Geçtiğimiz günlerde TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şube Başkanı Halil İbrahim Alpaslan, Facebook’ta yayınladığı bir mesajla, TMMOB Mimarlar Odası tarafından geçmişte yayınlanmış olan kitap, dergi ve broşürleri İzmir Mimarlık Merkezi’nde ücretsiz olarak dağıttıklarını duyurdu. Bu duyuru üzerine vakit geçirmeksizin hemen İzmir Mimarlık Merkezi’ne giderek o yayınların hepsinden birer tane ayırarak kütüphaneme yerleştirmem mümkün oldu.
TMMOB Mimarlar Odası Genel Sekreteri Hasan Topal, İzmir Şubesi Başkanı Halil İbrahim Alpaslan ve Şube Sekreteri Nilüfer Çınarlı Mutlu sayesinde edindiğim bu kitap, dergi ve broşürler için, gecikmiş de olsa gönülden bir teşekkürü borç biliyorum.
Gelelim hangi kitap ve dergileri ücretsiz edindiğime…
Öncelikle benim için önemli olan, “Kültürel ve Doğal Miras, Uluslararası Kurumlar ve Belgeler” isimli kitaptan söz etmek isterim.
2007 yılı Nisan ayında yayınlanan ve Emre Madran ile Tuğçe Selin Tağmat tarafından derlenen bu kitapta Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi (ICOMOS), Dünya Miras Kentleri Örgütü, Bizim Avrupamız, Avrupa Tarihi Kentler ve Bölgeler Birliği, Kütür Varlıklarının Korunması ve Onarım Çalışmaları Uluslararası Merkezi, Uluslararası Doğa Koruma Birliği, Doğal Hayatı Koruma Vakfı ve Uluslararası Mimarlar Birliği hakkında bilgi verildikten sonra UNESCO, UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) ve Avrupa Konseyi’ne ait toplam 10 uluslararası sözleşmeye yer veriliyor. Bu sözleşmeler ise sırasıyla şu şekilde: Silahlı Çatışma Halinde Kültürel Değerlerin Korunması Sözleşmesi (Lahey Konvansiyonu), Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme, Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi), Biyoçeşitlilik ve Akdeniz’de Özel Koruma Alanlarına İlişkin Protokol, Avrupa Kültür Konvansiyonu, Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi (Bern Sözleşmesi), Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi, Avrupa Arkeolojik Mirasının Korunması Sözleşmesi, Avrupa Peyzaj Sözleşmesi ve Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi’nin Karadeniz’de Biyolojik Çeşitliliğin ve Peyzajın Korunması Protokolü.
Yine bu yayına eşdeğer bir başka yayın da, 2004 yılının Nisan ayında yayınlanan “Kentsel Koruma ve Canlandırma Üzerine Seçme Kaynakça” isimli kitaptı.
Şebnem Önal Hoşkara ile Naciye Doratlı tarafından derlenen bu kitapta, kentsel koruma ve canlandırma konusu ile ilgili tüm yayınlara; kitaplar, kongre kitapları, bildiriler makaleler, tezler, raporlar, ilgili İnternet sayfaları, konu ile ilgili sivil toplum kuruluşları ve uluslararası kuruluşlara ilişkin birçok bilgiye ulaşabiliyorsunuz.
Bir hazine değerinde olduğuna inandığım Ege Mimarlık Dergisi’nin birçok sayısının yanında hem konu hem de basım tekniği ve görünümü açısından beni etkileyen kitaplar ise söyleşi, atölye, forum, panel, seminer ve bildiriler başlığı ile basılan “Kapsayıcı ve Katılımcı Bir Tasarım/Araştırma Projesi Olarak Değişim“, “Gelenek, İşlev ve Moda Arasında Günümüz Konut Kültürü“, “Yerel Yönetimlerde Yeniden Yapılanma“, “Toplum ve Mimarlık“, “Cumhuriyet Dönemi Mimari Mirasının Korunması“, “Afet Hukuk, Dünü, Bugünü ve Geleceği” isimli kitaplar oldu.
Bu güzel kitap ve dergileri bu şekilde edinip teşekkürümüzü ilettikten sonra bu konuyla ilgili bir dileğimizi dile getirmekte de fayda umuyorum…
Biliyorum, Mimarlar Odası bu tür yayınları öncelikle kendi üyesi olan mimarları bilgilendirmek, onların mesleki bilgilerini geliştirmek için çıkarıyor ve bütçesinden önemli bir tutarı harcıyor; ama bunların belki ikinci sırada gelen bizler gibi okuyucuları, meraklıları da var. Belki de bir çok üye mimarın okumadığı makaleleri, kitapları sonuna kadar okuyan, kitabı, dergiyi son damlasına kadar tüketen ve kütüphanesinin en önemli yerinde saklayan biz meraklılar var… Böylelikle, konusunda uzman mimarların ve yazarların gözünden yaşadığı dünyayı, ülkeyi ve kenti, o kentteki yapıları görüp öğrenen ve yorumlayan bizler var…
Bu kitapları, dergileri İzmir Mimarlık Merkezi’ne giderek oradaki kütüphanede okumanın, takip etmenin de mümkün olduğunu bilmekle birlikte, dağıtım sonrasında kalan ve biriken yayınların, aynen şimdi olduğu gibi ücretli ya da ücretsiz bir şekilde okuyucusu ile buluşması için çözümler bulunabileceğine, en azından TMMOB Mimarlar Odası İnternet sayfasındaki mevcut e-kitap ya da e-dergilere dahil edilebilmesinin mümkün olduğunu düşünüyor ve bu konuda sürekli bir çözüm bulunması için öneride bulunmak istiyorum.
Bu öneriyi yaparken, yine de bir kez daha teşekkür etmeyi unutmak istemiyorum…
Bildiğiniz gibi uzunca bir süredir, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana yürüttüğü ve bir “model” olarak tanıttığı tarım ve hayvancılık hizmetlerini inceleyip araştırıyor ve bilimsel olarak doğru olmayan şeylere dikkate çekerek “işin doğrusuna” işaret etmeye çalışıyoruz.
İşte bu çerçevede bugünden sonra bu hizmetlerin tanıtımında kullanılan yanlış ya da eksik bilgileri kaynağını da belirtmek suretiyle ortaya koyup doğrusunu göstermeye çalışacağız.
Bunu yaparken de belediyenin İnternet sayfasında yayınlanan haberlerle bu haber ya da bültenler üzerinden haber veren gazete ve dergileri, doğru bilgi kaynağı olarak da Türkiye İstatistik Kurumu, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı gibi kurumların resmi verilerini kullanacağız.
Bugün ele alacağımız ilk yanlış haber, İzmir’in hangi yerleşimlerinin “kırsal yerleşim” olarak kabul edildiği ve bu yerleşimlerdeki nüfus artış oranı ile ilgili. Çünkü İzmir Büyükşehir Belediyesi “kırsal alan” olarak kabul ettiği 19 ilçe nüfusunun, kendi tarım ve hayvancılık hizmetlerinin olumlu bir sonucu olarak arttığın iddia ediyor. İddia, kelimesi kelimesine aynen şöyle:
YANLIŞ 1
“Türkiye’de tarımsal istihdam oranı düşerken, İzmir’de yükseldi. Desteklenen tarımsal kooperatiflerin üye ve personel sayıları ile cirolarında patlama yaşandı. Sonuçta İzmir’de “köyden kente göç” durduruldu; kırsal nüfusun artış oranı, kent merkezindeki nüfus artışını geçti. 10 yıl önce İzmir nüfusunun yüzde 29,14’ü kırsalda yaşıyorken, 2016 yılında bu oran yüzde 30,70’e yükseldi.”
“İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2007 yılından bu yana “ısrarla” üzerinde durduğu “kırsal kalkınma” çalışmalarının olumlu sonuçları somut olarak görülmeye başlandı. Temel hedeflerinden biri “köyden kente göçün önlenmesi” olan proje sayesinde İzmir’in “kırsal” olarak tanımlanan 19 ilçesindeki nüfus, 2016 yılında geçen yıla göre yüzde 1,59 oranında arttı. Aynı dönemde İzmir’deki genel nüfus artış oranı yüzde 1,32, Türkiye’deki nüfus artış oranı yüzde 1,35’de kaldı.”
Kaynak:
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Tarımda İzmir Mucizesi” başlıklı 27 Haziran 2017 tarihli haberi.
Dünya Gazetesi’nin 6 Temmuz 2017 tarihli ve “Tarımda İthalatın Alternatifi, İzmir Modeli” başlıklı haber, Ali Ekber Yıldırım.
Ege’deSonSöz isimli İnternet gazetesinin 27 Haziran 2017 tarihli ve “İzmir’in yerel kalkınma raporu: Tarımda büyük mucize!” başlıklı haberi.
DOĞRU 1
Bir mülki yönetim birimi olarak tanımlanan İzmir ilindeki tüm köyleri bir anda mahalleye dönüştürerek İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin görev alanına dahil eden 2012 tarih, 6360 sayılı kanun sonrasında İzmir içinde artık “kentsel” ya da “kırsal” alan şeklinde resmi bir ayrım kalmadı ve İzmir ilindeki tüm nüfus, bundan böyle “kentsel alan”da yaşayan “kentliler” olarak anılmaya başlandı.
Bir kısım köyler halen köy olma özelliklerini koruyor olsalar bile devlet ve onun resmi istatistikleri bu köyleri artık “mahalle” olarak görüyor ve İzmir’i de % 100 oranında kentleşmiş bir yerleşim alanı olarak kabul ediyor.
O nedenle, içine ilçe merkez nüfuslarının da dahil edildiği 19 ilçeyi, “bunlar İzmir’in kırsalıdır” diye bir köşeye ayırıp 19 ilçeye ait toplam nüfusu, aynı ilçelerin daha önceki yıllara ait nüfuslarıyla mukayese ederek “bu kırsal yerleşimlerin nüfusları azalacağına artmıştır” ya da bu ilçelerdeki nüfus artış oranını Türkiye kırsalındaki nüfus artış oranıyla mukayese ederek “ülke kırsalında nüfus azalırken İzmir’in kırsalında nüfus artıyor, bunun nedeni de bizim İzmir kırsalında yaptığımız çalışmalardır” demek açık bir şekilde istatistik biliminin gerekleriyle Türkiye’nin demografik gerçeklerini bilmemektir.
Bu yanlışları analiz ederken öncelikle “kırsal” olarak tanımlanan bu 19 ilçenin hangi ilçeler olduğuna ve 2007, 2010 ve 2016 yıllarındaki kent merkeziyle köylerindeki (şimdinin mahalleleri) nüfusun gelişimine bakmamız gerekir.
Aşağıdaki tablonun incelenmesinden de görüleceği gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi, Aliağa, Bayındır, Bergama, Beydağ, Çeşme, Dikili, Foça, Karaburun, Kemalpaşa, Kınık, Kiraz, Menderes, Menemen, Ödemiş, Seferihisar, Selçuk, Tire, Torbalı ve Urla ilçelerinin merkez ve köylerini (mahallelerini) “kırsal alan” kabul ederek buralarda yaşayan herkesi “köylü”, yapıp eyledikleri işleri de “tarım ve hayvancılık faaliyeti” olarak adlandırmıştır.
