040621
İZBAN öncesi Turan tren istasyonu (Kaynak: Wowturkey)
erkin35_p1040627-1
İZBAN İstasyonu yapılırken yakındaki ev… (Kaynak: Wowturkey)

Nedim Atilla’nın verdiği bilgiye göre hat henüz İngilizlerin elindeyken, 1889 yılının Ekim ayında bir işçinin trenden düşerek ölmesi üzerine, yeterli güvenlik önlemi alınmadığı gerekçesiyle Osmanlı Nafıa Nezareti, Karşıyaka’ya çalışan banliyö trenlerini yasaklamış ve bu yasak kararı o dönem için büyük tepkilere yol açmıştır. Nafıa Nezareti, tepkileri ancak iki yıl sonra ciddiye alarak 1891’de yeniden Karşıyaka’ya seferleri başlatmış, böylelikle hem Karşıyaka’nın hem de aradaki Bayraklı ve Triadha istasyonlarının trafiği artmıştır.²

db_arc29691
Bayraklı geçilmiş, Turan’a yaklaşılmaktadır… (*)
db_arc32681
Artık Turan istasyonuna girilmiştir… (*)
db_arc32661
1970’li yıllardan özlenen bir manzara… (*)
17573-56918_at_turan__7th_march_1977
Artık Turan istasyonundayız… (*)
17572-56918_at_turan__7th_march_1977
Tarihler 7 Mart 1977’yi göstermektedir… (*)
db_pr06481
Trenimizin hedefi Naldöken’dir artık (*)

Société Ottomane du Chemin de fer de Smyrne-Cassaba et Prolongements (SCP) şirketinin 1898-1899 tarihli tarifesinden de anlaşılacağı üzere İzmir’den ‘Triadha’ya kadar 8 kilometrelik yolu tek yönlü olarak gelip gidenlerden birinci sınıfta 2 kuruş, ikinci sınıfta 1,25 kuruş, üçüncü sınıfta 0,75 kuruş alınmakta; biletini gidiş-dönüş şeklinde satın alanlardan ise birinci sınıfta seyahat etmeleri durumunda 3 kuruş, ikinci sınıfta seyahat etmeleri durumunda 2 kuruş, üçüncü sınıfta seyahat etmeleri durumunda da 1,25 kuruş alınmaktadır.

1898-99-izmir-kasaba-demiryolu-sirketi-ucret-tarifesi
SCP 1898-99 ücret tarifesi

Bölgenin, şimdinin Ege Deniz Bölge Komutanlığı’na ait askeri alanın yamaçlarına,  yerli Rum halk açısından kutsal bir değeri bulunan ayazması, bir öğretmen ve iki sınıflı okulu ile birlikte Aya Triada Manastırı’nın yapılıp 29 Ağustos 1898 tarihinde açılması birlikte daha da geliştiği, İzmir’de, Karşıyaka’da, Bayraklı’da ve çevre köylerde oturan yerli Rumların yılın belirli günlerindeki dini bayramlarda buraya geldiği, sözü çokça edilen uçurtma şenliğine katıldıkları, böylelikle Triada’nın daha  (Triadha) arasındaki toplumsal ilişkilerin arttığı  söylenebilir.

Nikos Kararas’ın verdiği bilgilere göre bu bölgede yaşayan ortalama 300 kişinin 50’si Rum, 40’ı Ermeni, 10’u Musevi, geriye kalan 200’si ise İtalyan levantenidir.³

Bölgedeki güzel yaz evlerinde oturanların en tanınmışları, 1898-1899 tarihli ticaret rehberlerindeki ilanlarına göre Frank Caddesi’nde mağazaları olan Pierre Ksenopoulos, Kritiko Han’da işyeri olan Nicolas Iokimoglu, Bakır Bezesteni’nde işyeri olan D. Diamantidi, Karvounopoulo, Giorgio Raoul Stano, Zimari ve Nauplioti idi.  Don Marco’nun evi ise daha yüksek bir tepedeydi.

ksenopoulos-evi-001
Pierre Ksenopoulos Evi

magasins-xenopoulo-190x300Reklam metni çevirisi: “En uygun fiyatla mal satmakla şöhret yapmış bulunan Frenk sokağı büyük mağazaları, P. Xenopoulo ve şürekası. Kuruluş tarihi 1850, 50, FRenk sokağı 52-İzmir

İpekli ve yünlü kumaşlar, elbise ve konfeksiyonlar için garnitür çeşitleri, kurdele, dantel, işleme çeşitleri, korseler, şemsiyeler, seyahat örtüleri, şapka, çorap, kumaş çeşitleri, perdelikler ve halılar.

Zengin fantazi mendil çeşitleri, ev ve tualet eşyaları, tual ve çarşaf çeşitleri, özel mefruşat bölümü, vs., vs. Bina içinde toptan satış deposu. Pazarlıksız satışlar.” ⁴

Bugün 1649 sokak No. 80-82-84-86-88 adresindeki güzel evin Pierre Ksenopoulos’a ait olduğu hususu kesin olmamakla birlikte, İzmir Valisi Rahmi Bey’in bu evi ziyaret ederek Pierre Ksenopoulos ve konukları Fransız Amirali Rollin, Elzear Guiffray, eşi Jeanne Guiffray ve küçük oğlu Marcel Guiffray ile resim çektirdiği bilinmektedir.

soldan-saga-fransiz-deniz-komutani-rollin-elzear-guiffray-vali-rahmi-bey-m-ksenopoulo-marcel-jeanne-guiffray
Üstte soldan sağa Elzear Guiffray, Fransız amirali Rollin, Vali Rahmi Bey, Pierre Ksenopoulos,    altta Marcel Guiffray, Jeanne Guiffray – Ksenopoulos’un Turdan’daki evinin bahçesinde
marcel-jeanne-guiffray-vali-rahmi-bey-ksenopoulosun-evi
Marcel Guiffray, Jeanne Guiffray, Vali Rahmi Bey

Sicilya kökenli Stano ailesinin bugünkü bireylerinden biri olup 1917-2006 yılları arasında yaşayan Catherine Stano Filibucci’nin verdiği bilgilere göre, bugün Ege Deniz Bölge Komutanlığı’nın bulunduğu yerde babası Giorgio Raoul Stano’nun 250 Akr (101,175 hektar) büyüklüğündeki çiftliğinde zeytin bahçeleri ve üzüm bağlarının yanında bir de fırın bulunmaktadır.

Catherine Stano Filibucci’nin verdiği bilgilere göre bir pamuk tüccarı olarak Sicilya’dan gelen babası Giorgio Raoul Stano önce Alsancak’taki İngiliz Demiryolu Kumpanyası’nda (O.R.C.), daha sonra da Turan’daki Standart Oil şirketinde yönetici olmuş. Stano ailesi önceleri Alsancak’ta yaşarken 1922 tarihli İzmir Yangınından 5 yıl sonra Turan’a taşınmış ve 1939 yılına kadar orada yaşamaya başlamışlar.

14 Mart 1914’de Turan’daki çiftlik evinin hemen yakınındaki karakolda doğduğunu söyleyen Ferdinando Stano, 1922’deki yangın gecesinde 1. Kordon’daki evlerinden Turan’daki çiftliğe yürüyerek kaçışları sonucunda Turyağ fabrikasının içine girdiklerini, Mösyö Perez‘in yardımıyla çiftliğe geldiklerini, evin Turan’dan ve İzmir’den gelenlerle birlikte kalabalık olduğunu, daha sonra gelen Türk ordusunun ise kendilerinden damdaki inekleri, domuzları istediğini anlatmaktadır. ⁵

Stano ailesinin uzun yıllarını geçirdiği bu ev ve çiftlik, 1939 yılından hemen önce askeri yığınak kurma gerekçesiyle az bir bedelle askeriye tarafından satın alınmış olup, bugün Ege Deniz Ordu Komutanlığı’nın askeri sahasında bulunmaktadır.

Adil Akçamlı ise Arulca (şimdiki Doğanbey) köyüne kadar uzanan ve verimli topraklara sahip olan bu çiftliğin Bill (?) Stano’ya ait olduğunu belirttikten sonra Bill (?) Stano’nun ava meraklı biri olduğunu, bir sürek avı sırasında tüfeğinin namlusunun patlaması nedeniyle bir gözünü kaybettiğini belirtmektedir.

Yine Adil Akçamlı’nın verdiği bilgiye göre; “Bill Stano’nun Oskar ve Fero isimli oğulları ve dört kız kardeşleri ile birlikte çiftliğin tüm işlerini yapıyorlardı. Demiryolu hattı geçtikten sonra kıyı şeridine evler ve küçük bir yağ imalathanesi kuruldu. (Şimdiki Turyağ) Bayraklı’nın aşağı kesimleri içinde derin dolap kuyuları, meyve ağaçları ve çiçek bahçeleriyle yemyeşil bir görüntü sergiliyordu. Arazi sahipleri aralarında anlaşarak halkın geçmesi için önceleri dar patikalar, sonradan bunlar genişletilerek sokaklara bölünerek mahalle oldular. O mahallede yetişen ağaç, çiçek isimleriyle anıldılar.

