İzmir’de, İzmir’in tam ortasındaki o güzel yeşil alanda; yani, bizim Kültürpark diye bildiğimiz kent parkında, basamaklı bir yapısı olduğu için “Kaskatlı” denilen uzun bir havuzun başındaki iki genç kız, tamı tamamına 68 yıldır anadan üryan halleriyle yatıp dinlenirler… Onların o tembel, miskin hallerinden şimdiye kadar kimse şikayetçi olmamıştır… Aksine İzmirliler ve yolu İzmir’e düşen herkes yolunu Kültürpark’a düşürdüğünde gider o genç kızları görür ve onlarla birlikte resim çektirir… Hatta, bazılarımız aynen sevgili arkadaşımız Arzu Filiz Güngör‘ün çocukluğunda yaptığı gibi annesi ve kardeşleriyle birlikte gider onların kucağına oturur ve fotoğrafı çeken babasının elindeki fotoğraf makinesinin vizörüne bakar bütün sevimliliğiyle…
Çünkü o genç kızlar, 64 yıldır ailenin bir ferdi gibi bizden biri olmuşlar, bir yakınımız gibi yaşamımızda yer etmişlerdir… Gövdeleri beton bile olsa onlar bize genç olmanın sıcaklığını, heyecanını yansıtırlar onca senedir… O nedenle de biz onları İzmir’in önemli sembollerinden biri olarak olarak algılar, öyle kabul ederiz…
O genç kızlardan birini ünlü bir sanatçı Mehmet Şadi Çalık, diğerini de Turgut Pura yapmıştır. Yanıbaşlarında duran tabela her iki heykelin de Mehmet Şadi Çalık tarafından yapıldığını söylese de heykellerin tarzına, çizgilerine baktığınızda birbirlerinden farklı olduğunu görürsünüz.
Resmi kayıtlar heykellerin 1954’de yapıldığını, bir heykelin Mehmet Şadi Çalık, diğerinin de Turgut Pura tarafından yapıldığını söylüyor oysa…
Hatta bana göre, Mehmet Şadi Çalık‘ın yaptığı kız, -laf aramızda- diğerinden biraz daha güzeldir… Hatta, yapısı ile incinmeye, kırılıp dökülmeye biraz daha kapanık gibidir… Turgut Pura‘nın yaptığı genç kız ise ayakları, bacakları ile biraz daha serbest, rahattır… Orhan Veli‘nin “uzanıp yatmış, sereserpe” halini yansıtıyor gibidir adeta… Zaten ne olmuşsa olmuş, sırf bu özelliği nedeniyle -yok, aslında böyle demeyelim, asıl gerçek neden vandallıktır, barbarlıktır- bu sene hasara uğramış, kimliği belirsiz kişiler tarafından ayakları kırılmıştır. Bütün bir yaz o kırık ayakları ile uzanıp yatmıştır. Bu kentte Levent Köstem gibi usta ortopedistler olmasına karşın kimse gelip de şu ayaklarını iyi edelim, onaralım dememiştir…
Turgut Pura’ya ait onarılan heykel
Ta ki, ehliyetsiz, liyakatsiz bazı belediye yöneticileri işten anlamaz kişi ve kuruluşları bulup o zarif ayakları bir kayığın küreğine benzetircesine onarana kadar… Evet, zarif bir ayak işten anlamazların elinde birden ayak olmaktan çıkıp bir kayığın küreği gibi çirkinleşene kadar… Kötü, kalitesiz bir restorasyon sonucunda heykeli, estetikten bütünlüğünden koparılacak şekilde…
Geçtiğimiz günlerde sizlerle paylaştığımız gibi bu tür kötü, kalitesiz işlere son vermek amacıyla hem Kaskatlı Havuz genç kızlarını hem de ünlü sanatçı Mehmet Şadi Çalık‘ın İzmir’deki diğer eserlerini tescilleyip korumak için bir girişimde bulunmaya karar verdik.
Önce geniş bir araştırma yaparak Mehmet Şadi Çalık‘ın İzmir’de yaptığı eserleri ve bu eserlerden kaybolanları, tahrip edilenleri ve arta kalanları belirledik. Ardından İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Dairesi Başkanı Funda Erkal ve İzmir Resim ve Heykel Müzesi yöneticileriyle görüşerek durumu kendileriyle paylaşarak desteklerini aldık.
