Sosyal demokrasi faşizmi nasıl iktidara taşımıştır?

Rajani Palme Dutt

Sosyal demokrasi, faşist hareketin doğrudan iktidara çok yaklaştığı son aşamada, umutları o hayali yasal savunulara, seçimlere, “demokrasi” ve ılımlı burjuva hükümetlerine ve hatta son olarak, “daha az kötü” olan kısmi ya da neredeyse faşist diktatörlüklerin desteklenmesine bağlayarak, nihai ve belirleyici desteğini vermiş oldu.

Sosyal demokrasi, birinci olarak, işçi sınıfını ve onun mücadelesini örgütsüz kılar. Sosyal demokratlar ve sendika liderleri, işçi sınıfı saflarında, yenilgiyi kabul etmeyi öğütleyerek, mücadeleye karşı çıkarak ve işçi sınıfı mücadelesinin ortaya çıkışının kaçınılmaz olduğu yerde, mücadeleyi içeriden engelleyerek, işverenlerin ve egemen sınıfın temsilcileri gibi davranırlar.

1_0GJ1QdQpMtuy-cna3TcN2g

Bu en açık şekilde, sosyal demokrasinin grevlerdeki rolünde görülür. Bu sürece dair çarpıcı bir örnek, daha sonradan da ortaya çıktığı gibi, Almanya’yı neredeyse savaşın dışına çıkaran ve Rus Devrimi’yle birliğe götüren, Almanya’da, Ocak 1918’deki büyük harp sanayisi grevlerinde yaşandı. Sosyal demokrat liderler, Ebert, Braun ve Scheidemann, kendi yürütmelerinin kararıyla, işçilere harekete geçme komutlarına uymama çağrıları yaparak, grevin yönetimini üstlerine aldılar. Fakat grev komitesine gelmelerindeki amaç, birkaç yıl sonra kendileri tarafından da açıklandığı gibi grevi bastırmaktı. 1924’te Ebert, Ocak 1918’deki grevi yönlendirdiği üzere, ihanet suçlamasına karşı manevi tazminat davası açtı. Bu mahkemede, yürütmenin kendilerine grevi sonlandırmak amacıyla liderliği üstlenmelerini bildiren gizli bir talimat geçtiğini duyurdu. Ebert mahkemede şunları ifade etti (Times, 11 Aralık 1924):

En kötüsünün önüne geçmek için sosyalistlerden grevin kontrolünü almaları istendi. Herr Ledebour grevcilere, eğer “çoğunluk sosyalistler” Grev Komitesi’ne gelirler ise, grevin kaybedileceğini söyledi ve bu noktada (Herr Ebert) dengeyi sağlamak amacıyla dâhil oldu. … Grev Komitesi’ne grevi mümkün olan en kısa sürede bitirmek için girdiğini açıkladı.

Scheidemann da aynı mahkemede şunları ifade etti (Times, 13 Aralık 1924): “Grev bizim bilgimiz dışında gelişti. Grevin, hükümetle müzakerede bulunularak, en süratli şekilde bitirilmesi kesin amacıyla Grev Komitesi’ne dâhil olduk. Grev Komitesi’nde bize karşı çok büyük ölçüde muhalefet vardı: “Grev bastırıcılar” olarak anılıyorduk.

Tümüyle aynı süreç, 1926’nın Britanya Genel Grevi’nde, İşçi Partisi ve İşçi Sendikaları Kongresi Genel Konseyi liderliği tarafından da yürütüldü. MacDonald’a göre (Socialist Review, Haziran 1926) genel grevin sadece çağrısı yapıldı, çünkü “eğer genel grev ilan edilmemiş olsaydı, sanayi hemen hemen aynı ölçüde izinsiz grevler tarafından felce uğratılacaktı.” J. H. Thomas bilahare kapitalist Answers dergisine açıklamış olduğu gibi greve karşı olmasına rağmen, “istifa etmedim, çünkü dışına çıkmaktansa içinde kalarak çok daha iyisini yapabileceğimden emin olmuştum.” 13 Mayıs 1926’da Avam Kamarası’na açıkladığı gibi, liderliğin amacı, “kontrol sağlamaya muktedir olabilecek herkesin elinden kayan” mücadeleyi engellemekti. Genel Grev’in yenilgisinin nedenlerini araştıran muhafazakâr İçişleri Bakanı, Joynson-Hicks, başlıca nedenin “sorumlu sendika liderlerinin sendikalar üzerindeki nüfuzlarını yitirmeleri ve anayasal olan genel grevin yasadışı olduğunu kabul etme ve onu sonlandırma yolunu tutmaları” olduğunu öne sürdü (Joynson Hicks, Muhafazakâr Twickenham Derneği’ne mektup, 14 Ağustos 1926).

Aynı süreç İtalya’da, fabrikaların işgali sırasında da sergilendi. Ki burada tüm hükümet güçleri, reformist liderliğin başardığını, fabrikaların kapitalizm için yeniden restorasyonunu, kendilerinin başaramamış olacağını itiraf etmek zorunda kaldılar.