Taşımacılığın zorlaştığı yamaçlarda ikamet edenlerin nüfus yoğunluğundan ortada iki sokağı birleştiren geniş alan düzeltilerek toprak yol yapıldı.

Bu geniş sokağa [(1609)(aslında 1649)] en çok yetişen Rumca İncirli (Mura) adını verdiler. Sonradan Muradiye ismini aldı.”⁶

kaleya-evi-002
Caleya Evi

Alex Baltazzi’nin verdiği bilgilere göre yerleşimin Karşıyaka’ya doğru son evleri ise Maltalı Caleya ailesiyle tanınmış Paterson ve Edgar Giraud ailelerine aittir.


¹ A. Nedim Atilla, İzmir Demiryolları, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını, Ekim 2002, İzmir, s.111

² A.g.e. s.111

³ Alex Baltazzi, 2009, http://www.levantineheritage.com/note63.htm

⁴ Rauf Beyru, 18. ve 19. Yüzyıllarda İzmir, 1973-İzmirs.71 

⁵ Pelin Böke, İzmir 1919-1922 Tanıklıklar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Ekim 2006, İstanbul, s.148, 193-196

⁶ Adil Akçamlı, Uygarlığın Anıtı Bayraklı, Mayıs 2000, İzmir, s.239

(*) Fotoğraflar, sevgili arkadaşımız araştırmacı, yazar Orhan Berent‘ten alınmıştır.

Devam Edecek…

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (2)

Ali Rıza Avcan

Turan, bir zamanlar Karşıyaka’nın, şimdi de Bayraklı’nın ulaşılması zor, o nedenle de unutulmuş ve sakin mahallesi…

Siz orayı unutmuş ya da ihmal etmiş olsanız bile birilerinin unutmadığı kesin… Bu güzel mahalleyi kentsel rantın yeni bir merkezi olarak gören eğlence sektörünün temsilcileriyle Nokta İnşaat ve Rönesans Holding gibi büyük inşaat şirketleri açısından burası büyük kazançların sırasını bekleyen yeni kapısıdır.

İşte o anlamda, geçmişte ve günümüzde kendi kimliğini koruyan bu mahalleyi meş’um bir geleceği beklediğini söylüyoruz…

Yazı dizimizin bu günkü bölümünde size, işte o güzel geçmişten, Turan‘ın gerçekten Turan olduğu dönemlerinden, hemen yanındaki Tepekule (Smyrna) ve İzmir için öneminden, bugüne kadar yaşadıklarından; yani tarihinden söz etmeye çalışacağız.

Tepekule höyüğündeki Eski İzmir yerleşiminin bölgede egemen olduğu dönemlerde Arulca Vadisi’nin üst kısımlarındaki tepelerin kente Yamanlar Dağı üzerinden kuzeyden gelenleri gözetleyip kontrol etmek, gerektiğinde saldırılara karşı koymak için önemli bir tahkimat bölgesi olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu anlamda yerleşimin ortasındaki vadinin üstünde ve Yamanlar Dağı‘nın yamaçlarında inşa edilen Büyükkale ile Küçükkale kuzeyden gelenlerin gözetlenmesi ve bu bilginin kente iletilmesi açısından hayati bir öneme sahip olmalıdır.

harita
Doğançay (Arulca, Tahtalı Köyü), Büyük Kale ve Gözetleme Kulesi (Felswarte)

Nitekim Prof. Dr. Ersin Doğer, “İzmir’in Smyrna’sı; Paleolitik Çağ’dan Türk Fethine Kadar” isimli kitabında bu durumu şöyle açıklamaktadır:

“İzmir’e bakan güney yamaçlarındaki vadileri ve patikaları kontrol eden küçük karakol tahkimatları Kaletepe, Çobanpınarı, Örnekköy Mezarlıkkale, Adatepe-Sancaklıkale ile Bayraklı sırtlarındaki Akropolis Kalesi (Büyükkale), Yamanlar Dağı’nın körfeze bakan sigortaları gibi durmaktadırlar. Günümüzün Bayraklı gecekonduları arasında kaybolmuş Küçükkale ile Laka köyü içindeki Aksertepe kulesi Laka ve Eğridere Vadilerinden gelen patikaları denetlemiş olmalılar.”¹

Şükrü Tül‘ün “Tepekule’den Bayraklı’ya” isimli kitabında verdiği bilgiye göre, eski adı Kastraki olan tepedeki kaleye, Kazım Dirik‘in İzmir valiliği döneminde Helene Miltner ve Johannes Böhleau ile birlikte gidilerek yerinde incelemeler yapılıyor ve kaleye “Küçük Kale” adı veriliyor. ²

eski-izmir-ve-larisa-sehirleri-harabeleriYine Şükrü Tül‘ün, ‘İzmir ve Havalisi Asar-ı Atika Muhipleri Cemiyeti’nin desteği ile gerçekleşen bu gezilerde yer alan Prof. Helene Miltner ile Prof. Dr. Yohannes Böhlau‘nun 1934 yılında birlikte yazdıkları “Eski İzmir (Navluhon ve Tantalis) ve Larisa Şehirleri Harabeleri” isimli yayına dayanarak verdiği bilgilere göre; “Dirik Paşa önderliğindeki inceleme daha da yukarı götürülüyor. İzmir körfezini gören Kaletepesi’ndeki duvarlar ‘tetkik ediliyor’. ‘Kadim duvarlar’ın iri doğal taşlardan yapılma. Bir avluya açılan kapı var, hala kirişi duruyor yerinde. En üstte kesme taşlardan bir yapı var. Yamanlar dağına doğru boyun yapan yerde bir su sarnıcının çöküntüsü var. Buraya ‘Büyük Kale’ deniyor. Büyük Kale her yeri görüyor çünkü. Batı altında Yamanlar’dan inen bir suyolu var. Yamanlar Alurca vadisi yemyeşil yukarı doğru çıkıyor.

Günümüzdeyse kayalık dimdik hala orada. Duvarlar ise eksilmiş durumda. Eski duvarların içindeki kapının üstündeki taş devrilmiş. Altında bir şey aranmış ama boşuna… Kesme, eşit yükseklikli taşlardan oluşan kulenin temel taş sıraları ise çalıların arasında. Üstünde telefon iletişim istasyonu var.

Aşağıda Aya Triada kilisesinin yıkıntıları var uzakta. Birden bir kaya göze ilişiyor, yukarıdan bakınca işte ‘Felswarte’… ‘Felswarte’ ya da ‘Kayalık Nezaret Noktası’. Hemen inip bakıyorlar. Aya Triada’nın yukarısındaki kayalığı inceliyorlar. Üstünde dörtgen bir oyuk var. Kuzeyinden merdivenler üstüne çıkıyor. Üstü kayanın kesilmesiyle düzleştirilmiş. Kuzey yamaçta iri taşlardan duvarlar var. Burada ne yapılabilirdi; ancak aşağıdaki kıyı gözetlenebilir, kırsaldan gelenler sorgulanabilirler! Yukarıdaki Akropolise işaret çakılabilir.”³

2013 yılında sevgili arkadaşımız İbrahim Fidanoğlu ile Mehmet Yavuzcezzar‘ın Arulca Vadisi içindeki ‘Kayalık Nezaret Yeri‘ (Felswarte) ile Doğançay mahallesi (eskinin Arulca ve Tahtacı köyü) yakınındaki Büyükkale‘ye (Akropol) yaptıkları gezi sırasında gördükleri lento parçası, andezit yapı taşları, işlenmiş ve düzleştirilmiş kayalar, basamaklı merdivenlerle çukurlar aşağıdaki fotoğraflarda rahatlıkla izlenebilir:

akropol-002-lento-parcalari-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Lento parçaları
akropol-003-lento-parcalari-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Lento parçaları
akropol-004-andezit-yapi-taslari-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Andezit yapı taşları
akropol-005-basamak-temelleri-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Basamak temelleri
akropol-006-sarnic-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Tahrip olmuş sarnıç yapısı
akropol-007-kesme-yapi-taslari-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Andezit yapı taşları
akropol-008-dogu-yonunde-duvar-izleri-ibrahim-fidanoglu
Büyükkale (Akropolis) – Doğu yönünde duvar izleri
akropol-009-mehmet-yavuzcezzar
Büyükkale (Akropol)
akropol-010-mehmet-yavuzcezzar
Uzaktan Büyükkale (Akropol)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-001-kayaya-oyulmus-basamaklar-ikinci-basamak-sirasi-bozulmus-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Kayaya oyulmuş basamaklar (Yeni hali)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-002-kayaya-oyulmus-basamaklar-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Kayaya oyulmuş basamaklar (soldaki basamakların eski hali)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-003-turana-ve-arulca-vadisine-bakis-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Noktası (Felswarte) – Turan’a ve Arulca Vadisi’ne bakış
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-004-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Aşağıdan doğru
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-005-kayaya-oyulmus-duzlem-ya-da-sunak-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Düzleştirilmiş kaya yüzeyi ve çukur (sunak?)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-006-defineci-cukuru-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Defineci çukuru
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-007-sag-uzun-kenari-bozulmus-dikdortgen-cukur-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Dikdörtgen Çukuru (Yeni durumu)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-008-sag-uzun-kenari-bozulmamis-haliyle-dikdortgen-cukur-ibrahim-fidanoglu
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Dikdörtgen Çukur (eski hali)
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-009-mehmet-yavuzcezzar
Kayalık Gözetleme Yeri (Felsfarte) – Alttan bakış
kayalik-nezaret-yeri-felswarte-010-mehmet-yavuzcezzar
Kayalık Gözetleme Yeri (Felswarte) – Düzlenmiş kaya yüzeyi

