Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından, Aliağa, Bergama, Dikili, Foça, Kemalpaşa, Kınık ve Menemen ilçeleriyle Çiğli ilçesinin Gediz Deltası Sulak Alanı‘nı kapsayan bölümü için hazırlanan Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinin incelenip değerlendirilmesine ayırdığımız bugünkü yazımızda hazırlanan belge ile ortaya çıkan hedeflerin paydaşları, mevcut durum analizi ve katılımdan kaynaklanan sorunları hakkındaki görüş ve düşüncelerimizi paylaşmaya çalışacağız.

I – Hedef projelerle o projeleri uygulayacak paydaşlar arasındaki ilişkiler görev, yetki ve sorumluluk bağlamında yeterince incelenip tartışılmamıştır.

“Yeraltı sularında yapay besleme barajlarının yapılması” ya da “yeraltı sularının yenilenebilir enerji kaynakları ile bütünleştirilerek kullanılmasının sağlanması” gibi projelerde yerel yönetimlerle üniversitelerin ve özel sektörün proje paydaşı olarak gösterilmesine karşın yeraltı sularının bulunup kullanılması konusunda görevli, yetkili ve sorumlu olan Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın ve ona bağlı birimlerin ya da “Çamaltı Tuzlası sınırları içinde yer alan kültürel değere sahip mevcut yapıların koruma altına alınması, tuz müzesinin oluşturulması ve Sasalı-Tuzla arasında bisiklet yolu oluşturulması” projesinde Kültür ve Turizm Bakanlığı, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Çamaltı Tuzlası İşletmesi, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Devlet Demiryolları İşletmesi’nin proje ortağı olarak sayılıp sulak alanlardan sorumlu Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın; ayrıca tuzlanın işletme hakkını 2010 yılında satın alarak işletmekte olan Binbir Gıda Tarım Ürünleri Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’nin proje paydaşları arasında sayılmamış olması bu durumun en somut örnekleridir.

O nedenle, Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinde hedef olarak gösterilen projelerin paydaşları belirlenirken, o paydaşlarla projeler arasındaki kurumsal ilişkilerin, o tarihte geçerli hukuki düzenlemelere göre görev, yetki ve sorumluluk analizlerinin yapılması; böylelikle hukuki anlamda görevli, yetkili ve sorumlu olan tüm kurumların dikkate alınması mümkün olur diye düşünüyorum.

 

Termik_Santral1483609702

II – Mevcut durum analizindeki yetersizlikler…

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinin hazırlanmasına esas olan mevcut durum analizi çalışmasında, ortaya konulan hedefler/projeler e esas olan bilgilerin ortaya konulmasını sağlayacak olan araştırmaların yapılmadığı görülmektedir.

Çalışmanın temel iddiası olan varlık-odaklı fikirlerden hareketle ulaşım, lojistik, sağlık, spor, eğitim gibi birçok alanda hedefler/projeler geliştirildiği halde bu hedef/projelerin altlığını ya da gerekçesini oluşturan toplumsal duyarlılık, gönüllülük ve sivil örgütlenme düzeyi, ticari yaşam ve örgütlenme düzeyi, bölge için yaşamsal önemde olan sanayi, yatırım ve altyapı hizmetleri, ulaşım ve lojistik, mevcut gelir yapısı ve dağılımı, göç ve işgücü, işsizlik, yoksulluk ve sosyal hizmetler, eğitim, kültür ve sanat, sağlık ve spor, iletişim ve bilişim, tüketici eğilimleri ve bölgede ağırlıklı olarak faaliyet gösterip varlık-odaklı kalkınma fikirleri üzerinde etkili olan sektör ve alt sektörlerle ilgili bilgi ve değerlendirmelerin bulunmayışı bu eksikliğin en belirgin örnekleridir.

Ele alınan bölgedeki mevcut durumun yeterince incelenip ortaya konulmadığı durumlarda hem önerilen hedeflerin/projelerin gerek ve geçerliliğinin hem de bu hedeflerin/projelerin mevcut durumu nasıl bir sonuca götürdüğünün ölçülmesi açısından mevcut durum bilgileri ile hedefler/projeler arasındaki doğrusal ilişkinin net bir şekilde ortaya konulması uygun ve doğru olacaktır.

III – Katılımdaki sorunlar…

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’ hazırlık çalışmalarına, söz konusu belgede iddia edildiği gibi 572 kişi değil; bazı çalıştay ve panellere aynı kişilerin katılması nedeniyle toplam 431 katılımcının katkıda bulunduğu belirlenmiştir.

Strateji belgesinin hazırlığına katkıda bulunanlar arasında ilgi, bilgi ve deneyim açısından bir denge yaratılmamıştır.

Hazırlanan strateji belgesinin ‘iyi yönetişim’ anlayışı çerçevesinde kamu sektörü-özel sektör-sivil toplum kuruluşları işbirliği içinde hazırlandığı iddia edilmesine karşın, ‘özel sektör’ olarak tanımlanan kesimin belgenin hazırlanışında etkin bir şekilde yer almadığı; ayrıca ilçe düzeyinde yapılan halk çalıştaylarıyla uzman çalıştayına davet edilen katılımcıların bilgi, ilgi ve deneyimlerinin hem araştırma teknikleri hem de katılımların temsiliyeti açısından test edilmediği ve bunlar arasında bir dengenin gözetilmediği görülmüştür.

‘Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’ belgesinin hazırlık aşamasında gerçekleştirilen 7 ayrı ilçe halk ve 1 ufuk tarama çalıştayı ile uzman paneline ve 4 ayrı odak grup toplantısına davet edilen üniversite, kamu kesimi, STK temsilcileri ve özel sektör kuruluşlarının kendi aralarındaki dağılımları aşağıdaki tablolarda ayrıntılı olarak gösterilmiştir:

Halk Çalıştayları AnaliziUfuk Tarama ÇalıştayıOdak Grup Toplantısı AnaliziKatılımcıların Oransal Dağılımı

 

Yukarıdaki tablolardan da görüleceği gibi, strateji belgesinin hazırlık çalışmaları için yapılan tüm çalıştay, panel, ufuk tarama ve odak grup toplantılarında üniversiteler, kamu kesimi, STK’lar ve özel sektör arasında adil, dengeli ve anlamlı bir dağılımın sağlanması mümkün olmamış, her toplantıda kamu kesimi temsilcilerinin sayısal olarak ezici bir çoğunluğa sahip olduğu görülmüştür.

Oysa incelememize konu olan strateji belgesinin temel ilkelerinden biri olan ‘iyi yönetişim’ anlayışı, üniversiteler, kamu kesimi, STK’lar ve özel sektör olarak belirlenen dört temel toplumsal paydaşın planın yapılması sürecine adil, dengeli ve anlamlı bir şekilde katılmasını öngörmektedir. Mevcut durum ise, bunun tam aksine merkezi yönetimin taşra kuruluşları, kaymakamlıklar ve belediyeler düzeyinde gelen temsilciler eliyle bir ağırlık oluşturduğu ve böylelikle kamu ağırlıklı varlık-odaklı fikirlerin öne çıktığı anlaşılmaktadır.

Aliağa 10
Aliağa – Fotoğraf: Kudret Karakulak

Planın Hazırlık Sürecinde Düzenlenen Toplantılara Çağrılanların Tanımları Belli Değildir.

‘Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi’ belgesinin hazırlık süresinde gerçekleştirilen her bir toplantıya davet edilen katılımcılarda aranan temel özelliklerin baştan belli olmayışı nedeniyle bazı katılımcıların toplantılara neden davet edildiği ya da bazı katılımcıların neden iki ya da üç toplantıya katıldığı kesin olarak belirlenememiştir. Bunun başlıca örnekleri şunlardır:

* İlçe çalıştaylarına katılan 69 davetlinin ‘Ufuk Tarama Çalıştayı’na katılırken geriye kalan 215 davetlinin bu çalıştaya katılmamış olması ve bunun nedeninin belli olmaması,

* Düzenlenen uzman paneline İzmir dışındaki üniversitelerden davet edilen altı akademisyenin daha önce bu bölgeyle ilgili çalışmalar yapmamış olmalarına karşın toplantılara katılmasının nedeniyle bu akademisyenlerin seçimi ile ilgili kriterlerin açıklanmaması.

* Bölgede faaliyette bulunan ve planın hedef olarak belirlediği varlık-odaklı fikirler kapsamında birçok toplumsal sorumluluk projesi gerçekleştiren ya da bunların finansmanı için katkıda bulunan PETKİM, TÜPRAŞ ve ENKA gibi büyük sanayi ve enerji kuruluşlarının bu toplantılara neden davet edilmediğinin bilinmemesi.

Devam Edecek…

 

Sessiz sedasız yapılan iyilikler…

Ali Rıza Avcan

Bizim kültürümüze, geleneklerimize göre gizli saklı ve karşılıksız yapılan iyilikler makbuldür.

Çünkü iyilik yapmak, iyilik yapan kişinin alçak gönüllü olmasını, yaptığı iyilikle övünmemesini gerektirir. O nedenle yapılan iyiliğin cümle aleme duyurulması ve bir gösteriye dönüştürülmesi ahlaki yönden ayıp, dini inançlar yönünden de günah olarak kabul edilir.

Ama ne yazık ki, günümüzde birçok kurum ya da şahıs birilerine iyilik yaptığında bunu anlatmadan duramıyor; hatta bu konuda bir adım daha ileriye gidip iyiliğini herkesin içinde, iyilik yaptığı kişileri incitecek şekilde göstere göstere yapıyor.

britain-comes-4th-in-world-goodness-table-7c1e75146e9573daea7c08396678038e

Ben bugün size, yaptığı iyilikleri gizli saklı tutan bir dostumun uzun bir süredir kendini “vakfettiği” mülteci, göçmen ve sığınmacılar için yaptıklarını, ortaya koyduklarını anlatarak bu tür iyiliklerin ve iyi insanların artıp çoğalması için kendi payıma düşeni yapmaya çalışacağım.

