Faşizmi Anlama Kılavuzu

Tülin Öngen

Faşizm çeşitli evrelerden geçen, adım adım “ilerleyen” uzun erimli bir süreçtir. Nitekim Poulantzas, “faşizm sakin bir gökyüzünde birdenbire kopan bir sağanak gibi gelmez” diye yazar Faşizm ve Diktatörlük adlı yapıtında, Burjuva düzeninin nasıl faşistleştiğini incelediği bu kitabında bir dizi gerici operasyonla faşist devletin kurum ve aygıtlarının nasıl oluştuğunu somut örnekleriyle anlatır.

C7x2qHwXUAA-KHi

Faşizm denince akıllarına sadece militarist (devlet) formları, SA ve SS gibi paramiliter milis güçleri, führervari yönetici tipleri ya da darbeci generaller gelen, demokrasi için sandık ve parlamento ile birden fazla partinin, özgürlükler içinse kendi gibilerin yazma ve konuşma serbestisini yeterli görenlerin, “ileri demokrasi” ya da “ılımlı İslam” benzeri modellerin birer “faşistleşme” projesi olduğunu anlamaları olanaksızdır.

Siyasal iktidarın kimliğini, politikaların içeriğine göre değil de, söyleme göre değerlendiren temsilin niteliği yerine niceliğini önemseyen, çokluğu fetişleştiren, kendilerine dokunmayan yılanın başkalarını sokmasını hiç ama hiç umusamayanla da bir gün gelip faşizmle yüzleşeceklerdir. Eğer tam bir iktidar tutkunu ya da faşistsever değillerse! Ne var ki, bu yüzleşme genellikle sürecin son demlerine denk geldiğinden artık çok geç kalınmış; faşizm geri dönüşsüz bir noktaya ulaşmış, süreci kesintiye uğratacak dinamikler felç olmuş, bunu başaracak öznelerse imha edilmiş olacaktır!

İktidara yerleşen faşizmle baş etmek, ölümcül bir hastalıkla boğuşmak kadar zahmetlidir. Bir ölüm kalım savaşıyla karşı karşıya olduğunu ancak hastalık son evresine girip, kendisini elden ayaktan düşürdüğünde anlayan bir insanın umutsuz çırpınışlarına benzer. Başlarda hayret ve hayal kırıklığı (olamaz!) yaşanır. BU, yerini bir süre sonra inkar (doğru değildir!), öfke ve isyana (niçin ben?) bırakır. Ardından çaresizlik ve panik (şimdi ne olacak?) başlar. Bunu pişmanlık ve suçlulukla (neden daha önce fark etmedim?, neden zamanında önlem almadım?) dolu bir kabulleniş izler.

Oysa süreç pekala farklı gelişebilirdi. Çünkü fiziki hastalıklarda olduğu gibi faşizm de belli aşamalardan geçerek ve çeşitli belirtiler göstererek ilerler. Kişi, sinyalleri algılayamamış, doğru yorumlayamamış veya ciddiye almamışsa, sonuçtan öncelikle kendisi sorumludur. Buna karşılık önemsemiş, ama ehliyetsiz uzmanların eline düşmüş ya da şarlatanlara kapılmışsa, yine kendisi kusurlu sayılır.

Toplumsal olaylarda da benzer bir durum geçerlidir. Faşizmin ilk belirtileri kendini gösterdiğinde bunlar ciddiye alınır ve ehliyetli kişilerin önerilerine kulak asılırsa, süreç kesintiye uğratılabilir. Hatta iyi bir terapiyle zamanla iyileşme de sağlanır. Buna karşılık yanlış akıl hocalarına takılınmışsa, o zaman illet geri dönüşsüz bir yola girer ve telafisi olanaksız sonuçlar doğurur. Üstelik bu yanlışın bedelini yalnız kusurlu olanlar değil, tüm toplum ve gelecek kuşaklar da öder. En büyük haksızlık da, bu sonuçta hiç payı olmayan, tersine uyarmak için elinden geleni yapmış olan insanlara yapılır.

