İzmir Körfez Geçişi Projesi (1)

Ali Rıza Avcan

Birçok arkadaşım, dostum bayramın yaklaştığı şu günlerde ülkemizin ve özellikle de Ege adalarının sokaklarıyla plajlarını, lokanta ve kafeteryalarını doldurup sosyal medyada bol bol yemek, manzara ve grup fotoğrafları paylaşırken dün biz; Doğa Derneği ve Seferihisar Orhanlı Köyü Doğa Okulu’ndan arkadaşlarım Güven Eken, Galip Ener ve İngiliz biyoçeşitlilik uzmanı Adam’la birlikte Gediz Deltası’na giderek İzmir Körfez Geçişi Projesi kapsamındaki köprü ve viyadüklerin yapılacağı yerlerde keşif yaptık.

Ben, daha önce bu konuyu günler ve haftalarca okuyup araştırmış, yazıp çizdiklerini sizlerle paylaşmış biri olarak böylesine bir şaşkınlık ve üzüntüyü yaşayacağımı ummuyordum. 

Çünkü (derken bir kumru, bu yazıyı yazdığım balkon kapısı açık odaya girip karşımdaki dosyaların üzerine konarak ufak bir misafirlik yaptı ve bana bir bakış fırlattıktan sonra tekrar geldiği yerden uçup gitti. Ardından da -ister istemez- belki de biraz sonra sözünü edeceğim kuşların selamını getirdi diye düşünmeden edemedim.) bu projenin böylesine binlerce Karabaş ve gümüş martısıyla Akdeniz martısının, flamingolarla diğerlerinin yaşadığı, barındığı bir yerde yapılacağını bu kadar somut, bu kadar açık bir şekilde düşünmemiştim. O nedenle karşımdaki kuşlara ve onların yavrularına bakarak defalarca “köprünün burada yapılacağından gerçekten emin misiniz?” diye sordum durdum. 

Tabii ki eve gelir gelmez hemen basılı haritalarla projenin ÇED raporuna bakarak bir değerlendirme yaptım ve ne yazık ki, durup keşif yaptığımız, yürüyüp çevreyi incelediğimiz yerlerin köprü, viyadük ve yonca kavşakların yapılacağı yerler olduğunu anladım.

01.77. Sasalı Kavşağı PlanıResim6Gezip gördüğümüz yerler öylesine güzel, sakin sessiz, binlerce kuşun deniz kenarında ya da karada uçup barındığı yerlerdi ki, buraya, hem de onların yaşayıp konakladıkları yerin tam ortasına koskocaman bir köprü yapılacağını aklım, fikrim ve yüreğim kabul etmek istemiyordu.

Aşağıdaki haritadan da göreceğiniz gibi önce Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nin kuzeyindeki 10046 sokakla 10047 sokağın birleştiği köşeye, daha sonra onun daha da kuzeyindeki 10050 sokakla 10051 sokağın köşeye giderek kuşların bulunduğu sahili ve adaları izledik, ardından yürüyerek bu bölgeyi arkadaki art alandan ayıran seddenin üstüne çıktık ve mevcut durumu anlamaya çalıştık. Sonrasında da Mavişehir’in içine girerek Mavişehir 122 Blokları denilen yerdeki koyu, o koydaki kuşları, o koyun taş ve kayadan yapılmış dolgu ile nasıl doğal bir kıyı olmaktan çıkarıldığını izledik.

Gördüğümüz şey düpedüz yüksek bloklardan, beton binalardan oluşan bir işgalin Gediz Deltası’na doğru yayıldığıydı. Bu müthiş, rahatsız edici ve barbarca bir işgaldi. Kuşların yaşam alanlarını ele geçirmeye, onların orada barınmasını sağlayan şeyleri yok etmeye yönelik, kuşları ve diğer canlı varlıkları oradan kaçırmaya ve ardından yapılacak bloklara “Martı“, “Albatros” ve “Flamingo” gibi isimler vermeye yönelik vahşi bir saldırıydı. Bu saldırı belki de orada barınan kuşlar açısından şu aralar bazı İzmirliler’in duyduğu “İstanbullu” korkusuna benzer bir korkuydu.

DSC01968
İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin Yapılacağı Yer: Gediz Deltası, 30 Ağustos 2017
DSC01969
İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin Yapılacağı Yer: Gediz Deltası, 30 Ağustos 2017
DSC01971
İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin Yapılacağı Yer: Gediz Deltası, 30 Ağustos 2017
DSC01974
Gediz Deltası, “Akdeniz Martısı“, 30 Ağustos 2017

O nedenle, dünyanın ve ülkemizin en ıssız, bilinmedik yerlerine giden, yakınımızdaki Yunan adalarının cadde, sokak ve köylerini çekip paylaştıkları fotoğraflarla neredeyse adım adım bizlere öğreten İzmirliler’in, bu bölgedeki yapılaşmayı gizleyip İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni allayıp pullayan medya mensuplarının ve özellikle de bu projeye sessiz kalan Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımın, dostlarımın bayram tatili sonrasında öncelikle bu bölgeye giderek, bisiklete binip oralara gidenlerin ise İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı bisiklet yollarında, dikkatlerini yola vermenin yanında biraz da etraflarını gözden geçirerek durumu fark etmelerini ve İzmir’in üstüne üstüne gelen bu büyük İzmir Körfez Geçişi Projesi belasına dur demelerini, sessizliklerini bozarak bu nadir bölgenin korunması için çaba göstermelerini diliyorum. 

Katılımı yönetmek…

Ali Rıza Avcan

Bir süredir “katılımcı bütçe” uygulaması çerçevesinde Brezilya’nın Porto Alegre kentindeki katılım süreciyle ilgili okumalar yapıp, bir kent ve eyalet boyutunda örgütlenen katılım sürecinin nasıl yönetildiğini ayrıntılarıyla öğrenmeye çalışıyorum.

Haliyle böyle bir çalışma yaparken okuduğum, gördüğüm ya da yaşadığım kentte bugüne kadar bizzat dahil olduğum katılımcı süreçlerde neler yaşadığımızı hatırlayıp ikisi arasında karşılaştırmalar yapıyorum.

Bu karşılaştırmalar sırasında burada yaşadığımız bazı sıkıntı ve sorunların oralarda da yaşandığını görüp teselli olmakla birlikte; Porto Alegre kentinde uzun bir süredir uygulanmakta olan sistemin nasıl şekillendirildiğini, olumlu ya da olumsuz sonuçlardan nasıl dersler çıkarıldığını ve sistemin bu geri bildirimler çerçevesinde nasıl değiştirilip yenilendiğini görüp yaşadığım kent adına üzülüyorum.

Çünkü biz, açık bir ifadeyle katılım denilen süreci nasıl yöneteceğimizi bilmiyoruz.

madrid_-_acampada_sol_-_110520_225731

Bunu size yakın zamanda yaşadığım iki örnek olayla açıklamaya çalışacağım:

İzmir Ulaşım Ana Planının güncellenmesi çalışmalarının başladığı 2015 yılının son aylarında yapılan ilk sivil toplum kuruluşları toplantısında konuyla ilgisi olduğu halde birçok dernek, vakıf ve oluşumun toplantıya davet edilmediğini, davet edilip katılanların sayısının yetersiz olduğunu gördüğümde yetkililerden davetlilerin nasıl belirlendiğini sorarak kendilerine yardımcı olmak istemiştim. Onlardan aldığım bilgi ve bana verilen davetli listesini  gördüğümde ilk fark ettiğim şey, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elinde İzmir’de ulaşımla ilgili konularda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarıyla ilgili bir veri tabanının olmadığıydı. Toplantıyı düzenleyenler ellerinde böyle bir veri olmadığı için İzmir Valiliği İl Dernekler Müdürlüğü’ne başvurarak konu ile ilgili sivil toplum kuruluşlarının isimleriyle iletişim bilgilerini sormuşlar ve o birimin verdiği bilgilere göre çağrı yapmışlardı. Tabii ki elimden gelen yardımı yaparak bildiğim duyduğum ya da ilişki içinde bulunduğum tüm sivil toplum kuruluşlarını bir liste halinde teslim ederek bir sonraki toplantının nitelik ve nicelik yönünden daha iyi olması için gayret göstermiştim.