Mete Hüsünbeyi ismi birçok İzmirli için; özellikle de kent, demokrasi, emek ve hak mücadeleleri alanında yer alan herkesin tanıyıp bildiği ve yanında hissettiği bir isimdir. 

CHP’li bir aileden gelen Mete’yi ben İzmir’e yerleştiğim ilk yıllarda Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’ndeki çalışmalarım nedeniyle tanıdım. Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nin bir projesi olarak geliştirdiğimiz Alsancak Sivil Katılım Platformu çalışmalarında kendisiyle birlikte çalıştım ve onun mücadeleci kimliğini yakından tanıma fırsatını edindim. Güzel anılarla dolu bu çalışma sonrasında diğer alanlarda; özellikle Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği‘nin çalışmalarında, Konak ve Karabağlar kent konseylerinin mülteci çalışma grupları ve meclislerinde de birlikte çalıştık.

WhatsApp Image 2018-01-09 at 14.13.18(1)

Bu çalışmalar sırasında çok uyumlu çalışmalar yaptığımız gibi eşyanın doğasının gereği olarak zaman zaman çatıştığımız, birbirimizi anlamak için çabaladığımız zamanlar da oldu. Ama her zaman için dostluğumuza değer verdik ve onu korumak için elimizden geleni yaptık.

Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi yönetimindeki çalışmaları sırasında da çoğu kez kültür ve sanat faaliyetlerine ağırlık verdiğini, bu kentteki kültür ve sanat etkinliklerinin derinlik kazanıp yoğunlaşması için elinden geleni yapmaya çalıştığını hatırlarım.

Ayrıca İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin mülteci, göçmen ve sığınmacı çocuklarına da süt yardımı yapması için 200 sivil toplum kuruluşunu tek tek dolaşarak imzalarını aldığını ve bu çok imzalı bildiri neticesinde 2017 yılından itibaren mülteci, göçmen ve sığınmacı çocuklarına da süt yardımı yapılmaya başlandığını hatırlarım.

Mete’nin birbirinden değişik birçok ortamda kabul gören rahat, ılımlı ve çatışmadan uzak kişiliği, çözüm odaklı esnek yaklaşımı ve sahip çıktığı soruna kendini adayan yapısı onu tanımlayacak en güzel özellikleridir. 

WhatsApp Image 2018-01-09 at 14.13.17

Kendisi son dört, beş yıldır mültecilerin sorunlarıyla ilgilenmeye, bu konuda çözümler üretmeye yoğunlaşmış durumda. Bu amaçla Mültecilerle Dayanışma Derneği‘nde (Mülteci-Der) başlattığı mücadelesini zaman içinde Konak ve Karabağlar kent konseylerindeki çalışmalarıyla devam ettirdiğini ve Konak Kent Konseyi Mülteci Meclisi Başkanı olarak iyi çalışmalar yaptığını biliyorum.

Ancak son zamanlarda onun çok fazla ortalarda olmaması; ayrıca aldığım haberlerde Basmane Kapılar’da iyi bir şeyler yaptığını duymuş olmam nedeniyle kendisini arayarak yaptıklarını göstermesini istedim.

Bu isteğimi hemen yerine getiren sevgili Mete, Deri Tekstil ve Kundura İşçileri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Yalçın Yanık ile birlikte Aya Vukla Kilisesi’nin hemen yanında, eskiden iş hanı olarak kullanılan binaya götürerek harap halde kiraladıkları ve Çok Amaçlı Mülteci Merkezi olarak adlandırdıkları dört katlı binayı kullanılır hale getirmek amacıyla yaptıkları çalışmaları gösterdi. Gösterirken de dolaştığımız oda ve salonlarda başta çocuklar olmak üzere kadın, genç, yetişkin tüm mahalle sakinleriyle neler yapmak istediğini örnekler vererek tek tek anlattı.

Mülteci, göçmen ve sığınmacıların yoğun bir şekilde yaşadığı büyük bir mahallenin tam ortasında burada yaşayan insanların öğrenme, eğlenme, dinlenme ve dayanışma ihtiyaçlarını karşılayacak bir mekânı oluşturmanın yanında, bütün bunların adı sanı bilinmeyen gönüllülerin katkılarıyla sessiz sedasız bir şekilde gerçekleştirilmiş olması benim açımdan çok güzel ve etkileyiciydi.

Mete’nin verdiği bilgiye göre bu merkezin çevresinde yaşayan mülteciler, göçmenler, sığınmacılar ve mahallede yaşayan diğer insanlar burada bir araya gelerek drama, tiyatro, resim, spor gibi etkinlikleri yapacaklar ve birbirleriyle daha iyi kaynaşacaklar; böylelikle onları birbirlerinden ayıran dil, din, kültür gibi engelleri birlikte aşabileceklerdi.

Mete Hüsünbeyi 002

Sevgili Mete anlattıklarıyla bu binada, adeta “Nuh’un Gemisi” ya da “ütopya kent” gibi bir hayali gerçekleştirmek istiyordu. Bu hayalini de çoğunu tanıdığı kamu görevlilerinden ya da belediye yetkililerinden yardım istemeden, onların katkısını almadan kendi imkânları ve kendisi gibi gönüllü olanların katkılarıyla sağlıyordu. 

Bu öylesine bir iyilikti ki, katkı koyan gönüllülerle o binada verilecek hizmetlerden yararlanacak olanlar dışında kimsenin haberi yoktu… İyi ki yoktu…

Belki de haberi olsaydı; o iyilik gerçek bir iyilik olmaktan çıkar ve böylesi bir övgüyü hak etmezdi…

Ne dersiniz? Şimdi bizlerin de kimsenin haberinin olmadığı, buna benzer bir iyiliği ya da iyilikleri olsun mu?

 

 

İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili son gelişmeler

Ali Rıza Avcan

İzmir Körfezi’nin tam ortasına; hem de koskocaman bir AKP ampulü şeklinde beton bir ada kondurularak yapılacak olan İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili son gelişmeleri özetleyecek olursak;

1. İzmir Körfez Geçişi Projesi’ni sahiplenen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, bu projenin TCDD ve İZSU tarafından geliştirilen İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi ile körfez akıntılarıyla deniz suyu kalitesinde yaratılacak % 40 oranındaki iyileşmenin % sıfır düzeyine ineceğini -geç de olsa- öğrendiğinde “Büyük Körfez Projesi” adını verdiği İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’nden kendi payına düşen işleri yapmayı 2018 yılı için askıya aldığını duyurdu.

Gediz Deltası 040

2. Bu arada İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmesinin durdurulması amacıyla birlikte dava açan Doğa Derneği ve Ege Çevre ve Kültür Platformu Derneği (EGEÇEP) ile Ankara’daki genel merkezleri üzerinden ayrı bir dava açmayı tercih eden  Türkiye Mimar ve Mühendis Odaları Birliği‘nin (TMMOB) “dava açan kurumlar” adıyla yaptıkları ortak çalışmaların bir sonucu olarak 20 Aralık 2017 tarihinde Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi’nde yapılan toplantıda, İzmir genelindeki kent mücadelesini kucaklamak amacıyla İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nden hareketle geliştirilecek kent hareketine ilgili tüm kurum ve bireylerin davet edilmesine ve hareketin kentin tüm sorunlarıyla ilçelerini kapsayacak şekilde örgütlenmesine karar verildi. Ancak bu konuda -ne yazık ki- ortak bir sonuç bildirgesi düzenlenip kamuoyu ile paylaşılmadı.

3. Doğa Derneği ve EGEÇEP ile TMMOB tarafından açılan iki ayrı dava mahkeme tarafından birleştirilerek davaya esas bilirkişi raporunu hazırlamak amacıyla tümü İzmir’deki üniversitelerde görev yapan konusunda uzman akademisyenlerden oluşan dokuz (9) kişiden oluşan bir bilirkişi heyeti belirlendi.

4. İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili ÇED raporunun iptali ve yürütmenin durdurulması talebi ile ilgili davaya bakan mahkeme, ilk bilirkişi incelemesinin 25 Ocak 2018 tarihinde yapılmasına karar verdi.

Gediz Deltası 036 - Mustafa Kasapoğlu
Fotoğraf: Mustafa Kasapoğlu

5. Bu süre içinde bilgilendirme amacıyla TMMOB tarafından bazı kent konseyleriyle birlikte yapılan bilgilendirme toplantılarına devam edilmiş ve en son toplantı bu davada Doğa Derneği ile EGEÇEP‘in avukatlığını yapan Arif Ali Cangı‘nın katılımıyla 24 Aralık 2017 tarihinde HDP Karşıyaka İlçe Örgütü üyeleri için yapılmıştır.

6. İzmir Körfez Geçişi Projesi için EGEÇEP ve TMMOB‘den ayrı kampanya yürüten Doğa Derneği ise Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınması için uluslararası bir kampanya başlatmış, bu doğrultuda UNESCO başta olmak üzere uluslararası kuruluşlarla yazışmaya ve milletvekilleriyle görüşmelere ağırlık vermiş, yerel basın için Gediz Deltası’nda bir basın toplantısı düzenlemiş; ayrıca hafta sonlarında isteyen herkesin ücretsiz olarak katılabildiği kuş gözlemi etkinlikleri ve yürüyüşleri düzenleyerek halkın ilgisini hem Gediz Deltası Sulak Alanı‘na hem de bu deltada yapılacak olan İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ne çekmeye çalışmıştır.

Doğa Derneği‘nin İzmir Körfez Geçişi Projesi için yaptığı bu çalışmaların Fatih Portakal tarafından sunulan Fox TV’deki akşam haberlerinde görseller eşliğinde gündeme getirilmesi üzerine pop sanatçısı Tarkan Instagram hesabına yazdığı bir mesajla “Neredeyse her köşesi betona dönüşen ülkemizde geriye kalan birazcık doğamızı koruyalım bari. Bu nasıl bir yok ediştir? Bu nasıl bir rant hırsıdır? Nasıl bir vicdansızlıktır? Doğa olmazsa biz de var olamayız. Bu gerçeği ne zaman anlayacağız? Ne zaman uyanacağız?” diyerek bu çalışmalara destek vermiş; böylelikle yapılan mücadeleden milyonlarca insanın haberdar olması sağlanmıştır. 

7. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 28 Aralık 2017 tarihinde düzenlediği İzmir Ulaşım Ana Planı (UPİ) 4. Paydaş Toplantısı‘nda hazırlanan planın sonuçlarını paylaşan belediye yöneticileriyle plan danışmanları ise, böylesi bir ihtiyacın bulunmayışı nedeniyle İzmir Körfezi Geçiş Projesi‘nin İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda yer almadığını belirtmişlerdir.

8. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, hazırlanan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nın tanıtımı amacıyla 8 Ocak 2018 tarihinde yapılan toplantıda,  “Ulaşım Master Planı’nda bilim insanları 2030 projeksiyonunda körfez geçişini öngörmüyorsa, fizibıl bulmuyorsa, biz onu birilerinin gönlü olsun diye ulaşım master planına koyamayız. Bilim derse ki koy, memnuniyetle alır, savunuyoruz. Biz akla ve bilime inanırız. Ulaşım Master Planı’na konulmaması, bu planın bilimsel bir vesika olmasını güçlendirir. Bizim duruşumuz, kamuoyunda merkezi hükümetin yapacağı bir yatırımın desteklenmesi konusudur. İkisini birbirine karıştırmak doğru değildir. Farklı manipülasyon amacıya yapılmıştır ki, o işlerin içinde biz olmayacağız.” demiş; böylelikle İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni içermeyen İzmir Ulaşım Ana Planı‘nı bir şekilde sahiplenip savunmuştur.

gediz deltası (1)
Karikatür: Kürşat Zaman

Şimdi bu durumda İzmir Büyükşehir Belediyesi ile onun  başkanından beklenen tavır, 2,5 yıldır hazırlanıp sonuçlandırılan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nına katkıda bulunan meslek odalarıyla sivil toplum kuruluşlarının, belediye yöneticileriyle uzman ve danışmanların bilimsel gerçeklere dayanarak söylediklerine sahip çıkarak onları savunması ve İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni içermeyen bir İzmir Ulaşım Ana Planı‘nı kabul ederek uygulamaya sokmasıdır.

Çünkü bu durum, bu işin uzmanlarıyla sivil toplum örgütlerinin ve İzmirliler’in bu projeyi kesin bir şekilde istemediklerini, merkezi yönetimden böyle bir taleplerinin olmadığını göstermektedir.

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi (1)

Ali Rıza Avcan

Anımsayacağınız gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014-2017 döneminde hazırladığı Yarımada, Gediz-Bakırçay ve Küçük Menderes havzaları ile ilgili üç ayrı strateji belgesini esas aldığımız yazı dizimizin birinci bölümünde genel olarak sürdürülebilir kalkınma olgusunu, ikinci bölümünde ise bu çalışmanın ilk adımı olan Yarımada Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi 2014-2023 belgesini ele alıp tartışmaya çalışmıştık. 

Bugünkü yazımızda ve bunu izleyecek diğerlerinde ise İzmir kent merkezinin kuzeyinde yer alan Gediz ve Bakırçay havzalarındaki Aliağa, Bergama, Dikili, Foça, Kınık, Kemalpaşa ve Menemen ilçeleri ile Gediz Deltası’nın Çiğli ilçesi sınırları içinde yer alan bölümleri için 2015 yılında hazırlanıp halen uygulanmakta olduğunu varsaydığımız Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesini ele alarak tartışmaya çalışacağız.

C2KH5cHWgAAVnbe

Hazırlanan belge resmi bir plan mı yoksa başka bir şey midir?

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi çalışması, yapımına İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından karar verilip onaylanan bir plan belgesi değildir. O nedenle söz konusu belgede ısrarlı bir şekilde “plan” denilmesinden kaçınılmakta, yapılan tüm işler “çalışma” olarak adlandırılmaktadır.

Tabii ki bütün bunların doğal bir sonucu olarak, hem uygulayıcısı olan belediye başkanı ile yönetici ve çalışanları açısından bir görev, yetki ve sorumluluk doğurmamakta; hem de belgenin “dış paydaşları” olarak nitelenebilecek havzadaki kurumlar, işletmeler, sivil toplum örgütleri ve İzmirliler açısından bir taahhüt niteliği taşımamaktadır.

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Strateji belgesi, belgeyi hazırlayan akademik kadro tarafından ısrarlı bir şekilde bir ‘çalışma’ olarak tanımlanmakla birlikte; bu çalışma kapsamında yapılan işin ulusal düzeydeki üst planlama belgeleri yanında yerel fiziki ve tematik planlarla ilişkisi sorgulandığı için; ayrıca belgenin ‘Gelişme Senaryosu’ bölümünde ortaya konulan varlık-odaklı fikirlerin hazırlanan Gantt şemalarıyla ‘kısa’ ve ‘uzun’ vadede ‘öncelikli’, ‘programlı’, ‘koruma’ ve ‘yatırım’ boyutlarındaki zamanlaması ortaya konulduğundan bu ‘çalışma’nın aslında bir ‘plan’ olarak ya da planlama mantığıyla hazırlandığı söylenebilir.

Ancak bu yeni durum muhtemeldir ki, çalışmayı yapanlar açısından birçok yeni sorunun ortaya çıkmasına neden olacaktır. Çünkü bu çalışmada bir planlama çalışmasında olması gereken birçok şey bulunmakla birlikte; bu çalışmanın bir planlama çalışması, ortaya çıkan belgenin de bir plan kimliğine kavuşması ve uygulanabilmesi için öncelikle belediyenin en üst kararı organı olan belediye meclisi tarafından mevcut stratejik planla ilişkilendirilerek onaylanması gerekir. Aksi takdirde belediyelerin “icra organı” olarak kabul edilen belediye başkanının bilgisi içinde hazırlanıp “karar organı” olan belediye meclisinin önüne gelmediği için belediye başkanının görevde olduğu sürece uygulanma şansına sahip olan bir belge hiçbir zaman resmi bir plan olma niteliğine sahip olmayacaktır.

Oysa bu tür büyük iddialar taşıyan bölge ya da havza ölçeğindeki stratejik kalkınma belgelerindeki sonuçların bir “temenni” olmaktan çıkıp bir “amaç” ve ““hedef” haline gelebilmesi için yine aynı belediye meclisinin böylesi bir belgenin hazırlanmasına karar verip bu hazırlık sonrasında ortaya çıkan belgeyi daha önce onayladığı stratejik planlarla ilişkilendirmesi durumunda hem yapılan işin gerçek anlamda “sürdürülebilir” kılınması, hem de sadece bir belediye başkanının çalışma süresi ile sınırlı bir çalışma olmaktan çıkararak “kurumsallaşması” sağlanabilir.

İşte bütün bu nedenlerle, bu tür belgelerin öncelikle hem mevcut stratejik planla hem de diğer fiziki planlarla ilişkilendirilerek resmi bir geçerliliğe kavuşturulması daha uygun ve doğru olacaktır.

Çalışmada esas alınan coğrafi havza ve ilçeler böyle bir çalışma için doğru ve yeterli midir?

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesi (Aşağı) Gediz ve  Bakırçay havzaları esas alınarak hazırlanmış olmakla birlikte; çalışma kapsamına bu iki coğrafi havzanın çevresinde ya da arasında yer alan Foça, Aliağa ve Kemalpaşa gibi ilçelerin de dahil edildiği; böylelikle İzmir kent merkezini doğudan ve kuzeyden saran tüm bir kuzey İzmir bölgesi ele alındığı görülmektedir.

İzmir_districts

Düzenlenen strateji belgesinde coğrafi anlamda Gediz ve Bakırçay havzası sınırları içinde bulunmayan Foça, Aliağa ve Kemalpaşa gibi ilçeler yer alırken Çiğli ilçesinde coğrafi olarak tanımlanan Gediz Nehri Sulak Alanı ile ilçenin diğer bölümleri arasında niye kesin bir ayırım yapılarak Çiğli ilçesindeki kentsel yerleşim alanlarının bu çalışma kapsamına alınmadığı anlaşılamamıştır.

Ayrıca İzmir’in kuzeyindeki Aliağa, Bergama, Foça, Kınık ve Menemen’den oluşan bütünle Kemalpaşa ilçesi arasında araya Bayraklı, Bornova ve Karşıyaka ilçelerinin giren kopukluğun nedeni ve bu kopukluk nedeniyle iki ayrı bölge arasındaki ilişki ve iletişimin nasıl formüle edildiği de belli değildir.

Bütün bu nedenlerle, coğrafi havza ve ilçe olarak tanımlanan birimler dikkate alınarak belirlenen alanın çalışma bütünlüğü açısından sorunlu olduğu söylenebilir. 

Gediz-Bakırçay Havzası olarak belirlenen alanın hem kendi içindeki hem de diğer alanlarla etkileşimi ne olacaktır?

Yapılan çalışmada, Gediz ve Bakırçay havzaları içinde ilçe düzeyindeki yönetsel bölümlerin esas alınması nedeniyle seçilen alanın, her iki havzanın geri kalanı ve havza dışı yakın alanlarla ilişkisinin ve karşılıklı etkileşiminin dikkate alınmaması, bu konuların araştırılmamış olması büyük bir eksikliktir.

Ayrıca yapılan çalışma ve düzenlenen stratejik belge kapsamındaki varlık-odaklı fikirlerin/projelerin, havza içinde yer alan ilçeler arasındaki ilişki ve benzeşimleri dikkate alınıp analiz edilmekle birlikte; bunun havza dışında kalan ve havza ile ilişkileri bulunan İzmir’in diğer ilçeleriyle ve İzmir dışında kalan yakın bölgeler, örneğin Manisa ve Balıkesir açısından analiz edilmemesi, bu tür ilişki ve iletişimin düzeyi, yoğunluğu ve içeriği ile ilgili araştırmaların yapılmaması diğer bir büyük eksikliktir.

Gediz-Bakırçay Havzası’nın turizm destinasyonlarıyla (bölgeleriyle) ilişkisi var mıdır?