İş bilmezliğin ya da bilinçli bir çarpıtma gayretinin sonucu olarak Aliağa’da sanayide çalışan herkes, Urla’daki evlerinde oturan emekliler, Seferihisar’da ya da Çeşme’de turizmcilik yapanlar ya da inşaatlarda çalışan Kürtler, Kemalpaşa ya da Torbalı Organize Sanayi’de çalışan işçiler, Bergama kent merkezinde ticaret yapanların hepsi “köylü”, yaşadıkları ilçeler de “kırsal ilçe” ilan edilmiştir.
Bu ilçelerin kent merkeziyle köylerinde (mahallelerinde) yaşayanların nüfusu yazılan haberde de ifade edildiği gibi, İzmir’in 2007 yılı nüfusunun % 29,14’ünü, 2010 yılında % 29,14’ünü, 2016 yılında da % 30,95’ini oluşturup 2007’den 2016’ya gelen süreçte toplam nüfusları sanki % 1,81 oranında artmış gibi gözükse de; bu ilçelerin kent merkezinde yaşayanların oranı 2007’de % 52,19 iken 2010 yılında % 72,59’a, 2016 yılında da % 74,64’e yükselmiş; böylelikle köylerde (mahallelerde) yaşayan nüfusun oranı 2007’de % 47,81 iken sırasıyla 2010 yılında % 27,41’e, 2016 yılında da % 25,36’ya kadar inmiş; köylerin (mahallelerin) nüfusu 10 yıllık sürede % 22,45 oranında azalmıştır.
Oysa dünyadaki ya da Türkiye’deki kırın sorunlarıyla ilgilenen herkes bilir ki, kırsal alanlarda, özellikle de Ege ve Akdeniz bölgesi gibi sahillerdeki köy ve kasabalarda yaşayan herkes doğrudan doğruya tarım ya da hayvancılıkla ilgilenmez, sadece ve sadece tarım ve hayvancılıkla meşgul olmaz.
Öte yandan nüfusun, gelişen turizm ve inşaat faaliyetleriyle onunla doğrudan bağlantılı ticari faaliyetler nedeniyle Akdeniz ve Ege kıyısındaki kırsal alanlarda, ülkenin diğer bölgelerinin aksine arttığı resmi istatistiklerle kanıtlanmış ve konu ile ilgili bilim çevrelerinde bilinen bir toplumsal gerçekliktir. Bu anlamda Çeşme, Seferihisar, Urla ve Menderes gibi ilçelerle onların köylerindeki nüfus artışının tek nedeni sadece tarım ve hayvancılık faaliyetleri değil; belki de tarım ve hayvancılık faaliyetlerinden çok bu bölgelerdeki turizm odaklı gelişmeden kaynaklanan inşaat, ticaret ve hizmet sektörlerindeki faaliyetlerdir.
Ayrıca yukarıdaki tablonun ilçelerle ilgili satırlarına bakıldığında, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ilan ettiği % 1,81 oranındaki kırsal nüfus artışının asıl olarak ilçe merkezindeki nüfus artışları nedeniyle Aliağa, Çeşme, Dikili, Torbalı ve Urla gibi sanayi ve turizm kentlerinde daha fazla arttığı, Bayındır, Bergama, Kınık, Kiraz, Ödemiş ve Selçuk gibi tarımsal niteliklerin daha baskın olduğu ilçelerde ise nüfusun ya azaldığı ya da aynı kaldığı veya çok az oranda arttığı görülecektir.
O nedenle, hangi yerleşimin “kırsal”, hangisinin “kentsel” olduğunu belirleyen herkesçe kabul edilmiş temel kriterlerine başvurmadan; örneğin o ilçede Çiftçi Kayıt Sistemi’ndeki çiftçi sayısı, ekilen arazi miktarıyla ağaç sayısı, elde edilen bitkisel ve hayvansal üretim miktar ya da değeri gibi daha doğru ve sağlıklı göstergeleri dikkate almadan, bu konularla ilgili özel bir analiz ve çalışma yapmadan sırf yerleşimlerin nüfusu üzerinden bir ayrım yapılması ve bu sırada o ilçelerdeki kent merkezi nüfuslarının dikkate alınması, köylerin de artık bizim bildiğimiz “köyler” değil, “mahalleler” olduğunun bile unutulması kabul edilebilecek ufak bir hata değil; tümüyle bilinçli bir çarpıtma ve “yalan söyleme sanatı” olarak tanınan istatistik üzerinden yanıltıcı reklam yapmanın yeni bir örneğidir.
Bu durumu, Reklam Kurulu’na şikâyet etsek, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yanıltıcı reklam yaptı diye ceza verir mi acaba?
Yoksa bu yanıltıcı tutumu, yarın öbür gün gerektiğinde kullanmak üzere bir köşeye mi yazmak mı daha doğru olur acaba?
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana sürdürülmekte olan tarım hizmetlerinin bir model mi, örnek mi yoksa bir yöntem mi olduğu hususunu tartıştığımız dizi yazımızın bugünkü bölümünde Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) gibi küresel örgütlerin gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkelere bir kalkınma yöntemi olarak önerdiği “Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma” yaklaşımı ile bu yaklaşım çerçevesinde L. S. Smutko, Collades ve Duane ile Medhurst tarafından geliştirilen üç ayrı tarımsal kalkınma modelini inceleyerek bölgesel kalkınma odaklı tarımsal kalkınma modellerinin hangi özellik ve ilkelere sahip olması gerektiğini ortaya koymaya çalışmıştık.
Hatırlayacağınız gibi, bu özellikleri şu şekilde sıralamıştık:
Kuramsal bir temel ya da dayanak,
Modelin gerçekleşeceği bir süreç ve yapılanma önerisi,
Modelin çalışmasına yönelik bir işletim sistemi ve buna ilişkin politikalar demeti,
Modelin tasarlanıp uygulanmasını sağlayacak geçerli ve güvenilir bir veri tabanı,
Modelin etkili bir şekilde izlenip ölçülmesi ve değerlendirilmesi,
Modelin zaman içinde iyileştirilmesini sağlayacak mekanizmalar,
Modelin geri bildirimlerle doğrulanması.
Bir tarımsal kalkınma odaklı modelde dikkate alınması gereken ilkeleri ise şu şekilde belirlemiştik:
Yapılabilirlik / Uygulanabilirlik,
Sürdürülebilirlik,
Farklılık / Özgünlük,
Esneklik,
Etkinlik,
Duyarlılık / Dinamik tepki vermek,
Kullanışlılık / Geçerlilik,
Yerindelik,
İktisadi olmak.
Şimdi isterseniz gelin bu özellik ve ilkeleri, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014-2017 döneminde ortaya koyduğu tarım ve hayvancılık hizmetleri üzerinden tartışmaya başlayalım.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bir “model” olarak takdim ettiği tarım ve hayvancılık hizmetlerinin;
1. Kuramsal bir temeli ya da dayanağı var mıdır?
Evet, vardır. Kendine özgü, üzerinde düşünülüp tartışılmış ve şekillendirilmiş özgün bir kuramsal taban ya da çerçevesi olmamakla birlikte; gerçekleştirilen uygulamalar ve kullanılan söylem itibariyle küreselleşmeci neo-liberal ideolojinin öne sürdüğü “Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma” yaklaşımının önerdiği şeylerin büyük bir kısmını yerine getiren iyi bir örnek olduğu söylenebilir.
2. Modelin gerçekleşeceği bir süreç ve yapılanma önerisi var mıdır?
Ne yazık ki, yoktur. 2014-2017 döneminde yapılan her şey, üzerinde düşünülüp tartışılan bir plan ve programa dayanmadığı için, her şey yaşamın akışı içinde gelişip durmaktadır. Yapılanların bir sürece ve yapılanmaya oturtulması amacıyla 2015 yılında uzmanların katılımıyla gerçekleştirilen 12 ayrı çalıştayın sonucu, 2016 yılında başkan danışmanı İlhan Tekeli tarafından “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” adında bir raporla belgelenip birtakım politika ve strateji önerileri hazırlanmakla birlikte, bu rapor henüz tartışmaya açılmamış ve resmi bir belge niteliğine kavuşmamıştır.
3. Modelin çalışmasına yönelik bir işletim sistemi ve buna ilişkin politikalar demeti var mıdır?
Yapılan çalışmalara yön verecek politika ve stratejiler belirlenmediği, plan ve programlar hazırlanmadığı için sadece Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın kuruluşu ile yetinilmiş, bunun dışında veri seti oluşturma, tarım ve hayvancılık hizmetleri veren diğer kamu kurumlarıyla ilişkiler, çiftçi ve üreticilerle onların örgütleriyle ilişkiler, izleme, ölçme ve değerlendirme hizmetleri gibi konu ve alanlarda bir işletim sisteminin tasarlanması ve buna ilişkin politikaların belirlenmesi işlemleri yapılmamıştır.
4. Modelin tasarlanıp uygulanmasını sağlayacak geçerli ve güvenilir bir veri tabanı var mıdır?
Belediyenin elinde tarım ve hayvancılıkla ilgili çalışmaları destekleyecek Dünya, Türkiye, Ege Bölgesi ve İzmir için geçerli ve güvenilir bir veri tabanı ve kadrosu bulunmadığı gibi; yapılan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin tanıtımında bile yanlış, eksik ya da çarpıtılmış veri ya da bilgilerin kullanıldığı görülmektedir.
Örneğin, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ile İzmir Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü verilerine göre, 2007-2016 dönemindeki 10 yıllık sürede Türkiye’deki süt üretimi % 49,95, İzmir’deki süt üretimi de % 57,82 oranında arttığı halde İlhan Tekeli tarafından hazırlanan “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli raporda, “Son 10 yılda Türkiye’de süt üretimi yüzde 70 artarken, Tire ve çevresinde bu proje ile birlikte süt üretimi yüzde 410 artmıştır.” gibi abartılı, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sırf Tire’den değil, tüm İzmir’den sorumlu bir yerel yönetim olduğunu unutan ifadelere yer verilmiştir. ¹
5. Modelin etkili bir şekilde izlenip ölçülmesi ve değerlendirmesi yapılmakta mıdır?
2014 yılından bu yana yapılan hizmetler, bu konuda ayrı bir sistem oluşturulmadığı için izlenip ölçülmemekte ve değerlendirilmemektedir.
İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı yönetici ve çalışanlarından sözlü olarak aldığımız bilgilere göre, yapılan hizmetlerle ilgili sonuçlar dönemsel olarak Strateji Geliştirme Dairesi Başkanlığı’na iletilmekte; bunun ötesinde dağıtılan fidan ve hayvanlarla yapılan eğitimlerin sonuçları izlenip ölçülmemekte ve oluşturulması gereken geri bildirimler itibariyle değerlendirilmemektedir.