Roma, Erken ve Geç Bizans dönemlerinde Turan mahallesini kapsayan Yamanlar Dağı yamaçlarıyla Alurca Vadisi‘nde ve sahilde bu tür gözetleme ve istihkam yapılarından başka bir yapının ya da yerleşimin olup olmadığı yapılan yüzey araştırmaları ile henüz ortaya çıkmış değil. Olsa bile tek tük yapılardan ya da küçük çiftliklerden oluşması mümkün.

Osmanlı Dönemine gelince, yerleşimin Turan’dan çok şimdiki Karşıyaka’nın Küçük Yamanlar Tepesi’nin güney eteklerinde ve Soğukkuyu bölgesinde ortaya çıktığı söylenebilir. Nitekim, yine Prof. Dr. Ersin Doğer, “İzmir’in Smyrna’sı” isimli aynı kitabında “16. yüzyıl tapu tahrir defterlerinde Kürdelen olarak kayıtlı, 19. yüzyılın yerli Rumları tarafından Kordelio, Türkler tarafından ise Karşıyaka olarak adlandırılan körfezin kıyısı, 13. yüzyıl kaynaklarında her zaman Kordeleon (Κορδολέων), bir kez de “Peran enoria” (Karşıdaki nahiye) olarak geçmektedir. Tren yolu ile deniz kıyısı arasındaki arazinin son yüzyıl içinde denizden kazanıldığı göz önüne alındığında Kordoleon’un çekirdek arazisi Küçük Yamanlar Tepesi’nin güney eteklerinde ve Soğukkuyu mevkiinde aranmalıdır. Bu nahiye Kordoleon köyü ile birlikte Oksus köyü ve Kordoleon ile Baris (Bayraklı) arasında olması gereken Teganion (muhtemelen Turan) banliyösünden oluşmaktaydı ve günümüzde Turan ile Serinkuyu arasındaki kıyı şeridini kapsamaktaydı.” demektedir.

turan-001
Agia Traida Manastırı ve Turan

Böylelikle bölgeye ilk kez bir ad verildiğini, bunun da “Teganion” olduğunu, daha sonra Hakan Kazım Taşkıran‘ın verdiği bilgiye göre 29 Ağustos 1868’de bugünkü Atatürk Ormanı yamaçlarında yapılıp açılan “Agia Triada Manastırı” nedeniyle bölgenin “Agia Triada” olarak anılmaya başladığını öğreniyoruz.⁴

Yine rahmetli hocamız Şükrü Tül‘ün anlattığına göre, Birinci Dünya Savaşı’nın karanlığının henüz çökmediği günlerde Puntalı çocuklar Darağacı’nı ve Aya Markella’yı geçip, Panionios futbol sahasını arkada bırakarak “dağdan inen yemyeşil bir vadinin kıyısına ulaşırlardı. Aya Triada kilisesi burada, yolun üstünde, vadinin doğu yamacında, küçümen bir şeydi. Önünden yol yukarıya, Alurca vadisine doğru giderdi. O yolun günümüzde birazcık parçası nasılsa saklı kalmış durumda. Ama Aya Triada’nın ünü büyüktü. Kayıkla gelenler için kolaydı gitmesi, gelmesi.

turan-009
Henüz fabrikaların ve iskelelerin tek tük görüldüğü bir dönemde Turan

O günlerde “Aya Triada demiryolunun geçtiği ıssız bir kıyıydı ama baharda şenleniyordu. Punta’dan herkes akın ediyordu buraya. Burada beliren petrol depoları daha kimseyi ürkütmemişti. Kıyıdaki birkaç eve petrolcülerin kuleli köşkü de eklendi ama yine ıssız bir yerdi Aya Triada. Devecilerin geçişiyle kimi kez hareketlenirdi. Taş ocaklarını aşan, çoğu kez de taş çekmekte olan develer İzmir yönüne doğru giderken Aya Triada kıyısında yolun verdiği rahatlıkla coşarlardı.”⁵ 

Karşıyaka’daki yerleşimin gün gittikçe büyümesi ve 1860’lı yıllarda inşa edilen İzmir-Karşıyaka-Çiğli demiryolunun Turan sahilinden geçişi sırasında buradaki yağ, sabun ve palamut fabrikaları nedeniyle bir istasyonun yapılması ile birlikte 1922 yılında Karşıyaka’nın 12 köyünden biri olarak [diğerleri Soğukkuyu, Derebaşı, Papaksala (Papazköyü), Tomazo (Bostanlı), Ahırkuyu, Şemikler, Çiğli, Yamanlar, Yörükköy, Bosnaköy ve Tahtacıköy (eskinin Arulca köyü, şimdinin Doğançay mahallesi)] kabul edildiği bilinmektedir.

“Levantine Heritage” sitesindeki bilgilere göre Osmanlı Döneminde İzmir’in Frank Caddesi’nde büyük mağazaları bulunan Pierre Ksenopoulos ile Iokimoglu, Diamantidi, Karvounopoulo, Giorgio Raoul Stano, Zimari ve Nauplioti ailelerinin sahilde yazlık evleri bulunmaktadır. Giorgio Raoul Stano‘nun sahildeki 250 dekar büyüklüğündeki çiftliğinde zeytinliği, bağı ve bir fırını bulunmaktaydı. 

İzmir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından 2012 yılında yayınlanan ve bu haliyle birçok yanlışlık ve eksikliği barındırdığını bildiğimiz “İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri“nin 2. cildindeki Karşıyaka ve Bayraklı ilçesi kayıtlarına göre;

  • Turan semtindeki “Atatürk Ormanı” 1 ve 2. Derece Doğal Sit Alanı olarak,
  • Turan sırtlarındaki bir “kale” (muhtemelen Felswarte denilen gözetleme yeri) Arkeolojik Sit olarak,
  • Turan semtindeki “Büyük ve Küçük kaleler” 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı olarak,
  • Turan Mah. (1595 Sok. Eski Menemen Caddesi) 1648. Sok. 54 (Giraud Yazlık Evi) adresindeki taşınmazın sivil mimari örneği olarak,
  • Turan Mah. (1595 Sok. Eski Menemen Caddesi) 1649 Sok. No.79 (Saliha Sultan Yalısı) adresindeki taşınmazın sivil mimari örneği olarak,
  • Turan Mah. (1595 Sok. Eski Menemen Caddesi) No.61 adresindeki taşınmazın (muhtemelen Braggiotti Evi) sivil mimari örneği olarak,
  • Turan Mevkii İzmir-Çanakkale Karayolu ile TCDD güzergahı arasında kalan taşınmazın (Muhtemelen İZBAN’ın Turan İstasyonu ile ESHOT’un Turan durağı arasında etrafı çelik teller ve çam ağaçları çevrelenip saklanan oymalı balkon ya da teras korkulukları ile tanınan tarihi ev) sivil mimari örneği olarak,
  • Turan sırtlarındaki bir taşınmazın (Agia Triada Manastırı olabilir mi?) sivil mimari örneği olarak tescilli olduğu belirlenmiştir.

