Bu işgal başka işgal…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde İzmir’in, özellikle de Çeşme’nin kent sorunlarını yakından izleyip peşini bırakmayan iki ayrı güzel Jean D’arch’tan biri olan Nivent Kurtuluş’un (diğeri de Başak Yasemin Kumaş) uyarısı üzerine 1 Ağustos 2017 tarihinde Karşıyaka Belediye Meclisi gündemine gelecek bir yönetmelik değişikliğinden haberimiz oldu.

Bu habere göre Karşıyaka Belediye Meclisi, 1 Ağustos 2017 tarihinde yapacağı aylık toplantısında Belediye Emir ve Yasakları Uygulama Yönetmeliği’nin 9. maddesinin 5. fıkrasını yürürlükten kaldırılmasına ilişkin bir öneriyi görüşülüp karara bağlanacaktı.

Kaldırılması talep edilen yönetmelik hükmünü İnternet ortamında araştırıp bulduğumuzda şöyle bir yasal düzenleme ile karşı karşıya kaldık:

Karşıyaka Belediyesi Emir ve Yasakları Uygulama Yönetmeliği

Günlük Yaşam İle İlgili Maddeler

Madde 9 – ………………………………..

(5) Pasajlar, iş hanları ve apartmanlara ait ortak kullanım alanları, koridor, antre, merdivenler ve altları, geçişe ait yollar işgal edilemez.


yunanistan-in-izmir-isgali_964986

Aldığımız habere göre bu hükmün tümüyle yürürlükten kaldırılması durumunda, Karşıyaka ve Bostanlı gibi pasaj ve iş hanlarının yoğun olduğu bölgelerde, apartmanların içinde, dışında ya da çevresindeki işyeri sahiplerine büyük bir kolaylık sağlanmış olacak ve işgal edilen yerlerden geçemeyen Karşıyakalılar ise bu işgaller için hiçbir yere başvuramayacak. Bu sayede bütün işyeri sahipleri istedikleri yeri işgal edebilecek ve belediyenin ilişmeyeceği tüm bu işgaller yasal hale gelmiş olacak. Böylelikle önemli ve zorunlu bir belediye hizmetinden vazgeçilmesi nedeniyle hem izne tabi yerlerden tahsil edilen işgal gelirlerinden vazgeçilmiş olacak hem de siyasi, dini ve etnik nedenler ya da hemşehrilik ilişkileri üzerinden ortaya çıkan kayırmacılık daha bir kolaylaşacak.

Bunun üzerine, bu girişimin 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 4, 18 ve 19. maddelerine göre pasaj, iş hanı ve apartmanlardaki ortak kullanım alanlarıyla ilgili işgalin öncelikle kat maliklerini ilgilendirdiğini, onlar izin vermediği sürece işgali kolaylaştıran bir düzenleme yapmanın anlamsız ve geçersiz olduğunu belirterek gerekli uyarıyı yaptık. Ardından da duyduk ki, 1 Ağustos 2017 tarihinde yapılan toplantıda meclise sunulan bu öneri beklendiği gibi ilgili komisyonlara sevk edilmiş.

Bu gelişmelerin ardından da, pasaj, iş hanı ve apartmanlardaki kat maliklerinin bir ya da birkaçıyla malikler dışındaki kişilerin, özellikle de kiracıların kat maliklerinin iznini almaksızın gerçekleştireceği işgallerin apartman yönetimleri tarafından kaldırılamaması, bunun bir hukuk mücadelesine dönüşmesi durumunda, belediye zabıtası eliyle bir müdahalede bulunmanın artık mümkün olamayacağını, belediyeden talepte bulunan apartman yönetimlerine “bizim bu konuda yetkimiz yok” denilerek uzun dava süreçleri içindeki işgallere göz yumulacağını; böylelikle kat malikleriyle işgalciler arasında olası yeni sorunların ortaya çıkması suretiyle toplum düzen ve huzurunun olumsuz bir şekilde etkileneceğini fark ettik.

Diğer yandan da Karşıyaka Belediyesi böylesi bir işlem yaparken İzmir’deki diğer belediyelerin, özellikle de İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ne yaptığını, kendi yönetmeliklerinde böyle bir yasaklamaya gidip gitmediklerini merak edip İzmir Büyükşehir Belediyesi ile il merkezindeki diğer 10 ilçe belediyesinin emir ve yasak yönetmeliklerini incelemeye çalıştık.

işgal 1

Bu çalışma sonrasında İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Balçova, Bayraklı ve Buca belediyelerine ait İnternet sitelerinde bu yönetmeliklerin yayınlandığını; Bornova, Çiğli, Güzelbahçe, Karabağlar, Konak, Menderes ve Narlıdere belediyelerine ait İnternet sayfalarında ise bu yönetmeliklerin yer almadığını gördük.

Yönetmeliğini temin ettiğimiz dört belediyeden sadece birinde; yani Bayraklı Belediyesi Emir ve Yasakları Uygulama Yönetmeliği’nde kent içindeki kamusal alanlarla özel hukuk hükümlerinin geçerli olduğu alanlarda işgali yasaklayan bir düzenlemenin bulunmadığını hayretle görüp, “demek ki Bayraklı Belediyesi sınırları içinde hiç bir şekilde izinsiz işgal yapılmıyormuş” kanaatına vardık!

Düzenledikleri emir ve yasak yönetmeliklerinde işgalle ilgili hükümlere yer veren İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Balçova ve Buca belediyelerinin düzenlemeleri ise şu şekildeydi:


İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 16.03.2016 tarih, 05.289 sayılı kararı ile onaylanan Belediye Emir ve Yasakları Yönetmeliği‘ne göre;

Nizam ve İntizam İle İlgili Kurallar

Madde 4 – (1) Aşağıdaki fiiller yasaktır.…………………….

l) İşhanı, pasaj ve kapalı çarşılarda ortak kullanım alanları, koridor, merdiven ve geliş geçişe ait yollar işgal edilemez, kapatılamaz…….


İzmir Balçova Belediyesi Kural ve Yasakları Yönetmeliği

Madde 12 (1) Mesken ve işyerleri ile kaldırım arasındaki alanları; apartman ortak kullanım alanlarını, pasaj ve kapalı çarşılardaki geliş geçişe ayrılan yerleri işgal etmek veya buralarda mal teşhir etmek ya da satışa arz etmek yasaktır, işgal edenler hakkında ceza tutanağı tanzim edilmekle birlikte işgale devam edildiği takdirde zabıta tarafından men edilir.


Buca Belediyesi Yasakları Uygulama Yönetmeliği

Madde 33 – Yol, meydan, tretuvar vb. yerleri herhangi bir şeyle kapatmak, gelip geçmeye zorluk vermek ve işgalde bulunmak.

Madde 36 – İşhanı, pasaj ve kapalı çarşılarda ortak kullanım alanları, koridor, merdiven ve geliş geçişe ait yollar işgal edilemez, kapatılamaz.


Bu yasal düzenlemelere göre, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sorumluluğu altındaki alanlarda; örneğin (şayet buradaki yetkisini Karşıyaka Belediyesi’ne devretmemişse) Karşıyaka’nın Yalı Caddesi’nde bu işgalleri yapmak mümkün görülmemektedir. Aynı durum Balçova ve Buca belediyeleri için kendi sınırları içindeki alanlar için geçerlidir…

Şimdi bu durumda; yani İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Balçova ve Buca belediyeleri işgali yasaklarken Karşıyaka Belediyesi bu yasağı, diğer belediyeleri dikkate almadan niye kaldırıyor ve tüm İzmir’i diğer ilçe belediyeleriyle birlikte uyum içinde yönetmekten sorumlu olan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu bu konuda ne düşünüyor?

s909294

Ayrıca Kemeraltı gibi kentin tarihi çarşısında işporta ve işgallerle mücadele eden, bu amaçla emniyet güçlerini devreye sokan İzmir Valiliği, dolayısıyla Karşıyaka Kaymakamlığı ne düşünmektedir diye merak ediyoruz.

Tabii ki şu an için, ilgili komisyonların görüşüne göre karar verecek olan Karşıyaka Belediye Meclisi üyelerinin tavrını merak ediyor ve onların vereceği karar sonrasında Karşıyaka halkının da hak, hukuk ve adalet anlayışı çerçevesinde bir karar vereceğini düşünüyoruz.

 

 

Yanlışlardan yanlış beğen – Yanlış 3

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana sürdürülmekte olan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin tanıtımı amacıyla gerek belediyenin hazırladığı haber bültenlerinde gerekse belediye bültenlerini birebir kullanarak haber yazıp yorum yapan gazetecilerin dile getirip tekrarladıkları yanlışları bir bir ortaya koymaya devam ediyoruz.

Bu çerçevede bugün dile getireceğimiz üçüncü önemli yanlış, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından “sözleşmeli üretim” yöntemi ile alım yapılan kooperatiflerin; dolayısıyla İzmir’deki kooperatiflerin gösterdiği gelişmeyle ilgili olduğu için hem yazılıp söylenenleri hem de bu işin doğru olan yanlarını anlatmaya çalışacağız:

YANLIŞ 3

Bunlar da kooperatifçilikdeki büyümenin rakamları

Kırsalda üretim yapan küçük ölçekli aile işletmelerinin üretime devam etmesini sağlamak amacıyla tarımsal kalkınma koopreratiflerini ve üretici birliklerini destekleyen İzmir Büyükşehir Belediyesi, bu anlamda da önemli bir başarı sağladı. İzmir’in yerel yönetimi “Süt Kuzusu” projesi ile dağıttığı sütü, ihtiyaçlı ailelere dağıtılan gıda paketlerine konulan ürünleri (peynir, lor, kaşar, zeytin yağı, bal vb.), park ve bahçeler için fidan, fide, çiçek ihtiyacını ve kırsalda üreticiye dağıttığı meyve fidanlarını 2007 yılından beri üretici kooperatiflerinden karşılıyor. İlk kez İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin uyguladığı “Sözleşmeli Üretim” modeli üreticinin ürününe alım garantisi sağlarken, kooperatiflerin alt yapılarını ve üretim tekniklerini geliştirip üretim kapasitelerini de arttırdı.

İzmir Büyükşehir Belediyesi 2007 yılından bugüne kadar işbirliği içerisinde olduğu ve sözleşmeli üretimde alım yaptığı Tire Süt Kooperatifi, Bayındır Çiçekçilik Kooperatifi, Bademli Fidancılık Kooperatifi, İğdeli Tarımsal Kalkınma Kooperatifi ve Bademler Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’ne toplamda 263 milyon 400 bin TL. ödeme yaptı.

İzmir’deki üretici kooperatiflerinin üye sayılarında yüzde 161 oranında artış yaşanırken, kooperatiflerdeki çalışan sayısı ise yüze 616 oranında arttı.

Büyükşehir Belediyesinin desteklediği kooperatiflerin toplam ürün yelpazesinde yüze 225 büyüme sağlandı.

Sözleşmeli alım yapılan kooperatiflerin 2007 yılı toplam cirosu ile 2016 yılı toplam cirosu arasındaki artış oranı ise yüze 658 olarak gerçekleşti. Bayındır ilçesinde yıllara göre süs bitkileri üretimine başlayan işletme sayılarına baktığımızda, 1990 öncesinden 2010 yılına kadar 20 yıldan fazla sürede 419 işletme faaliyete geçti. 2010-2015 yılları arasındaki 5 yılda ise 314 yeni işletme kuruldu.

İzmir büyüyor

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin destekleriyle tarım sektöründe yakalanan ivme, rakamlara da çok açık bir şekilde yansıyor. İşte İzmir’in yerel yönetiminin tarıma yaptığı katkının sonuçlarını yansıtan iki çarpıcı örnek:

Türkiye’de tarım sektörü 2002-2014 yılları arasında yüzde 2,1 oranında büyürken, İzmir’de bu büyüme yüzde 5,3 olarak gerçekleşti.

Son 10 yılda Türkiye’deki süt üretimi yüzde 150 artarken, bu rakam İzmir’de yüzde 240’a, sadece Tire ilçesi özelinde ise yüzde 440’a ulaştı.”

Kaynak: İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Tarımda İzmir Mucizesi” başlıklı 27 Haziran 2017 tarihli haber bülteni.

Aynı ifadelere kelimesi kelimesine aynı olmak ve üzerine herhangi bir yeni bilgi ilave edilmemek suretiyle, Ali Ekber Yıldırım tarafından yazılıp Dünya Gazetesi’nin 6 Temmuz 2017 tarihli nüshasında yer alan “Tarımda ithalatın alternatifi, İzmir Modeli” isimli makalede de yer verilmiştir.

DOĞRU 3

Bu anlatımda yer alan yanlışlara verilecek doğru yanıt ya da uyarıları ise şu şekilde sıralayabiliriz:

A. Sözleşmeli Üretim” modeli ilk kez İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından değil, 2006 yılında kabul edilen 5488 sayılı Tarım Kanunu uyarınca resmiyet kazanmış ve ülkedeki ya da bölgedeki yerli ve yabancı şirket tarafından uygulanmaya başlamıştır.

Bilindiği üzere “Sözleşmeli Üretim” kavramı, küresel sermayenin uluslararası kuruluşları olan Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Örgütü (UN-FAO) gibi kuruluşlarının, 2001 tarihli Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı uyarınca düzenlettikleri 18.04.2006 tarih, 5488 sayılı Tarım Kanunu’nun “Tanımlar“la ilgili 3. maddesinin (h) fıkrasında; “üretici ve yetiştiriciler ile diğer gerçek ve tüzel kişilerin karşılıklı menfaat esaslarına dayalı yazılı akitlerle üretilen tarımsal üretim şekli” olarak tanımlanmıştır.

Ayrıca aynı kanunun “Sözleşmeli Üretim” başlıklı 13. maddesindeki hükümlerle düzenlenmiştir:

Madde 13 – Bakanlık, tarım sektöründe sözleşmeli üretimin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için gerekli düzenlemeleri yapar. Sözleşmeli üretimi özendirmek üzere üreticiler bu Kanunla belirtilen desteklerin verilmesinde öncelik tanınır.