Gediz-Bakırçay Havzası Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi belgesinde turizm ile ilgili değerlendirme, amaç ve hedefleriyle varlık-odaklı kalkınma fikirlerinin/projelerinin turizm etkinliklerinin ölçeği olan destinasyon ve alt-destinasyonlar ölçeğinde dikkate alınmadığı ve havzadaki turizm faaliyetlerinin İzmir ve Dikili-Bergama destinasyonlarıyla ilişki ve etkileşiminin analiz edilmediği görülmüştür.

Devam Edecek…

Sahi, İzmir ve İzmirli için neyi vaat ediyorlar?

Ali Rıza Avcan

Cumhuriyet Halk Partisi’nin örgütleri günlerden bu yana il ve ilçe kongrelerini yapıyor. 

Bu amaçla ortaya bir çok aday, bu adaylarla ilgili bilgi, dedikodu ve senaryolar sürülüyor. Parti genel merkezi belediye başkanlarının bu sürece karışmamasını istiyor ve ama bu bir türlü mümkün olmuyor. Hatta adayları bizzat belediye başkanlarının belirlediği ya da işaret ettiği bile söyleniyor.

Belediye başkanının belirlediği aday ise ilçe belediye başkanlarının eşliğinde ilçe ilçe dolaşıp kendilerine destek istiyor…

Anlaşılan o ki, hem büyükşehir hem de ilçe belediye başkanları kolaylıkla yönlendirip kullanabilecekleri, gel dediklerinde gelip git dediklerinde gidecek, konusunda bilgisiz, birikimsiz ve deneyimsiz adayları daha çok seviyorlar ve destekliyorlar…

Yeri geldiğinde bir demokrasi şöleni olarak nitelenen bu kongrelerden dışarıya yansıyanlara  baktığımızda durumun hiç de öyle söylendiği gibi olmadığı anlaşılıyor.

Bu dönemlerde ortalığı öyle bir hırs, husumet, rekabet ve yarışma duygusu sarıyor ki; kimin partili kimin partisiz, kimin yoldaş kimin düşman olduğu bile anlaşılamıyor.

Velhasıl aklınıza gelebilecek her düzeydeki senaryonun planlanıp sergilendiği bir didişme, çekişme ve kavga ortamı yaşanıyor bu kongrelerde… Bazen açık; ama çoğu kez kapalı, gizli ve pek fazla ortaya saçılmadan….

Ama her ne hikmetse, kıyasıya çatışan taraflar o kongreler bittiğinde birbirlerine söylediklerini unutup birlik, beraberlik ve kardeşlik mesajları vermeye başlıyorlar.

Partililer, delegeler ve yöneticiler bu dönemde birbirleriyle uğraşıp mücadele ettikleri için çoğu kez dış dünyada gerçekleşen şeyleri izleyip değerlendirmeyi ve tepki vermeyi ihmal ediyorlar. 

reluctant-manager-web

Geçen yıllardaki seçimlerle bu yılki seçimleri yakından izlemiş biri olarak ilçe ve il yönetimine aday olanların partileri dışında İzmir için ne düşündüklerini, yönetime geldikleri takdirde bizlerin bu kentte daha rahat yaşayabilmemiz için ne yapacaklarına dair hiçbir şey söylemediklerini, bu konuları pek fazla düşündüklerini görüyoruz.

O koltuklara oturabilmek için peşleri sıra gelenlerle birlikte ve bütün güçleriyle bir mücadele yürütüyorlar. 

Evet, bu kenti yönetenler öncelikle merkezi yönetimin atanmış temsilcisi vali ile halk tarafından seçilen belediye başkanı olmakla birlikte; Cumhuriyet Halk Partisi’nin hazırladığı parti programı ile seçim bildirgelerinde bu kent için öngördüğü amaç ve hedeflerin olduğunu biliyoruz. Parti program ve bildirgelerinde yazılı olan bu amaç ve hedeflerin büyük bir kısmını yönetiminde oldukları büyükşehir ve ilçe belediyeleri eliyle gerçekleştiriyor olmakla birlikte, partiye ait il ve ilçe örgütlerinin de parti tarafından vaat edilenlerin takipçisi olduğunu; daha doğrusu olması gerektiğini düşünüyoruz. 

Bu anlamda İzmir’le ilgili karar ve uygulamalarda Cumhuriyet Halk Partisi’nin taşra örgütü olarak il ve ilçe yönetimlerinin de payı olduğunu biliyor; o nedenle bu örgütlere, parti program ve bildirgelerinde söylenen amaç ve hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığını izleyip takip eden, bu amaç ve hedeflere ulaşılmadığı takdirde gerekli önlemleri alacak birimler olarak bakıyoruz.

O nedenle il ve ilçe yöneticilerinin sorumlu oldukları yerleşimleri mahalle mahalle, ilçe ilçe çok iyi bilmesi, bu yerleşimlerle ilgili özel politika, strateji ve uygulamalar geliştirmeleri gerektiğine inanıyoruz.

2014 tarihli mahalli idareler seçimlerinde, seçim konuşması yapmak için Aliağa’ya gelen o zamanki il başkanının yapılan toplantıda, çevre sorunları içinde bunalmış bir sanayi kentinin ahalisine tarımın sorunlarından ya da İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Kordon’da yaptığı yatırımlardan  söz edip Aliağa ile ilgili hiçbir önemli konuyu, örneğin termik santralları gündeme getirmemesini hatırlar ve o günden bu yana bu düzeydeki yöneticilerin dünya, Türkiye ve İzmir hakkında geniş ve  ayrıntılı bir bilgi ve deneyim birikimine sahip olması gerektiğini düşünürüm.

Evet, bu anlamda seçilen ilçe yöneticileri seçildikleri ilçeler, yarın öbür gün seçilecek olan il başkanı ve çevresindekiler de ülkemiz, içinde bulunduğumuz bölge ve İzmir için üyesi oldukları partinin program ve bildirgesi çerçevesinde ne düşünmektedirler, ne söylemektedir ve partili olan ya da olmayan bizlere nasıl bir İzmir vaat etmektedirler?

Örneğin İstanbul’dan gelip kendine yeni rantlar arayan, kuralsız kaidesiz gökdelenler dikip inşaatlar yapan iktidar yandaşı inşaat şirketleri için ne düşünmektedirler? Bu şirketlerin İzmir Büyükşehir Belediyesi ile olan oldukça samimi ilişkileri konusunda ne yapacaklardır? İzmir’in önemli değerleri olan Gediz Deltası Sulak Alanı ile İnciraltı’nı ve İzmir Körfezi’ni mahvedecek olan İzmir Körfezi Geçiş Projesi ile ilgili fikirleri nedir? İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu proje nedeniyle askıya aldığı İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi’nin bir an önce uygulanması için harekete geçecekler midir?

3

Bütün bu yaşamsal soruları daha da arttırmak -tabii ki- mümkün….

Sanırım rakiplerini nasıl savuşturacaklarını, hangi delegeyi ikna edeceklerini , hangi adayı destekleyeceklerini düşünmek kadar bütün bunları da düşünüp bizlerle paylaşmak zorundadırlar.

Bunu yapmadıkları takdirde, daha baştan mevcut belediye yönetimlerinin güdümünde bir siyaset izlemeyi tercih edecekler demektir…

 

Yeni yılın ilk sabahına zamlarla uyanmak…

Ali Rıza Avcan

Evet, her yıl olduğu gibi bu yıl da güne içtiğimiz suda, tükettiğimiz enerjide, kullandığımız ulaşımda zamlarla başladık…

Artık bundan böyle, tabii ki yeni bir zam yapılmadığı sürece; otobüse, vapura, metroya ve İZBAN’a daha pahalıya binip, daha büyük rakamlı su faturaları ödeyeceğiz, otoparklar için daha büyük ödemeler yapacağız, katı atık ve su bedeli ile ilgili faturalarımız daha fazla kabaracak, köprülerden, tünellerden ve otoyollardan geçen ve geçmeyen araçların parasını devlete verdiğimiz vergi, harç ve ücretlerle ödemeye çalışacağız.

Hatta, İZBAN’da uygulamaya konulan “gittiğin kadar öde” sistemine göre elimizdeki İzmirim Kart‘ta en uzak istasyonun ulaşım bedeli olan 6,48 lira olmadığı takdirde İZBAN’a bile binemeyeceğiz.

28 Aralık 2017 tarihinde yapılan Ulaşım Ana Planı (UPİ) 4. Paydaş Toplantısı‘nda öğrendiğimiz yeni bilgilere göre, bu “gittiğin kadar öde” uygulaması 2017 yılında merkez kent olarak tanımlanan 1. bölgeden 2, 3 ve 4. bölgelere giden tüm ulaşım araçları için de geçerli olacak; böylelikle “gittiğin kadar öde” uygulaması tüm İzmir’i kapsamına alacak.

izmir-de-ulasima-buyuk-zam-geliyor-ve-gittigin-kadar-ode-sistemi-tn-play

Öte yandan hazırlanan yeni tarifede en dikkat çeken nokta ise, 60 yaş kartlarının kullanımdan kaldırılması oldu. 125 TL karşılığında 60-65 yaş arası vatandaşların satın aldığı ve 10.00-16.00 ile 19.00-24.00 saatleri arasında yaşlılara sınırsız biniş imkanı tanıyan kartların yerine yeni bir ücret tarifesi belirlendi. 

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu bu zamları, Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) tarafından duyurulan % 14.47 düzeyindeki 2017 Ekim ayı yurt içi fiyat endeksine dayandırıp yaptıkları % 10 oranındaki zammın bunun altında kaldığını ifade ederek savunmaya kalksa bile İzmir’deki yaşamın bundan böyle pahalılaşan belediye hizmetleriyle dayanılmaz bir düzeye çıktığı da kesin…

Oysa hepimizin bildiği gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi, Cumhuriyet Halk Partisi’nin yönetiminde olduğu bir belediye…

Cumhuriyet Halk Partisi son yıllarda emekçiden, işçiden yana, emeğe saygı duyan bir parti olduğunu yüksek sesle ifade edemese de kendisinden beklenen açıkçası bu!