Görüldüğü gibi İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün resmi kayıtlarına göre bugünkü Turan mahallesi içinde tescilli 8 adet taşınmaz kültür varlığı olup bunlardan bir kısmının tescil kayıt bilgilerinin yetersizliği nedeniyle nerede ve ne şekilde olduğu anlaşılamamaktadır. Anlaşılıp bilinenler ise Yamanlar Dağı yamaçlarındaki “Büyükkale“, “Küçükkale“, sahildeki “Saime Sultan Yalısı” olarak adlandırılan bina ile “Levantine Heritage” sitesinin “Giraud Yazlık Evi” olabileceğini ifade ettiği yapıdır. Bunun dışında kalan, yine “Levantine Heritage” sitesi kayıtlarına göre Pierre Ksenopoulos ile Kaleya‘nın evi olması muhtemel yapıların tescilli olup olmadığı ise belli değildir.

giraud-summer-house-001
Giraud Yazlık Evi olması muhtemel yapının bugünkü durumu
kaleya-evi-001
Kaleya’ya (?) ait olması muhtemelen yapının bugünkü durumu
ksenopoulos-evi-002
Pierre Ksenopoulos’a (?) ait olması muhtemelen yapının bugünkü durumu

Neyse ki, bu yapılardan sahilde çok güzel bir manzara sunan Braggiotti Evi, uzun yıllar Petrol Ofisi’nin misafirhanesi olarak kullanıldıktan sonra, burada büyük inşaatlar yapacağı anlaşılan Rönesans Holding tarafından Yüksek Mimar  Restorasyon Uzmanı Tamer Pakben tarafından restore ettirilmiş ve bu başarılı restorasyon, esaslı onarım dalında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015 yılı Tarihe Saygı Ödülünü almıştır.

braggiotti-evi-001braggiotti-evi-026

¹ Ersin Doğer, İzmir’in Smyrna’sı, Paleolitik Çağ’dan Türk Fethine Kadar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2006, s.86

² Şükrü Tül, Tepekule’den Bayraklı’ya, Heyemola Yayınları, İstanbul, Mart 2011, s.63

³ A.g.e., s.65

⁴ Hakan Kazım Taşkıran, Bayraklı, Eski İzmir’den Hatıralar, Heyamola Yayınları, İstanbul, Mart 2011, s.123

⁵ A.g.e., s.48-51

http://www.levantineheritage.com

Devam Edecek…

“Meş’um” Geleceğini Bekleyen Bir Mahalle: Turan (1)

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz haftalarda iki kez Bayraklı, Turan ve Salhane bölgeleriyle 75. Yıl mahallesiyle Gümüşpala mahallesi arasındaki Atatürk Ormanı’nı bir uçtan uca kateden 1609/12 ve 7000. sokakları gezip fotoğraflayarak; ayrıca daha önce araştırıp okuyarak öğrendiklerimi, gördüğüm mekanlarla çakıştırarak zenginleştirmeye çalıştım.

turan-mahalle-haritasi

Folkart gibi yeni yapılan gökdelenlerin bulunduğu Salhane bölgesiyle ilgili izlenimlerimi daha önce Facebook’un ‘Kent Stratejileri Merkezi‘ isimli grubunda, Bayraklı ile ilgili izlenimlerimi ise İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ‘İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi‘ kapsamında Bayraklı sahilinde yaptığı düzenlemeler çerçevesinde ‘Kent Stratejileri Merkezi‘ isimli bu blogdaki başka bir yazı dizisinde paylaşmaya başladığım için bugün burada sadece kıyıda köşede kalmış Turan mahallesi ile bilgi ve izlenimlerimi paylaşmaya çalışacağım.

Turan mahallesi, Bayraklı ile Karşıyaka arasındaki ulaşımı sağlayan Anadolu Caddesi ile İZBAN hattındaki ‘Turan‘ istasyonunun kuzey ve güneyinde yer alan oldukça büyük ama bir o kadar da sessiz, ıssız bir mahalle.

1649-sokak-011
Mahallenin omurgası: Eskinin ‘Menemen Caddesi’ ya da şimdinin 1649. Sokağı

Mahallenin büyük bir kısmını askeri tesislerin bulunduğu alanlarla Atatürk Ormanı oluşturuyor. O anlamda mahallenin, İZSU’nun ‘Turan Bölgesi‘ olarak tanımladığı 7,3 km²’lik uzunluğundaki su havzasındaki 1,67 m³/yıl kapasiteye sahip Tahtacı (Arulca) Deresi’nin aktığı vadi ile onun deniz kıyısında oluşturduğu kumluk alanda kurulduğu söylenebilir.

Turan mahallesi, kıyıdaki binaları ya da dikenli telleri aştığınız takdirde size çok güzel İzmir ve Bayraklı görünümleri sunuyor. Buradaki bazı alanlar askeri tesislerle ya da bugün kullanılmadığı için martıların, flamingoların ve karabatakların işgalindeki irili ufaklı bakımsız iskelelerle dolu olmakla birlikte; bazı bölümlerinde denize ulaşmanız, elinizi suya dokundurmanız, dalgaların getirdiği binlerce midyeyle birlikte çeri çöpü görmeniz de mümkün…

Turan mahallesi, 2.212.548,76 m²’lik büyüklüğü ile Bayraklı ilçesinin alan olarak en büyük ikinci, 2015 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verilerine göre 427 kişilik nüfusu ile de en az nüfusa sahip mahallesi. 2007 yılında 196 kişiden oluşan nüfusu 2008’de 163’e, 2009’da 164’e, 2010’da 178’e, 2011’de 186’ya, 2012’de 174’e, 2013’de 521’e ve 2014’de 451’e yükselmiş.

Nüfusun büyük bir çoğunluğunun askeri bölgedeki lojmanlarda yaşıyor olması nedeniyle mahallenin deniz kenarındaki omurgasını oluşturan ve sonu ‘İzmir Arena’ tarafından kapatılan 1649 sokakla (Eski Menemen Caddesi) ona bağlı 1650, 1653, 1654 ve 1655 sokakların tümü ‘çıkmaz sokak‘ niteliğinde.

Mahallenin deniz kıyısındaki sokakları ve 1649 sokakta yer alan yazlık eğlence mekanları, bu özellikleri nedeniyle kış aylarında oldukça sakin, sessiz…

1649-sokak-001
1649 Sokak

Mahalle içinde bir toplu ulaşım sistemi olmadığı için askeri lojmanlarla kıyı bölgesi arasında büyük bir kopukluk var. Sahilde bulunan muhtarlığa gelmek isteyen mahalle sakinleri ya özel araçlarıyla gelmek ya da taksi tutmak zorundalar. İnşaatı halen devam eden Turan İZBAN İstasyonu köprü geçişi tamamlandığında gerek İZBAN’la gelenlerin gerekse mahallenin kuzeyinde oturanların sahile inmesi mümkün olacak.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait ‘İzmir 3 Boyutlu Kent Rehberi‘ verilerine göre çevre uzunluğu 8.602,71 km olan mahallede toplam 99 adet yapı, 12 yol, 7 cadde ve sokak bulunuyor.

izban-istasyonu-004
İZBAN İstasyonunda yeni yapılan geçiş köprüsü

Bölgenin en önemli ve bilinen yapıları Ege Deniz Bölge Komutanlığı’na, Sahil Güvenlik Ege Deniz Bölge Komutanlığı’na, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz İkmal Destek Komutanlığı’na ve Bakım Onarım ve İstihkam Komutanlığı’na ait askeri yapılardan oluşuyor. O nedenle mahalle sanki askeri tesislerin ve o tesislerdeki askerlerin gözetim ve denetimi altında gibi. Bu olağanüstü durumu en iyi şekilde gelişigüzel bir fotoğraf çekmeye kalktığınızda nöbetçi kulübelerinde görev yapan askerlerin huzursuzluğundan ve zaman zaman yaptıkları uyarılardan anlayabiliyorsunuz.

Geçmişte kentin ve ülkenin en önemli sanayi tesislerinden biri olan Turyağ binaları şu an yıkılmış durumda. Sahil ile Anadolu Caddesi arasındaki iki büyük parsel, ÇED raporları düzenlenmiş iki büyük inşaatın ve 350 yatlık bir marinanın yapılmasını bekliyor. Bunlardan Turyağ’a ait parseldeki yapının Nokta İnşaat, İZBAN istasyonunun hemen arkasındaki parseldeki yapının ise Rönesans Holding’e ait Nakkaştepe İnşaat tarafından yapılacağı söyleniyor.

Hazırlanan proje tanıtım dosyası verilerine göre eskiden Turyağ fabrikasının bulunduğu parsele, Nokta İnşaat Yatırım Turizm San. ve Tic. A.Ş. tarafından yapılacak büyük yapının mahallenin ortasındaki 1649 sokağın her iki yanında inşa edilmesi ve bu iki yapı bloğunun sokağı üstten kapatacak üst geçitlerle ilişkilendirilmesi öngörülmüş. 40034 Ada/1 Parsel ve 40036 Ada/1 Parsel no’lu 24.707,59 m²’lik arsalara yapılacak toplam 40 katlı bu yapıda ‘İzmir Bayraklı Projesi’ adı altında 200 oda kapasiteli bir otel, 170 adet konut, 48.000 m² inşaat alanına sahip bir alışveriş merkezi, 1.300 araçlık bir otopark ve sosyal tesisler bulunacak.

mzu3odawnz-nokta-insaat-izmir-bayraklida-karma-proje-insa-edecek
Nokta İnşaat’ın yapacağı ‘İzmir Bayraklı Projesi’

