Ya bizim başımıza da gelseydi…

Ali Rıza Avcan

Dün ve bugün, okuduğumuz gazetelerde, seyrettiğimiz televizyonlarda ve takip ettiğimiz sosyal medya ortamında İstanbul’da meydana gelen aşırı yağışlar sonucunda oluşan ilginç manzaraları, metro merdivenlerinde oluşan şelaleleri, içinde insanların yüzdüğü büyük su birikintilerini, o birikintiler içindeki araçları, azgın suların aktığı otoyolları, kapanan tünelleri, sel sularının metroyu işgalini ve insanların çektiği büyük sıkıntıları görme fırsatımız oldu.

Bir kent için, o kentte yaşayan insanlar için oldukça kötü, acıklı ve düşündürücü olan bu görünümlere sosyal medyada, fırsat bu fırsattır diye siyaset üzerinden, çarpık kentleşme ve yapılaşma üzerinden, plansız ve programsız çalışılmış olması üzerinden eleştiriler yaptık ve bu eleştirilerinizi zeki, yaratıcı esprilerle süslemeye çalıştık. Böylelikle neredeyse gizliden gizliye “15 Temmuz Destanı“nın rövanşını almaya çalıştık… Hatta, “İstanbul’da olunca afet, İzmir’de olunca rezalet” diyen ironi dolu mesaj yazanlarımız bile oldu…

istanbul_sel

Bütün bu eleştirileri yazmamız, yaratıcı esprileri yapmamız bizim doğal bir hakkımızdı.

Çünkü ortaya çıkan bu kötü manzara, o kent ve orada yaşayanlar için bir yıkım olmakla birlikte; o kentin nasıl yönetildiğini, kentin doğasına, insanına ve gelişimine hangi açıdan ve hangi amaçla bakıldığını, yapılan onca yeni yol, köprü ve tünel üzerinden geliştirilen büyük bir propagandanın nasıl kof bir şey olduğunu ortaya koyuyor ve bizim muhalefetimizi güçlendiriyordu.

Velhasıl, İstanbul daha önceki yönetimlerde olduğu gibi, AKP’nin belediye yönetiminde olduğu son 20 yılda da kötü yönetilmiş, mevcut kötülüklere daha büyük boyutlu yeni kötülükler ilave edilmiş, koskoca bir doğa harikası yerleşimden insan aklı ve eliyle koskocaman bir dere, koskocaman bir göl, koskocaman bir kaos yaratılmıştı.

Ancak bu doğal yıkımı siyaset üzerinden okumaya, rant ve beton odaklı kentleşmeyi AKP’nin kötü yönetimi üzerinden değerlendirip eleştirmeye kalktığımızda bunun sadece AKP ile değil; aynı zamanda diğer partilerin yönetiminde olduğu belediyeler için de genelleştirmenin doğru olacağını düşünüyorum. 

Çünkü aldığımız haberlere göre, aşırı yağıştan kaynaklanan doğal yıkımın kötü sonuçları sadece AKP’li belediyelerin olduğu ilçelerde değil; CHP’nin uzun yıllardır yönetiminde olduğu Silivri, Kadıköy gibi yerlerde de ortaya çıkmış, tüm bir kent bu yağışla felç olmuş, yaşanabilir bir kent olmaktan çıkmıştır.

O nedenle bu sorun karşısında hemen belediyelerin hangi parti kadroları tarafından yönetildiğine değil; partilerin gün geçtikçe birbirine benzemeye başlayan çarpık, yanlış kentleşme politika ve stratejileri açısından bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Örneğin, aynı ölçüdeki yağış dün İstanbul’a değil de, İzmir’e yağmış olsaydı acaba ne olurdu? diye sorsaydık eğer…

Bu soruya şayet, “İstanbul’dakinden farklı bir sonuç olurdu, insanlar bu doğal yıkımdan hiç etkilenmezlerdi, aynı manzaralar ortaya çıkmazdı” diyorsanız ben de size 3-4 Kasım 1995 tarihinde toplam 61 insanın öldüğü büyük sel yıkımını bir köşeye koyarak, 25 Kasım 2013 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin aşırı yağışlar nedeniyle taşan Yeşildere kenarındaki merkez itfaiye ve AKS 110 binasının sel suları altında kaldığını, Üçyol-Üçkuyular arasındaki metro hattının son duraklarında zaman zaman zeminden çıkan yer altı suyunu ve bu kentin kıyısında köşesinde bizi bekleyen benzeri sorunları hatırlatmak isterim.

izmir_sel_28742

İşte o nedenle, aynı yıkımın yarın öbür gün İzmir’i de tehdit edebileceğini, aynı manzaralarla İzmir’de de karşılaşabileceğimizi düşünerek buna neden olan çarpık ve plansız kentleşme, betona, talana ve ranta dayalı yapılaşmaya dur dememiz, yetersiz altyapıya sahip bölgelerde yüksek yapılara izin vermememiz, özellikle gevşek zeminlerde kurulu olan Mavişehir, Atakent, Bostanlı, Bayraklı ve Halkapınar yerleşimlerinde de aynı yıkımı yaşayabileceğimizi akıldan çıkarmamamız gerekiyor.

En azından tanık olup gördüğümüz kötü şeylerden ders çıkararak gerek önlemleri almamız dileğiyle…

Model mi, örnek mi yoksa yöntem mi? (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana sürdürülmekte olan tarım hizmetlerinin, başka belediye, bölge ya da ülkelere önerilebilecek bir “model” olup olmadığı hususunu tartıştığımız bu yazı dizisinin bugünkü bölümünde, küreselleşmeci neoliberal kapitalizmin ortaya attığı Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma kavramı ile bu kavram çerçevesinde geliştirilen üç önemli tarımsal kalkınma modelinden söz ederek her yer, zaman ve koşulda uygulanabilecek bu tür bölgesel sürdürülebilir kalkınma modellerinde aranması gereken özellik ve ilkeleri tartışmaya çalışacağız. 

Böylesi bir yolu izlememizin nedeni de, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından bir “model” olarak tanımlanmaya çalışılan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin, bizce asıl olarak Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Birleşmiş Milletler (BM) gibi uluslararası kuruluşlar tarafından geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerde uygulanmakta olan ulusal kalkınma modelleri yerine ulus-altı coğrafyaları; yani “bölge” adı verilen alanları esas alarak geliştirilen Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma anlayışı içinde gerçekleştiriliyor olmasından kaynaklanmaktadır. O nedenle yapılıp ortaya konulanları, önce kendi mantığı içinde tartışmak ve o mantığa ne ölçüde uyduğunu ya da uymadığını ortaya koymak gerekir diye düşünüyorum.  

O nedenle bundan böyle anlatmaya çalışacağım bütün kavram, olgu, olay ve durumları hep bu Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma kavramını ortaya atanların düşünce ve dil çerçevesinde anlatıp aktarmaya çalışacağım.

agriculture

Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma

Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma kavramı, bölgesel düzeyde uygulanabilme özelliğine sahip ekolojik bir sürdürülebilir kalkınma anlayışını tanımlamaktadır.

Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilirlik konusunu ele alan ve 1992 tarihli Rio Konferansı’na giden yolu açan 1987 tarihli Çevre ve Kalkınma (Brundtland) Raporu, sürdürülebilir kalkınmayı, “gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneğini tehlikeye atmadan bugünkü neslin ihtiyaçlarını karşılayan bir kalkınma anlayışı” olarak tanımlar. Bu kavram, bir başka anlatımla “doğal sermaye stokunda bir azalma olmadan gelecek nesillerin bu günkü nesiller gibi aynı refah düzeyine sahip olması” anlamına da gelir.

Söz konusu rapor, sürdürülebilir kalkınmayı, aynı zamanda bir değişim süreci olarak nitelendirir. Buna göre sürdürülebilir kalkınma; ekonomik, sosyal ve çevresel sistemlerin esnekliği korunarak, sürdürülebilir bir zaman diliminde birey ve toplumun kendi arzuları doğrultusunda kendi potansiyellerini ortaya koymalarını sağlayacak bir dizi fırsatın yaratılması sürecidir. Bu durum, doğal kaynakların aşırı tüketiminden kaynaklanan çevresel bozulmalar dikkate alındığında daha iyi anlaşılmaktadır.

Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınmanın nasıl sağlanacağı konusuyla ilgili ilk reçeteler 1990’lı yılların ortasında ortaya çıkmaya başlamış, Smutko, Collades ve Duane ve Medhurst gibi kalkınma iktisatçıları bu düşüncenin kaynağındaki bölgesel dinamikler üzerine yoğunlaşarak ve aşağıdaki sorulara yanıtlar arayarak farklı tarımsal kalkınma modelleri oluşturmaya başlamışlardır. 

  • Doğanın farklı kategorilere ayrılmasının nedeni nedir?
  • Doğal sermaye; bölgenin yaşam kalitesi, hayat standartları ve refahını kısaca kalkınma düzeyini nasıl etkiler?
  • Hangi alternatif bölgesel kalkınma yolları sürdürülebilir özelliktedir?
  • Sürdürülebilir kalkınma bölgesel ölçekte nasıl gerçekleştirilebilir?

Bu konuda, ilk tarımsal kalkınma modelini oluşturan L. Steven Smutko’ya göre bölgesel sürdürülebilir kalkınma bölgenin çevresel, ekonomik, sosyal ve kültürel özelliklerinin göz önünde bulundurulmasını ve bunların ölçülebilmesini gerekli kılar. Çünkü sürdürülebilir bir kalkınma modelinin ekonomik büyümeye yön verecek şekilde uygulanması bölgesel kaynak ve unsurların bunu yeterli düzeyde desteklemesi durumunda etkili olacak; aksi takdirde hiçbir etkisi olmayacaktır.

Smutko‘ya göre ayrıca tüm coğrafi alanlara ilişkin tek bir sürdürülebilir kalkınma ölçütü kullanmak mümkün olmadığı gibi, pek çok alternatif ekonomik, sosyal, kültürel ve ekolojik göstergeye ihtiyaç vardır. Bu göstergeler; yerel tercihler, ilgi duyulan ekonomik etkinlikler, yerel kaynakların sınırlı olması ve kaynak uyumu gibi faktörlere bağlı olarak belirlenebilir.

