İzmir, ikinci bir Efes olacak mı?

Ali Rıza Avcan

AKP iktidarının İzmir üzerindeki egemenliğini sergileyip vurgulamak amacıyla bir “siyasi proje” olarak önümüze koyduğu İzmir Körfez Geçişi Projesi, uzun vadede İzmir Körfezi’ni bir bataklığa dönüştürecektir.

Bu anlamda İzmir Körfez Geçiş Projesi yapıldığı takdirde İzmir, ikinci bir Efes olmaya adaydır.

Neden derseniz İzmir Körfez Geçişi Projesi yapıldığı takdirde İzmir’in ve İzmir Körfezi’nin başına gelecek belaları sırasıyla açıklayalım:

İzmir Körfez Geçişi Projesi, iktidarın verdiği talimat uyarınca 2015 yılında İzmir halkına sorulmadan Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı‘na bağlı Karayolları Genel Müdürlüğü ile Yüksel Proje A.Ş. tarafından hazırlanarak ÇED raporu düzenlenmiştir.

10

Hazırlanan ilk ÇED raporunda, bu proje içinde yer alan köprü ayaklarıyla yapay beton adanın İzmir Körfezi’nin zayıf su akıntılarıyla su kalitesini ne şekilde etkileyeceği hiç dikkate alınmamıştır.

Çünkü İzmir Körfezi’ndeki akıntıyı ve suyun kalitesini % 40 oranında arttırarak Körfez’e daha büyük gemilerin girmesini ve Alsancak Limanı’nın genişletilip geliştirilmesini sağlamak amacıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İZSU Genel Müdürlüğü ile Ulaştırma, Habercilik ve Denizcilik Bakanlığı‘na bağlı TCDD Genel Müdürlüğü tarafından ortaklaşa geliştirilen İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’ne ait ÇED raporu o tarihte henüz onaylanmamıştır.

Ne tesadüftür ki, Körfez’deki akıntıyı ve suyun kalitesini arttırmayı amaçlayan bir proje ile bu akıntıyı azaltıp su kalitesini düşürecek başka bir proje aynı anda ortaya çıkmakta ve bu iki proje arasındaki olumlu ya da olumsuz etkileşimi dikkate alan bir çalışma yapılmamıştır. 

Hal böyle iken bu etkileşimi dikkate almayan proje önerisiyle 2015 yılında İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin halkı aydınlatma toplantısı yapılır ve İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin, İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon (Büyük Körfez) Projesi ile elde edilecek % 40 oranındaki iyileşmeyi sıfırlayacağı gündeme getirilmez. 

Bu çetrefilli sorun ancak 2016 yılının Mayıs ayında TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi’nin Tepekule İş Merkezi’nde düzenlediği “seminer” isimli proje tanıtım toplantısında, projeye karşı çıkanların sorularıyla ortaya çıkar ve projeyi hazırlayan Yüksel Proje A.Ş. alelacele yeni bir ÇED raporu hazırlayarak diğer projenin hedeflediği % 40 oranındaki iyileşmeyi kendi projeleri ile sıfırlayan bu sorunu çözmeye çalışır.

Bulunan çözüm, tek bir akademisyene hazırlattırılan rapora bir iki sayfa daha eklenerek bulunur. Çözüm, yapılacak köprünün ayaklarına; daha doğrusu binlerce kuşun ve diğer canlının yaşadığı alana rastlayan geniş bir bölgede daha fazla dip taraması yapmaktır. 

Böylelikle, bırakın diğer projedeki iyileşmeyi ortadan kaldırmayı o projeye katkıda bulunacaklarını bile iddia ederler. Hem de tek bir akademisyenin bilgisayarda hazırladığı tek bir simülasyonla…

Ancak bu hesaplama sırasında çok önemli bir şey unutulmuştur:

Gerek yatırımların yapıldığı süreçte gerekse sonrasında Gediz Nehri’nin getireceği yeni alüvyon ve atıklarla Körfez’in dolmaya devam edeceğini…

Çünkü İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon (Büyük Körfez) Projesi kapsamında yapılan hesaplara göre İZSU ve TCDD, Körfez’in iki ayrı bölgesinde yapacağı tarama sonrasında akıntıları ve suyun kalitesini % 40 oranında arttırmayı hedeflemiştir.

İzmir Körfez Geçişi Projesi ise bu proje sonrasında Körfez’in en sığ bölümlerinde -4 metre derinliğinde bir tarama yaparak, köprü ayaklarıyla yapay beton ada imalatından kaynaklanan olumsuzlukları giderecek; hatta öne sürdüğü iddialara göre akıntılarla su kalitesindeki artışı % 40’ın üzerine çıkaracaktır.

Bu hesapta unutulan şey ise bunun köprünün yapılışı sırasında yapılan tek bir çalışma olduğudur.

Yarın öbür gün İzmir Körfez Geçişi Projesi, araç garantili Yap-İşlet-Devret Modeli çerçevesinde işletmeciye teslim edildiğinde;

Gediz Nehri’nin getireceği yeni alüvyon ve atıklarla yeniden dolan deniz tabanını kim, ne şekilde ve hangi sıklıkla temizleyecektir?

Limana giriş çıkış yapan gemilerin geçiş alanında böyle bir ihtiyaç olmadığı sürece, köprünün ayaklarındaki sığlaşma için yeni bir yatırım yapmayı kim isteyecektir?

Bu temizlik işini işletmeciye vermek mümkün olacak mıdır?

Muhakkak ki, böylesi bir yükümlülük sözleşmede yer almayacağı için işletmeci bunu kabul etmeyecek ve Körfez tabanının temizlenmesi ise yine kamu kaynaklarını kullanan  İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İZSU ile Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı‘na bağlı TCDD‘na; yani Hazine‘ye düşecektir.

Böylelikle taahhüt edilen araçlar ister köprü, tünel ve kara yolundan geçsin, ister geçmesin yıllık gelirini garantilemiş olan işletmeci böyle bir işi yapmaktan kaçınacak ve şimdi köprü, yapay ada ve tünelin varlığı nedeniyle daha da zorlaşan tarama işlemlerinin maliyeti yine İzmir halkına kalacaktır.

Le delta du Gediz vu du ciel.
Fotoğraf: Doğa Derneği

Bu işte de öyle böyle küçük bütçelerle değil; milyon dolarlık bütçelerle gerçekleşecek ve belki de o işin projesini de Yüksel Proje hazırlayacak, yapımını da köprü işletmesini alan holdingin ya da grubun başka bir şirketi üstlenecektir.

Her ne hikmetse, kimin müşteri kimin satıcı olduğu belli olmayan bu vahşi kapitalist düzende bizim adımıza yapıldığı söylenen bütün bu köprü, tünel, yol, liman ve diğerlerinin asıl kazananları, bizi bizden fazla düşünen ya da dillere pelesenk olan söylemle “İzmir’i çok seven” bu sermaye grupları oluyor her nedense…

 

İzmir Körfez Geçişi Projesi (1)

Ali Rıza Avcan

Birçok arkadaşım, dostum bayramın yaklaştığı şu günlerde ülkemizin ve özellikle de Ege adalarının sokaklarıyla plajlarını, lokanta ve kafeteryalarını doldurup sosyal medyada bol bol yemek, manzara ve grup fotoğrafları paylaşırken dün biz; Doğa Derneği ve Seferihisar Orhanlı Köyü Doğa Okulu’ndan arkadaşlarım Güven Eken, Galip Ener ve İngiliz biyoçeşitlilik uzmanı Adam’la birlikte Gediz Deltası’na giderek İzmir Körfez Geçişi Projesi kapsamındaki köprü ve viyadüklerin yapılacağı yerlerde keşif yaptık.

Ben, daha önce bu konuyu günler ve haftalarca okuyup araştırmış, yazıp çizdiklerini sizlerle paylaşmış biri olarak böylesine bir şaşkınlık ve üzüntüyü yaşayacağımı ummuyordum. 

Çünkü (derken bir kumru, bu yazıyı yazdığım balkon kapısı açık odaya girip karşımdaki dosyaların üzerine konarak ufak bir misafirlik yaptı ve bana bir bakış fırlattıktan sonra tekrar geldiği yerden uçup gitti. Ardından da -ister istemez- belki de biraz sonra sözünü edeceğim kuşların selamını getirdi diye düşünmeden edemedim.) bu projenin böylesine binlerce Karabaş ve gümüş martısıyla Akdeniz martısının, flamingolarla diğerlerinin yaşadığı, barındığı bir yerde yapılacağını bu kadar somut, bu kadar açık bir şekilde düşünmemiştim. O nedenle karşımdaki kuşlara ve onların yavrularına bakarak defalarca “köprünün burada yapılacağından gerçekten emin misiniz?” diye sordum durdum. 