Ardından hızını alamayan Tarım, Gıda ve Hayvancılık Bakanlığı hazırladığı  metni, “Sözleşmeli Üretim İle İlgili Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” adıyla 26.04.2008 tarih, 26858 sayılı Resmi Gazete’de yayınlayarak yürürlüğe koymuştur.

Ancak “sözleşmeli üretim”le ilgili hukuki düzenlemelerin 2006-2008 döneminde gerçekleştirilmiş olması, bu tür bir üretim ilişkisinin bu tarihlerden önce hiç uygulanmadığı anlamına da gelmez. Nitekim İzmir’in Kemalpaşası’nı, oradaki Kütaş fabrikası hakkında bilgisi olanlar ya da Avrupalı firmaların 2000’li yılların başından bu yana Kemalpaşa’nın meşhur Napolyon kirazı için üreticilerle bu tür sözleşmeler yaptığını bilenler, köylüyü zaman içinde proterleştirecek bu uygulamanın İzmir ve çevresinde yaygın bir şekilde uygulandığını, sanırım en kısa sürede bu metni yazanlara ayrıntısıyla anlatacaktır.

Bu anlamda, Korkut Boratav, Erdinç Yeldan, Çağlar Keyder, Zafer YenalGökhan Günaydın, Necdet Oral ve Nevzat Evrim Önal gibi aklı başında yurtsever bilim insanlarıyla uzmanların Türkiye’deki köylülüğün sonunu getirecek yöntem olarak gördükleri “sözleşmeli üretim“in ilk kez kendileri tarafından uygulandığını ifade etmek bir belediye için; özellikle de CHP’li bir belediye için bir övünç nedeni değil, doğrudan doğruya bir utanç kaynağıdır.

Kooperatif 001

B. Bayındır, Ödemiş, Tire ve Urla ilçelerinde faaliyet gösteren beş ayrı, sayıları ve ortak sayıları her geçen gün azalan kooperatiflerin arasında yer alan beş kooperatif olup bunların dışında kalan tarımsal amaçlı üretici kooperatiflerinin bu alımlardan bir menfaati olmamıştır.

İlhan Tekeli tarafından düzenlenmiş olan  Haziran 2016 tarihi “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli raporda, 2014 yılı itibariyle İzmir’deki tarımsal amaçlı kooperatiflerin sayısı 163, sulama kooperatiflerinin sayısı 100, su ürünleri kooperatiflerinin sayısı 47, faal kooperatif birliği sayısı 4, ortak sayısı 92.909, yetiştirici birliği sayısı 3 ve üretici birliği sayısının da 28 olduğu belirtilmektedir. (1)

Ayrıca Gümrük ve Ticaret Bakanlığı verilerine göre İzmir’deki tüm kooperatiflerin sayısı 2014 yılında 449 iken bu sayı 2015 yılında 426’ya inmiş;  ortak sayıları da 2014 yılında 102.582 iken 2015 yılında 98.091 olmuştur. Bu istatistik verileri içinde  kooperatif türlerine göre bir ayrım yapılmadığından; ayrıca bu verilere Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı tarımsal amaçlı kooperatiflerle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na ait yapı kooperatifleri dahil edilmediğinden bakanlık ya da TUİK verilerine göre İzmir’de türlerine göre kaç adet kooperatif olduğu güvenilir ve geçerli bir şekilde bilinememektedir.

Durum bu olmakla birlikte, binlerce kooperatife sahip, en azından İlhan Tekeli‘nin ifade ettiğine göre 2014 yılı itibariyle 163 adet tarımsal amaçlı kooperatifin bulunduğu İzmir’de, süt, yoğurt, peynir, fidan, çiçek, zeytinyağı gibi sosyal amaçlı alımlar nedeniyle hangi ölçüye göre belirlendiği bilinmeyen bu beş kooperatif üzerinden bir başarı öyküsünün yazılmış olması yanıltıcı ve yadırgatıcıdır.

Hele ki bu kooperatiflerin, Bayındır, Ödemiş ve Tire gibi CHP’nin son yıllarda zorlandığı; hatta seçim kaybettiği ilçelerde faaliyette bulunuyor olması da hem belediye hizmetlerinin tarafsızlığı hem de yapılan siyasi tercihler ve bu tercihlerin olumsuz sonuçları açısından oldukça düşündürücüdür.

C. 2014 yılından bu yana yapılan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin ulaştığı başarı, verilen desteklerle doğal olarak gelişen, daha doğrusu gelişmesi beklenen bazı kooperatiflerin ortak ve üretim sayılarındaki artışlar üzerinden değil; tüm İzmir’e ya da en azından kooperatiflerin bulunduğu ilçelere ait resmi tarımsal kalkınma kriterler ve istatistikleri üzerinden ölçülmeli, “Son 10 yılda Türkiye’deki süt üretimi yüzde 150 artarken, bu rakam İzmir’de yüzde 240’a, sadece Tire ilçesi özelinde ise yüzde 440’a ulaştı.” gibi yalan yanlış bilgilere başvurulmamalıdır. 

Bu tür konulardaki başarının kriteri, onca kooperatif arasından hangi gerekçe ile seçtiğiniz kooperatifin tek başına gösterdiği başarı üzerinden değil; bu hizmetlerin yöneldiği İzmir geneli ya da o ilçenin özelindeki istatistikler üzerinden belirlenir.

Örneğin, sütü, sütten yapılan yoğurdu, peyniri, ayranı eğer Tire’deki bir kooperatiften alıyorsanız bunun başarı ölçüsü, o seçimi yaparak ihya ettiğiniz kooperatif üzerinden değil İzmir’in ya da Tire’nin ürettiği süt ve süt ürünleri miktarındaki artışlar olmalıdır.

Şayet bu başarıyı belediyenin “İzmir’de süt üretimi yüzde 240’a, sadece Tire ilçesi özelinde ise yüzde 440’a ulaştı” iddiası üzerinden araştıracak olursak; 2007 yılından bu yana yapılacak sosyal yardımlar için süt ve süt ürünleri alımlarının yapıldığı Tire ilçesi ve Sınırlı Sorumlu Tire Süt Mahsulleri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi örneği üzerinden örneklemeye kalkarsak, aşağıdaki tablo ve grafiklere bakmamız bize oldukça önemli bilgiler verecektir.

Türkiye, İzmir ve İlçeleri Süt Üretimi Tablo 2007-2016Türkiye, İzmir ve Tire Süt Üretim Grafiği 2007-2016

Bu tablo ve grafiklerin incelenmesinden de görüleceği gibi, ilk tabloda 10 yıllık 2007-2016 döneminde Türkiye, İzmir ve Tire ilçesindeki süt üretimi artışlarını görmemiz mümkündür. Buna göre 2007-2016 döneminde ülkemizdeki süt üretiminin 2007 yılını (100) kabul edersek Türkiye İstatistik Kurumu ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın İzmir İl Müdürlüğü verilerine göre 2016 yılı itibariyle % 49,95; İzmir’deki süt üretiminin % 57,82; Tire’deki süt üretiminin de 73,04 oranında arttığını görürüz. 

Hazırladığımız grafikte de görüleceği üzere, Tire’deki süt üretimi artışı İzmir ve Türkiye ortalamalarının üstünde olmakla birlikte; bu artışı miktar olarak daha fazla süt üreten Ödemiş ilçesindeki % 111,64 oranındaki artışla mukayese ettiğimizde durumun hiç de söylendiği ya da yazıldığı gibi olmadığı ortaya çıkacaktır.

Tümüyle Türkiye İstatistik Kurumu ile İzmir Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü’nün resmi istatistikleri dikkate alınarak hazırlanan bu verilere göre, Tire ilçesinde, dolayısıyla da bu ilçenin en büyük kooperatifi olan Sınırlı Sorumlu Tire Süt Mahsulleri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’nde İzmir ve Türkiye ölçeğine göre daha fazla süt üretilmiş olmakla birlikte, bu artışlar hiçbir zaman iddia edildiği boyutlarda olmamıştır.

D. 2014 yılından bu yana beş ayrı kooperatiften yapılan mal alımlarının sadece o kooperatiflerin ortak, üretim miktarı ve üretim yelpazesi üzerinden değil; aynı zamanda o kooperatiflerin demokratik ve katılımcı yapılanmaları açısından değerlendirilmesi gerekir. 

Alımların yapıldığı kooperatiflerin gerek bu alımlar öncesinde gerekse sonrasında nasıl demokratik ve katılımcı bir özelliğe sahip olduğu ya da bu konuda nasıl bir gelişme gösterdiği de şimdilik bilinmemektedir.

Çünkü her şeyden önce bu kooperatiflere ait İnternet sayfalarına baktığınızda kooperatiflerin ortaklık yapısına, yönetim şekline, mali performansına, bilanço, kar-zarar durumlarına, kurdukları şirketlere ilişkin herhangi resmi bir bilgiye ulaşamıyoruz. Hatta kaç adet ortağa sahip olduğunu bile öğrenemiyorsunuz. Sadece “yaklaşık şu kadar ortağa sahibiz” gibi genel geçer ifadeleri görebiliyorsunuz.

Ayrıca, kooperatiflerle ilgili bilimsel literatürde sıkça söylendiği gibi bu kooperatiflerin gerçekten demokratik, katılımcı, şeffaf, hesap verebilir bir yapıya mı yoksa giderek çok ortaklı bir şirkete mi dönüştüklerini anlayamıyorsunuz.

Ödemiş ve Tire çevresindeki üreticilerden, çiftçilerden, kooperatif ortaklarından; hatta yerel siyasetçilerden öğrendiklerimiz de bu kuşkularımızı doğruluyor.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı ise kooperatiflere devamlı daha çok ortağa sahip olmalarını, birleşip büyümelerini öneriyor. Bunun dışında önerdiği bir politika ve strateji ya da model yok. 

Oysa vakit artık “birleşip büyüyün” demek için çok geç. Neo-liberal kapitalizmin bu çağında artık eskinin o demokratik kooperatiflerinden söz etmek, çareyi birleşip büyümekte bulmak pek mümkün değil. Çünkü artık kooperatifler de kapitalizmin beklenti ya da zorlamalarıyla değişip dönüşüp paylarına düşeni alıyorlar. Yapılanmaları, işleyişleri ve piyasa içindeki rekabetçi konumlarıyla adeta kooperatif olmaktan çıkıp çok ortaklı şirketlere, hatta holdinglere dönüşüyorlar. Birçok önemli işi kooperatif içinde yapmaktan vazgeçip kurdukları şirketler eliyle yürütmeyi alışkanlık haline getiriyorlar. Ömürleri ise, İzmir Büyükşehir Belediyesi gibi büyük kurumların bir anlamda sübvansiyon anlamına gelen koruyucu, kollayıcı ve siyasi anlamda sonuç almayı hedefleyen destekleriyle bir süre daha devam ediyor. Desteklenmeyenler ise resmi istatistiklerin de söylediği gibi yavaş yavaş ömürlerini doldurup dağılıyor, yok oluyorlar….

Verimlilik 001

Evet, nerede kalmıştık?

Köylülüğü bitirmenin en iyi yöntemi olan “Sözleşmeli üretim“le yapılan alışverişler acaba hem köylülüğü hem de kooperatifçiliği mi öldürüyor, ne dersiniz?

E. Ayrıca “Türkiye’de tarım sektörü 2002-2014 yılları arasında yüzde 2,1 oranında büyürken, İzmir’de bu büyüme yüzde 5,3 olarak gerçekleşti” şeklindeki yanlış değerlendirmede kullanılan “tarım sektörünün büyümesi” ile neyin anlatılmak istendiği ve bu istatistiklerin hangi kaynaktan alındığı da açıklanmalıdır. 

Çünkü gıda, tarım ve hayvancılıkla ilgili resmi istatistikleri hazırlayan Türkiye İstatistik Kurumu ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı gibi kurumlar “tarım sektörünün büyümesi” gibi bir veri değeri kullanmayıp; tarım sektörünün büyümesini ortaya koyacak kriter ya da veri olarak bitkisel ve hayvansal üretim miktarları, üretim değeri, tarımsal işgücü kullanımı, istihdam, tarımsal katma değer, işgücü ve arazi verimliği gibi farklı veri setlerini kullanmaktadır.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin her yıl yayınladığı tarım raporlarıyla Ziraat Mühendisleri Odası eski genel Başkanı Gökhan Günaydın‘ın 2006 yılında yazdığı “Türkiye Tarım Sektörü” başlıklı makalede de görüleceği gibi, tarım sektörünün gelişimi bu şekilde değil; değişik veri setleri ya da değişkenler üzerinde ifade edilmektedir. (2)

O nedenle ifade edilen bu “tarım sektörü büyüme oranı” ile neyin anlatılmak istendiği ve bu verilerin hangi güvenilir kaynaktan alındığı bir an önce açıklanmalı ya da bu şekilde güvenilir ve geçerli olmayan yanlış veriler üzerinden halkın kandırılması eyleminden vazgeçilmelidir.


(1) Tekeli, İlhan (2016) “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi“, s.72

(2) Günaydın, Gökhan (2006) “Türkiye Tarım Sektörü“, Tarım ve Mühendislik, Sayı: 76-77, 2006

Bunun neresi “nostaljik”?

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir kitapta, tarlada, pazarda ya da manavda elleyip koklayıp aldığımız sebze ve meyveleri uzun bir süredir marketlerde elleyip koklamadan, sadece paketlenmiş görünümlerine ve etiketlerine bakarak aldığımız; bu nedenle insanla doğa arasındaki ilişkinin esaslı bir şekilde koptuğu, gıda güvenliği gerekçesiyle doğaya ve onun ürünlerine yabancılaştığımız için artık onların koku ve tatlarıyla ilgilenmediğimiz ifade ediliyordu.

Evet, hepimiz aynı şeyi yapıyoruz. Çünkü o paketlenerek yalıtılmış sebze ve meyvelerin eskisi gibi kokmadığını, hormon takviyesi ve genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) nedeniyle artık eskisi gibi olmadıklarını biliyor, o nedenle de ellemeye ya da koklamaya kalkmıyoruz.