L. Steven Smutko bu nedenle kendi çalışmalarında sadece ekolojik ve ekonomik göstergeleri dikkate almış, alternatif kalkınma senaryolarının ekonomik ve ekolojik özelliklerini belirleyebilmek için bir girdi-çıktı yapısı geliştirmiştir. Ekolojik çeşitlilik, ekonomik verimlilik ve ekonomik istikrar konularında kalkınma alternatiflerinin etkilerini tahmin edebilmek için farklı analitik teknikler kullanmış, böylece ekonomik ve ekolojik sürdürülebilirlik indeksleri oluşturması mümkün olmuştur. Bu şekilde oluşturduğu metodoloji, Virginia eyaletinin Northampton bölgesinde alternatif kalkınma yolları denenerek test edilmiş ve bu testler sonucunda iki ekonomik kalkınma senaryosu üzerinde durulmuştur:

1) Bölgeye para girdisi sağlayan ve önemli ölçüde ziyaretçiyi cezbetme özelliğine sahip doğa odaklı turizm faaliyetlerinin geliştirilmesi ve

2) İstihdam artışı sağlayabilen sebze işleyen endüstrilerin canlandırılması.

Sonuç olarak, her bir sürdürülebilirlik göstergesine için hem turizm hem de sebze işleyen endüstrilerle ilgili bir sürdürülebilirlik indeksi oluşturulmuştur. Bu indeks değerleri karşılaştırıldığında doğa odaklı turizm senaryosunun diğerine oranla daha yüksek bir başarı yakaladığı görülmüş, bu nedenle bu alternatifin daha sürdürülebilir bir kalkınma alternatifi olduğu kabul edilmiştir..

Bölgesel sürdürülebilir kalkınma konusunda dünyaca en fazla bilinen ikinci tarımsal kalkınma modelinin sahipleri Collades ve Duane (1999) ise, bölgesel düzeyde doğal sermayenin farklı türleri ile insan refahı üzerindeki uzun dönemli etkileri arasında teorik bir ilişki kurarak bu alandaki boşluğu doldurmuşlardır.

Nicelikten çok niteliği önemseyen bu kalkınma modeli, sürdürülebilir bölgesel kalkınmayı destekleyen kurumların oluşumuna esas almaktadır. Bölgesel yaşam kalitesi ile doğal sermayenin spesifik türleri arasında ilişki kuran model; bölgesel politika, kalkınma ve değerlendirmeler için temel bir yapı niteliğindedir. Model genel olarak çevre iktisadı üzerine kurulmuş olup, alternatif bölgesel kalkınma yollarının sürdürülebilirliğini ortaya koymaktadır. Modelde doğal sermaye, hizmet sunma yeteneğine bağlı olarak üç kısma ayrılmıştır:

Doğal sermaye, bir bölgenin yaşam kalitesini birbirini tamamlayan iki şekilde destekler:

  • Birincisi, ithal edilemeyen yani bölge dışından getirilemeyen çevresel hizmetler sunarak.
  • İkincisi, insan kontrolündeki üretim sistemleriyle doğal kaynak sağlayarak.

Yaşam kalitesi üzerinde etkili olan bu iki yönün farklı bileşimleri, bölgenin kalkınma yolunu da belirleyecektir. Eğer bölge kendini yeniden yapılandırmak ve çevresel hizmetlerin üretilmesi için oldukça gerekli olan kritik doğal sermayeyi kullanırsa, uzun dönemde yaşam kalitesini olumsuz etkileyecek bir kalkınma yoluna girmiş olacaktır. Onun yerine, ekosistemin çevresel hizmetler üretmesini sağlayacak şekilde kendi doğal sermayesini kullanırsa, uzun dönemde yaşam kalitesini geliştirecek bir kalkınma yolunu tercih etmiş olur.

Turkey-agriculture

Collados ve Duane yaklaşımı, sürdürülebilir kalkınmaya farklı bir perspektif getiren, doğal sermaye ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi bölgesel ölçekte inceleyen güçlü bir sürdürülebilir kalkınma modelidir. 

Hakkında bilgi vereceğimiz üçüncü model olan Medhurst (2003) modeli ise sosyal refaha yönelik hizmetlerin temelindeki unsurlar üzerinde yoğunlaşarak insan refahını arttıran hizmet ve faydaların kişi başına sermaye stokunda bir azalma olmadan sağlanmasını hedeflemektedir. 

Medhurst tarafından geliştirilen ve kısaca Dört Sermaye Modeli adı verilen bu model, sosyal refahın arttırılması gereğini ortaya koymakta ve sosyal refahın, sosyal sermaye, beşeri sermaye gibi farklı sermaye stoklarının kullanılmasından doğan fayda ve hizmetler akımı ile sağlanacağını ifade etmektedir. Modelin güçlü yönlerini aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür:

  • Model, sürdürülebilir kalkınmanın üç temel dinamiğinin-ekonomik, sosyal ve çevresel- analizlerde kullanılabileceğini göstermektedir.
  • Model, sadece varlık ya da kaynak stoku değil, hizmetler akımı üzerinde de yoğunlaşmaktadır.
  • Model, üç sürdürülebilir kalkınma dinamiğinin, program ve proje belirleme, uygulama ve izlemede dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır.

Böylece bölgesel ölçekte sürdürülebilir kalkınma modellerine örnek oluşturması açısından üç farklı model üzerinde durulmuştur. 

Bölgesel sürdürülebilir kalkınma alanında tarımsal kalkınma için geliştirilmiş üç modelin incelenmesinden de anlaşıldığı üzere yapısal modelleme ölçeğinde geliştirilecek bölgesel kalkınma odaklı tarımsal modellerin aşağıdaki özelliklere sahip olması gerekmektedir:

  1. Kuramsal bir temel ya da dayanak,
  2. Modelin gerçekleşeceği bir süreç ve yapılanma önerisi,
  3. Modelin çalışmasına yönelik bir işletim sistemi ve buna ilişkin politikalar demeti,
  4. Modelin tasarlanıp uygulanmasını geçerli ve güvenilir bir veri tabanı,
  5. Modelin etkili bir şekilde izlenip ölçülmesi ve değerlendirilmesi,
  6. Modelin zaman içinde iyileştirilmesini sağlayacak mekanizmalar,
  7. Modelin geri bildirimlerle doğrulanması .

İzmir için gerekli bir tarım odaklı bölgesel sürdürülebilir kalkınma modelinde dikkate alınması gereken ilkeleri ise şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Yapılabilirlik / Uygulanabilirlik,
  2. Sürdürülebilirlik,
  3. Farklılık / Özgünlük,
  4. Esneklik,
  5. Etkinlik,
  6. Duyarlılık / Dinamik tepki vermek,
  7. Kullanışlılık / Geçerlilik,
  8. Yerindelik,
  9. İktisadi olmak.

agriculture-india-agritech-startups

Yazımızın bir sonraki bölümünde, “model” olarak adlandırılan İzmir Büyükşehir Belediyesi tarım hizmetlerinin bu özelliklerle ilkeleri barındırıp barındırmadığını ortaya koyup her bir hususu bir soruya dönüştürüp gördüğümüz, okuduğumuz ve bildiğimiz kadarıyla her birine cevap vermeye çalışacağız.

Devam Edecek… 

 

Plansız, programsız işler…

Ali Rıza Avcan

Yapım sürecinde defalarca plansız programsız olduğunu, yeterince düşünülüp danışılmadan yapıldığını söylediğimiz Karşıyaka Tramvayı uzun bir “ön işletme” dönemi sonrasında açıldı.

Ön işletme” adı verilen ve yolcuların ücretsiz bindiği  dönemde işletme maliyeti ve kar/zarar gibi unsurlar dikkate alınmadığı için, işletmeci açısından gündeme gelmeyen müşteri bulma gibi çok sıkıcı bir sorun, gündemin tam ortasına gelip oturdu.

Çünkü yapılan tramvay hattını ayakta tutacak yeteri kadar yolcu yoktu (!) Bunu sağlamak için de yolcuların 2 ya da 3 aktarma yapmasını gerektirecek şekilde, otobüs hatlarının kaldırılması gerekiyordu. Ayrıca uzun yıllardır halka hizmet eden taksi dolmuşların devreden çıkarılması uygun görülmüştü. 

Bütün bunlar tramvay projelerinin hazırlandığı süreçte, diğer ulaşım sistemlerinin olumlu ve olumsuz etkileri dikkate alınarak hesaplanmamıştı. Aynı hatta çalışan belediye otobüsleriyle taksi dolmuşların yeterli olup olmadığı, olmadığı takdirde özellikle otobüs seferlerini arttırmak suretiyle yeterli düzeye çıkarılıp çıkarılmayacağı da hiç dikkate alınmamıştı.

Çünkü tramvay teknolojisini satan şirketlerin, yabancı ajansların, belediyeye not veren kredi derecelendirme kuruluşlarının ve yabancı ülke başkentlerinde konferanslar ayarlayan şirket mi yoksa sivil toplum kuruluşu mu olduğunu belli olmayan odakların etkisinde kalınmıştı. Onlara göre tramvay demek nostalji demekti, temiz enerji demekti, en az karbon salınımı yapan ulaşım türüydü, filandı falandı.

O nedenle kent, yabancı kredi kuruluşlarından, bankalardan alınan faizli borçlarla acilen tramvay hatlarıyla döşenmeli, İzmir bir an önce köy ya da kasaba olmaktan çıkıp kentleşmeli, ikinci bir İstanbul olmalıydı.

Bu konuda öylesine ileri gidildi ki; sırf bu işi Türkiye’de ilk yapan belediye olmak adına son derece masraflı olan monoray projeleri bile hazırlandı. Neysek ki akl-ı selim devreye girerek bu monoray işinin pahalı ve gereksiz olduğunu ortaya koyarak bu işten vazgeçilmesini sağladı.