Tabii ki eve gelir gelmez hemen basılı haritalarla projenin ÇED raporuna bakarak bir değerlendirme yaptım ve ne yazık ki, durup keşif yaptığımız, yürüyüp çevreyi incelediğimiz yerlerin köprü, viyadük ve yonca kavşakların yapılacağı yerler olduğunu anladım.

01.77. Sasalı Kavşağı PlanıResim6Gezip gördüğümüz yerler öylesine güzel, sakin sessiz, binlerce kuşun deniz kenarında ya da karada uçup barındığı yerlerdi ki, buraya, hem de onların yaşayıp konakladıkları yerin tam ortasına koskocaman bir köprü yapılacağını aklım, fikrim ve yüreğim kabul etmek istemiyordu.

Aşağıdaki haritadan da göreceğiniz gibi önce Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nin kuzeyindeki 10046 sokakla 10047 sokağın birleştiği köşeye, daha sonra onun daha da kuzeyindeki 10050 sokakla 10051 sokağın köşeye giderek kuşların bulunduğu sahili ve adaları izledik, ardından yürüyerek bu bölgeyi arkadaki art alandan ayıran seddenin üstüne çıktık ve mevcut durumu anlamaya çalıştık. Sonrasında da Mavişehir’in içine girerek Mavişehir 122 Blokları denilen yerdeki koyu, o koydaki kuşları, o koyun taş ve kayadan yapılmış dolgu ile nasıl doğal bir kıyı olmaktan çıkarıldığını izledik.

Gördüğümüz şey düpedüz yüksek bloklardan, beton binalardan oluşan bir işgalin Gediz Deltası’na doğru yayıldığıydı. Bu müthiş, rahatsız edici ve barbarca bir işgaldi. Kuşların yaşam alanlarını ele geçirmeye, onların orada barınmasını sağlayan şeyleri yok etmeye yönelik, kuşları ve diğer canlı varlıkları oradan kaçırmaya ve ardından yapılacak bloklara “Martı“, “Albatros” ve “Flamingo” gibi isimler vermeye yönelik vahşi bir saldırıydı. Bu saldırı belki de orada barınan kuşlar açısından şu aralar bazı İzmirliler’in duyduğu “İstanbullu” korkusuna benzer bir korkuydu.

DSC01968
İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin Yapılacağı Yer: Gediz Deltası, 30 Ağustos 2017
DSC01969
İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin Yapılacağı Yer: Gediz Deltası, 30 Ağustos 2017
DSC01971
İzmir Körfez Geçişi Projesi’nin Yapılacağı Yer: Gediz Deltası, 30 Ağustos 2017
DSC01974
Gediz Deltası, “Akdeniz Martısı“, 30 Ağustos 2017

O nedenle, dünyanın ve ülkemizin en ıssız, bilinmedik yerlerine giden, yakınımızdaki Yunan adalarının cadde, sokak ve köylerini çekip paylaştıkları fotoğraflarla neredeyse adım adım bizlere öğreten İzmirliler’in, bu bölgedeki yapılaşmayı gizleyip İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni allayıp pullayan medya mensuplarının ve özellikle de bu projeye sessiz kalan Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımın, dostlarımın bayram tatili sonrasında öncelikle bu bölgeye giderek, bisiklete binip oralara gidenlerin ise İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı bisiklet yollarında, dikkatlerini yola vermenin yanında biraz da etraflarını gözden geçirerek durumu fark etmelerini ve İzmir’in üstüne üstüne gelen bu büyük İzmir Körfez Geçişi Projesi belasına dur demelerini, sessizliklerini bozarak bu nadir bölgenin korunması için çaba göstermelerini diliyorum. 

Katılımı yönetmek…

Ali Rıza Avcan

Bir süredir “katılımcı bütçe” uygulaması çerçevesinde Brezilya’nın Porto Alegre kentindeki katılım süreciyle ilgili okumalar yapıp, bir kent ve eyalet boyutunda örgütlenen katılım sürecinin nasıl yönetildiğini ayrıntılarıyla öğrenmeye çalışıyorum.

Haliyle böyle bir çalışma yaparken okuduğum, gördüğüm ya da yaşadığım kentte bugüne kadar bizzat dahil olduğum katılımcı süreçlerde neler yaşadığımızı hatırlayıp ikisi arasında karşılaştırmalar yapıyorum.

Bu karşılaştırmalar sırasında burada yaşadığımız bazı sıkıntı ve sorunların oralarda da yaşandığını görüp teselli olmakla birlikte; Porto Alegre kentinde uzun bir süredir uygulanmakta olan sistemin nasıl şekillendirildiğini, olumlu ya da olumsuz sonuçlardan nasıl dersler çıkarıldığını ve sistemin bu geri bildirimler çerçevesinde nasıl değiştirilip yenilendiğini görüp yaşadığım kent adına üzülüyorum.

Çünkü biz, açık bir ifadeyle katılım denilen süreci nasıl yöneteceğimizi bilmiyoruz.

madrid_-_acampada_sol_-_110520_225731

Bunu size yakın zamanda yaşadığım iki örnek olayla açıklamaya çalışacağım:

İzmir Ulaşım Ana Planının güncellenmesi çalışmalarının başladığı 2015 yılının son aylarında yapılan ilk sivil toplum kuruluşları toplantısında konuyla ilgisi olduğu halde birçok dernek, vakıf ve oluşumun toplantıya davet edilmediğini, davet edilip katılanların sayısının yetersiz olduğunu gördüğümde yetkililerden davetlilerin nasıl belirlendiğini sorarak kendilerine yardımcı olmak istemiştim. Onlardan aldığım bilgi ve bana verilen davetli listesini  gördüğümde ilk fark ettiğim şey, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elinde İzmir’de ulaşımla ilgili konularda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarıyla ilgili bir veri tabanının olmadığıydı. Toplantıyı düzenleyenler ellerinde böyle bir veri olmadığı için İzmir Valiliği İl Dernekler Müdürlüğü’ne başvurarak konu ile ilgili sivil toplum kuruluşlarının isimleriyle iletişim bilgilerini sormuşlar ve o birimin verdiği bilgilere göre çağrı yapmışlardı. Tabii ki elimden gelen yardımı yaparak bildiğim duyduğum ya da ilişki içinde bulunduğum tüm sivil toplum kuruluşlarını bir liste halinde teslim ederek bir sonraki toplantının nitelik ve nicelik yönünden daha iyi olması için gayret göstermiştim.

İkinci örnek olayı ise, 2016 yılı Mart-Aralık döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Barış Karcı‘nın talebi üzerine gönüllü olarak İzmir Kent Konseyi Uygulama Yönergesi taslağını hazırladığım süreçte yaşadım. Amacım, katılımcılarla birlikte hazırlamayı hedeflediğim yönerge metninin, konseyin tüm iç ve dış paydaşlarının görüş, düşünce, öneri ve eleştirileri doğrultusunda tartışılıp belirlenmesiydi. Yaptığım plana göre bu amaçla akademisyenlerin katılımıyla oluşturulan özel bir çalışma grubu, toplantılar, çalıştaylar, yüz yüze görüşmeler ve anketler yaparak paydaşların katkısını alacaktı. İnternet ortamında yapılacak anketler için birlikte çalıştığım profesyonel bir araştırma firmasından sponsor desteği bile sağlamıştım. Ancak ortada çok büyük bir eksiklik vardı: İzmir Kent Konseyi üyesi olarak tanımlayabileceğimiz kurumsal ve bireysel katılımcıların cep telefonlarıyla elektronik posta adreslerinden oluşan iletişim bilgilerini kimse bilmiyordu. Bu bilgileri gösteren bir liste hazırlanmamış, olanlar da güncellenmemişti. İzmir Kent Konseyi‘nin kurulduğu tarihten itibaren başvuran herkesin iletişim bilgileri bir deftere kaydedilmişti ama bu bilgiler yenilenip güncellenmediği için hiç bir işe yaramıyordu. Yaz aylarının rehaveti içinde alelacele oluşturulan özel bir çalışma grubu bir şeyler yapmaya çalıştı ama sonuç alamadı. Sonuçta sırf katılımcıların iletişim bilgileri mevcut olmadığı için, diğer toplantı ve çalıştaylarla yüz yüze görüşmelerin yapılamayışı gibi, o anketler de yapılamadı. Sırf katılımcıların iletişim bilgileri bilinmediği, katılımcılara ulaşılamadığı için…

Oysa Porto Alegre ile ilgili yayınlarda “katılımcı bütçe” çalışmalarına hangi bölgeden kimlerin katıldığı, katılımcıların konu ve zaman itibariyle nasıl bir tutum izledikleri, katılım konusundaki görüş, düşünce, eleştiri ve önerileri, katılım düzey ve performansları, katılmayanların kimler olduğu ve neden katılmadıkları, katılımın kalite, yoğunluk ve yaygınlık açısından zenginleştirilmesi için neler yapıldığı, hangi önlemlerin alındığı, bu kararların nasıl alındığı, bu konularda ne gibi sorunlar yaşadıkları gibi birçok bilgiyi öğrenmemiz; kısacası amatörce başlayan bir katılım sürecinin bilinçli bir şekilde hangi düzeye yükseltildiğini görebiliyorsunuz. Böylelikle bir anlamda Brezilya’nın 1.300.000 nüfuslu herhangi bir kentinde yaşananları, bu alanda biriktirilen deneyimleri öğrenip aynı heyecanla başka bir ülke ya da kentte aynı şeyleri yapmayı düşünebiliyorsunuz.