Aslında buna benzer bir duyguyu içinde yaşadığımız ya da çalıştığımız mekânlarla kullandığımız nesnelerle kurmuş olduğumuz ilişkilerde de yaşıyoruz.

Geçen hafta Dokuz Eylül Üniversitesi’nin Buca Kaynaklar’daki yerleşkesini ziyaret edip yapı teknolojisinin son ürünleriyle yapılmış bir binada yemek yerken, bu tür binalarda, eski yapılarda olduğu gibi belleğimin bir köşesine koyup götüreceğim farklı bir şey bulamadığımı, yapı ve iç mekânlarıyla özel bir ilişki kuramadığımı söylediğimde, görüştüğüm akademisyen arkadaşlarım kendilerinin de aynı şeyi hissettiklerini ifade ettiler.

Sanırım, insan ve içinde bulunduğu mekân ile ilişkisinin fazla sorgulanmaması, çağdaş yapı teknolojisinin mimarları bir örnek yapılaşmaya zorlaması ya da bu tür yapı mimarisinin standartlaşması gibi nedenlerle -ne yazık ki- bütün alışveriş ve eğitim mekânlarıyla diğer binaların beş aşağı beş yukarı birbirine benzemesine yol açtı.

Aynı duyguyu geçen akşam güzel tramvay görselleri bulmak amacıyla yaptığım İnternet taramasında da yaşadım. Çünkü, son yıllarda hem ülkemiz hem de dünya kentlerindeki tramvay yatırımlarında kullanılan Japonya, Kore ya da Çin kökenli tramvay vagonlarının beş aşağı beş yukarı çoğunlukla birbirine benzediğini, sadece ufak tefek değişiklikler ya da farklı renk seçimleri nedeniyle birbirlerinden ayrıldıklarını fark ettim. Hatta bu benzerlik öyle durumlara varıyordu ki, İstanbul ya da İzmir’de kullanılan tramvayların şekli ve rengi bile tıpatıp birbirini andırıyordu. O nedenle fotoğrafın kaynağına gitmediğim sürece o tramvayın hangi kentte olduğunu anlayamıyordum.

İstanbul Tramvay
İstanbul Tramvayı
Karşıyaka Tramvay
İzmir, Karşıyaka Tramvayı
Kocaeli Tramvay
Kocaeli Tramvayı
Konya Tramvay
Konya Tramvayı
Sakarya Tramvay
Sakarya, Adapazarı Tramvayı
Samsun Tramvay
Samsun Tramvayı
Gaziantep Tramvay
Gaziantep Tramvayı
Bursa Tramvay
Bursa Tramvayı

Yani, tramvayların şekli ve renklerinde o kente ve kimliğine dair bir iz, özel bir farklılık bulamıyordunuz. Çünkü hepsi, belki de aynı firmanın aynı fabrikasının aynı tezgahından çıkarak uygarlığın beşiği olan kadim kentlerimizde pahalı bir oyuncak olarak yerlerini bulmuşlardı.

Oysa bize yapılacak tramvayın nostaljik olacağını, bizlerdeki geçmişe ait duyguların ortaya çıkacağını söylemişlerdi. Bunu demeçlerinde, belediye bültenlerinde ve gazete haberlerinde üstüne basa basa dile getirmişlerdi.

İlk günden itibaren gördüğüm ve bindiğim bütün tramvay katarları bende, biraz dolgunca yapılmış ve yavaş giden otobüs çağrışımları yaptı. Hatta sadece otobüse değil metro ya da banliyö vagonlarına da benziyorlardı. Ayrıca tramvayların tasarımı konusunda söyleştiğim tanıdıklarım da aynı şeyleri söyleyip hayal kırıklığı yaşadıklarını ifade ediyorlardı.

Oysa, aşağıdaki fotoğraflarda da göreceğiniz gibi İstanbul’un, Bursa’nın, San Francisco’nun, Lizbon’un eski tramvayları hep kendine özgü ve içinde bulunduğu kente ait özellikleri yansıtan tramvaylardı. Kimisi iklime göre yanları açık, kimisi duvar yazılarıyla süslenmiş, cıvıl cıvıl, insanlarda “iyi ki ben bu tramvaya bindim” duygusu yaratabilecek “biricik” tramvaylardı.

Budapeşte Tramvay
Budapeşte Tramvayı
Historical electrical tram
Johannesburg, Güney Afrika Tramvayı
İstanbul Tarihi Tramvay 001
İstanbul Tramvayı
Hong Kong Tramvay
Hong Kong Tramvayı
Lizbon Tramvayı
Lizbon Tramvayı
Exposición
San Francisco Tramvayı
San Francisco Tramvay 002
San Francisco Tramvayı

Aynen metroda, İZBAN’da ya da birer tost makinesine benzettiğim yeni gemilerde ve son oyuncağımız olan tramvayda kendinize ait bir şey, bir duygu, bir aidiyet hissediyor musunuz? Onları eskinin atlı tramvayları, Voroşilov otobüsleri ya da “bozynuzlular“ı gibi kendinize ait hissediyor musunuz? Onlar bu halleriyle belleğinizde bir yer ediniyorlar mı?

Atlı Tramvay - İzmir
İzmir Atlı Tramvayı
Karşıyaka Tramvayı 001
Karşıyaka Tramvayı

Yoksa dünyanın her hangi bir ülkesinde ya da her hangi kentinde kullanılan bu araçları, özünde bizlerden bir şeyleri taşımayan, bize ait olmayan, çağdaş teknolojinin birörnekleştirip aynılaştırdığı standart ve kimliksiz elektrikli oyuncaklar gibi mi hissediyorsunuz?

Tramvayların nostaljik olacak diye eskisi gibi atlı olmasını istemiyoruz ama “Tasarım Kenti İzmir” olarak lanse edilen bir kentte; yakın bir zamanda “Tasarımın başkenti” olacağı söylenen bir kentte kullandığımız gemilerde, metrolarda, tramvaylarda İzmir’e ait bir özelliğin, onu dünyada “biricik” yapan özgün bir özelliğin bulunmasını; böylelikle mekân ve nesnelerle onları kullanan insanlar arasında kolay, sağlıklı, doğru ve belleklerde yer edinecek özel bir ilişkinin kurulmasını istiyoruz.

 

Kentsel Gerilim : Enformel İlişki Ağları Alan Araştırması

Sema Erder‘in 1995-1996 döneminde İstanbul’un Pendik ilçesinde kentsel gerilim konusunda yaptığı alan araştırması ile ilgili sonuç ve değerlendirmeler, 1997 yılının Şubat ayında Um:Ag – Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı tarafından yayınlanmıştı.

Yayın yönetmenliğini eski arkadaşım ve meslektaşım sevgili Ali Tartanoğlu‘nun yaptığı bu değerli araştırma kitabı, aradan uzun bir zaman geçmiş olmasına karşın konusundaki ilk yayınlardan biri olma özelliğini koruyor. Ayrıca ele aldığı kentsel gerilim konusu itibariyle her geçen gün çoğalıp yoğunlaşan gerilimler nedeniyle daha bir önem kazanıyor. 

Çünkü yaşadığımız toplumda var olan ya da yeni yeni oluşup gün geçtikçe derinleşen kutuplaşma ve gerginlikler; ne yazık ki, bir fay hattı gibi tüm bir ülkeyi ya da kentleri tehdit etmeye devam ediyor.

O nedenle, 2004-2007 döneminde İzmir Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği’ndeki çalışmalarım sırasında bu gerginliği fazlasıyla hissettiğim ve sonuçlarını yakından izlediğim Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale gibi kentin tarihi merkezinde bu araştırmaya benzer bir kentsel gerilim araştırmasının muhakkak yapılması gerektiğini düşünmüşümdür.

Zorunlu ya da gönüllü göçlerle ülkenin doğu ve güney doğu bölgelerinden gelenlerle son yıllarda İzmir’in Dünya çapında bir transfer merkezi olarak tanınıp bilinmesine neden olan göçmen, mülteci ve sığınmacıların kentin yerli halkında yarattığı yanlış algıdan kaynaklanan gerginliğin; hatta zaman zaman çatışma boyutuna varan olumsuz ilişkilerin araştırılarak bu gerginliği gidermeye yönelik politika ve stratejilerin bir an önce belirlenmesi gerektiğini düşünmüşümdür hep.

5Sema Erder kimdir?

Kentsel Gerilim, Enformel İlişki Ağları Araştırması” isimli kitabın yazarı, 1946 doğumlu Sema Erder, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde iktisat, Hacettepe Üniversitesi’nde demografi eğitimi gördü. Bir süre kent planlamasıyla ilgili kurumlarda araştırmacı olarak çalıştı, şehircilik ve şehir sosyolojisi konularına ilgi duydu ve Marmara Üniversitesi’ne girerek şehircilik dersleri vermeye başladı. Stockholm Üniversitesi’nde lisansüstü eğitim gören Sema Erder, aynı dönemde, Mübeccel B. Kıray yönetiminde sürdürdüğü “Getto” konulu doktora tezinin alan araştırmasını tamamladı ve bu çalışmayla, 1985 yılında Marmara Üniversitesi’nden doktora derecesi aldı. Yerel politika, gecekondulular, çocuk göçü ve çıraklık, kentsel gerilim gibi konularda çok sayıda alan araştırması yapan Sema Erderİstanbul’a Bir Kent Kondu: Ümraniye adlı kitabıyla (İletişim Yayınları, 1996) 1996 yılında Sedat Semavi Sosyal Bilimler Ödülü’nü aldı. Yayınlanmış diğer eserleri şunlardır: Refah Toplumunda Getto ve Türkler (Teknografik Matbaacılık, 1986), Geleneksel Çıraklıktan Çocuk Emeğine: Bir Alan Araştırması (K. Lordoğlu ile birlikte – Friedrich Ebert Vakfı, 1992), Kentsel Gerilim ve Enformel İlişki Ağları (um:ag Yayınları, 1997), Irregular Migration and Trafficking in Women: The Case of Turkey (Selmin Kaşka ile birlikte – International Organization of Migration, 2003), Refah Toplumunda Getto (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006), Türkiye’de Yerel Politikanın Yükselişi (Nihal İncioğlu ile birlikte-İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008). Son dönemlerde iskan kurumunun değişimini ve yerleşme politikalarına etkilerini araştırmakta olan yazar, halen Mimar Sinan ve Marmara Üniversitelerinde ders vermektedir.

***

Kitabın, “Kentsel Gerilim” isimli alan araştırmasının hangi düşüncee ve hangi yöntemle nerede ve ne şekilde yapıldığını anlatan “Giriş” bölümünü sizlerle paylaşmak isteriz:

“Son dönemlerde özellikle büyük kentlerimizde çeşitli nitelikteki toplumsal gerilimlerin zaman zaman çatışma boyutuna ulaşarak yaygınlaşma eğilimi gösterdiği gözlenmektedir. Bu toplumsal hareketlerden önemli bir kesiminin, kentsel eşitsizliklerden kaynaklanan gerilimler sonucu oluştuğu, birbirinden farklı talepleri, farklı biçimlerde ifade eden hareketler olduğu da gözlemlenmektedir. Bu hareketler, kimi zaman “gecekonducu-zabıta”, kimi zaman “gecekondulu gençlik-polis” çatışmaları kimi zaman radikal dinci, siyasal, ya da etnik grupların gösterileri biçiminde su yüzüne çıkmaktadır. Bu çatışmaların kamu otoriteleri ve kamuoyu tarafından genellikle “tekil” ve “ polisiye” olaylar olarak algılandığı, tartışmaların ve önlemlerin de bu çerçeve içinde kaldığı da açıktır. Böyle bir algılama, bu hareketlerin kaynağını oluşturan toplumsal gerilimleri dikkate almadığı için, alınan önlemler de, duruma göre değişen, kimi zaman göz yumma, yok sayma biçiminde, kimi zaman da gerilimleri çatışma ve şiddet boyutuna tırmandıran sertlikle cevaplama biçiminde sürüp gitmektedir. Bu gerilimlerin altında yatan temel dinamikler kavranmadığı sürece bu konuda uzun dönemli etkileri olacak, sistematik politikaları üretilmesi de gecikmekte, bu durum da, kentlerde var olan bu gerilimli ortamın sürmesine ve yerleşikleşmesine neden olabilmektedir.

Kentlerdeki toplumsal hareketlerin oluşumunda, farklı düzlemlerde, birçok karmaşık yönetsel, siyasal ve toplumsal etkenin yarattığı gerilimlerin varlığı söz konusudur. Bu hareketlerin, bir kesimi “yerel”, bir kesimi “ulusal”, hatta bir kesimi “küresel” düzlemdeki eğilimlerin etkileşimi sonucu oluşabilmektedir. Bu araştırma, özellikle büyük kentlerimizde yaşanan hızlı ve büyük ölçekli göçün yerleşme biçiminin yarattığı kentsel eşitsizliklerden kaynaklanan kentsel gerilimler üzerinde yoğunlaşmayı amaçlamaktadır. Yine bu araştırma, ulusal ve küresel düzlemdeki farklı oluşum ve eğilimleri dikkate almakla birlikte, daha çok bu eğilimlerin büyük kentlerde göçle oluşan yeni yerleşme birimlerinde kurulan “yerel” ortamlardaki ve gündelik yaşamdaki yansımalarına dikkati çekmeye çalışmaktadır.

