Belediye başkanlarının yüksek lisans merakı…

Ali Rıza Avcan

1976-1978 döneminde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yüksek lisans eğitimi yapmış biri olarak, hem fakültemin yüksek eğitim düzeyi hem de aynı anda çalışıyor olmam nedeniyle yüksek lisans eğitimi yapmanın ne derece zor olduğunu iyi bilir ve o nedenle de çalışıyorken yüksek lisans yapanlara özel bir sempati duyarım.

Ancak son yıllarda hem okuduğum yüksek lisans tezlerinin kalitesizliği hem de neredeyse hemen herkesin kolaylıkla yüksek lisans yaptığını gördükçe bu işte bir iş olduğunu düşünüp araştırmaya başladım.

Gördüm ki, uzunca bir bir süredir tezli ya da tezsiz yüksek lisans yapmak şeklinde ortaya atılan bir yöntemle hem bu bu iş kolaylaştırılmış hem de üniversiteleri, özellikle de vakıf üniversitelerini yeni öğrenci/müşterilerle ve geniş toplumsal ilişki ağlarıyla tanıştırmış.

Çevremizdeki belediye başkanlarından hangilerinin belediye başkanı seçildikten sonra bu şekilde kolaylaştırılmış yüksek lisans eğitimi yapmaya başladığını ise eski internet haberleri üzerinden araştırmaya başladığımda;

baskan.jpg

Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş‘ın, 2015 yılında Gediz Üniversitesi öğrencilerinin Basmane semtiyle ilgili 135 projeyi hazırlayıp belediyeye teslim etmeleri sonrasında aynı yıl içinde Mütevelli Heyeti Başkanlığını Abdullah Kavuklar‘ın yaptığı ve 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında çıkarılan KHK’lerle kapatılan Gediz Üniversitesi’nin Kentsel Yenileme Yüksek Lisans Programı‘nda eğitime başladığını ve üniversitenin kapatıldığı tarihe kadar yapılan tüm reklamlarda fotoğraflarının bir reklam malzemesi olarak kullanıldığını,

Diğer yandan Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar‘ın da yeni kurulan Katip Çelebi Üniversitesi’ne 2014 yılında kayıt yaptırarak bu üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Vergi Hukuku ve Uygulamaları Bölümü‘nde tezsiz yüksek lisans eğitimi yaptığını ve 2016 yılında mezun olduğunu gördüm.

Tabii bu eğitimlerin, Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar açısından sonuçlandığını bilmekle birlikte, Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş‘ın devam ettiği Gediz Üniversitesi’nin FETÖ örgütlenmesi nedeniyle kapatılması nedeniyle ne durumda olduğunu henüz bilmiyor ve duymuyoruz…

*** 

Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) tarafından hazırlanıp 20 Nisan 2016 tarih, 29690 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Lisansüstü Eğitim ve Öğretim Yönetmeliği hükümlerine göre üniversitelerin yüksek lisans eğitimleri birbirinden ayrı iki kategoride yapılıyor.

Bu kategorilerden ilki, daha çok akademik bir kariyer yapmak isteyenlerin tercih ettikleri tezli yüksek lisans eğitimi. Yönetmeliğe göre bu eğitimi yapabilmek için ALES sınavında başarılı olunması ve eğitimin sonunda bir tezi başarıyla vermek gerekiyor. Bu anlamda bu eğitim, giriş ve yüksek lisans tezini yazma koşulları açısından zor.

Diğer ikinci kategori ise, birincisine göre daha kolay olan ve genellikle üniversitelerin öğrenciye mesleki konularda bilgi kazandırarak mevcut bilginin nasıl kullanılacağını göstermeye çalıştığı; ama aslında bu öğrenciler üzerinden para ve ilişki kazanmak amacıyla düzenlediği tezsiz yüksek lisans eğitimi. Bu eğitime katılmak isteyenler ALES sınavına girmek zorunda değiller; çünkü onlardan yabancı dil bilgisini kullanarak bilimsel bir tez yazmaları istenmiyor. Bu programa devam edenler ise yazımıza konu olan belediye başkanları dışında genellikle mesleklerinde başarılı olmak isteyen, çoğu bir işte çalışan üniversite mezunları.

Tezsiz yüksek lisans programı toplam otuz krediden ve 90 Avrupa Kredi Transfer Sisteminden (AKTS) az olmamak kaydıyla en az on ders ile dönem projesi dersinden oluşuyor. Öğrenci, dönem projesi dersinin alındığı yarıyılda dönem projesi dersine kayıt yaptırmak ve yarıyıl sonunda yazılı proje ve/veya rapor vermek zorunda. Dönem projesi dersi kredisiz olup başarılı veya başarısız olarak değerlendiriliyor. Öğrencinin alacağı derslerin en çok üçü, lisans öğrenimi sırasında alınmamış olması kaydıyla, lisans derslerinden seçilebilip senato tarafından belirlenen esaslara göre tezsiz yüksek lisans programının sonunda yeterlik sınavı uygulanabiliyor.

587498a7eb10bb118057247d

Üniversiteler aslında tezsiz yüksek lisans programlarını kullanarak kamuda ve özelde yönetici olarak çalışanlara, üniversiteye yararı olabilecek kanaat önderlerini; hatta Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş örneğinde olduğu gibi bir reklam yüzü olarak kullanmak istiyorlar. Böylelikle üniversitenin kamu kuruluşlarıyla ya da özel sektörle ilişkilerinin gelişerek geniş olanaklara kavuşması mümkün oluyor. Örneğin üniversiteye ait bir taşınmazın bu sayede daha iyi imar koşullarına sahip olması ya da söz konusu üniversite şayet bir vakıf üniversitesi ise o ünlü, tanınmış isimlerle daha fazla öğrenci/müşteri bulması kolaylaşmış oluyor. Aynen bir dönem yapılan site inşaatlarında o sitedeki dairelerden birinin İbrahim Tatlıses tarafından alındığı ya da Akdeniz’de gemiyle yapılacak bir tur programına Safiye Soyman’ın da katılacağı şeklinde yapılan ilanlarda olduğu gibi.

***

Aslında bu konuya; yani belediye başkanlarıyla üniversiteler arasındaki ilişkilerin niteliği konusuna, kentlinin hakkını koruma kaygısıyla yaklaşılması, bu nedenle de bu ilişkilerin nasıl kurulup yürütüleceğine ilişkin hem yasal hem de etik kuralların acilen belirlenmesi açısından yaklaşılması gerekmektedir.

Devlet ihale mevzuatında belediyelerin kamu üniversiteleriyle ihale ilişkisi kurmaksızın protokol yapması; ama bunu vakıf üniversiteleriyle yapamaması nasıl iki üniversite arasındaki farklılığı dikkate alan yasal bir kurala bağlanmışsa, belediye başkanlarının da görevde oldukları süre içinde böylesi kurumsal ya da kişisel ilişkilerinde devlet ve vakıf üniversiteleriyle nasıl bir ilişki kurup sürdürecekleri, bir an önce hem yasal hem de etik yönden tartışılıp kurala bağlanmalıdır.

Bir belediye başkanının “öğrenci” konumunda bile olsa, öğrenim gördüğü üniversiteden bir öğrenci olarak kendisinin başarısının tescillenmesini bekliyor olması ve bunun sonucunda başarısını tescil eden bir belge ya da tezle onurlandırılması, belediye başkanının yeni şeyler öğrenmesi ve eğitim düzeyinin yükselmesi açısından olumlu bir şey olmakla birlikte; belediye başkanı ile üniversitesi arasındaki bu borçlanma ilişkisinin niteliği açısından o kentin hemşehrilerinin menfaatlerini ilgilendiren bir hak ihlaline dönüşebilir. Özellikle de söz konusu eğitim vakıf üniversitelerinde yapılıyorsa… 

İş Ahlakı 003

O nedenle, kamu görevini yaptığı süre içinde yüksek lisans ya da doktora eğitimi yapan üst derecedeki yöneticilerin; özellikle de belediye başkanlarıyla ilgili yasal ve etik kuralların, Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş‘ın Gediz Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimi yapması konusundaki skandalın bir kez daha yaşanmaması ve olası bir yozlaşmanın önlenmesi amacıyla tartışılarak belirlenmesi, belediye başkanlarının görevde oldukları sürece bu tür taahhütlere girişirken bu kodlara göre hareket etmeleri sağlanmalıdır.