Fakat bu doğrudan grev kırıcılığı (az ya da çok boyutlarda her yıl ve hemen her ay tüm ülkelerdeki işçiler için aşina olunan örnekleri) kapitalizme bağlılığı, sınıf düşmanıyla yakın ittifakları ve militan işçilere karşı savaşı öğütleyen, işçi sınıfı cephesini örgütsüz kılmanın ve engellemenin o evrensel sürecinin yalnızca en yalın ve basit ifadesidir.

İşte ancak işçi sınıfı cephesinin çarpıcı ve tekrarlanan şekilde engellenmesi, sosyal demokrasinin söz konusu içeriden müdahalesi sonrasında ve netice olarak, işçilerin güç kaybetmesi ve cesaretlerinin kırılmasıyla faşizmin ilerlemesi için yol açılmış oldu.

Genel Grev’in ihanete uğramasını Mondizm (faşizme doğru ilk adım) takip etti ve böylesi Faşist İtalyan Basını tarafından memnuniyetle karşılandı (Mond’un açıkça faşizme olan sempatisini açıkladığı kaydedilebilir).

İtalya’da fabrikaların teslim edilmesini, hemen Bologna’da başlayan ve 1922’de faşist devletin kurulmasına değin ilerleyen faşist saldırılar takip etti.

İkinci İşçi Partisi Hükümeti’nin işçilere karşı saldırılara olan desteği, 1931’in Ulusal Hükümet seçim başarısı ve Britanya’da ciddi faşist bir hareketin ilk emareleri tarafından takip edildi.

Bruning diktatörlüğüne ve azgın saldırılarına sosyal demokrasi desteği, hemen Almanya’da faşizmin kapsamlı yükselişi tarafından takip edildi.

Bu sosyal demokrasinin başlıca yoludur ki, faşizmin iktidara yürüyüşünü, işçi sınıfı cephesini örgütsüz kılarak, grevleri kırarak, sınıf mücadelesine saldırarak, legalizmi ve kapitalizme bağlılığı öğütleyerek, tüm militan unsurları dışlayarak ve sendikaları, işçi sınıfı örgütlerini bölerek destekler.

Komünizme karşı savaş sosyal demokrasinin öncelikli meselesidir. Almanya örneği sosyal demokrasinin devrimci işçileri ezmek için militaristler ve Beyaz Muhafızlar ile olan doğrudan ittifakında ne kadar ileri gidebileceğini göstermiştir.(1) Kaldı ki komünizmle savaş sloganı faşizme ait bir slogandır. Esasen, sosyal demokrasi ve faşizm, komünizmi alt etmek noktasında burjuvazinin rakip hizmetkârlarıdır.

Savaş sonrası dönemin daha ileriki gelişimiyle beraber, sosyal demokrasi, kapitalist mekanizmanın ve kapitalist diktatörlüğün güçlenmesini destekleyerek, faşizme doğru ilerleyişe çok daha pozitif şekilde yardımcı olmaktadır. Sosyal demokrasi, kapitalist tekelleşmeyi güçlendirmek için ekonomik tedbirlerin (rasyonalizasyon, vd.) yerine getirilmesini de destekler; ağırlaştırılmış kapitalist diktatörlüğün tüm Bruning ve Roosevelt formlarını savunur ve kendisi de ağırlaştırılmış kapitalist diktatörlüğün tedbirlerini başlatmada ve yürütmede yardımcı olur. Bu 1929-31’in İkinci İşçi Partisi Hükümeti tarafından Kömür Madenleri Yasası ve Londra Trafik Tarifesi’yle, tahkim kararı marifetiyle tekstilde ücret kesintileri vergisiyle, tutuklamaları ve Sendika Yasası uyarınca yüzlerce işçiye hüküm yağdırmasıyla, lathi yönetimi ve Hindistan’da altmış bin tutuklamasıyla en açık şekilde sergilendi. Aynı şekilde Severing, İçişleri Bakanı olarak, işçilerin 1929’da, Berlin’deki 1 Mayıs yürüyüşlerine ateş açmıştı. Sosyal Demokrat Prusya Hükümeti de, von Papen tarafından görevden alındığında, savunmasında esasen benzer biçimde, “Sol’da, Sağ’dan daha çok ölümlere neden olduğu” şeklinde övünmüştü:

Prusya Hükümeti, polis istatistikleri eşliğinde, polis müdahalesinin Sol’da, Sağ’dan daha çok ölümlere neden olduğunu ve polis tedbirlerinin Sol’da, Sağ’dan daha fazla yaralıya neden olduğunu kanıtlayabilecek durumdadır.” (Braun-Severing’un Hindenburg’a görevden alınmasını protesto eden beyanı: B. Z. am Mittag, 19 Temmuz 1932).