10 Eylül 2014 tarihli proje tanıtım dosyasındaki bilgilere göre mahallenin ortasındaki 1649 sokağın her iki yanında yer alan ve üzerinde iki ayrı tescilli yapının (Giraud yazlığı ve Braggiotti Evi olarak tanımlanan yapılar) bulunduğu dört ayrı parselde, Doğan Grubu’na ait Milta Turizm ile Rönesans Rönesans Holding’in ortaklaşa kurduğu; ancak daha sonra, Doğan Grubu’na ait hisselerin Rönesans Holding’e satılması nedeniyle şimdi sadece Nakkaştepe Gayrimenkul Yatırımları İnşaat Yönetim ve Ticaret A.Ş. tarafından yapılacak büyük yapı kompleksinin ise 40042 ada, 1 parsel, 40042 ada, 1 parsel ile 40035 adanın 4 ve 6 parsellerinde yapılması öngörülmüş. Toplam 27.011,12 m² tapulu alanda ‘Turan Karma Kullanım Projesi’ adı altında yapılacak yapılar topluluğunun 12.000 m²’lik bölümünde 200 oda, 402 yatak kapasiteli bir turizm konaklama tesisinin, 25.000 m²’lik bölümünde 350 adet konutun, 32.000 m²’lik bölümünde ofislerin ve 6.000 m²’lik bölümünde de ticarethanelerin bulunması öngörülmüş; ayrıca yapı alanında bulunan iki adet tescilli kagir yapının restorasyonu taahhüt edilmiş. Nitekim bu kagir evlerden deniz kıyısındaki ‘Braggiotti Evi’ olarak tanımlanan kagir yapı 2014 yılı içinde restore edilerek esaslı onarım dalında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2015 yılı Tarihe Saygı Ödülünü almaya değer bulunmuş.

ronesans-turan-projesi
Rönesans Holding/Nakkaştepe İnşaat’ın yapacağı ‘Turan Karma Projesi’

Biz bu bilgileri internet ortamında bulduğumuz resmi bilgilerle doğrulamaya çalışırken karşımıza ilginç ve ilginç olduğu kadar çok anlamlı bir durum çıktı. O da Nokta İnşaat A.Ş. ve Rönesans/Nakkaştepe A.Ş. tarafından yapılması öngörülen ve bu amaçla ÇED raporları düzenlenen bu iki büyük yapı kompleksinin inşaatları henüz başlamadığı ve dolayısıyla bitirilmediği halde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ‘İzmir 3 Boyutlu Kent Rehberi‘nde sanki bu yapıların yapılmışlar gibi  gösterilmiş olmasıydı. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin web sayfasında bulunan ve kolaylıkla bilgisayarınıza indirip kurabileceğiniz ‘İzmir 3 Boyutlu Kent Rehberi‘nin Turan Mahallesi ile ilgili bölümüne gidip baktığınızda ada ve parsel numaraları verilen bu arsalarda 3 adet yapı yapılmış ve mevcutmuş gibi bir bilgiye ulaşabiliyorsunuz. Bu bölüme eklenen fotoğraflarda arsaların boş, binaların metruk hali görülmekle birlikte varmış gibi haritaya işlenen yapıların teknik özellikleri ilgili bölümlerde 1.356, 91 m²’lik bu arsalardan ilkinde 338 bağımsız bölümü bulunan 117 metre yüksekliğinde 41 katlı bir yapının, 2.632,84 m²’lik ikincisinde 66 bağımsız bölümü bulunan 102 metre yüksekliğinde 36 katlı bir yapının, 2.594,79 m²’lik üçüncüsünde ise 70 bağımsız bölümü bulunan 42 m yüksekliğinde 16 katlı bir yapının bulunduğu belirtilmektedir.

Daha sonra bizi telefonla arayıp bilgi veren İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkilileri, bu yapıların 2015 yılında Bayraklı Belediyesi’nden alınmış inşaat ruhsatları dikkate alınarak elektronik haritaya işlendiğini ifade etmişlerse de; böylesi bir kaydın inşaat ruhsatı alındığında değil, yapı kullanma ruhsatının alınması durumunda yapılmasının yasal olarak daha doğru olacağı kendilerine bildirilmiştir.

Belediyelerle olan ilişkilerimizde bize göre acil, önemli ve gerekli birçok şeyin istenen düzeyde ve zamanında yapılmadığını bilen, bunları bizzat yaşayan bizler için iki önemli inşaat şirketi tarafından -ki bunlardan biri Ankara’daki meşhur Külliye‘yi yapan şirkettir- henüz yapılmamış iki büyük yapının elektronik haritaya işlenmesi konusundaki bu titizliği, bu aceleciliği ya da aculluğu, bu yazıyı okuyan herkesin kendi meşrebine göre yorumlayacağını söyleyerek mahallenin diğer özelliklerini anlatmaya devam edelim isterseniz…

Mahallede bu askeri yapılar dışında ayrıca görebildiğimiz kadarıyla Karayolları 2. Bölge Müdürlüğü’ne ait Asfalt Bitüm Depo Şefliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir araç parkı, Henkel’e ait kullanılıp kullanılmadığı belli olmayan bir depo bulunmakta…

braggiotti-evi-040
Rönesans Holding tarafından restore edilen ‘Braggiotti Evi’

Mahalle, şu an itibariyle deniz kıyısında kümelenmiş İzmir’in ünlü yazlık eğlence tesisleri ve düğün salonları ile dolu. Bunların en önemlisi ise çoğu kış koşullarında kapalı olan ‘İzmir Arena‘, ‘Tac Mahal‘, ‘Burjuva‘, ‘Rain Cafe‘ ve ‘Saime Sultan Yalısı‘ gibi yerler. 

2014 tarihli muhtarlık seçimlerde toplam 133 adet seçmenden 55’inin oyunu alarak seçilen Nursel Dikmen, mahallenin kuzeyindeki Ege Deniz Bölge Komutanlığı’nda görev yapan bir subayın eşi ve aynı bölgedeki askeri lojmanlarda oturuyor.

Devam Edecek…

Keşfetmek ruhumuzda var mı acaba?

Ali Rıza Avcan

Biz tuhaf bir milletiz…

Sahip olduğumuz değerleri, zenginlikleri çoğu kez onları yeni fark eden ya da öğrenen yabancıların ya da yabancı kalmışların hayret ve şaşkınlık içinde anlattıklarından, onların kırık dökük Türkçeleriyle dinlemeyi seviyor ve bundan etkileniyoruz…

Bunu, yıllar önce çocukluğumuzdan bu yana öğrenip dilimizden düşürmediğimiz türküleri, ortaokul ve lisede öğrendiğimiz Anadolu deyişlerini sanki yeni bir şey keşfetmiş gibi New Age tarzında yorumlayan ‘Mercan Dede’ lakaplı nam-ı diğer Arkın Ilıcalı’nın müziğini ve röportajlarını dinlerken fark etmiştim.

wilconun-karavanirikki-roath

Yaşadığımız topraklara dair güzellik ve değerleri doğduğumuzdan bu yana bilen ve kullanan bizlerin karşısına, o güzellik ve değerleri yeni öğrenip henüz içselleştirmeyen birileri çıkıp emir kipini de kullanarak “sen bunları keşfet, benim ağzımdan öğren” diyor açıkçası! Hem de kendisinin durumu hakkında hiçbir bilgisi olmaksızın…

Hollandalı Wilko’nun geçtiğimiz yıllarda İz TV’de yayınlanan ‘Wilco’nun Karavanı’ isimli programı ile Amerikalı gezgin Rikki Roath’un bütün sevimliliğiyle halen TRT Belgesel kanalında yayınlanan ‘Annemden Uzakta’ isimli belgesel programları bunların en güzel ve somut örnekleridir.

Tabii ki, bu yöntemi her zaman için Wilco ya da Rikki gibi yabancıların, bölük pörçük Türkçe öğrenenlerin uyguladığını söyleyemem…

Bunu Türkçe konuşanlar da yapıyor, daha doğrusu yapmaya çalışıyor…

Hem de o ana kadar bilmediklerini, öğrenmediklerini yeni öğrenip başkalarına öğretme ve anlatma gayreti içinde…

kemeraltini-kesfet-01

Bize yabancı olan, içimizde olup bize yabancı kalanlar o keşfettikleri değeri, zenginliği işaret ederek bunun çok önemli, çok değerli olduğunu söylüyorlar bize… Bunları keşfet, buna değer ver ve bunu kullan diyorlar bize…

Oysa o yeni buldukları, fark ettikleri değerler, zenginlikler onlar onu bulmadan, keşfedip öğrenmeden önce mevcut olup oradaydılar ve bizim gibi ‘yerli’ olanlar tarafından hem biliniyor hem de kullanılıyordu… O nedenle de hepimizin kişisel ve toplumsal belleğinde önemli bir yere sahiptiler ve halen de öyleler…