Oysa biz bir süre önce bu kentte, tartıştığımız tramvay projesine de örnek olabilecek şekilde, iç körfezde kullanılmak üzere alınacak gemilerle ilgili bir tartışmayı yaşamıştık.

trv1

Anımsarsanız, polikarbon olması şart koşulan teknelerin yapım işi neredeyse bu konuda tek üretici olma niteliğine sahip Hollandalı bir firmaya verilmiş iken, bunun doğru olmadığını, polikarbon yerine alüminyumdan yapılacak gemilerin Türkiye’de daha ucuza mal edilebileceğini söyleyen TMMOB Gemi Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı ve bu konularda uzman bir bilim insanı olan sevgili dostum Emrah Erginer, sırf polikarbon tekne yapımına karşı çıktığı için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından alüminyum lobisinin adamı olarak ilan edilmiş ve TMMOB İl Koordinasyon Kurulu’nun ağır dilli ortak bildirisi ile layık olduğu cevabı almıştı. Ardından da sonuç itibariyle oldukça yararlı olan bu tartışma sonucunda gemilerin ülkemizde yapılması yoluna gidilerek hem İzmir’in hem de Türkiye’nin daha kazançlı çıkması sağlanmıştı.

Rahmetli demiryolcu bir babanın oğlu olarak tren vagonlarının bir zamanlar TCDD’nın Adapazarı Arifiye fabrikalarında yapılabildiğini hatırlıyorum. Ayrıca ülkemizdeki sanayinin, tramvay ulaşımında kullanılan birçok imalat ve aksamı yapabildiğini bilen bir araştırmacı olarak, bu tramvay vagonlarına her bindiğimde bunun tümünü ya da bir kısmını, bizim ülkemizde, bizim sanayicimizin olanaklarıyla yapmak mümkün değil miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Hele ki kendi gemilerimizi, hatta uçak gemimizi bile kendi imkanlarımızla yapabileceğimizin söylendiği günümüz koşullarında…

Velhasıl Karşıyaka tramvayı herhangi bir gerçek ihtiyacı karşılamayı düşünmeksizin plansız ve programsız bir şekilde, bu teknoloji ve imalatı yapan yabancı sanayi kuruluşlarıyla onları destekleyen yurt dışı kredi kuruluşlarının desteği ile yapılmış, böylelikle İzmir halkı ağır bir dış borcun altına sokulmuş; bu nedenle de halka sorulmadan yapılan bu hatta yolcu bulmak amacıyla mevcut otobüs hatlarıyla taksi dolmuş hattı kaldırılmıştır.

tramvay

Artık bundan böyle Karşıyaka İskele’den Çiğli’ye, Güzeltepe’ye ya da başka bir yere gitmek isteyen yolcunun önce Bostanlı İskele’ye kadar tramvay’a binmesi, ardından da ikinci bir araca binerek evine ya da işine ulaşması sağlanarak İzmirli’nin rahat, kolay ve konforlu yolculuk yapması engellenmiş, taksi dolmuş hattından ekmek yiyen onca sürücü ve ailesinin ortada bırakılması sağlanmıştır.

Sonuç olarak, belediyenin plansız programsız bir şekilde halka sormadan yaptığı bu işten her zaman olduğu gibi yine halk zararlı çıkmış, böylelikle bu teknolojiyi satan yabancı kuruluşlarla bunun finansmanını sağlayanlara yeni kazanç kapıları yaratılmıştır.

 

Model mi, örnek mi yoksa yöntem mi? (1)

Ali Rıza Avcan

Uzun bir aradan sonra, yine İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana İzmir’in bazı ilçelerinde uygulamakta olduğu tarımsal hizmetlerin gerçekten bir sürdürülebilir kalkınma modeli mi, yoksa kavramsal açıdan henüz model olma aşamasına gelmemiş, model olma olgunluğuna ulaşmamış bir “örnek” ya da bir “yöntem” mi olduğunu tartışmak isterim.

Çünkü, yine uzun bir süredir bu konuyla ilgili olanların konuyu kavramsal düşünmemeleri ve analitik bir şekilde ele alıp değerlendirmemeleri nedeniyle “model“, “örnek“, “yöntem” gibi sözcükleri birbirine karıştırarak, bu sözcüklerin gerçek etimolojik kaynaklarını bilmedikleri ve çoğu kez birini diğerinin yerine kullanarak bir kavram kargaşası yaşadıklarını görüyorum. İşte o nedenle, -çok iyi bilmekle birlikte- elimdeki tüm sözlüklere ve bilimsel kaynaklara bakarak bu birbiri yerine kullanılan sözcüklerin etimolojik kaynaklarıyla gelişimlerini dikkate alarak bilim ve konuşma dili itibariyle ne anlama geldiklerini araştırmaya çalıştım. 

Model” sözcüğü, Türk Dil Kurumu’nun 1981 tarihli Türkçe Sözlük bilgilerine göre “biçim” ya da “örnek” anlamına, Erkan Kiraz’ın Etimolojik Türkçe Sözlük, Kelime ve Köken isimli kitabına göre de Latince’de “Modus“, Fransızca’da “Model“, Türkçe’de de “tasarlanan ya da mevcut bir nesnenin küçük biçimi, mostra, örnek, manken” anlamına geliyor.

Hepimizin çocukluğundan hatırlayacağı gibi, “model” sözlüğünün benim yaşamıma girişi, annemin bana ve diğer aile üyelerine elbise dikmek için satın aldığı ya da arkadaşlarından edindiği Burda ya da Güler Erkan elbise kalıpları gibi moda dergilerinin ekinden çıkan ve katları açıldığında büyük bir kağıt üzerindeki elbise kesimlerini, diğer bir deyimle kalıplarını gösteren çizimleri görmemle olmuştur. Ardından da mahalle arkadaşlarıyla birlikte gidip Türk Hava Kurumu’ndan aldığımız planör yapım setlerinin içinden çıkan modellerle tanıştım ve yaptığım tüm planörlerde, özellikle A-2 modellerinde hep o çizimlere uymaya çalıştım.

22

O nedenle, “model” sözcüğü bana her yer, zaman ve koşulda aynı sonuca ulaşmak için önceden hesaplanıp belirlenmiş bir standardı hatırlatır.  O öyle bir standarttır ki, onu dikkate alıp örnek aldığımızda her yer, koşul ve zamanda aynı sonuca ulaşırız.  

Daha sonraları ise üniversite öğretimim sırasında toplumsal gerçekliğin anlaşılıp açıklanabilmesi için hazırlanan basitleştirilmiş analitik çerçevelere kısaca model denildiğini öğrendim. Karmaşık gerçekler ve bu gerçeklikler içinde yer alan ilişkiler modeller yardımıyla daha basit ve anlaşılabilir hale getirildiğini gördüm. Bu yönüyle gerçek hayattaki bir nesne, durum, düzenek ya da sistemin küçük ölçekli basit bir benzeri olan modellerin haritalara benzediğini düşünmeye başladım.

Çünkü haritalar yardımıyla bir coğrafyayı, geliştirilmiş modeller aracılığıyla da nesne, sistem ya da durumları kolaylıkla anlayıp tanıyabiliyorduk. Ancak nasıl haritalar coğrafyanın bütünüyle bir yansıması olmadığı gibi; modeller de kaçınılmaz olarak gerçekliğin birer çarpıtılıp bozulan hali olmaktan kurtulamıyorlardı. Karmaşık olan bir şeyi daha basit hale getirebilmenin kaçınılmaz bir sonucu olan bu bozulma veya kırılmanın, her şeye rağmen dünyayı anlamamıza yardımcı olduğunu görüp her işte, özellikle araştırma ve proje tasarımlarında modelleme yapmanın gerekli olduğunu savunmaya başladım.

Bu anlamda verdiğim tüm eğitimlerde ya da yönettiğim tüm projelerde hazırlanan modellerin, gerçekliğe ilişkin varsayımları olan kuramlardan hareketle ya da doğru verilere başvurularak iki şekilde geliştirilebildiğini, doğru verilerden hareketle oluşturulan modellerin de bir kuramsal çerçeveye oturtulmak zorunda olduğunu anlatmaya çalıştım. O nedenle de modeli haritaya, kuramı da haritayı onlar sayesinde çizdiğimiz doğru coğrafya bilgilerimize benzeterek, benden model istenmeyen işlerde bile kendi kafamın içinde bir model oluşturmaya çalıştım.

O nedenle, “model” adı verilen her şeyin, sırf ortaya çıktığı topraklarda değil, başka coğrafyalarda da uygulanıp başarılı olacak kadar iyi analiz edilmiş, doğru tasarlanmış ve doğru verilerle desteklenen bir yol haritası olduğunu iyi bilirim.

İşte o nedenle “model” olma sevdasındaki her şeyin iyi düşünülmüş, kuram tarafından desteklenen, o tarihe kadar ortaya atılmış diğer “model“lerden farklı, kendine özgü, her yer, zaman ve koşulda uygulanabilme ve sürdürülebilme özelliğine sahip, etkili bir düşünce bütünü olduğunu bilip bu özelliklere sahip olmayan girişimlere, “model” olma özelliklerine sahip olmadıkları için karşı çıkıp gerçek “model“in ne olduğunu anlatmaya çalışırım.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana yürüttüğü tarım hizmetlerinin özgün, farklı ve sürdürülebilir bir bölgesel kalkınma modeli olup olmadığı ile ilgili tartışmada yanlışlıkla kullanıldığını düşündüğüm “model” sözcüğünün yerine kullanılmasını önerdiğimiz diğer bir sözcük ise “yöntem” sözcüğüdür.

Yöntem” sözcüğü, Türk Dil Kurumu’nun 1981 tarihinde yayınladığı Türkçe Sözlük bilgilerine göre “bir amaca ulaşmak için tutulan düzenli yol, sistem, usul, bir gerçeğe erişmek için tutulan mantıklı düşünme yolu, metot“, Erkan Kiraz’ın Etimolojik Türkçe Sözlük, Kelime ve Köken isimli kitabına göre de “metot, usul, tarz, yol, yordam” anlamına geliyor.