İnadın, mücadelenin taş ve taflanları…

Ali Rıza Avcan

Dün akşam, Yamanlar Dağı’nın yamacındaki o düzlükte şimdiye kadar hiç tatmadığım hazin duygular yaşadım.

Bir zamanlar Karşıyaka’ya, hatta tüm Körfez’e tepeden bakan bir bembeyaz anıtın, bir gelin gibi İzmir’i süsleyen o güzel anıtın molozları arasında dolaşırken insanoğlunun kendi kendine nasıl bir kötülük yaptığını daha çok hissettim…

19243773_10155558628576520_181803230_o

44 yıldır her bayramda, her gösteride, her törende çevresindeki o binlerce çocuk, genç ve Karşıyakalı ile kucaklaşıp onların yaşamına giren, fotoğraflarımızın arka planına giren görüntüsüyle ailemizin en eski bireyine dönüşen o anıtın kepçe tırnaklarıyla hırpalandığını gördüğümde hiç yapmadığım şekilde buna sebep olanlara lanetler okudum…

Sanırım o lanetleri, o duyguları o dağlarda yaşayan eski zamanların tanrıları, tanrıçaları ya da dağ perileri duymuşlar ve bana hak vermişlerdir…

Ortaya saçılan beton bloklarını, nervürsüz demirleri ve parçalanmış mermer tabakalarını görüp onlara dokundukça yakın zamanda yaşadıkları bir travmanın etkisiyle üzgün olduklarını; hatta, ağladıklarını duyumsadım.

Adeta bu kötü sonuca kendilerinin sebep olmadığını, uzun bir süredir kendileriyle ilgilenilmediğini, gözden çıkarılmış eski evler ya da evlatlar gibi ihmal edildiklerini haykırıp bunda bizim suçumuz yok diye haykırıyorlardı…

Hissettiğim ilk şeylerden biri, çocuklarına sahip çıkamamış, onları yeterince koruyup kollayamadığı için yitirmiş bir annenin, bir babanın çaresizlik duygularıydı…

20170616_094938

Hele ki, taşlardan, mermerlerden ve beton bloklardan hıncını alamamış olanların o anıtı çevreleyen taflanları da söküp buraya attıklarını gördüğümde öfkem daha da arttı…

Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nı yemyeşil bir halka şeklinde kuşatan taflanlar bile bu öfkeden, bu barbarlıktan paylarına düşeni almışlar ve bulundukları yerden kökleriyle birlikte sökülerek bu moloz alanına atılmışlardı….

Onları ve onlarla birlikte kırmızı renkli bir taşı anı olarak aldım ve beraberimde evime getirdim…

İlk yaptığım iş, kökü, dalları ve yaprakları kurumaya başlayan tafları evimdeki boş saksılara dikmek oldu. Dikerken de onlara örselenen bir çocuk gibi dikkat ederek daha fazla üzmemeye, daha fazla zarar vermemeye çalıştım… Tabii bu arada konuştum onlarla… Kurtulduklarını ve hunharca katledilen anıt ve diğer taflanlar için yaşamak zorunda olduklarını söyledim onlara… Onlara özgür bir yaşam vaat ettim…

20170616_094039

Şimdi onlar evimin en güzel, en havadar ve en güneşli köşesinde ve daima nemli bir toprak içinde itinayla büyüyecekler…

Sırf kendilerine ve onların temsil ettiği anılara kötü davrananlara inat olsun diye…

Çünkü ben onlara şimdiden inadın, mücadelenin taflanları demeye başladım… 

 

İzmir gerçekten bir tasarım kenti mi?

Ali Rıza Avcan

İzmir’e ve İzmir çevresindeki tüm antik kentlere baktığımızda devlet ya da ticaret agorası adı verilen tüm kamusal alanlarda, o alanı çepeçevre kuşatan ve zarif sütunlarla desteklenen stoalara, stoa kalıntılarına rastlıyoruz…

stoa_of_attalos_15_by_disney_stock

Stoa denilen yapılar o dönemlerde evden dışarı çıkan kent halkının güneş, yağmur ya da kar altında kalmaması, rahatlıkla hareket edip alışveriş yapması ya da diğer kentlilerle sohbet edebilmesi için düşünülüp tasarlanmış korunaklı yapılar…. İnsanları kışın rüzgar, yağmur ve karından, yazın da kavurucu sıcağından korumak amacıyla bir sokağın ya da agoranın hemen yanı başına yapılan uzun galeriler…

Antik Yunan, Roma ve Bizans dönemini izleyen Osmanlı döneminde; hatta günümüzde ise insanlar rahatlıkla gidip gelebilsinler ve alışveriş yapabilsinler düşüncesiyle sokağın her iki yanındaki yapılar arasına gerilmiş çuval bezinden yapılmış gölgelikleri görüyor, o gölgeliklere geldiğimizde rahat bir nefes alıyoruz…

İzmir 074

Çünkü burası kışları ılık, yazları ise sıcak ve kurak bir Akdeniz, bir Ege kenti…

Bu tür kentlerde yaşayan insanlar ise serinlemek adına bu tür gölgelikleri, denizden esen imbatı, onun serinlettiği sokakları, açık alanları seviyorlar…

Oysa son yıllarda bu kentte, insanların açık havayı, serinliği ve rahatlığını esas alan alışkanlık ve tercihlerini dikkate almayan işler yapılıyor. Hem de tasarım adına…

Şimdi artık püfür püfür esen rüzgara karşı açık havada oturup çayımızı, kahvemizi yudumlarken gazete ya da dergimizi okuduğumuz eski vapurlar yerine klima ile ısıtılıp soğutulan “çağdaş” modern gemilere biniyoruz…

Cadde, sokak ve meydanlarda yürürken gölge oluşturan ağaçların altında serinlemek isterken kendinden başkasına gölge oluşturmayıp sadece estetik bir görüntü yaratan palmiyelerin altında gidip gelmek zorunda kalıyoruz…

Sahildeki açık alanlara gittiğimizde ise bizi güneşten, sıcaktan koruyacak ağaçlar yerine karşımıza bodur çalılar ve çimler çıkıyor… O nedenle güneşten kavrulan o alanlarda bir gölge bulan herkesi şanslı sayıyoruz…

Eskiden çarşı içindeki alışverişlerimizde bir sokaktan diğer bir sokağa geçişi sağlayan ve bu tür sıcak iklimlerin ilginç bir geleneksel tasarımı olan geçitleri kullanırken şimdi Kıbrıs Şehitleri Caddesi gibi ağaçtan yoksun ve fırın gibi ısınmış beton koridorlarda gidip gelmek zorunda kalıyoruz.

1930’lu yıllarda yapılan geniş bulvarların ortasını kaplayan büyük çınar ağaçlarının serinliğinden yararlanırken şimdinin modern tramvayı nedeniyle o ağaçların taciz edildiğini, yarın öbür gün kurumaları için elden gelen her şeyin yapıldığını görüyoruz.

Oysa bu kent bir Akdeniz kenti, bu kent bir Ege kenti…

Çılgın rüzgarların, delicesine boşanan yağmurların, kavurucu sıcakların kenti…

Ama insanımızı açık alanlarda o rüzgardan, yağmurdan, kavurucu sıcaktan koruyacak yeni bir şeyleri düşünüp bir türlü tasarlayamıyor ve hayata geçiremiyoruz…

2000’li yılların başında Kemeraltı Çarşısı Üst Örtü ve Kent Mobilyaları Projesi adıyla proje yarışmaları açıp kazananlara ödüller vermiş olsak bile o projeleri bir türlü uygulayamıyor, hayata geçiremiyoruz…

Kemeralti-Carsisi-Ust-Ortu-ve-Kent-Mobilyalari-Projesi10374399-19d5-4b22-ad0f-d82e5b274f95_f

Oysa biliyoruz ki iyi tasarımlar gerçek ihtiyaçlardan doğar… O nedenle tasarımı, gerek duyulan şeyin karşılayan estetik, ergonomik, yapılabilir, uygulanabilir, etkin ve verimli çözümler olarak kabul ediyoruz…

İnsanların yüzyıllardır biriktirip kuşaktan kuşağa aktardıkları alışkanlık ve geleneklerini dikkate alan; daha doğrusu alması gereken bir yaratıcılık eylemi olarak biliyoruz…

IMG_4610

Ama onca yıldır böylesine bir ihtiyaç olmakla birlikte buna bir çözüm bulan ve uygulayan kimse çıkmadığına; üstüne üstlük bu kentte yaşayan insanların tercih ve alışkanlıklarıyla taleplerini karşılayan tasarım çözümleri oluşturulamadığına göre İzmir’e gerçekten bir tasarım kenti diyebilir miyiz?