Sosyal demokrasi, faşist hareketin doğrudan iktidara çok yaklaştığı son aşamada, faşizme karşı birleşik işçi sınıfı cephesine (faşizmin iktidara gelişini önleyebilecek tek araç) karşı çıkarak, onu yasaklayarak ve umutları o hayali yasal savunulara, seçimlere, “demokrasi” ve ılımlı burjuva hükümetlerine ve hatta son olarak, “daha az kötü” olan kısmi ya da neredeyse faşist diktatörlüklerin (Bruning, Dollfuss) desteklenmesine bağlayarak, nihai ve belirleyici desteğini vermiş oldu.

seegers_1

Stoßtrupp’a müsaade ederken Kızıl Cephe’yi yasaklayan ve dağıtan, sosyal demokrat bakan Severing’tir.

Komünizmin o kritik 1932 yılı ve 1933’ün ilk çeyreği boyunca tekrarlanan birleşik cephe için acil çağrılarını reddeden sosyal demokrasidir.

İşte bu çizgi faşizmin zaferini kaçınılmaz kılmıştır.


(1) Britanyalı İşçi Partili Başbakan MacDonald’ın açıklamasını Zinoviev’in 1924’teki mektubuyla karşılaştırınız: “Bolşevizme karşı atağa kalkmış olanlar kimlerdir? Liberaller hiçbir şeye dâhil olmadılar, Toryler hiçbir şeye… Tüm iş sendika liderleri ve İşçi Partisi liderleri tarafından yapıldı.

(Önder Kulak tarafından Sendika.Org için çevrilen bu metin, Rajani Palme Dutt’un Fascism and Social Revolution başlıklı çalışmasından kısa bir bölümdür. Bkz. Rajani Palme Dutt, Fascism and Social Revolution, London: Martin Lawrance, 1934.)

Kaynak:http://sendika62.org/2018/04/sosyal-demokrasi-fasizmi-nasil-iktidara-tasimistir-rajani-palme-dutt-486180/

Bugün yine de umutluyuz…

İnsanların haksız yere işten çıkarıldığı, çalışmalarına izin verilmediği, sudan sebeplerle hapse atıldığı, haksız yere yıllarca hapiste tutulduğu, ölüme mahkum edildiği, kurşunlandığı ya da bombalanıp öldürüldüğü, cenazelerini kaldırmalarına bile izin verilmediği, ölülerin mezardan çıkarıldığı, bütün bu olaylar olurken bazı insanların, siyasetçilerin,belediye başkanlarının ülkesine ve yönetiminden sorumlu olduğu kentteki insanlara, bu kötü gelişmelere ilgisiz kalıp kendi şahsi ikballeri peşinde koştuğu, gelecekteki makamları için delege oyunları oynadıkları ve faşizmin her geçen gün, her geçen an ülke zeminine yavaş yavaş yerleştiği bu ortamda kentlerden ve onların stratejik yönetimlerinden söz etmek ne ölçüde mümkün?

O nedenle biz bugün kent, strateji, kent hakkı ya da kentsel yaşam demek yerine insanlık, hak, hukuk, adalet, özgürlük ve barış diyeceğiz…

DFazTMOXkAAzZnQ

İspanya İç Savaşında Bir Rektörün Direnişi: Miguel de Unamuno

Ercan Eyüboğlu, Siyaset Bilimci

Kendi üniversitesinin çatısı altında baskına uğrayan Miguel de Unamuno ‘işgalciler’in şaşkın bakışları altında, şu tarihsel konuşmayı yapar:

‘Hepiniz, benim, susmadığımı ve susmayacağımı biliyorsunuz. Yetmiş üç yıllık ömrümde susmayı, suskun kalmayı bir türlü öğrenemedim.’

Sevgili Rona Aybay Hoca’nın 24 Mayıs 2012’de bu sütunlarda yayımlanan yazısı, pek çok yapıtı Türkçeye de çevrilen fakat gereğince tanınmayan büyük İspanyol Direnişçisi Cumhuriyetçi Miguel de Unamuno’nun soylu ve yüce anısını tazelememize vesile olabilir.

Miguel de Unamuno (29 Eylül 1864, Bilbao – 31 Aralık 1936) yirminci yüzyılın ilk yarısında ilgilendiği hemen her alanda damgasını vurmuş bir İspanyol romancısı, şairi, dilbilimcisi, tiyatrocusu, eleştirmeni ve düşünürüdür. İspanyol kültürünü özümsemekle yetinmemiş, “anadili gibi” 14 dili bilmekteydi. Yaşadığı çağı seçemese de o çağın içinde kendisini seçmiş ve konumunu belirlemiş, iki büyük savaş arasının büyük kavgasında, güçlülerin yanında değil, özgürlüklerin ve demokrasinin Cumhuriyetçi cephesinde yerini almıştır. Cumhuriyete ve onun değerlerine öylesine içten, öylesine kararlılıkla bağlıdır ki, Falanjistlerin katlettiği Frederico Garcia Lorca’nın akıbeti bile onu caydırmamış, tam tersine, rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’ni demokrasinin ve Cumhuriyetin kalesi olarak algılamak istemiştir.