Bu araştırmada, özellikle bazı komplo teorilerinde belirginlik kazandığı gibi, bütün “yerel” eğilimleri ve gerilimleri, doğrudan ulusal ve küresel düzlemdeki makro ölçekli karar ve uygulamalarla ilişkilendirerek açıklama alışkanlığının tersine bir yöntem denenecek ve makro ölçekli karar ve oluşumların “yerel” eğilimlerle karşı karşıya geldiğinde nasıl yeniden biçimlendiği üzerine odaklaşılmaya çalışılacaktır. Bu amaçla, bu araştırmada, Leeds’in kentsel alanlarla ilgili olarak geliştirdiği kavramsal çerçeve ve yöntem anlayışından yararlanılmıştır. Leeds, yerel toplulukların makro düzlemdeki toplumsal yapının dinamiklerinden çok farklı olduğunu ve makro ölçekli topluluklarla farklı biçimlerde ilişki kurduklarına özellikle işaret etmektedir. Leeds’e göre, aynı toplum içinde birbirinden çok farklı dinamiklere sahip olan yerel topluluklar olabilir ve bunlardan her biri de makro topluluklarla farklı biçimlerde eklemlenebilir. Dolayısıyla, yerel toplulukların her biri “dışarıdan gelen” etkilere çok çeşitli biçimlerde uyum gösterebilir. Bu nedenle Leeds, makro ölçekli karar ve oluşumların her yerel birimde aynı etkiyi göstermeyeceğine işaret etmekte ve hükümetler ve hatta devletler değişebilir, ama yerel topluluklar aynen devam edebilir..” diyerek, yerel toplulukları dışarıdan gelen etkilere, kendi iç dinamiklerine bağlı olarak, bazen açık, bazen de tamamen kapalı olabileceğine işaret etmektedir.

Bu araştırmada ele alınacak “yerel” topluluklar, büyük kentlerimizde kentsel hareketlerin yaygınlaşma eğilimi gösterdiği, kent hukuku dışında gelişmiş yeni kentsel alanlarda yaşayan topluluklar olacaktır. Araştırmanın tasarımında, araştırmacının göç ve yerleşme ilişkisini ele alan bir başka alan araştırmasının bulgularından yararlanılmıştır. Sözü edilen araştırmada, İstanbul’a göçle gelen grupların tamamen kendi çabalarıyla yerleşmeye çalıştıkları yeni yerleşmelerde kendine özgü kuralları ve kurumlan olan ortak yaşama alanları, yeni “yerel” ilişkiler kurdukları gözlemlenmiştir. Bu yeni “yerel” ilişkiler, kendi içinde çelişik eğilimleri bir arada taşımaktadır. Bu ilişkiler, bir taraftan kente göçle yerleşen grupların sorunlarını ve kamu otoritelerinin yükünü büyük ölçüde hafifletici bir ortam yaratmakta, diğer taraftan, bu grupların kentle ilgili taleplerini ifade etmede mücadeleci ve çatışmacı olmalarına da neden olmaktadır. Dolayısıyla bu alanların “dışarısıyla” ilişkileri farklı olduğu gibi , “dışarıdan” gelen etkileri kendine özgü biçimlerde karşılamaktadır.

Kentin çevresindeki kent hukuku dışında oluşan yeni yerleşme alanlarında yaşayanlar, kentle eklemlenme, meşrulaşma, yaşadıkları alanların yaşam kalitesini yükseltme ve hatta gündelik yaşamlarını sürdürebilme ile ilgili taleplerini ya gizil mekanizmalarla, ya da gösterilerle ve hatta kitlesel eylemlerle talep etme yoluna başvurmaktadırlar. Burada sonuçlan aktarılacak olan araştırma, esas olarak büyük kentlerimizde kurulan bu yeni yerel ilişkilerin gerilimi uzlaştırıcı ve arttırıcı yönlerinin temel dinamiklerini somut durumların ışığında ele alarak araştırmaya dönüktür. Bu araştırmanın bulgularının kente yerleşen yeni kentli grupların daha az çatışmalı ilişki kanallarına yönelmelerine katkıda bulunacak politika önerilerinin geliştirilmesine ve hayata geçirilmesine yardımcı olması umulmaktadır.

Alan araştırmasının sonuçlarının aktarılmasından önce, Birinci Bölüm’de, araştırmanın temel kuramsal çerçevesini oluşturan kavramlar hakkında etraflıca bilgi verilmektedir. Burada özellikle, yukarıda da sıkça değinilen “kitlesel hareketler”, “yerel topluluk” , “kentsel eşitsizlikler” gibi kavramlar açıklanmaktadır.

Kitlesel hareketler, günümüzde hemen bütün toplumlarda yaygınlaşma eğilimi gösteren, etnik, dinsel, konut grubu, göçmen grubu gibi sınıfsal olmayan karmaşık katmanların, farklı eksenlerde, farklı nitelikteki talepler için bir araya gelerek oluşturdukları hareketler olarak değişik alanlarda çalışan sosyal bilimciler arasında tartışılmakta olan konulardan biridir. Bu bölümde, hem genel olarak kitlesel hareketler, hem de kentsel eşitsizliklerden doğan kentsel hareketler konusunda geliştirilmiş olan kuramsal açıklamalar hakkında kısa bir aktarma yapılmaktadır.

Bunun yanı sıra, Birinci Bölümde, özellikle kentsel kitlesel hareketler bakımından önemli görülen enformel ilişkilerin somut olarak gerçekleştiği, “yerel topluluk” ve “yerel ilişkiler” kavramları üzerinde yapılmakta olan tartışmalara yer verilmektedir. Burada, özellikle, Türkiye’de son dönemlerde sıkça gündeme gelen ve alan araştırması bakımından da özel önem taşıyan, göçle gelen grupların kentsel eşitsizliklerle karşılaştıktan durumlarda yeniden oluşan enformel ilişki biçimleri, “kökene bağlı ilişkiler” , “ etnik ilişkiler” , “etnik grup ve etniklik” gibi, konularıyla ilgili tartışmalar da yer almaktadır. Bu tartışmaların, özellikle Türkiye’de, bütün çevrelerde, salt ideolojik kaygılarla ele alınan Alevilik, Sünnilik, Kürt kimliği gibi, kültürel ve etnik kimlik konularının bugünün dünyasındaki sosyolojik anlamı konusunda fikir vereceği umulmaktadır.

Atan araştırmasının kavramsal çerçevesinin ve yönteminin kurgulanmasıyla ilgili bilgiler ise İkinci Bölümde yer almaktadır. Bu bölümün incelenmesiyle de görüleceği üzere, bu atan araştırması, kentsel toplumsal hareketlerin önemli bir kesiminin kentsel eşitsizliklerden ve kent hukuku dışında gelişen kentsel alanlarda oluşan “yerel” ilişkilerle, bu alanların dışında var olan ve ancak bu alanları etkileyen “ yerel üstü” kurumlar arasındaki ilişkilerin niteliğinden kaynaklandığını varsaymaktadır. Bu amaçta, “yerel” ilişki ağlarında önemli otan formel ve enformel liderlerle, bu alanlar için karar üreten “yerel üstü” kurumların aktörleri arasındaki ilişki biçimlerinin araştırılması tasarlanmıştır.

Araştırmaya uygun alanın seçiminde iki nokta göz önünde bulundurulmuştur. Bunlardan birincisi, araştırma alanının farklı ilişki biçimlerinin ve kentsel gerilim konuların karşılaştırmalı olarak gözlemlenmesine elverişli olmasıdır. İkinci nokta ise, araştırma konusunun “kentsel gerilim” gibi hassas bir konuda olması nedeniyle, araştırmanın yapılacağı alanın, araştırmanın uygulanabilmesine, sağlıklı veri toplamaya ve tamamlanabilmesine uygun olmasıdır. Bu nedenle, bu araştırmanın, örneğin, Gazi Mahallesi gibi, tek bir kentsel gerilim konusunda, sıcak çatışmanın ve olağanüstü koşulların yaşandığı bir atanda yapılmamasının daha uygun olduğu düşünülmüştür. Bu konuda yapılan ön çalışmalar sonucunda, Pendik ilçesinin farklı kentsel gerilim konularının, serinkanlı bir biçimde gözlemlenebileceği bir alan olduğu düşünülmüş ve alan araştırmasının bu ilçede yürütülmesine karar verilmiştir.

Pendik’te, Eylül 1995- Mart 1996 döneminde yapılan alan çalışmasının ilk aşamasında çeşitli kurumlardan sayısal ve niteliksel bilgi toplanmıştır. Bu bilgilerin değerlendirilmesinden sonra “yerel” toplulukların gündelik yaşamı için önemli olduğu düşünülen “yerelüstü” kurumlar (eğitim, sağlık, belediye, medya, siyasal partiler) ve kentsel gerilim temaları (konut sınıfları, etnik-dinsel farklılık, gönüllü- zorunlu göç, kuşak çatışması) saptanmıştır. Araştırmanın ikinci aşamasında, yukarıda belirtilen kentsel gerilim temaları konusunda il ve ilçe düzeyinde bilgilerin toplandığı dosyalar hazırlanmıştır. Araştırmanın üçüncü aşamasında ise, “yerel” ve “yerel üstü” düzlemde derinlemesine görüşmeler (75 görüşme) yapılarak bilgi toplanmıştır.

Bu araştırmada esas olarak, niteliksel veri toplama tekniği kullanılmıştır. Bu nedenle burada aktarılacak bulgular, ilişki arayıcı ve eğilimleri gösterici bulgulardır. Bu araştırma sırasında saptanan ve çok az bilgi sahibi olduğumuz, kentsel gerilim konularıyla ilgili bulguların her birinin, kendine özgü yöntemlerle, genellemelere elverişli araştırmalar yapılarak yeniden ele alınmasına gerek vardır.

Alan araştırmasının sonucunda elde edilen bulgular İkinci Bölümde ayrıntılı olarak aktarılmaktadır. Bu bölümün incelenmesiyle de görüleceği üzere göç ve yerleşme biçiminden kaynaklanan kentsel eşitsizliklerin yarattığı kentsel gerilim konularından bir kesimi genel ve yapısal, bir kesimi ise belirli gruplara özel ve konjonktüreldir. Örneğin, gecekondu alanlarının yerleşme, meşrulaşma ve yaşam düzeyini yükseltmeyle ilgili taleplerinden doğan gerilim konulan, daha genel ve yapısal gerilim konularıdır. Buna karşılık, gönüllü Kürt göçünün zorunlu göç haline dönüşmesi, Alevilerin Cemevi talepleri, ikinci kuşak gecekondu gençliğinin değişen talepleri gibi konular ise daha özel ve konjonktürel kentsel gerilim konulan olarak belirmektedir.

Kentsel Gerilim Kapak

Ancak, esas olarak göç ve yerleşme konusunda kapsamlı ve sistematik bir kurumsal düzenlemenin olmayışı nedeniyle, “yerelüstü” kurumlar tüm talepleri tekil sorunlar olarak ele almakta ve her talebi kendi özel koşullan içinde değerlendirmeye çalışmaktadır. Bu da “yerelüstü” kurumların, özellikle kamu yönetimlerinin, genel, tek tip ve standart uygulamalar yapmasını engellemekte, somut duruma göre değişen, kimi zaman popülist kimi zaman ise otoriter olabilen, çelişik uygulamalar yapmasına neden olmaktadır, örneğin, “yerelüstü” kurumlar, farklı kökene sahip olan, farklı “yerel” gruplardan gelen benzer nitelikteki taleplere farklı uygulamalar yapabilmektedir. Bu noktada, özellikle “kültürel ve etnik kimlik” konularında toplumda var olan bazı ön yargıların devreye girdiği, bu ön yargıların medya ve özellikle kamu erkini elinde tutan gruplar aracılığıyla yeniden üretildiğini gözlemlemek mümkün olabilmektedir. Bu durum ise, kentsel eşitsizliklerin, “etnik kültürel kimlik” ve “etnik kültürel sorun” boyutu kazanmasına neden olmaktadır.

Bu araştırma, kentsel eşitsizlikler ve kentsel gerilim konusunda yeni araştırma konularının gereğini ve bu araştırmalara dayanarak kentsel eşitsizliği ve kentsel gerilimi azaltmaya dönük somut önerilerin geliştirilmesi zorunluluğunu
gündeme getirebilirse amacına ulaşmış olacaktır.”

Çiğli Tramvayı… (2)

Ali Rıza Avcan

Yazı dizimizin ilk bölümünde ÇED raporu İzmir Valiliği tarafından onaylanan Çiğli Tramvayı hakkında bilgiler vererek bu hatta taşınması muhtemel yolcu sayısı ile ilgili analiz ve hesaplamaların yapılmayışı nedeniyle bu projenin yanlış bir proje olduğunu ifade etmeye çalışmıştık.

Bugünkü yazıda ise bu tramvay hattının yapılış gerekçelerini belirleyip tartışmaya çalışacağız.

Hatırlayacağınız üzere Karşıyaka tramvayı ile ilgili haberler ve yaşanan tartışmalar sırasında bu hattın kendisini besleyecek bir yolcu kapasitesine sahip olmadığı açık bir şekilde görüldü. Özellikle Karşıyaka İskelesi ile Alaybey arasındaki “ölü” hattın varlığı, kişi başına düşen özel araç sayısının 2 ilâ 3 arasında değiştiği Atakent ve Mavişehir mahallelerindeki halkın sabah ve akşam saatleri dışında bu hatta ilgi göstermemesi, Karşıyaka tramvay hattı inşaatının başladığı tarihten itibaren bu hattın yolcu sayısı bakımından daha verimli bir hatla beslenmesi gerektiğini ortaya koydu. Nitekim, henüz inşaat devam ederken bizzat belediye başkanının ağzından bu hatta Çiğli hattının ekleneceğini duymaya başladık.

Karşıyaka tramvayının işletmeye alındığı tarihten kısa bir süre sonra Çiğli tramvayı projesinin hazırlandığı ve bununla ilgili ÇED raporunun İzmir Valiliği tarafından onaylandığı haberlerini duyduk.

Söz konusu raporu okuduğumuzda ise, bu hattın daha çok Atatürk Organize Sanayi Bölgesi ile Katip Çelebi Üniversitesi’ne ve yeni açılan Çiğli Bölge Hastanesi’ne gidip gelenler için düşünüldüğünü öğrendik.

Bu hesaba göre, Çiğli tramvayının güzergahındaki Mavişehir mahallesinin 2017 yılı verilerine göre 13.706 olan nüfusuyla Çiğli ilçesi sınırları içindeki Yenimahalle’nin 8.088, Küçük Çiğli mahallesinin 17.945 olan nüfusunu, yine aynı yıl verilerine göre 7.070 öğrenciye sahip olan Katip Çelebi Üniversitesi’ni ve 6.240.000 metrekarelik bir alanda faaliyette bulunan Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ndeki fabrikalarda çalışanlarının hedeflendiği anlaşılıyor.