3ds_max_sise_modelleme

Bu tartışmada kullandığımız sonuncu sözcük ise, Türk Dil Kurumu’nun 1981 tarihinde yayınladığı Türkçe Sözlük bilgilerine göre “bir bütünün niteliğini anlatmak için ondan ayırıp verdikleri küçük parça; biçim, şekil, bir şeyin benzeri, tıpkısı; anlatılmak istenen bir düşünceyi açıklamak için ileri sürülen ve onu bir olay durumunda ortaya koyan söz, misal; en iyi tipte olan” anlamına gelen “örnek” sözcüğü.

Seri yazımızın bundan sonraki bölümlerinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından sonra, özellikle de 2015 ve 2016 yıllarında yoğun olarak gerçekleştirdiği sürdürülebilir kalkınma odaklı hizmetlerinin, anlamlarını, açıkladığımız bu sözcüklerden hangisine uygun olduğunu; bir “model” mi yoksa başka belediyelere “örnek” olacak bir “yöntem” mi olduğunu tartışıp; analitik düşüncenin önemiyle şimdiye kadar yapılıp uygulananlara doğru bir ad vermenin ne anlama geldiğini göstermeye çalışacağız.

Devam Edecek…

 

 

 

Kullanmadan kaybettiğimiz sular… (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir kent merkezinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (İZSU) tarafından işletilen içme suyu sistemindeki kayıp ve kaçak su miktarlarını ele aldığımız bu yazı serisinde, geçerli ve güvenilir olması nedeniyle İZSU tarafından hazırlanan resmi istatistik verilerini dikkate almak istiyoruz.

Ancak İZSU tarafından değişik tarihlerde değişik gerekçelerle hazırlanan bu verilerin -ne yazık ki- birbirinden farklı olduğunu görüyoruz. Örneğin İzmir kent merkezindeki 11 ilçedeki içme suyu abonelerine verilmek üzere yeraltı ve yer üstü kaynaklardan temin edilen su miktarlarının, 2009-2016 dönemi faaliyet raporlarında farklı, İZSU’ya ait resmi internet sayfasındaki “Su Üretiminin Aylara ve Kaynaklara Göre Dağılımı” tablolarında farklı olduğunu görüyoruz.

Yapacağımız tüm çözümleme ve değerlendirmelerde hangi veriyi dikkate alacağımızı bilemediğimiz bu vahim farklılıkları somut bir şekilde ortaya koymak amacıyla hazırladığımız aşağıdaki tablo bu farklılıkları açık bir şekilde göstermektedir.

İZSU Veri Farkları

Konusunda bilgili ve deneyimli onca personelin çalıştığı böylesine büyük bir resmi kuruluşun farklı tarihlerde hazırladığı resmi belgelerde birbirinden farklı bilgiler vermesi, akla ister istemez içme suyu tarifelerinin hazırlanması ya da kurumun kar /zarar rakamlarının hesaplanması konularında da benzeri yanlışlıkların yapıldığı ya da yapılabileceği ihtimalini getirmektedir.

Ama biz yine de, internet sayfasındaki bilgilerin daha güncel olması ihtimalini dikkate alarak bu rakamlara itibar edeceğiz.

O nedenle, bundan sonraki tüm değerlendirmelerde, o değerlendirmeye esas olan verilerin, hangi kaynaktan alındığını belirtmeyi alışkanlık haline getirmemiz gerekiyor…

***

Western-Water-Drought1

İZSU’ya ait internet sayfasındaki 2009-2017 dönemi verilerini dikkate aldığımızda yer üstü ve altı kaynaklardan temin edilen içme suyu miktarının 2009-2016 döneminde % 64,26 oranındaki artışla 138.663.040 m³’ten 227.777.294 m³’e, faaliyet raporlarına göre abone sayısının da % 51,92 oranındaki artışla 1.113.479 aboneden 1.691.609 aboneye ulaştığını söyleyebiliriz.

Yer üstü ve altı kaynaklardan temin edilen içme suyunun 2009-2016 dönemindeki artışı ile İzmir kent merkezindeki 11 ilçenin nüfus artışını karşılaştırdığımızda ise bu dönemde nüfus artış endeksinin 106,42 düzeyine ulaşırken içme suyu artış endeksinin 164,26’ya; yani üretilen su miktarının nüfus artış miktarından fazla olduğu, böylelikle kişi başına üretilen su miktarının 50,60 m³’ten 78,10 m³’e yükseldiğini söyleyebiliriz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’ne ait web sayfasındaki bilgilere baktığımızda, 2009-2017 döneminde İzmir’in merkezindeki 11 ilçenin içme suyu ihtiyacı temel olarak 13 ayrı su kaynağından karşılandığını öğreniyoruz.

7’si yeraltı kaynağı (derin kuyular), 6’sı da yüzeysel su kaynağı (barajlar) olan bu kaynakların isimleriyle dokuz yıllık dönem içinde çıkarılan toplam su miktarı içindeki önemini aşağıdaki tabloda görebiliyoruz.

İZSU 2009-2017 İçmesuyu Su Kaynakları

Bu tablodaki verilere göre İzmir merkezindeki 11 ilçenin (Balçova, Bornova, Buca, Çiğli, Gaziemir, Güzelbahçe, Karabağlar, Karşıyaka, Konak, Narlıdere ve Urla) ihtiyacı için üretilen içme suyunun aşağı yukarı yarısı (% 50,59) 7 ayrı grupta toplanan derin su kuyularından, diğer yarısı da (% 49,41) irili ufaklı altı barajdan karşılanmıştır.

İZSU faaliyet raporlarına göre yeraltı suyunun toplam içme suyu içindeki oranları 2011 yılında % 55,89, 2010 yılında % 60,43, 2012 yılında % 54,70, 2013 yılında % 47,66, 2014 yılında % 47, 2015 yılında % 52, 2016 yılında da % 55,57 olmuştur.

Bu konudaki diğer önemli bir ayrıntı ise İzmir merkezindeki 11 ilçenin su ihtiyacının % 16,60’ını karşılayan Göksu’daki derin kuyuların komşu il Manisa’nın Muradiye ilçesinde, % 7,62’sini karşılayan kuyuların da yine aynı ilin Saruhanlı ilçesinin Nuriye beldesinde bulunması; yani çıkarılan içme suyunun 1/4’ünün İzmir ili sınırları dışından karşılanıyor oluşudur.

İzmir merkezindeki 11 ilçenin içme suyu ihtiyacını karşılayan su kaynaklarından bazıları bazı yıllar ya da aylarda kullanılmamakta, tümüyle devre dışında bırakılmaktadır. Güzelhisar Barajı’ndan 2011 ve 2012 yıllarında, Sarıkız kuyularından 2013 ve 2014 yıllarında, Balçova Barajı’ndan da 2016/Kasım-2017/nisan döneminde hiç su alınmamış olması örnektir.

Bu yazı serimiz açısından önemli bulduğumuz su kayıp ve kaçaklarının 1998-2016 yılları arasındaki gelişimi ise İZSU faaliyet raporlarına göre şu şekilde olmuştur:

İZSU 1998-2016 Kayıp Kaçak Oranları

Bu tablodan da görüleceği gibi İzmir’in merkezindeki 11 ilçeye hizmet eden şebekeden kaybedilen suyun miktarı 19 yıl içinde % 61,58’den % 30,51 oranına, yani yarı yarıya indirilmekle birlikte bu süre içinde yitirilen 2.136.661.473 m³ miktarındaki suyun 2017 yılı değerleriyle toplam fiyatı konut abonelerine göre tamı tamamına 4.657.922.011.- TL., konut dışı abonelere göre de 11.260.205.963.-TL‘dır.

Son 19 yıl içinde kaybedilen suyun miktarı ve bedeli muazzam ölçülerdedir…. Bunun bedelini ödeyenler ise yöneticiler yerine hep halk, İzmir halkı olmuştur.

Tabloda yer alan rakamların da ortaya koyduğu gibi su kayıp oranının yıl ölçeğindeki azalışı son yıllarda genellikle % 1 ya da onun altındaki oranlarda olmuştur. Konunun uzmanlarıyla yaptığımız görüşmelerde, bu oranın yıllar içinde küçük miktarlarda azalmakla birlikte, tüm içme suyu şebekesi esaslı bir şekilde yenilenip denetlenmediği sürece sahil kesiminde denize karışan büyük boyutlardaki kaybın önlenemeyeceğini öğreniyoruz.

p-1-Why-Even-Our-Water-Supply

İşte o nedenle, hem İzmir merkezindeki 11 ilçeye hizmet veren içme suyu şebekesindeki % 30,51 oranındaki kaybın hem de diğer geri kalan 19 ilçeye hizmet veren içme suyu şebekelerindeki büyük kayıpların en kısa sürede Batı ülkelerinde, örneğin Londra’da olduğu gibi % 7’ler, 8’ler düzeyine indirilmesini, bunun için tramvay ve sahil düzenlemesi gibi gereksiz ve çok fazla miktarda su kullanımına neden olacak lüks yatırımlardan vazgeçilerek büyük boyutlu yatırımlar yapılmasını, kaybolan suyun bir an önce kurtarılmasını istiyoruz.

 

Kentlerde de adalet…

Ali Rıza Avcan

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2015 tarihli son genel seçimler için hazırladığı 200 sayfalık “Yaşanacak Bir Türkiye” isimli seçim bildirgesi masamın üzerinde duruyor.

Kırmızı-beyaz renklerin hakim olduğu bu ciltli kitapta, her seçim bildirgesinde olduğu gibi özgürlük, hukuk devleti ve demokrasi, ekonomi, tarım, turizm ve enerji gibi toplumsal yaşamın değişik konu ve katmanıyla ilgili hedeflere yer verilip vaatlerde bulunuluyor.