Biz araştırmacılar, bir bütünle ilgili bilgileri onu analiz edip öğrenmeye kalktığımızda oluşturduğumuz araştırma evrenine, o bütünü temsil eden her parçanın dahil olup olmadığına bakarız. Gerek nicel gerekse nitel araştırmalarda elde ettiğimiz sonuçların geçerli ve güvenilir olabilmesi için oluşturduğumuz örneklemin bütünü gerçek anlamda temsil etmesini, onu aynıyla yansıtmasını isteriz. O nedenle, oluşturduğumuz örneklemde bütünü oluşturan unsurların tümü yer almadığında ya araştırmayı iptal ederiz ya da sonuçları açıklarken bunu özellikle belirtiriz.

İşte bu anlayış ve alışkanlıkla, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bugüne kadar davet edildiğim ya da edilmediğim her katılım aşamasında, o sürece kimlerin katıldığını, katılanların neleri ya da kimleri temsil ettiğini, sürece kimlerin neden katılmadığını, katılanların ortaya çıkan sonuçtaki etkilerini ve benzerleri konuları hep araştırıp durdum. Sonuçta da akademisyen ya da belediye bürokratı gibi kesimlerin bu tür etkinliklerde diğer kesimlerin aleyhine bir ağırlık taşıdığını görerek katılımcı sürece katılanların bütünü temsil etmedikleri konusunda yetkilileri uyarmaya çalıştım.

Katılım 101

Çünkü katılım dediğimiz yöntem, bizlere temsili demokrasi ile elde edemediğimiz daha demokratik bir süreci vaat ettiği için bu yöntemi uygulamaya çalışıyor çabalıyoruz. O nedenle, daha demokratik olma amaç ve iddiasındaki bir yerel yönetimin, bu sonuca ulaşırken izleyeceği yöntemlerin de daha demokratik olması, konu ile ilgili olan ya da toplumdaki; daha doğrusu kentteki tüm kesimleri bu sürece, bilinçli bir şekilde dahil etmesi, bu süreci mümkünse ayrı bir birim tarafından başarılı bir şekilde yönetmesi, izlemesi, değerlendirmesi, değişik birimler tarafından yürütülen katılım süreçleri arasındaki eşgüdümü sağlaması ve aynen Porto Alegre‘de olduğu gibi katılım sürecini geliştirerek, yaygınlaştırarak ve yoğunlaştırarak devamlı yenilemesi, güncellemesi gerekiyor.

Tabii ki üstün bir katılımcı ve çoğulcu demokrasi bilinciyle…

Liyakat ve itibar…

Ali Rıza Avcan

Bugün, kamu görevi ve o görevi yapanlar açısından önemli iki kavram; “liyakat” ve “itibar” sözcükleri üzerine düşünerek, bu kavramların Çeşme Belediyesi’ndeki yeni görevlendirmeyle ilişkisini sorgulamaya çalışacağım. 

“Liyakat” sözcüğü, yaşadığımız sorunlarla eksiklik ve yanlışlıkların kaynağı olarak gösterilmesi nedeniyle sık kullanılan bir sözcük. Bu anlamda, insanların yaptıkları veya görevlendirildikleri işlere layık olmasını, o iş ya da durum için aranan koşullara uygun olmasını ifade ediyor. 

Bunun tam aksinin gerçekleştiği günümüz koşullarında, birçok sorun, eksiklik ve yanlışlığın nedeni olarak gösterilen bu kavram, özellikle 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından sık sık dile getirilmeye başlandı. KIlıçdaroğlu, darbe girişimi sonrasında yapılan ünlü Yenikapı Mitingi’nde dile getirdiği 12 maddeli yol haritasında; “Devletin inşasında liyakat sistemini esas almalıyız. Liyakat sisteminde vazgeçmemeliyiz. Bu bizim tarikattan, bu bizim cemaatten, bu bizim partimizden değil, kim işi iyi yapıyorsa geleneğini Türkiye’de başlatmalıyız. Sınav için alın teri dökerken, birileri sınav sorularını çalıp devletin önemli yerlerine geliyorsa hep beraber itiraz etmeliyiz.” diyerek bundan böyle devlet yönetiminde işin ehline verilmesini talep etmiştir.

O tarihten sonra yaptığı birçok açıklama, demeç ve konuşmada bu konu üzerinde durarak devlet içindeki her görevin o konuda bilgili, birikimli ve deneyimli kamu görevlileri tarafından yapılması gerektiğini ifade ederek, “liyakat” kavramını adeta CHP’nin temel ilkelerinden biri haline getirmiştir.

“İtibar” sözcüğü ise saygı görmeyi, değerli bulunmayı ve güvenilir olmayı ifade eden, daha yeni bir anlatımla saygınlık olarak da ifade edilen bir sözcük. İtibar sözcüğü bu anlamıyla kendi içinde güvenilirlik, istikrar, yönetim, ürün ve hizmet kalitesi, sosyal sorumluluk anlayışı, iletişim becerisi gibi değişik bileşenleri içeriyor. Bir anlamda, bir kurum ya da kişinin itibarlı olmasını sağlayan nedenler bu bileşenlerin tümünün ya da bir kısmının bir arada olması olarak ifade edilebilir.

reputation

Bu kavram son yıllarda gerek kamu yönetiminde gerekse özel sektörde önem kazandığı için kurumların ya da kişilerin sahip oldukları itibarı iyi bir şekilde yönetip geliştirmek ve sürdürmek amacıyla “itibar yönetimi” adı verilen bir çalışma alanı gelişmiş; kurum, kuruluş ve işletmeler bundan böyle sahip oldukları itibar açısından kendi aralarında sıralanmaya ve en itibarlı olanlarına ödüller verilmeye başlanmıştır.

Bilindiği üzere bu kavramı ülkemizde ilk ortaya atan ve konu üzerinde çalışan kişi, stratejik iletişim danışmanı Salim  Kadıbeşegil‘dir. Bu konuyu, daha önce adı bile bilinmezken ele alıp geliştirdiği “İtibar Yönetimi” isimli kitabı uzunca bir süredir hem ilgili sektörlerde hem de eğitim kurumlarında ders kitabı olarak okutulmakta; bundan böyle itibarın önemli bir değer olduğunu fark eden ve onu yönetmenin mümkün olduğunu öğrenen her kurum ya da kişi, itibarını geliştirip sürdürmek için çalışmaktadır.

Bu sözcüğün, ülkemizdeki kamu yönetimi alanında en bilinen kötü örneği ise rüşvet, zimmet, ve irtikap gibi yüz kızartıcı suçların bir şebeke halinde sıkça işlendiği tapu, kadastro, nüfus ve gümrük gibi bazı kamu hizmetleridir. Bu meslekler, Osmanlı’dan bu yana ülkemizdeki kötü uygulamadan kaynaklanan olumsuz bir algı ile itibarsız  ya da itibarı en düşük meslekler olarak kabul edilir.

Nitekim yıllar yıllar önce aynı mahalledeki çocukluk arkadaşımın Gümrük ve Tekel Bakanlığı’na gümrük memuru olarak girdiğini öğrendiğimde onun adına üzülmüş ve aradan yıllar geçtikten sonra, annesinden onun da, birlikte çalıştığı ekip nedeniyle bu suç ve ceza döngüsünden kendi payına düşeni aldığını öğrenmiştim.

Bunun en son örneğini ise iki yıl önce yolum Karşıyaka Tapu Dairesi’ne düştüğünde, suç işleyen eski kadronun tümüyle başka yerlere sürülmesi ve onların yerine işi yeni öğrenen acemi bir kadronun gelmesi nedeniyle işlerin ağır aksak yapılmasıyla görmüştüm.

***

Gelelim Çeşme Tapu Müdürü’nün emekli olduktan sonra Çeşme Belediye Başkan Yardımcısı olarak görevlendirilmesi konusuna.