Ancak bu projenin hazırlanması öncesinde, bu mahallelere ve üniversite, hastane ve sanayi bölgesi gibi çekim merkezlerine gelip gidecek insanların nerelerden gelip nerelere gittikleri hususunun ayrıntılı bir şekilde araştırılıp analiz  edilmediği için bu mahallerde oturanların ya da bu çekim merkezlerine gelip gidenlerden ne kadarının bu tramvay hattından yararlanacağı; ayrıca Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nde çalışanların yararlandığı servislerin ne kadar yolcu taşıdığı, bu hattın yapılması durumunda servislerin kullanımından vazgeçilip vazgeçilemeyeceği -ne yazık ki- henüz bilinmemektedir.

Aynen Konak ve Karşıyaka tramvay hattı projelerinde yapıldığı gibi…

Örneğin Atatürk Organize Bölgesi’ne ulaşımı sağlayan 4 ESHOT hattından 1’inin (227) Bostanlı İskele’den, 1’inin (817) Çiğli İZBAN İstasyonu yanındaki Çiğli Aktarma Merkezi’nden hareket etmekle birlikte; (149) nolu otobüs hattının Kaklıç’tan, (751) nolu otobüs hattının Sasalı’dan hareket ettiği dikkate alındığında Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ne gelenlerin çoğunluğunu Kaklıç ve Sasalı’dan; yani yapılacak tramvay hattının tam aksi yönünden gelmeleri nedeniyle bu hattı kullanmayacakları ortaya çıkmaktadır. Nitekim Bostanlı İskele’den kalkan (227) nolu hat otobüsünün taşıdığı yolcu sayısı dikkate alındığında, bu hattaki otobüslerin kaldırılarak yerine daha pahalıya mal olacak tramvayın konulmasının gerekçesi anlaşılmamaktadır.

Evet, Karşıyaka hattına eklenen bu hattın uç noktalarında Atatürk Organize Sanayi Bölgesi, Çiğli Bölge Hastanesi ve Katip Çelebi Üniversitesi gibi çekim merkezlerinin olması, birleştirileceği Karşıyaka hattının diğer ucunda da Bostanlı İskele, Karşıyaka İskele gibi daha fazla yolcuyu barındıran noktaların olması nedeniyle Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ne, Katip Çelebi Üniversitesi’ne ve Çiğli Bölge Hastanesi’ne gitmek isteyen Karşıyakalıların buralara eskisinden daha kolay ulaşabilecekleri bilinmekle birlikte; trafik yoğunluğu açısından sorunlu olmayan bu hatlardaki bize göre yeterli olan otobüs sayısının şayet bir yetersizlik ya da talep söz konusu ise arttırılması ya da yeni hatlar açılarak geliştirilmesi mümkünken niye daha pahalı bir yatırım türü olan tramvay hattının açılmasına karar verilmiştir? İşte henüz bu önemli soruya kimse ikna edici bir yanıtı verememektedir. 

Oysa bu işin uzmanları, iki nokta arasındaki toplu ulaşımda tür seçiminin değil, kapasite seçiminin önemli olduğunu söyleyip belirlenen kapasiteye göre yapılacak tür seçiminde maliyetin önemli bir unsur olduğuna işaret ediyorlar.

Çünkü İstanbul, Kayseri, Eskişehir, Antalya ve Samsun’da şimdiye kadar yapılan tramvay projelerinin maliyetlerini dikkate alıp bir ortalama bulmaya kalktığımızda bunun kilometre başına 12,2 Milyon Dolar olduğunu, otobüsle ya da metrobüsle yapılacak toplu ulaşımın ise çok daha ucuz olduğunu söylüyorlar. 

O nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu hattaki yolcu kapasitesi ile ilgili herhangi bir inceleme, analiz ve değerlendirme yapmadan ve bu hatta otobüs mü yoksa tramvay mı işletmenin daha doğru olacağını tartışmadan daha pahalı bir oyuncak olan tramvaydan yana karar vermiş olmasını yadırgıyor ve doğru bulmuyoruz.

Ayrıca kentin başka bölgelerinde; örneğin Halkapınar-Otobüs Terminali hattında metro ya da tramvay yapmak varken, kentin mevcut ihtiyaç ve öncelikleri açısından daha gerilerden gelen ve İZBAN hattına paralel bir şekilde yapılacak Çiğli tramvay hattının yapılmasını stratejik bulmuyor, bu tür yatırım kararlarında kentin genelindeki tüm ulaşım sorunlarının önceliklendirilmesi ve yatırım kararlarının bu öncelikler göz önünde bulundurularak alınması gerektiğini düşünüyoruz.  

????????? - ???????!

Bütün bu değerlendirme ve düşünceler sonrasında da, Çiğli tramvay hattı acaba yolcu kapasitesi açısından cılız kalan Karşıyaka tramvay hattını desteklemek, onun işletme masraflarını azaltmak için mi yapılıyor diye sormadan da edemiyoruz.

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi şirketleri ve saydamlık…

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014, 2015 ve 2016 yılları faaliyet raporlarının son bölümünde yer alan bilgilere göre; İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sermayesine ortak olduğu 12, sermayesine ortak olduğu şirketlerin kurduğu 3 şirket olmak üzere toplam 15 şirketi bulunmaktadır. Bu şirketleri faaliyet raporlarındaki sırasına göre şu şekilde listeleyebiliriz:

1. İzbeton – İzmir Büyükşehir Belediyesi Beton ve Asfalt Enerji Üretim ve Dağıtım Tesisleri Su Kanalizasyon Ticaret ve Sanayi Anonim Şirketi.

2. Grand Plaza – İzmir Büyükşehir Belediyesi Grand Plaza Gıda, Otelcilik ve Turizm İşletmeleri Anonim Şirketi.

3. İzfaş – İzmir Fuarcılık Hizmetleri Kültür ve Sanat İşleri Ticaret Anonim Şirketi.

4. İzbelcom – İzmir Büyükşehir Belediyesi Çevre Korunması İyileştirmesi Müşavirlik ve Proje Hizmetleri Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi.

5. İzenerji – İzmir Büyükşehir Belediyesi İnsan Kaynakları Temizlik Bakım ve Organizasyon Hizmetleri Enerji Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi.

6. İzelman – İzelman Genel Hizmet Otopark Özel Eğitim İtfaiye ve Sağlık Hizmetleri Ticaret Anonim Şirketi.

7. Ege Şehir Planlama – Ege Şehir Planlaması Enerji ve Teknolojik İşbirliği Merkezi Anonim Şirketi.

8. İzdeniz – İzmir Deniz İşletmeciliği Nakliye ve Turizn Ticaret Anonim Şirketi.

9. İzulaş – İzmir Ulaşım Hizmetleri Makine Sanayi Anonim Şirketi.

10. İzban – İzmir Banliyö Taşıma Sistemleri Ticaret Anonim Şirketi.

11. İzmir Enternasyonel Otelcilik Anonim Şirketi.

12. İzmirgaz – İzmir Doğalgaz Dağıtım Anonim Şirketi.

13. İzmir Metro – İzmir Büyükşehir Belediyesi Metro İşletmeciliği Taşımacılık İnşaat Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi.

14. Ünibel – Ünibel Özel Eğitim Bilgi Teknolojileri ve Dijital Yayıncılık Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi.

15. İzmir Jeotermal – İzmir Jeotermal Enerji Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi.

Bu listeye, İzmir Büyükşehir Belediyesi Egeşehir Planlama Enerji ve Teknolojik İşbirliği Merkezi Anonim Şirketi‘nin 2012 yılında 20.000.-TL, 2016 yılında da 3.000.000.-TL. vererek ortak olduğu  Tarkem, Tarihi Kemeraltı İnşaat Yatırım Ticaret Anonim Şirketi ile 2017 yılı içinde 30.000.000.-TL. vererek ortak olduğu Tetusa Özel Sağlık Hizmetleri Termal Turizm Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi dahil edildiğinde şirketlerin toplam sayısı 17’ya çıkmaktadır.

Egeşehir Planlama A.Ş.‘nin % 30 oranında ortak olduğu Tarkem A.Ş.‘nin hem 2016 yılı hem de daha eski faaliyet raporlarında belirtilmemiş olması ve bu şirketin çalışmaları hakkında hem belediye meclisine hem de kamuoyuna bilgi verilmemiş olması dikkat çekici ve önemli bir eksiklik olup; buna benzer başka şirket bilgilerinin de faaliyet raporuna dahil edilmemiş olması ihtimal dahilindedir. 

Bu şirketlerin taahhüt edilmiş ya da ödenmiş sermayelerini dikkate aldığımızda ise, sermayesi bilinmeyen İzmir Enternasyonal Otelcilik Anonim Şirketi dışında kalan 16 şirketin toplam 3.091.356,010.-TL‘lık bir sermayeye sahip olduğu görülmektedir.

Her bir şirketin sermayeleriyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu şirketlerdeki pay oranını; ayrıca, 2017 yılı Temmuz ayı itibariyle yönetim kurullarında görevli olanları  ve bu şirketleri denetleyen bağımsız denetim şirketlerinin ismini aşağıdaki tabloda görebilirsiniz.

Sayfa 1

 

İBB Şirket Yönetim Kurulları (18.07.2017)_Sayfa_2

Bu tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, İzmir Enternasyonal Otelcilik Anonim Şirketi dışındaki toplam 16 şirkette yönetim kurulu başkanı, başkan vekili, başkan yardımcısı, üye, murahhas üye gibi değişik adlarla tanımlanan toplam 147 kişinin yer aldığı; bu 147 kişiden 2 tanesinin 5 ayrı şirkette (Zeliha Gül Şener,  Hilmi Özer), 4 tanesinin 3 ayrı şirkette (Ardahan Totuk, Hakan Öztürk, Barış Karcı, Aziz Kocaoğlu), 11’inin de 2 ayrı şirkette (Adnan Çelikkal, Ali Celal Ergin, Aydın Güzhan, Canan Mut, Erhan Bey, Hüseyin Kırmızı, Mehmet Sayar, Pınar Meriç, Sönmez Alev, Tayfun Serhat Berkol, Uğur Yüce) görev yaptığı görülmektedir.

Bu kadronun çoğu kez, yöneticiliğini yaptığı şirketin mesleki bilgilerine sahip olmadığı, genellikle yıl ölçeğinde değiştirildiği ve belediye başkanı tarafından yapılan görevlendirmelerde “güvenilir olma” kriterinin dikkate alındığı, güven duygusunun daha fazla olduğu kişilerin de doğal olarak daha fazla şirketin yönetim kurulunda görev yaptığı anlaşılmaktadır.

how-to-hold-your-co-workers-accountable

Şirketlerin faaliyet konularının ise oldukça fazla ve çeşitli olduğu; adeta her bir belediye hizmeti için ayrı bir şirket kurulduğu ya da mevcut şirketlerin faaliyet konularına eklendiği görülür. Tüm şirketlerin faaliyet konularını sıralamaya kalktığımızda karşımıza alfabetik olarak şöyle bir liste çıkmaktadır:

Asfalt yapımı, bakım, beton yapımı, bilgi teknolojisi, çevre koruma ve iyileştirme, deniz işletmeciliği, dijital yayıncılık, doğalgaz dağıtımı, enerji üretimi ve dağıtımı, fuarcılık, genel hizmetler, gıda, insan kaynakları, itfaiye, inşaat, kanalizasyon yapımı, jeotermal enerji, kültür ve sanat, makine, metro işletmeciliği, müşavirlik, nakliye, organizasyon, otelcilik ve turizm işletmeciliği, otopark, özel eğitim, proje yapım, sağlık, su, şehir planlama, taşımacılık, teknoloji, temizlik, ulaşım ve yatırım.

Bu şirketlerin çoğu İnternet sayfasına sahip olmasına ve İnternet sayfalarının “Bilgi Toplumu Hizmetleri” bölümü bulunmasına karşın hiçbir şirketin bilançosu ile kar-zarar tablolarının bu bölümde yer almadığı; ayrıca, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait faaliyet raporlarının hiç birinde bu konularda bilgi verilmediği görülmektedir.

Bu nedenle, İzmir Büyükşehir Belediyesi ortağı olduğu 17 şirket itibariyle bir “kapalı kutu” durumunda olup bu şirketlerin kar, zarar ve performanslarıyla bilançoları hakkında halka bilgi vermemekte, verilmesi için talepte bulunduğumuzda ise ya “ticari sır” gerekçesiyle bilgi vermekten kaçınmakta ya da Türk Ticaret Kanunu’nun hükümlerini öne sürerek zorluk çıkarmaktadır.

Buna bir de, Burhan Özfatura zamanında Hilton Oteli’nin yapımı için verilen 7.200 metrekare arsa için % 23,84 oranında ortak olunan İzmir Enternasyonal Otelcilik Anonim Şirketi’nin bir “muamma” olan durumu da eklendiğinde, İzmir halkının oluşan zararlar nedeniyle nasıl bir yük üstlendiği net bir şekilde bilinmemekte, bilinmesi için yaptığımız tüm girişimler ne yazık ki sonuçsuz kalmaktadır.

Oysa, saydamlığı, hesap verebilirliği ve katılımcılığı savunan, hak, hukuk ve adalet için mücadele eden bir siyasi partinin yönetimindeki İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, AKP’nin kendi defoları için çıkardığı kanunları bahane etmeden ya da bizlere eksik/yanlış bilgi vermeden önce tüm bilgilerini, istemeye bile gerek duymaksızın kendinden emin bir şekilde kamuoyuna açıklaması, bu konuda hiçbir sakınca, tedirginlik ve korku duymaması gerekmektedir.

Tekne & Delik

Size son bir soru….

Yukarıdaki tablodan da göreceğiniz gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin tüm şirketlerini İstanbul merkezli bir bağımsız denetim şirketi denetlemektir…

Niye İstanbul merkezli bir şirket? Bu şirketi seçerken acaba hangi kriterler uygulanmıştır? Bu denetimi yapabilecek bir şirket İzmir’de yok mudur?