İkinci örnek olayı ise, 2016 yılı Mart-Aralık döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Barış Karcı‘nın talebi üzerine gönüllü olarak İzmir Kent Konseyi Uygulama Yönergesi taslağını hazırladığım süreçte yaşadım. Amacım, katılımcılarla birlikte hazırlamayı hedeflediğim yönerge metninin, konseyin tüm iç ve dış paydaşlarının görüş, düşünce, öneri ve eleştirileri doğrultusunda tartışılıp belirlenmesiydi. Yaptığım plana göre bu amaçla akademisyenlerin katılımıyla oluşturulan özel bir çalışma grubu, toplantılar, çalıştaylar, yüz yüze görüşmeler ve anketler yaparak paydaşların katkısını alacaktı. İnternet ortamında yapılacak anketler için birlikte çalıştığım profesyonel bir araştırma firmasından sponsor desteği bile sağlamıştım. Ancak ortada çok büyük bir eksiklik vardı: İzmir Kent Konseyi üyesi olarak tanımlayabileceğimiz kurumsal ve bireysel katılımcıların cep telefonlarıyla elektronik posta adreslerinden oluşan iletişim bilgilerini kimse bilmiyordu. Bu bilgileri gösteren bir liste hazırlanmamış, olanlar da güncellenmemişti. İzmir Kent Konseyi‘nin kurulduğu tarihten itibaren başvuran herkesin iletişim bilgileri bir deftere kaydedilmişti ama bu bilgiler yenilenip güncellenmediği için hiç bir işe yaramıyordu. Yaz aylarının rehaveti içinde alelacele oluşturulan özel bir çalışma grubu bir şeyler yapmaya çalıştı ama sonuç alamadı. Sonuçta sırf katılımcıların iletişim bilgileri mevcut olmadığı için, diğer toplantı ve çalıştaylarla yüz yüze görüşmelerin yapılamayışı gibi, o anketler de yapılamadı. Sırf katılımcıların iletişim bilgileri bilinmediği, katılımcılara ulaşılamadığı için…

Oysa Porto Alegre ile ilgili yayınlarda “katılımcı bütçe” çalışmalarına hangi bölgeden kimlerin katıldığı, katılımcıların konu ve zaman itibariyle nasıl bir tutum izledikleri, katılım konusundaki görüş, düşünce, eleştiri ve önerileri, katılım düzey ve performansları, katılmayanların kimler olduğu ve neden katılmadıkları, katılımın kalite, yoğunluk ve yaygınlık açısından zenginleştirilmesi için neler yapıldığı, hangi önlemlerin alındığı, bu kararların nasıl alındığı, bu konularda ne gibi sorunlar yaşadıkları gibi birçok bilgiyi öğrenmemiz; kısacası amatörce başlayan bir katılım sürecinin bilinçli bir şekilde hangi düzeye yükseltildiğini görebiliyorsunuz. Böylelikle bir anlamda Brezilya’nın 1.300.000 nüfuslu herhangi bir kentinde yaşananları, bu alanda biriktirilen deneyimleri öğrenip aynı heyecanla başka bir ülke ya da kentte aynı şeyleri yapmayı düşünebiliyorsunuz.

Biz araştırmacılar, bir bütünle ilgili bilgileri onu analiz edip öğrenmeye kalktığımızda oluşturduğumuz araştırma evrenine, o bütünü temsil eden her parçanın dahil olup olmadığına bakarız. Gerek nicel gerekse nitel araştırmalarda elde ettiğimiz sonuçların geçerli ve güvenilir olabilmesi için oluşturduğumuz örneklemin bütünü gerçek anlamda temsil etmesini, onu aynıyla yansıtmasını isteriz. O nedenle, oluşturduğumuz örneklemde bütünü oluşturan unsurların tümü yer almadığında ya araştırmayı iptal ederiz ya da sonuçları açıklarken bunu özellikle belirtiriz.

İşte bu anlayış ve alışkanlıkla, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bugüne kadar davet edildiğim ya da edilmediğim her katılım aşamasında, o sürece kimlerin katıldığını, katılanların neleri ya da kimleri temsil ettiğini, sürece kimlerin neden katılmadığını, katılanların ortaya çıkan sonuçtaki etkilerini ve benzerleri konuları hep araştırıp durdum. Sonuçta da akademisyen ya da belediye bürokratı gibi kesimlerin bu tür etkinliklerde diğer kesimlerin aleyhine bir ağırlık taşıdığını görerek katılımcı sürece katılanların bütünü temsil etmedikleri konusunda yetkilileri uyarmaya çalıştım.

Katılım 101

Çünkü katılım dediğimiz yöntem, bizlere temsili demokrasi ile elde edemediğimiz daha demokratik bir süreci vaat ettiği için bu yöntemi uygulamaya çalışıyor çabalıyoruz. O nedenle, daha demokratik olma amaç ve iddiasındaki bir yerel yönetimin, bu sonuca ulaşırken izleyeceği yöntemlerin de daha demokratik olması, konu ile ilgili olan ya da toplumdaki; daha doğrusu kentteki tüm kesimleri bu sürece, bilinçli bir şekilde dahil etmesi, bu süreci mümkünse ayrı bir birim tarafından başarılı bir şekilde yönetmesi, izlemesi, değerlendirmesi, değişik birimler tarafından yürütülen katılım süreçleri arasındaki eşgüdümü sağlaması ve aynen Porto Alegre‘de olduğu gibi katılım sürecini geliştirerek, yaygınlaştırarak ve yoğunlaştırarak devamlı yenilemesi, güncellemesi gerekiyor.

Tabii ki üstün bir katılımcı ve çoğulcu demokrasi bilinciyle…

İspanya İç Savaşında Bir Rektörün Direnişi: Miguel de Unamuno

Ercan Eyüboğlu, Siyaset Bilimci

Kendi üniversitesinin çatısı altında baskına uğrayan Miguel de Unamuno ‘işgalciler’in şaşkın bakışları altında, şu tarihsel konuşmayı yapar:

‘Hepiniz, benim, susmadığımı ve susmayacağımı biliyorsunuz. Yetmiş üç yıllık ömrümde susmayı, suskun kalmayı bir türlü öğrenemedim.’

Sevgili Rona Aybay Hoca’nın 24 Mayıs 2012’de bu sütunlarda yayımlanan yazısı, pek çok yapıtı Türkçeye de çevrilen fakat gereğince tanınmayan büyük İspanyol Direnişçisi Cumhuriyetçi Miguel de Unamuno’nun soylu ve yüce anısını tazelememize vesile olabilir.