Yaşanacak Bir Türkiye” isimli seçim bildirgesinin “Yurttaş İçin Nitelikli Kamu Hizmeti – Kamu Yönetimi Reformu” başlığını taşıyan 108 ilâ 109. sayfalarında yerel yönetimlerle ilgili 7, “Yerel Yönetimler” başlığını taşıyan 164 ilâ 167. sayfaları arasındaki “Yerinden Yönetim Anlayışı“, “Kaynak Yönetimi“, “Yerel Yönetimlerde Şeffaflık“, “Yerel Yönetimde Katılımcılık” ve “Muhtarlar” alt başlıkları altında  ise 29 ayrı hedefe; toplam olarak 36 ayrı yer veriliyor. Tabii ki, seçim bildirgesinin diğer bölümlerinde konuyla dolaylı ilgisi olan başka hedefler dışında…

Biz bugün bu hedeflerden sadece birini, “BİT’lerin faaliyetlerini şeffaflaştıracak ve etkin şekilde denetlenmesini sağlayacağız” diyen hedefi ele alıp çevremizdeki CHP’li belediyelerde gördüğümüz uygulamalar üzerinden değerlendirmeye çalışacağız.

Öncelikle bu ifade içinde geçen “BİT” sözcüğünün, “belediye iktisadi teşekkülü” ya da belediyelere bağlı şirketler ve iktisadi işletmeler anlamına geldiğini açıklamamız gerekiyor.

İZENERJİ EYLEM (73)

Bilindiği üzere belediyeler ve belediye bağlı kurumlar; özellikle de su, kanalizasyon ve ulaşım gibi hizmetleri yapan kurumlar, örneğin İSKİ, İZSU, , ESHOT gibi genel müdürlüklerin kamu adına İçişleri ve Maliye bakanlıklarıyla Sayıştay gibi üst mahkemeler tarafından denetlendiğini belirtmekte yarar var.

Ancak Türk Ticaret Kanunu’na tabi şirketlerde böylesine bir kamu denetimi yok. O nedenle belediyelere bağlı şirketlerde, söz konusu seçim bildirgesinin diliyle BİT’lerde kamu adına iyi bir denetim yapıldığını söylemek zor.

Şirketlerin yeterince izlenip denetlenememesi, hem tabi oldukları ticaret hukukun un gizliliğe, ticari sırra önem veren yaklaşımı hem de yozlaşmış uygulamanın bir sonucu… O nedenle belediyelere bağlı şirketlerin kamu tarafından izlenmesini kolaylaştıracak ve bunu katılım boyutunda gerçekleştirecek yöntemlere acilen ihtiyaç var.

Belediye şirketlerinin, o belediye sınırları içinde yaşayan ya da çalışan halk, diğer bir deyimle “hemşehriler” tarafından izlenip denetlenebilmesini sağlayacak en etkin yöntemlerden biri, şirket yönetimi tarafından alınan karar ve uygulamalarla şirketin mali durumunun kamuya açık olmasını, kamu tarafından öğrenilip izlenmesini sağlayacak olan “şeffaflık” kuralının titizlikle uygulanması ile mümkün.

Diğer yandan, Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidara geldiği takdirde tüm belediyelerde uygulamayı taahhüt ettiği bu hedefin, iktidara gelmese bile en azından kendisi tarafından aday gösterilip seçilmiş başkanların görev yaptığı belediyelerde yaşama geçirilmesi de bizim açımızdan beklenen bir şey. 

Çünkü iktidara aday olan bir partinin seçmene vaat ettiği şeyleri öncelikle kendi belediyelerinde ortaya koyması, bunun mümkün olup olmadığını test etmesi eşyanın tabiatında olan doğal bir şey…

O nedenle de, CHP’li belediyelere bağlı BİT’lerde; yani şirket ve işletmelerde faaliyetlerin şeffaflaşması ve denetimin etkin bir şekilde yapılması gerekiyor.

CHP-Adalet-Yuruyusu-Kemal-Kilicdaroglu-Anasayfa-Featured

Ama uygulamada hiç de öyle olmuyor.

Çünkü, geçtiğimiz günlerde 12 Milyon liralık bir kamu kaynağını belediye meclisi kararı dahi olmaksızın tek bir şirket yönetim kurulu kararıyla Tetusa A.Ş. isimli çok ortaklı bir şirkete devrederek o şirketin % 40 oranında hissedarı olan İzenerji A.Ş. şirketin, nasıl bir şirket olduğunu, bu şirketin yönetiminde kimlerin olduğunu, şirketin hangi işleri yaptığını, nerelere harcama yapıp nerelerden gelir temin ettiğini, her yıl ne ölçüde kâr ya da zarar ettiğini şirkete ait internet sayfasından öğrenemiyoruz. Öğrenmeye kalktığımızda da, bu tür bilgilerin “ticari sır” kapsamına girdiği söylenerek bilgi vermekten titizlikle kaçınılıyor.

Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre bu tür sermaye şirketlerinin açtıkları internet sayfalarında halka bilgi veren bölümler açarak bilgi vermeleri zorunlu olduğu halde İzenerji, İzdeniz ve İzfaş gibi bazı şirketlerde bilgi vererek şeffaflığın yaşama geçirilmesinden ısrarlı bir şekilde kaçınılıyor. Ayrıca tüm şirketlerin mali denetimleri, ne hikmetse bağımsız denetçi adı altında devamlı olarak aynı kişi ya da kurumlara veriliyor. Bu konularda belediye meclisi üyeleri gibi halka yeterli, doğru bilgiler verilmiyor.

Şimdi tutup, “CHP, şayet iktidara gelmiş olsa, öncelikle kendisine ait bir belediyede hayata geçiremediği, iyi bir örnek olarak ortaya koyamadığı önemli bir hedefi diğer tüm belediyelerde nasıl hayata geçirecek?” şeklinde bir soru sorup; ardından bunun CHP ile belediyeleri arasında çözümlenmeyen bir sorun olduğunu, bu hedefe kendi belediyelerinde bile ulaşamadığını ve bu anlamda belediyeler üzerinde bir etkisinin olmadığını iddia etsek nasıl bir cevap alırız, gerçekten merak ediyorum.

ADALET YURUYUSU 21.GUNUNDE DEVAM EDIYOR.FOTO:AKIN CELIKTAS/KOCAELI,(DHA)

Evet, CHP’li belediyeler gerçekten CHP’nin doğru, tutarlı ve geçerli vaatlerini dikkate alıp gerçek bir “ADALET” anlayışı içinde, onları gerçekten uygulamak istiyorlar mı; yoksa siyaseten zıddına dönüştükleri bir süreçte o ilke ve vaatleri aşmak amacıyla “HAK, HUKUK VE ADALET”i dikkate almadan oyunbozanlık ya da hilekarlık mı yapıyorlar?

Karar, her zaman olduğu gibi halkındır…

Tarkem, İzenerji, Tetusa ve diğerleri… (1)

Ali Rıza Avcan

Takvimlerin 5 Temmuz 2015’i gösterdiği gün; yani bugünden tam iki yıl önce basın dünyamızın amiral gemisi Hürriyet’in Ege sayfalarında “Çeşme’nin kaderini değiştirecek” başlıklı ve bol fotoğraflı bir haberle karşı karşıya kaldık.

Tetusa’nın reklamını yapmak amacıyla yazıldığı anlaşılan bu reklam haberde, Çeşme’ye termal turizm tesisi kazandırmak için 2005’te yola çıkan İzmirli 60 ortaklı şirketin Sağlık Bakanlığı’nın olumsuz kararı nedeniyle yıllardır rafta bekleyen termal turizm tesisi için, bakanlığın olumlu görüş bildirmesinin ardından açılan ihaleyi kazandığı belirtiliyordu. 

Söz konusu haberde ayrıca ortakları arasında Ahmet Metin Tarhan, Ahmet Selim Güven, Alaçatı Turizm, Alataş Alaçatı İmar, Ali Erim Köstepen, Ali Veryeri, Avram Sevinti, Aydın Alam, Ayşe Demet Özbilgin, Bedri Artut, Bedriye Tiryaki Mencik, Uğur YüceBim Grup Bilgisayar Yatırım Planlama ve Organizasyon, Bülent Veryeri, Çağdaş Turizm Otelcilik, Çelikbilek Sabun ve Yağ, Çeşme Esnaf ve Sanatkarlar Odası, Çeştaş, Çeştur Çeşme İmar Turizm, Çetaş Çeşme Otelcilik Termal Enerji ve Ticaret, Çiğdem Sebik, Dalgıç İnşaat, Ege Sanayicileri Holding, Enis Özsaruhan, Enver Erdoğan, Erdoğan Tözge, Eritre Turizm Ticaret, Gamze Karadede, Gönül Altınkapı, Hakan Ergüven, Hayrünnisa Demirhisar, Türker Sarıkol, İbrahim Erkoç, İbrahim Timur Ömürgönülşen, İlhan Feyzi Gürel, İnan Kardeş, İnkim, İsmail Tamer Taşkın, Karal Turizm, Levent Köstem, Lucien Arkas, Mehmet Haluk Özsaruhan, Mehmet Tiryaki, Muammer Ekrem Oran, Mustafa Bülent Moral, Necdet Yorgancıoğlu, Nilgün Baykal, Onur İnşaat, Önder Türkkanı, Öz-Ege Tütün, Potpori Turizm Otelcilik, Ramazan Taşkın Akay, Salih Esen, Samim Sivri, Şinasi Ertan, Talat Sivri, Terbay Turizm, Ünal Atalay, Viltur Villasaray, Yakup Kanyas, ve Yıldız Şima gibi İzmir’in önde gelen iş adamlarının yer aldığı bu şirket yaklaşık 85 dönüm araziyi 35 yıllığına kiralayarak 40 milyon dolarlık yatırımla aquapark, estetik cerrahi, tedavi kür merkezi, yüzme havuzu, yaşlı bakım evi, otel ve kapsamlı spor alanlarının yer aldığı büyük bir termal tesis kuracağı belirtilmekteydi.