6. Modelin zaman içindeki iyileştirmesini sağlayacak mekanizmalar mevcut mudur?
2014 yılından bu yana gerçekleştirilmekte olan çalışmaların plansızlığı, başkan danışmanı İlhan Tekeli tarafından yazılan “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli raporda, “İzmir Büyükşehir Belediyesi tarım alanındaki programını büyük ölçüde pratik içinde geliştirilen uygulamalarla geliştirirken…” ya da “Tarımsal Hizmetler Dairesinin, geliştirdiği ve uyguladığı projelerle pratik içinde oluşturduğu programını…” ifadeleriyle ortaya konulmuşken², modelin en iyi hale getirilmesinden söz etmenin mümkün olmadığı sanırım ortadadır. Çünkü çalışmalar her yıl ya da dönem itibariyle hiçbir gerekçe gösterilmeksizin değişmekte, farklı bir içerik kazanmaktadır. Örneğin ilk yıllar “doğal tarım” esas alınmışken daha sonraki yıllar buna “iyi tarım” eklenmiş, bir sonraki yıl birden ortaya çıkan kestane hastalıkları nedeniyle yeni bir çalışma alanı açılmıştır. Bir anlamda, plansız, programsız bu çalışmalar yol üstünde karşımıza çıkan yeni sorunlar, yeni ilgi alanları ya da talepler nedeniyle her an değişebilmekte, bu nedenle de belli bir istikrar göstermemektedir.
İşte o nedenle, zaman içinde en iyi hale getirilemeyen, bütünden kopuk bir girişim olarak başka bölgelerde, başka coğrafyalarda uygulama bulacak bir “model” olma özelliğine sahip olamayacaktır.
7. Modelin geri bildirimlerle ölçümlenip doğrulanması mümkün müdür?
2014 yılından bu yana yapılan tüm tarım ve hayvancılık hizmetleri, İlhan Tekeli’nin anlatımıyla “pratik içinde oluştuğu“; bu nedenle de önceden düşünülmüş bir politika, strateji, amaç ve hedef bütününün parçası olmadığı için bunların bir model içinde doğrulanması –ne yazık ki- mümkün olmayacaktır. Bu nedenle de doğrulanmayan bir deneyim olarak başka iklim, coğrafya ya da bölgelerde uygulanması mümkün olmayacak, bir “model” olarak başkalarına önerilemeyecektir.
Gelelim bir “model”in tasarım ve uygulama ilkelerine…
“Yapılabilirlik” ya da “uygulanabilirlik” olarak adlandırdığımız ilke, “model” olarak önerilen şeyin her ülke, coğrafya ya da bölgede geçerli olup olmadığını sorgulamak anlamına gelir… Bu anlamda yapılan hâlihazırdaki hizmetlerin küreselleşmeci neo-liberal hegemonyanın egemen olduğu her ülkede, coğrafyada ya da bölgede uygulanabilir olduğunu kabul etmek gerekiyor… Çünkü bütün bunları siz isteseniz de, istemeseniz de, değişik yol ve yöntemlerle, özellikle he türlü baskıcı ve zorlayıcı yöntemi; hatta savaşı kullanarak bile yapıyorlar zaten…
Geliştirilip önerilen bir modelin “sürdürülebilir” olması ise onun uygulandığı her iklimde uzun sürelerle uygulanıp uygulanamayacağını noktasına odaklanıyor… Ele alıp tartıştığımız İzmir Büyükşehir Belediyesi tarım ve hayvancılık hizmetlerinin bu anlamdaki sürdürülebilirliğinin ise şüpheli olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü her şeyden önce seçim dönemi yaklaşıyor ve bu projeyi uygulayan belediye başkanı yerine yeni bir belediye başkanının seçilme olasılığı oldukça yüksek… Ayrıca uygulanan hizmetlerin, Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Dünya Gıda Örgütü (FAO) tarafından önerilen “Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma” modelinin bir parçası olarak ilanihaye devam etmesi de mümkün değil… Çünkü kapitalizm yeni yeni krizlerle sarsıldıkça kendine yeni yeni çözümler, modeller bulma konusunda oldukça mahir…
Tasarlanıp önerilen “model”in “farklılığı” ya da “özgünlüğü” ise onun o alandaki diğer modellerden farkını ortaya koyuyor. Bu anlamda hemen çıkıp şu soruyu sorabiliriz: “İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin model olarak tanıttığı tarım ve hayvancılık hizmetlerinin bir model olarak diğer tarımsal kalkınma modellerinden farkı, onu bir model yapan ayırt edici özelliği ya da özgünlüğü nedir?” Şayet bu soruya doğru bir şekilde yanıt verebiliyorsa, işte o noktada iddialarımızın doğru olmadığı şeklinde bu tartışma bitmiş demektir…
“Esneklik” ise, o modelin özgün, farklı olmasını sağlayan özelliklerin değişik iklim, coğrafya ya da bölgelerde göstereceği değişimin ne ölçüde gerçekleşeceğini, hangi sınırlar içinde kalabileceğini ya da hangi dereceden sonra o model olmaktan çıkıp başka bir şey olacağını gösteren temel bir ilkedir. Neyse ki, “İzmir modeli” olarak lanse edilen bu çalışmalar henüz başka bir coğrafya, iklim ve bölgede örnek alınıp uygulanmadığı için modelimizin şimdilik o şansa ulaştığı söylenemez. Ama yine de, bu tür çalışmaların Bursa, Adana, Antalya, Konya gibi diğer büyükşehir belediyeleri tarafından da kendi bölgelerinin özellikleri dikkate alınarak gerçekleştirildiğini, İzmir’in bu konuda tek örnek olmadığını söyleyebiliriz.
“Etkinlik”, uygulanan modelin uygulandığı alanda ne ölçüde etkili olduğunu, mevcut olanı ne ölçüde değiştirme gücüne sahip olduğunu gösteren bir ilkedir. Bu anlamda, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin hizmetleri çok yeni olduğu için bununla ilgili olumlu ya da olumsuz sonuçların ortaya çıkmasını beklemenin, her şeyin sabahtan akşama değişmediği tarım ve hayvancılık sektörü açısından erken olduğunu söylememiz gerekir. Belediyenin verdiği abartılı rakamları bu nedenle dikkate almamak gerekir. Çünkü her şeyden önce İzmir’deki tarım ve hayvancılık faaliyetlerinde tek aktörünün İzmir Büyükşehir Belediyesi olmadığını, İzmir Büyükşehir Belediyesi dışında birçok resmi, özel, sivil kurum, kuruluş ve kişinin de bu konu ve sonuçlarından görevli, yetkili ve sorumlu olduğunu bilmek gerekir.
Kooperatif ölçeğindeki başarıya işaret etmek ne ölçüde doğru?
Ayrıca bir modelin etkili olup olmadığını ölçerken, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı gibi başarıyı tek bir kooperatif ölçeğinde “ortaklar şu kadar, ciro bu kadar, çalışanlar ise şu miktarda arttı” şeklinde ya da sadece bir ilçe özelindeki artıştan söz ederek değil; modelin uygulandığı tüm bölge itibariyle ölçüp ifade etmek en doğrusu olacaktır.
“Duyarlılık” ya da “dinamik tepki vermek” ise, tasarlanan modelin mevcut ve olası gelişmeler karşısında tepki verme yeteneğini gösterir. Örneğin kuraklık, yangın, deprem ya da sel gibi kriz durumlarında veya mevzuatın beklenmedik şekilde değişmesi halinde uygulanan modelin nasıl bir tepki vereceği ya da bundan nasıl etkileneceği bu ilke ile ilgili özel durumlardır. İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından uygulanmakta olan tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin şu ana kadar bu tür durumla karşılaşıp karşılaşmadığı bilinmemekle birlikte “model” olarak takdim edilen çalışmaların nasıl bir duyarlılığa sahip olduğu da yazılıp çizilmemiş, en azından ifade edilmemiştir.
“Kullanışlılık” ya da “geçerlilik” ise, o “model”in uygulamasıyla istenilen sonuçlara ulaşılıp ulaşılmadığını ortaya koyan bir ilkedir. Örneğin, tartıştığımız konu yönetimi seçimlerle belirlenen bir belediyenin hizmetleri olduğuna göre, bu hizmetlerin sağ oyların geleneksel olarak ağırlıkta olduğu İzmir kırsalında, özel olarak da çoğu kez AKP oylarının CHP’den fazla ya da ağırlıklı olduğu Ödemiş, Tire, Bayındır ve Kiraz gibi ilçelerde uygulanıyor olması nedeniyle gelecek seçimlerde bunun bir oy tahviline dönüşüp dönüşmeyeceği kafalarımızı kurcalayan ayrı bir sorudur.
“Yerindelik”, tasarlanıp önerilen modelin uygulama alanı ile kurduğu ilgiyi, ilişkiyi doğrulayan temel bir ilkedir. Bu anlamda “model” ile mekân arasındaki olumlu ilişkiyi gösterir. Şayet bu ilişki yanlış kurulursa, “model”in tasarım ve uygulamasında mekânın özellikleri dikkate alınmazsa o “model”in başarıya ulaşması mümkün olmayacaktır.
Bu konuda son olarak “iktisadi olmak”tan söz edebiliriz. Bu, model için gözden çıkardıklarınızla hedefledikleriniz arasındaki farkın iktisat bilimi açısından anlatımını ifade eder. Şayet tasarlayıp uygulayacağınız model size iktisadi anlamda kazançtan çok zarar getirecekse onu ya uygulamaktan vazgeçmeniz ya da o zararları göze alarak yola devam etmeniz gerekebilir. Bunun belediyeci dilindeki anlamı ise, belediyeye bağlı şirket ya da iktisadi işletmelerde ne yapıyorsanız bu alanda da aynısını yapacağınız gerçeğine dayanır.
¹ Tekeli, İlhan; İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi, Haziran 2016, s. 95
² Tekeli, İlhan; İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi, Haziran 2016, s. 94
Dün bir, bugün iki derken; daha doğrusu yakın zamanda işletmeye alınan Karşıyaka Tramvayının yararları henüz ortaya çıkmamışken, üstüne üstlük Konak Tramvayı adı verilen inşaat çevreye, ağaçlara, insanlara zarar vererek ilerliyorken bir de karşımıza Çiğli Tramvayı denilen bir proje çıktı…
Hem de “Alaybey-Ataşehir İstasyonu arasında işletilen Karşıyaka Tramvay sisteminde artan yolcu ve yolculuk talepleri” gerekçesiyle…
Sanki çoğu Mavişehirli’nin, Atakentli’nin ya da Bostanlı’nın sahillere akın ettiği bu yaz mevsiminin ortasında Alaybey-Ataşehir arasında işletilen Karşıyaka Tramvay sisteminde tüm işletme masraflarını karşılayacak çok yolcu olmuş ve bu yolcu sayısında beklenenden çok artış olmuş gibi…. Tabii ki bu “artan yolcu“ların artan “yolculuk talepleri” varmış gibi…
Sanki İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne not veren uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının, belediyeyi hazırladıkları listelerde üste yerleştiren finans kuruluşlarının, belediye başkanını konferans vermek üzere yabancı ülke başkentlerine davet eden kredi lobilerinin, borç para bulan yabancı ajansların, yapılan işi masum ve şirin gösteren dernek görünümlü şirketlerin talebi, ısrarı ve baskısı olmamış gibi….