Şimdilerde İzmir Büyükşehir Belediyesi ve onun ‘yönetişim arkadaşı’ olarak bir kısım İzmirli iş ve sermaye sahibi tarafından kurulan TARKEM adlı şirket ile onun ‘sivil toplum’ şubesi olan İzmir Kent Değerlerini Koruma ve Geliştirme Derneği, bir süredir “İzmir’i çok sevdikleri” için (!) bu düşünceyle aynı dili kullanıp tanıtım kampanyaları düzenliyor… Bizlere “İzmir’i keşfet” diyor, “Kemeraltı’nı keşfet” diyor, “Yarımada’yı keşfet” diyor; ardından da doyumsuzluğu hatırlatacak şekilde keşfetsen bile “İzmir’e doyamazsın” diyorlar… Sanki oraları, önerdiği yerlere daha önce hiç gitmemişiz, oraları hiç öğrenmemişiz, oralar yaşantımızda hiç olmamış gibi kendilerinin yeni keşfedip ‘place’ adını verdikleri bu yerlere gidip keşfetmemizi, oraları ‘deneyimlememizi’ istiyorlar bizden…

izmiri-kesfet

Oysa “keşfetmek” sözcüğü, bu eylem öncesinde oranın hiç kimse tarafından bilinmemesini ifade ediyor… O anlamda şimdi aynen Amerikan yerlilerince bilinen koskocaman bir kıtayı Kristof Kolomb gibi, Amerigo Vespucci gibi bilmediğimizi varsayıp ‘yeniden’ (!) keşfetmemizi istiyorlar bizden…

Geçmişimiz ve günümüz ya da aile ve kişisel tarihimiz sanki oralarla hiç ilintili değilmiş gibi Havra Sokağı’nı, Abacı Han’ı, Agora’yı, Tilkilik’i bilmediğimizi iddia edip keşfetmemizi istiyorlar, oralara gitmemizi, düzenledikleri turlarla oralarda bir yabancı gibi dolaşmamızı öneriyorlar…

Çünkü yakın zamanda kurdukları şirket ve dernekler eliyle oralarda kafeler, restoranlar, lokantalar, oteller, moteller, öğrenci yurtları açmak istiyorlar… O nedenle de İzmirlileri, gençleri, yetişkinleri, kadınları, kızları, çocukları, yaşlıları oralara çağırıyorlar ya da ayaklarını şimdiden alıştırmak istiyorlar…

Eee, ne desinler şimdi? Doğrudan doğruya bizim dükkâna, bizim otele mi gelin desinler açıkçası? En azından İzmir’e, Kemeraltı’na, Yarımada’ya gelin, ‘experience’ olarak ifade ettikleri ‘deneyim’i burada keşfedip yaşayın desinler ki bu sayede oralarda açtıkları işyerleri de iş yapabilsin ve para kazanabilsinler…

Değil mi ama?

 

Bir Sergi ve Gerisinde Gizli Kalanlar…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta sosyal medyadaki haberlerden İzmir’de kendine kenti ve geleceğini konu alan bir serginin düzenlendiğini öğrendim… Bu haberlere göre Almanya’nın dünya çapındaki ünlü kültür kurumu Goethe-Institut ile Almanya Federal Çevre, Doğa Koruma, Yapı ve Nükleer Güvenlik Bakanlığı’nın ortak girişimi ile hazırlanıp 3 Ocak 2017 tarihinde Kültürpark içindeki İzmir Resim Heykel Müzesi Kültürpark Sanat Galerisi’nde açılan ‘Weltstadt⁽¹⁾ – Kenti kim oluşturuyor’ adlı serginin 17 Ocak 2017 tarihine kadar açık kalacağı duyuruluyordu.

3 Ocak 2017 tarihinde yapılan açılış töreninden sonra gerek Goethe Instıtut’a gerekse Hürriyet Gazetesi ile İzmir Mimarlar Odası’nın web sayfasında verilen bilgilere göre serginin küratörlüğünü Matthias Böttger, Angelika Fitz ve Tim Rieniets‘tin üstlendiği, Goethe Alman Kültür Merkezi Müdürü Dr. Rodolf Bartsch‘ın ev sahipliğindeki proje sergisinin açılışına Fransız Kültür Merkezi Müdürü Caroline David ile mimar ve mühendislerle diğer davetlilerin katıldığı belirtiliyor.

poster

Yine aynı kaynaklara göre açılışta konuşan Goethe Alman Kültür Merkezi Müdürü Dr. Rodolf Bartsch, serginin “Kenti kim inşa ediyor ve onun geleceğini kim şekillendiriyor?” sorularını sorarak küresel ısınma, ekonomik kriz, göç, sosyal kutuplaşma ve demografik değişim karşısında bu soruların bugün çok büyük bir etki taşıdığını ifade etmiştir. Bu sorunun yanıtı olarak; kentin geleceğini her zaman olduğu gibi uzmanlar, karar vericiler ve yatırımcılar mı yoksa ortaya çıkan yeni aktörlerin kişisel inisiyatifi ile katılımı mı belirleyecektir? Çünkü günümüzdeki kentsel dönüşüm süreçlerine katılan yeni aktörler kişisel inisiyatifleri kullanarak geleneksel şehir planlamasını ya tamamlamakta ya onun içine sızarak etkili olmakta ya da onun yerini alabilmektedir.

Bu düşünceden hareket ederek oluşturulan ‘Weltstadt – Kenti kim oluşturuyor‘ projesi, Goethe Enstitüsü’nün dünya çapındaki şubeleri ve onların partnerleri tarafından hayata geçirilen girişimleri bir ağ ile birleştirmekte niyetindedir. Hepsi şehir yapımının yerel biçimlerini denemekte ve yeni aktör konstelasyonları⁽²⁾ içinde kentin geleceği üzerine çalışmaktadır. Weltstadt bu yerel girişimlere uluslararası bir vitrin sunmak ve gelişim süreçlerini desteklemek istemektedir. Weltstadt bloğu, konuya dayalı gazeteler, bir turne sergisi ve ortak çalıştaylar, değişik Weltstadt yerlerindeki yerel aktörler arasındaki değiş-tokuşunun yanısıra Almanya ile bilgi aktarımını teşvik etmektedir. 

01

‘Weltstadt- Kenti kim oluşturuyor?‘ ortak sorusunun çatısı altında dünyanın en farklı bölgelerinden projelerin tartışmaya sunulduğunu belirten Bartsch, “Bu şekilde Johannesburg ve Seul’deki biçimsel olmayan yerleşim yerlerinin geliştirilmesindeki tecrübeler karşılaştırılmaktadır. Brezilya’da yeni orta sınıf aracılığıyla daha fazla söz isteği talebi odak noktasındayken, New York’ta iklim değişimine karşı şehir halkının inisiyatifi odak noktasında yer almakta. Belgrad ve Riga’da kullanılmayan kent alanlarının tekrar etkili hale getirilmesi için kültürel aktörlerin potansiyeli odak noktasında yer almaktadır. Weltstadt güneybatı Avrupa’nın krizle sarsılmış şehirlerinde ortak yapımın yeni şekillerini ve paylaşımı incelemekte ve Bangalore’de de vatandaşların fikirleri bir kitle kaynak platformu üzerinden paylaşılmaktadır. Şehir ve şehire yakın bölgeler arasındaki karışık ilişkiyi Dakar ve Ulan Bator’daki projeler açıklamaktadır. Bu projeler, göçmenlerin nasıl etkin olduğunu ve kentleri değiştirdiklerini ele almaktadır” dedi. 

05

İzmir Goethe Alman Kültür Merkezi’nin verdiği bilgilerle gazetelere yansıyan haberlerin incelenmesinden de görüldüğü gibi; Almanya, Türkiye’deki ve özellikle İzmir’deki kentsel dönüşüm süreçlerine ilgisiz kalmamakta, son yıllarda “Akdeniz Dünyası” adı verilen vizyon üzerinden Fransa, İspanya, İtalya gibi Avrupa Birliği’nin alt bölgesine yönlendirilen bağlantıların Avrupa Birliği’nin dinamosu olan Almanya’ya ve Alman kültürüne de yönlenmesi için hamle yapmakta, hazırladığı bu proje ve sergi üzerinden kendi kültürü üzerinden gelişen bir kentleşme anlayışını, etkili olduğu diğer ülkelerdeki bilgi ve deneyimler üzerinden bu topraklara da taşımak niyetindedir.

02

O anlamda, bu proje ve sergiyi “Almanlar geldi, bir sergi açıp gittiler” şeklinde anlatıp yorumlamanın dışında Almanya’nın, İzmir’in kentsel dönüşümü konusunda görev olan yerel yönetimlerin Akdeniz vizyonu üzerinden Fransa, İtalya, İspanya gibi ülkelerle gerçekleştirdiklerine ilgisiz kalmadığını görmek, bu ülkeler Avrupa Birliği içinde olsalar bile bir türlü ortadan kaldıramadıkları ulusal devlet ve milliyetçi eğilimler nedeniyle ortaya çıkan rekabet nedeniyle finansal borçlanma, bilgi, teknoloji ve kültür transferi gibi alanlarında ortalığı Akdeniz ülkelerine bırakmak niyetinde olmadıklarını anlamak gerekir. 