Kentte yaşayan işsizlerin, yoksulların, dar gelirlilerin, emeklilerin, gençlerin ve öğrencilerin yaşamını kolaylaştırmak, İzmir’i yaşanabilir bir kent haline getirebilmek….

Oysa son yıllarda bu kent gittikçe yaşanmaz hale geliyor ve İzmirli bunu bir şikayet olarak daha fazla dile getirmeye başlıyor.

Sayısı her geçen gün artan gökdelenler, yersiz gereksiz yatırımlarla Arap saçına dönüşen trafik, büyük projelerle halkın kullanımına kapatılan geniş kamusal alanlar, kesilen zeytin ağaçları, açılan yeni taş ocakları, sayısı her geçen gün artan RES’ler ve balık çiftlikleriyle ortaya çıkan doğa talanı ve bütün bunların üstüne gelen bu zamlar…

Keşke her yılın başında, küçük esnaf zihniyetiyle ulaşım ve içme suyu ücretlerinin ne oranda artacağını hesaplamak ya da İzmir’deki belediye hizmetlerinin bedelini gelir düzeyi daha yüksek Ankara ve İstanbul gibi kentlerle mukayese edip teselli bulmak yerine; işsizi, yoksulu, dar gelirliyi, emekliyi, genci ve öğrenciyi rahatlatacak sosyal politika, strateji ve çözümler üretebilseler, zarar ve zamlara neden olan yanlış yatırım kararlarıyla işletme sorunlarını gözden geçirip akraba, eş, dost, tanıdık ve partililer ile şişirilen bilgisiz ve deneyimsiz kadroları azaltsalar, sağdan soldan derlenen yönetici kadroların kalitesini yükseltmek için çalışsalar ve yeni yeni sorunları oluşturmak yerine kalıcı çözümler öneren toplumcu bir belediye haline gelebilseler…

Ya da başka bir yönteme başvurup; “biz acaba nerede yanlış yapıp ürettiğimiz hizmetlerin maliyetlerinin yükselmesine neden oluyoruz” ya da “şirketlerimiz niye devamlı zarar ediyor” diye sormaları, kendi kendileriyle hesaplaşmaları beklenir.

Tabii bu hesaplaşmayı sadece kendi başlarına değil; tüm açıklığıyla birlikte bizlerle birlikte yapmaları, hepimizin yaşamına değen bu yanlış ve eksikliklerin nedenleriyle çözümlerini bizlerle birlikte araştırıp bulmaları gerekiyor.

Çünkü, böylesi bir uygulama bizleri; yani halkı, işin içine çekerek ve verilecek kararlara ortak yaparak sorumluluğu da paylaşmamıza ve o işi sahiplenmemize yol açabilir.

Nitekim Brezilya’nın toplumcu belediyecilik uygulamalarıyla ünlenen Porto Alegre kentinde “Katılımcı Bütçe” adı verilen yöntemlerle tam da bu yapılmakta, paylaşımla ilgili tüm mali kararlar yaşanılan bölgelerin birbirinden farklı yoksulluk düzeyleri dikkate alınarak halkın bilgisi içinde halkla birlikte verilmektedir.

Bizde ise, belediyeler bırakın halka bilgi verip danışmayı; bu tür maliyet ve hesapları gösteren tüm bilgi ve belgeleri büyük bir titizlikle halktan saklıyor, en basitinden içme suyunun maliyet hesabının bilinmemesi için özel bir çaba gösteriyor. Çünkü o bilgi ve belgelerin o güne kadar söylediklerini yalanlamasından ve gerçeğin tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmasından korkuyorlar.

Belediyelerle onlara bağlı şirketlerin mali performansı ile ilgili bilgilerin halktan kaçırılmasının en son örneği ise, BİMER aracılığıyla öğrenmek istediğim İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait 17 şirketin bütçe, bilanço, kar-zarar cetveli ve çalıştırdıkları insan sayısı ile ilgili temel bilgilerin önce “şirketlerimiz Bilgi Edinme Kanunu kapsamına girmiyor” ya da “bu bilgiler ticari sırdır, verilemez” gerekçesiyle defalarca reddedilmesi; ardından da Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’nun verdiği 6 Kasım 2017 tarihli aksi karar doğrultusunda, “bu bilgileri şirketlerden derleyip toparlayıp size ileteceğiz” şeklindeki cevabın üzerinden (şimdilik) koskocaman bir 1,5 ayın geçmiş olmasına karşın bu bilgilerin henüz elimize ulaşmamış olmasıdır.

Bu son durum da bizi, belediye şirketleri ile ilgili yaşamsal bilgilerin belediye yöneticileri tarafından bile bilinmediğini ve bütün bu bilgileri bir araya getirmek için 15 Kasım 2017 tarihinden bu yana harıl harıl çalıştıkları gibi komik bir sonuca götürmekte.

Tabii ki bütün bu söylenip yazılanları, sadece yerel yönetimler düzeyinde bırakmayıp; aynı zam uygulamalarını “fiyat güncellemesi” adı altında daha büyük boyutlarda yaşama geçirerek hepimizin daha fazla yoksullaşmasına neden olan merkezi iktidarlar için de dile getirmeli, halkın yoksullaşmasına neden olan bu politikalara hem merkezi hem de yerel yönetimler düzeyinde karşı çıkabilmeliyiz.

Kamu Yararı 001

Bütün bu bilgi, değerlendirme ve yorumlar sonucunda;

Bugünden başlayarak, belediye ve şirketlerin mevcut mali durumunu gösteren bilgi ve belgelere ulaşıp o bilgiler ışığında kötü yönetimin bu zarar ve zamlardaki payını görüp sorumlulardan hesap sorabileceğimiz demokratik, katılımcı, eşitlikçi ve saydam bir sistemin oluşumu için hem ülke hem de yaşadığımız kentler ölçeğinde mücadele etmemiz gerektiği bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

 

Tutku, Değişim ve Zarafet – 1950’li Yıllarda İstanbul

Ali Rıza Avcan

“1955, Ankara” doğumlu biri olarak kendimi hem Ankaralı, hem baba memleketimin Şile olması nedeniyle İstanbullu, hem de son 20 yılımı İzmir’de yaşamış olmam nedeniyle İzmirli hissederim.

O nedenle, bu üç coğrafyanın bileşimi ile ortaya çıkan bir zenginliğe sahip olduğumu düşünürüm.

İstanbul’u çocukluğumun yaz tatilleri nedeniyle tanımaya başladım. Her sene en az bir ayın geçirildiği Heybeliada, Fatih, Eyüp ve Üsküdar’ın Kısıklı ve Fıstıkağacı semtleriyle Şile ve Ağva coğrafyası bende yoğun akrabalık ilişkilerinin zenginleştirdiği anılar bırakmıştır.

Heybeliada‘da Deniz Harp Lisesi‘nde öğretmenken lojmanlarda, emeklilik sonrasında da İnönü köşkünün hemen yanındaki kubbeli muhteşem köşkü alıp orada yaşayan Sabri amcam ve Neziha yengem, oğulları, gelinleri ve torunlarıyla bizi İstanbul’da karşılayan ilk akrabalarımız olurdu.

Ardından o tarihlerde İstanbul İtfaiye Müdürü olan ve Independenta tankerinin yandığı o meşhur İstanbul yangınında günlerce eve uğramayan Tarık Özavcı ve Nezihe halam bizi Fatih‘deki merkez itfaiye binasının üstündeki lojmanda ağırlardı. Geceleri uykumun arasına giren itfaiye sirenleri bu misafirliklerden hatırladığım şeylerdendir.

Eyüp Kırkmerdiven‘de Piyer Loti Kahvesi‘ne yakın oturan ve bana hep “soyum sopum” diye hitap eden Semiha Halise halam, eşi Fehmi enişte ve oğlu Metin abi ise beni hem Eyüp‘ün hem de Haliç‘in o büyüleyici atmosferine sokan akrabalarımdı.

Üsküdar‘ın Kısıklı semtinde oturan Saime halam, Emin eniştem, kuzenlerim Vecdi abi ve Şeyma abla ise o çevredeki ahşap evleri ve tarihi Üsküdar-Kısıklı tramvayını hatırlamama neden olurlar.

Net bir şekilde hatırladığım diğer bir anı ise, hangi yıl olduğunu bilmediğim bir tarihte Galata Köprüsü’nün Eminönü’ne yakın kısmında köprüye Haliç yönünde n bağlı ve etrafı brandalarla kaplı “Deniz Müzesi” adı verilen bir teknede sergilenen “Yaşar” isimli foka aittir. 

istanbul-un-1950-ve-1960-lardaki-nostaljik-710785_5014_9_bBabamın Şile‘deki, eski adı Heciz, yeni adı Yeşilvadi olan köyü ise bende unutulmaz anılar bırakmıştır. Aziz amcamın mandaları, mandaların çektiği arabalar, harmanda bindiğim düvenler, meşe ormanlarının içinde Güzin abla ile bana saldıran boğa, geceleri tüm bir köy halkının el birliği ile soyduğu mısır koçanı tepeleri, köy gençlerinin yaptığı mehtap yürüyüşleri, Pazar günleri köye gelen Migros kamyonu ve beraberinde getirdiği özlemle beklenen beyaz ekmek “francala“, Neriman yengemin benim için bahçedeki fırında yaptığı “esmer ekmek“, biz gelmeden önce babanemin özenle hazırladığı Çerkez peynirleri ve yoğurtlar, evin bahçesinde kilimlerle yaptığımız çadır-evler, hafta sonlarında Şile’den dönen Zeki Müren‘e el sallamak amacıyla evin önündeki uzun bekleyişlerimiz, çevredeki Darlık, Avcıkoruve Ömerli köylerine yaptığımız akraba ziyaretleri, çoğu kez hafta sonu gittiğimiz Şile‘nin Kumbaba plajı… 

Dönüşte de tüm haşmetiyle bizi karşılayan Haydarpaşa Garı ve Anadolu Ekspresi‘yle kompartımanının içinden seyrettiğim Erenköy, Suadiye, Göztepe civarındaki yeşillikler içindeki güzel köşkleri hatırlarım…

Bu yıllarda -ne yazık ki- hiçbir şekilde İstanbul’u bir bütün olarak öğrenemedim… Belleğimde hep bölük pörçük, sadece gidilen yerlere ilişkin anılar ve mekan kırıntıları oluştu…

Ama daha sonra 1981 yılında İstanbul’a yerleşince tüm bir İstanbul’u öğrenmek için özel çaba gösterdim. Yürüyüp seyrederek, fotoğraflayıp okuyarak; hatta aynı yere defalarca giderek, örneğin Arkeoloji Müzesi için dört ayrı hafta sonunu ayırarak öğrenmeye çalıştım İstanbul’u… Böylelikle hem ayrıntıları hem de bu ayrıntılar üzerinden tüm bir İstanbul’u öğrenmem, puzzle’ın parçalarını birleştirmem mümkün oldu…

O nedenle, daha sonraki yıllarda yurt içinden ya da dışından gelen birçok arkadaşımı, dostumu İstanbul’u gezdirme, anlatma ve öğretme fırsatını yakaladım.