OASIS_AQUAPARK_TETUSA_GUNSU_KAYDIRAK_SUPARKI_1

Ancak 2015 yılından bu yana geçen iki yıl içinde şirketin sermayesinin 19 Aralık 2016 tarihinde önce 18 Milyon liraya, 05 Ocak 2017 tarihinde Tarkem Anonim Şirketi‘nde yapılan olağanüstü genel kurul toplantısında ise 30 Milyon liraya çıkarıldığı ve yönetim yapısının da Başkan Veysi Öncel (Çağdaş Turizm Otelcilik İnş. Tar. ve Gıda San. AŞ), Başkan Vekili Muhittin Dalgıç (Alaçatı İmar İnş. Tur. San. Tic. AŞ), Başkan Vekili Uğur Yüce (Bim Grup Holding AŞ), üyeler Erdoğan Tözge, Levent Köstem, Aydın Alam, Bedri Artut, Mehmet Yayayürüyen, Suat Albayrak, İsmail Öz (Çeştaş Çeşme Jeotermal Enerji San. ve Tic. AŞ), Osman Rakip Köfüncü (Çeşme Esnaf ve Sanatkarlar Odası) şeklinde oluşturulduğu görülüyor.

Bu şirketle ilgili en önemli ve son gelişme ise, 16 Haziran 2017 tarih, 699 sayılı İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi kararı ile ortaya çıkıyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu kararına göre, belediyenin ortak olduğu İZENERJİ İnsan Kaynakları, Temizlik, Bakım ve Organizasyon, Enerji, Yayıncılık, Reklam, Turizm, Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi‘nin, Çeşme merkezli, Musalla Mahallesi, 1107 Sokak, No: 5/3 Çeşme/İZMİR adresinde faaliyet gösteren ve termal suların turizm ve sağlık amacıyla değerlendirilmesi, insan sağlığı, rehabilitasyon ve spor ile ilgili tesisler kurmak, çalıştırmak gibi faaliyet konularıyla iştigal eden 30.000.000.- TL. sermayeli TETUSA Özel Sağlık Hizmetleri, Termal, Turizm, Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi‘ne, sermayesinin % 40’ı oranında ve 12.000.000,00-TL değerinde hisse senedini satın alarak ortak olmasına  karar verilmiştir.

Bu karara dayanak olan İzmir Büyükşehir Meclisi Plan ve Bütçe, Hukuk ve Şirketler komisyonları tarafından hazırlanan raporlarda ise; TETUSA Özel Sağlık Hizmetleri, Termal Turizm Sanayi ve Ticaret Anonim A.Ş. ile İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ortağı olduğu İZENERJİ A.Ş.‘nin Türk Ticaret Kanununa tabi şirketler olduğu, belediye mevzuatına göre belediye meclislerinin belediyeye bağlı şirketlerin kurulması, kurulu şirketlere hissedar olunması ve sermaye artışı konusunda karar verebileceği; ancak belediyenin hissedarı olduğu şirketlerin başka şirketlerle ortaklık kurması hususunda belediye meclislerinin karar alma yetkisinin bulunmadığı, böyle bir durumda yetkinin tamamen şirket yönetim kurulunda olduğu; bütün bu nedenlerle belediye meclisinin bu konuda karar vermesine yer olmadığı görüşünün belirtildiği görülüyor.

Bu arada şunu da söylemeden geçmememiz gerekiyor;

Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre web sitesinde “Bilgi Hizmetleri Toplumu” başlığı altında şirketin mali ve finansal bilgileriyle ilgili açıklamalara yer vermesi gereken İzenerji Anonim Şirketi, bu bilgileri vermeyerek ne yapıp ettiğini kamuoyu denetiminden kaçırıyor…

Verdiği tek bilgi “Hakkımızda” başlığı altında şu şekilde:

1992 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayıncılık ve Tanıtım Hizmetleri Ticaret ve Sanayi Anonim Şirketi ismi ile faaliyetlerine başlayan şirketimiz, 31 mart 2011 tarihinde şimdiki ismi olan İZENERJİ İnsan Kaynakları, Temizlik, Bakım ve Organizasyon, enerji, Yayıncılık, Reklam, Turizm Sanayi ve Ticaret anonim Şirketi adı altında halen faaliyetlerine devam etmektedir.

Kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapmakta olan 3250 personelimizle kamu hizmeti vermekteyiz.

***

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ortak olduğu İzenerji şirketinin, 60 ortaklı Tetusa şirketine, 12.000.000 Milyon liralık hisse senedi alarak % 40 oranında ortak olması ile ilgili ilk tespitlerimiz bunlar…

Ortada ilginç, ilginç olması nedeniyle araştırılması ve kamuoyu ile paylaşılması gereken bilgi ve tesadüfler var…

izenerji

Kayyum tarafından teslim alınan “Tarkem”, “Uğur Yüce”, geçmişte CHP ve AKP’de siyaset yapan politikacı iş adamları, toplantıların TARKEM’de yapılması, Tarkem’de olduğu gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin çok ortaklı bir şirkete ortak olması ve İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin bu konuda kendisini yetkisiz görerek karar vermemesi gibi ilginç tesadüfler…

Dediğimiz gibi araştıracağız ve bulup öğrendiklerimizi günü gününe sizlerle paylaşarak kamu yönetimindeki saydamlığın yaşama geçmesi için uğraşacağız…

 

Kullanmadan kaybettiğimiz sular… (1)

Ali Rıza Avcan

Uzun ve sıcak yaz günlerindeyiz.

Hava sıcaklığının mevsim ortalamalarının üstüne çıkması nedeniyle, hepimiz fazlasıyla bunalıyor ve tüm çareyi klimalı serin ortamlarda oturup daha fazla sıvı tüketmekte buluyoruz. O nedenle içinde bulunduğumuz koşullarda klima ve buzdolaplarımızı çalıştıran elektrikle musluklarımızdan akan içme suyunun kesilmemesi bizim için önem kazanıyor.

Hele benim gibi hava sıcaklığının 40, 41 derecelere çıktığı günlerde buzdolabınız bozulup içindeki bütün gıda maddelerini çöpe atmak zorunda kalmışsanız, normal koşullarda önemsemediğiniz; ancak yoksun olduğunuzda size nasıl bir konfor sağladığını fark ettiğiniz elektrik, buzdolabı, klima ve içme suyu, özellikle de buz gibi bir içme suyu daha bir önem kazanıyor.

İşte bu nedenle, bugün bu ihtiyaçlardan en önemlisi olduğuna inandığım temiz, ucuz ve yeterli içme suyunun temin ve dağıtımı konusunda yaşanan su kayıpları üzerinde durarak, bu alanda yaşanan ya da yaşanabilecek sıkıntıları belirlemeye, bu sıkıntıları aşmak için neler yapıldığını ve bunun üzerine daha başka neler yapılabileceğini hatırlatmaya çalışacağım.

aa

Ancak bu konuya girmeden önce hatırlatılması gereken temel bilgileri sıralamakta yarar var:

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon  İdaresi Genel Müdürlüğü’nün(İZSU) sorumluluğunda olan asıl içme suyu sistemi, “11 Merkez İlçe” olarak tanımlanan Balçova, Bayraklı, Bornova, Buca, Çiğli, Gaziemir, Güzelbahçe, Karabağlar, Karşıyaka, Konak ve Narlıdere ilçelerindeki içme suyu dağıtım sistemini kapsıyor.

Bilindiği üzere İZSU’nun kent merkezindeki bu eski sistemine 5216 sayılı Yasa ile ilave edilen Menemen, Foça, Aliağa, Kemalpaşa, Menderes, Torbalı, Bayındır, Selçuk, Seferihisar ve Urla ilçelerindeki içme suyu dağıtım sistemleri ile 6360 sayılı Yasa ile ilave edilen Bergama, Beydağ, Çeşme, Dikili, Karaburun, Kınık, Kiraz, Ödemiş ve Tire ilçelerindeki içme suyu dağıtım sistemleri entegre değildir. Her bir ilçenin ayrı bir içme suyu sistemi bulunmakta ve çoğunun merkezden uzak olması nedeniyle merkezdeki sisteme bağlanması da mümkün görülmemektedir.

İZSU’nun, İzmir genelindeki bu birbirinden ayrı içme suyu sistemleriyle ilgili 2016 yılı verileri ise şu şekildedir: (1)

* İzmir il merkezinde bulunan içme suyu sistemi, 120.750.149 m³’ü yer altı, 96.026.990 m³’ü yer üstü kaynaklardan olmak üzere toplam 216.777.139 m³ içme suyunu çekip tümünü arttıktan sonra bunun 207.376.347 m³’ü (% 95,66) sisteme vermektedir.

* İZSU’nun İzmir merkezindeki 11 ilçede 1.050.450, İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırlarına 5216 sayılı Yasa ile ilave edilen 10 ilçede (Menemen, Foça, Aliağa, Kemalpaşa, Menderes, Torbalı, Bayındır, Selçuk, Seferihisar ve Urla) 322.145, 6360 sayılı Yasa ile ilave edilen 9 ilçede (Bergama, Beydağ, Çeşme, Dikili, Karaburun, Kınık, Kiraz, Ödemiş ve Tire) 312.142 olmak üzere toplam 1.684.737 adet abonesi bulunmaktadır.

* İzmir il merkezindeki 11 ilçede bulunan 1.050.450 abone 2016 yılı içinde toplam 144.113.003 m³ su tüketmiştir. 

* İzmir il merkezindeki İçmesuyu isale ve dağıtım hattının toplam uzunluğu, değişik boru cinsleri itibariyle çelik, polietilen (HDPE), polivinil klorür (PVC), cam takviyeli plastik (CTP), ön gerilmeli beton boru (ÖGBB), düktil demir (DF), Pik, asbestli çimento boru (AÇB), tünel ve muhtelif özelliklerde olmak üzere 6.898.424,3 m’yi bulmakta ve hattın % 38’i düktil demir borulardan oluşmaktadır.

Ama asıl önemlisi, hattın % 1,54’ünü oluşturan 106.286,7 m’lik kısmı, kanserojen özelliğe sahip asbestli çimento borulardan (AÇB) oluşmaktadır.

* İzmir il merkezindeki 11 ilçede toplam hacmi 339.900 m³ olan toplam 47 adet su deposu bulunmaktadır.