Hele ki, şu sıralarda sonuçlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planı henüz onaylanmamışken…
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Çiğli Tramvayı” adını verdiği, maliyeti Türk Lirası üzerinden 250.000.000.- TL olarak belirlenen yatırımla ilgili Proje Tanıtım Dosyası, geçtiğimiz günlerde İzmir Valiliği tarafından onaylanarak İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’nün İnternet sayfasında yayınlandı.
Yayınlanan 102 sayfalık Proje Tanıtım Dosyası “Çiğli Tramvay Hattı Karşıyaka, Ataşehir-Çiğli, Katip Çelebi Üniversitesi Güzergahı (11 Km) Proje Tanıtım Dosyası, İzmir İli, Karşıyaka-Çiğli İlçeleri” başlığını taşıyor.
Temmuz 2017 tarihli Proje Tanıtım Dosyası, Ankara’da faaliyette bulunan Envtek Proje Mühendislik Mimarlık Harita Sondaj Çevre Danışmanlık Makine Limited Şirketi tarafından hazırlanmış. 14 Temmuz 2017 tarihinde sunumu yapılan raporu hazırlayan ekip ise 1’si çevre mühendisi, 1’i maden mühendisi, 1’i peyzaj mimarı, 1’i de şehir plancısı olmak üzere 4 kişiden oluşuyor.
“Çiğli Tramvay Hattının Uygulamaya Esas Kesin Proje Hizmet Alım İşi”, Prota Mühendislik Proje ve Danışmanlık Hizmetleri Anonim Şirketi tarafından üstlenilmiş olup güzerhan proje çalışmaları halen devam etmekteymiş.
Mavişehir İZBAN Deposu bitimindeki Ataşehir İstasyonu’ndan başlayacak olan Çiğli Tramvay projesi iki etapta toplam 14 istasyonlu olacak şekilde planlanmış.
Güzergâhın birinci etabı, Ataşehir İstasyonu ile Çiğli İZBAN-Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi arasında, ikinci etabı ise Ata Sanayi sitesi, Katip Çelebi Üniversitesi ve Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nden geçerek tekrar Ataşehir İstasyonu’na varacak şekilde hazırlanmış.
Projenin, Ataşehir İstasyonu’ndan başlayan ve Çiğli İstasyonaltı Mahallesi’nde devam edip Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi’ne kadar olan uzanan 3.500 metre hat uzunluğundaki 5 duraklı ilk etabı, Caher Dudayev Bulvarı, Atatürk Caddesi, Semra Aksu Caddesi, Eski Havaalanı Caddesinden geçerek 8780/1 sokakta bulunan Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi’nde son bulacakmış.
Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi’nden sonra, Ata Sanayi Sitesi içerisinden geçerek Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nin kuzeyinde, 10038 sokak üzerinden Katip Çelebi Üniversitesi’ne ve bu hat üzerinden Atatürk Organize Sanayi Bölgesi içerisinde Mustafa Kemal Atatürk Bulvarı ve devamında 10002 sokak içerisinden geçerek 8019/11 sokak sonrasında Çiğli İstasyonaltı Mahallesi’ndeki kavşakta hat ile birleşen 7.500 metre uzunluğundaki ve 9 duraklı ikinci etap ise, İZBAN Deposu bitimindeki Ataşehir İstasyonu’na ulaşacakmış.
Proje, planlı olarak yapılaşmış, yerleşik alan içerisindeki mevcut cadde ve yolların orta refüjlerden geçecek şekilde çift hat olarak yapılacak olup sadece, Çiğli İstasyonaltı Mahallesi ile Karşıyaka Mavişehir Mahallesi arasından geçen İzmir Çevre Yolu’nda tramvay hattı (bisiklet ve yaya yolu birlikte) viyadükle geçilecektir.
İlk etap inşaatı 2017 yılında başlayıp tramvay 2019 yılında, diğer etabı ise 2019 yılında başlayıp 2021 yılında işletmeye alınacak.
Böylelikle kentin kuzey aksında yer alan proje ile yoğun ve uzun bir güzergâhta, şehirci trafik yükünün hafifletilmesi ve daha hızlı bir ulaşımın sağlanması, modern, hızlı, konforlu ve güvenli tramvay hatları ile seyahat edecek yoğun yolcu sayısı ile şehir içinde lastik tekerlekli araçlara olan talebin azaltılması, lastik tekerlekli araçların yarattığı trafik sıkışıklığı hava, gürültü ve görüntü kirliliği gibi olumsuz etkilerin büyük ölçüde azaltılması hedeflenmiş.
Hazırlanan Proje Tanıtım Dosyası’ndaki bilgilere göre;
11 km. hat uzunluğunda ve 14 istasyonlu Ataşehir-Çiğli güzergâhı, mevcut Karşıyaka Tramvay hattının uzantısı olarak kentin diğer sistemleriyle entegre edilmek üzere planlanmış.
Proje Tanıtım Dosyası’ndaki bilgilere göre, bu bölgenin proje alanı olarak seçilmesindeki en önemi nedenler; Karşıyaka ve Çiğli ilçelerinin yoğun konut nüfusu ile Katip Çelebi Üniversitesi, Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi, Kent Hastanesi, özel eğitim kurumları, Ata Sanayi Sitesi ile Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nin önemli bir günlük nüfusa ve yoğun bir yolcu kapasitesine sahip olmasıdır.
Çiğli Tramvay hattının yapılması durumunda, otobüs ve minibüslere göre seyahat süresinin azalacağı, toplu taşımadaki araç işletme maliyetlerinin düşeceği ve bu güzergahtaki minibüs ve otobüs trafiği azalacağı için yol bakım maliyetlerinde de tasarrufa neden olacağı ifade edilmektedir.
Çiğli Tramvay hattı projesinde hat ve istasyonlar, hemzemin hat olarak inşa edilecek, Çiğli İstasyonaltı ve Karşıyaka Mavişehir mahalleleri arasında kalan İzmir Çevre Yolu, 10 metre yükseklik, 6 metre genişlik ve 400 metre uzunluktaki viyadük köprü ile geçilecektir.
Çiğli Tramvay hattı, Karşıyaka tramvay hattı ile birleştirileceğinden herhangi bir şekilde araç alımı yapılmayacak, Karşıyaka tramvay hattı için alınan mevcut 17 araç bu hatta da çalıştırılacaktır.
Ancak bu Proje Tanıtım Dosyası hazırlanırken yapılması gereken asıl önemli olan şey; yani bu yatırımla ilgili etüt çalışmaları yapılmadığı ve bu çalışmalar halen devam ettiği için, bu hattan yapım tarihinden sonra kaç kişinin yararlanacağı şimdilik bilinmemektedir.
Gelecek yazımızda, verdiğimiz bu bilgiler çerçevesinde değerlendirmeler yaparak projenin olumlu ve olumsuz yanlarını ortaya koymaya çalışacağız.
Dün ve bugün, okuduğumuz gazetelerde, seyrettiğimiz televizyonlarda ve takip ettiğimiz sosyal medya ortamında İstanbul’da meydana gelen aşırı yağışlar sonucunda oluşan ilginç manzaraları, metro merdivenlerinde oluşan şelaleleri, içinde insanların yüzdüğü büyük su birikintilerini, o birikintiler içindeki araçları, azgın suların aktığı otoyolları, kapanan tünelleri, sel sularının metroyu işgalini ve insanların çektiği büyük sıkıntıları görme fırsatımız oldu.
Bir kent için, o kentte yaşayan insanlar için oldukça kötü, acıklı ve düşündürücü olan bu görünümlere sosyal medyada, fırsat bu fırsattır diye siyaset üzerinden, çarpık kentleşme ve yapılaşma üzerinden, plansız ve programsız çalışılmış olması üzerinden eleştiriler yaptık ve bu eleştirilerinizi zeki, yaratıcı esprilerle süslemeye çalıştık. Böylelikle neredeyse gizliden gizliye “15 Temmuz Destanı“nın rövanşını almaya çalıştık… Hatta, “İstanbul’da olunca afet, İzmir’de olunca rezalet” diyen ironi dolu mesaj yazanlarımız bile oldu…
Bütün bu eleştirileri yazmamız, yaratıcı esprileri yapmamız bizim doğal bir hakkımızdı.
Çünkü ortaya çıkan bu kötü manzara, o kent ve orada yaşayanlar için bir yıkım olmakla birlikte; o kentin nasıl yönetildiğini, kentin doğasına, insanına ve gelişimine hangi açıdan ve hangi amaçla bakıldığını, yapılan onca yeni yol, köprü ve tünel üzerinden geliştirilen büyük bir propagandanın nasıl kof bir şey olduğunu ortaya koyuyor ve bizim muhalefetimizi güçlendiriyordu.
Velhasıl, İstanbul daha önceki yönetimlerde olduğu gibi, AKP’nin belediye yönetiminde olduğu son 20 yılda da kötü yönetilmiş, mevcut kötülüklere daha büyük boyutlu yeni kötülükler ilave edilmiş, koskoca bir doğa harikası yerleşimden insan aklı ve eliyle koskocaman bir dere, koskocaman bir göl, koskocaman bir kaos yaratılmıştı.
Ancak bu doğal yıkımı siyaset üzerinden okumaya, rant ve beton odaklı kentleşmeyi AKP’nin kötü yönetimi üzerinden değerlendirip eleştirmeye kalktığımızda bunun sadece AKP ile değil; aynı zamanda diğer partilerin yönetiminde olduğu belediyeler için de genelleştirmenin doğru olacağını düşünüyorum.
Çünkü aldığımız haberlere göre, aşırı yağıştan kaynaklanan doğal yıkımın kötü sonuçları sadece AKP’li belediyelerin olduğu ilçelerde değil; CHP’nin uzun yıllardır yönetiminde olduğu Silivri, Kadıköy gibi yerlerde de ortaya çıkmış, tüm bir kent bu yağışla felç olmuş, yaşanabilir bir kent olmaktan çıkmıştır.
O nedenle bu sorun karşısında hemen belediyelerin hangi parti kadroları tarafından yönetildiğine değil; partilerin gün geçtikçe birbirine benzemeye başlayan çarpık, yanlış kentleşme politika ve stratejileri açısından bakmak gerektiğini düşünüyorum.
Örneğin, aynı ölçüdeki yağış dün İstanbul’a değil de, İzmir’e yağmış olsaydı acaba ne olurdu? diye sorsaydık eğer…
Bu soruya şayet, “İstanbul’dakinden farklı bir sonuç olurdu, insanlar bu doğal yıkımdan hiç etkilenmezlerdi, aynı manzaralar ortaya çıkmazdı” diyorsanız ben de size 3-4 Kasım 1995 tarihinde toplam 61 insanın öldüğü büyük sel yıkımını bir köşeye koyarak, 25 Kasım 2013 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin aşırı yağışlar nedeniyle taşan Yeşildere kenarındaki merkez itfaiye ve AKS 110 binasının sel suları altında kaldığını, Üçyol-Üçkuyular arasındaki metro hattının son duraklarında zaman zaman zeminden çıkan yer altı suyunu ve bu kentin kıyısında köşesinde bizi bekleyen benzeri sorunları hatırlatmak isterim.