Düşünün bir, tüm bir çalışma yaşamını tapu ve kadastro konularıyla geçirmiş ve üstüne üstlük emeklilik yaşına gelmiş; üstüne üstlük artık ayrı bir uzmanlık konusuna dönüşmüş “belediyecilik” denilen çalışma alanında hiçbir bilgi, birikim ve deneyimi olmayan; yani liyakat ilkesi uyarınca o işe ehil olmayan birinin belediye başkan yardımcısı olarak atandığında neler yapabileceğini, ortaya neler çıkabileceğini…

Sadece ve sadece Çeşme ilçesi sınırları içindeki hangi alanların kamu mülkiyetinde, hangilerinin de özel mülkiyette olduğunu ya da hangi arsa ve arazilerin sorunlu olduğunu bilip tapu ve kadastro mevzuatına hakim olduğu tahmin edilen bir belediye başkan yardımcısının neler yapabileceğini…

Hem de mülkiyet, imar, kaçak ve usulsüz yapılaşma ile ün kazanan Çeşme gibi bir ilçede…

Hem de mesleki itibar açısından oldukça sorunlu bir alandan gelen biri ile…

Yoksa Çeşme Belediyesi sadece tapu sorunlarıyla ilgilenen bir kamu yönetim birimi mi?

Liyakat 001

Sorun sadece tapu ve kadastro konularında bilgi sahibi olmak, o alandaki bilgi eksikliğini gidermek ise bu ihtiyaç acaba bu kişiyi belediye başkan yardımcısı yapmak yerine danışman olarak çalıştırılması ile giderilemez miydi?

Böylelikle tapu hizmetleri gibi mesleki itibar açısından oldukça sorunlu bir camiadan gelen ve kendi konusu dışında belediyecilik konusunda hiçbir bilgi, birikim ve deneyimi olmayan; yani liyakat ilkesi uyarınca işin ehli olmayan emekli bir yöneticiyi getirip belediyenin başına yerleştirmekle ortaya çıkan toplumsal tepkiyi gidermek, böyle bir şeye neden olmamak mümkün olmaz mıydı?

Bu soruları daha da çoğaltarak akılcı bir çözüm üretmek tabii ki mümkün. Ama bu atama işlemi ile yapılmak istenen şey, şayet akıl ve mantık dışı bir şeyse, o zaman buna bir çözüm bulunması tabii ki kısa vadede mümkün olmayacaktır.

 

Belediye hizmetleri ne ölçüde adil?

Ali Rıza Avcan

İzmir ve çevresindeki ilçe belediyelerinin son yıllarda yaptıkları yatırımlara baktığımızda bunların çoğunun “vitrin” olarak nitelediğimiz kentin en bilinen, o gelişmiş, en görünür yerlerine yapıldığını görürüz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İzmir-Deniz Projesi kapsamında Bostanlı’da, Bayraklı’da, Sahilevleri’nde yaptığı pahalı ve gereksiz sahil düzenlemeleri, Konak ve Karşıyaka sahiline döşenen tramvay hatları, Karşıyaka Belediyesi’nin bankalara borçlanıp yapmaya kalktığı yeni anıtlar, her iki belediyenin Atakent ve Mavişehir mahallerinde yapmaya kalktığı yeni opera binası inşaatı, tematik çocuk parkı ve kent ormanı yatırımları, çoğu sahilde ve kent merkezindeki bulvar ve caddelerin süs bitkileriyle yeşillendirilmesi hep bu göz boyayan, kentin gelişmiş, zengin bölgelerine yapılan yatırımlardır.

Oysa aşağıdaki çizelgeden de görebileceğiniz gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin görev alanında 30 ilçe belediyesi, toplam 1.295 adet mahalle ve bu mahallelerde 2016 yılı verilerine göre yaşayan 4.223.545 kişi bulunmaktadır.

Büyükşehir belediyesi ile tüm ilçe belediyeleri İzmir sınırları içindeki daha az gelişmiş ve yoksul kesimlerin yaşadığı ilçe, bölge, semt ve mahallelere diğerleriyle eş düzeyde; hatta bunlar arasındaki farkı ortadan kaldırmak ve herkese eşit hizmet götürmek amacıyla gelişmiş bölgelerdeki gereksiz yatırımlardan vazgeçerek az gelişmiş bölgelere pozitif ayrımcılık çerçevesinde daha fazla yatırım yapmalıdırlar.

İzmir 2016 Nüfus, Nüfus Artışı, Mahalle Sayısı, Yüzlçümü ve Nüfus Yoğunluğu

Biz şimdiye kadar belediyeler düzleminde yaptığımız bütün araştırma ve inceleme çalışmalarıyla gerçekleştirdiğimiz tüm resmi/özel görüşmelerde bu tür büyük ya da küçük yatırımların kentin ilçe, bölge, semt ve mahalleleri arasındaki adil, eşit dağılımı konusunda bir çalışma yapıldığını, tüm ilçe, bölge, semt ve mahallelerin gelişmişlik düzeyi açısından sınıflandığını ne yazık ki öğrenemedik. En azından stratejik planla imar planı hazırlıklarında önceden hazırlanmış gelişmişlik endeksleriyle mevcut yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları dikkate alan bir çalışma ya da analizin yapıldığından; ayrıca az gelişmiş ilçe, bölge, semt ve mahalleler yararına pozitif ayrımcılık anlamında bir çalışma yapıldığından haberimiz olmadı.

Oysa bir nefes gibi Adalet’e ihtiyaç duyduğumuz günümüz koşullarında, toplumcu belediyeciliğin en önemli uygulamalarını Katılımcı Bütçe adı altında uygulayan Brezilya’nın Porto Alegre belediyesinde olduğu gibi belediye hizmet ve yatırımlarının kentin ilçe, bölge, semt ve mahalleleri arasındaki gelişmişlik farklılıkları dikkate alınarak ve kentin geri kalmış ilçe, bölge, semt ve mahallerini kayıran pozitif ayrımcılık ilkesini gözeterek yapılması; böylelikle belediyeler tarafından sunulan kent hizmetlerinin zengin-yoksul ya da gelişmiş-gelişmemiş tüm kent halkına adil bir şekilde sunulması sağlanabilir.

income-inequality

O nedenle başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm ilçe belediyelerinin planlayıp gerçekleştirecekleri hizmet ve yatırımlarda ilçe, bölge, semt ve mahalleler arasındaki farklılıkları dikkate alan gelişmişlik endeksleriyle o ilçe, bölge, semt ya da mahalledeki yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları dikkate alarak; ayrıca az gelişmiş ilçe, bölge, semt ve mahalleler adına pozitif ayrımcılık yaparak eşit ve adil hizmet yapmalarını ve bunun doğal bir sonucu olarak her yıl bu hizmetlerin ilçe, bölge, semt ve mahaller ölçeğindeki dağılımlarını kamuoyu ile paylaşmalarını öneriyoruz. 

Bardağın dolu tarafını görmek…

Ali Rıza Avcan

Son zamanlarda, yaşama olumlu bakmak, negatif olmamak ya da olumsuz şeylerden uzak durmak gibi gerekçelerle önümüzdeki bardağın sadece dolu tarafına bakmak adet oldu.

Çevremdeki çoğu insan, akademisyenlerin bir kısmı, belediye yönetici ve çalışanlarının neredeyse tümü; daha doğrusu bir konuda yetki ya da sorumluluk üstlenenlerin çoğu, başarısız olmamak amacıyla ilgili ya da görevli oldukları konulara yetersizlik ve sorunlar üzerinden değil; sahip oldukları varlık, değer ya da kaynaklar üzerinden yaklaşmayı ifade eden aldatıcı bir teselli politikasıyla yaklaşmayı tercih ediyorlar. 

Bardağın dolu tarafına bakmak, akademik çevrelerde giderek “bilimsel” bir analiz yöntemiymiş gibi takdim edilerek yazılan kitap ve makalelerde ya da yapılan sunumlarda siyasetçi ve yöneticilerin gönüllerini hoş tutacak aldatıcı bir iksir haline dönüştürülüyor.

Çünkü böylelikle can sıkan yetersizlik ve sorunları gündeme getirerek kötümser olunmamış olunuyor. Lale Devri‘nin boşvermişlik anlayışıyla herkese ve her ortama pembe bir iyimserlik bulutu yayılarak kimselere “negatif enerji” verme fırsatı yaratılmıyor…

lale2

Ortalığa kötümserlik tohumları eken muhaliflerin, yaşama eleştirel bakanların böylelikle hem önü kesiliyor hem de yazılıp çizilen kitap, makale ve raporlarla, sunulan bildirilerle sahip olunan makam ve masaların sürdürülebilirliği (!) sağlanabiliyor.