Miguel de Unamuno (29 Eylül 1864, Bilbao – 31 Aralık 1936) yirminci yüzyılın ilk yarısında ilgilendiği hemen her alanda damgasını vurmuş bir İspanyol romancısı, şairi, dilbilimcisi, tiyatrocusu, eleştirmeni ve düşünürüdür. İspanyol kültürünü özümsemekle yetinmemiş, “anadili gibi” 14 dili bilmekteydi. Yaşadığı çağı seçemese de o çağın içinde kendisini seçmiş ve konumunu belirlemiş, iki büyük savaş arasının büyük kavgasında, güçlülerin yanında değil, özgürlüklerin ve demokrasinin Cumhuriyetçi cephesinde yerini almıştır. Cumhuriyete ve onun değerlerine öylesine içten, öylesine kararlılıkla bağlıdır ki, Falanjistlerin katlettiği Frederico Garcia Lorca’nın akıbeti bile onu caydırmamış, tam tersine, rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’ni demokrasinin ve Cumhuriyetin kalesi olarak algılamak istemiştir.

1931’de kurulan Cumhuriyete kendini adayan Unamuno, 1936’da başını General Franco’nun çektiği faşist hareket, özgürlükçü demokratik Cumhuriyete baş kaldırınca, kendini üç yıl sürecek olan İç Savaş’ın içinde ve bilim-kültür cephesinin en ön saflarında bulur.

İç Savaş, adı üstünde, cephesi belirsiz bir savaş. Zaferi ya da yenilgiyi, (sivil) toplumun her alanında bireysel tavırlar, teslimiyetler ve direnmelerin belirleyeceği bir savaş. İdeolojilerin belirleyici olduğu bir savaş. İşte, bu İç Savaş’ın başlangıç yılı olan 1936’da Miguel de Unamuno, Cumhuriyetin görevlendirmesi ile Salamanca Üniversitesi’nin rektörlüğünü yapmaktadır. Ne var ki, Avrupa’nın en eski ve köklü üniversitelerinden biri olan Salamanca Üniversitesi, Falanjistlerin ilerlemesi sonucu, milliyetçi kuşatmanın içinde bir Cumhuriyetçi adacık olarak kalmıştır ve her fırsatta taciz edilmekte, kışkırtılmaktadır. Aşağıdaki olay işte bu kışkırtmanın öyküsüdür.

Cumhuriyet karşıtları orduda ve Falanjist örgütlenmeler içinde yuvalanmışlardır ve Cumhuriyeti devirmek için bin bir komplo, bin bir entrika tezgâhlamaktadırlar. Franco yanlılarının etki alanı içinde yer alan ve Miguel de Unamuno’nun rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’nin büyük amfisinde 12 Ekim 1936’da rektörün izni olmaksızın bir ‘Irk Şenliği’ düzenlenmiştir. Şenliğin onur konukları arasında, daha sonra iyice ünlenecek olan o mahut Caudillo’nun karısı Dona Carmen Franco da vardır.

Bütün o davetli resmi erkânın ve bindirilmiş kalabalığın önünde kürsüye çıkan Francocu General Millan-Astray, Cumhuriyetin ilanı ile “İspanya’nın maruz kaldığı büyük iç ve dış tehlikeleri” sayıp döken ve faşizmi öven bir konuşma yapar ve konuşmasını, coşturulmuş kalabalık tarafından sık sık tekrarlanan “Viva la muerta! – Yaşasın ölüm!” nidaları ile bitirir.

Kendi üniversitesinin çatısı altında böylesi bir baskına uğrayan Miguel de Unamuno, kendinden emin, kararlı adımlarla ve söz almaksızın, generalin ardından kürsüye çıkar, oluşan bir ölüm sessizliği içinde ve “işgalciler”in şaşkın bakışları altında, şu tarihsel konuşmayı yapar:

“Şimdi benim burada ne söyleyeceğimi büyük bir merakla beklediğinizi biliyorum. Beni tanıyorsunuz, beni biliyorsunuz. Hepiniz, benim, susmadığımı ve susmayacağımı biliyorsunuz. Yetmiş üç yıllık ömrümde susmayı, suskun kalmayı bir türlü öğrenemedim. Ve bugün de öğrenmek istemiyorum suskun ve sessiz kalmayı. Bazı durumlar vardır ki, orada susmak, yalan söylemektir. Zira sükût, ikrar olarak yorumlanabilir. Bugüne kadar içimde daima birbiri ile tutarlı bir uyum içinde yaşayagelen sözüm ile vicdanım arasında bir boşanmaya asla izin veremem. Kısa konuşacağım. Süslemesiz ve dolambaçlı cümleler olmaksızın dile geldiğinde gerçek, daha bir gerçektir. Bu çerçevede, biraz önce dinlediğimiz ve şu an aramızda bulunan General Millan-Astray’in konuşmasına, – eğer buna bir söylev denebilirse- birkaç şey eklemek istiyorum.

Basklara ve Katalanlara ilişkin iftira ve aşağılamalar yığını içinde kişiliğime yönelik olanları bir yana koyalım… Marazi ve anlamdan yoksun bir çığlık dinledim: ‘Yaşasın ölüm!’ Ben ki, ömrümü, anlamını kavrayamayanların tüylerini diken diken eden paradoksları hale yola koyup aşmaya çalışmakla geçirdim, uzman kimliğimle, bu barbar paradoksun benim için tiksindirici olduğunu söylemeliyim. General Millan-Astray bir maluldür. Bunu, kaba bir art düşünce olmaksızın vurgulayalım. Kendisi gerçek bir harp malulüdür. Cervantes de bir harp malulü idi. Bugün İspanya’da, ne yazık ki, çok fazla sakat kimse vardır. Ve eğer Tanrı bize yardımcı olmaz ise yakın bir gelecekte, maalesef daha pek çok sakat insanımız olacak. General Millan-Astray’in bir kitle psikolojisinin temellerini atmakta olduğu düşüncesi, bana acı veriyor. Cervantes’in ruh büyüklüğüne sahip olmayan bir malul, bu kompleksinden kurtulup rahatlamayı, genellikle başkalarının da sakat kalmasını sağlamakta arar.

Yenmek ikna etmek demek değildir; aslolan önce ikna etmektir; oysa duyguya ve tutkuya yeterince yer vermeyen kin, hiçbir zaman ikna edemez. Siz yeneceksiniz, çünkü siz, gerekli olandan daha fazla kaba kuvvete sahipsiniz. Ama kandıramayacak, inandıramayacaksınız. Zira, inandırabilmeniz için, ikna edebilmeniz gerekli. Oysa ikna etmek için, size, sizde bulunmayan iki şey gerekir: Akıl ve mücadelede haklılık. Sizi İspanya’yı düşünmeye çağırmanın, İspanya için tasalanmanızı beklemenin bir yararı olmadığını, bunun beyhude bir çaba olduğunu düşünüyorum. Bu kadar!”

Miguel de Unamuno, autor anónimo (1864)

General Millan-Astray’in, oturduğu yerden, “Kahrolsun zekâ, Kahrolsun akıl!” nidaları ile sık sık kestiği ve coşturulmuş amfiye yuhalattığı bu konuşmasının ardından, Miguel de Unamuno kürsüden inerken faşist militanlar namlularını ona doğrultmuş, General Millan-Astray’ın bir işaretini beklemektedirler. Tam o sırada Dona Carmen Franco’nun ayağa kalktığı ve Unamuno’nun koluna girdiği görülür. Namlular şaşkınlık homurtuları içinde indirilir ve Unamuno amfiden yuhalamalarla çıkar, evinde göz hapsine alınır ve 31 Aralık 1936’da ölür.

Ne demişti büyük Tolstoy: “İnsan sadece uluorta yalan söylemekten sakınmakla yetinmemeli, susarak yalan söylemekten de kaçınmalı.