İşte o nedenle, aynı yıkımın yarın öbür gün İzmir’i de tehdit edebileceğini, aynı manzaralarla İzmir’de de karşılaşabileceğimizi düşünerek buna neden olan çarpık ve plansız kentleşme, betona, talana ve ranta dayalı yapılaşmaya dur dememiz, yetersiz altyapıya sahip bölgelerde yüksek yapılara izin vermememiz, özellikle gevşek zeminlerde kurulu olan Mavişehir, Atakent, Bostanlı, Bayraklı ve Halkapınar yerleşimlerinde de aynı yıkımı yaşayabileceğimizi akıldan çıkarmamamız gerekiyor.
En azından tanık olup gördüğümüz kötü şeylerden ders çıkararak gerek önlemleri almamız dileğiyle…
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana sürdürülmekte olan tarım hizmetlerinin, başka belediye, bölge ya da ülkelere önerilebilecek bir “model” olup olmadığı hususunu tartıştığımız bu yazı dizisinin bugünkü bölümünde, küreselleşmeci neoliberal kapitalizmin ortaya attığı Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma kavramı ile bu kavram çerçevesinde geliştirilen üç önemli tarımsal kalkınma modelinden söz ederek her yer, zaman ve koşulda uygulanabilecek bu tür bölgesel sürdürülebilir kalkınma modellerinde aranması gereken özellik ve ilkeleri tartışmaya çalışacağız.
Böylesi bir yolu izlememizin nedeni de, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından bir “model” olarak tanımlanmaya çalışılan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin, bizce asıl olarak Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Birleşmiş Milletler (BM) gibi uluslararası kuruluşlar tarafından geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerde uygulanmakta olan ulusal kalkınma modelleri yerine ulus-altı coğrafyaları; yani “bölge” adı verilen alanları esas alarak geliştirilen Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma anlayışı içinde gerçekleştiriliyor olmasından kaynaklanmaktadır. O nedenle yapılıp ortaya konulanları, önce kendi mantığı içinde tartışmak ve o mantığa ne ölçüde uyduğunu ya da uymadığını ortaya koymak gerekir diye düşünüyorum.
O nedenle bundan böyle anlatmaya çalışacağım bütün kavram, olgu, olay ve durumları hep bu Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma kavramını ortaya atanların düşünce ve dil çerçevesinde anlatıp aktarmaya çalışacağım.
Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma
Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma kavramı, bölgesel düzeyde uygulanabilme özelliğine sahip ekolojik bir sürdürülebilir kalkınma anlayışını tanımlamaktadır.
Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilirlik konusunu ele alan ve 1992 tarihli Rio Konferansı’na giden yolu açan 1987 tarihli Çevre ve Kalkınma (Brundtland) Raporu, sürdürülebilir kalkınmayı, “gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneğini tehlikeye atmadan bugünkü neslin ihtiyaçlarını karşılayan bir kalkınma anlayışı” olarak tanımlar. Bu kavram, bir başka anlatımla “doğal sermaye stokunda bir azalma olmadan gelecek nesillerin bu günkü nesiller gibi aynı refah düzeyine sahip olması” anlamına da gelir.
Söz konusu rapor, sürdürülebilir kalkınmayı, aynı zamanda bir değişim süreci olarak nitelendirir. Buna göre sürdürülebilir kalkınma; ekonomik, sosyal ve çevresel sistemlerin esnekliği korunarak, sürdürülebilir bir zaman diliminde birey ve toplumun kendi arzuları doğrultusunda kendi potansiyellerini ortaya koymalarını sağlayacak bir dizi fırsatın yaratılması sürecidir. Bu durum, doğal kaynakların aşırı tüketiminden kaynaklanan çevresel bozulmalar dikkate alındığında daha iyi anlaşılmaktadır.
Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınmanın nasıl sağlanacağı konusuyla ilgili ilk reçeteler 1990’lı yılların ortasında ortaya çıkmaya başlamış, Smutko, Collades ve Duane ve Medhurst gibi kalkınma iktisatçıları bu düşüncenin kaynağındaki bölgesel dinamikler üzerine yoğunlaşarak ve aşağıdaki sorulara yanıtlar arayarak farklı tarımsal kalkınma modelleri oluşturmaya başlamışlardır.
Doğanın farklı kategorilere ayrılmasının nedeni nedir?
Doğal sermaye; bölgenin yaşam kalitesi, hayat standartları ve refahını kısaca kalkınma düzeyini nasıl etkiler?
Hangi alternatif bölgesel kalkınma yolları sürdürülebilir özelliktedir?
Sürdürülebilir kalkınma bölgesel ölçekte nasıl gerçekleştirilebilir?
Bu konuda, ilk tarımsal kalkınma modelini oluşturan L. Steven Smutko’ya göre bölgesel sürdürülebilir kalkınma bölgenin çevresel, ekonomik, sosyal ve kültürel özelliklerinin göz önünde bulundurulmasını ve bunların ölçülebilmesini gerekli kılar. Çünkü sürdürülebilir bir kalkınma modelinin ekonomik büyümeye yön verecek şekilde uygulanması bölgesel kaynak ve unsurların bunu yeterli düzeyde desteklemesi durumunda etkili olacak; aksi takdirde hiçbir etkisi olmayacaktır.
Smutko‘ya göre ayrıca tüm coğrafi alanlara ilişkin tek bir sürdürülebilir kalkınma ölçütü kullanmak mümkün olmadığı gibi, pek çok alternatif ekonomik, sosyal, kültürel ve ekolojik göstergeye ihtiyaç vardır. Bu göstergeler; yerel tercihler, ilgi duyulan ekonomik etkinlikler, yerel kaynakların sınırlı olması ve kaynak uyumu gibi faktörlere bağlı olarak belirlenebilir.
L. Steven Smutko bu nedenle kendi çalışmalarında sadece ekolojik ve ekonomik göstergeleri dikkate almış, alternatif kalkınma senaryolarının ekonomik ve ekolojik özelliklerini belirleyebilmek için bir girdi-çıktı yapısı geliştirmiştir. Ekolojik çeşitlilik, ekonomik verimlilik ve ekonomik istikrar konularında kalkınma alternatiflerinin etkilerini tahmin edebilmek için farklı analitik teknikler kullanmış, böylece ekonomik ve ekolojik sürdürülebilirlik indeksleri oluşturması mümkün olmuştur. Bu şekilde oluşturduğu metodoloji, Virginia eyaletinin Northampton bölgesinde alternatif kalkınma yolları denenerek test edilmiş ve bu testler sonucunda iki ekonomik kalkınma senaryosu üzerinde durulmuştur:
1) Bölgeye para girdisi sağlayan ve önemli ölçüde ziyaretçiyi cezbetme özelliğine sahip doğa odaklı turizm faaliyetlerinin geliştirilmesi ve
2) İstihdam artışı sağlayabilen sebze işleyen endüstrilerin canlandırılması.
Sonuç olarak, her bir sürdürülebilirlik göstergesine için hem turizm hem de sebze işleyen endüstrilerle ilgili bir sürdürülebilirlik indeksi oluşturulmuştur. Bu indeks değerleri karşılaştırıldığında doğa odaklı turizm senaryosunun diğerine oranla daha yüksek bir başarı yakaladığı görülmüş, bu nedenle bu alternatifin daha sürdürülebilir bir kalkınma alternatifi olduğu kabul edilmiştir..
Bölgesel sürdürülebilir kalkınma konusunda dünyaca en fazla bilinen ikinci tarımsal kalkınma modelinin sahipleri Collades ve Duane (1999) ise, bölgesel düzeyde doğal sermayenin farklı türleri ile insan refahı üzerindeki uzun dönemli etkileri arasında teorik bir ilişki kurarak bu alandaki boşluğu doldurmuşlardır.
Nicelikten çok niteliği önemseyen bu kalkınma modeli, sürdürülebilir bölgesel kalkınmayı destekleyen kurumların oluşumuna esas almaktadır. Bölgesel yaşam kalitesi ile doğal sermayenin spesifik türleri arasında ilişki kuran model; bölgesel politika, kalkınma ve değerlendirmeler için temel bir yapı niteliğindedir. Model genel olarak çevre iktisadı üzerine kurulmuş olup, alternatif bölgesel kalkınma yollarının sürdürülebilirliğini ortaya koymaktadır. Modelde doğal sermaye, hizmet sunma yeteneğine bağlı olarak üç kısma ayrılmıştır:
Doğal sermaye, bir bölgenin yaşam kalitesini birbirini tamamlayan iki şekilde destekler:
Birincisi, ithal edilemeyen yani bölge dışından getirilemeyen çevresel hizmetler sunarak.
İkincisi, insan kontrolündeki üretim sistemleriyle doğal kaynak sağlayarak.
Yaşam kalitesi üzerinde etkili olan bu iki yönün farklı bileşimleri, bölgenin kalkınma yolunu da belirleyecektir. Eğer bölge kendini yeniden yapılandırmak ve çevresel hizmetlerin üretilmesi için oldukça gerekli olan kritik doğal sermayeyi kullanırsa, uzun dönemde yaşam kalitesini olumsuz etkileyecek bir kalkınma yoluna girmiş olacaktır. Onun yerine, ekosistemin çevresel hizmetler üretmesini sağlayacak şekilde kendi doğal sermayesini kullanırsa, uzun dönemde yaşam kalitesini geliştirecek bir kalkınma yolunu tercih etmiş olur.
Collados ve Duane yaklaşımı, sürdürülebilir kalkınmaya farklı bir perspektif getiren, doğal sermaye ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi bölgesel ölçekte inceleyen güçlü bir sürdürülebilir kalkınma modelidir.
Hakkında bilgi vereceğimiz üçüncü model olan Medhurst (2003) modeli ise sosyal refaha yönelik hizmetlerin temelindeki unsurlar üzerinde yoğunlaşarak insan refahını arttıran hizmet ve faydaların kişi başına sermaye stokunda bir azalma olmadan sağlanmasını hedeflemektedir.
Medhurst tarafından geliştirilen ve kısaca Dört Sermaye Modeli adı verilen bu model, sosyal refahın arttırılması gereğini ortaya koymakta ve sosyal refahın, sosyal sermaye, beşeri sermaye gibi farklı sermaye stoklarının kullanılmasından doğan fayda ve hizmetler akımı ile sağlanacağını ifade etmektedir. Modelin güçlü yönlerini aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür:
Model, sürdürülebilir kalkınmanın üç temel dinamiğinin-ekonomik, sosyal ve çevresel- analizlerde kullanılabileceğini göstermektedir.