Tasarım adına bu kentte yapılan ya da yapılmak istenenleri boşuna bir gayret olarak görebilir miyiz?

Bu kentte tasarım adına fazla bir şey görmeyen çoğu insanın düşünüp ifade ettiği gibi, tasarım olgusunu şimdi kullanılan ama yarın öbür gün unutulup gidecek çağdaş bir oyuncak, oyalayıcı bir moda olarak mu görüyoruz?

Hele hele ki, bir de tasarımın başkenti filan gibi ödüllere aday bir kenttir denildiğinde buna gerçekten inanmalı mıyız?

Yoksa bu konu ile ilgili her şey çağdaş teknolojinin imkanlarıyla yaratılıp bize dokunmayan ve bu nedenle de yararlanamadığımız bir yanılsama, bir simülasyon mu?

Ne dersiniz?

“Kentli” ya da “partili” olmak…

Ali Rıza Avcan

Son yıllarda hangi kentte, hangi siyasi partiden belediye ya da belediye başkanı olursa olsun, kentli olmak adına yaşadığımız sorunlar azalacağına artıyor ve hangi biriyle uğraşacağımızı açıkça bilemiyoruz.

Çoğu kez suyumuzun akmaması, çöplerin zamanında alınmaması, kaldırımların tekrar tekrar yapılması, verdiğimiz vergilerin çarçur edilmesi gibi klasik sorunların yanına çevrenin, doğanın tahrip edilmesi, sahip olduğumuz değerlerin hoyratça ortadan kaldırılması gibi yenileri ekleniyor. 

Kısacası kötülük dediğimiz şey, faşizmin kurumsallaştığı günümüz koşullarında kendine daha uygun bir ortam bulup çoğaldıkça çoğalıyor, üredikçe ürüyor.

Kültürpark 105 - Kıvılcım Güngörün

Bizler ise bunu önlemek adına bizim gibi düşünen insanlarla sosyal medya ortamlarında paylaşımlar yapıyor, gruplar kuruyor ya da en yakınımızdaki insanlarla dertleşmeye, bir araya gelmeye, halk forumu dediğimiz yerel örgütlenmelere gitmeye çalışıyoruz.

Çünkü bizi memnun edecek bir yaşam kalitesine sahip olmadığımızı, yerel yöneticilerimizin bu işi yapabilecek liyakatte olmadığını, ufak ve akılcı çözümlerle çok daha etkin, verimli ve anlamlı sonuçlara ulaşılabileceğini biliyor, daralan yaşam alanlarımızı genişletmeye çalışıyoruz.

Tüm amacımız hak ettiğimiz yaşam kalitesi yüksek bir kentte yaşamak…

Bizler bütün bunları yaparken, birçok siyasal örgütlenme ve eylemde kendilerine destek verdiğimiz, yardımcı olduğumuz partililerin şikayetçi olduğumuz şey şayet kendi partileri, kendi partilerinden yöneticiler ise titizlikle uzak durduklarını, o işe bulaşmak istemediklerini, sosyal medyada bir beğeni yapmaktan bile kaçındıklarını görüyoruz.

Bizlerle birlikte aynı tavrı göstermemekle birlikte, partileri içinde, parti disiplin ve düzenine uyarak bu konuları dile getirmediklerini, parti içi görüşme ve tartışma süreçlerine bu konuları taşımadıklarını görüyoruz.

Bu durum haliyle bizleri hayal kırıklığına uğratıyor ve çoğu kez, bir demokrat olduklarını düşündüğümüz için yanımızda görmek istediğimiz o partililerin sessiz, suskun kalıp bir anlamda yapılan yanlışa ortak olmaları nedeniyle onlara daha fazla kızıyoruz.

Çünkü özel görüşmelerimizde bize haklı olduğumuzu, bizi desteklediklerini söylemelerine karşın, iş açık mücadeleye geldiğinde onları yanımızda, arkamızda göremiyoruz.

Yapay Ada 01

Çünkü ülke genelinde yaptıkları demokrasi mücadelesini kendi partilerinden seçilen belediye başkanlarının yönettiği kentlere taşımak istemediklerini, böyle bir durumun kendi ellerini zayıflatacağını düşündüklerini, bu nedenle kent hakkı çerçevesinde gerçekleştirilen mücadele ve eylemler karşısında seçici davrandıklarını, eylem ve mücadele alanları arasında partilerinden yana bir seçim yaptıklarını görüyoruz. 

Geçtiğimiz yazdan bu yana sürdürdüğümüz Kültürpark mücadelesi, İzmir Körfezi’ni kurtarmak adına yürüttüğümüz İzmir Körfez Geçişi Projesi ve en son Karşıyaka’daki Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı’nın aslına uygun restore edilmesi için başlattığımız mücadele hep bu örnekleri yaşadığımız alanlar oldu.

Ne zaman iktidar ya da hükümet karşıtı bir eylem varsa oraya gidip kendilerini gösteriyorlar. Ama söz konusu olan şey partileri ve kendi partilerinden seçilmiş iktidarlar ise o zaman mücadeleyi genellikle uzaktan seyretmeyi tercih ediyorlar.

Oysa demokratik bir parti yapılanmasına sahip olduklarını, partilerinin Türkiye’nin en demokratik partisi olduğunu, parti içinde demokratik hakların kullanımı konusunda özgür olduklarını iddia ediyorlar.

Öte yandan da, Karşıyaka Atatürk, Annesi ve Kadın Hakları Anıtı için Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’ın yaptığı basın toplantısı sırasında başkanın yanında yer alan il başkanının kendilerine karşı disiplin sopasını sallaması karşısında sessiz kalıyorlar.

Ayrıca parti içinde bir yere gelebilmek, seçilebilmek, başka birinin ayağına basmamak ya da düşmanlığını kazanmamak adına, kazanmaya odaklı kişisel politika, strateji ve menfaatler adına da sessiz kalmayı tercih ediyorlar.

Bizler ne kadar dil döküp ne kadar ikna etmeye kalksak da anlaşılan onlar orada duracaklar ve zincirlendikleri parti disipliniyle kendi özgür iradeleri doğrultusunda hareket edemeyecekler.