Yanlışlardan yanlış beğen – Yanlış 2

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana sürdürülmekte olan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin tanıtımı amacıyla gerek belediyenin hazırladığı haber bültenlerinde gerekse belediye bültenlerindeki bilgiler üzerinden haber yazıp yorum yapanların dile getirip tekrarladıkları yanlışları bir bir ortaya koymaya devam ediyoruz.

Bu çerçevede bugün dile getireceğimiz ikinci önemli yanlışı; ülke kırsalındaki nüfusun gerçekten azalıp azalmadığı konusuyla İzmir kırsalındaki nüfusun hangi nedenlerle arttığını ele alıp bunun gerçek nedenlerini; yani doğruları söylemeye devam edeceğiz.

YANLIŞ 2

* Türkiye’de düştü, İzmir’de yükseldi

İzmir’deki kırsal kalkınmayı destekleyen önemli bir veri de, tarımsal istihdamın nüfusa oranı oldu. İzmir Çalışma ve İş Kurumu Müdürlüğü verilerine göre, Türkiye’de 2015 yılında yüzde 20,6 olan bu oran 2016’da yüzde 19,5’e düştü. İzmir’de ise Türkiye genelinin aksine tarımsal istihdamın nüfusa oranı aynı dönemde 9,9’dan yüzde 10,5’e yükseldi. Yani Türkiye genelinde düşen oran İzmir’de yükselişe geçti. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kırsala yaptığı destek ve yatırımların amacına ulaştığı bu verilerle de doğrulandı.

2007 yılında İzmir’in toplam nüfusu 3 milyon 739 bin dolaylarındayken, kırsal olarak tanımlanan 19 ilçede yaşayan nüfus 1 milyon 89 bin civarındaydı. Bundan 10 yıl önce İzmir nüfusunun yüzde 29,14’ü kırsalda yaşıyorken, bu oran 2010 yılında yüzde 29,40’a, 2015 yılında yüzde 30,60’a, 2016 yılında ise yüzde 30,70’e yükseldi.

Kırsalda ekonominin canlanmasının nüfus hareketlerine etkisini gösteren bir başka veri ise şöyle:

2016 yılı Türkiye geneli nüfus artış oranı Yüzde 1,35

İzmir’in nüfus artış oranı Yüzde 1,32

İzmir kırsalındaki (19 ilçe) nüfus artış oranı Yüzde 1,59.

Tüm bu veriler “Kırsal Kalkınmada İzmir Modeli”nin hedefine ulaştığını gösteren lumlu sonuçlar olarak dikkat çekiyor.”

Kaynak: İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Tarımda İzmir Mucizesi” başlıklı 27 Haziran 2017 tarihli haber bülteni.

* İzmir’deki kırsal kalkınmayı destekleyen önemli bir veri de tarımsal istihdamın nüfusa oranı oldu. İzmir Çalışma ve İş Kurumu Müdürlüğü verilerine göre, Türkiye genelinin aksine tarımsal istihdamın nüfusa oranı aynı dönemde 9,9’dan yüze 10,5’e yükseldi. Yani Türkiye genelinde düşen oran İzmir’de yükselişe geçti. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kırsala yaptığı destek ve yatırımların amacına ulaştığı bu verilerle de doğrulandı.”

Kaynak:Tarımda ithalatın alternatifi, İzmir Modeli“, Ali Ekber Yıldırım, 6 Temmuz 2017 tarihli Dünya Gazetesi.

DOĞRU 1

Öncelikle aynı yanlışı tekrarlayan yukarıdaki iki haber için şunu söylemek isterim; Gazetecinin görevi, bilgi kaynağının verdiği bilgiyi ilgili tüm taraflarla görüşüp araştırarak doğrulamak ve doğruluğundan emin olduktan sonra yayınlamaktır. O da en azından aynı dili, aynı anlatımı kullanmamak koşuluyla…

İkinci olarak da verilen istatistiki verilerin yanlış olduğunu ifade etmek isterim…

Çünkü, Türkiye’deki istihdamla, özellikle de tarımsal istihdamla ilgili değerlendirme ve yorumları, İzmir Çalışma ve İş Kurumu Müdürlüğü verilerine bakarak değil; Devletin bu konudaki geçerli ve güvenilir verilerini hazırlayan Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine bakarak yapmamız gerekir. 1980’li yıllarda Devlet İstatistik Kurumu olarak adlandırılan bu kurumda çalışmış bir uzman araştırmacı olarak ülkemizdeki tek güvenilir ve geçerli veri kaynağının Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) olduğunu kabul etmemiz ve istihdam gibi önemli bir konuda bu kurumun ürettiği verileri dikkate almamız gerekmektedir.

Çünkü Türkiye İstatistik Kurumu verileri, Türkiye kırsalındaki istihdamın, yukarıda yazılı bülten ve gazete haberinde iddia edildiği gibi azaldığını değil; aksine arttığını söylüyor. Bu durumu en iyi şekilde Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerini kullanan Ulusal İstihdam Stratejisi 2014-2023 belgesinin hazırlanması sırasında gerçekleştirilen Ulusal İstihdam Stratejisi Tarım Sektörü Çalıştay Raporu’nda görmek mümkündür.¹

Kırsal Nüfus ve İstihdam

Yukarıdaki tablonun son sütunundaki yüzde rakamlarının incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, kırsal alandaki tarım istihdamındaki iş gücüne katılım oranı 2005-2015 döneminde % 44,60 oranından % 51,60 oranına doğru net 7 puanlık bir artış göstermiş; böylelikle Türkiye kırsalındaki tarımsal istihdamın nüfusa oranının iddia edildiğinin aksine arttığı görülmektedir.

Yine aynı güvenilir ve geçerli TUİK verilerine dayanarak düzenlediğimiz İzmir’deki istihdamın iktisadi faaliyet kollarına göre dağılımını gösteren aşağıdaki tabloda da görüleceği gibi, tarımdaki istihdamın tüm istihdam miktarı içindeki payı, 2004-2007 döneminde azalmakla birlikte; 2008 yılından itibaren, aynen Türkiye genelinde görüldüğü gibi artış eğilimi içine girerek 2007’deki % 7,50 oranındaki düzeyinden 2016 yılı itibariyle % 10,50 düzeyine yükselmiştir.

İzmir İstihdam

Çağlar Keyder2000’lerde Devlet ve Tarım” başlıklı makalesinde, bu şekilde artan istihdam rakamının siyasi durum, kentlerin göreli olarak pahalanması, tarım dışında iş bulmanın zorluğu gibi çeşitli belirleyicileri olduğunu; bütün bu koşulların kırsalın ve çiftçiliğin cazibesini  yükselterek kırsal nüfus yararına demografik bir değişimi mümkün kıldığını ve tarımda gelirlerin artmasıyla politika beklentilerinin olumlu olmasının en önemli nedenlerden biri olduğunu ifade etmektedir.² 

Tabii ki tarım politikaları tüm kırsal nüfusu veya bütün çiftçileri aynı şekilde etkilemiyor. Ürüne göre farklılıklar var, bunlar bölgesel farklılıkları ortaya çıkarıyor. Daha da önemlisi her politika aracının köylünün ölçeğine göre değişik etkide bulunması. Örneğin gübre, mazot ve tarım ilacını yoğunlukla kullanan bir büyük çiftçi ile daha küçük ölçekte daha az teknoloji ile çalışan köylünün sübvansiyonlu fiyatlardan değişik düzeylerde etkileneceği açık. Dolayısıyla destek politikasının tarımın tümünü etkilediği hipotezi bir düzeyde doğru olabilir, fakat daha mikro düzeyde araştırma yapılması, mekansal ve sınıfsal farkların yol açtığı davranışların incelenmesi gereklidir. Aksi takdirde istatistiklerde gözlemlenen hareketin altında yatan dinamiği anlamaya imkan olmaz.”³

Çağlar Keyder kırsal istihdamdaki bu artışın en çok Ege ve Akdeniz bölgelerinde ortaya çıktığını, İzmir, Aydın, Denizli, Muğla, Manisa, Antalya ve Adana gibi ihracata ve zenginleşmiş damak tadına hitap eden taze meyve ve sebze üretiminde, yani daha emek yoğun tarımda uzmanlaşan illeri kapsadığını ve toplam tarım istihdamı artışının yarıdan fazlasını kapsadığını ifade etmektedir. 

O nedenle İzmir, Aydın, Denizli, Muğla, Manisa ve Adana gibi Ege ve Akdeniz’e kıyısı olan Batı illerinin kırsalında, Türkiye kırsalındaki artıştan daha fazla bir nüfus artışının olması bir Türkiye gerçeği olarak sadece İzmir’e özgü bir durum değil; sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı çalışmaların bir sonucu değildir.

Aksi takdirde elmalarla armutların birbirine karıştırıldığı bir durum yaşanır ki; o da yapılan hizmetlerin kurumsallaşıp sürdürülebilir kılınmasını engelleyen bir ayak bağına dönüşür durur…

c755a8a7-d1de-466b-b43c-c782adb1d34d-tom_ward_12_altdisney_pinocchio

Sonuç olarak, sunduğumuz bu güvenilir ve geçerli resmi verilerin kullanılması suretiyle yaptığımız belirleme ve değerlendirmeler ışığında;

İzmir’in “kırsal ilçeleri” olarak tanımlanan 19 ilçe merkezi ile köylerindeki (mahallelerindeki) nüfus artışının nedeni, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı hizmetlerin özel bir sonucu değil; tüm ülkede uygulanan tarım politikalarının sonucu olarak Ege ve Akdeniz kıyısındaki tüm illerde ortaya çıkan toplumsal bir gelişmenin ürünüdür. 


¹ Ulusal İstihdam Stratejisi Belgesi Tarım Sektörü Çalıştay Raporu,  Sf. 5-6 http://www.uis.gov.tr/media/1430/tar%C4%B1m.docx

² Çağlar Keyder, “2000’lerde Devlet ve Tarım“, “Bildiğimiz Tarımın Sonu, Küresel İktidar ve Köylülük“, İletişim Yayınları İstanbul-2013, s.211-212

³ Çağlar Keyder, “2000’lerde Devlet ve Tarım”, “Bildiğimiz Tarımın Sonu, Küresel İktidar ve Köylülük“, İletişim Yayınları, İstanbul-2013,  s.212

Devam Edecek…

 

Gecikmiş bir teşekkür…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şube Başkanı Halil İbrahim Alpaslan, Facebook’ta yayınladığı bir mesajla, TMMOB Mimarlar Odası tarafından geçmişte yayınlanmış olan kitap, dergi ve broşürleri İzmir Mimarlık Merkezi’nde ücretsiz olarak dağıttıklarını duyurdu. Bu duyuru üzerine vakit geçirmeksizin hemen İzmir Mimarlık Merkezi’ne giderek o yayınların hepsinden birer tane ayırarak kütüphaneme yerleştirmem mümkün oldu.

TMMOB Mimarlar Odası Genel Sekreteri Hasan Topal, İzmir Şubesi Başkanı Halil İbrahim Alpaslan ve Şube Sekreteri Nilüfer Çınarlı Mutlu sayesinde edindiğim bu kitap, dergi ve broşürler için, gecikmiş de olsa gönülden bir teşekkürü borç biliyorum.

Gelelim hangi kitap ve dergileri ücretsiz edindiğime…

Öncelikle benim için önemli olan, “Kültürel ve Doğal Miras, Uluslararası Kurumlar ve Belgeler” isimli kitaptan söz etmek isterim.

2007 yılı Nisan ayında yayınlanan ve Emre Madran ile Tuğçe Selin Tağmat tarafından derlenen bu kitapta Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi (ICOMOS), Dünya Miras Kentleri Örgütü, Bizim Avrupamız, Avrupa Tarihi Kentler ve Bölgeler Birliği, Kütür Varlıklarının Korunması ve Onarım Çalışmaları Uluslararası Merkezi, Uluslararası Doğa Koruma Birliği, Doğal Hayatı Koruma Vakfı ve Uluslararası Mimarlar Birliği hakkında bilgi verildikten sonra UNESCO, UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) ve  Avrupa Konseyi’ne ait toplam 10 uluslararası sözleşmeye yer veriliyor. Bu sözleşmeler ise sırasıyla şu şekilde: Silahlı Çatışma Halinde Kültürel Değerlerin Korunması Sözleşmesi (Lahey Konvansiyonu), Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme, Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi), Biyoçeşitlilik ve Akdeniz’de Özel Koruma Alanlarına İlişkin Protokol, Avrupa Kültür Konvansiyonu, Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi (Bern Sözleşmesi), Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi, Avrupa Arkeolojik Mirasının Korunması Sözleşmesi, Avrupa Peyzaj Sözleşmesi ve Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi’nin Karadeniz’de Biyolojik Çeşitliliğin ve Peyzajın Korunması Protokolü.

Yine bu yayına eşdeğer bir başka yayın da, 2004 yılının Nisan ayında yayınlanan “Kentsel Koruma ve Canlandırma Üzerine Seçme Kaynakça” isimli kitaptı.

Şebnem Önal Hoşkara ile Naciye Doratlı tarafından derlenen bu kitapta, kentsel koruma ve canlandırma konusu ile ilgili tüm yayınlara; kitaplar, kongre kitapları, bildiriler makaleler, tezler, raporlar, ilgili İnternet sayfaları, konu ile ilgili sivil toplum kuruluşları ve uluslararası kuruluşlara ilişkin birçok bilgiye ulaşabiliyorsunuz.

Bir hazine değerinde olduğuna inandığım Ege Mimarlık Dergisi’nin birçok sayısının yanında hem konu hem de basım tekniği ve görünümü açısından beni etkileyen kitaplar ise söyleşi, atölye, forum, panel, seminer ve bildiriler başlığı ile basılan “Kapsayıcı ve Katılımcı Bir Tasarım/Araştırma Projesi Olarak Değişim“, “Gelenek, İşlev ve Moda Arasında Günümüz Konut Kültürü“, “Yerel Yönetimlerde Yeniden Yapılanma“, “Toplum ve Mimarlık“, “Cumhuriyet Dönemi Mimari Mirasının Korunması“, “Afet Hukuk, Dünü, Bugünü ve Geleceği” isimli kitaplar oldu.