1931’de kurulan Cumhuriyete kendini adayan Unamuno, 1936’da başını General Franco’nun çektiği faşist hareket, özgürlükçü demokratik Cumhuriyete baş kaldırınca, kendini üç yıl sürecek olan İç Savaş’ın içinde ve bilim-kültür cephesinin en ön saflarında bulur.

İç Savaş, adı üstünde, cephesi belirsiz bir savaş. Zaferi ya da yenilgiyi, (sivil) toplumun her alanında bireysel tavırlar, teslimiyetler ve direnmelerin belirleyeceği bir savaş. İdeolojilerin belirleyici olduğu bir savaş. İşte, bu İç Savaş’ın başlangıç yılı olan 1936’da Miguel de Unamuno, Cumhuriyetin görevlendirmesi ile Salamanca Üniversitesi’nin rektörlüğünü yapmaktadır. Ne var ki, Avrupa’nın en eski ve köklü üniversitelerinden biri olan Salamanca Üniversitesi, Falanjistlerin ilerlemesi sonucu, milliyetçi kuşatmanın içinde bir Cumhuriyetçi adacık olarak kalmıştır ve her fırsatta taciz edilmekte, kışkırtılmaktadır. Aşağıdaki olay işte bu kışkırtmanın öyküsüdür.

Cumhuriyet karşıtları orduda ve Falanjist örgütlenmeler içinde yuvalanmışlardır ve Cumhuriyeti devirmek için bin bir komplo, bin bir entrika tezgâhlamaktadırlar. Franco yanlılarının etki alanı içinde yer alan ve Miguel de Unamuno’nun rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’nin büyük amfisinde 12 Ekim 1936’da rektörün izni olmaksızın bir ‘Irk Şenliği’ düzenlenmiştir. Şenliğin onur konukları arasında, daha sonra iyice ünlenecek olan o mahut Caudillo’nun karısı Dona Carmen Franco da vardır.

Bütün o davetli resmi erkânın ve bindirilmiş kalabalığın önünde kürsüye çıkan Francocu General Millan-Astray, Cumhuriyetin ilanı ile “İspanya’nın maruz kaldığı büyük iç ve dış tehlikeleri” sayıp döken ve faşizmi öven bir konuşma yapar ve konuşmasını, coşturulmuş kalabalık tarafından sık sık tekrarlanan “Viva la muerta! – Yaşasın ölüm!” nidaları ile bitirir.

Kendi üniversitesinin çatısı altında böylesi bir baskına uğrayan Miguel de Unamuno, kendinden emin, kararlı adımlarla ve söz almaksızın, generalin ardından kürsüye çıkar, oluşan bir ölüm sessizliği içinde ve “işgalciler”in şaşkın bakışları altında, şu tarihsel konuşmayı yapar:

“Şimdi benim burada ne söyleyeceğimi büyük bir merakla beklediğinizi biliyorum. Beni tanıyorsunuz, beni biliyorsunuz. Hepiniz, benim, susmadığımı ve susmayacağımı biliyorsunuz. Yetmiş üç yıllık ömrümde susmayı, suskun kalmayı bir türlü öğrenemedim. Ve bugün de öğrenmek istemiyorum suskun ve sessiz kalmayı. Bazı durumlar vardır ki, orada susmak, yalan söylemektir. Zira sükût, ikrar olarak yorumlanabilir. Bugüne kadar içimde daima birbiri ile tutarlı bir uyum içinde yaşayagelen sözüm ile vicdanım arasında bir boşanmaya asla izin veremem. Kısa konuşacağım. Süslemesiz ve dolambaçlı cümleler olmaksızın dile geldiğinde gerçek, daha bir gerçektir. Bu çerçevede, biraz önce dinlediğimiz ve şu an aramızda bulunan General Millan-Astray’in konuşmasına, – eğer buna bir söylev denebilirse- birkaç şey eklemek istiyorum.

Basklara ve Katalanlara ilişkin iftira ve aşağılamalar yığını içinde kişiliğime yönelik olanları bir yana koyalım… Marazi ve anlamdan yoksun bir çığlık dinledim: ‘Yaşasın ölüm!’ Ben ki, ömrümü, anlamını kavrayamayanların tüylerini diken diken eden paradoksları hale yola koyup aşmaya çalışmakla geçirdim, uzman kimliğimle, bu barbar paradoksun benim için tiksindirici olduğunu söylemeliyim. General Millan-Astray bir maluldür. Bunu, kaba bir art düşünce olmaksızın vurgulayalım. Kendisi gerçek bir harp malulüdür. Cervantes de bir harp malulü idi. Bugün İspanya’da, ne yazık ki, çok fazla sakat kimse vardır. Ve eğer Tanrı bize yardımcı olmaz ise yakın bir gelecekte, maalesef daha pek çok sakat insanımız olacak. General Millan-Astray’in bir kitle psikolojisinin temellerini atmakta olduğu düşüncesi, bana acı veriyor. Cervantes’in ruh büyüklüğüne sahip olmayan bir malul, bu kompleksinden kurtulup rahatlamayı, genellikle başkalarının da sakat kalmasını sağlamakta arar.