Cumhuriyet Gazetesi, 7 Haziran 2012

Liyakat ve itibar…

Ali Rıza Avcan

Bugün, kamu görevi ve o görevi yapanlar açısından önemli iki kavram; “liyakat” ve “itibar” sözcükleri üzerine düşünerek, bu kavramların Çeşme Belediyesi’ndeki yeni görevlendirmeyle ilişkisini sorgulamaya çalışacağım. 

“Liyakat” sözcüğü, yaşadığımız sorunlarla eksiklik ve yanlışlıkların kaynağı olarak gösterilmesi nedeniyle sık kullanılan bir sözcük. Bu anlamda, insanların yaptıkları veya görevlendirildikleri işlere layık olmasını, o iş ya da durum için aranan koşullara uygun olmasını ifade ediyor. 

Bunun tam aksinin gerçekleştiği günümüz koşullarında, birçok sorun, eksiklik ve yanlışlığın nedeni olarak gösterilen bu kavram, özellikle 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından sık sık dile getirilmeye başlandı. KIlıçdaroğlu, darbe girişimi sonrasında yapılan ünlü Yenikapı Mitingi’nde dile getirdiği 12 maddeli yol haritasında; “Devletin inşasında liyakat sistemini esas almalıyız. Liyakat sisteminde vazgeçmemeliyiz. Bu bizim tarikattan, bu bizim cemaatten, bu bizim partimizden değil, kim işi iyi yapıyorsa geleneğini Türkiye’de başlatmalıyız. Sınav için alın teri dökerken, birileri sınav sorularını çalıp devletin önemli yerlerine geliyorsa hep beraber itiraz etmeliyiz.” diyerek bundan böyle devlet yönetiminde işin ehline verilmesini talep etmiştir.

O tarihten sonra yaptığı birçok açıklama, demeç ve konuşmada bu konu üzerinde durarak devlet içindeki her görevin o konuda bilgili, birikimli ve deneyimli kamu görevlileri tarafından yapılması gerektiğini ifade ederek, “liyakat” kavramını adeta CHP’nin temel ilkelerinden biri haline getirmiştir.

İtibar” sözcüğü ise saygı görmeyi, değerli bulunmayı ve güvenilir olmayı ifade eden, daha yeni bir anlatımla saygınlık olarak da ifade edilen bir sözcük. İtibar sözcüğü bu anlamıyla kendi içinde güvenilirlik, istikrar, yönetim, ürün ve hizmet kalitesi, sosyal sorumluluk anlayışı, iletişim becerisi gibi değişik bileşenleri içeriyor. Bir anlamda, bir kurum ya da kişinin itibarlı olmasını sağlayan nedenler bu bileşenlerin tümünün ya da bir kısmının bir arada olması olarak ifade edilebilir.

reputation

Bu kavram son yıllarda gerek kamu yönetiminde gerekse özel sektörde önem kazandığı için kurumların ya da kişilerin sahip oldukları itibarı iyi bir şekilde yönetip geliştirmek ve sürdürmek amacıyla “itibar yönetimi” adı verilen bir çalışma alanı gelişmiş; kurum, kuruluş ve işletmeler bundan böyle sahip oldukları itibar açısından kendi aralarında sıralanmaya ve en itibarlı olanlarına ödüller verilmeye başlanmıştır.

Bilindiği üzere bu kavramı ülkemizde ilk ortaya atan ve konu üzerinde çalışan kişi, stratejik iletişim danışmanı Salim  Kadıbeşegil‘dir. Bu konuyu, daha önce adı bile bilinmezken ele alıp geliştirdiği “İtibar Yönetimi” isimli kitabı uzunca bir süredir hem ilgili sektörlerde hem de eğitim kurumlarında ders kitabı olarak okutulmakta; bundan böyle itibarın önemli bir değer olduğunu fark eden ve onu yönetmenin mümkün olduğunu öğrenen her kurum ya da kişi, itibarını geliştirip sürdürmek için çalışmaktadır.

Bu sözcüğün, ülkemizdeki kamu yönetimi alanında en bilinen kötü örneği ise rüşvet, zimmet, ve irtikap gibi yüz kızartıcı suçların bir şebeke halinde sıkça işlendiği tapu, kadastro, nüfus ve gümrük gibi bazı kamu hizmetleridir. Bu meslekler, Osmanlı’dan bu yana ülkemizdeki kötü uygulamadan kaynaklanan olumsuz bir algı ile itibarsız  ya da itibarı en düşük meslekler olarak kabul edilir.

Nitekim yıllar yıllar önce aynı mahalledeki çocukluk arkadaşımın Gümrük ve Tekel Bakanlığı’na gümrük memuru olarak girdiğini öğrendiğimde onun adına üzülmüş ve aradan yıllar geçtikten sonra, annesinden onun da, birlikte çalıştığı ekip nedeniyle bu suç ve ceza döngüsünden kendi payına düşeni aldığını öğrenmiştim.

Bunun en son örneğini ise iki yıl önce yolum Karşıyaka Tapu Dairesi’ne düştüğünde, suç işleyen eski kadronun tümüyle başka yerlere sürülmesi ve onların yerine işi yeni öğrenen acemi bir kadronun gelmesi nedeniyle işlerin ağır aksak yapılmasıyla görmüştüm.

***

Gelelim Çeşme Tapu Müdürü’nün emekli olduktan sonra Çeşme Belediye Başkan Yardımcısı olarak görevlendirilmesi konusuna.

Düşünün bir, tüm bir çalışma yaşamını tapu ve kadastro konularıyla geçirmiş ve üstüne üstlük emeklilik yaşına gelmiş; üstüne üstlük artık ayrı bir uzmanlık konusuna dönüşmüş “belediyecilik” denilen çalışma alanında hiçbir bilgi, birikim ve deneyimi olmayan; yani liyakat ilkesi uyarınca o işe ehil olmayan birinin belediye başkan yardımcısı olarak atandığında neler yapabileceğini, ortaya neler çıkabileceğini…

Sadece ve sadece Çeşme ilçesi sınırları içindeki hangi alanların kamu mülkiyetinde, hangilerinin de özel mülkiyette olduğunu ya da hangi arsa ve arazilerin sorunlu olduğunu bilip tapu ve kadastro mevzuatına hakim olduğu tahmin edilen bir belediye başkan yardımcısının neler yapabileceğini…

Hem de mülkiyet, imar, kaçak ve usulsüz yapılaşma ile ün kazanan Çeşme gibi bir ilçede…

Hem de mesleki itibar açısından oldukça sorunlu bir alandan gelen biri ile…

Yoksa Çeşme Belediyesi sadece tapu sorunlarıyla ilgilenen bir kamu yönetim birimi mi?

Liyakat 001

Sorun sadece tapu ve kadastro konularında bilgi sahibi olmak, o alandaki bilgi eksikliğini gidermek ise bu ihtiyaç acaba bu kişiyi belediye başkan yardımcısı yapmak yerine danışman olarak çalıştırılması ile giderilemez miydi?

Böylelikle tapu hizmetleri gibi mesleki itibar açısından oldukça sorunlu bir camiadan gelen ve kendi konusu dışında belediyecilik konusunda hiçbir bilgi, birikim ve deneyimi olmayan; yani liyakat ilkesi uyarınca işin ehli olmayan emekli bir yöneticiyi getirip belediyenin başına yerleştirmekle ortaya çıkan toplumsal tepkiyi gidermek, böyle bir şeye neden olmamak mümkün olmaz mıydı?