Model, sadece varlık ya da kaynak stoku değil, hizmetler akımı üzerinde de yoğunlaşmaktadır.
Model, üç sürdürülebilir kalkınma dinamiğinin, program ve proje belirleme, uygulama ve izlemede dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır.
Böylece bölgesel ölçekte sürdürülebilir kalkınma modellerine örnek oluşturması açısından üç farklı model üzerinde durulmuştur.
Bölgesel sürdürülebilir kalkınma alanında tarımsal kalkınma için geliştirilmiş üç modelin incelenmesinden de anlaşıldığı üzere yapısal modelleme ölçeğinde geliştirilecek bölgesel kalkınma odaklı tarımsal modellerin aşağıdaki özelliklere sahip olması gerekmektedir:
Kuramsal bir temel ya da dayanak,
Modelin gerçekleşeceği bir süreç ve yapılanma önerisi,
Modelin çalışmasına yönelik bir işletim sistemi ve buna ilişkin politikalar demeti,
Modelin tasarlanıp uygulanmasını geçerli ve güvenilir bir veri tabanı,
Modelin etkili bir şekilde izlenip ölçülmesi ve değerlendirilmesi,
Modelin zaman içinde iyileştirilmesini sağlayacak mekanizmalar,
Modelin geri bildirimlerle doğrulanması .
İzmir için gerekli bir tarım odaklı bölgesel sürdürülebilir kalkınma modelinde dikkate alınması gereken ilkeleri ise şu şekilde sıralayabiliriz:
Yapılabilirlik / Uygulanabilirlik,
Sürdürülebilirlik,
Farklılık / Özgünlük,
Esneklik,
Etkinlik,
Duyarlılık / Dinamik tepki vermek,
Kullanışlılık / Geçerlilik,
Yerindelik,
İktisadi olmak.
Yazımızın bir sonraki bölümünde, “model” olarak adlandırılan İzmir Büyükşehir Belediyesi tarım hizmetlerinin bu özelliklerle ilkeleri barındırıp barındırmadığını ortaya koyup her bir hususu bir soruya dönüştürüp gördüğümüz, okuduğumuz ve bildiğimiz kadarıyla her birine cevap vermeye çalışacağız.
Yapım sürecinde defalarca plansız programsız olduğunu, yeterince düşünülüp danışılmadan yapıldığını söylediğimiz Karşıyaka Tramvayı uzun bir “ön işletme” dönemi sonrasında açıldı.
“Ön işletme” adı verilen ve yolcuların ücretsiz bindiği dönemde işletme maliyeti ve kar/zarar gibi unsurlar dikkate alınmadığı için, işletmeci açısından gündeme gelmeyen müşteri bulma gibi çok sıkıcı bir sorun, gündemin tam ortasına gelip oturdu.
Çünkü yapılan tramvay hattını ayakta tutacak yeteri kadar yolcu yoktu (!) Bunu sağlamak için de yolcuların 2 ya da 3 aktarma yapmasını gerektirecek şekilde, otobüs hatlarının kaldırılması gerekiyordu. Ayrıca uzun yıllardır halka hizmet eden taksi dolmuşların devreden çıkarılması uygun görülmüştü.
Bütün bunlar tramvay projelerinin hazırlandığı süreçte, diğer ulaşım sistemlerinin olumlu ve olumsuz etkileri dikkate alınarak hesaplanmamıştı. Aynı hatta çalışan belediye otobüsleriyle taksi dolmuşların yeterli olup olmadığı, olmadığı takdirde özellikle otobüs seferlerini arttırmak suretiyle yeterli düzeye çıkarılıp çıkarılmayacağı da hiç dikkate alınmamıştı.
Çünkü tramvay teknolojisini satan şirketlerin, yabancı ajansların, belediyeye not veren kredi derecelendirme kuruluşlarının ve yabancı ülke başkentlerinde konferanslar ayarlayan şirket mi yoksa sivil toplum kuruluşu mu olduğunu belli olmayan odakların etkisinde kalınmıştı. Onlara göre tramvay demek nostalji demekti, temiz enerji demekti, en az karbon salınımı yapan ulaşım türüydü, filandı falandı.
O nedenle kent, yabancı kredi kuruluşlarından, bankalardan alınan faizli borçlarla acilen tramvay hatlarıyla döşenmeli, İzmir bir an önce köy ya da kasaba olmaktan çıkıp kentleşmeli, ikinci bir İstanbul olmalıydı.
Bu konuda öylesine ileri gidildi ki; sırf bu işi Türkiye’de ilk yapan belediye olmak adına son derece masraflı olan monoray projeleri bile hazırlandı. Neysek ki akl-ı selim devreye girerek bu monoray işinin pahalı ve gereksiz olduğunu ortaya koyarak bu işten vazgeçilmesini sağladı.
Oysa biz bir süre önce bu kentte, tartıştığımız tramvay projesine de örnek olabilecek şekilde, iç körfezde kullanılmak üzere alınacak gemilerle ilgili bir tartışmayı yaşamıştık.
Anımsarsanız, polikarbon olması şart koşulan teknelerin yapım işi neredeyse bu konuda tek üretici olma niteliğine sahip Hollandalı bir firmaya verilmiş iken, bunun doğru olmadığını, polikarbon yerine alüminyumdan yapılacak gemilerin Türkiye’de daha ucuza mal edilebileceğini söyleyen TMMOB Gemi Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı ve bu konularda uzman bir bilim insanı olan sevgili dostum Emrah Erginer, sırf polikarbon tekne yapımına karşı çıktığı için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından alüminyum lobisinin adamı olarak ilan edilmiş ve TMMOB İl Koordinasyon Kurulu’nun ağır dilli ortak bildirisi ile layık olduğu cevabı almıştı. Ardından da sonuç itibariyle oldukça yararlı olan bu tartışma sonucunda gemilerin ülkemizde yapılması yoluna gidilerek hem İzmir’in hem de Türkiye’nin daha kazançlı çıkması sağlanmıştı.
Rahmetli demiryolcu bir babanın oğlu olarak tren vagonlarının bir zamanlar TCDD’nın Adapazarı Arifiye fabrikalarında yapılabildiğini hatırlıyorum. Ayrıca ülkemizdeki sanayinin, tramvay ulaşımında kullanılan birçok imalat ve aksamı yapabildiğini bilen bir araştırmacı olarak, bu tramvay vagonlarına her bindiğimde bunun tümünü ya da bir kısmını, bizim ülkemizde, bizim sanayicimizin olanaklarıyla yapmak mümkün değil miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Hele ki kendi gemilerimizi, hatta uçak gemimizi bile kendi imkanlarımızla yapabileceğimizin söylendiği günümüz koşullarında…
Velhasıl Karşıyaka tramvayı herhangi bir gerçek ihtiyacı karşılamayı düşünmeksizin plansız ve programsız bir şekilde, bu teknoloji ve imalatı yapan yabancı sanayi kuruluşlarıyla onları destekleyen yurt dışı kredi kuruluşlarının desteği ile yapılmış, böylelikle İzmir halkı ağır bir dış borcun altına sokulmuş; bu nedenle de halka sorulmadan yapılan bu hatta yolcu bulmak amacıyla mevcut otobüs hatlarıyla taksi dolmuş hattı kaldırılmıştır.
Artık bundan böyle Karşıyaka İskele’den Çiğli’ye, Güzeltepe’ye ya da başka bir yere gitmek isteyen yolcunun önce Bostanlı İskele’ye kadar tramvay’a binmesi, ardından da ikinci bir araca binerek evine ya da işine ulaşması sağlanarak İzmirli’nin rahat, kolay ve konforlu yolculuk yapması engellenmiş, taksi dolmuş hattından ekmek yiyen onca sürücü ve ailesinin ortada bırakılması sağlanmıştır.
Sonuç olarak, belediyenin plansız programsız bir şekilde halka sormadan yaptığı bu işten her zaman olduğu gibi yine halk zararlı çıkmış, böylelikle bu teknolojiyi satan yabancı kuruluşlarla bunun finansmanını sağlayanlara yeni kazanç kapıları yaratılmıştır.
Uzun bir aradan sonra, yine İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana İzmir’in bazı ilçelerinde uygulamakta olduğu tarımsal hizmetlerin gerçekten bir sürdürülebilir kalkınma modeli mi, yoksa kavramsal açıdan henüz model olma aşamasına gelmemiş, model olma olgunluğuna ulaşmamış bir “örnek” ya da bir “yöntem” mi olduğunu tartışmak isterim.
Çünkü, yine uzun bir süredir bu konuyla ilgili olanların konuyu kavramsal düşünmemeleri ve analitik bir şekilde ele alıp değerlendirmemeleri nedeniyle “model“, “örnek“, “yöntem” gibi sözcükleri birbirine karıştırarak, bu sözcüklerin gerçek etimolojik kaynaklarını bilmedikleri ve çoğu kez birini diğerinin yerine kullanarak bir kavram kargaşası yaşadıklarını görüyorum. İşte o nedenle, -çok iyi bilmekle birlikte- elimdeki tüm sözlüklere ve bilimsel kaynaklara bakarak bu birbiri yerine kullanılan sözcüklerin etimolojik kaynaklarıyla gelişimlerini dikkate alarak bilim ve konuşma dili itibariyle ne anlama geldiklerini araştırmaya çalıştım.
“Model” sözcüğü, Türk Dil Kurumu’nun 1981 tarihli Türkçe Sözlük bilgilerine göre “biçim” ya da “örnek” anlamına, Erkan Kiraz’ın Etimolojik Türkçe Sözlük, Kelime ve Köken isimli kitabına göre de Latince’de “Modus“, Fransızca’da “Model“, Türkçe’de de “tasarlanan ya da mevcut bir nesnenin küçük biçimi, mostra, örnek, manken” anlamına geliyor.
Hepimizin çocukluğundan hatırlayacağı gibi, “model” sözlüğünün benim yaşamıma girişi, annemin bana ve diğer aile üyelerine elbise dikmek için satın aldığı ya da arkadaşlarından edindiği Burda ya da Güler Erkan elbise kalıpları gibi moda dergilerinin ekinden çıkan ve katları açıldığında büyük bir kağıt üzerindeki elbise kesimlerini, diğer bir deyimle kalıplarını gösteren çizimleri görmemle olmuştur. Ardından da mahalle arkadaşlarıyla birlikte gidip Türk Hava Kurumu’ndan aldığımız planör yapım setlerinin içinden çıkan modellerle tanıştım ve yaptığım tüm planörlerde, özellikle A-2 modellerinde hep o çizimlere uymaya çalıştım.
O nedenle, “model” sözcüğü bana her yer, zaman ve koşulda aynı sonuca ulaşmak için önceden hesaplanıp belirlenmiş bir standardı hatırlatır. O öyle bir standarttır ki, onu dikkate alıp örnek aldığımızda her yer, koşul ve zamanda aynı sonuca ulaşırız.