Bu güzel kitap ve dergileri bu şekilde edinip teşekkürümüzü ilettikten sonra bu konuyla ilgili bir dileğimizi dile getirmekte de fayda umuyorum…

Biliyorum, Mimarlar Odası bu tür yayınları öncelikle kendi üyesi olan mimarları bilgilendirmek, onların mesleki bilgilerini geliştirmek için çıkarıyor ve bütçesinden önemli bir tutarı harcıyor; ama bunların belki ikinci sırada gelen bizler gibi okuyucuları, meraklıları da var. Belki de bir çok üye mimarın okumadığı makaleleri, kitapları sonuna kadar okuyan, kitabı, dergiyi son damlasına kadar tüketen ve kütüphanesinin en önemli yerinde saklayan biz meraklılar var… Böylelikle, konusunda uzman mimarların ve yazarların gözünden yaşadığı dünyayı, ülkeyi ve kenti, o kentteki yapıları görüp öğrenen ve yorumlayan bizler var…

20170727_102353

Bu kitapları, dergileri İzmir Mimarlık Merkezi’ne giderek oradaki kütüphanede okumanın, takip etmenin de mümkün olduğunu bilmekle birlikte, dağıtım sonrasında kalan ve biriken yayınların, aynen şimdi olduğu gibi ücretli ya da ücretsiz bir şekilde okuyucusu ile buluşması için çözümler bulunabileceğine, en azından TMMOB Mimarlar Odası İnternet sayfasındaki mevcut e-kitap ya da e-dergilere dahil edilebilmesinin mümkün olduğunu düşünüyor ve bu konuda sürekli bir çözüm bulunması için öneride bulunmak istiyorum.

Bu öneriyi yaparken, yine de bir kez daha teşekkür etmeyi unutmak istemiyorum…

 

Yanlışlardan Yanlış Beğen – Yanlış 1

Ali Rıza Avcan

Bildiğiniz gibi uzunca bir süredir, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana yürüttüğü ve bir “model” olarak tanıttığı tarım ve hayvancılık hizmetlerini inceleyip araştırıyor ve bilimsel olarak doğru olmayan şeylere dikkate çekerek “işin doğrusuna” işaret etmeye çalışıyoruz.

İşte bu çerçevede bugünden sonra bu hizmetlerin tanıtımında kullanılan yanlış ya da eksik bilgileri kaynağını da belirtmek suretiyle ortaya koyup doğrusunu göstermeye çalışacağız.

Bunu yaparken de belediyenin İnternet sayfasında yayınlanan haberlerle bu haber ya da bültenler üzerinden haber veren gazete ve dergileri, doğru bilgi kaynağı olarak da Türkiye İstatistik Kurumu, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı gibi kurumların resmi verilerini kullanacağız.

Bugün ele alacağımız ilk yanlış haber, İzmir’in hangi yerleşimlerinin “kırsal yerleşim” olarak kabul edildiği ve bu yerleşimlerdeki nüfus artış oranı ile ilgili. Çünkü İzmir Büyükşehir Belediyesi “kırsal alan” olarak kabul ettiği 19 ilçe nüfusunun, kendi tarım ve hayvancılık hizmetlerinin olumlu bir sonucu olarak arttığın iddia ediyor. İddia, kelimesi kelimesine aynen şöyle:

ZEkaZ0

YANLIŞ 1

Türkiye’de tarımsal istihdam oranı düşerken, İzmir’de yükseldi. Desteklenen tarımsal kooperatiflerin üye ve personel sayıları ile cirolarında patlama yaşandı. Sonuçta İzmir’de “köyden kente göç” durduruldu; kırsal nüfusun artış oranı, kent merkezindeki nüfus artışını geçti. 10 yıl önce İzmir nüfusunun yüzde 29,14’ü kırsalda yaşıyorken, 2016 yılında bu oran yüzde 30,70’e yükseldi.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2007 yılından bu yana “ısrarla” üzerinde durduğu “kırsal kalkınma” çalışmalarının olumlu sonuçları somut olarak görülmeye başlandı. Temel hedeflerinden biri “köyden kente göçün önlenmesi” olan proje sayesinde İzmir’in “kırsal” olarak tanımlanan 19 ilçesindeki nüfus, 2016 yılında geçen yıla göre yüzde 1,59 oranında arttı. Aynı dönemde İzmir’deki genel nüfus artış oranı yüzde 1,32, Türkiye’deki nüfus artış oranı yüzde 1,35’de kaldı.

Kaynak:

  • İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Tarımda İzmir Mucizesi” başlıklı 27 Haziran 2017 tarihli haberi.
  • Dünya Gazetesi’nin 6 Temmuz 2017 tarihli ve “Tarımda İthalatın Alternatifi, İzmir Modeli” başlıklı haber, Ali Ekber Yıldırım.
  • Ege’deSonSöz isimli İnternet gazetesinin 27 Haziran 2017 tarihli ve “İzmir’in yerel kalkınma raporu: Tarımda büyük mucize!” başlıklı haberi.

s997638

DOĞRU 1

Bir mülki yönetim birimi olarak tanımlanan İzmir ilindeki tüm köyleri bir anda mahalleye dönüştürerek İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin görev alanına dahil eden 2012 tarih, 6360 sayılı kanun sonrasında İzmir içinde artık “kentsel” ya da “kırsal” alan şeklinde resmi bir ayrım kalmadı ve İzmir ilindeki tüm nüfus, bundan böyle “kentsel alan”da yaşayan “kentliler” olarak anılmaya başlandı. 

Bir kısım köyler halen köy olma özelliklerini koruyor olsalar bile devlet ve onun resmi istatistikleri bu köyleri artık “mahalle” olarak görüyor ve İzmir’i de % 100 oranında kentleşmiş bir yerleşim alanı olarak kabul ediyor.

O nedenle, içine ilçe merkez nüfuslarının da dahil edildiği 19 ilçeyi,  “bunlar İzmir’in kırsalıdır” diye bir köşeye ayırıp 19 ilçeye ait toplam nüfusu, aynı ilçelerin daha önceki yıllara ait nüfuslarıyla mukayese ederek “bu kırsal yerleşimlerin nüfusları azalacağına artmıştır” ya da bu ilçelerdeki nüfus artış oranını Türkiye kırsalındaki nüfus artış oranıyla mukayese ederek “ülke kırsalında nüfus azalırken İzmir’in kırsalında nüfus artıyor, bunun nedeni de bizim İzmir kırsalında yaptığımız çalışmalardır” demek açık bir şekilde istatistik biliminin gerekleriyle Türkiye’nin demografik gerçeklerini bilmemektir.

Bu yanlışları analiz ederken öncelikle “kırsal” olarak tanımlanan bu 19 ilçenin hangi ilçeler olduğuna ve 2007, 2010 ve 2016 yıllarındaki kent merkeziyle köylerindeki (şimdinin mahalleleri) nüfusun gelişimine bakmamız gerekir.

Aşağıdaki tablonun incelenmesinden de görüleceği gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi, Aliağa, Bayındır, Bergama, Beydağ, Çeşme, Dikili, Foça, Karaburun, Kemalpaşa, Kınık, Kiraz, Menderes, Menemen, Ödemiş, Seferihisar, Selçuk, Tire, Torbalı ve Urla ilçelerinin merkez ve köylerini (mahallelerini) “kırsal alan” kabul ederek buralarda yaşayan herkesi “köylü”, yapıp eyledikleri işleri de “tarım ve hayvancılık faaliyeti” olarak adlandırmıştır.

İzmir Köy & Kent

İş bilmezliğin ya da bilinçli bir çarpıtma gayretinin sonucu olarak Aliağa’da sanayide çalışan herkes, Urla’daki evlerinde oturan emekliler, Seferihisar’da ya da Çeşme’de turizmcilik yapanlar ya da inşaatlarda çalışan Kürtler, Kemalpaşa ya da Torbalı Organize Sanayi’de çalışan işçiler, Bergama kent merkezinde ticaret yapanların hepsi “köylü”, yaşadıkları ilçeler de “kırsal ilçe” ilan edilmiştir.

Bu ilçelerin kent merkeziyle köylerinde (mahallelerinde) yaşayanların nüfusu yazılan haberde de ifade edildiği gibi, İzmir’in 2007 yılı nüfusunun % 29,14’ünü, 2010 yılında % 29,14’ünü, 2016 yılında da % 30,95’ini oluşturup 2007’den 2016’ya gelen süreçte toplam nüfusları sanki % 1,81 oranında artmış gibi gözükse de; bu ilçelerin kent merkezinde yaşayanların oranı 2007’de % 52,19 iken 2010 yılında % 72,59’a, 2016 yılında da % 74,64’e yükselmiş; böylelikle köylerde (mahallelerde) yaşayan nüfusun oranı 2007’de % 47,81 iken sırasıyla 2010 yılında % 27,41’e, 2016 yılında da % 25,36’ya kadar inmiş; köylerin (mahallelerin) nüfusu 10 yıllık sürede % 22,45 oranında azalmıştır.

Oysa dünyadaki ya da Türkiye’deki kırın sorunlarıyla ilgilenen herkes bilir ki, kırsal alanlarda, özellikle de Ege ve Akdeniz bölgesi gibi sahillerdeki köy ve kasabalarda yaşayan herkes doğrudan doğruya tarım ya da hayvancılıkla ilgilenmez, sadece ve sadece tarım ve hayvancılıkla meşgul olmaz. 

Öte yandan nüfusun, gelişen turizm ve inşaat faaliyetleriyle onunla doğrudan bağlantılı ticari faaliyetler nedeniyle Akdeniz ve Ege kıyısındaki kırsal alanlarda, ülkenin diğer bölgelerinin aksine arttığı resmi istatistiklerle kanıtlanmış ve konu ile ilgili bilim çevrelerinde bilinen bir toplumsal gerçekliktir. Bu anlamda Çeşme, Seferihisar, Urla ve Menderes gibi ilçelerle onların köylerindeki nüfus artışının tek nedeni sadece tarım ve hayvancılık faaliyetleri değil; belki de tarım ve hayvancılık faaliyetlerinden çok bu bölgelerdeki turizm odaklı gelişmeden kaynaklanan inşaat, ticaret ve hizmet sektörlerindeki faaliyetlerdir.

Ayrıca yukarıdaki tablonun ilçelerle ilgili satırlarına bakıldığında, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ilan ettiği % 1,81 oranındaki kırsal nüfus artışının asıl olarak ilçe merkezindeki nüfus artışları nedeniyle Aliağa, Çeşme, Dikili, Torbalı ve Urla gibi sanayi ve turizm kentlerinde daha fazla arttığı, Bayındır, Bergama, Kınık, Kiraz, Ödemiş ve Selçuk gibi tarımsal niteliklerin daha baskın olduğu ilçelerde ise nüfusun ya azaldığı ya da aynı kaldığı veya çok az oranda arttığı görülecektir.

pinnochio

O nedenle, hangi yerleşimin “kırsal”, hangisinin “kentsel” olduğunu belirleyen herkesçe kabul edilmiş temel kriterlerine başvurmadan; örneğin o ilçede Çiftçi Kayıt Sistemi’ndeki çiftçi sayısı, ekilen arazi miktarıyla ağaç sayısı, elde edilen bitkisel ve hayvansal üretim miktar ya da değeri gibi daha doğru ve sağlıklı göstergeleri dikkate almadan, bu konularla ilgili özel bir analiz ve çalışma yapmadan sırf yerleşimlerin nüfusu üzerinden bir ayrım yapılması ve bu sırada o ilçelerdeki kent merkezi nüfuslarının dikkate alınması, köylerin de artık bizim bildiğimiz “köyler” değil, “mahalleler” olduğunun bile unutulması kabul edilebilecek ufak bir hata değil; tümüyle bilinçli bir çarpıtma ve “yalan söyleme sanatı” olarak tanınan istatistik üzerinden yanıltıcı reklam yapmanın yeni bir örneğidir.

Bu durumu, Reklam Kurulu’na şikâyet etsek, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yanıltıcı reklam yaptı diye ceza verir mi acaba?

Yoksa bu yanıltıcı tutumu, yarın öbür gün gerektiğinde kullanmak üzere bir köşeye mi yazmak mı daha doğru olur acaba?

Devam Edecek…

 

Model mi, örnek mi yoksa yöntem mi (3)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana sürdürülmekte olan tarım hizmetlerinin bir model mi, örnek mi yoksa bir yöntem mi olduğu hususunu tartıştığımız dizi yazımızın bugünkü bölümünde Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) gibi küresel örgütlerin gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkelere bir kalkınma yöntemi olarak önerdiği “Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma” yaklaşımı ile bu yaklaşım çerçevesinde L. S. Smutko, Collades ve Duane ile Medhurst tarafından geliştirilen üç ayrı tarımsal kalkınma modelini inceleyerek bölgesel kalkınma odaklı tarımsal kalkınma modellerinin hangi özellik ve ilkelere sahip olması gerektiğini ortaya koymaya çalışmıştık.

Hatırlayacağınız gibi, bu özellikleri şu şekilde sıralamıştık:

  1. Kuramsal bir temel ya da dayanak,
  2. Modelin gerçekleşeceği bir süreç ve yapılanma önerisi,
  3. Modelin çalışmasına yönelik bir işletim sistemi ve buna ilişkin politikalar demeti,
  4. Modelin tasarlanıp uygulanmasını sağlayacak geçerli ve güvenilir bir veri tabanı,
  5. Modelin etkili bir şekilde izlenip ölçülmesi ve değerlendirilmesi,
  6. Modelin zaman içinde iyileştirilmesini sağlayacak  mekanizmalar,
  7. Modelin geri bildirimlerle doğrulanması.

Bir tarımsal kalkınma odaklı modelde dikkate alınması gereken ilkeleri ise şu şekilde belirlemiştik:

  1. Yapılabilirlik / Uygulanabilirlik,
  2. Sürdürülebilirlik,
  3. Farklılık / Özgünlük,
  4. Esneklik,
  5. Etkinlik,
  6. Duyarlılık / Dinamik tepki vermek,
  7. Kullanışlılık / Geçerlilik,
  8. Yerindelik,
  9. İktisadi olmak.