Bu soruları daha da çoğaltarak akılcı bir çözüm üretmek tabii ki mümkün. Ama bu atama işlemi ile yapılmak istenen şey, şayet akıl ve mantık dışı bir şeyse, o zaman buna bir çözüm bulunması tabii ki kısa vadede mümkün olmayacaktır.

 

Bildiğimiz ve bilmediğimiz görünümler…

Güzel bir Pazar sabahının bildiğimiz ve bilmediğimiz görüntüleri… Kah yakınımızdan, kah uzağımızdan…

Bülent Kılıç, Fransa, Broken Border 002
Bülent Kılıç, Fransa, “Sınırları Aşmak
Bülent Kılıç, Fransa, Broken Border 003
Bülent Kılıç, Fransa, “Sınırları Aşmak
Bülent Kılıç, Fransa, Broken Border 004
Bülent Kılıç, Fransa, “Sınırları Aşmak
Bülent Kılıç, Fransa, Broken Border 005
Bülent Kılıç, Fransa, “Sınırları Aşmak
Bülent Kılıç, Fransa, Broken Border
Bülent Kılıç, Fransa, “Sınırları Aşmak
Chen Jie, China, Tianjin Explosion
Chen Jie, Çin Halk Cumhuriyeti, “Tianjin Patlaması
Daniel Berehulak, Australia, An Earthquake's Aftermath Kathmandu 001
Daniel Berehulak, Avustralya, “Katmandu Depremi
David Guttenfelder, USA, North KOrea - Life in the Cult of Kim 001
David Guttenfelder, Amerika Birleşik Devletleri, “Kuzey Kore
Francesco Zizola, İtalya, İn the Same Boat 002
Francesco Zizola, İtalya, “Aynı Botta
Francesco Zizola, İtalya, İn the Same Boat
Francesco Zizola, İtalya, “Aynı Botta
Kevin Frayer, Canada, China's Coal Addiction
Kevin Frayer, Kanada, “Çin’in Kömüre Bağımlılığı
Paul Hansen, Sweden, Under the Cover of Darkness
Paul Hansen, İsveç, “Karanlık İçinde
Sebastian Liste, Spain, Citizen Journalism in Brazil's Favelas
Sebastian Liste, İspanya, “Brezilya’nın Favelaları’nda Gazeteci Olmak
Sergey Ponomarev, Russia, Reporting Europe's Refugee Crisis 001
Sergey Ponomarev, Rusya Federasyonu, “Avrupa’nın Mülteci Krizi
Sergey Ponomarev, Russia, Reporting Europe's Refugee Crisis 002
Sergey Ponomarev, Rusya Federasyonu, “Avrupa’nın Mülteci Krizi
Sergey Ponomarev, Russia, Reporting Europe's Refugee Crisis 003
Sergey Ponomarev, Rusya Federasyonu, “Avrupa’nın Mülteci Krizi
Sergio Tapiro, Mexico, The Power of Nature
Sergio Tapiro, Meksika, “Doğanın Gücü
Warren Richardson, Hungary, Hope for a New Life
Warren Richardson, Macaristan, “Yeni Bir Yaşam Umudu
Zhang Lei, China, Haze in China
Zhang Lei, Çin Halk Cumhuriyeti, “Sis
Zohreh Saberi, İran, İnto the Light
Zohreh Saberi, İran, “Işıkta

Devrimci Halkçı Yerel Yönetimler Atölye Sonuç Metinleri

Bugün sizlerle birlikte 16 Haziran 2012 tarihinde 78’liler Girişimi, Ankara Tabip Odası, Devrimci 78’liler Federasyonu, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Ankara Şubeler Platformu, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Ankara Şubesi, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi, TMMOB Peyzaj Mimarları Odası, ODTÜ Mezunları Derneği ve Sosyal -İş Sendikası Ankara Şubesi tarafından düzenlenen “Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Çalıştay“ında gerçekleştirilen sekiz ayrı atölye çalışması sonucunda ortaya çıkan sonuç metinlerini kapsayan “Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Atölye Sonuç Metinleri” kitabını paylaşıyoruz. 

fc9c824e02c4aef_ek

107 sayfadan oluşan bu ince kitapta “Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Çalıştayı“nda gerçekleştirilen sekiz ayrı atölye çalışması sonucunda ortaya çıkan sonuç metinleri yer alıyor. Bu metinler şu şekilde sıralanabilir:

Atölye 1 – Ekoloji Politikaları Atölyesi, Atölye 2 – Enerji Politikaları Atölyesi, Atölye 3 – Toplumsal Cinsiyet Politikaları Atölyesi, Atölye 4 – Katılım ve Özyönetim Atölyesi, Atölye 5 – Şehircilik Politikaları Atölyesi, Atölye 6 – Afet Politikaları Atölyesi, Atölye 7 – Üretim, Bölüşüm ve Emek Politikaları Atölyesi, Atölye 8 – Kültür-Kimlik Politikaları Atölyesi.

Biz bu kitabın daha iyi anlaşılması için, başlangıçta yer alan “Önsöz” bölümünü sizlerle paylaşarak böylesi bir çalışmanın nasıl gerçekleştirildiği konusunda yardımcı olmak isteriz.

“Birçok bilim insanı, emek-meslek örgütü ve belediyenin düzenleme ve bilim-danışma kurullarında katkı sunmasıyla yaklaşık altı aylık bir süre içerisinde örgütlenen “Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Sempozyumu” 3-4 Aralık 2011 tarihlerinde gerçekleştirilmiştir. Hozat (Dersim), Mazgirt (Dersim), Pertek (Dersim), Diyarbakır, Samandağ (Hatay), Aknehir (Samandağ’ın Beldesi) belediyelerinin doğrudan katılımıyla 2 gün boyunca 15 saati aşkın bir sürede 1000’e yakın katılımcıyla yapılan Sempozyum kapsamında “devrimci-halkçı yerel yönetimler” tartışması geniş bir kitleye aktarılmış olup bu bağlamda Sempozyum önüne koyduğu amaçları gerçekleştirme noktasında başarı ile tamamlanmıştır.

Yerel yönetimler alanında literatürde ciddi tartışmalar bulunmasına rağmen, Sempozyum ile birlikte Fatsa deneyiminden günümüze devrimci-halkçı yerel yönetim deneyimleri ülkemizde ilk defa böylesi bir genişlikte ele alınmış ve devrimci-halkçı belediyecilik adına yarına somut bir yol haritası oluşturma amacına vesile olmuştur.

Sempozyum kapsamında devrimci-halkçı anlayışların temsil edildiği belediyeler bir araya getirilerek alternatif deneyimlerin görünür kılınması hedeflenmiştir. BU çerçevede Sempozyum, farklı yerellerde halkın seçilmiş temsilcileriyle verimli tartışmaların gerçekleştirilmesine ve tecrübelerin ortaklaşmasına da imkan sunmuştur. Aynı zamanda ülkemizde demokrasi mücadelesi yürüten emek-meslek örgütleri, akademi ve diğer toplumsal muhalefet kesimlerinin sahip olduğu mesleki ve akademik bilginin sermayenin değil halkın yararına kullanılmasının araçlarının yaratılması yönünde çaba harcanmıştır. Bu gerekçelerle yapılan Sempozyum, sisteme alternatif olma iddiası taşıyan yerel yönetim modellerinin kuvvetlenip gelişebileceği birlikteliklere vurgu yaparak önemli bir ihtiyacı tariflemiştir. Dolayısıyla 1. Sempozyum’da ortaya çıkan temel beklentiler 2. Sempozyumu’un da yapılması gerekliliğini ortaya koymuştur.

2.Sempozyum’un hazırlık çalışmaları kapsamında 2012 yılı Şubat ayıyla birlikte aşağıda sunulan 8 farklı başlık altında atölye çalışmaları örgütlenmiştir.