1990’lı yıllarda ise, Bahçelievler Belediye Başkanı Saffet Bulut‘un danışmanlığını yaptığım dönemde inceleme amacıyla onlarca dosya içinde teslim edilen 1940-1970 dönemi Hilmi Şahenk fotoğrafları ile o dönem İstanbulu’nu tüm ayrıntılarıyla öğrenme fırsatını bulmuştum.

Bu hafta sonu, Güven Gürkan Öztan ve Serdar Korucu‘nun yakın zamanda yayınlanan “Tutku, Değişim ve Zarafet, 1950’li Yıllarda İstanbul” isimli kitabını İzmir’deki kitapçılarda zorlukla edindikten sonra sayfalarını karıştırmaya başladığım Basmane Garı’ndaki küçük çay bahçesinde, arka planda Zeki Müren’in “Geceler” isimli o ünlü şarkısını dinlerken yine aynı duyguları hissederek çocukluğumun ve yetişkinliğimin o eski İstanbulu’na gittim ve kitaba konu olan 1950’li yılların İstanbulu ile ilgili kıyısından köşesinden birçok anıya sahip olduğumu fark ederek yılbaşı tatilinde bu güzel kitabı okumaya karar verdim.

_210025

Tutku, Değişim ve Zarafet – 1950’li Yıllarda İstanbul

Yazarlar: Güven Gürkan Öztan – Serdar Korucu

Doğan Yayıncılık, Aralık 2017, 459 sayfa

Yazarlar Hakkında

Güven Gürkan Öztan
İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. 2009 yılında “Türkiye’de Çocukluğun Politik İnşası” adlı doktora tezi ile İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktorasını tamamladı. Tezi, 2011 yılında aynı adla kitaplaştı. Türkiye’de resmi ideoloji, milliyetçi akımlar, milliyetçilik-toplumsal cinsiyet ilişkisi, azınlıklar, çocukluk ve militarizm konuları başta olmak üzere makaleleri Toplum ve Bilim, Toplumsal Tarih, Doğu-Batı, Dipnot, Düşünen Siyaset, Eğitim-Bilim-Toplum, Praksis, Mülkiye Dergisi, Redaksiyon, Ayrıntı gibi dergilerde yayımlandı. İnci Ö. Kerestecioğlu’yla birlikte Türk Sağı: Mitler, Fetişler ve Düşman İmgeleri adlı derlemeye imza attı. 2014 baharında Türkiye’de Militarizm: Zihniyet, Pratik ve Propaganda adlı kitabı yayımlandı. Halen İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Siyaset Bilimi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak çalışan Güven Gürkan Öztan, BirGün gazetesi köşe yazarı ve Tarih Vakfı Yönetim Kurulu üyesidir.

Serdar Korucu
İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı. TV8’de başladığı meslek hayatını Skyturk, Business Channel, 6News, Cem TV, TRT1, TRT2 ve A Haber’de haber merkezi ve haber program bölümlerinde editör-yapımcı-danışman olarak sürdürdü. Beş yıldır CNN Türk’te editör olarak çalışıyor. Radikal, Bianet, Agos, Avlaremoz ve BirGün’e dezavantajlı gruplar özelinde insan hakları haberleri ve röportajları yapan, Atlas dergisine dosyalar hazırlayan Serdar Korucu’nun yazıları Express, AltÜst, Taraf ve Milliyet Kitap ekinde de yayımlandı. Korucu’nun, 2009 yılında Yabancı Gazetecilerin Gözüyle Kürt Sorunu, 2013’te Suriye Yerle Bir Olduktan Sonra, 2014’te Aris Nalcı’yla birlikte hazırladığı 2015’ten 50 Yıl Önce, 1915’ten 50 Yıl Sonra: 1965, iki ciltlik Patriklik Fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos’un Objektifinden 6-7 Eylül 1955 ve 2016’da Misafir adlı kitapları yayımlandı.

Kitap Hakkında:

Tutku, Değişim ve Zarafet, İstanbul’un 1950’li yıllarına, Türkiye insanının mutlu hatıralarına dokunuyor. Değişimin başladığı, Osmanlı’nın hâlâ hatırlandığı, kentin hüznüne rağmen insanların kendini tatlı bir huzura bıraktığı zamanlar. Siyah beyaz fotoğraflarda kalmış unutulmaz yıllar… 

Elinizdeki kitap işte bu zamanın insanlarının ve gündelik hayatının izini sürüyor. İnsan hikâyelerini, gündeliğin ritmini, parıltılı yaşamlardan şehre tutunamayanlara uzanan geniş bir yelpazeyi konu alıyor. Kimi zaman İstanbul’un varsıl yüzünü anlatırken kimi zaman merceğini şehrin kuytu köşelerine çeviriyor. 

Adadaki görkemli konaklardan gecekondu mahallelerine, plaj eğlencelerinden iş cinayetlerine, modaevlerinden batakhanelere uzanıyor. İmar harekâtı ile değişen şehrin topografyasına yine dönemin İstanbullusunun gözlerinden bakıyor. Yeni gelen vapurlarla heyecanlanıyor, şehrin artan trafiğinde saç baş yoluyor, troleybüste gezip son kalan arnavut kaldırımlarını arşınlıyor. 

1950’lerde çocuk oluyor, genç kadın oluyor, hasta oluyor, işçi oluyor, patron oluyor. Her birinde zarafet ile tutkuyu değişim rüzgârlarına yelken yapıyor. 

Güven Gürkan Öztan ve Serdar Korucu, eski ile yeninin, yoksulluk ile zenginliğin, mütevazılık ile şatafatın çok kutupluluğu arasında adeta yeniden şekillenen İstanbul’un 1950’li yıllarının izini sürüyorlar; 

tutkunun, değişimin, zarafetin ve bolca hayal kırıklığının…

DR-GFWVX4AAeRNO

İçindekiler

Başlarken: Eski ile yeninin, zenginlik ile yoksulluğun bir aradalığı… Amerikanlaşma… Dönüşen kültürel kimlik… Hem vali hem belediye başkanı: Fahrettin Kerim Gökay… İmar operasyonları…

İstanbul’da yaz: Zevk ve kahır – İstanbul’un sayfiyeleri… Barakalar görkemli yazlıklara karşı… Artan bisiklet sorunu… İstanbul’un kuğu misali sayfiye vapurları… Plaj kültürünün dönüşümü… Susuzluk çilesi… Parklar ve bahçeler… UNutulmaz yaz kampları…

İstanbul’da eğlence ve sanat alemi – Rock’n roll… Gazinolar… Beyoğlu’nun olmazsa olmazları… Eğlence turizmi… Yılbaşı partileri… Ses yarışmaları, açılışlar, düğünler… “Orduya şükran1 konserleri… Sinemaya aşık şehir… İstanbul Sergisi…

Nadir zevkler, özel lezzetler – İçkiyle anılan semtler… Meyhanelere mühür… Demlenme kültürü… Şarap kalitesini yükseltme çabaları… Likör ikramı geleneği… Lokanta kültüründe değişim… Kulüp ve otel mutfakları…

İstanbul’da şıklık ve güzellik tutkusu –  Modada dönüm noktası… Marilyn Monroe gibi olmak… Menderes modası… Zeki Müren mağazası… Meşhur Beyoğlu terzihaneleri… Gazeteleri süsleyen krem reklamları… Kolonya tutkusu…

Hem zaruret hem marifet: İstanbul’da alışveriş – Günlük alışveriş… Balığın bol olduğu yıllar… Dar Gelirlinin dostu makarna… Mutfağın yeni baştacı margarin… Seyyar satıcılar… Marka rekabeti… Migros Türkiye’de… Geleneksel tatlardan yeni lezzetlere…

1950’lerde İstanbul’da çocuk olmak – Okuma zevki… Çocuk dergileri… Çocuklar ve sinema… İstanbul’da çocuk parkları… Toplu sünnet törenleri…

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi: 1950’lerin İstanbulu’nda sağlık – Yeni hastaneler, yeni okullar… Veremle mücadele… İşçi hastaneleri… Süreyyapaşa İşçi Sanatoryumu… Ortadoğu’nun en büyük sivil hastanesi… Ailelerin korkusu rüyası çocuk felci…

İstanbul’un karanlık yüzü – Şehrin emniyet meselesi… Kadınlara yönelik şiddet ve taciz… Sarıyerli Sevim… Salacak canavarı… Zamane hırsızları… Çocuk hırsızlar… Esrar tekkesi… Karakol halleri… Batakhaneler ve randevuevleri…

Politik karşılaşmaların kenti İstanbul – Aşk-nefret ilişkisi: Türkiye-Yunanistan… YUnan kral ve kraliçesi İstanbul’da… Muhafazakarların “Ayasofya Camii” rüyası… İlk “fetih” filmi… Fetih kutlamaları… Devrim kanunlarına muhalefet… 50’li yıllarda İstanbul’da işçi hareketleri…