1

Faşizmin günden güne kurumsallaşarak yaygınlaştığı günümüz koşullarında herkesin bir araya gelip oluşturacağı demokrasi cephesi içinde mücadele etmesi gerekirken, bazı parti yöneticilerinin parti üyelerini korkutmak adına sopa gibi kullandıkları parti disiplini, o arkadaşları daha ne kadar teslim alıp bizlerden uzakta tutacak bilinmez; ama, ülkemize çöreklenen faşizm, kent ölçeğindeki mücadeleye katılmayanları da zamanla etkisizleştirip o meşhur Protestan papaz konumuna sokacak gibi gözüküyor…

Verilen not, ödül ve hibelerden memnun olmak…

Ali Rıza Avcan

Son zamanlarda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinde uluslararası bir kuruluş not, ödül ya da hibe verdiğinde aşırı sevinme ve giderek övünmeye neden olan ilginç tepkiler ortaya çıkmaya başladı…

Belediyeye kredi verecek kuruluşlara belediyenin mali performansı hakkında bilgi veren Fitch, Moody’s gibi kredi derecelendirme kuruluşlarının verdikleri notlar ve düzenledikleri raporlar kentte neredeyse havai fişek şenliği ile kutlanacak kadar bir neşe, bir sevinç yaratmaya başladı…

Fireworks-at-Lake-Lanier-Islands-SunsetCove.jpg

Sanki, Türkiye’nin aleyhine olduğu açık olan Gümrük Birliği anlaşmasının imzalandığı günün ortasında Ankara semalarına atılan havai fişekler gibi garip bir sevinç hali ortaya çıkmaya başladı…

Yine aynı şekilde herhangi bir belediye, tanıdığımız ya da haberimizin bile olmadığı birtakım uluslararası kuruluşlar tarafından bir ödüle layık bulunduğu ya da o kuruluşlardan hibe aldığı zaman aynı sevinçler, aynı heyecanlar yaşanır oldu…

Belediye genel sekreterinin, meclisi üyelerinin, onların gözüne girmek isteyen ve o nedenle “kraldan çok kralcı olan” belediye çalışanlarının ve çoğu İzmirli’nin sosyal medya ortamındaki mesajları ne hikmetse hep bu sevinç, hep bu gururla dolu oluyor…

Oysa, kimse çıkıp da o raporları düzenleyip not veren kuruluşlarla kredi, ödül ya da hibe veren uluslararası kuruluşların birbirleriyle ilişkisini araştırıp sorgulamıyor, bilmiyor ya da bilse bile bilmemezliğe geliyor gibi bir durum var ortada…

Aynen ülkemizde çevreyi en fazla kirleten şirketlerin bir araya gelip bir “arka bahçe” olarak kurdukları ÇEVKO ya da WWF gibi sahte yeşil örgütler gibi…

Uluslararası alanda parayı yöneten bu kuruluşların belediyelere yönelik  al gülüm-ver gülüm politikalarını kimse bilmiyor, bilmeye çalışmıyor ve de sorgulamıyor.

O nedenle her not verilişinde, her ödül ya da hibe alındığında havalara sıçrayıp bir marifet yapmışız gibi sevinip duruyoruz.

***

Bu garip durumu, kendisinin üç yıl öğrencisi olmakla övündüğüm Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın bir sözüne bağlamak isterim.

Tabii ki 1972-1980 döneminde benim tanıyıp bildiğim İlber Ortaylı formatıyla…

İlber Hoca hep, “Biz bir imparatorluğun artığı olduğumuzu ve geride bıraktığımız zamanlarda o imparatorluğun ahalisi olarak sahip olduğumuz gücü unutuyor, imparatorluk bile kuramamış toplumlarla aramızdaki farkı bilmiyoruz” der. Bu söz hiçbir zaman bir Osmanlıcılık fikriyatı olarak yorumlanmamalıdır. İlber Hoca bu sözüyle, Türkiye’nin diğer ülkelerle, özellikle de eskiden imparatorluk olmuş ya da bugün halen imparatorluk olduğunu iddia eden ülkelerle ilişkilerinde kendini geçmişten gelen imparatorluk geleneği ile güçlü hissetmesini, o eski gücü unutarak kendine haksızlık yapmamasını ister.

O anlamda, evet biz bugün çökmüş bir imparatorluğun ardılları olmakla birlikte arkada bıraktığımız imparatorluk kurmuş bir toplum olmanın gücü ile kendimizi diğer uluslar ya da toplumlar düzleminde onlarla eşit, hatta onlar kadar güçlü olduğumuzu hissetmeliyiz diye bizi uyarır.

Ama yine biz, onun söylediklerini, uyarılarını ya da bir zamanlar o emperyal güçlerin ordularına, kurumlarına kafa tutmuş bir ulusun bireyleri olduğumuzu unutup uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının düzenlediği raporlarla verdiği notları önemseriz… Hem de o raporların düzenlenmesi için ayrıca para ödediğimizi unutarak…

Ama yine biz, Avrupa’daki en küçük kasaba belediyelerine bile verilen ödüller bu sene bize verildi diye havalara uçarız ve kendimize bu ödül üzerinden bir paye vermeye çalışırız…

Ama yine biz, “hibe” adıyla verilen paraları sanki bize ödül verilmiş gibi kabul eder ve bu durumu kendimize vehmettiğimiz özelliğin bir delili olarak sunarız…

Oysa biz eskiden başka birinden borç almaya sıkılır ve çoğu kez bunu başkaları bilmesin, öğrenmesin kaygısıyla borçlu olduğumuzu cümle alemden saklardık…

Şimdi ise borç almak istediğimizi, aldığımızı ve o borcu büyük bir beceri ile yönettiğimizi dünya aleme duyuruyoruz…

Oysa biz, birinden bir bağış ya da hibe aldığımızda bunun gizli tutulmasını ister, hatta yaptığımız yardımların, bağışların duyulmasını istemezdik…

Şimdi ise kimden hibe aldığımızı sıkılıp üzülmeden, adeta bir ödül almışız gibi duyurup böbürleniyoruz… 

Hand giving money - United States Dollars (or USD)

Ne oldu şimdi bize? Nerede kaldı kişisel, toplumsal ve ulusal gururumuza?

Niye unuttuk birbirimiz ödül vermeyi de; yabancıların verdiği ödüllerle sevinir olduk?

Niye Gümrük Birliği’ne alındık diye gün ortasında havai fişek atıyoruz?

Niye elalem bize karne notu verir gibi not verdiğinde yakasına kırmızı kurdela takılmış çocuklar gibi seviniyoruz?

Niye birileri bizi yardım ve hibeye layık görüp para verdiğinde bunu cümle aleme anlatıyoruz?

Yoksa bizler, eski bir imparatorluğun halkı olarak emperyalizme karşı mücadelenin başladığı ve ilk kurşunun atıldığı bir kentte yaşamıyor muyuz?

Geçmişimizi ve sahip olduğumuz gücü bu kadar mı unuttuk?

En önemli ve büyük ödülün, yaşam kalitemizin artması nedeniyle bu kentte yaşamaktan duyduğumuz memnuniyet olduğunu niye unuttuk?

 

Dökülen yaşlar yoksa timsah gözyaşları mıdır?

Ali Rıza Avcan

AKP iktidarı tarafından 2023 Türkiye vizyonu doğrultusunda gerçekleştirilmek istenen İzmir Körfez Geçişi Projesi, şu an itibariyle İzmir’in üstünde sallanmakta olan bir kılıç ve sonuçları itibariyle de İzmir’in ve İzmir Körfezi’nin sonunu getirecek büyük bir beladır.

Yereldeki belediyeler uzun bayrak direkleri, büyük bayraklar ve görkemli anıtlar peşinde koşup oyalanırken iktidar da İzmir Körfezi’nin ortasına kendi damgasını vuracak ampul şeklinde bir beton ada, körfezin tüm ufkunu kaplayacak bir köprü ve yerin altında uzun bir tünel yapma sevdasındadır.

Böylelikle hangi siyasi görüş ya da ideolojiden olduğuna bakılmaksızın merkez ya da yereldeki her yöneticinin büyük yollar, köprüler, tüneller, havaalanları ve benzerlerini yaparak iktidarını güçlendirmeyi hedefleyen anlayış ve uygulamalar içinde zamanla birbirlerine benzediğini; adeta hiçbirinin diğerinden farkı kalmadığını görebiliriz.

O nedenle uzun bir süredir çevremizde durumun farkında olup şikayetini ifade eden herkes, merkezi iktidarla yerel iktidardakilerin günden güne birbirlerine benzemeye başladığını, hiç birinin diğerinden farkı kalmadığını, dün “solcu” ya da “devrimci” bildiklerimizin bile bugün karşı cephede yer aldığını ifade ederek hepsini aynı çuvala koymaya başlamıştır.

İşte o nedenle, merkezi yönetimin İzmir Körfezi’nin ortasına kondurmaya niyetli olduğu İzmir Körfez Geçişi Projesi, bu nedenle yerel iktidarın temsilcisi olan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nca kabullenilmiş; hatta bu işte bir adım daha öteye gidilerek, “bu işi ilk ben düşünmüştüm” fırsatçılığıyla projenin sahipliği noktasına kadar gidilmiştir.