  1. Ekoloji Politikaları Atölyesi
  2. Enerji Politikaları Atölyesi
  3. Toplumsal Cinsiyet Politikaları Atölyesi
  4. Katılım ve Özyönetim Atölyesi
  5. Şehircilik Politikaları Atölyesi
  6. Afet Politikaları Atölyesi
  7. Üretim, Bölüşüm ve Emek Politikaları Atölyesi
  8. Kültür-Kimlik Politikaları Atölyesi

Yaklaşık 4 aylık bir süre boyunca yürütülen atölye çalışmaları kapsamında farklı meslek disiplinlerinden uzmanların ve konulara ilgi duyan farklı kesimlerin katılımıyla “Nasıl bir devrimci-halkçı yerel yönetim?” sorunsalı etrafında birçok etkinlik örgütlenerek verimli tartışmalar yürütülmüştür. Gelinen noktada bu tartışmaları özetleyen atölye sonuç metinleri oluşturularak ilgi duyan kesimlere yazılı kitapçıklar halinde internet sitemiz üzerinden ulaştırılmaktadır. Ancak söz konusu tartışmaların yerellerin gerçekliğiyle daha sağlıklı bir şekilde ilişkilenmesi için, benzer tartışmaların konunun yerellerdeki muhataplarıyla da yürütülmesi gerekli görülmektedir.

SCX-3200_20170826_10445801

Bu nedenle 16 Haziran 2012 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilecek çalıştayla hem atölye sonuçlarının, hem de alanlarında uzman kişilerin ve belediyelerin görüşlerinin birlikte tartışılması amaçlanmaktadır. Atölye sonuç metinlerinden oluşan bu kitap, sözü edilen tartışma alanlarına ilişkin olarak genel çerçevenin çizilmeye çalışıldığı metinlerden oluşmakta olup çalıştayda tartışmaya açılacak konular açısından altlık oluşturmak amacıyla hazırlanmıştır. Bu kapsamda yürütülecek tartışmaların parçası olmak isteyen herkesi, Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Çalıştayı’na davet ediyoruz.

Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Çalışma Grubu.”

Belediye hizmetleri ne ölçüde adil?

Ali Rıza Avcan

İzmir ve çevresindeki ilçe belediyelerinin son yıllarda yaptıkları yatırımlara baktığımızda bunların çoğunun “vitrin” olarak nitelediğimiz kentin en bilinen, o gelişmiş, en görünür yerlerine yapıldığını görürüz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir-Deniz Projesi kapsamında Bostanlı’da, Bayraklı’da, Sahilevleri’nde yaptığı pahalı ve gereksiz sahil düzenlemeleri, Konak ve Karşıyaka sahiline döşenen tramvay hatları, Karşıyaka Belediyesi’nin bankalara borçlanıp yapmaya kalktığı yeni anıtlar, her iki belediyenin Atakent ve Mavişehir mahallerinde yapmaya kalktığı yeni opera binası inşaatı, tematik çocuk parkı ve kent ormanı yatırımları, çoğu sahilde ve kent merkezindeki bulvar ve caddelerin süs bitkileriyle yeşillendirilmesi hep bu göz boyayan, kentin gelişmiş, zengin bölgelerine yapılan yatırımlardır.

Oysa aşağıdaki çizelgeden de görebileceğiniz gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin görev alanında 30 ilçe belediyesi, toplam 1.295 adet mahalle ve bu mahallelerde 2016 yılı verilerine göre yaşayan 4.223.545 kişi bulunmaktadır.

Büyükşehir belediyesi ile tüm ilçe belediyeleri İzmir sınırları içindeki daha az gelişmiş ve yoksul kesimlerin yaşadığı ilçe, bölge, semt ve mahallelere diğerleriyle eş düzeyde; hatta bunlar arasındaki farkı ortadan kaldırmak ve herkese eşit hizmet götürmek amacıyla gelişmiş bölgelerdeki gereksiz yatırımlardan vazgeçerek az gelişmiş bölgelere pozitif ayrımcılık çerçevesinde daha fazla yatırım yapmalıdırlar.

İzmir 2016 Nüfus, Nüfus Artışı, Mahalle Sayısı, Yüzlçümü ve Nüfus Yoğunluğu

Biz şimdiye kadar belediyeler düzleminde yaptığımız bütün araştırma ve inceleme çalışmalarıyla gerçekleştirdiğimiz tüm resmi/özel görüşmelerde bu tür büyük ya da küçük yatırımların kentin ilçe, bölge, semt ve mahalleleri arasındaki adil, eşit dağılımı konusunda bir çalışma yapıldığını, tüm ilçe, bölge, semt ve mahallelerin gelişmişlik düzeyi açısından sınıflandığını ne yazık ki öğrenemedik. En azından stratejik planla imar planı hazırlıklarında önceden hazırlanmış gelişmişlik endeksleriyle mevcut yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları dikkate alan bir çalışma ya da analizin yapıldığından; ayrıca az gelişmiş ilçe, bölge, semt ve mahalleler yararına pozitif ayrımcılık anlamında bir çalışma yapıldığından haberimiz olmadı.

Oysa bir nefes gibi Adalet’e ihtiyaç duyduğumuz günümüz koşullarında, toplumcu belediyeciliğin en önemli uygulamalarını Katılımcı Bütçe adı altında uygulayan Brezilya’nın Porto Alegre belediyesinde olduğu gibi belediye hizmet ve yatırımlarının kentin ilçe, bölge, semt ve mahalleleri arasındaki gelişmişlik farklılıkları dikkate alınarak ve kentin geri kalmış ilçe, bölge, semt ve mahallerini kayıran pozitif ayrımcılık ilkesini gözeterek yapılması; böylelikle belediyeler tarafından sunulan kent hizmetlerinin zengin-yoksul ya da gelişmiş-gelişmemiş tüm kent halkına adil bir şekilde sunulması sağlanabilir.

income-inequality

O nedenle başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm ilçe belediyelerinin planlayıp gerçekleştirecekleri hizmet ve yatırımlarda ilçe, bölge, semt ve mahalleler arasındaki farklılıkları dikkate alan gelişmişlik endeksleriyle o ilçe, bölge, semt ya da mahalledeki yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları dikkate alarak; ayrıca az gelişmiş ilçe, bölge, semt ve mahalleler adına pozitif ayrımcılık yaparak eşit ve adil hizmet yapmalarını ve bunun doğal bir sonucu olarak her yıl bu hizmetlerin ilçe, bölge, semt ve mahaller ölçeğindeki dağılımlarını kamuoyu ile paylaşmalarını öneriyoruz. 

1. Uluslararası Simavi Karikatür Yarışması

Şiddet ve ayrımcılığın evrensel ve etik normları tehdit ettiği modern dünyada, hoşgörü duygusu her zamankinden daha çok önem kazanmakta. Karikatür de hoşgörü ve sağduyuya dayalı, farklı düşünce ve inançlara açık bir toplumun temel yapıtaşları arasında yer almakta.

Bu düşünceden hareketle düzenlenen Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması’nın 1983 yılında yapılan ilk organizasyonunda ödül kazanan karikatüristler arasında Haslet Soyöz ve Salih Memecan gibi tanıdık, bildik isimlere rastlıyoruz.