1950’lerde İstanbul’da gayrimüslim olmak – 6-7 Eylül… Korunmasız kalan İstanbullu gayrimüslimler… İmar hareketine kurban giden kiliseler… Neve Şalom… İstanbul’dan İsrail’e göç… “Vatandaş Türkçe konuş” yeniden… Olaylı Ermeni patriği seçimi… Türklüğü aşağılama…

1950’lerde Müslümanların İstanbulu – 1950’lerin gözde Müslüman ibadethanesi… Marmara Denizi’ne düşen Karaköy mescidi… Ramazan ayında İstanbul… Ramazan alışverişi… Kurban Bayramı macerası…

İstanbullunun çilesi: Yollar ah yollar – Tramvaylar gidiyor otobüsler geliyor… Toplu taşıma sorunu… Anadolu hattı ve hazin akıbeti… Arabalı vapurlar… Asma köprü sevdası… Banliyö hattı… Yerin altında seyahat denemeleri…

İkamet ve yeniden imar arasında yaman çelişki – Günah keçisi gecekondular… Gecekondu yıkımları… Ev sahipleri ile kiracılar arasında bitmeyen mücadele… Kapıcı ücretleri… Kabristanlarda peyzaj… İstanbul’da imar seferberliği… Yüksekkaldırım’ın kaybolan merdivenleri…

Kaynakça

 

Sanatın ve sanatçının sermaye ile imtihanı…

Ali Rıza Avcan

Her şey, dünyaca ünlü Brezilyalı belgesel fotoğraf sanatçısı Sebastião Salgado‘nun “Workers” adlı fotoğraf serisinin 2015 yılının Ekim ayında Bayraklı’daki Folkart gökdeleninin bilmem kaçıncı katındaki salonunda sergilenmesi ile başladı.

Bu haberi alır almaz ilk tepkim sanatçı ve onun eserleri adına isyan etmek oldu.

Çünkü Sebastião Salgado, 1982 ile 1992 yılları arasında Güney Amerika’nın şeker kamışı, Brezilyalı maden, Fransız çelik ve Bangladeş’in gemi söken işçilerini fotoğraflayarak onların hangi koşullar altında çalıştığını, nasıl sömürüldüklerini ortaya koyan sosyalist bir belgesel fotoğrafçıydı ve onun kaderine -ne hikmetse- İzmir’deki bir gökdelenin bilmem kaçıncı katındaki bir sergi salonu düşmüştü.

İşçi ve emekçilerden söz eden o fotoğrafların neoliberal düzenin yeni tapınaklarından biri olan Folkart gökdeleninin bilmem kaçıncı katında sergilenecek olması, hem o büyük sanatçıya hem de o fotoğraflara konu olan işçilere, emekçilere yapılan büyük bir saygısızlıktı.

Bana göre o tür fotoğrafların eski bir fabrikada, Basmane ya da Alsancak garlarından birinde sergilenmesi, fotoğraflarla sergilendiği mekanın ilişkisi açısından daha uygun olurdu.

Ama bir inşaat baronu yeni geldiği İzmir’e, İzmirliler’e, İzmirli sanatçı ve sanat dostlarına kendini sevdirmek, sempatik görünmek, onları kültür ve sanat üzerinden etkilemek adına parayı basıp o fotoğrafları kendi binasında sergilemek istemişti. Böylelikle hem fotoğrafları hem de binasını İzmirlilere sergileyerek bir taşla birden fazla kuş vurmayı hedeflemişti.

Haliyle o sergiye gitmektense Sebastião Salgado‘nun hem “Workers” dizisindeki hem de ondan daha yeni olan diğer fotoğraf serilerindeki görselleri İnternetten ve diğer basılı yayınlardan izlemeyi, Wim Wenders’in sanatçının yaşam öyküsü ile ilgili The Salt of the Earth (Toprağın Tuzu) filmini bir kez daha seyretmeyi tercih ettim.

the-hell-of-sierra-pelada-mines-1980s-10

Ardından hem Folkart hem de Bomonti Mahal gibi gökdelenleri yapan Türkerler Holding gibi inşaat şirketleri bu tür kültür ve sanat etkinliklerini sürdürmeye devam ettiler. 

Folkart, Sebastião Salgado benzeri ünlü fotoğrafçıların sergilerini sürdürmeye, resim sanatının ustalarınca yapılmış tabloları kültür endüstrisinin ünlü isimleriyle birlikte İzmir’e getirmeye devam ederek tiyatro okulları düzenlemeye başladı.

Eski Şaraphane mevkiini Bomonti semti adıyla pazarlayarak büyük bir yalanın sahipliğini üstlenen Türkerler Holding ise İzmir’deki üniversitelerde görev yapıp sergiler açan ve araştırmalar yapan İzmirlileri ve sanat dostlarını verdiği büyük sponsorluk katkıları ile yanına çekmeye, onların itibarı üzerinden kendi kurumsal itibarını oluşturmaya çalıştı.

Hatta hayırsever görünmek adına, sağlıkla ilgili vakıflara ve spora, özellikle futbol üzerinden itibar kazanmak amacıyla İzmirli spor kulüplerine yardımlar yapmaya başladılar.

Kamu mallarının yağması ile zenginleşen bu tür şirketler yaptıkları reklamlarda, yayınladıkları kurumsal dergilerde ve sosyal medyada bütün bu yaptıkları işlerin ne kadar önemli olduğunu, İzmir’e ne kadar katkıda bulunduklarını belirterek İzmirli tarafından kabul görmeye çalışıyorlar.

İzmir’i mesken edinen inşaat şirketlerinin bu tür ilişkileri haliyle İzmir’deki bir kısım kültür ve sanat çevresini de etkiliyor. Şimdiye kadar İzmir’de yeterli düzeyde destek bulamayan kurum ve kişiler, iktidarın desteği ile palazlanıp büyüyen bu şirketlere giderek yaptıklarının finansmanını sağlamaya çalışıyor. 

İşin daha ilk başında, bu tür desteklerin İzmir’deki kültür ve sanat altyapısı açısından yararlı olabileceğini düşünüp umutlanmakla birlikte; bu şirketlerin bugüne kadar gerçekleştirdiği etkinliklerin ve sağladıkları desteklerin kendi başına bağımsız ve kalıcı bir sonuca yönelmeyip devamlı bir şekilde sattıkları bina, daire, dükkan ve ofislerin tanıtımı, satış ve pazarlamasıyla ilişkilendirildiği, kültür ve sanatın bir emlak objesi haline getirildiği, kalıcı herhangi bir kültür ve sanat faaliyeti için girişimde bulunmadıkları görülüyor.

Sergiler, tiyatro okulları, konserler, dergiler için destek sağlarken örneğin uluslararası ölçekte bir tiyatro ya da konser salonu veya opera binası bulunmayan bu kentte bütün bunları yapmak, kültür ve sanatla ilgili bir eğitim kurumunu açmak ya da kurmak için girişimde bulunmuyorlar.

Bu kente gelen ya da gelmekte olan bu şirketlerin hangi amaçla kültür ve sanata bu kadar yakın durdukları kendi tercihleri olmakla birlikte; bu kentte yaşayanların, özellikle de bu kentin kültür ve sanat faaliyetlerinde yer alanların bunun farkında olması gerektiğini düşünüyorum.

mahallbomo1

Kültür ve sanat faaliyetlerinin içinde yer alan tüm aktörlerin, bu tür şirketlerle ilişkileri ve bu ilişkinin düzeyi asıl olarak kendi kişisel tercihleri olmakla birlikte; kültür ve sanatla uğraşanların, özellikle de sanatçıların, içindeki yaşadıkları kente ve topluma karşı sorumlulukları bağlamında bu tür finans kaynaklarıyla dikkatli ilişkiler geliştirmeleri, bugünün bir de yarını olacağı gerçeğini dikkate almaları gerektiğini düşünüyorum.

Bu hassasiyete sahip olmayıp, “bu konu sadece beni ilgilendirir” dediklerinde ya da canla başla bu şirketleri savunmaya kalktıklarında da bu kentte yaşayan herkesin bunun farkında olduğunun ve bundan böyle yapıp ettiklerinin toplumca kabul görebilmesi için şanslarının gittikçe azaldığını bilmelerini diliyoruz.

Evet, ne yazık ki her sanatçı ya da sanattan nasiplenen kişi, Sebastião Salgado gibi saygıyı hak eden bir geçmişe ve mücadele ruhuna sahip olamıyor….

 

 

Hedefimiz rantı ortadan kaldırmak mı?

Ali Rıza Avcan

Bu yazımda sizi, David Ricardo‘nun ya da Karl Marx‘ın rant kuramlarından; bu kapsamda “mutlak rant“, “farklılık rantı“, “verimlilik rantı“, “konum rantı” ya da “tekelci rant” gibi farklı rant türlerinden söz ederek anlaşılması oldukça zor kuramsal bir tartışmanın içine çekmek istemiyorum.

Anlatmak istediğim şey, günlük dilde çok fazla kullandığımız “rant” kavramının aslında kapitalist ekonomi içinde arsa ve arazideki özel mülkiyet tekelinden kaynaklandığını, kapitalist sistemin olmazsa olmaz bir bileşeni olduğunu hatırlatmak.

Bu anlamda kentlerde ortaya çıkan ve “farklılık rantı” olarak da tanımlanan rant, genel olarak farklı üretkenlikteki sermayelerin art arda aynı toprak parçasına ya da yan yana farklı toprak parçalarına yatırılmasından kaynaklanıyor.

Bu konuda Türkiye’de yaşananlar ise verimli ya da verimsiz topraklara yapılan sermaye yatırımlarından çok doğrudan mali sermaye aracılığıyla kamuya ait arsa ve araziler için yine kamu gücü ve kaynaklarıyla alanın yerleşime açılması, plan değişiklikleri yapılması, ulaşım politikalarının değiştirilmesi, kentsel dönüşüm alanları yaratılması ve büyük ölçekli projelerin uygulanması gibi farklı yöntemlerle yaratılan büyük boyutlu rantlara el koyma biçiminde gerçekleşmekte.