“Bu projenin sahibi kimdir, bu projeyi önce kim düşünmüştür?” şeklindeki yararsız tartışmayı bir yana koyduğumuzda ortaya atılabilecek en ciddi iddialardan biri, bu projenin halka yeterince anlatılmadığı, halkın projeye katılımın sağlanmadığı ve bu işte İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin üstüne düşen görevleri yeterince yerine getirmediği iddiasıdır.

Pélican frisé

Projenin, ÇED hazırlık sürecinde sadece İzmir Ticaret Odası’nın halktan yalıtılmış salonunda gerçekleştirilen Halkın Bilgilendirilmesi Toplantısı dışında halka yeteri kadar anlatıldığı dikkate alındığı takdirde bu iddia, yerden göğe kadar haklıdır.

Şu an itibariyle proje hakkındaki bilgi yetersizliği öyle bir noktaya varmıştır ki, hazırlanan ÇED raporundaki değişiklikler sonucunda 396 sayfaya ulaşan ÇED raporuyla onun 3484 sayfadan oluşan eklerini tam olarak okuyup anlamaya çalışan uzmanlar bile, konunun birçok bilim ve disiplini ilgilendirmesi, ÇED raporunun “kopyala-yapıştır” tekniğiyle oldukça özensiz bir şekilde yazılması, deniz dibinden çıkarılacak tarama malzemesinin analizi gibi birçok konu ve izin işleminin ÇED raporu dışında tutulması nedeniyle kendilerini yetersiz hissetmektedir.

Buna bir de yasaların tanıdığı sürelerin kısa tutulması ve her şeyin aceleye getirilmesini eklediğimizde projenin adeta hırsızdan mal kaçırırcasına kabul edildiği görülecektir.

Bugün itibariyle dava açmış olan TMMOB, EGEÇEP ve Doğa Derneği’nin elinde ÇED raporunun değerlendirilmesi amacıyla 17 Ocak 2017 tarihinde Ankara’da yapılan İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu Toplantısındaki bazı belgelerin bulunmuyor olması bunun en somut örneğidir.

İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca kabulü sonrasında yasal süresi içinde TMMOB, Doğa Derneği, EGEÇEP ve 84 adet bireysel doğa savunucusunun dava açtığı süreçte ısrarlı bir şekilde dava açmasını ya da açılan davalara müdahil olmasını istediğimiz İzmir Büyükşehir Belediyesi ile kendilerinden görüş istenen Karşıyaka, Çiğli, Balçova ve Narlıdere belediyelerinin suskun kalması da çok anlamlıdır.

Hatta bırakın dava açmayı, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun projeyi savunan; giderek sahiplenen demeçlerinden sonra belediyelerin böylesi bir durumda ortaya çıkmayacaklarını, “büyük başkan”larının izinde giderek bizlerin haklarını savunmayacaklarını anladık.

Ama ne olduysa oldu, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin önündeki engelleri kaldırarak projenin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun başkanı olduğu İZKUŞ–İzmir Kuş Cennetni Koruma ve Geliştirmei Birliği’ni lağvetmesi üzerine küçük bir kıyamet yaşandı (!)

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, İzmir Kuşcenneti’ne katkıda bulunmadıklarını söyleyen Orman ve Su İşleri Bakanı’na karşı çıkarak bugüne kadar İzmir Kuşcenneti için ne kadar para harcadıklarını teker teker sayarak bu hareketin arkasında büyük bir rantın olduğunu iddia etti.

Ama bunu yaparken de şikâyetçi olduğu olay ile İzmir Körfez Geçişi Projesi arasında bir ilişki kurmayı hiç düşünmedi ya da böyle şeyleri düşünmek pek de işine gelmedi.

Çünkü bir yanda kendisinin yeterince para harcamadığı gerekçesiyle mağdur edildiğini iddia ettiği bir el koyma hareketi, diğer yanda da İzmir Kuşcenneti’nin içinden geçip orayı mahvedecek olmasını dikkate almadan sahiplendiği büyük bir proje vardı.

Konu bu haliyle “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” misali gibiydi…

O nedenle kısa bir süre için esip gürleyip parladı, değişik vesilelerle çıktığı kürsülerden kendisinden beklenen sert çıkışları yaptı…

Ama kendisini yakından tanıyanlar bu çıkışların saman alevine benzeyeceğini, o nedenle İZKUŞ’un lağvedilmesi konusunun en yakın zamanda unutulacağını ve her şeyin iktidarı korkutmayacak şekilde kendi mecrasında akacağını söylediler.

01.30 - Körfez Köprüsünün Bitmiş Durumunun Bilgisayar Ortamında Modellenmiş Görüntüleri (A)

Şimdi o nedenle bekliyoruz.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu timsah gözyaşları eşliğinde feryat edip rant iddiasıyla suçladığı İZKUŞ konusunu unutup kulağının üstüne mi yatacak; yoksa, bu olayla daha büyük bir lokma olan İzmir Körfez Geçişi Projesi arasında bir ilişki, bir nedensellik bağı kuracak mı?

Her zaman olduğu gibi İzmir’in yaz sıcaklarında bekleyip İzmir’in asıl sahibinin kim olduğunu hep birlikte göreceğiz.

              

Kendi hayatını anlatmak, hayata meydan okumaktır…

Ali Rıza Avcan

Otobiyoğrafi, yani bir kişinin oturup kendi hayatını anlatan bir kitap yazması bir anlamda anlatılanlar, anlatılmayanlar ya da çarpıtılanlar açısından bir tür hayata meydan okumaktır!

Çünkü kendi hayatıyla ilgili her şeyi önce okura daha sonra da kamuoyunun önüne serip sergilemek, yaşamı ile ilgili bilgileri doğru ve eksiksiz bir şekilde herkesle paylaşmak demektir otobiyografi…

O nedenle otobiyografi yazan kişi çoğu kez hatırladığı ya da bir köşeye yazıp not ettiği anıları çoğu kez yaşamına girip onda iz bırakmış kişilerin verdiği bilgilerle doğrular, çoğu kez onların tanıklığında kendini anlatmaya çalışır.

maxresdefault

Yaşadıklarını bir köşeye devamlı yazan, o nedenle de unutma hakkını fazla kullanmayan otobiyografi yazarlarından tanıdığım biri, Türk yazınının değerli ismi Murathan Mungan’dır. Yaşamımın bir yıllık dilimini kendisiyle Ankara Kurtuluş Ortaokulu’nda sınıf arkadaşı olarak paylaşmış biri olarak, geçtiğimiz yıl yayınladığı “Haritalı Metot Defteri” isimli kitabında, bir sınıf mümessili olarak  unuttuğum birçok arkadaş ve olayı net bir şekilde hatırlayıp yazarak beni fazlasıyla şaşırtmıştır. Çünkü bu durum, yaşanan olaylarla tanışılan kişilerin düzenli bir şekilde bir köşeye not edilmesine dayanan hayranlık duyulacak titiz bir çalışmanın ürünüdür.

Geçtiğimiz yıllarda Terzi Fikri’yle birlikte 1970’li yılların sonundaki Fatsa belediyecilik deneyimini anlatmak amacıyla “Fırtınalı Denizin Yolcuları” isimli kitabı yazan üniversite arkadaşım Sedat Göçmen ise, Murathan Mungan’ın aksine hatırladıkları yanında unuttuklarını geniş bir arkadaş çevresiyle yeniden ilişki kurarak anımsamış ve topladığı bu taze bilgilerle hatırladıklarını doğrulamıştır. Bir anlamda yaşanan her şeyi doğru ve eksiksiz bir şekilde anımsamaya dayanan kolektif bir bellek çalışması yapmıştır diyebiliriz.

Otobiyografi yazanın bu iki yöntemden hangisini hangi ağırlıkla kullandığı dışındaki en önemli husus ise yaşadıklarını eksiksiz bir doğru bir şekilde ve özellikle de çarpıtmadan anlatmasıdır.

Çünkü yaşam, bu yazılanların her geçen an ya da gün yeniden ve yeniden test edildiği, doğrulandığı ya da çürütüldüğü acımasız bir alandır.