Nitekim sergi panolarının yanına iliştirilmiş ve Türkçe’ye çevrilmiş ‘(Gayri)Resmi Kavramı’, ‘(Gayrı)Resmi Şehir, Şehrin Boyutları, Kentsel Çöküş Kapıda mı?’, ‘Krizlere Karşı Şehirler’, ‘Porto Alegre: Bairro Farrapos Vaka Çalışması’, ‘Yarmag ve Sosyal Kalkınma ve Alan’, ‘Kendi Kendine Organizasyon ve Kamu Yönetimi’, ‘Kentsel Uygulamalar Okulu’, ‘Olanak Tanıyan Programlar’, ‘Uzun Yaşam Köyü’, ‘Lizbon: Yakın ve Doğrudan Destek’, ‘Akıllı Şehir Curitiba’, ‘Kolektif Performans Olarak Şehir’, ‘Edimsel Mekan’, ‘Afrika Şehri: Kapalı Çarşı ile Yaratıcılık Merkezi Arasında’, ‘Şehri Gözlemlenebilir Kılmak’, ‘Ulanbator Stratejileri: Naadam Festivali’, ‘Y Masası: Yerel Eylemlerin Semiyotik Nesnesi’, ‘Riga’ya Özgürlük’, ‘Yeni Orta Sınıf’, ‘Riga: Yaratıcı Ütopya’, ‘Ulanbator’daki Çevresel Zorluklar’, ‘Belgrad’da İş Birliğine Dayalı Bir Şehre Yolculuk’, ‘Yeni Bir Orta Sınıf Yaratma Şansı’, ‘Hindistan’ın Orta Sınıfı: Şehir Efsanesi mi Yoksa Gelişmekte Olan Bir Güç mü?’, ‘Yeni Sivil Toplum”Mega Kentlerde Toplumun Korunması’, ‘Hint Şehirlerini Kim Yaratıyor?’, ‘Göçebelerin Şehre Akını’, ‘İş Birliğine Dayalı Şehirler: Tanılar’, ‘Yaşam Modeli Geliştirme’, ‘Brezilya’nın Yeni Orta Sınıfı’ ve ‘Nos Brasil! We Brasil! Üzerine‘ başlıklarını taşıyan 31 ayrı yazı da bu niyeti destekleyen bir içeriğe sahipti.

03

Lütfen biraz daha özen, biraz daha ciddiyet…

Bu sergi ile ilgili olarak söylemek istediğim diğer bir konu ise sergi düzenleyicileri arasında dünyaca tanınan Goethe Enstitüsü ile Alman Federal Hükümetinin koskocaman bir bakanlığı olmasına; ayrıca beş ayrı bloktan oluşan sergiyi üç ayrı küratör tasarlayıp düzenlemiş olmasına karşın gerek serginin duyuru ve tanıtımı gerekse sunulan görsellik açısından son derece basit, son derece amatör bir nitelik göstermesidir.

Sergiye gitmeye kalktığınızda sergi mekânının önünde orada bir sergi olduğuna ilişkin bir duyurunun olmayışı, serginin sahipsiz hali, herhangi bir sergi kataloğunun yokluğu, sergilenen materyalin tümüyle okunacak yazılardan oluşması, blokları oluşturan A3 büyüklüğündeki karton/kâğıt parçalarının yer yer kopmuş olması ve kopup yere düşen kağıt parçalarını oradaki güvenlik görevlisinin tekrar eski konumuna getiriyor olması bizim Goethe Enstitü’ye ve dolaylı olarak Almanya’ya yakıştıramadığımız bir husus.

04

Ayrıca 1980’li yıllarla birlikte ortaya çıkan bol yazılı metinlerle tasarlanan sergilemelerin günümüz koşullarında ömrünün artık dolduğuna inanıyorum. Sergiyi düzenleyen küratörler o yazılı metinleri teker teker okumanın ne kadar vakit aldığını hesapladılar mı bilmem ama ben şahsen bütün o metinleri okuma sabrını gösteremedim… Hele ki sosyal medyanın uzun metinleri okuma sabrımızı her geçen gün azalttığı günümüz koşullarında bütün bu İngilizce yazıları ve bunların hemen yanına iliştirilmiş 31 ayrı Türkçe yazıyı baştan sonra kimin ne kadar sürede okuduğunu da merak edemeden duramadım açıkçası…

06

İnsan bu sergiyi gördüğünde Almanların İzmir’e haksızlık yaptığını düşünüyor ister istemez. Bu kadar basit, öğrenci işi bir sergi tasarımı yapmak, ayrıca özenli bir kataloğun düzenlenmeyip panolardaki Almanca metinlerin Türkçe çevirilerinin duvarlara yapıştırılmış bol sayıdaki kâğıtlara yazılmış olması, bir sergi görevlisinin bilgi vermek ve sergiyi sahiplenmek amacıyla orada hazır olmaması, her şeyin oradaki güvenlikçiye teslim edilmesi… Bütün bunlar ortaya atılan iddia ne kadar büyük olursa olsun onun yaşama geçişinin, bu düzeyde amatör işi olduğunu gösteriyor…

O nedenle, sergiyi düzenleyenlere lütfen biraz daha özen, biraz daha ciddiyet diyoruz…


⁽¹⁾ Dünya kenti, Metropol

⁽²⁾ Sistem terapisinin astronomiden (takımyıldız) ödünç aldığı ‘konstelasyon’ kavramı, içinde bulunduğumuz ve içimizde bulunan sistemlerin bünyesindeki elemanların birbirlerine göre pozisyonlarını konu edinmektedir.

Başarısız Bir Proje: Kent Konseyleri – 2

Ali Rıza Avcan

Birleşmiş Milletler Uluslararası Kalkınma Örgütü (UNDP) ve İçişleri Bakanlığı ortaklığında ortaya çıkıp gelişen kent konseyleri projesinin, kurulup faaliyete geçtiği tüm kentlerde yaşayan ya da çalışan halkı tümüyle kucaklayamadığı, o kentteki gerçek gündemi yakalayıp gelişemediği, belediyelerin bir hizmet birimi gibi çalışmaları nedeniyle kendilerinden bekleneni yerine getiremediği söylenir hep…

Kent Konseylerinin Halkı ve Örgütlerini Kucaklayamaması

Mevcut kent konseylerine baktığımızda da çoğunda daha geniş kitlelere açılmak, daha fazla insana ulaşmak gibi bir amacın, hedefin ya da kaygının olmadığını görürüz. Onlar çoğu kez belediyenin hangi partinin yönetiminde olduğu ile belirlenen kendi çevrelerindeki dernek, vakıf ve kişilerin varlığı ile yetinmekten, onlar arasında sahte bir iktidar mücadelesi yaşamaktan memnundurlar. O nedenle çoğalmak, büyümek ve yaygınlaşmak gibi bir dertleri, kaygıları yoktur aslında. “Az ama öz olsun, başkasından olacağına benden olsun” mantığı ile çalışmayı kendilerine uygun görürler. 

kapi-zili

Bunun en iyi örneğini, İzmir Kent Konseyi eski başkanı Güman Kızıltan ve eski genel sekreteri Prof. Dr. Gülgün Tosun tarafından 2015 yılında Bursa’da yapılan 2. Ulusal Kent Konseyleri Sempozyumu’nda sunulan “Katılımcı Demokrasi Perspektifinden İzmir Kent Konseyi Deneyimi” başlıklı tebliğde İzmir Kent Konseyi’nin 2010-2015 tarihleri arasındaki beş yıllık faaliyet döneminde toplam 7.576 İzmirliyi bir araya getirdiğini ifade eden sözlerinde buluruz. 2015 yılında İzmir Kent Konseyi’nin görev alanına giren İzmir’deki toplam nüfusun 4.168.415 kişi olduğunu ve ifade edilen rakamın bu nüfusun sadece % 0,18’ini oluşturduğunu bildiğimizde bunun ne kadar vahim bir durumu ortaya koyduğunu bir kez daha anlarız.

Oysa, kent konseylerinin varlık nedeni, kentte yaşayan ya da çalışan farklı görüşten kurum, kuruluş, grup, kesim ve bireylerin ‘katılımcılık‘ ve “çoğulculuk” anlayışı çerçevesinde bir araya gelmesi, bu bir araya gelişten kaynaklanan enerjinin değerlendirilmesi anlayışına dayalıdır. ‘Yönetişim‘ zihniyeti çerçevesinde yerelde faaliyet gösteren tüm siyasal partilerin, tüm sivil toplum örgütleriyle meslek kuruluşlarının yerel ve merkezi yönetimle özel sektörün temsilcileriyle bir araya gelmesi o yüzden istenir. Onların arasında toplumsal mücadeleye dayalı bir birlik değil; diyaloğa, uzlaşmaya, ikna ve konsensusa dayalı bir beraberliğin oluşturulması o nedenle istenir.