Bu süreç gelişmiş kapitalist ülkelerde olduğu gibi sermaye sınıfı arasında mülkiyetin el değiştirmesi süreci değil, doğrudan doğruya mülkiyetin nitelik değiştirmesidir. 

Korkut Boratav‘a göre ise bu tür rant, “devletin çeşitli uygulamalarla bireysel, endüstriyel veya sektörel olarak özel teşebbüs lehine herhangi bir çıkar avantajı yaratması; bu avantajın realizasyonu ve paylaşımı“dır. (1)

City_Planner_dreamstime_xl_36684543

Bütün bu değerlendirmeler çerçevesinde “acaba kapitalist sistem içinde rantı ortadan kaldırmak mümkün müdür” diye sorduğumuzda buna vereceğimiz yanıt, aynı mantıkla soracağımız “acaba faiz de kaldırabilir mi?” sorusuna verdiğimiz yanıtta olduğu gibi olacaktır….

Oysa kapitalist sistem içinde faiz gibi rant da vazgeçilip kaldırılabilecek bir şey değildir…

O nedenle, “rant projesi” olarak adlandırdığımız toprağa yönelik sermaye yatırımlarının karşısına çıkıp onlarla mücadele etmeye kalktığımızda; bunun karşısına başka bir alternatif koyamadığımız sürece söylem ve mücadelemizin anlam ve önemiyle ulaşacağı son nokta ne olacaktır?

Sahi, biz bu rant projelerine karşı çıkıp mücadele ediyoruz; ama yerine neyi koyup neyi öneriyoruz?

Yoksa rantın sistemden kaynaklanan varlık nedenini bilmediğimiz ya da dikkate almadığımız için yanlış bir söylem ya da mücadele mi geliştiriyoruz?

Aslında kapitalist sistem içinde, kent ya da kır toprağı ile ilgili konularda kağıt üzerine bir nokta koyarak ya da çizgi çizerek büyük ya da küçük ölçekli rantları yaratmanın son derece kolay ve olağan bir eylem olduğunu unutuyor muyuz?

Yoksa kapitalist sistem içinde rantın varlığı ve yaratılmasından çok yaratılan o rantın nasıl kullanılacağının, o ranttan kimlerin yararlanacağının ve rantın kamuya ait olması durumunda bundan o kentte yaşayanların tümünün yararlanacağının önemli olduğunu bilmiyor muyuz?

David Harvey “Planlama İdeolojisini Planlamak Üzerine” başlıklı makalesinde, şehir planlama mesleğinin nesnelerin mekanda varoluşlarını düzenlerken toplumsal ilişkilere çatışma, ayrışma ve parçalanma yerine uyum, denge ve bütünlük kazandırmayı hedeflediğini ve plancının şeylere müdahale etme güç ve geçerliliğini toplumsal uyum ve düzen anlayışından aldığını belirtir.

Harvey‘e göre bu durum, plancıyı doğrudan statüko savunucusu haline getirmeyip “yanlışları düzeltme”, “dengesizlikleri doğrulama” ve “toplumsal/kamusal olanı savunma” rolüyle kapitalist ilişkilerin özel çıkar temelli anarşik dinamikleri ile sürekli olarak çatışmak durumunda bırakır.

Bu nedenle, planlama meslek alanı kapitalist toplum içerisinde oldukça çelişkili bir konum edinir: güç ve geçerliliğini kapitalist ilişkilerin anarşik doğasının yol açtığı olumsuz sonuçlardan alırken, rehber edinmesi gereken “kamu yararı” ilkesi çerçevesinde bu işin pratikleri ile çatışır.

Dolayısıyla kamusal olanı gözetmesi gereken yanı kapitalist toplumun kendini yeniden üreten işlevi ile sınırlandırılır. Bu çerçevede sermaye birikiminin krize girdiği dönemlerde kamusal yararı gözeten duruşun etkinlik alanı daralır ve plancının teknik rasyonaliteye dayanan gücü azalırken, kapitalist yeniden yapılanmaya uygun, düzenleyici hedeflere, araçlara ve rasyonaliteye sahip bir planlama mesleği gündeme gelir. Böylelikle kamusal yararı gözeten plancı zaman içinde giderek “sarı plancı“ya dönüşür.

İşte o nedenle; plancının zaman içinde giderek “sarı plancı”ya dönüşmemesi ve planın kamusal çıkarı gözetmesi için onun kamu yararı doğrultusunda nasıl kullanılabileceği konusuna odaklanmanın daha yararlı olacağını düşünüyorum.

Resim11

Ayrıca kamuya ait alanların bu vahşi kapitalist düzen içinde hiçbir plan, değer ve ilke gözetilmeksizin yağmalanmasına nötr bir sözcük olan “rant” ya da “rant projesi” demek yerine “yağma“, “soygun” ya da “tahribat” demenin daha doğru, etkileyici ve sonuç alıcı olduğuna inanıyorum.

Her mücadele söyleminde, kullandığımız sözcüklerin gerçek anlamlarını öğrenmek ya da onların anlamlarını çarpıtmadan yerli yerinde kullanmak dileğiyle…  


(1) Korkut Boratav (2000), Yeni Dünya Düzeni Nereye, İmge Kitabevi s. 141

Yararlanılan Kaynaklar

Harvey, David; Sosyal Adalet ve Şehir, Metis Yayınları, Ankara 2003

Şengül, H.Tarık; “Sınıf Mücadelesi ve Kent Mekanı“, Praksis, Bahar, 2001, s. 9-31

Turan, Menaf; Türkiye’de Kentsel Rant, Devlet Mülkiyetinden Özel Mülkiyete, Tan Kitabevi, Aralık 2009,

Turan, A.Menaf; “Kentsel Rant Kuramları Üzerine Tartışmalar“, Van YYÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı:34, 

Daha işin başında erteleme…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz hafta hem İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin İnternet sayfasında hem de İnternet gazetelerinin manşetlerinde ilginç bir haberle karşılaştık.

Bu habere göre İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yapacağı 7,2 kilometrelik Üçkuyular-Narlıdere metro hattının yapımı için açtığı ihaleye girmek için 4’ü yabancı toplam 38 firmanın ihale dosyası alması üzerine ihale 20 Aralık 2017 tarihinden 9 Ocak 2018 tarihine, yani 20 gün sonraya ertelenmiş.

reading

Benim bildiğim kadarıyla Devlet İhale Kanunu ve ilgili diğer yasal düzenlemelere göre kamu idarelerinin hazırladığı ihaleler, ihale dosyası satın alanların çok olması durumunda ertelenmeyip kamu yararının hemen gerçekleşmesi için hemen yapılır. Nitekim duyurusu yapılan ihaleye fazla sayıda kişi ya da kurumun katılması özendirilerek her bir katılımcı adayına verilecek ihale dosyaları yeter sayıda hazırlanır.

Bu anlamda ihale dosyası çok fazla firma tarafından satın alındığı diye bir ihalenin 20 gün sonraya ertelenmesi ne görülmüş ya da ne de duyulmuş bir şeydir.

Böyle bir durum ilk defa İzmir Büyükşehir Belediyesi sayesinde ortaya çıkmış; ihale dosyası alanların sayısı fazla çıktı diye ihale 20 gün sonraya alınmıştır…

Ayrıca yazılı basına ve İnternet gazetelerine baktığımızda ihaleye katılmak için dosya alanların adeta gün gün takip edildiği, çoğu İnternet gazetesinin “F.Altay-Narlıdere Metro İhalesine Yoğun Başvuru” (Milliyet, 1 Kasım 2017) ya da “Narlıdere Metrosu İçin Dosya Alan Firma Sayısı 30’a Çıktı” (Merhabahaber, 17 Kasım 2017) şeklinde manşet attığı; sonuçta da “Narlıdere metrosu için 38 firma yarışacak” (Hürriyet, 14 Aralık 2017) haberlerinin paylaşıldığı görülmektedir.

Bu haberlerden anlaşıldığı gibi katılımcı sayısının fazla olması beklenen bir şeydir ve bu sayı günden güne artarak 38’e ulaşmıştır. Haliyle bu katılımcı adaylarına belli bir bedel karşılığında verilen ihale dosyası da yeter sayıda çoğaltılarak gereken önlemler alınmıştır…

Şimdi bu durumda insanın aklına iki olasılık gelmektedir:

Ya ihale hazırlıklarını yapan belediye yönetici ve çalışanları bir şeyleri yanlış ya da eksik yapmışlar ve bu yanlışlık ya da eksikliği gidermek için ek bir süreye ihtiyaç duymuşlar,

Ya da ihale dosyasını alan 38 firma dışında kalan bazı firmaların bu ihaleye katılması belediye üst yönetimi tarafından istenip arzulanmakta ve bu ek süre içinde o firmaların bu ihaleye katılım konusunda ikna edilebilecekleri düşünülmektedir.

Şayet bu iki olasılık dışında başka bir olasılık varsa, onu da bilen birinin bizimle paylaşmasını bekleriz…

s320290

Sonuç olarak önemli bir uluslararası ihalenin katılımcı sayısının beklenenden fazla çıkması nedeniyle 20 gün sonraya ertelenmesi, hem “ilklerin kenti” olarak tanıtılan İzmir için hem de ülkemiz için bir ilk olmuş; böylelikle belediyemiz her şeyin ilkini gerçekleştiren belediye sıfatını hak etmiştir.

Belli olmaz, ihalesi daha baştan 20 gün ertelemeyle başlayan büyük bir proje artık bir İzmir geleneğine dönüşen yapılıp iptal edilen ihalelerle, iflas eden firmalarla, zemin iyice analiz edilmediği için ortaya çıkacak yeni sorunlar, belki de yeni jeotermal kaynaklarının bulunması gibi nedenlerle uzadıkça uzayacak ve bir iki belediye başkanı eskitecektir.

Tabii ki bu durumun, yurt içi ya da dışındaki bir kurumun İzmir’e yeni bir ödül vermesinin gerekçesi bile yapılabilir diye de düşünmekten kendimi alamıyorum…