Bugün ise Mehmet Şadi Çalık‘ın İzmir’de mevcut olan eserlerinin belirlenerek tescillenmesi amacıyla hazırlayıp, o genç kız heykellerinin beton dökümlerini yapan “Şeytan” lakaplı rahmetli usta İsmail Yiğitler‘in oğlu Aziz Yiğitler ve ustadan “el alan” heykeltraş Ayfer Aksüyek Yiğitler ile birlikte imzaladığımız dilekçeyi, İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’ne vereceğiz. Böylelikle en azından İzmir’deki Mehmet Şadi Çalık‘a ait eserlerden artakalanları belirlemeye, tescillemeye çalışacak, o eserlerin bundan sonra yapılacak onarımlarının usulüne uygun gerçekleştirilmesini kolaylaştırmış olacağız.
İşin garip bir tecellisi olarak, bu dilekçeyi hazırlayıp imzaladıktan sonra son bir kez daha heykellerin yanında gidip son durumu görelim dediğimizde heykelde yeni kırıkların ve dökülmelerin olduğunu, yapılan onarımın bile çatladığını görüp heykelleri korumakla görevlendirilen özel güvenlik görevlisinin önce fotoğraf çekmeme ikazına, daha sonra sıcak sohbetimizle gelişen samimi ortamda da güzel dileklerine tanık olduk.
Betonda yer yer çatlamalar var…Onarımın ehliyetli biri tarafından yapılması gerekiyor…Onarılan kısımda da çatlamalar var…
Evet, sahip olduğumuz bu zengin kültürel değerleri bilelim, tanıyalım, koruyalım, onlara gereken özeni gösterelim ve tanıtalım. Örneğin, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Dairesi Başkanı Funda Erkal‘a önerdiğimiz gibi bu genç kız heykellerinin küçük biblolarını yaparak onları İzmir’in tanıtımında kullanalım; böylelikle o heykeller yerinde zarar görmeden sağlam bir vaziyette dururken onların küçük örnekleri olan biblolar bilgisayarlarımızın, televizyonlarımızın önünde, çalışma masalarımızın üstünde bizlerle olsunlar ve o genç kız heykelleriyle aramızdaki sevginin bağını kurabilsinler…
Diğer ayağın ucu da kırılmış…Kırık ayak…Onarım yapılan kısımda çatlamalar var…Onarım heykelin estetik bütünlüğünü bozmuş…
Geçtiğimiz günlerde İzmir Büyükşehir ve Konak belediyeleri ile Swissôtel Büyük Efes Oteli’nin birlikte düzenlediği Büyük Efes Sanat Günleri‘nin konuğu olduk. Organizasyon kapsamında düzenlenen panelleri izledik, sanat galerilerinin, müzelerin, üniversitelerin ve sanatçıların açtığı küçük sergileri, standları dolaştık. Organizasyonu düzenleyenlerle konuşarak hoşumuza giden şeylerle gördüğümüz eksiklikler konusundaki görüşlerimizi ileterek bu güzel organizasyon için kendilerini kutladık.
Bence bu organizasyonun en önemli etkinliklerinden biri, İzmir Kültür Platformu Girişimi adına Sarp Keskiner‘in, Konak Belediyesi adına Başkan Yardımcısı Eser Atak‘ın ve İzmir Büyükşehir Belediyesi adına Kültür ve Sanat Daire Başkanı Funda Erkal‘ın konuşmacı olarak katıldığı “Yerel Yönetimler ve Kültür/Sanat Politikaları” paneliydi.