Bir Mayıs

Başkalarının aptallık, cehalet, bilinçsizlik, sorumsuzluk, vurdumduymazlık, konformizm, fırsatçılık ve eyyamcılığın bedelini ne yazık ki en çok bu insanlar öder. BU yüzden toplumsal konulardaki aymazlıkların basit kişisel zaaflar olarak hoş görülmemesi gerekir. Her şeyden önce bu kötülüğe prim vermek ve daha büyük çaplı kötülüklere zemin hazırlamak demektir. Nitekim faşizm, kolektif kötülüğe ihtiyaç duyan bir sistemdir. Topyekün bir akıl tutulması, ahmaklaşma, soysuzlaşma, duyarsızlaşma, vulgarlaşma, sıradanlaşma ve alçaklaşma yaşanmadan; bu tür bir sosyal ve kültür doku oluşmadan faşizm asla kurumsallaşamaz. Faşizmin sosyo-politik dinamikleri; kitlelerin güven ve istikrar uğruna özgürlük ile siyasal sorumluluk ve etikten vazgeçmeleridir. Aksi halde süreç kesintisiz işleyemez. Faşizm sorunu değerlendirilirken bu yönü de mutlaka hesaba katılmalıdır.

Birgün Gazetesi, 25 Şubat 2011

 

Türkiye’nin Son 10 Yılına Sınıfsal Bakış

Güne yine kötü bir haberle başladık…

Uzun bir süredir barış, demokrasi, özgürlük mücadelesi verdikleri için namlunun ağzında olduklarını bildiğimiz arkadaşlarımız, dostlarımız ve yoldaşlarımız; Ege Üniversitesi’nin değerli, üretken ve mücadeleci bilim emekçileri Melek Göregenli, Nilgün Toker, Aslı Davas, Feride Aksu Tanık ve Zerrin Kurtoğlu; ayrıca başka üniversitelerden 20 arkadaşımız daha üniversitelerinden uzaklaştırılmışlar…

;Bu haber kötü olmakla birlikte, bu arkadaşlarımızın kötüyü iyi yapma huylarını bildiğim için gün doğumunun kötü olmakla birlikte, batımında bunun iyiye dönüşeceğine adım gibi eminim…

Onlar, muhakkak ki bundan sonra daha çetin koşullarda ülkemizdeki demokrasi, özgürlük ve barış mücadelesinde daha özgür bir konumda hizmet edip başarılı olacaklardır…

Böylesi durumlara 12 Eylül döneminde hem benim hem de arkadaşlarımın yaşadıkları nedeniyle aşina olmakla birlikte; bugünkü mücadeledeki ‘dayanışma ruhunun’, 12 Eylül döneminin 1402’liklerine göre daha güçlü, daha yaygın olduğunu bildiğim için bu kötü dönemin de kısa süreceğine inanıyorum…

O nedenle, bugün size 12 Eylül döneminin ünlü 1402’liklerinden biri olan; o nedenle çok fazla sıkıntı yaşamakla birlikte üniversitedeki kürsüsüne tekrar dönüp mücadeleyi kaldığı yerden devam ettiren kadim dostum Tülin Öngen‘in ‘Redaksiyon Sınıf Kitapları’ dizisinin ilk kitabı olarak yayınlanan ‘Türkiye’nin Son 10 Yılına Sınıfsal Bakış’ isimli kitabını tanıtmak ve okumanızı önermek istiyorum.

140925102053Kitap, 2015 yılının Kasım ayında Redaksiyon Kitap Yayınları’ndan Gamze Yücesan Özdemir’in ‘Akademik ve Siyasal Olana Sınıfsal Mücadele‘ başlıklı sunuşuyla yayınlandı. 