Bugün kendi kendinizi ikna ederek yeniden ürettiğiniz yalan, yanlışlık ya da çarpıtmalar yarın öbür gün başkalarının tanıklığı ya da masa üstüne koyduğu belgelerle anlatıcıyı zor duruma düşürebilir ya da es geçtiğiniz, anlatmak istemediğiniz gerçeklikler gün gelir sizin ayaklarınıza dolanan bir utanca dönüşebilir.

Ayrıca özellikle yöneticilerin; cumhurbaşkanların, başbakanların, bakanların, siyasetçilerin ve belediye başkanlarının halen görevdeyken tutup kendi yaşam öykülerini anlatan otobiyografiler yazmaları hem yanlış anlaşılmalara son derece uygundur hem de ilerde yaşanacak olası olaylar açısından tehlikelidir. O nedenle bir yönetici ya da siyasetçinin kendisini anlatacağı alandan elini eteğini çekmeden kendini anlatmaya kalkması toplumumuzda genellikle hoş görülmez, Hatta çoğu kez ayıplanır.

1970’li, 1980’li yılların efsane belediye başkanlarından Aliağa Belediye Başkanı Hakkı Ülkü’nün yaşam öyküsünü bugünlerde yazmaya başlaması, bu anlamda örnek alınması gereken övülecek bir davranıştır.

Geçtiğimiz günlerde büyüklü küçüklü belediye başkanlarının anılarını kitaplaştırmaya başlayan Doğan Egmont Yayınları tarafından piyasaya sürülen Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’a ait “Bir Kent, Bir Başkan, Bir Aşk” isimli kitapla bunu izleyecek diğer kitapları da bu düşüncelerle ele alıp değerlendirmek gerekir.

Bu anlamda, bir belediye başkanı henüz görevde iken tüm anlattıkları gerçekleri gerçekten yansıtıyor mu, acaba bazı şeyleri çarpıtıp bazı şeyleri es mi geçiyor, bazı şeyleri fazlasıyla abartıp kendine bir önem mi vehmediyor diye çeşitli sorular sorup düşünmekte yarar olabilir diye düşünüyorum.

Çünkü oldum olası kendi kendimi anlatıp tanıtmakta sorun yaşamış biri olarak başkalarını tanıtma ya da anlatma konusunda daha başarılı olduğumu biliyorum. Bunu da en iyi bilenlerden biri de sevgili dostum heykeltraş Ayfer Aksüyek Yiğitler’dir.

636079255215747913-1140883120_Life

Ayrıca durduk yerde kendi kendilerini anlatan insanlara da hep şüpheyle bakan, bunun arkasında acaba ne var, bunu hangi düşünceyle yapıyor diye devamlı işkillenen bir kişiliğim olduğunu da biliyorum.  Sanıyorum bunun nedeni de uzun bir süre kamuda denetim hizmeti yapmış olmamdır.

Ama bütün bu tespit ve değerlendirmeler sonucunda da, yoksa tüm çıplak gerçek, bu seneki İzmir Tüyap Kitap Fuarı’nda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’a söylediği “Hüseyin, bir kitapla büyükşehir belediye başkanı olunmuyor” sözünün arkasında mı yatıyor diye düşünmeden de edemiyorum…

 

Mahallenin mobeseleri…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada görüp yarın öbür gün kullanırım düşüncesiyle kaydedip sakladığım sevimli bir karikatür var. “Mahallenin mobeseleri” adı verilen bu karikatürde bir evde aynı somyaya dayanıp dışarıyı gözleyen üç sevimli teyze var. Çizimden ve yüz ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla evin hemen önündeki sokaktan kimlerin gelip geçtiğine ya da karşı evlerde olup bitenlere bakıyorlar. Adeta o mahallenin ya da sokağın sahipleri gibi.

Bu konuyla ilgili çok eski mesleki bir deneyimim daha var.

Müfettişlik yaptığım 1980’li yılların başıydı sanırım. İstanbul’da, beni yetiştiren üstasım ve değerli büyüğüm Recep Birsin Özen ile birlikte soruşturma yapmak üzere Edirne’nin Havsa ilçesine gittiğim bir zamandı. Keyifli bir otobüs yolculuğu sonrasında Havsa Hükümet Meydanı’nda otobüsten inerek kaymakamlık binasına doğru yürüdüğümüzde önümüzden ufak bir cemaatle birlikte bir cenaze alayı geçmiş, biz de yolumuzu biraz değiştirmek zorunda kalmıştık.

İşimiz, teftiş kurulu başkanlığınca bize iletilen birden fazla şikâyetin yer aldığı dilekçedeki şahsı bularak bu iddiaların doğru olup olmadığını ortaya koyan bir soruşturmayı başlatıp yürütmekti. Bize intikal eden dilekçedeki şikâyet konusunun fazlalığı işimizi çoğaltmış olması nedeniyle bizi fazlasıyla düşündürüyordu.

Sonunda kaymakamlık binasına vardık ve kaymakamla tanıştık. Kendisine Havsa’ya geliş nedenimizi anlatıp dilekçe sahibinden söz ettiğimizde şikâyetçinin bir gün önce öldüğünü ve cenazesinin kaldırılmakta olduğunu öğrendik. Konuyu biraz daha kurcalayınca, bizdeki şikâyet mektubunu yazan kişinin biraz önce bizim önümüzden geçen cenaze alayının kahramanı olduğunu anlamıştık. Görüştüğümüz kamu görevlileri ise o şikayetçinin ölümünü “hele şükür öldü de kurtulduk” dercesine sevinçle karşılıyor, bir daha kimseyi şikayet edemiyeceği için içten içe seviniyorlardı.

Ben de 12 Eylül faşizminin kol gezdiği o yıllarda şikâyet etmenin, “muhbirlik” yapmanın doğru bir iş olmadığını, bir anlamda onların ihbar ve şikayetleriyle bizim iş yükümüzün arttığını düşünüyor, şikâyetçilere belli bir önyargıyla yaklaşıyordum.

Ancak müfettişlikten ayrılıp danışmanlık yapmaya başladığımda, o tür kişilerin etliye sütlüye karışmayanlar daha değerli olduğunu, apartmanı, sokağı, mahalleyi, semti ve kenti gözleyen, insanları takip eden, doğru bulmadığı şeylere de yüksek sesle itiraz edip şikâyet edenlerin adeta toplumsal sorumluluk bilinciyle hareket eden kanaat önderleri ya da yaşadıkları yerin doğal liderleri olduğunu fark etmeye başlamıştım. Özellikle belediye adına mahalle halkını örgütleyerek belediye-halk ilişkilerini düzenlemeye çalıştığım İstanbul, Bahçelievler Belediyesi’ndeki çalışmalarımda ilk iş olarak bu tür kişileri bulmaya, bu tür kişileri mahalle örgütlenmesinin ateşleyicisi olarak kullanmaya çalıştığımı hatırlıyorum.

Bu işi ister merakları, ister başka nedenlerle yapmış olsunlar, bu kişiler yaşadıkları sokak, mahalle ya da semt için dikkate alınması gereken önemli kişilerdi. Çünkü sahip oldukları merak ve araştırma güdüsüyle birçok şeyi biliyorlar, adeta bir tür gönüllü muhtarlık yapıyorlar; o nedenle de o sokak, mahalle ya da semtteki birçok kişinin önem verdiği, dikkate aldığı mahalli liderlere dönüşüyorlardı. Hele ki bir de yaşlı iseler, işte o zaman o sokağın, mahallenin ya da semtin akil insanlarına dönüşüyorlardı.

Bugün ben de, profesyonel anlamda yürüttüğüm eğitim, danışmanlık, araştırma ve planlama işlerini bir yana bırakıp bir kent gönüllüsü ya da aktivisti olarak kentteki birçok şeyle ilgilenmeye başladığımda, bu uğurda araştırmalar yapıp birçok kimseyle görüştüğümde, çalıştay, sempozyum, panel gibi toplantılara gidip görüşlerimi ifade ettiğimde, bilgi edinme hakkı çerçevesinde dilekçeler yazdığımda zamanında küçümsediğim o “sorumlu vatandaş” tipine dönüştüğümü görüyor, bir kent adına önemli işler yapmanın bilinciyle kendi kendime seviniyorum.