Yeterince duyuru yapılmayışı nedeniyle oldukça az sayıdaki katılımcı tarafından izlenen bu panelin konusu, başta İzmir ve Konak belediyeleri olmak üzere tüm belediyeler için oldukça önemli olmasına karşın katılımcılar arasında gerek İzmir ve Konak belediyelerinden gerekse diğer belediyelerden tanıdık, bildik yüzlere rastlayamadığımız için onların bu panelden haberdar olmadıklarını ya da önemsemediklerini düşündük. Oysa bu panel, verdiği süre itibariyle belediyelerde, özellikle İzmir’deki belediyelerde kültür ve sanat adına sürdürülen etkinlikleri tartışıp ortak bir akıl yaratma konusunda oldukça uygun bir ortam sağlıyabilirdi. O anlamda, panelde sadece İzmir Büyükşehir ve Konak belediyesi yetkililerinin var olup konuşmuş olması, geriye kalan diğer 28 belediyenin bu konuşmanın yapıldığı ortamda olmaması, aslında kültür ve sanata duydukları ilgiyi gösteriyordu diye de düşünebiliriz.
Çünkü, panelde ve özellikle de panelin soru-cevap kısmında belirtildiği gibi, başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere tüm belediyelerin kültür-sanat konusunda önceden belirlenmiş temel bir politika, strateji ve eylem planları bulunmamaktadır. O nedenle kültür ve sanatla ilgili her şeyi anın akışına göre, plansız, programsız yapıyorlar ve o nedenle de aynı anda birbirlerinden habersiz birbirine benzer etkinlikler düzenliyorlar. Çünkü çoğu kez de birbirlerini izlemedikleri için birbirlerinden haberleri olmuyor.
İkincisi, “kültür“, “sanat“, “zanaatkarlık“, “el sanatı“, “halk sanatı/folklor“, “sosyal işler“, “halkla ilişkiler“, “boş zaman/rekreasyon“, “sosyal etkinlik” ve “tanıtım” gibi kavram ve sözcükler konusunda kafaları fazlasıyla karışık olduğu ve çoğu kez bunları birbirlerine karıştırdıkları için belirli insan gruplarıyla yaptıkları tüm etkinliklerde bir şarkı ya da türkünün söylenmesini, bir oyunun oynanmasını, bir grafiğin çizilmesini bile kültür-sanat etkinliği olarak niteliyorlar. Nitekim Konak Belediye Başkan Yardımcısı Eser Atak‘ın yaptığı konuşma ve sunumda belediyenin düzenlediği kurslarda, etkinliklerde yaptıklarını bu kategori altında anlatması bile bunun en iyi örneğiydi.
Üçüncüsü, çoğu belediye “kültür-sanat etkinliği “olarak gerçekleştirdiği; aslında her biri bir “sosyal etkinlik” olan bu çalışmalarda kültür ve sanatın alanına giren birçok konuyu unutmakta ya da ihmal etmektedir. Bunun en iyi örneği ise kültürel değerlerin yönetimi ile ilgili faaliyetler; özellikle de müzecilik ve sergileme etkinlikleridir. Konak Belediye Başkan Yardımcısı Eser Atak‘ın gerçekleştirdikleri kültür-sanat etkinlikleriyle ilgili sunumda belediyeye ait müzelerin, belediyenin restore ettiği, koruyup kolladığı kültürel değerlerin gündeme getirilmemesi, bunlarla ilgili çalışmaların anlatılmamış olması bu anlamda büyük bir eksikliktir.
Dördüncü bir husus ise, büyükşehir belediyesi ile ilçe belediyeleri arasında kültür ve sanat alanında birlikte çalışma düşünce ve kültürünün olmayışıdır. İşte o anlamda, bugüne kadar hiçbir belediyenin bir kültür ya da sanat hizmetini diğerleriyle birlikte yaptığını bilmez, her birinin diğerinden farklı aynı şeyleri tekrarladığına tanık olur dururuz. Oysa her bir belediyenin bu konularda birbirinden habersiz bir gayretkeşlikle harcadığı bütçelerin büyüklüğünü ve bunların bir araya gelişlerinde yaratacağı o müthiş sinerjiyi düşündüğümüzde; “işbirliği“, “stratejik ortaklık“, “stratejik işbirliği” ve “iş ortaklığı” (workshare) gibi beraberliklerle hem birbiriyle uyumlu ve birbirini tamamlayıp bütünleyen hem de daha kalıcı, sürdürülebilir ve kurumsallaşan kültür ve sanat hizmetleri üretebilecekleri düşünülmeli, tasarlanmalı ve hayata geçirilmelidir.