Bu pembe iyimserlik halini sağlayan analiz yöntemine ise “varlık-odaklı yaklaşım” diyorlar. Bu yöntemin uygulandığı ilk proje olan Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 başlıklı belgede bu analiz yöntemi şu şekilde tanımlanıyor.

“Proje yaklaşımını oluşturan varlık-odaklı yaklaşım, Yarımada’nın sürdürülebilir gelişiminde anahtar rol oynayacak yerel varlıklarının korunması ve geliştirilmesi üzerine kuruludur. Varlık (Asset), sözlük anlamıyla bir bireyin, kaynağın veya nesnenin değerli niteliğidir. Bir toplum için ise bireylerinin, altyapılarının, organizasyonlarının, ya da programlarının gücü olarak düşünülmektedir.

Varlık-odaklı yaklaşım ise bir konuyu pozitif, gerçekçi ve kapsayıcı bir biçimde ele alma ve tanımlama düşüncesidir. Hangi yerel varlık, değer ve kaynakların o yerin ayırt edici özelliği olduğunu ve korunması gerektiğini ve nelerin o yeri yaşamak ve üretmek için iyi bir yer yaptığını tanımlamamıza yardımcı olur.”

Görüldüğü gibi var olanlar, sahip olduğumuz varlık, değer ve kaynaklar bardağın dolu tarafı olarak bu yaklaşımın temelini oluşturup bardağın boş tarafını temsil eden yetersizlik, ihtiyaç ve sorunlar bu yaklaşımın görüş alanına sokulmuyor.

Bu yaklaşımdaki bilinçli körlüğü, en iyi şekilde yine aynı belgedeki şu anlatımlarda yakalayabiliyoruz:

“Varlık-odaklı yaklaşım, bardağın yarısının dolu olduğunu savunan pozitif bir yaklaşımdır. Kavram ilk kez ABD’de 90’lı yılların başında Kretzmann ve McKnight (1993) tarafından toplumsal gelişim çalışmalarına paralel olarak geliştirilmiştir. Araştırmacılar toplumsal sorunların çözümünde yetersizlikler ve problemler üzerinden gidildiğinde olumsuz bir hava oluşturduğunu görmüşler ve geleneksel ihtiyaç-temelli yaklaşımların çözümsüzlük duygusunu kuvvetlendirdiğini, yerel halkı dışarıdan müdahale beklentisi nedeniyle pasifleştirdiğini tespit etmişlerdir. Bu nedenle de sahip olunan yerel varlıklar, ekonomik ve doğal kaynakların gücü ve bunların yaratabileceği fırsatlar üzerinden hareket eden varlık-odaklı yaklaşımın alternatif bir yol olarak toplumsal ve ekonomik gelişme, yaratıcılık ve girişimcilik üzerinde olumlu etkileri olabileceğini öne sürmüşlerdir.”

Görüldüğü gibi bir planlama yöntemi olarak önerilen bu yöntemde, yerel halkın çözümsüzlük duygusu nedeniyle cesaretini kaybetmemesi için onlara sorunlardan ve yokluklardan söz etmememiz gerekmektedir. Örneğin Çeşme Yarımadası ile ilgili bir stratejik planlama çalışmasında yöre halkının çözümsüzlük duygusuna düşmemesi, dışarıdan müdahale beklentisi nedeniyle pasifleşmemesi  için her geçen gün sayıları artan rüzgar enerjisi santrallerinden ya da balık çiftliklerinden söz etmememiz gerekiyor. Aksi takdirde gelip katkıda bulunmazlar, hatta küsüp bir köşeye bile çekilebilirler…

Oysa sağlıklı bir planlama çalışmasında hem dolu hem de boş tarafın birlikte görülmesi gerekir. Böylelikle hem elde bulunan varlık, kaynak ve değerler hem de mevcut yokluklara bağlı yetersizlik, ihtiyaç ve sorunların birlikte ele alınması, aralarındaki olumlu ya da olumsuz ilişkilerin incelenip irdelenmesi gerekir.

13aafdcad344b8c9

Çünkü yaşamın bizatihi kendisi hem olumlu şeyleri, hem de olumsuzları kendi içinde barındırır ve bunların hepsi bir bütünün parçalarıdır. Bunları birbirinden ayırarak olumlu olanı tercih edip diğerini halının altına süpürmek öncelikle kendimizi kandırıp aldatmanın eski bir yöntemidir. Sonrasında da başkalarını, halkı…

Hepimiz uzunca bir süredir İzmir Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin yaptıkları proje yatırımlarından şikayetçi olduğumuza göre, bu şikayetlerin altında yatan nedenlerden birinin de bu Lale Devri Anlayışı ile sadece olumlu şeyleri görüp, yetersizlik, ihtiyaç ve sorunları görmeyen “varlık-odaklı yaklaşım” olduğunu söyleyebiliriz…

 

Eksik olan nedir?

Ali Rıza Avcan

Yine bir saldırı karşısında İzmir. Aynen 15 Mayıs 1919 tarihi öncesinde olduğu gibi varlığını, özgürlüğünü ve geleceğini dikkate almayan büyük bir saldırı karşısında.

O tarihlerde İzmir, kafalarındaki büyük siyasi idealler uğruna emperyalist devletlerin emrine girmiş silahlı güçlerin tehdidi altındaydı. Kent halkı güçsüz ve çaresiz olmasına karşın bu saldırıya karşı hazırlanıyor, nasıl karşı koyacağını düşünüyor, isyanın ilk alevlerini nasıl yakacağını konuşuyordu. Bağımsızlığı ve özgürlüğü için mücadele etmek isteyenler bulundukları her yerde karşı çıkışın örgütlerini kuruyor, işgale hayır demek için bir araya geliyorlardı. O günlerdeki düşman, sırtını emperyalist devletlere dayamış olanların silahlı güçleri ve onun İstanbul’daki işbirlikçileriydi.

bls0506433001363160618

Şimdi ise İzmir yine başka bir saldırı ile karşı karşıya.

Kendine, doğasına; alışkanlık ve değerlerine tümüyle ters, doğasını yok edip kentini talan etmek isteyen vahşi bir saldırıyla karşı karşıya…

Mesut Sancak, Ali Ağaoğlu gibi İstanbul’dan, Ankara’dan; hatta yurt dışından koşturup gelenler bu kentteki işbirlikçileriyle birlikte her şeyi teslim alıp yok etmek istiyorlar. Denizleri, gölleri, deltaları, sulak alanları, verimli toprakları, zeytinlikleri, akan suları, madenleri, rüzgarları; hatta İmbat’ımızı bile tüketip yok etmek istiyorlar…

İzmir’i de geldikleri yerlere benzetmeye, bize ait olan her şeyi sonuna kadar sömürüp tüketmeye çalışıyorlar.

Bu saldırıya, bu işgale bir kent halkı olarak hep birlikte karşı durmamız, eskisinden daha fazla itiraz edip mücadele etmemiz gerekiyor.

Bunun için bir araya gelip örgütlenmemiz; mahalleler, semtler, ilçeler; hatta cadde ve sokaklar itibariyle dayanışma ve mücadele ateşleri yakmamız gerekiyor. 

Bir süredir Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Peyzaj Mimarları Odası, EGEÇEP , HDK Ekoloji Meclisi, Konak Kent Konseyi Çevre Meclisi gibi kurumlarla birlikte bir şeyler yapıp mücadele etmeye çalışıyoruz, kurduğumuz sosyal medya gruplarıyla sesimizi duyurmak istiyoruz; ama bu büyük saldırıya yeterince karşı koyamıyoruz. Yer yer ya da zaman zaman yetersiz kaldığımız, yetişemediğimiz durumlar ortaya çıkıyor. Hatta kentimize, yaşadığımız yerlere yönelik olası tehditlerden bile zamanında haberimiz olmuyor.

Sözünü ettiğimiz dernek, vakıf, platform ve benzerlerinin asıl çalışma alanı çoğu kez çevre mücadelesi olduğu için  İzmir’i kent ölçeğinde kucaklayan bir kent mücadelesinin eksikliğini fazlasıyla hissediyoruz.

Çoğu kez her birimiz nerede ne şekilde çalışıyor, mücadele ediyor, neler yapıp neleri yapamıyor, çalışırken ya da mücadele ederken yardıma ihtiyacı var mı, varsa ne şekilde yardımcı olabiliriz; bu soruları bile cevaplamaya ya da düşünmeye fırsatımız olmuyor.

Uzun yıllardır kent ölçeğinde mücadele edip başarılar kazanan Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası gibi kurumlar ise hem kendi içlerindeki sorunlar ya da iktidardan kaynaklanan baskılar nedeniyle hem de kısıtlı olanaklarıyla her şeye, her soruna çözüm bulmakta zorlanıyorlar. Bu nedenle bizlerin sivil toplum alanında örgütlenip çalışarak onların çalışmalarına yardımcı olmamız; hatta mücadeleyi birlikte yürütmemiz, kente yönelik çalışma ve mücadele alanlarını çoğaltmamız gerekiyor.