* 2004 yılında 5216 sayılı Yasa ile İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırlarına ilave edilen Menemen, Foça, Aliağa, Kemalpaşa, Menderes, Torbalı, Bayındır, Selçuk, Seferihisar ve Urla ilçelerinde 2016 yılında üretilen içme suyunun miktarı toplam olarak 53.536.439 m³ düzeyindedir.

* 2012 yılında 6360 sayılı Yasa ile İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırlarına ilave edilen Bergama, Beydağ, Çeşme, Dikili, Karaburun, Kınık, Kiraz, Ödemiş ve Tire ilçelerinde 2016 yılında üretilen içme suyunun miktarı ise toplam olarak 31.507.301 m³ düzeyindedir.

* Böylelikle, 2016 yılında İzmir’in il merkezindeki 11 ilçe ile merkez dışında kalan 19 ilçede İZSU tarafından yer altı ve yer üstü kaynaklardan çekilip isale ve dağıtım sistemine verilen içme suyunun miktarı toplam olarak 301.820.879 m³’ü bulmuştur.

leak-1* İZSU tarafından İzmir il merkezindeki 11 ilçeye verilen içme suyu miktarı 207.376.347 m³, isale ve dağıtım sistemi içinde kaybolan kısmı ise 63.263.344 m³ düzeyindedir. Bu durum, İzmir il merkezindeki isale ve dağıtım sistemindeki kayıp su oranının % 30,50 düzeyinde olduğunu göstermektedir. 

Ancak bu hesaplamaya, su kayıp oranının çok daha fazla olduğu bilinen merkez ilçeler dışındaki 19 ilçede üretilen 85.043.740 m³ düzeyindeki içme suyundaki kayıplar dahil edilmemiş olup; bu ilçelerdeki yüksek oranlı kayıp oranının da dahil edilmesi durumunda gerçek kayıp su oranının daha da fazla olduğu ortaya çıkacaktır.

(1) Sayısal veriler, İZSU Genel Müdürlüğü’ne ait 2017 tarihli “İçmesuyu Temin ve Dağıtım Sistemlerindeki Su Kayıpları Yıllık Raporu“ndan alınmıştır.

Devam edecek…

 

 

 

 

İzmir’in yeni pazarlanma stratejileri: “İşte bu yüzden İzmir”

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi bir süredir “İzmir’e Doyamazsın” başlığı ile yürüttüğü tanıtım kampanyasıyla eş zamanlı olarak, “İşte bu yüzden İzmir” başlığıyla yeni bir tanıtım kampanyası düzenliyor.

İzmir Turizm ve Tanıtma Vakfı’nın (İZTAV), İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin desteğiyle geçtiğimiz yılın ikinci yarısında uyguladığı “İzmir’e Doyamazsın” kampanyasına ek olarak hazırladığı “İşte bu yüzden İzmir” başlıklı bu yeni kampanya, kentin güzelliklerini, tarihini, lezzetlerini ve yüksek yaşam kalitesini öne çıkarmayı ve ulusal TV’ler, radyolar, gazeteler, dergiler, internet siteleri, sosyal medya ve outdoor uygulamalarıyla tüm ülkeye ulaşmayı hedefliyor.

Doğan Medya Grubu’na bağlı Hürriyet ve Posta gazeteleriyle Milliyet gazeetesinin verdiği bilgilere göre “İzmir’e Doyamazsın” kampanyası ile eşzamanlı olarak yürütülen “İşte bu yüzden İzmir” başlıklı kampanya, ülkenin önde gelen gazeteci, yazar ve sanatçılarının gözünden İzmir’in güzelliklerinin yansıtıyor ve şimdiden sosyal medya hesaplarının yanında İstanbul, Ankara ve Bursa’daki bilboardları süslemeye başladı.

s28705

Kampanyada, kentin birbirinden güzel görselleri eşliğinde Uğur Dündar, Ayşe Arman, Melih Aşık, Fatih Altaylı, Yılmaz Özdil, Barçın Yinanç, Cengiz Semercioğlu, Deniz Zeyrek, Erdal Sağlam, Fikret Bila, Hikmet Çetinkaya, Jale Özgentürk, Mehmet Arslan, Mehmet Coşkundeniz, Murat Yetkin, Sefer Levent, Uğur Gürses, Yalçın Bayer ve Yazgülü Aldoğan gibi tanınmış gazeteci ve yazarların yanı sıra Kenan Doğulu, Behzat Uygur, Emre Aydın, Fatih Erkoç, Kerem Görsev, Leman Sam, Linet, Melek Baykal, Metin Uca, Onur Akın ve Özdemir Erdoğan gibi sanatçıların da İzmir’i anlatan cümlelerine yer veriliyor.

Neden İzmir?

Kampanyada hiçbir bedel almadan gönüllü olarak yer aldığı söylenen sanatçı ve gazetecilerin İzmir ile ilgili duygu ve düşünceleri ise şöyle ifade edilmiş:

Ayşe Arman (Gazeteci, Yazar) : “Yaşasın İzmir! Sen çok yaşa İzmir! Allah hepimize İzmir gibi bir şehirde yaşamayı nasip etsin. Buram buram özgürlük ve modernite kokan bir şehir.”

Yılmaz Özdil (Gazeteci, Yazar): “Bu şehir, bir büyük felaketten Anka kuşu gibi yeniden dirilişin sembolüdür. Bu yüzden biz asla umutsuz olmayız. Umutsuz olan herkese İzmir’e bakmasını öneririm.”

Murat Yetkin (Gazeteci, Yazar): “İzmir’e gelen, üç gün sonra ‘İzmirliyim demeye başlıyor. İzmir’in her zorluğa karşı yıkılmayıp ayakta kalmasını sağlayan, bu dayanışma ruhu oldu.”

Fatih Erkoç (Besteci, söz yazarı, ses sanatçısı): “İzmir’in kültürüne bayılıyorum. İzmir dinleyicisi, Türkiye’deki en iyi dinleyici. İzmir, iyi ki varsın, iyi ki konserlerimizi veriyoruz, iyi ki kültür şehrisin..”

Leman Sam (Ses sanatçısı): “İstanbul’da nefessiz kaldığımda, ocağına koştuğumda bana taze bir nefes olduğu için İzmir…”

Kenan Doğulu (Besteci, söz yazarı, ses sanatçısı): “Ruhuma her zaman sakin bir liman ve ilham kaynağı oldu. Vizyon sahibi insanlarıyla, sanata ve sanatçıya ayırdığı yerle beni kendine aşık etti.”

Özdemir Erdoğan (Besteci, söz yazarı, ses sanatçısı): “İzmir, çeşitli kültürlerin kendine mahsus bir atmosferde yoğrulup yeniden doğduğu eşsiz bir şehirdir. Bu kenti yönetenlere teşekkür borçluyuz.”

Kerem Görsev (Besteci, piyanist): “Her İzmir konserine gelirken kalbim kıpır kıpır hareketlenir. Hem İzmir’i çok sevdiğim için hem de müziğin kutsal mabedi AASSM’de çalacağım için.”

Uğur Dündar (Gazeteci, Yazar): “İzmir; sokaklarında güler yüzlü insanlarla karşılaştığınız, birbirini tanımayanların gülerek selam verdiği, aydınlık, demokrat ve cumhuriyetin öyküsünde çok anlamlı bir yeri olan güzelim kent…”

Emre Aydın (Besteci, söz yazarı, ses sanatçısı): “Ne zaman gitsem kendimi evimde hissettiğim için, bana öğrencilik yıllarımı hatırlattığı için, işimle ilgili bir sürü şey öğrettiği için İzmir…”

Fikret Bila (Gazeteci, Yazar): “İzmir geleceğe dönük değerlerle yaşayan bir kent. Bu konuda bir değerlendirme yapılsa birinciliği İzmir’e vermek gerekir.”

Hikmet Çetinkaya (Yazar): “İzmir bir sevdadır; İzmir çiçeklenmiş bir hayat…”

Fatih Altaylı (Gazeteci, Yazar): “İzmir Homeros’tur… İzmir Amazon’dur… İzmir Hasan Tahsin’dir… İzmir Kubilay’dır… İzmir Zübeyde Hanım’dır… İzmir demokrasidir… İzmir eşitliktir… İzmir her taşında özgürlüktür… İzmir modernliktir… İzmir güzeldir, güzel İzmir’dir…”

Onur Akın (Ses sanatçısı): “Türkiye’nin en çağdaş, modern, uygar ve aydınlık kenti İzmir… İzmirli olmak, İzmir’de olmak bir ayrıcalık… İzmir’i çok seviyorum.”

Melih Aşık (Gazeteci, Yazar): “Rüzgarında özgürlük… Güneşinde kalpleri ısıtan dostluk… Gökyüzünde sonsuz aydınlık… Taşlarında uygarlık… Sanki bir rüya şehir…”

Behzat Uygur (Tiyatro sanatçısı): “Sevdiğim bir arkadaşımı özler gibi özlüyorum İzmir’i. Gelir gelmez ‘Oh be’ diyorum.”

Erdal Sağlam (Gazeteci, Yazar): “İzmir’in hem uluslararası rating kuruluşlarından hem de halktan aldığı puanları çok yüksek. Güçlü bir yerel yönetim olabilme koşulunun ‘güçlü bir finans yapısı’ olduğunun bilincindeler. Yüksek rating puanını şehirlere boşuna vermiyorlar.”

Barçın Yinanç (Gazeteci, Yazar): “İzmir özgürlüğü ile övünen bir şehir. Gidin İzmir’e. Pek çok şeyi beğeneceksiniz. Beğenmeyeceğiniz şeyler de olabilir elbet. O zaman eleştiri özgürlüğünüzü kullanın. Kullanın ki İzmirli bir kez daha gurur duysun özgürlüğüyle.”

izmir-buyuksehir-belediyesinin-kent-turizminin-gelistirilmesi-003

Cengiz Semercioğlu (Gazeteci, Yazar): “İzmir’e gidince özgürlüğün bir şehri nasıl güzelleştirdiğini ne kadar önemli olduğunu iliklerine kadar hissedersin . İzmir böyledir işte; gitsen dönemezsin. Gitmesen özlersin.”