Sınıf‘, ‘Siyaset’ ve ‘Devlet’ şeklinde bölümlenen kitabın ‘Sınıf’ başlığını taşıyan ilk bölümünde ‘Sınıfsal Bakış Açısı‘, ‘Fiilden Faile’, ‘Taksim’i Tekel İşçilerine Borçluyuz’, ‘26 Mayıs Arifesinde Tutuklulara ve Gardiyanlara Açık Mektup’, ‘Rot Ayarı’, ‘TUSİAD-DİSK Buluşması:Sınıf Mücadelesi ‘Out’, Sınıf İşbirliği ‘İn‘, ‘Düzen Partilerinin Sınıfsal Profili’, ‘Kimlik Siyasetinin Şeceresi’, ‘Kimlik Prangasından Kurtulmak’ ve ‘Türban Fetişizmi’ yazıları yer alıyor.

Siyaset’ başlığını taşıyan ikinci bölümünde ise ‘Marksist Olmak?”, ‘Eski Solcular, Liberal Solcular ve Diğerleri Ne İşe Yarar?’, ‘Leonardo da Vinci Olabilmek’, ‘Tek Kutuplu (Sınıflı) Siyaset’, ‘Burjuva Aklın Paradoksları’, ‘Reel-Politik Akıl, Etik-Politik Akıl’, ‘Milli İrade İdeolojisi’, ‘AKP ve Demokrasi’, ‘Politika Pazarı ve Meta-Politika’, ‘Yüzde Ellinin Sırrı?’, ‘İmparatorun Ölümü’, ‘Burhan Kuzu’ya Açık Mektup’, ‘Şiddet İktidarının Ruhu’, ‘CHP ve Değişim: Maddenin Hareket Kanunları’, ‘CHP ve Değişim: Fırsat mı, Talihsizlik mi?’,

Devlet’ başlığını taşıyan üçüncü ve son bölümünde ise ‘Anayasanın Kralı/Kralın Anayasası’, ‘Modern Leviathan’, ‘Referandum Bahane, Dikta Rejimi Şahane’, ‘Kriz Yönetiminin Krizi’, ‘Yeni Model Olağanüstü Hal Devleti Yolda’, ‘Halk Ayaklanmasından Devrim Doğar mı?’, ‘Devrim Olmayan Devrimler’, ‘Faşizmi Anlama Kılavuzu 1-2-3’, ‘Devlet Krizi 1-2-3’ yazıları yer alıyor.

151110000144

Kitap, Prof. Dr. Tülin Öngen‘in Ocak 2010 ile Haziran 2011 döneminde kaleme aldığı köşe yazılarının bir seçkisidir. 

Tülin Öngen‘in bu kitaptaki faşizm ve devlet biçimi üzerine siyasal analizleri doğrultusunda öngörüleri zaman içinde bir bir gerçekleşti ve halen de gerçekleşiyor. Öngörülerinin zamanla gerçekleşmesi büyük takdirle karşılandığında tavrı her zamanki gibi net ve yalındı. Katıldığı bir sempozyumda bu tavrı şöyle ifade etti: “Bunlar ne benim zekamla ne de kehanet yeteneğimle sadece Marksist kuramın bilgi ve yöntemini doğru kullanmamla ilgiliydi“.

Sayfaları bir bir çevirelim ve Marksist kuramın bilgi ve yöntemi ışığında Tülin Öngen‘in derin, berrak, duru, kapsamlı ve yalın anlatımıyla Türkiye’nin son 10 yılını okuyalım. O’nun şu sözlerini akılda tutarak:

Sınıfsal tercihlerimiz, zihinsel tutumumuzu belirler; örneğin işçi sınıfından yanaysak, mevcut zaafları yerine, yapının ona sunduğu olanaklar üzerine kafa yorarız.

İçinde bulunduğumuz koşulları ve ülkemizin geleceğini daha net bir şekilde anlayabilmek için bundan 5-6 yıl önce yazılmış bu analizleri okumakta yarar var diye düşünüyoruz….