Bu yardımı da, sosyal medyadaki bir araya gelişlerimizi aşacak şekilde daha somut düzeylerde gerçekleştirmemiz, anti-kapitalist kent mücadelesini kucaklamak amacıyla güçlü bir şekilde bir araya gelmemiz gerekiyor.

Yaşadığımız kenti daha iyi tanımamız, onu daha iyi öğrenmemiz, onunla ilgili her olumlu ya da olumsuz gelişmeyi titizlikle takip etmemiz, sorunların arkasından gitmek yerine ön almamız, bunun için de doğru bilgiye ulaşıp analizler, tartışmalar, değerlendirmeler yaparak kentle ilgili politika ve stratejiler belirlememiz, uygulanabilir ve sürdürülebilir plan, proje ve programlar yaparak bunları gerçekleştirmemiz gerekiyor.

Protesto 020

Kısacası güçlü ve yaygın bir mücadele ile tüm kenti, anti-kapitalist kent mücadelesi boyutunda, bağımsız ve muhalif bir kimlikle ekolojik mücadele alanlarıyla bütünleyerek kucaklamamız gerekiyor.

Çünkü yaşadığımız kenti bu şekilde koruyup sahip çıkacağımıza inanıyoruz.

Muhalif bir kent…

Ali Rıza Avcan

Doğma büyüme İzmirli değilim. 26 yıl, doğduğum Ankara’nın, 14 yıl baba memleketi İstanbul’un ve 2 yıl da Bursa’nın havasını solumuş, bunun üstüne 20 yıldır İzmir’de yaşayan ve uzunca bir süredir kendini bu kente ait hisseden bir kentliyim. Kendisiyle barışık olduğum göçmen ruhum için sanırım bundan öte gidilecek, bundan böyle terk edilecek başka bir kent yok.

Eskiden Ankara’nın “Fidayda” ya da “Misket” türkülerini ya da aslen Çerkez olmam nedeniyle kulağıma çalınan armonika sesiyle nasıl tüylerim diken olduysa; uzunca bir süredir “Eklemedir koca konak” ya da “Feraye” gibi Ege türkülerini dinlediğimde ya da zeybek oyunlarını seyrettiğimde de aynı ruh hali içine giriyorum. Ya da yaşadığım bu kentte, ben buralara gelmeden önce yapılmış bir anıt yıkıldığında, doğma büyüme buralı olduğunu ya da İzmir’i çok ama çok sevdiğini söyleyip sessiz kalan birilerinden daha çok üzülüyor ve üzüntümü rahatlıkla dışa vurabiliyorum.

Geçtiğimiz günlerde sohbet ettiğim sevgili Sancar Maruflu‘nun beni fazlasıyla mutlu eden sözüne göre ben artık onun gözünde İzmirli olmuşum…

Evet, bu anlamda doğma büyüme İzmirli değilim; ama “sonradan olma” iyi bir İzmirliyim… Hem de, yaşama ve yaşadığım kente daha iyi olabilmesi için eleştirel bakan muhalif bir İzmirliyim. Ne mutlu bana!

***

Yirmi yıldır bu kentte yaşayan, artık kendini bu kente ait hisseden, o nedenle de “sonradan olma bir İzmirli” olarak bu kente yerleştiğim yıllarda bu kentin şimdikine göre daha belirgin olduğunu hissettiğim bir özelliğine değinmek istiyorum.

Çünkü ben İzmir’i o özelliği nedeniyle tanımış ve çok sevmiştim.

5a01c476c29d117f95eea82ff9fdbc42

Hani birilerinin her geçen gün durmadan kendisine yeni kimlikler bulduğu bu kent bana göre o tarihlerde şimdikine göre daha asi, daha muhalif bir kentti.

Aynen David Harvey‘in daha sonralar ortaya attığı Asi Kentler tamlamasında olduğu gibi, belediye başkanı Burhan Özfatura’nın yönetimine karşı sıkı bir muhalif hareketin, güçlü bir sivil direnişin yaşandığı, o nedenle de gelir gelmez kendimi o hareketin içinde bulduğum, buram buram muhalefet, karşı çıkış ve direniş kokan bir kentti. 

Kent yaşamında etkili olan bütün meslek odaları, sivil toplum kuruluşları ve partiler Birinci Kordon’da yapılmak istenen otoyola karşı mücadele ediyorlar ve bu nedenle kentte kuvvetli bir muhalefet rüzgarının esmesine neden oluyorlardı.

Ancak daha sonra yapılan 1999 yerel seçimleriyle birlikte belediye yönetimine Ahmet Piriştina‘nın gelmesi ve onun “akıllı” politikalarıyla o muhalefet hareketini kendi yanına çekip meslek odaları ve sivil toplum kuruluşu yöneticileriyle yakın ilişkiler kurması; hatta onları belediyede üst düzeydeki görevlere getirmesi ya da danışman olarak istihdam etmesi sonucunda kentteki muhalefetin küçülüp etkisizleştiğini görmeye başladım.

Bu muhalefeti etkisizleştirme ya da yanına alma operasyonuna, medya kuruluşlarıyla yapılan “başarılı” ittifakların eklenmesi de ilave edildiğinde adeta kentteki muhalefet hareketi yerel iktidara ortak olmak ya da onun etki alanına sokulmak suretiyle etkisizleştirilip yok edilmiş oluyordu.

Demokratik, çoğulcu ve katılımcı bir yerel yönetimin, kentteki diğer demokratik kitle kuruluşlarıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla kurumsal bağımsızlığa saygı göstermek koşuluyla karşılıklı ilişkiler geliştirmesi, onları karar alma ve uygulama süreçlerine dahil etmesi arayıp da bulamadığımız bir şey olmakla birlikte; bu işbirliğinin yerel yönetimin egemenlik alanında gerçekleşmesi, bu ilişkilerde kurumsal ilişkiler yerine yöneticilerin kişisel tercihlerinden kaynaklanan ilişkilere önem verilmesi, yönetime ortak olanların zaman zaman kent muhalefetine ya da kamu yararına ters düşerek yapılan şeylere ortak olmaları gibi nedenlerle hem kentteki muhalefet zayıfladı hem de bu muhalefeti sürdürmek isteyenlerin haklı itirazlarıyla karşılaştı. 

O nedenle toplumsal muhalefetin ve medyanın bağımsızlığı zaman içinde giderek ortadan kalktı. Ardından da muhalefet yaparken teslim olanlar, muhalefet etmekten kaynaklanan güçlerini kaybederek zayıfladılar. Abonelik, reklam gelirleri, ücret ödeme ya da eşi dostu işe alma, şirketlere yönetim kurulu üyesi yapma gibi yöntemlerle teslim alınan medya kuruluşları ise teker teker kapanarak onların yerini belediye bültenlerini birebir yayınlayan güdümlü medya kuruluşları aldı.

Bu durumun Aziz Kocaoğlu döneminde de güçlenerek devam etmesi nedeniyle kentteki bazı meslek odaları ya da sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler tarafından adeta teslim alındı. Bu durum eskiden olduğu gibi tüm muhalefet hareketini kapsamasa da bazı kesimler kolaylıkla teslim alındı, bazılarının da sesinin çıkması engellendi, sesini çıkaranlar ise anında ötekileştirildi. Artık onların muhalif seslerini kimse duymaz oldu. 

Bu durum giderek öyle bir hal aldı ki, belediyede masa ya da makam kapıp belediye görevlisine dönüşenler kraldan çok kralcı tutumlarıyla belediye yönetiminin daha fazla hata yapmasına neden olmaya, muhalefet etme güç ve becerilerini geldikleri muhalif kesimler üzerinde göstermeye, böylelikle yerel yöneticilerin daha çok işine yaradıklarını kanıtlamaya başladılar. Hele ki bu harekete, daha önce daha üst düzeylerde meslek odası yöneticiliği yapmış olup Ankara’dan ithal edilen Çankaya Belediyesi kadrosu da eklendiğinde durum iyice içinden çıkılmaz bir hale geldi.

Evet, bugün İzmir’de kente karşı saldırılar daha büyük, yoğun, saldırgan ve yıkıcı olmakla birlikte itirazları bir araya getirecek güçlü bir kentsel muhalefet hareketi yok.

Olanlar ya da olmak isteyenler de kendi kurumsal bütünlükleri içindeki çatışma ve bürokratik engeller; ayrıca, yerel yönetimlerde çalışma zorunluluğundan kaynaklanan mesleki bağımlılıklar, toplumdaki kutuplaşmaya bağlı etnik, mezhepsel ve siyasal ayrımlardan kaynaklanan kopuşlar, siyasi parti bağlılıkları ve en önemlisi menfaat bağları nedeniyle pek fazla etkili olamıyorlar ve kolaylıkla “istemezükçü” damgasını yiyorlar.