Şimdi isterseniz gelin bu özellik ve ilkeleri, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014-2017 döneminde ortaya koyduğu tarım ve hayvancılık hizmetleri üzerinden tartışmaya başlayalım.

s257460

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bir “model” olarak takdim ettiği tarım ve hayvancılık hizmetlerinin;

1. Kuramsal bir temeli ya da dayanağı var mıdır?

Evet, vardır. Kendine özgü, üzerinde düşünülüp tartışılmış ve şekillendirilmiş özgün bir kuramsal taban ya da çerçevesi olmamakla birlikte; gerçekleştirilen uygulamalar ve kullanılan söylem itibariyle küreselleşmeci neo-liberal ideolojinin öne sürdüğü “Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma” yaklaşımının önerdiği şeylerin büyük bir kısmını yerine getiren iyi bir örnek olduğu söylenebilir.

2. Modelin gerçekleşeceği bir süreç ve yapılanma önerisi var mıdır?

Ne yazık ki, yoktur. 2014-2017 döneminde yapılan her şey, üzerinde düşünülüp tartışılan bir plan ve programa dayanmadığı için, her şey yaşamın akışı içinde gelişip durmaktadır. Yapılanların bir sürece ve yapılanmaya oturtulması amacıyla 2015 yılında uzmanların katılımıyla gerçekleştirilen 12 ayrı çalıştayın sonucu, 2016 yılında başkan danışmanı İlhan Tekeli tarafından “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” adında bir raporla belgelenip birtakım politika ve strateji önerileri hazırlanmakla birlikte, bu rapor henüz tartışmaya açılmamış ve resmi bir belge niteliğine kavuşmamıştır.

3. Modelin çalışmasına yönelik bir işletim sistemi ve buna ilişkin politikalar demeti var mıdır?

Yapılan çalışmalara yön verecek politika ve stratejiler belirlenmediği, plan ve programlar hazırlanmadığı için sadece Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın kuruluşu ile yetinilmiş, bunun dışında veri seti oluşturma, tarım ve hayvancılık hizmetleri veren diğer kamu kurumlarıyla ilişkiler, çiftçi ve üreticilerle onların örgütleriyle ilişkiler, izleme, ölçme ve değerlendirme hizmetleri gibi konu ve alanlarda bir işletim sisteminin tasarlanması ve buna ilişkin politikaların belirlenmesi işlemleri yapılmamıştır.

4. Modelin tasarlanıp uygulanmasını sağlayacak geçerli ve güvenilir bir veri tabanı var mıdır?

Belediyenin elinde tarım ve hayvancılıkla ilgili çalışmaları destekleyecek Dünya, Türkiye, Ege Bölgesi ve İzmir için geçerli ve güvenilir bir veri tabanı ve kadrosu bulunmadığı gibi; yapılan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin tanıtımında bile yanlış, eksik ya da çarpıtılmış veri ya da bilgilerin kullanıldığı görülmektedir.

Örneğin, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ile İzmir Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü verilerine göre, 2007-2016 dönemindeki 10 yıllık sürede Türkiye’deki süt üretimi % 49,95, İzmir’deki süt üretimi de % 57,82 oranında arttığı halde İlhan Tekeli tarafından hazırlanan  “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli raporda, “Son 10 yılda Türkiye’de süt üretimi yüzde 70 artarken, Tire ve çevresinde bu proje ile birlikte süt üretimi yüzde 410 artmıştır.” gibi abartılı, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sırf Tire’den değil, tüm İzmir’den sorumlu bir yerel yönetim olduğunu unutan ifadelere yer verilmiştir. ¹

5. Modelin etkili bir şekilde izlenip ölçülmesi ve değerlendirmesi yapılmakta mıdır?

2014 yılından bu yana yapılan hizmetler, bu konuda ayrı bir sistem oluşturulmadığı için izlenip ölçülmemekte ve değerlendirilmemektedir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı yönetici ve çalışanlarından sözlü olarak aldığımız bilgilere göre, yapılan hizmetlerle ilgili sonuçlar dönemsel olarak Strateji Geliştirme Dairesi Başkanlığı’na iletilmekte; bunun ötesinde dağıtılan fidan ve hayvanlarla yapılan eğitimlerin sonuçları izlenip ölçülmemekte ve oluşturulması gereken geri bildirimler itibariyle değerlendirilmemektedir.

6. Modelin zaman içindeki iyileştirmesini sağlayacak mekanizmalar mevcut mudur?

2014 yılından bu yana gerçekleştirilmekte olan çalışmaların plansızlığı, başkan danışmanı İlhan Tekeli tarafından yazılan “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli raporda, “İzmir Büyükşehir Belediyesi tarım alanındaki programını büyük ölçüde pratik içinde geliştirilen uygulamalarla geliştirirken…” ya da “Tarımsal Hizmetler Dairesinin, geliştirdiği ve uyguladığı projelerle pratik içinde oluşturduğu programını…” ifadeleriyle ortaya konulmuşken², modelin en iyi hale getirilmesinden söz etmenin mümkün olmadığı sanırım ortadadır. Çünkü çalışmalar her yıl ya da dönem itibariyle hiçbir gerekçe gösterilmeksizin değişmekte, farklı bir içerik kazanmaktadır. Örneğin ilk yıllar “doğal tarım” esas alınmışken daha sonraki yıllar buna “iyi tarım” eklenmiş, bir sonraki yıl birden ortaya çıkan kestane hastalıkları nedeniyle yeni bir çalışma alanı açılmıştır. Bir anlamda, plansız, programsız bu çalışmalar yol üstünde karşımıza çıkan yeni sorunlar, yeni ilgi alanları ya da talepler nedeniyle her an değişebilmekte, bu nedenle de belli bir istikrar göstermemektedir.

İşte o nedenle, zaman içinde en iyi hale getirilemeyen, bütünden kopuk bir girişim olarak başka bölgelerde, başka coğrafyalarda uygulama bulacak bir “model” olma özelliğine sahip olamayacaktır.

7. Modelin geri bildirimlerle ölçümlenip doğrulanması mümkün müdür?

2014 yılından bu yana yapılan tüm tarım ve hayvancılık hizmetleri, İlhan Tekeli’nin anlatımıyla “pratik içinde oluştuğu“; bu nedenle de önceden düşünülmüş bir politika, strateji, amaç ve hedef bütününün parçası olmadığı için bunların bir model içinde doğrulanması –ne yazık ki- mümkün olmayacaktır. Bu nedenle de doğrulanmayan bir deneyim olarak başka iklim, coğrafya ya da bölgelerde uygulanması mümkün olmayacak, bir “model” olarak başkalarına önerilemeyecektir.

kapak

Gelelim bir “model”in tasarım ve uygulama ilkelerine…

Yapılabilirlik” ya da “uygulanabilirlik” olarak adlandırdığımız ilke, “model” olarak önerilen şeyin her ülke, coğrafya ya da bölgede geçerli olup olmadığını sorgulamak anlamına gelir… Bu anlamda yapılan hâlihazırdaki hizmetlerin küreselleşmeci neo-liberal hegemonyanın egemen olduğu her ülkede, coğrafyada ya da bölgede uygulanabilir olduğunu kabul etmek gerekiyor… Çünkü bütün bunları siz isteseniz de, istemeseniz de, değişik yol ve yöntemlerle, özellikle he türlü baskıcı ve zorlayıcı yöntemi; hatta savaşı kullanarak bile yapıyorlar zaten…

Geliştirilip önerilen bir modelin “sürdürülebilir” olması ise onun uygulandığı her iklimde uzun sürelerle uygulanıp uygulanamayacağını noktasına odaklanıyor… Ele alıp tartıştığımız İzmir Büyükşehir Belediyesi tarım ve hayvancılık hizmetlerinin bu anlamdaki sürdürülebilirliğinin ise şüpheli olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü her şeyden önce seçim dönemi yaklaşıyor ve bu projeyi uygulayan belediye başkanı yerine yeni bir belediye başkanının seçilme olasılığı oldukça yüksek… Ayrıca uygulanan hizmetlerin, Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Dünya Gıda Örgütü (FAO) tarafından önerilen “Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma” modelinin bir parçası olarak ilanihaye devam etmesi de mümkün değil… Çünkü kapitalizm yeni yeni krizlerle sarsıldıkça kendine yeni yeni çözümler, modeller bulma konusunda oldukça mahir…

Tasarlanıp önerilen “model”in “farklılığı” ya da “özgünlüğü” ise onun o alandaki diğer modellerden farkını ortaya koyuyor. Bu anlamda hemen çıkıp şu soruyu sorabiliriz: “İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin model olarak tanıttığı tarım ve hayvancılık hizmetlerinin bir model olarak diğer tarımsal kalkınma modellerinden farkı, onu bir model yapan ayırt edici özelliği ya da özgünlüğü nedir?” Şayet bu soruya doğru bir şekilde yanıt verebiliyorsa, işte o noktada iddialarımızın doğru olmadığı şeklinde bu tartışma bitmiş demektir…

Esneklik” ise, o modelin özgün, farklı olmasını sağlayan özelliklerin değişik iklim, coğrafya ya da bölgelerde göstereceği değişimin ne ölçüde gerçekleşeceğini, hangi sınırlar içinde kalabileceğini ya da hangi dereceden sonra o model olmaktan çıkıp başka bir şey olacağını gösteren temel bir ilkedir. Neyse ki, “İzmir modeli” olarak lanse edilen bu çalışmalar henüz başka bir coğrafya, iklim ve bölgede örnek alınıp uygulanmadığı için modelimizin şimdilik o şansa ulaştığı söylenemez. Ama yine de, bu tür çalışmaların Bursa, Adana, Antalya, Konya gibi diğer büyükşehir belediyeleri tarafından da kendi bölgelerinin özellikleri dikkate alınarak gerçekleştirildiğini, İzmir’in bu konuda tek örnek olmadığını söyleyebiliriz.

Etkinlik”, uygulanan modelin uygulandığı alanda ne ölçüde etkili olduğunu, mevcut olanı ne ölçüde değiştirme gücüne sahip olduğunu gösteren bir ilkedir. Bu anlamda, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin hizmetleri çok yeni olduğu için bununla ilgili olumlu ya da olumsuz sonuçların ortaya çıkmasını beklemenin, her şeyin sabahtan akşama değişmediği tarım ve hayvancılık sektörü açısından erken olduğunu söylememiz gerekir. Belediyenin verdiği abartılı rakamları bu nedenle dikkate almamak gerekir. Çünkü her şeyden önce İzmir’deki tarım ve hayvancılık faaliyetlerinde tek aktörünün İzmir Büyükşehir Belediyesi olmadığını, İzmir Büyükşehir Belediyesi dışında birçok resmi, özel,  sivil kurum, kuruluş ve kişinin de bu konu ve sonuçlarından görevli, yetkili ve sorumlu olduğunu bilmek gerekir.

farm1
Kooperatif ölçeğindeki başarıya işaret etmek ne ölçüde doğru?

Ayrıca bir modelin etkili olup olmadığını ölçerken, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı gibi başarıyı tek bir kooperatif ölçeğinde “ortaklar şu kadar, ciro bu kadar, çalışanlar ise şu miktarda arttı” şeklinde ya da sadece bir ilçe özelindeki artıştan söz ederek değil; modelin uygulandığı tüm bölge itibariyle ölçüp ifade etmek en doğrusu olacaktır.

Duyarlılık” ya da “dinamik tepki vermek” ise, tasarlanan modelin mevcut ve olası gelişmeler karşısında tepki verme yeteneğini gösterir. Örneğin kuraklık, yangın, deprem ya da sel gibi kriz durumlarında veya mevzuatın beklenmedik şekilde değişmesi halinde uygulanan modelin nasıl bir tepki vereceği ya da bundan nasıl etkileneceği bu ilke ile ilgili özel durumlardır.  İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından uygulanmakta olan tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin şu ana kadar bu tür durumla karşılaşıp karşılaşmadığı bilinmemekle birlikte “model” olarak takdim edilen çalışmaların nasıl bir duyarlılığa sahip olduğu da yazılıp çizilmemiş, en azından ifade edilmemiştir.

Kullanışlılık” ya da “geçerlilik” ise, o “model”in uygulamasıyla istenilen sonuçlara ulaşılıp ulaşılmadığını ortaya koyan bir ilkedir. Örneğin, tartıştığımız konu yönetimi seçimlerle belirlenen bir belediyenin hizmetleri olduğuna göre, bu hizmetlerin sağ oyların geleneksel olarak ağırlıkta olduğu İzmir kırsalında, özel olarak da çoğu kez AKP oylarının CHP’den fazla ya da ağırlıklı olduğu Ödemiş, Tire, Bayındır ve Kiraz gibi ilçelerde uygulanıyor olması nedeniyle gelecek seçimlerde bunun bir oy tahviline dönüşüp dönüşmeyeceği kafalarımızı kurcalayan ayrı bir sorudur.

Yerindelik”, tasarlanıp önerilen modelin uygulama alanı ile kurduğu ilgiyi, ilişkiyi doğrulayan temel bir ilkedir. Bu anlamda “model” ile mekân arasındaki olumlu ilişkiyi gösterir. Şayet bu ilişki yanlış kurulursa, “model”in tasarım ve uygulamasında mekânın özellikleri dikkate alınmazsa o “model”in başarıya ulaşması mümkün olmayacaktır.

s987742

Bu konuda son olarak “iktisadi olmak”tan söz edebiliriz. Bu, model için gözden çıkardıklarınızla hedefledikleriniz arasındaki farkın iktisat bilimi açısından anlatımını ifade eder. Şayet tasarlayıp uygulayacağınız model size iktisadi anlamda kazançtan çok zarar getirecekse onu ya uygulamaktan vazgeçmeniz ya da o zararları göze alarak yola devam etmeniz gerekebilir. Bunun belediyeci dilindeki anlamı ise, belediyeye bağlı şirket ya da iktisadi işletmelerde ne yapıyorsanız bu alanda da aynısını yapacağınız gerçeğine dayanır.


¹ Tekeli, İlhan; İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi, Haziran 2016, s. 95

² Tekeli, İlhan; İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi, Haziran 2016, s. 94

Devam Edecek…