Daha sonraları ise üniversite öğretimim sırasında toplumsal gerçekliğin anlaşılıp açıklanabilmesi için hazırlanan basitleştirilmiş analitik çerçevelere kısaca model denildiğini öğrendim. Karmaşık gerçekler ve bu gerçeklikler içinde yer alan ilişkiler modeller yardımıyla daha basit ve anlaşılabilir hale getirildiğini gördüm. Bu yönüyle gerçek hayattaki bir nesne, durum, düzenek ya da sistemin küçük ölçekli basit bir benzeri olan modellerin haritalara benzediğini düşünmeye başladım.
Çünkü haritalar yardımıyla bir coğrafyayı, geliştirilmiş modeller aracılığıyla da nesne, sistem ya da durumları kolaylıkla anlayıp tanıyabiliyorduk. Ancak nasıl haritalar coğrafyanın bütünüyle bir yansıması olmadığı gibi; modeller de kaçınılmaz olarak gerçekliğin birer çarpıtılıp bozulan hali olmaktan kurtulamıyorlardı. Karmaşık olan bir şeyi daha basit hale getirebilmenin kaçınılmaz bir sonucu olan bu bozulma veya kırılmanın, her şeye rağmen dünyayı anlamamıza yardımcı olduğunu görüp her işte, özellikle araştırma ve proje tasarımlarında modelleme yapmanın gerekli olduğunu savunmaya başladım.
Bu anlamda verdiğim tüm eğitimlerde ya da yönettiğim tüm projelerde hazırlanan modellerin, gerçekliğe ilişkin varsayımları olan kuramlardan hareketle ya da doğru verilere başvurularak iki şekilde geliştirilebildiğini, doğru verilerden hareketle oluşturulan modellerin de bir kuramsal çerçeveye oturtulmak zorunda olduğunu anlatmaya çalıştım. O nedenle de modeli haritaya, kuramı da haritayı onlar sayesinde çizdiğimiz doğru coğrafya bilgilerimize benzeterek, benden model istenmeyen işlerde bile kendi kafamın içinde bir model oluşturmaya çalıştım.
O nedenle, “model” adı verilen her şeyin, sırf ortaya çıktığı topraklarda değil, başka coğrafyalarda da uygulanıp başarılı olacak kadar iyi analiz edilmiş, doğru tasarlanmış ve doğru verilerle desteklenen bir yol haritası olduğunu iyi bilirim.
İşte o nedenle “model” olma sevdasındaki her şeyin iyi düşünülmüş, kuram tarafından desteklenen, o tarihe kadar ortaya atılmış diğer “model“lerden farklı, kendine özgü, her yer, zaman ve koşulda uygulanabilme ve sürdürülebilme özelliğine sahip, etkili bir düşünce bütünü olduğunu bilip bu özelliklere sahip olmayan girişimlere, “model” olma özelliklerine sahip olmadıkları için karşı çıkıp gerçek “model“in ne olduğunu anlatmaya çalışırım.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana yürüttüğü tarım hizmetlerinin özgün, farklı ve sürdürülebilir bir bölgesel kalkınma modeli olup olmadığı ile ilgili tartışmada yanlışlıkla kullanıldığını düşündüğüm “model” sözcüğünün yerine kullanılmasını önerdiğimiz diğer bir sözcük ise “yöntem” sözcüğüdür.
“Yöntem” sözcüğü, Türk Dil Kurumu’nun 1981 tarihinde yayınladığı Türkçe Sözlük bilgilerine göre “bir amaca ulaşmak için tutulan düzenli yol, sistem, usul, bir gerçeğe erişmek için tutulan mantıklı düşünme yolu, metot“, Erkan Kiraz’ın Etimolojik Türkçe Sözlük, Kelime ve Köken isimli kitabına göre de “metot, usul, tarz, yol, yordam” anlamına geliyor.
Bu tartışmada kullandığımız sonuncu sözcük ise, Türk Dil Kurumu’nun 1981 tarihinde yayınladığı Türkçe Sözlük bilgilerine göre “bir bütünün niteliğini anlatmak için ondan ayırıp verdikleri küçük parça; biçim, şekil, bir şeyin benzeri, tıpkısı; anlatılmak istenen bir düşünceyi açıklamak için ileri sürülen ve onu bir olay durumunda ortaya koyan söz, misal; en iyi tipte olan” anlamına gelen “örnek” sözcüğü.
Seri yazımızın bundan sonraki bölümlerinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından sonra, özellikle de 2015 ve 2016 yıllarında yoğun olarak gerçekleştirdiği sürdürülebilir kalkınma odaklı hizmetlerinin, anlamlarını, açıkladığımız bu sözcüklerden hangisine uygun olduğunu; bir “model” mi yoksa başka belediyelere “örnek” olacak bir “yöntem” mi olduğunu tartışıp; analitik düşüncenin önemiyle şimdiye kadar yapılıp uygulananlara doğru bir ad vermenin ne anlama geldiğini göstermeye çalışacağız.
İzmir kent merkezinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (İZSU) tarafından işletilen içme suyu sistemindeki kayıp ve kaçak su miktarlarını ele aldığımız bu yazı serisinde, geçerli ve güvenilir olması nedeniyle İZSU tarafından hazırlanan resmi istatistik verilerini dikkate almak istiyoruz.
Ancak İZSU tarafından değişik tarihlerde değişik gerekçelerle hazırlanan bu verilerin -ne yazık ki- birbirinden farklı olduğunu görüyoruz. Örneğin İzmir kent merkezindeki 11 ilçedeki içme suyu abonelerine verilmek üzere yeraltı ve yer üstü kaynaklardan temin edilen su miktarlarının, 2009-2016 dönemi faaliyet raporlarında farklı, İZSU’ya ait resmi internet sayfasındaki “Su Üretiminin Aylara ve Kaynaklara Göre Dağılımı” tablolarında farklı olduğunu görüyoruz.
Yapacağımız tüm çözümleme ve değerlendirmelerde hangi veriyi dikkate alacağımızı bilemediğimiz bu vahim farklılıkları somut bir şekilde ortaya koymak amacıyla hazırladığımız aşağıdaki tablo bu farklılıkları açık bir şekilde göstermektedir.
Konusunda bilgili ve deneyimli onca personelin çalıştığı böylesine büyük bir resmi kuruluşun farklı tarihlerde hazırladığı resmi belgelerde birbirinden farklı bilgiler vermesi, akla ister istemez içme suyu tarifelerinin hazırlanması ya da kurumun kar /zarar rakamlarının hesaplanması konularında da benzeri yanlışlıkların yapıldığı ya da yapılabileceği ihtimalini getirmektedir.
Ama biz yine de, internet sayfasındaki bilgilerin daha güncel olması ihtimalini dikkate alarak bu rakamlara itibar edeceğiz.
O nedenle, bundan sonraki tüm değerlendirmelerde, o değerlendirmeye esas olan verilerin, hangi kaynaktan alındığını belirtmeyi alışkanlık haline getirmemiz gerekiyor…
***
İZSU’ya ait internet sayfasındaki 2009-2017 dönemi verilerini dikkate aldığımızda yer üstü ve altı kaynaklardan temin edilen içme suyu miktarının 2009-2016 döneminde % 64,26 oranındaki artışla 138.663.040 m³’ten 227.777.294 m³’e, faaliyet raporlarına göre abone sayısının da % 51,92 oranındaki artışla 1.113.479 aboneden 1.691.609 aboneye ulaştığını söyleyebiliriz.
Yer üstü ve altı kaynaklardan temin edilen içme suyunun 2009-2016 dönemindeki artışı ile İzmir kent merkezindeki 11 ilçenin nüfus artışını karşılaştırdığımızda ise bu dönemde nüfus artış endeksinin 106,42 düzeyine ulaşırken içme suyu artış endeksinin 164,26’ya; yani üretilen su miktarının nüfus artış miktarından fazla olduğu, böylelikle kişi başına üretilen su miktarının 50,60 m³’ten 78,10 m³’e yükseldiğini söyleyebiliriz.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’ne ait web sayfasındaki bilgilere baktığımızda, 2009-2017 döneminde İzmir’in merkezindeki 11 ilçenin içme suyu ihtiyacı temel olarak 13 ayrı su kaynağından karşılandığını öğreniyoruz.
7’si yeraltı kaynağı (derin kuyular), 6’sı da yüzeysel su kaynağı (barajlar) olan bu kaynakların isimleriyle dokuz yıllık dönem içinde çıkarılan toplam su miktarı içindeki önemini aşağıdaki tabloda görebiliyoruz.
Bu tablodaki verilere göre İzmir merkezindeki 11 ilçenin (Balçova, Bornova, Buca, Çiğli, Gaziemir, Güzelbahçe, Karabağlar, Karşıyaka, Konak, Narlıdere ve Urla) ihtiyacı için üretilen içme suyunun aşağı yukarı yarısı (% 50,59) 7 ayrı grupta toplanan derin su kuyularından, diğer yarısı da (% 49,41) irili ufaklı altı barajdan karşılanmıştır.
İZSU faaliyet raporlarına göre yeraltı suyunun toplam içme suyu içindeki oranları 2011 yılında % 55,89, 2010 yılında % 60,43, 2012 yılında % 54,70, 2013 yılında % 47,66, 2014 yılında % 47, 2015 yılında % 52, 2016 yılında da % 55,57 olmuştur.
Bu konudaki diğer önemli bir ayrıntı ise İzmir merkezindeki 11 ilçenin su ihtiyacının % 16,60’ını karşılayan Göksu’daki derin kuyuların komşu il Manisa’nın Muradiye ilçesinde, % 7,62’sini karşılayan kuyuların da yine aynı ilin Saruhanlı ilçesinin Nuriye beldesinde bulunması; yani çıkarılan içme suyunun 1/4’ünün İzmir ili sınırları dışından karşılanıyor oluşudur.
İzmir merkezindeki 11 ilçenin içme suyu ihtiyacını karşılayan su kaynaklarından bazıları bazı yıllar ya da aylarda kullanılmamakta, tümüyle devre dışında bırakılmaktadır. Güzelhisar Barajı’ndan 2011 ve 2012 yıllarında, Sarıkız kuyularından 2013 ve 2014 yıllarında, Balçova Barajı’ndan da 2016/Kasım-2017/nisan döneminde hiç su alınmamış olması örnektir.
Bu yazı serimiz açısından önemli bulduğumuz su kayıp ve kaçaklarının 1998-2016 yılları arasındaki gelişimi ise İZSU faaliyet raporlarına göre şu şekilde olmuştur:
Bu tablodan da görüleceği gibi İzmir’in merkezindeki 11 ilçeye hizmet eden şebekeden kaybedilen suyun miktarı 19 yıl içinde % 61,58’den % 30,51 oranına, yani yarı yarıya indirilmekle birlikte bu süre içinde yitirilen 2.136.661.473 m³ miktarındaki suyun 2017 yılı değerleriyle toplam fiyatı konut abonelerine göre tamı tamamına 4.657.922.011.- TL., konut dışı abonelere göre de 11.260.205.963.-TL‘dır.