Oysa kentin egemenleri; yerli sermaye gruplarıyla “yabancı” olarak görülen İstanbul sermayesi, onların iktidar bağlantıları yerel yönetimlerle kurdukları ittifaklar sayesinde bu kente saldırmaya, İzmir’i İstanbul’a benzetmeye devam ediyorlar.

Resim1

Bu anlamda, bu kentin, İzmir’in güçlü bir toplumsal muhalefet hareketine ihtiyacı olduğu görülüyor…

Evet, bu anlamda; sermayenin her geçen gün yoğunlaşan, hırçınlaşan azgın rant saldırılarına karşı koymak, kenti savunmak, İzmir’in ikinci bir İstanbul olmaması için güçlü bir toplumsal muhalefet hareketine ihtiyaç olduğu anlaşılıyor…

Zamanında gelmeyen bilgi…

Ali Rıza Avcan

14 Nisan ve 26 Nisan 2017 tarihlerinde birbirini izleyen iki ayrı bölüm olarak paylaştığım “İzmir bir turizm kenti midir?” başlıklı yazıda, turizm sektöründeki krizin başlangıcı olan 2016 yılında İzmir’e gelen yerli ve yabancı konukların giriş yaptıkları yerlere göre sayıları bilinmekle birlikte; konaklama tesislerine giriş ve ortalama geceleme sayılarıyla konaklama tesislerinin doluluk oranlarını gösteren istatistiklerin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca henüz yayınlanmadığını ifade ederek bakanlıkla yaptığım yazışmalar sonucunda bu verilerin ancak Temmuz ayı ortalarında yayınlanacağını belirtmiştim. 

Kültür ve Turizm Bakanlığı bu istatistikleri söylediği gibi 2017 yılının Temmuz ayında yayınladı. Tabii ki, 2016 yılından devralınan krizin halen devam ettiği 2017 yılı koşullarında oldukça geç kalınmış bir çalışma olarak…

d89ddaf519c6a32c82c35ec8023e08c7--turkey-travel-turkey-tourismGerçi bizler işlerin kötüye gittiğini sektörün temsilcileriyle görüşerek ya da konaklama tesislerinin durumuna bakarak; deyim yerindeyse “havayı koklayarak” biliyor ama yine de turizmle ilgili analiz ve değerlendirmeler yapmak için güvenilir ve geçerli bilgilere ihtiyaç duyduğumuzu söylüyorduk. Çünkü böylesine bir kriz ortamında sorunları aşacak yeni alternatifler önerilebilmesi için gerçeğin tüm noktalarıyla bilinmesi ve gerçekleşenlerin hem eskiyle hem de diğer turizm bölge ve kentleriyle mukayese edilmesi gerekiyordu. Daha doğrusu doğru politikalar, alternatif stratejiler üretebilmemiz için doğru bilgilere ihtiyaç duyuyorduk. Ama bu şekilde olduğu gibi aradan altı ay geçtikten sonra değil; çarenin uygulamaya konulabileceği doğru zamanlarda bu bilgilerin kısa bir süre içinde derlenerek duyurulmasını istiyorduk…

Turizme destek veren bakanlıklar, genel müdürlükler şayet bu sektöre yardımcı olmak, krizin çözümünü kolaylaştırmak istiyorlarsa en azından krizi doğru resmeden verileri en kısa sürede hazırlayarak turizmcilerle turizm sektörü hakkında araştırmalar yapan, politika, strateji ve hedefler öneren araştırmacı, uzman ve plancılara teslim edebilmelidir. 

***

Gelelim, bu istatistiklerin İzmir’le ilgili olan yanlarına….

“İzmir bir Turizm kenti midir?” başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, 2013-2017 döneminde İzmir’e hava ve denizyolu ile gelen yabancı ziyaretçi sayısı yıldan yıla devamlı azalmakta. Bu durumla ilgili rakamları verecek olursak, 2013 yılında 1.407.240 kişi olan yabancı ziyaretçi sayısının 2014 yılında 1.294.461’e, 2015 yılında 1.201.921’e ve 2016 yılında da 672.299’a indiğini görüyoruz.

Görüldüğü gibi 2013-2016 döneminde İzmir’i ziyaret eden yabancı konuk sayısı, % 52,23 oranında ciddi bir azalma göstermiştir. 

Ayrıca yine aynı dönemde denizyoluyla gelenlerin sayısında çok ciddi boyutlarda azalma olduğu görülmektedir. Bu durumu rakamlarla açıklamaya kalktığımızda ise 2013 yılında denizyoluyla gelen yabancı ziyaretçi sayısı 533.015 iken, bu sayının 2014 yılında 394.346’ya, 2015 yılında 274.578’e, 2016 yılında da trajik bir azalışla 44.020’ye düştüğü görülmektedir.

İzmir’e Adnan Menderes Hava Limanı’ndan ya da Alsancak, Çeşme ve Dikili gibi limanlardan giriş yapan yabancı ziyaretçilerin ne kadarının; ayrıca yurt içinden gelen yerli ziyaretçilerin İzmir’deki konaklama tesislerine giriş ile geceleme sayıları ile ortalama kalış sürelerini ve tesislerin doluluk oranlarını gösteren aşağıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere;

2013 yılında İzmir’e 1.407.240 yabancı ziyaretçi gelmiş olmasına karşın, turizm işletme ve belediye belgeli konaklama tesislerine giriş yapanların sayısının 782.223 düzeyinde kaldığı; bu durumun 2014 yılında 1.294.461 yabancı ziyaretçi ve 834.000 giriş, 2015 yılında 1.201.921 yabancı ziyaretçi ve 1.033.706 giriş, 2016 yılında da 672.299 yabancı ziyaretçi ve 542.187 giriş olarak gerçekleştiği görülecektir.

Çıkış Yapan Ziyaretçilerin Geceleme ve Ortalama Geceleme Sayıları 2003-2016

Yabancı ziyaretçilerin konaklama tesisine girişindeki bu azalmaya paralel olarak geceleme sayılarıyla doluluk oranlarında da ciddi bir azalışın yaşandığı net bir şekilde görülmektedir. Buna göre 2013 yılında 2.749.252 iken 2014 yılında 2.940.363’e yükselip 2015 yılında 2.895.128’e inen geceleme sayısı, 2016 yılında en yüksek gecelemenin yapıldığı 2014 yılına göre % 36,76 oranında bir azalma göstermiştir. Bunun yanında doluluk oranlarında, belediye belgeli tesislerde pek bir sıkıntı yaşanmazken turizm işletme belgeli tesislerde % 24,76’dan % 14,70’lere inen % 10’luk bir azalışın gerçekleştiği görülmektedir.

***

Yabancı turistin gelmekten vazgeçtiği her krizde turizmcinin aklına gelen ilk alternatif bu boşluğu yerli turist ile doldurmak olmuştur. Çünkü hiç kimse, bir zamanlar “yerli turist istemiyoruz, gelmesin” diyen Marmaris eski belediye başkanının yaptığı hatayı tekrarlamayı istememekte, en azından “koyunun olmadığı yerde Abdurrahman Çelebi” örneği kucağını yabancı turistlere göre daha az harcama yapan yerli turistlere açmaktadır.

Nitekim istatistiki veriler de bunu kanıtlamakta, İzmir’deki turizm işletme ve belediye belgeli konaklama tesislerinde geceleyen yerli turist sayısı 2014 düzeyine göre azalmakla birlikte; bu azalışın yabancı misafirler kadar olmadığını, yerli turist sayısının en azından eski düzeyine yakın kaldığı görülmektedir.

Bu durumda haliyle her iki kurumun da başında Aziz Kocaoğlu’nun bulunduğu İzmir Büyükşehir Belediyesi ile İzmir Tanıtım Vakfı’nın (İZTAV) geçen seneden bu yana İzmir’i öne çıkararak yurt içinde yaptıkları tanıtım kampanyalarının etkisi bulunmakta; böylelikle konaklama tesislerinde geceleyen yerli turist sayılarında belirgin bir azalma gerçekleşmemektedir.