Mevcut kent konseylerinin içine girdiğinizde ise o kentte yaşayan ya da çalışan birçok kurum, kuruluş ve kişinin orada bulunmadığını, yer almadığını görürsünüz. Onlar çoğu kez ya baştan seçimlerini yapıp kent konseylerinin dışında kalmayı tercih etmişler ya da kent konseylerinde bir süre çalışıp oradaki deneyimleri sonrasında ayrılıp dışarıda kalmayı seçmişlerdir. Tabii ki bu arada, kent konseylerinin varlığından ve çalışmalarından haberi olmayan geniş bir halk kesiminin diğer bir köşede yer aldığını unutmamak koşuluyla. Ama toplumun bu en etkin, yaygın ve dinamik kurum, kuruluş ve örgütleri genellikle bu yapının dışında kalmayı tercih etmekle birlikte, bazı durumlarda da temsil yetkisi düşük bir görevliyi gönderip durumu idare etmeyi uygun da görebilmektedirler.

Evet, kent konseyleri faaliyette oldukları yerleşimlerdeki halkın büyük bir kısmını hiçbir siyasi düşünce ve kaygıyı dikkate almaksızın kucaklayamamakta, ulaşabildikleri kesimler ise hep o toplumun en etkin, yaygın ve dinamik kesimleri olamamaktadır. 

Bu olumsuz durumda, kent konseylerinin bir proje tasarımı olarak çok kötü kurgulanmış olmasının yanında bu kurgunun yapıldığı tarihten bu yana, mevcut uygulama ve geribildirimleri dikkate alan yeni bir güncellemenin yapılmamış ve yaşanan sorunların genelge ve yönergelerle düzenlenmemiş olmasının yanında, proje ortaklarından İçişleri Bakanlığı’nın geçen zaman içinde bu tür demokrasi projeleri yerine güvenlik odaklı konulara ağırlık vermeye başlamasının ve kent konseylerinin de belediye yönetimini elinde bulunduran siyasi partiler tarafından geleceğin siyasetçilerini yetiştiren bir arka bahçe ya da fidanlık olarak kullanılıyor olmasının büyük payı bulunmaktadır.

resim1

İçişleri Bakanlığı’nın, ortağı olduğu kent konseyleri projesi konusundaki ilgisizliğinin en iyi örneği ise, 2016 yılında Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde Türkiye’de kaç adet kent konseyi olduğuna ve bu konseylerden hangilerinin kendi aralarında kurdukları birlik ve platformlara üye olduğuna ilişkin bir soru yönelttiğimizde, bu konuda ellerinde bir bilgi bulunmadığını ve bunun için ayrı bir çalışma yapılması gerektiğini ifade eden cevabi yazısı olmuştur.

Tabii ki, bir bakanlığın ortağı ve gözlemcisi olduğu ulusal bir projenin ülke uygulaması hakkında bilgisinin olmayışını ve sizin sorunuz üzerine bir çalışma yapılması gerektiğini ifade etmesini sizlerin değerlendirme ve insafına bırakmak koşuluyla…

Devam Edecek…

 

Başarısız Bir Proje: Kent Konseyleri – 1

Ali Rıza Avcan

Beni tanıyanlar ya da bugüne kadar yazıp çizdiklerimi okuyanlar, ifade etmeye çalıştıklarımı dinleyenler benim ideolojik ve siyasi anlamda kent konseyleri düşüncesine muhalif olduğumu ve 2006 sonrasında Türkiye’de uygulanan kent konseyleri projesini başarısız bulduğumu bilirler.

Çünkü kent konseyleri düşüncesinin, çağdaş kapitalizmin ‘yönetişim‘ adı verilen yeni siyasi iktidar aracının bir dişlisi olduğunu ve emperyalizmin uluslararası alandaki savunucularından biri olan Birleşmiş Milletler Kalkınma Örgütü (UNDP) tarafından geliştirilerek Türkiye’ye önerildiğini, bu proje ile IMF, Dünya Bankası, OECD vb. gibi uluslararası kuruluşlarla yerel yönetimler arasında, ulus devletlerin müdahalesi dışında doğrudan bir ilişki kurulmaya çalışıldığını, bunu da belediyelere bağlı kurulan bu örgütler eliyle gerçekleştirmek istediklerini bilir ve söylerim.

hazAyrıca, bu projenin 1999-2006 döneminde uygulanan Yerel Gündem’21 projesinden elde edilen birçok doğru ve değerli deneyimin dikkate alınmaması nedeniyle; halktan kopuk olacağını ve ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar başarıya ulaşamayacaklarını anlatırım.

Kent konseyleri ile ilgili yetersiz hukuki düzenlemelerin, kent konseyleri ile belediyeler arasındaki anti demokratik ilişkilerin ve ülkemizdeki sivil toplumun geleneksel meslek hastalıkları nedeniyle bu örgütlenmenin de zaman içinde diğer sivil toplum örgütlerine benzeyeceğini, belediye başkanlarının emrinde belediyelerin bir hizmet birimi gibi çalışacaklarını ve bundan da en fazla belediye başkanlarının memnun kalacağını anlatmaya çalışırım.

Nitekim çevremde görüp izlediğim ya da mülteciler gibi insani konularla ilgili olarak fiili olarak çalıştığım kent konseylerinin uygulamaları da bütün bu iddia edip söylediklerimi doğrulayıp haklı olduğumu gösterir durur.

1970’li, 1980’li yıllarda temsili demokrasinin yetersizliği nedeniyle kendiliğinden ortaya çıkan ve gerçek halk muhalefetini temsil eden alternatif halk meclislerini, kent senatolarını bilen, o oluşumların tüzüklerini hazırlamış, yönetimlerinde bulunup fiilen çalışmış, belediyeler adına ya da tümüyle sivil bir inisiyatif olarak mahalle örgütlenmeleri yapmış, platformlar kurmuş biri olarak bu hep haklı çıkma keyfiyetinden de memnun olduğumu pek söyleyemem…

Buna rağmen kent konseylerinin varlık nedeni ve işlevleri konusunda siyasi bir bilincin var olması durumunda kent konseylerinin bugünküne göre bağımsız ve daha demokratik bir yapıya kavuşturulabileceğini; bunu sağlamak amacıyla da oyunun kurallarına uygun bilinçli bir demokrasi mücadelesinin şart olduğunu düşünürüm.

Benim bu konudaki temel düşüncem bu olmakla birlikte; çevreme baktığımda kent konseylerinin yönetimi konusunda demokratik mücadelenin unutulduğu ya da önemsenmediği birbirinden ayrı iki temel yanlışın yapıldığını görüyorum:

Bu yanlışlardan biri yapmak istediklerini oyunun kurallarını, bu konuyla ilgili yasal düzenlemeleri dikkate almaksızın yapmak isteyen kent konseyleriyle ilgilidir. Bu düşüncede olan kent konseyleri yapmak istedikleri çalışmaları yasal çerçeveyi pek düşünmeden ve oyunun kurallarını dikkate almadan gerçekleştirmeye kalkıyorlar. Böylelikle kendi önlerine konulan antidemokratik engelleri kimselere fark ettirmeden kurnazca aşabileceklerini düşünüyorlar. Hatta bunu kent konseylerini kendi siyasi görüşlerinin merkezi ya da aracı olarak tahayyül edip gerçekleştirmeye çalışan ya da kendi yerel sorun ve konuları dururken ulusal ya da uluslararası düzeyde siyaset üretmeye çalışan kent konseyleri de oluyor.

toplanti-074

Yapılan yanlışlardan bir diğeri de, bazı kent konseyi yönetici ve katılımcılarının kendilerini belediye başkanlarının  ya da yöneticilerinin iradelerine teslim ederek, halinden memnun bir ‘boş zaman animatörü’ olarak kendilerine uygun görülen belediye hizmetlerini yaparak, günlerini karşılıklı ziyaret, toplantı, yemek ve plaket alıp vermelerle geçirerek kazasız belasız neticelenecek bir yönetim tarzını tercih etmeleridir.

Oysa, kent konseyleri projesi çağdaş kapitalizmin yeni bir siyasal iktidar modeli olarak önümüze konulmakla birlikte; bu oluşumun demokrasi mücadelesi içinde kurumsallaşıp kalıcılaşabilmesi; hatta kendi içinde evrilerek bu topraklara ve insanımıza özgü yeni bir modele dönüşebilmesi için yine oyunun kuralları içinde kalınarak yapılabilecek birçok şey, birçok fırsat bulunmaktadır.. Yeter ki bunu sağlayacak demokratik bir bilinç, irade ve örgütlenme gücü olsun…

Aksi takdirde, büyük bir içtenlikle yapılan her şey sabun köpüğüyle yazı yazmaya benzeyecek, yapılan bir çok şeyin toplumdaki geri dönüşü bir türlü alınamayacaktır. Olağanüstü bir çaba ve samimiyetle yapılan bir çok konsey çalışmasının kent konseylerinden önce belediye başkanlarının değirmenine su taşıyacağı böylesi bir süreçte kent konseylerinin gelişip güçlenmesi, gerçekleştirdiği çalışmaların sonuçlarıyla kendi varlık nedenini kanıtlaması ve varlığını sürdürmesi ne yazık ki mümkün olmayacaktır.

Devam Edecek…