01
Mikhail M. Zlatkovsky,  Rusya Federasyonu, Birincilik Ödülü
02
Haslet Soyöz, Türkiye, İkincilik Ödülü
03
Jan Van Wessum, Hollanda, Üçüncülük Ödülü
04
Garif Basyrov, Rusya Federasyonu, Başarı Ödülü

 

600x450(5)
Jiri Sliva, Çek Cumhuriyeti, Başarı Ödülü
600x450(6)
Mahmut Akgün, Türkiye, Başarı Ödülü
600x450(7)
Mahmut Karatoprak, Türkiye, Başarı Ödülü
600x450(8)
Pojani Llir, Arnavutluk, Başarı Ödülü
600x450(9)
Salih Memecan, Türkiye, Başarı Ödülü
600x450(10)
Stefan Popa, Romanya, Başarı Ödülü
600x450(11)
Todor Kuzmov, Bulgaristan, Başarı Ödülü
600x450(12)
Vergari M. Teresa, İtalya, Başarı Ödülü
600x450(13)
Vladimir Borojevic, Makedonya, Başarı Ödülü
600x450(14)
William (Bill) Woodman, Amerika Birleşik Devletleri, Başarı Ödülü
600x450(15)
Antun Smajik, Yugoslavya, Mansiyon Ödülü
600x450(16)
A. Raşit Yakalı, Türkiye
600x450(17)
A. Raşit Yakalı, Türkiye
600x450(18)
Ad. Lighart, Hollanda
600x450(19)
Ad. Lighart, Hollanda
600x450(20)
Adrian Andronic, Romanya
600x450(21)
Adrian Andronic, Romanya
600x450(22)
Ahmet Önel, Türkiye

Bardağın dolu tarafını görmek…

Ali Rıza Avcan

Son zamanlarda, yaşama olumlu bakmak, negatif olmamak ya da olumsuz şeylerden uzak durmak gibi gerekçelerle önümüzdeki bardağın sadece dolu tarafına bakmak adet oldu.

Çevremdeki çoğu insan, akademisyenlerin bir kısmı, belediye yönetici ve çalışanlarının neredeyse tümü; daha doğrusu bir konuda yetki ya da sorumluluk üstlenenlerin çoğu, başarısız olmamak amacıyla ilgili ya da görevli oldukları konulara yetersizlik ve sorunlar üzerinden değil; sahip oldukları varlık, değer ya da kaynaklar üzerinden yaklaşmayı ifade eden aldatıcı bir teselli politikasıyla yaklaşmayı tercih ediyorlar. 

Bardağın dolu tarafına bakmak, akademik çevrelerde giderek “bilimsel” bir analiz yöntemiymiş gibi takdim edilerek yazılan kitap ve makalelerde ya da yapılan sunumlarda siyasetçi ve yöneticilerin gönüllerini hoş tutacak aldatıcı bir iksir haline dönüştürülüyor.

Çünkü böylelikle can sıkan yetersizlik ve sorunları gündeme getirerek kötümser olunmamış olunuyor. Lale Devri‘nin boşvermişlik anlayışıyla herkese ve her ortama pembe bir iyimserlik bulutu yayılarak kimselere “negatif enerji” verme fırsatı yaratılmıyor…

lale2

Ortalığa kötümserlik tohumları eken muhaliflerin, yaşama eleştirel bakanların böylelikle hem önü kesiliyor hem de yazılıp çizilen kitap, makale ve raporlarla, sunulan bildirilerle sahip olunan makam ve masaların sürdürülebilirliği (!) sağlanabiliyor.

Bu pembe iyimserlik halini sağlayan analiz yöntemine ise “varlık-odaklı yaklaşım” diyorlar. Bu yöntemin uygulandığı ilk proje olan Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 başlıklı belgede bu analiz yöntemi şu şekilde tanımlanıyor.

“Proje yaklaşımını oluşturan varlık-odaklı yaklaşım, Yarımada’nın sürdürülebilir gelişiminde anahtar rol oynayacak yerel varlıklarının korunması ve geliştirilmesi üzerine kuruludur. Varlık (Asset), sözlük anlamıyla bir bireyin, kaynağın veya nesnenin değerli niteliğidir. Bir toplum için ise bireylerinin, altyapılarının, organizasyonlarının, ya da programlarının gücü olarak düşünülmektedir.

Varlık-odaklı yaklaşım ise bir konuyu pozitif, gerçekçi ve kapsayıcı bir biçimde ele alma ve tanımlama düşüncesidir. Hangi yerel varlık, değer ve kaynakların o yerin ayırt edici özelliği olduğunu ve korunması gerektiğini ve nelerin o yeri yaşamak ve üretmek için iyi bir yer yaptığını tanımlamamıza yardımcı olur.”

Görüldüğü gibi var olanlar, sahip olduğumuz varlık, değer ve kaynaklar bardağın dolu tarafı olarak bu yaklaşımın temelini oluşturup bardağın boş tarafını temsil eden yetersizlik, ihtiyaç ve sorunlar bu yaklaşımın görüş alanına sokulmuyor.

Bu yaklaşımdaki bilinçli körlüğü, en iyi şekilde yine aynı belgedeki şu anlatımlarda yakalayabiliyoruz:

Varlık-odaklı yaklaşım, bardağın yarısının dolu olduğunu savunan pozitif bir yaklaşımdır. Kavram ilk kez ABD’de 90’lı yılların başında Kretzmann ve McKnight (1993) tarafından toplumsal gelişim çalışmalarına paralel olarak geliştirilmiştir. Araştırmacılar toplumsal sorunların çözümünde yetersizlikler ve problemler üzerinden gidildiğinde olumsuz bir hava oluşturduğunu görmüşler ve geleneksel ihtiyaç-temelli yaklaşımların çözümsüzlük duygusunu kuvvetlendirdiğini, yerel halkı dışarıdan müdahale beklentisi nedeniyle pasifleştirdiğini tespit etmişlerdir. Bu nedenle de sahip olunan yerel varlıklar, ekonomik ve doğal kaynakların gücü ve bunların yaratabileceği fırsatlar üzerinden hareket eden varlık-odaklı yaklaşımın alternatif bir yol olarak toplumsal ve ekonomik gelişme, yaratıcılık ve girişimcilik üzerinde olumlu etkileri olabileceğini öne sürmüşlerdir.”

Görüldüğü gibi bir planlama yöntemi olarak önerilen bu yöntemde, yerel halkın çözümsüzlük duygusu nedeniyle cesaretini kaybetmemesi için onlara sorunlardan ve yokluklardan söz etmememiz gerekmektedir. Örneğin Çeşme Yarımadası ile ilgili bir stratejik planlama çalışmasında yöre halkının çözümsüzlük duygusuna düşmemesi, dışarıdan müdahale beklentisi nedeniyle pasifleşmemesi  için her geçen gün sayıları artan rüzgar enerjisi santrallerinden ya da balık çiftliklerinden söz etmememiz gerekiyor. Aksi takdirde gelip katkıda bulunmazlar, hatta küsüp bir köşeye bile çekilebilirler…

Oysa sağlıklı bir planlama çalışmasında hem dolu hem de boş tarafın birlikte görülmesi gerekir. Böylelikle hem elde bulunan varlık, kaynak ve değerler hem de mevcut yokluklara bağlı yetersizlik, ihtiyaç ve sorunların birlikte ele alınması, aralarındaki olumlu ya da olumsuz ilişkilerin incelenip irdelenmesi gerekir.