Yenmek ikna etmek demek değildir; aslolan önce ikna etmektir; oysa duyguya ve tutkuya yeterince yer vermeyen kin, hiçbir zaman ikna edemez. Siz yeneceksiniz, çünkü siz, gerekli olandan daha fazla kaba kuvvete sahipsiniz. Ama kandıramayacak, inandıramayacaksınız. Zira, inandırabilmeniz için, ikna edebilmeniz gerekli. Oysa ikna etmek için, size, sizde bulunmayan iki şey gerekir: Akıl ve mücadelede haklılık. Sizi İspanya’yı düşünmeye çağırmanın, İspanya için tasalanmanızı beklemenin bir yararı olmadığını, bunun beyhude bir çaba olduğunu düşünüyorum. Bu kadar!”

Miguel de Unamuno, autor anónimo (1864)

General Millan-Astray’in, oturduğu yerden, “Kahrolsun zekâ, Kahrolsun akıl!” nidaları ile sık sık kestiği ve coşturulmuş amfiye yuhalattığı bu konuşmasının ardından, Miguel de Unamuno kürsüden inerken faşist militanlar namlularını ona doğrultmuş, General Millan-Astray’ın bir işaretini beklemektedirler. Tam o sırada Dona Carmen Franco’nun ayağa kalktığı ve Unamuno’nun koluna girdiği görülür. Namlular şaşkınlık homurtuları içinde indirilir ve Unamuno amfiden yuhalamalarla çıkar, evinde göz hapsine alınır ve 31 Aralık 1936’da ölür.

Ne demişti büyük Tolstoy: “İnsan sadece uluorta yalan söylemekten sakınmakla yetinmemeli, susarak yalan söylemekten de kaçınmalı.

Cumhuriyet Gazetesi, 7 Haziran 2012

Bugünkü gündem “Adalet!”

Gelip yerleşen belânın faşizm olduğunu ve gün geçtikçe kurumsallaştığını kabul etmeden, sadece en güçlüyü “şeytan” ilan ederek yapılacak bir mücadelenin gerçek bir demokrasi mücadelesi olmayacağını bilmekle birlikte;

“ADALET!” isteği ile başlatılan hareketi destekliyor ve

CHP’nin asıl yerinin Faşizme Karşı Ortak Mücadele Cephesi olduğunu ifade ediyoruz.

faşizm-copy

Faşizmi Anlama Kılavuzu

Tülin Öngen

Faşizm çeşitli evrelerden geçen, adım adım “ilerleyen” uzun erimli bir süreçtir. Nitekim Poulantzas, “faşizm sakin bir gökyüzünde birdenbire kopan bir sağanak gibi gelmez” diye yazar Faşizm ve Diktatörlük adlı yapıtında, Burjuva düzeninin nasıl faşistleştiğini incelediği bu kitabında bir dizi gerici operasyonla faşist devletin kurum ve aygıtlarının nasıl oluştuğunu somut örnekleriyle anlatır.

C7x2qHwXUAA-KHi

Faşizm denince akıllarına sadece militarist (devlet) formları, SA ve SS gibi paramiliter milis güçleri, führervari yönetici tipleri ya da darbeci generaller gelen, demokrasi için sandık ve parlamento ile birden fazla partinin, özgürlükler içinse kendi gibilerin yazma ve konuşma serbestisini yeterli görenlerin, “ileri demokrasi” ya da “ılımlı İslam” benzeri modellerin birer “faşistleşme” projesi olduğunu anlamaları olanaksızdır.

Siyasal iktidarın kimliğini, politikaların içeriğine göre değil de, söyleme göre değerlendiren temsilin niteliği yerine niceliğini önemseyen, çokluğu fetişleştiren, kendilerine dokunmayan yılanın başkalarını sokmasını hiç ama hiç umusamayanla da bir gün gelip faşizmle yüzleşeceklerdir. Eğer tam bir iktidar tutkunu ya da faşistsever değillerse! Ne var ki, bu yüzleşme genellikle sürecin son demlerine denk geldiğinden artık çok geç kalınmış; faşizm geri dönüşsüz bir noktaya ulaşmış, süreci kesintiye uğratacak dinamikler felç olmuş, bunu başaracak öznelerse imha edilmiş olacaktır!

İktidara yerleşen faşizmle baş etmek, ölümcül bir hastalıkla boğuşmak kadar zahmetlidir. Bir ölüm kalım savaşıyla karşı karşıya olduğunu ancak hastalık son evresine girip, kendisini elden ayaktan düşürdüğünde anlayan bir insanın umutsuz çırpınışlarına benzer. Başlarda hayret ve hayal kırıklığı (olamaz!) yaşanır. BU, yerini bir süre sonra inkar (doğru değildir!), öfke ve isyana (niçin ben?) bırakır. Ardından çaresizlik ve panik (şimdi ne olacak?) başlar. Bunu pişmanlık ve suçlulukla (neden daha önce fark etmedim?, neden zamanında önlem almadım?) dolu bir kabulleniş izler.