Son 19 yıl içinde kaybedilen suyun miktarı ve bedeli muazzam ölçülerdedir…. Bunun bedelini ödeyenler ise yöneticiler yerine hep halk, İzmir halkı olmuştur.
Tabloda yer alan rakamların da ortaya koyduğu gibi su kayıp oranının yıl ölçeğindeki azalışı son yıllarda genellikle % 1 ya da onun altındaki oranlarda olmuştur. Konunun uzmanlarıyla yaptığımız görüşmelerde, bu oranın yıllar içinde küçük miktarlarda azalmakla birlikte, tüm içme suyu şebekesi esaslı bir şekilde yenilenip denetlenmediği sürece sahil kesiminde denize karışan büyük boyutlardaki kaybın önlenemeyeceğini öğreniyoruz.
İşte o nedenle, hem İzmir merkezindeki 11 ilçeye hizmet veren içme suyu şebekesindeki % 30,51 oranındaki kaybın hem de diğer geri kalan 19 ilçeye hizmet veren içme suyu şebekelerindeki büyük kayıpların en kısa sürede Batı ülkelerinde, örneğin Londra’da olduğu gibi % 7’ler, 8’ler düzeyine indirilmesini, bunun için tramvay ve sahil düzenlemesi gibi gereksiz ve çok fazla miktarda su kullanımına neden olacak lüks yatırımlardan vazgeçilerek büyük boyutlu yatırımlar yapılmasını, kaybolan suyun bir an önce kurtarılmasını istiyoruz.
Bir belediyenin yaptığı bütün planlarda, aldığı bütün kararlarda, gerçekleştirdiği bütün uygulamalarda o kentte yaşayan ya da çalışan insanları, diğer bir deyimle “hemşehrileri” esas alması, yaptığı her şeyin odağına insanı yerleştirmesi…
Bu duruma bazı kaynaklar yönetimde “vatandaş odaklı yaklaşım“, bazıları da “hemşehri odaklı yaklaşım” diyorlar…
Bu kavram ve yaklaşımın şu sıralarda işletme yönetimi alanında rağbette olan “müşteri odaklı pazarlama” ile ilişkisi olduğunu söyleyenler olmakla birlikte; aslında bu olgu yönetim bilimi açısından pek de yeni bir şey değil….
İnsan var olduğundan, onun oluşturduğu yöneten ve yönetilen toplum düzeni şekillendiğinden bu yana, tüm din, ahlak ve hukuk kuralları bir insanın diğer bir insana, bir yurttaşın diğer bir yurttaşa, bir kentlinin başka bir kentliye; giderek her tiranın, firavunun, sultanın ya da seçimle belirlenen demokratik yöneticinin yönettiği insanları dikkate almasını, onların istek ve taleplerine kulak vermesini tavsiye ediyor…
Ancak bu durum, demokratik mücadelenin gelişip güçlendiği daha yakın tarihlerde iyi bir yönetici olmanın şartı olmaktan çıkıp temel bir insan hakkı olarak değişim geçirmiştir.
İnsanlık kadar eski bir yöntemin yerel yönetimlerde başarılı bir şekilde yaşama geçirilmesi ve her bir belediyenin “hemşehri odaklı” çalışmalar yapmak istemesi, bugünkü koşullarda “bilgi edinme” ve “yönetime katılma” gibi demokratik haklarla “şeffaflık” ve “hesap verebilirlik” gibi ilkeler ve “kent konseyi” gibi yerel örgütlenmelerle mümkün gibi görülmekle birlikte; 2004-2005 dönemindeki yasal değişikliklerle ülkemiz gündemine yerleşen bu kavramlar, -ne yazık ki- merkezi yönetimin güvenlik odaklı yaklaşımları ve bu kavramlarla ilgili çalışmaların ithal edilmiş bir şablon üzerinden yaşama geçirilmek istenmesi gibi acemilikler nedeniyle istenilen sonuçlara ulaşamamış, Avrupa Birliği ideallerinden uzaklaştığımız bir ortamda bu kavram, olgu ve yaklaşımlar yavaş yavaş unutulmaya başlanmıştır.
Ayrıca özellikle kent konseyleri uygulamasının zaman içinde araçtan çok bir amaca dönüşmesi, idarenin bilgi edinme sürecinde işi zorlaştıran bürokratik tutumu, bilgi edinme sürecinin bir reklam, tanıtım ve halkla ilişkiler etkinliğine dönüşmesi ve katılım mekanizmalarının aslında bir aldatma ya da oyalama yöntemi olarak kullanıldığının fark edilmesi gibi olumsuzluklar nedeniyle, demokratik/sivil kamuoyunun bu kavram ve yöntemlere inancını da azalmıştır.
İşte o nedenle bir kez daha “vatandaş” ya da “hemşehri” odaklı yönetim anlayışlarına önem verilmesi, bunun için de “bilgi edinme” ve “yönetime katılma” gibi hakların, “şeffaflık” ve “hesap verebilirlik” gibi ilkelerin ve “kent konseyi” gibi yerel örgütlenmelerin ister bu ister başka ad ve içeriklerle tekrar gündeme getirilerek ülke koşullarına uygun girişimlerin başlatılması gerekmektedir.
Şimdi sırasıyla, “hemşehri odaklı belediye” olmayı kolaylaştıran “bilgi edinme” ve “yönetime katılma” haklarıyla “şeffaflık” ve “hesap verebilirlik” ilkelerini ve “kent konseyi” örgütlenmelerini sırasıyla incelemeye başlayabiliriz:
Bilgi Edinme Hakkı
“Vatandaş odaklı yönetim” ya da “hemşehri odaklı yönetim” anlayışı denildiğinde insanın aklına ilk gelen konulardan birini ister istemez “bilgi edinme hakkı” oluşturur. Bu hak çerçevesinde, vatandaşın ya da hemşehrinin, belediye ve hizmetleriyle ilgili her konuda, herhangi bir kısıtlama olmaksızın zamanında, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmaksızın doğru ve sağlıklı bilgilere ulaşması, bu konuda herhangi bir zorlukla karşılaşmaması gerekmektedir.
“Bilgi Edinme Hakkı” çerçevesinde kullandığımız ilk yöntem, dilek ve şikayetlerimizi resmi kurumlara dilekçe vererek bildirdiğimiz dilekçe hakkıdır. Bireylerin, kişisel veya kamusal konularla ilgili dilek ve şikayetlerini tek başına ya da başkalarıyla birlikte yargı organı dışındaki resmi kuruluşlara sunabilme hakkı olarak tanımlanan ve dayanağını Anayasa’nın 74. maddesinden alan bu hak, 1984 tarih ve 3071 sayılı Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair Kanun‘la düzenlenmiştir.
Ancak dilekçe hakkının uygulama karşısında yetersiz kalması nedeniyle, 9 Ekim 2003 tarih, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ve bu kanunun 31. maddesi uyarınca Bakanlar Kurulu’nun 19.04.2004 tarih, 2004/7189 sayılı kararı ile kabul edilip 27 Nisan 2004 tarih, 25445 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Bilgi Edinme Hakkı Kanunun Uygulanmasına İlişkin Esas ve Usuller Hakkında Yönetmelik” düzenlenmiştir.
4982 sayılı Bilgi Edinme Kanunu ve yönetmelik hükümlerine göre bu hakkın kullanımı, merkezi idare kapsamındaki kamu idareleri ile bunların bağlı, ilgili veya ilişkili kuruluşlarının, köyler hariç olmak üzere mahalli idareler ve bunların bağlı ve ilgili kuruluşları ile birlik ve şirketlerinin, Merkez Bankası, İMKB ve üniversiteler de dahil olmak üzere kamu tüzel kişiliğini haiz olarak enstitü, teşebbüs, teşekkül, fon ve sair adlarla kurulmuş olan bütün kamu kurum ve kuruluşlarının ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının faaliyetlerini kapsamaktadır.
Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ve yönetmeliği ile ilgili uygulamalarda birçok sorunla karşılaşmış biri olarak aklıma ilk gelen örneklerden biri, 2015 yılında göçmen, mülteci ve sığınmacılarla ilgili ulusal bir proje hazırlığı için İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne başvurarak her bir ildeki göçmen, mülteci ve sığınmacıların sayı ve cinsiyetleri ile bilgileri istediğimizde hem bakanlığın hem de Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’nun bu bilgilerin gizli kalması gereken kişisel bilgiler olduğunu belirterek başvurumuzu reddetmeleri, ama bir süre sonra bu bilgileri gelişen uluslararası gelişmeler nedeniyle kendilerinin kamuoyuna açıklamalarıdır.
Yine aklıma gelen diğer bir ilginç örnek ise, Türkiye’deki kent konseyleri ile ilgili bir araştırmada kent konseylerinin kurulduğu tarihten bu yana Türkiye’de kaç adet kent konseyinin bulunduğunu içeren sorumuzun, kent konseyleri ile ilgili projenin Birleşmiş Milletler Uluslararası Kalkınma Teşkilatı (UNDP) ile birlikte ortağı olan İçişleri Bakanlığı’nın bu konuların bakanlıkça bilinmediği ve bunun için özel bir araştırma yapılması gerektiğini belirterek yanıtlamamış olmasıdır.
4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ve yönetmelikte belirtilen iş ve işlemlerin kamu bürokrasisi tarafından bu şekilde yürütülmesi ve kamu kurumlarına tanınan sürelerin çok uzun olması, gerekli bilgileri süresi içinde vermeyen kurumlar hakkındaki yaptırımların yetersiz kalması, bu konuyu takiple görevli Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’nun bugüne kadar kendisinden beklenen performansı gösterememesi nedeniyle bu uygulamaları kolaylaştırmak ve daha kolay izlemek amacıyla 19 Ocak 2006 tarih ve 2006/3 sayılı Başbakanlık genelgesiyle Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER) uygulamasına geçilmiştir.
Kısaca BİMER dediğimiz bu web tabanlı iletişim sistemi, hem “Bilgi Edinme Hakkı“nın kullanımını hem de açık şikayet ve gizli ihbar sistemlerinin Başbakanlığın denetimindeki bir platform üzerinden yapılıp izlenmesini sağlamakta, sistemin merkezinde Başbakanlığın olması nedeniyle çoğu kez her bir kurumun kendi “Bilgi Edinme” süreçlerinden daha etkili olmaktadır. Hatta çoğu kullanıcı kurumsal bilgi edinme süreçlerinde sonuç alamadığı başvurularını, doğrudan doğruya BİMER üzerinden yaparak istediği sonuca daha kısa sürede ulaşmakta, o nedenle de her yıl BİMER’e yapılan başvuruların sayısı düzenli olarak artmaktadır. Sistemin kurulduğu 2006 yılında 129.297 olan işlem sayısının büyük bir oranda artarak 2016 yılında 1.729.952 sayısına ulaşmış olması örnektir.
BİMER sisteminin hukuk, demokrasi ve özgürlükler açısından sakıncalı yanı ise başvuranın kimliğini gizleyen ihbar sistemini barındırarak bu tür gizli ihbarların internet üzerinden yapılmasını kolaylaştırmış olmasıdır.