Deniz Zeyrek (Gazeteci, Yazar): “İzmir’de yaşayanların kültürü, Türkiye genelinden farklı. Karamsar değiller, yaşamayı seviyorlar. Açık görüşlüler; kısıtlamaya gelmiyorlar. İtirazları varsa söylüyorlar. Farklı kültürleri birlikte yaşatıyorlar.”

Jale Özgentürk (Gazeteci, Yazar): “Büyük bir şansı var İzmir’in. Rantı değil, yaşam kalitesini odak alan bir yerel yönetim.”

Linet (Ses sanatçısı): “Sevmenin, aşık olmanın ayıp sayılmadığı ve her yaştan çifti her an el ele, göz göze görebildiğimiz bir yer, İzmir…”

Mehmet Arslan (Spor Yazarı): “İzmir’deyim. Özgürlükler şehrinde. Bir şehir özgürse korkun ondan. O özgürlük sizi tutsak eder, aşık eder, kendine bağlar. Kopamazsınız. Benim bundan böyle bir parçamın hep İzmir’de kalacağı gibi…”

Mehmet Coşkundeniz (İnternet Yayın Yönetmeni): “Bana aşkı anlatan, aşkı yaşatan şehir… Bir kez gelsen bu şehre ya İzmir’e aşık olursun ya da bir İzmirliye…”

Melek Baykal (Tiyatro sanatçısı): “İzmir, seni seviyorum ve İzmir, seninle gurur duyuyorum. Yaşasın İzmir!”

Metin Uca (Yazar, TV programcısı): “İstanbul üstüme gelince nefes alamaz hale dönüşünce sığındığım sensin, benim İzmir’im! İyi ki varsın. Seni özlemle öpüyorum, her zaman kollarına geliyorum.”

Sefer Levent (Gazeteci, Yazar): “Fuar İzmir’e mutlaka uğrayın. Ekonomik kalkınmadan, üretimden büyümeden bahsediyorsak, böyle önemli projeler sayesinde olacak.”

Uğur Gürses (Ekonomist, Yazar): “İzmir hem etrafındaki kentleri hem de yurdun dört bir yanından umutla göç eden insanları aydınlatıyor; iyi ve özgür bir yaşam arayışına.”

Yalçın Bayer (Gazeteci, Yazar): “Türkiye’nin yükselen odak kenti İzmir. İzmir’e doğru bir sosyolojik göç var. İki büyük kentte kendilerini kuşatılmış hisseden aileler, çocuklarının özgür bir şekilde yetiştirilmesini istiyor.”

Yazgülü Aldoğan (Gazeteci, Yazar): “Özgürlük kokar imbatı; hoşgörülüdür, rahattır insanı; işvelidir, güzeldir kadını! Yaşamayı sever, yaşamın kıymetini bilir, biat etmez, boyun eğmez, kısrak gibidir: Delidir, doludur, gemlenemez!”

***

Şimdi gelelim bu kampanyanın adı, amacı, hedef kitlesi, kampanya yüzleri, bu yüzlerin ve mensubu oldukları kurumların toplumsal itibarları ve söyledikleri ile ilgili sorulara…

yeni-kent-merkezi-ucacak_4072_dhaphoto2

1.İzmir’e doyamazsın” ve “İşte bu yüzden İzmir” başlıklı tanıtım kampanyalarının amacı nedir; kente gelen yerli turistleri mi yoksa yabancı turistleri mi arttırmayı amaçlamaktadır?

2. Uygulanmakta olan bu kampanyaların kente gelen yerli ve yabancı turistlerin sayısı ve niteliği üzerindeki etkisi, şu ana kadar ne olmuştur ve hedeflenen nicel ve nitel sayılar nedir?

3. Her iki kampanyanın temel amacı, turizm olarak ifade edilmekle birlikte; gözlerden saklanan gerçek amacı, Ankara ve İstanbul merkezli inşaat firmalarının yapmakta olduğu yüzlerce gökdelen, lüks konut ve rezidansla kentin kırsalındaki arsa ve arazilere İstanbul ve Ankara’dan yeni müşteriler bulmayı hedefleyen nitelikli bir toplumsal göçü örgütlemek midir?

4. Ulusal medya kurumlarının ve bu kurumlara bağlı gazeteci ve televizyonların toplumsal itibarları bu kadar düşük düzeydeyken Doğan Medya Grubu gibi kurumlardan ve bu kurumların mensuplarının söylediklerinden medet ummak ne anlama gelmektedir? Toplumsal itibar ölçeğinde yıpranmış, yorulmuş bu kurum ve yüzlerin İzmir’in tanıtımında gerçekten olumlu bir etkilerinin olacağına inanılmakta mıdır?

5. Tümü İstanbul’da yaşayan bu gazeteci ve sanatçıların abartılı sözcüklerle ifade edilen İzmir sevgileri hakkında İzmir halkı, İzmir’de yaşayanlar ne düşünmektedir?

Bu sorulara yetkililerce verilecek doğru ve samimi yanıtlar, gerçekleştirdikleri bu tanıtım kampanyaları ile ne yapılmak istendiğini açık bir şekilde ortaya koyacaktır.

İzmir kayıkları…

Ali Rıza Avcan

Bugün 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı…

Bugün, denizlerine, boğazlarına ve limanlarına bile hakim olamayan çökmüş bir imparatorluğun ardından, bu alanlardaki egemenliğini 1 Temmuz 1926 tarihinde kabul ettiği Kabotaj Kanunu ile dosta düşmana duyuran Cumhuriyet’in önemli bir bayramını kutluyoruz.

İzmir Kayıkları 003

Aradan geçen 91 yıl içinde yürürlüğe giren kanunlar, kabul edilen uluslararası sözleşmeler ve pratikteki uygulamalarla bu kanunun getirdiği egemenlik hakkı yer yer delinip zedelenmiş olmakla birlikte Türkiye’nin kendi deniz ve limanları üzerindeki egemenliği fikri esas olmuş ve bu durumun önemi her geçen gün daha fazla anlaşılır hale gelmiştir.

Aslında bir ülkenin denizler ve limanlar üzerindeki egemenliğini kurmak ve sürdürmek asıl olarak o ülkenin ve halkının denizle, daha doğrusu suyla kurduğu iyi ilişkilerle mümkündür. 

Suyu sevmeyen, suyu aynen kara toprağa yaptığı güzellemelerdeki gibi sadık yâri olarak görmeyen, açıkçası sudan korkup kaçan bir halkın suyun bulunduğu yerlerde egemen olması, oraları koruyup kollaması mümkün olmayacaktır.

O nedenle su ve akarsular üzerinde ya da kıyısında yaptıkları spor, ulaşım, konaklama, yeme içme, tatil, üretim ve eğlence etkinlikleriyle öne çıkmayan birey ve kentlerin, sudan, denizlerden ve akarsulardan elde ettikleriyle yaşamlarını zenginleştirmeleri mümkün olmayacaktır.

İzmir Kayıkları 002

Kısacası deniz ve akarsuların kullanımından kaynaklanan bir kültüre sahip olmadığımız sürece sular üzerinde bir etkimiz, egemenliğimiz de olmayacaktır.

İşte o nedenle yaşadığımız kent güzel bir körfezin etrafında kurulmuş olmakla birlikte, kentin merkezine kadar girmiş olan o suyu kullanarak eğlenmeyi, gezmeyi, bir yerlere gitmeyi, ondan yeterince yararlanmayı ve suyu yaşamımıza sokmayı beceremiyoruz.

Körfez içindeki vapur seferlerimiz o nedenle her geçen yıl azalıyor, deniz yoluyla bir yerlere gidenlerin sayısı artan kent nüfusuna oranla her yıl azalıyor, dere, çay ve nehirlerimize kanalizasyon muamelesi yaparak onları yüksek beton duvarlar içine alıyor, üstlerini kapatarak onları adeta unutmaya başlıyor, suyu büyük köprü ve tünellerle aşmaya çalışıyor, sahillerimizdeki kumsalların yerine taş döşeli sedler oluşturarak insanlarımızı sudan uzaklaştırmaya çalışıyoruz.

İzmir Kayıkları Tabelası 01

Ayrıca 2005 yılında, bu kentin kendi özgün tasarımı olarak hatırlanan tarihi İzmir Kayıkları sevgili dostum Gemi Mühendisleri Odası İzmir Şube eski başkanı Yrd. Doç. Dr. Emrah Erginer’in de içinde olduğu 360 Derece Araştırma Grubu sayesinde tekrar canlandırılmış ve 12 adet İzmir Kayığı yapılmış olmakla birlikte bugün o proje kapsamında imal edilen kayıklar İnciraltı’ndaki İzmir Kayıkları Tesisi’nde çürümek için sıraya girmiş durumdalar…

Evet, bir kent halkı olarak sudan korkuyor, sudan kaçıyor ve geçmişimizde suyla ilgili ne varsa hepsini birer birer bırakmaya ve unutmaya başlıyoruz…

Suyu sadece enerji üretilen, üstünden köprülerle geçilen ya da sadece yaz aylarında İzmir çevresindeki plajlara gittiğimizde içine girip yüzdüğümüz bir eğlence nesnesi olarak görüyor; o nedenle de çoğu kez bir deniz kentinde yaşadığımızı unutuyoruz.

IMG_3907

Suyu ve suyla ilgili her şeyi bu şekilde sevmediğimiz, koruyup kollamadığımız, onu yaşamımıza katmadığımız sürece, bayramını kutlamış ya da kutlamayı unutmuş olsak da deniz, liman ve boğazlarımızı koruyup kollamamız, onlar üzerindeki egemenliğimizi sürdürmemiz ne yazık ki mümkün olmuyor, olamıyor…

Ve tabii ki, bu önemli günde anılarımızla birlikte, sırf daha çok balık avlansın düşüncesiyle Karaburun açıklarında batırılan 9 Eylül Vapuru’nu unutmamak , onu devamlı anımsamak dileğiyle…