Oysa süreç pekala farklı gelişebilirdi. Çünkü fiziki hastalıklarda olduğu gibi faşizm de belli aşamalardan geçerek ve çeşitli belirtiler göstererek ilerler. Kişi, sinyalleri algılayamamış, doğru yorumlayamamış veya ciddiye almamışsa, sonuçtan öncelikle kendisi sorumludur. Buna karşılık önemsemiş, ama ehliyetsiz uzmanların eline düşmüş ya da şarlatanlara kapılmışsa, yine kendisi kusurlu sayılır.

Toplumsal olaylarda da benzer bir durum geçerlidir. Faşizmin ilk belirtileri kendini gösterdiğinde bunlar ciddiye alınır ve ehliyetli kişilerin önerilerine kulak asılırsa, süreç kesintiye uğratılabilir. Hatta iyi bir terapiyle zamanla iyileşme de sağlanır. Buna karşılık yanlış akıl hocalarına takılınmışsa, o zaman illet geri dönüşsüz bir yola girer ve telafisi olanaksız sonuçlar doğurur. Üstelik bu yanlışın bedelini yalnız kusurlu olanlar değil, tüm toplum ve gelecek kuşaklar da öder. En büyük haksızlık da, bu sonuçta hiç payı olmayan, tersine uyarmak için elinden geleni yapmış olan insanlara yapılır.

Bir Mayıs

Başkalarının aptallık, cehalet, bilinçsizlik, sorumsuzluk, vurdumduymazlık, konformizm, fırsatçılık ve eyyamcılığın bedelini ne yazık ki en çok bu insanlar öder. BU yüzden toplumsal konulardaki aymazlıkların basit kişisel zaaflar olarak hoş görülmemesi gerekir. Her şeyden önce bu kötülüğe prim vermek ve daha büyük çaplı kötülüklere zemin hazırlamak demektir. Nitekim faşizm, kolektif kötülüğe ihtiyaç duyan bir sistemdir. Topyekün bir akıl tutulması, ahmaklaşma, soysuzlaşma, duyarsızlaşma, vulgarlaşma, sıradanlaşma ve alçaklaşma yaşanmadan; bu tür bir sosyal ve kültür doku oluşmadan faşizm asla kurumsallaşamaz. Faşizmin sosyo-politik dinamikleri; kitlelerin güven ve istikrar uğruna özgürlük ile siyasal sorumluluk ve etikten vazgeçmeleridir. Aksi halde süreç kesintisiz işleyemez. Faşizm sorunu değerlendirilirken bu yönü de mutlaka hesaba katılmalıdır.

Birgün Gazetesi, 25 Şubat 2011

 

Belediyelerimiz kayyuma teslim…

Geçtiğimiz günlerde İnternet gazetesi Duvar’da “Kayyım partisi çığ gibi büyüyor: 82 belediye!” başlıklı bir haberi okuduk. Gazeteci Vecdi Erbay tarafından yapılan bu haber sayesinde, şu an itibariyle çoğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da olmak üzere toplam 82 belediyeye kayyum atandığını, çoğu Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) belediyesi olmak üzere 3 büyükşehir, 8 il merkezi, 69 ilçe ve 23 belde olmak üzere toplam 103 belediyede 82 kayyumun görev yaptığını, 82 belediye eşbakanının tutuklu olduğunu öğrendik.

kayyum

Bu çarpıcı haberin ayrıntısına girdiğimizde de Diyarbakır’da başta Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi olmak üzere 11, Van’da yine Van Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere 12, Mardin’de Mardin Büyükşehir Belediyesi dahil 12, Şırnak’ta Şırnak Belediyesi dahil olmak üzere 11, Batman’da Batman Belediyesi dahil olmak üzere 4, Siirt’te yine Siirt başta olmak üzere 5, Ağrı’da Ağrı Belediyesi başta olmak üzere 4, Erzurum’da 4, Iğdır’da 2, Muş’ta 3, Şanlıurfa’da 4, Elazığ’da 1, Kars’ta 1, Bitlis’te Bitlis Belediyesi dahil olmak üzere 6 adet ve Tunceli’de Tunceli Belediyesi ile Mersin’de Akdeniz Belediyesi’nde yönetimin İçişleri Bakanlığı ya da valilikler tarafından atanmış olan kayyumlar tarafından yönetildiği, bu şekilde yönetilen 82 belediyenin nüfuslarının toplamının ise 8.380.218 kişi olduğu görülmektedir.

Bu durum, 2016 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verilerine göre 79.814.871 kişi olduğu belirlenen Türkiye nüfusunun tamı tamamına % 10,49’una karşılık gelmektedir.

Bu durum, ülke nüfusunun % 10’unun (tabii ki şimdilik) her geçen gün otoriterleşen, her geçen gün merkezileşen ve merkezileştikçe demokrasiden, insan haklarından, temel hak ve özgürlüklerden uzaklaşan bir yönetimce atanan ya da görevlendirilen, çoğu kez işten anlamayan kişiler/memurlar tarafından yönetildiğini göstermektedir.