Ancak şurası kesindir ki, bu durum turizm sektörünün sürdürülebilirliği açısından orta ve uzun vadede gerçekçi bir çözüm değildir. Bir takım tanıtım kampanyalarıyla ya da hükümetin bayram tatillerini uzatması gibi yerli turisti zorlayan ve yoran uygulamalarla ortaya çıkan bu hormonlu canlanmanın hem yaratılan artı değerin anlam ve büyüklüğü hem de turizm işletme belgeli tesislerin geleceği açısından riskli olduğu bilinmelidir.

n_78784_1

Ülkemizin dış politikasındaki yanlış tercihlerden kaynaklanıp siyasi gerilimlerle beslenen olağanüstü bir ortamda, diğer ülkelerle barışı ve karşılıklı saygıyı esas alan bir ilişki kurulmadığı sürece ülkemize ve İzmir’e gelen yabancı turist sayısını arttırmak mümkün olmayacaktır.

Gerçek durum bu olmakla birlikte, en azından bu sorunun, İzmir’deki turizmle ilgili tüm tarafları kapsayan katılımcı bir süreçte ele alınarak birlikte değerlendirilmesi, tanıtım kampanyalarını yapan bir kısım kişi ve kurumları belediye kaynakları ile gereksiz yere finanse etmek yerine daha etkin, kalıcı ve sürdürülebilir bir turizmin nasıl gerçekleşeceği konusunda kafa yorulması, bunu yaparken sadece İzmir’i değil; İzmir’in tarihi bileşeni olan tüm Ege Bölgesi’yle bölgedeki bütün turizm destinasyonlarınının işbirliği amacıyla bir araya getirilmesi, bu konuda temel politika ve stratejileri belirleyip planların yapılması, en aklı başında iş olacaktır.

En azından, uluslararası ilişki ve siyasette gerçekleşen ve gerçekleşmesi olası her türlü riske rağmen bu işbirliğinin gerçekleştirilmesi ve başarılması dileğiyle…

Halkın çarçur edilen parası…

Ali Rıza Avcan

Belediyelerin kurduğu ya da ortak olduğu şirketlere kuruluş aşamasında ya da sonrasında aktarılan kamu kaynakları dibi bilinmeyen bir kuyunun içinde çarçur edilmekte ve bu durum özel bir çabayla halkın denetiminden kaçırılmaktadır….

Bu durum sadece İzmir ve çevresinde değil; tüm ülkedeki bütün belediye şirketlerinde yaşanmakta, böylelikle genel bir yozlaşma ve yolsuzluğun ürünü olarak artık hepimizin kanıksadığı bir toplumsal gerçek haline dönüşmektedir.

Böylesine önemli bir kanıya neden ve nasıl vardın diye sorarsanız; ben de bunun türlü çeşitli nedenlerini anlatmaya başlayabilirim.

HD-keyhole

Her şeyden önce belediyelerin yapmak zorunda oldukları her bir kamu hizmeti için belediye dışında ayrıca bir şirket kurulma yoluna gidilmekte ve bizlerin devlete ya da belediyelere ödediği vergi ve harçlarla oluşan belediye bütçelerinden bu şirketlere sermaye payı olarak büyük miktarlarda paralar aktarılmakta, devamında ise bu sermaye payları gerçekleşen yıllık zararları karşılamak amacıyla devamlı olarak artırılmaktadır.

Örneğin şu an itibariyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ortak olduğu toplam 17 şirketin ödenmiş sermaye büyüklüğü 3.091.356.010.-TL’yı bulmakta olup, neredeyse belediyenin 4 milyar 950 milyon lira tutarındaki 2017 yılı bütçesinin üçte ikisine tekabül etmektedir.

Bu durum ayrıca, neredeyse her bir belediye hizmetinin karşılığında bir şirket kurulması suretiyle neredeyse tüm belediye hizmetlerinin özelleştirildiği anlamına gelmekte ve tüm belediyelerin şirketler kurarak ya da çok ortaklı özel şirketlere ortak olarak özelleştirmenin boyut ve derinliğini nasıl artırdığını net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin siyasi olarak temelden karşı olduğu taşeronlaşmayı gelişip güçlendirmek için her bir belediyenin ayrı bir şirket kurması ise bu işin başka bir trajik yönüdür. Taşeron işçi çalıştırma konusunda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde İzenerji A.Ş.’nin, Konak Belediyesi’nde Merbel A.Ş.’nin, Karşıyaka Belediyesi’nde de Kent A.Ş.’nin görevli olması ve taşeron işçilik ihalelerine bu şirketlerin katılması taşeron işçi çalıştırmama konusundaki siyasi niyetin CHP’nin en büyük ve önemli belediyelerinde nasıl samimiyetten uzak bir uygulamaya dönüştüğünün kanıtlarıdır.

Buna ek olarak, son 2-3 yıldır belediyeye ait kamu kaynakları, belediye meclisinden karar alınarak ya da alınmayarak birtakım işadamlarının ortak olduğu çok ortaklı şirketlere aktarılmakta; böylelikle kamu kaynaklarının özel şahıs ya da kurumların menfaatleri doğrultusunda kullanılması sağlanmaktadır. 2016 yılında 3 Milyon liranın belediye meclisi kararıyla Tarkem A.Ş.’ne, 2017 yılında da 12 Milyon liranın belediye meclisi kararı aranmaksızın Tetusa A.Ş.’ne aktarılmış olması bu durumun en iyi örnekleridir.

Ayrıca bu şirketlerin her yıl yaptıkları kar ya da zararlarla bilançoları ve çalıştırdıkları personel sayıları gibi önemli bilgiler halka açıklanmamaktadır. Yasal bir zorunluluk olmamakla birlikte belediyeye ait faaliyet raporlarında bu şirketler için sadece yaptıkları hizmetler anlatılmakta; ama örneğin İzfaş A.Ş.’nin geçen yılki İzmir Uluslararası Fuarı için Folkart’tan temin ettiği sponsorluk katkısı gibi bilgiler hiçbir şekilde kamuoyu ile paylaşılmamaktadır.

Çoğu kez şirketlerle ilgili bir takım bilgileri Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde sorduğumuzda, bu şirketler kanun kapsamında oldukları ve bilgileri “ticari sır” niteliğinde olmadığı halde ya kanun kapsamında olmadıkları ya da “ticari sırları” veremeyecekleri gerekçesiyle bu sorular yanıtlanmamaktadır. 

MW-CX277_opaque_20141023142936_ZH

Ayrıca bu şirketlerle ilgili tüm bilgiler, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin elinde olduğu halde bu şirketlerin ayrı bir kamu tüzel kişiliği olduğu gerekçesiyle sorular yanıtlanmamakta, bu tür soruların şirketlere sorulması istenmektedir.

Ama bu şirketlerin bir kısmı mevcut olmakla birlikte, örneğin Hilton İzmir Oteli’ne kiralanan gayrimenkul nedeniyle ortak olunan İzmir Enternasyonal Otelcilik A.Ş.’ne nasıl ulaşılacağı, bu şirket hakkında nasıl bilgi alınacağı, bu şirketteki belediye hissesinin akıbeti konusunda kimin bilgi vereceği bilinmemektedir.

Kamuya ait tüm bilgilerin hiç bir yasal gerekçenin arkasına sığınmadan kamuoyuna açıklanması doğru ve ahlaki bir davranış olduğu halde bu şirketlerin durumunu açık bir şekilde ortaya koyan bilgiler, Türk Ticaret Kanunu ile diğer şirketlere tanınan ayrıcalıklardan yararlanılarak halktan kaçırılmakta, şirketlerin İnternet sayfalarında yayınlanmamakta; hatta belediye meclisi üyelerine bile yeterli düzeyde bilgi verilmemektedir.

Ayrıca ne hikmetse çoğu şirketin bağımsız denetimi, İzmir’de bu işi yapabilecek şirketler olduğu halde İstanbul’daki bir şirkete yaptırılmakta ve bunun nedeni de açıklanmamaktadır.

Bu anlamda belediye şirketleri kapalı bir kutu gibi halktan kaçırılmakta ve bu yanlış tutum hem belediyenin  hem de belediyeyi elinde bulunduran Cumhuriyet Halk Partisi’nin itibarına zarar vermektedir.

hqdefault

Çünkü şirketlerle ilgili en temel ve küçük bir bilginin bile halktan, kamuoyundan saklanması, bunun için akla hayale gelmeyen bürokratik kurnazlıkların yapılması işin arkasında gizlenen, saklanan bir şeyler olduğu şeklindeki kaygılarımızı; hatta kuşkularımızı doğrulamaktadır. Böylelikle belediye yönetimi kendi kendine zarar vermekte, adeta kendi kuyusunu kendisi kazmaktadır.

Bu durum karşısında, kamuoyunda oluşan kuşku, şüphe ve güvensizliği besleyen en önemli nedenin bilgi eksikliği ve bilgiye ulaşım hakkını engelleme olduğunu hatırlatarak, bu konuda başa gelebilecek en iyi şeyde bile bu tutum ve davranışı sürdürmekte ısrar eden belediye yöneticilerinin sorumlu olacağını ifade etmek isteriz.