Mahallenin MOBESE'leri

Evet, ben de artık bir zamanlar küçümsediğim o meraklı insanlardan biri olarak yaşadığım çevre adına araştırmaya, öğrenmeye çalışıyor ve edindiğim bilgilerle yaşadığım sokağı, mahalleyi ve kenti daha yaşanabilir bir yere dönüştürme adına sahip çıkmaya çalışıyorum.

Şimdi artık bunun bir adım ötesine giderek kendini sokağından, mahalle ya da semtinden veya kentinden sorumlu sayan insanların, yurttaşların, hemşerilerin daha da artmasının ve onların da kendi aralarındaki ilişkileri geliştirerek örgütlenmelerini diliyor ve onlara bu kentte, bu ülkede önemli işler düştüğünü düşünüyorum.

Bir Katılım Hikâyesi…

Ali Rıza Avcan

Dün yine İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin davetlisi olarak Havagazı Kültür Merkezi’ndeydik…

Sabah saat 9’dan akşam saat 18’e kadar toplam 9 saat birbirimizi dinledik, konuştuk, sohbet ettik ve yemek yedik…

Konumuz İzmir’in Yeşil Altyapı Stratejisi çalışmalarına katkıda bulunarak bu konuyla ilgili görüş, düşünce ve önerileri tartışmaktı…

Başkalarını bilmem ama ben şahsen senaryosu önceden hazırlanmış ve bizlere birer figüran rolünün verildiği “katılımcılık ” adı verilen bir oyun oynayacağımızı biliyor ve toplantıya bu önyargı ile gidiyordum.

GIWordCloud

Çünkü bundan önce katıldığımız tüm toplantılarda başımıza aynı şeyler gelmiş, senaryosu önceden yazılmış bir oyunun oyuncuları olarak çırpınıp çabalayıp bir şeyler yapmaya çalışmış; ancak ortaya çıkan raporlarda, strateji belgelerinde bizlerden, bizlerin ifade ettiği şeylerden tek bir şey görememiştik…

Dün katıldığımız toplantıya gitmeden konuştuğum arkadaşlarım ya da toplantı sırasında yeni tanışıp konuştuğum çoğu katılımcı -ne yazık ki- aynı şekilde düşünüyor, açıkçası bu yeni girişimlerinde de ikna edilmeyi bekliyordu.

O nedenle katıldığım grubun ilk konuşmalarında kalkıp ikna edilmek istediğimizi ifade ettim.

Evet, ikna edilmek istiyordum. Çünkü ben ve benim gibi iyi niyetli birçok insan, daha önce yaptıkları gibi işini gücünü bırakmış oraya gelmiş, söyleyip önerdikleriyle itirazlarının ciddiye alınacağını görmek istiyorlardı.

Ancak, ben inatla toplantının sonuna kadar kalıp olacakları görmek istemekle birlikte, tanıdığımız birçok insan toplantıyı erkenden terk etti.

Bu da gösteriyordu ki, toplantının düzenlenme amacı, kurgusu ve gelişimi değerli bir çok uzmanı, akademisyeni ikna edememişti. 

Toplantı ile ilgili ilk karmaşayı aynı anda aynı salonda çalışan beş ayrı grubun yarattığı gürültü konusunda yaşadık. Aynı salonda yakın mesafelerde konumlanan beş ayrı grubun mikrofonla ya da yüksek sesle konuşup tartışmaya başlaması aslında toplantının yöntemi ile mekan arasındaki ilişkinin başlangıçta hiç düşünülmediğini açık bir şekilde gösteriyordu.

Gruplar bu krizi kendi aralarında daha alt gruplara bölünerek ve kendi aralarındaki iletişimi koparmayı göze alacak şekilde seslerini azaltarak çözmeye çalıştılar. Bu durumda da haliyle grup içi görüşmelerin kalitesini düşürdü.

Toplantıda sıkıntısı çekilen diğer bir konu da kullanılan terminolojide yaşanan sıkıntılardı. Çünkü bu çalışma kapsamında öne sürülen bazı sözcükler, deyimler ve tamlamalar çoğu katılımcı için doğru seçilmiş sözcükler değildi ya da anlatılmak istenen şey ve olguları karşılamakta yetersiz kalıyordu. Örneğin planlama sürecinin farklı aşamaları olan yeşil altyapı planı ile yeşil altyapı uygulama eylem planının ya da bio-çeşitlilik planın birbirinin alternatifi gibi gösterilmesi bunun en somut örnekleriydi.

Ama asıl sıkıntı çekilen konu, bu çalışma ile neyin gerçekleştirildiğini anlamakta yatıyordu. Çoğu katılımcı böylesi bir çalışmanın niçin yapıldığını ve bundan sonraki süreçte neler olacağını bilmiyordu. 

Çünkü bu çalışmayı yapan ekibin daha önce buna benzer şekilde yaptığı çalışmaların toplantılarına da katılıp katkıda bulundukları halde o çalışmaların sonucu, başarısı ya da başarısızlığı konusunda herhangi bir fikirleri yoktu. Ya da başka bir anlatımla, daha önce yaşadıkları şeylerin yeniden tekrarlanacağından korkuyor ya da çekiniyorlardı.

Kısacası toplantıyı yapanlarla katılımcılar arasında ciddi bir güven krizi vardı. Söylenenler, önerilenler, tartışılanlar ne ölçüde dikkate alınacak, rapor ve planlara geçirilecekti? Yoksa yine boşu boşuna mı gelip katılmışlardı?

1210-1240955295Hn8Q-1200x821

Sanırım bu soruların yanıtını zaman geçtikçe görüp ya sevineceğiz ya da yine, yeni yeniden bir hayal kırıklığı daha yaşayacaktır.

Bütün bunlara karşın kesin olan bir şey vardı ki; o da “katılım” olan şeyin, “biz sizi çağırdık, siz de gelip katıldınız ve bunun ortağısınız” sözü ile özetlenen, bir anlamda bizleri, yapılan bir şeye gerçek, ciddi bir katkımız olmasa bile ortak kılan bir oyuna dönüştürülmüş olması ve bizlerin, kapitalizmin piyasaya sürülmüş “Yeşil Altyapı” denilen yeşile boyanmış yeni bir mamûlü için bir kez daha kullanılmış olmasıydı. 

 

Taşınmaz kültür varlıklarının korunması ve belediyeler

Ali Rıza Avcan

Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş, Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Ait Katkı Payına Dair Yönetmelik hükümleri uyarınca Konak Belediyesi’ne verilen katkı payları konusunda İzmir Valiliği’nin adil olmadığını söyleyip şikayet ediyor.

3 Nisan 2017 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin verdiği habere göre 3 yıldır ilçede emlak vergilerinden toplanan paranın 19 milyon 58 bin 642 TL’sinin Valilik Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı’na kültür varlıkları katkı payı olarak verdiklerini; ancak en çok tescilli eser Konak İlçesi’nde bulunmasına karşın 2 milyon 700 bin TL’sını geri alabildiklerini söylemiş. 

Aradan bir ay geçtikten sonra, yine Konak Belediye Meclisi’nin Mayıs ayı toplantısında belediye olarak emlak vergilerinden kesilen payların karşılığını alamadıklarını belirterek yaşanan duruma tepki göstermiş ve “Belediye olarak biz hemşerilerimizden 6 milyon 608 bin lira vergi topladık, İzmir Valiliği’ne sunduk. Verdiğimiz paya karşılık aldığımız miktar ise sadece 240 lira. Bu pay Konak’ta tarihi varlıkların korunması için yapılan projeler için alınıyor. Sonra da İzmir’deki tarihi binalara bakılmadığı söyleniyor. Konaklı hemşerilerimizin paralarını geri alabilseydik daha fazla yeri düzenleyebilirdik. Konaklının parasını Konak için kullanamadık.  Biz Vali Bey’e gerekli yerleri göstermek için gezdirdik. Yapılması gereken projeleri kendisine sunduk. Bu benim bir sitemimdir” demiş.

Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Ait Katkı Payına Dair Yönetmeliğin 7. maddesinin 2. fıkrası hükmüne göre katkı payları, belediyeler, il özel idareleri ve yatırım izleme ve koordinasyon başkanlıklarınca taşınmaz kültür varlıklarının korunması ve değerlendirilmesi amacıyla hazırlanan planlama, proje, uygulama ve kamulaştırma işlerinin (KDV dahil) maliyetinin katkı payı hesabında toplanan tutar yeterli olmak şartıyla % 95’ini aşmamak kaydıyla mevcut taşınmaz kültür varlığı sayısı, mevcut durumu, ilin kültürel değerlerine katkısı dikkate alınarak Valilik tarafından hakkaniyet ölçüsünde kullandırılıyor.

Bu pay, İzmir’de özel idare yapılanması olmadığı için İzmir Valiliği’ne bağlı Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı’nca belirlenip dağıtılıyor.

Agora - Chenavard
İzmir Agorası, Chenavard

Ancak yönetmeliğin bu hükmü ve bunu izleyen madde düzenlemeleri arasında bir belediyenin ödediği payın hepsinin yeniden aynı belediyeye geri ödeneceği ya da en fazla taşınmaz kültür varlığına sahip olan belediyeye en fazla geri ödemenin yapılacağı şeklinde bir hüküm yer almadığı gibi; Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir İl Müdürlüğü’nün 2012 yılında yayınladığı üç ciltlik İzmir Taşınmaz Kültür Varlıkları Envanteri isimli kitaptaki listelere baktığımızda Konak ilçesinin diğer ilçeler arasında nicelik yönünden en fazla sayıda taşınmaz kültür varlığına sahip olmakla birlikte geriye kalan 29 ilçenin tümünde hem nitelik hem de nicelik yönünden çok daha fazla sayıda taşınmaz kültür varlığının bulunduğu, Selçuk ve Bergama gibi ilçelerdeki taşınmaz kültür varlıklarının özellikle tarihi önem ve nitelik yönünden ağırlıkta olduğu görülecektir.

Ayrıca İzmir Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı’nca yayınlanmış 2014 ve 2015 yıllarına ait katkı payı ödemesi yapılan proje listelerine baktığımızda;

2014 yılında yapılan 56 adet katkıdan 36 tanesinin 13 ayrı belediyeye (Büyükşehir 1, Aliağa 2, Bayraklı 1, Bergama 6, Bornova 1, Kemalpaşa 3, Kınık 4, Konak 4, Menderes 4, Ödemiş 3, Torbalı 1, Tire 3, Selçuk 3) yapıldığı, geriye kalan 20 adet katkının İzmir Valiliği adına 11 ilçedeki (Bornova 1, Konak 5, Tire 2, Bornova 1, Ödemiş 1, Menemen 2, Buca 1, Bergama 3, Bayındır 1, Urla 2, Karaburun 1) taşınmaz kültür varlıklarının bakım ve onarımı için tahsis edildiği,

2015 yılında yapılan 24 yardımdan 14 tanesinin 10 belediyeye (Aliağa 1, Bayraklı  2, Bergama 3, Çeşme 1, Dikili 1, Kınık 1, Konak 1, Ödemiş 1, Selçuk 1, Urla 2)  yapıldığı, geriye kalan 10 adet katkının ise bizzat İzmir Valiliği adına 9 ilçedeki (Bergama 1, Bornova 1, Çeşme 1, Foça 1, Karaburun 1, Seferihisar 2, Selçuk 1, Tire 1, Torbalı 1) taşınmaz kültür varlıklarının bakım ve onarımı için tahsis edildiği görülecektir.

2016 yılına ait veriler henüz yayınlanmadığından 2014 ve 2015 yıllarına ait verileri dikkate alarak yaptığımız değerlendirmelere göre Konak ilçesinin 2014 yılında bu fondan yapılan toplam 56 yardımdan 4’ü Konak Belediyesi, 1’i İzmir Büyükşehir Belediyesi, 5’i İzmir Valiliği olmak üzere toplam 10 adet proje için yardım aldığı, yardım sayısının genel olarak azaldığı 2015 yılında ise toplam 24 yardımdan sadece 1’inin belediyeye verildiği, bu yıl en fazla yardım olan belediyelerin 3 proje ile Bergama, 2’şer proje ile Bayraklı, Seferihisar ve Urla olduğu görülmektedir.

Bu durum bize, Konak ilçesindeki taşınmaz kültür varlıklarının sadece Konak Belediyesi tarafından değil; bunun yanında, İzmir Valiliği ile Vakıflar Genel Müdürlüğü gibi diğer kamu kurumları tarafından da korunduğunu, bakım, onarım ve restorasyonlarının bu kurumlar tarafından da yapıldığını hatırlatmaktadır. 

Bu verilere göre, 2014 ve 2015 yıllarında yapılan yardım sayısı itibariyle Konak ilçesine haksızlık yapıldığını söylemek açıkçası mümkün değildir. Çünkü ilçe ölçeğinde yapılan yardımlar sadece belediyeye değil aynı zamanda valiliğin sorumluluğundaki ve Konak ilçesi sınırları içindeki taşınmaz kültür varlıklarının bakım ve onarımı için il kültür ve turizm müdürlüğü, il milli eğitim müdürlüğü, il emniyet müdürlüğü gibi valiliğe bağlı kuruluşlara da yapılmaktadır. O nedenle ödenen vergi paylarından geri ödeme yapılmadığını ifade edip şikayetçi olunurken bu hususun da dikkate alınması, ayrıca Konak ilçesi dışındaki büyükşehir belediyesi ile diğer 29 ilçede tahsil edilen emlak vergisi miktarlarının azlığı nedeniyle emlak vergisi yüksek olan ilçelerden bu ilçelere doğru bir transferin de yapıldığını, bu tür ilin farklı ilçeleri arasında bir dengenin yaratılmak istendiğini de göz ardı etmemek gerekir.

Ayrıca Konak ilçesi sınırları içindeki taşınmaz kültür varlıklarının bakım, onarım ve restorasyonlarının yapılması konusunda sadece valilikten alınan katkı dışında dışındaki sorunlara da dikkat çekmemiz gerekmektedir.

Bildiğimiz kadarıyla Konak Belediyesi bu işleri yapmak üzere yapılandırdığı hizmet biriminde çalışan uzman teknik elemanları başka birimlere aktararak bu birimin yeterlik düzeyini düşürmüş; üstüne üstlük bu birimin başındaki başarılı yöneticiyi de alıp yerine deneyimsiz bir görevliyi atamıştır. 

O nedenle, Konak Belediyesi’nin taşınmaz kültür varlıklarının korunması çalışmalarındaki düşüşün temel nedeni sadece daha az yardım alması değil, aynı zamanda hem bu konularda artık uluslararası bir disiplin haline gelmiş olan Kültürel Miras Yönetimi anlayışıyla önceden belirlenmiş vizyon, politika ve temel tercihlerini gösteren stratejik planla eylem planından yoksun olması hem de eski belediye başkanı Muzaffer Tunçağ döneminden bu yana başarıyla çalışan bir ekibi zayıflatıp beceriksiz bir şekilde dağıtmış olmasıdır.

Alsancak 20

“Kendi düşen ağlamaz” deyişini bir kez daha haklı çıkaran bu durum nedeniyle, bir zamanlar kendisinden çok şeyler beklediğimiz Konak Belediye Başkanı Sema Pekdaş’a, İzmir Valiliği yerine, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale’nin rantına el koymak amacıyla kurulan ve İzmir Büyükşehir Belediyesi ile kendi belediyesinin de ortağı olduğu TARKEM isimli şirketin İzmir’in zenginlerinden oluşan ve her fırsatta İzmir’i çok sevdiklerini söyleyen güzide 116 ortağına ya da Basmane Çukuru’ndaki gökdelene ruhsat vermek için beis görmediği Folkart’ın sahiplerine başvurarak yeni kaynaklar bulmasını öneriyoruz.