Bu durum ayrıca demokrasinin; özellikle de temsili demokrasinin ülkenin doğu ve güneydoğu bölgelerinde işlemediğini, işletilmediğini ya da iflas ettiğini göstermektedir. 

Çünkü belediye başkanlarının haklı ya da haksız bir şekilde görevden uzaklaştırılması durumunda hem mevzuatın hem de bugüne kadarki teamüllerin gereği olarak mevcut belediye meclisi içinden seçilen belediye başkan vekilinin göreve devam etmesi ya da İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina’nın ölümü durumunda yaşandığı gibi belediye meclisi üyeleri arasında bir belediye başkanlığı seçiminin yapılması gerekmektedir. Böylelikle belediye meclisi üyelerince seçilecek yeni belediye başkanının en azından demokratik yollarla meclis üyeliğine seçilmiş olması onun temsil yeteneğini açısından yeterli görülerek belediye meclisi üyeleri dışındaki kişilerin temsil yeteneği olmadığı için onların görevlendirilmesi yoluna gidilmemiştir.

Ama şimdi durum değişmiştir.

Seçilip belediye meclisine gelmiş olanların bile başkan seçilmesine tahammül edilememekte, onlar da bir “şüpheli” olarak gözden çıkarılmaktadır. Çünkü ya o belediye meclisi üyesinin görevden alınan belediye başkanları gibi davranacağı tahmin edilmekte ya da iktidar partisinin o belediye meclisinde hiçbir temsilcisi olmadığı için meclis dışından istenen her şeyi yapacak “profili düşük” memurlar aranmaktadır.

İçişleri Bakanlığı cephesinden aldığımız bilgilere göre, görevlendirilen kayyumların belediye mevzuatı ve hizmetlerinden anlamaması, bu konuda bilgili olmaması nedeniyle merkezdeki kadrolardan, özellikle de bakanlığın denetim ve soruşturma kadroları arasından yeni görevlendirmeler yapılarak işten anlayanların bu yeni kayyumlara danışman olması sağlanmaktadır.

İktidarın temsili demokrasiyi, temel hak ve özgürlüklerle belediyelerin yerel özerkliğini dikkate almayan bu faşizan uygulamaları yanında hayrete düştüğümüz, yadırgadığımız diğer bir durum da, diğer belediyelerin, daha doğrusu Cumhuriyet Halk Partili belediyelerin, belediye başkanlarının bu vahim durum karşısında sessiz kalmaları, bir iki mırıltı dışında ses çıkarmıyor olmalarıdır.

protesto-020

Bizler en azından, diğer belediyelerden, belediye birliklerinden temsili demokrasiye, hukuka, temel hak ve özgürlüklere aykırı olan bu uygulamalar karşısında güçlü bir ses çıkararak itiraz etmelerini, yarın öbür gün kendi başlarına da gelebilecek bu belanın uzaklaştırılması için kendilerini kayyum atanan belediyeler yerine koyarak bir politika geliştirmelerini, “HDP’nin yanına düşersek, onun başına gelenlere karşı çıkarsak bizi de harcarlar” korkaklığından vazgeçerek konuyu parti tüzüğü ve programında yer alan demokrasi, temel insan hak ve hürriyetleri mücadelesi bağlamında savunmasını beklerdik, bekliyoruz…

Hepimizin bildiği o ünlü Protestan papazın 1930’lu yılların Almanya’sında söyledikleri için vakit henüz çok geç değilken, böyle bir çıkış yapmak, muhakkak ki sonradan pişman olmamızı engelleyecek ve diğer demokrasi güçlerine güç verecek örnek bir davranış olacaktır…

Türkiye’nin Son 10 Yılına Sınıfsal Bakış

Güne yine kötü bir haberle başladık…

Uzun bir süredir barış, demokrasi, özgürlük mücadelesi verdikleri için namlunun ağzında olduklarını bildiğimiz arkadaşlarımız, dostlarımız ve yoldaşlarımız; Ege Üniversitesi’nin değerli, üretken ve mücadeleci bilim emekçileri Melek Göregenli, Nilgün Toker, Aslı Davas, Feride Aksu Tanık ve Zerrin Kurtoğlu; ayrıca başka üniversitelerden 20 arkadaşımız daha üniversitelerinden uzaklaştırılmışlar…

;Bu haber kötü olmakla birlikte, bu arkadaşlarımızın kötüyü iyi yapma huylarını bildiğim için gün doğumunun kötü olmakla birlikte, batımında bunun iyiye dönüşeceğine adım gibi eminim…

Onlar, muhakkak ki bundan sonra daha çetin koşullarda ülkemizdeki demokrasi, özgürlük ve barış mücadelesinde daha özgür bir konumda hizmet edip başarılı olacaklardır…

Böylesi durumlara 12 Eylül döneminde hem benim hem de arkadaşlarımın yaşadıkları nedeniyle aşina olmakla birlikte; bugünkü mücadeledeki ‘dayanışma ruhunun’, 12 Eylül döneminin 1402’liklerine göre daha güçlü, daha yaygın olduğunu bildiğim için bu kötü dönemin de kısa süreceğine inanıyorum…

O nedenle, bugün size 12 Eylül döneminin ünlü 1402’liklerinden biri olan; o nedenle çok fazla sıkıntı yaşamakla birlikte üniversitedeki kürsüsüne tekrar dönüp mücadeleyi kaldığı yerden devam ettiren kadim dostum Tülin Öngen‘in ‘Redaksiyon Sınıf Kitapları’ dizisinin ilk kitabı olarak yayınlanan ‘Türkiye’nin Son 10 Yılına Sınıfsal Bakış’ isimli kitabını tanıtmak ve okumanızı önermek istiyorum.