13aafdcad344b8c9

Çünkü yaşamın bizatihi kendisi hem olumlu şeyleri, hem de olumsuzları kendi içinde barındırır ve bunların hepsi bir bütünün parçalarıdır. Bunları birbirinden ayırarak olumlu olanı tercih edip diğerini halının altına süpürmek öncelikle kendimizi kandırıp aldatmanın eski bir yöntemidir. Sonrasında da başkalarını, halkı…

Hepimiz uzunca bir süredir İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin yaptıkları proje yatırımlarından şikayetçi olduğumuza göre, bu şikayetlerin altında yatan nedenlerden birinin de bu Lale Devri Anlayışı ile sadece olumlu şeyleri görüp, yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları görmeyen “varlık-odaklı yaklaşım” olduğunu söyleyebiliriz…

 

İzmir şiirleri (1)

İTHAF

Aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır
Ben gönlümce yaşadım, gönlümce sevdim
Bilirim saadetim, yalnızlığım bundandır
Seni bulduğum, kaybettiğim günden bilirim.

Aşklarının tarihi bir şehrin tarihidir diyorum
Gün gelir aşklarıyla anılır şehirler anılırsa
Niyetim sevdalı sözler etmek de olmasa
İzmir için ne yazarsam sana adıyorum!

NECATİ CUMALI

necati-cumalı1

GAZİLER CADDESİ

Basmane’de gaziler caddesi’ne
Küçük bir yağmur götürdüm
Siz böyle akşamüstü görmediniz

Gizlice bir şarap tuttum
Yine o şehir korkusu
Ola ki simsiyah sarhoşum
İçimde elektrik uğultusu
Bir kötümserlik sebepsiz

Şurda yeşil gözlü bir çocuk
Naylon geçirmiş şapkasına
Ferid’e benzettim azıcık
Kimbilir belki de başkasına
Yetişkin eli yüzü tertemiz

Basmane’de gaziler caddesi’ne
Kırık çocukluğumu götürdüm
Siz böyle bir akşamüstü görmediniz
Camların rengini beğenmedim
Bütün mor bıyıklar yabancı
Şekersiz çaylar içindeyim
Gece makaslarında bekçi
Sabaha karşı hırsız

Bu afiş sinema tuzağı
Düşme o kızın arkasına
Yemyeşil kolu bacağı
Cigara yapışmış dudağına
Dördünce gecedir uykusuz

Basmane’de gaziler caddesi’ne
Ürkek bir çarşamba götürdüm
Siz böyle bir akşamüstü görmediniz

ATİLLA İLHAN

Attila-İlhan-kolaj
İZMİR’İN AKŞAMLARI

Denizlerin rüzgârı denizlerin,
Gelir vurur kızların bacaklarına.
İzmir’in akşamları İzmir’in,
Herkes saadetini düşünür.

Öpülmez ki denizlerin rüzgârı,
Kolay kolay öpülmez ki.
Bir kaçar bir de durur
Kadınlar gibi.

Denizlerin rüzgârı denizlerin,
İnsan unutur yalnızlığını.
Gemiler yelken açar uzaklarda,
Kim sevmez bu saatlerde yolculuğu.

İzmir’in denizleri koskocaman
Çocuklar uzatır ayaklarını denize.
Midye keser ayaklarını kaçarlar
Sevine sevine.

İzmir’in akşamları İzmir’in,
Nasıl sevilmez böyle akşamlar.
Bir yanar bir söner Karşıyaka’nın ışıkları,
Gün olur insanı deli eder.

İzmir’in ışıkları İzmir’in,
Barların, vitrinlerin önünde
Gemiler gelir rüzgârla dolu,
Gemiler gider ışıklar içinde.

EDİP CANSEVER

 

maxresdefault
KARABİBER

İzmir´de bir ağaç gördüm
Adı karabiberdi karabiber
Yaprağının ucunu ısırdım
Tadı karabiberdi karabiber.

Bir yaşıma daha girdim
Biber dediğin tuzluğa yaraşır
Fidesi olur fidan olur
Bir çınar boyunda karabiber
İnsanın başı döner

Çiçek mi,meyva mı,tohum mu nedir
Nar tanesi gibi pırıl pırıl
Çingen pembesinden sıcak
Karabiber ağaçlar dolusu
Karabiber sebil
Karabiber salkım saçak

İzmir’de bir ağaç gördüm
Adı karabiberdi
Ya karabiber türküsü Allahım
Necati Cumalı söylerdi
Soba borusu gibi bir sesi vardı
Karabiberim, derdi karabiberim
Candarmalar geliyor kalk gidelim

İzmir´de bir ağaç gördüm
Adı karabiberdi
Benim,avuç içi kadar saksılarda
Asma kütükleri,yeşerten anam
Bu ağacı görse sevincinden ağlardı

İzmir´de bir ağaç gördüm
Adı karabiberdi
Dalını,meyvasını,gölgesini
Getirdi masamıza serdi
Yapraklarını görsen bayılırsın
Bir yazma oyası kadar ince
Söğüt dallarından narin
Saçlarının arasında dolaştığını duyarsın
İncecik biberli ellerin

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

bedri_rahmi_se
ÖPÜLDÜNÜZ EFENDİM

Buzul günlerinin çözüldüğü mevsimdi
Şiirler gibi akıyordu ırmaklar
Çekildi iğreti yollar ayaklarımızın altından
Saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

Herkes bir başınaydı, nedense biz ikimizdik
Sokaklar yalın ışıklarla yıkanıyordu
Özlemin kabarmış köpüğü yüreklerimizde
Saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

Söcükler nereye kaçmışlardı öyle
Neden susmalarla doluydu o uzun yürüyüşümüz
Şehir mi ıssızdı, biz mi kimsesizdik
Saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

Kanlı yaşantıları tanımıştık, sınanmıştı sevgimiz
Eksik değildi yine de içimizden bulutları
Kendi dallarımızı savurup kıran fırtınaların
Saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

Kırgındı ömürlerimiz hiçbir şeyi değiştiremediğimizden
İçten içe yaşadığımız pişmanlıklarla
Kaç baharın gülü solmuştu yüreklerimizde
Saat izmir sularıydı, öpüldünüz efendim

HÜSEYİN YURTTAŞ

maxresdefault (1)

GÜL 1

İzmir’e götürüyorum bir gülü
Sarı bir gülü..

İLHAN BERK

maxresdefault (2)

İZMİR 1944

Tek başına gezersin

Mavi emprime entari

Yakışmış üzerinde

Kaşın gözün yerinde

Güzelliğine güzelsin

 

Dolup taşmakta Kültürpark

Giden gidene Fuara

Sen yalnız olduktan sonra

Biz ne güne duruyoruz?

BEHÇET NECATİGİL

maxresdefault (3)

ATLI ASES

Kilimlerle senin sofalarla var yürüyüşün

Geldik şimdi bu saçların ki çözdüm ve çözmedim

Kuşluk yürüyüşün senin gerinmelerle ikindi yürüyüşün

İnceciksin terliklerle uzunsun ya da gözlerle

 

Öyle yürüyüşün ki inmiş atlardan ya Erzurum’dan

Aşkın ardınca oldular ki anlayın işte artık

Her İzmir’de Kordon boyuyla senin şıkırtıların

Geldik şimdi bu ellerin ki tuttum ve tutmadım

Böyleyeyin yürüyüş kilerlerde sayılmış değil

Badem yürüyüşün kavunlarla Kırkağaç yürüyüşün

Çıplaksın yürüyüşünle kaşlarla esmersin ya da

Geldik şimdi bu ayakların ki öptüm ve öpmedim.

Taylar gibi yürüyüşün senin Konya düzü gibi

Geldik şimdi bu atlar ki yıkıldım bittim.

Ekmeklerle birikmiş değil bolluk böyleleyin

Rüzgarlarla senin buğdaylarla var yürüyüşün.

SALAH BİRSEL

1(518)