140925102053Kitap, 2015 yılının Kasım ayında Redaksiyon Kitap Yayınları’ndan Gamze Yücesan Özdemir’in ‘Akademik ve Siyasal Olana Sınıfsal Mücadele‘ başlıklı sunuşuyla yayınlandı. 

Sınıf‘, ‘Siyaset’ ve ‘Devlet’ şeklinde bölümlenen kitabın ‘Sınıf’ başlığını taşıyan ilk bölümünde ‘Sınıfsal Bakış Açısı‘, ‘Fiilden Faile’, ‘Taksim’i Tekel İşçilerine Borçluyuz’, ‘26 Mayıs Arifesinde Tutuklulara ve Gardiyanlara Açık Mektup’, ‘Rot Ayarı’, ‘TUSİAD-DİSK Buluşması:Sınıf Mücadelesi ‘Out’, Sınıf İşbirliği ‘İn‘, ‘Düzen Partilerinin Sınıfsal Profili’, ‘Kimlik Siyasetinin Şeceresi’, ‘Kimlik Prangasından Kurtulmak’ ve ‘Türban Fetişizmi’ yazıları yer alıyor.

Siyaset’ başlığını taşıyan ikinci bölümünde ise ‘Marksist Olmak?”, ‘Eski Solcular, Liberal Solcular ve Diğerleri Ne İşe Yarar?’, ‘Leonardo da Vinci Olabilmek’, ‘Tek Kutuplu (Sınıflı) Siyaset’, ‘Burjuva Aklın Paradoksları’, ‘Reel-Politik Akıl, Etik-Politik Akıl’, ‘Milli İrade İdeolojisi’, ‘AKP ve Demokrasi’, ‘Politika Pazarı ve Meta-Politika’, ‘Yüzde Ellinin Sırrı?’, ‘İmparatorun Ölümü’, ‘Burhan Kuzu’ya Açık Mektup’, ‘Şiddet İktidarının Ruhu’, ‘CHP ve Değişim: Maddenin Hareket Kanunları’, ‘CHP ve Değişim: Fırsat mı, Talihsizlik mi?’,

Devlet’ başlığını taşıyan üçüncü ve son bölümünde ise ‘Anayasanın Kralı/Kralın Anayasası’, ‘Modern Leviathan’, ‘Referandum Bahane, Dikta Rejimi Şahane’, ‘Kriz Yönetiminin Krizi’, ‘Yeni Model Olağanüstü Hal Devleti Yolda’, ‘Halk Ayaklanmasından Devrim Doğar mı?’, ‘Devrim Olmayan Devrimler’, ‘Faşizmi Anlama Kılavuzu 1-2-3’, ‘Devlet Krizi 1-2-3’ yazıları yer alıyor.

151110000144

Kitap, Prof. Dr. Tülin Öngen‘in Ocak 2010 ile Haziran 2011 döneminde kaleme aldığı köşe yazılarının bir seçkisidir. 

Tülin Öngen‘in bu kitaptaki faşizm ve devlet biçimi üzerine siyasal analizleri doğrultusunda öngörüleri zaman içinde bir bir gerçekleşti ve halen de gerçekleşiyor. Öngörülerinin zamanla gerçekleşmesi büyük takdirle karşılandığında tavrı her zamanki gibi net ve yalındı. Katıldığı bir sempozyumda bu tavrı şöyle ifade etti: “Bunlar ne benim zekamla ne de kehanet yeteneğimle sadece Marksist kuramın bilgi ve yöntemini doğru kullanmamla ilgiliydi“.

Sayfaları bir bir çevirelim ve Marksist kuramın bilgi ve yöntemi ışığında Tülin Öngen‘in derin, berrak, duru, kapsamlı ve yalın anlatımıyla Türkiye’nin son 10 yılını okuyalım. O’nun şu sözlerini akılda tutarak:

Sınıfsal tercihlerimiz, zihinsel tutumumuzu belirler; örneğin işçi sınıfından yanaysak, mevcut zaafları yerine, yapının ona sunduğu olanaklar üzerine kafa yorarız.

İçinde bulunduğumuz koşulları ve ülkemizin geleceğini daha net bir şekilde anlayabilmek için bundan 5-6 yıl önce yazılmış bu analizleri okumakta yarar var diye düşünüyoruz….