Sonuç olarak,
Başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak tüm ilçe belediyelerinin kişisel ve kurumsal egoları aşarak ve birlikte iş yapmak niyetiyle kültür ve sanat alanında bir araya gelerek,
İzmir ve ilçelerinde uygulayacakları kültür-sanat politika ve stratejilerini belirleyerek, ortak eylem planlarını hazırlayarak daha kalıcı, sürdürülebilir bir hizmet üretmelerini,
Kültür ve sanat alanındaki hizmetlerde birlikte iş yapma düşüncesini “stratejik ortaklık“, “stratejik işbirliği“, “işbirliği” ve “iş ortaklığı” (workshare) gibi yöntemlerle yaşama geçirmelerini;
Böylelikle kurumsallaşan hizmetlerle Türkiye ve Dünya ölçeğinde ses getirebileceklerini düşünüyor ve bütün bunları büyük bir samimiyetle kendilerine öneriyorum.
Türk Dil Kurumu’nun 1981 yılı baskılı Türkçe Sözlüğü, “proje” sözcüğünü Fransızca ile olan kök ilişkisine işaret ederek, “tasarı” olarak açıklıyor.
İnternetin “Özgür Ansiklopedisi” Vikipedi ise, “bir probleme çözüm bulma ya da beliren bir fırsatı değerlendirmeye yönelik, bir ekibin, başlangıcı ve bitişi belirli bir süre ve sınırlı bir finansman dahilinde, birtakım kaynaklar kullanarak, müşteri memnuniyetini ve kaliteyi göz önünde bulundururken olası riskleri yönetmek şartıyla, tanımlanmış bir kapsama uygun amaç ve hedefler doğrultusunda özgün bir planı başlatma, yürütme, kontrol etme ve sonuca bağlama süreci” olarak tanımlıyor.
Gördüğünüz gibi Vikipedi daha çağdaş ve güncel bir tanım yaparak uzun bir sözcük içinde projenin aşamalarını sıralayarak daha tatmin edici bir yanıt veriyor. Yararlandığım sözlüğün bu kadar kısa bir yanıt vermesinin nedeni, “proje” sözcüğünün muhtemelen o tarihlerde bugünkü kadar rağbet görmemesinden ve “proje yönetimi” kavramının o tarihlerde henüz ortaya atılmamış olmasından kaynaklanıyor olabilir.
İhtiyaç; sorun ya da fırsat…
Vikipedi’nin yaptığı tanımdan da görüldüğü gibi proje için ortada önce bir problemin ya da fırsatın varlığı; yani ihtiyacın olması gerekiyor. Bu anlamda o sorunu çözme ya da fırsatı değerlendirme ihtiyacı olmadığı sürece yapacağımız işi projeye dönüştürmemiz mümkün gözükmüyor. Örneğin Karşıyaka, Bostanlı’daki “Balıkçı Parkı” o parktan yararlananlar açısından oturulamaz, yararlanılamaz duruma gelmedikçe, halktan “parkı yeniden yapın, onarın, daha iyi hale getirin” talepleri gelmedikçe; yani yapılan iş bir talebi, bir ihtiyacı karşılamakdıkça herkesin kullandığı ve memnun olduğu bir parkı durup dururken yıkıp yeniden yapmak bu anlamda “proje” olma koşullarının işine girmiyor. Çünkü ortada bu parkı yeniden yapmayı gerektiren bir ihtiyaç yok. Olsa olsa yeni bir müteahhite ya da taşerona yeni bir iş verme ihtiyacı olabilir...
Gereksiz, gerçek bir ihtiyaca dayanmayan bir parkın yeniden yapımı
Uzman, işten anlayan iyi bir proje ekibi
İkinci olarak bir projeyi yapmak için bir ekibe ihtiyaç var. Biz buna “proje ekibi” diyoruz. Yapılacak iş konusunda bilgili ve deneyimli kişilerden, uzmanlardan oluşması gerekiyor bu ekibin. Örneğin Kültürpark Kaskatlı Havuz kenarındaki “Genç Kız Heykelleri“ni onarmanız gerektiğinde ve bu işi bir projeye dönüştürdüğünüzde bu proje için oluşturduğunuz ekipte heykelden, sanattan anlayan, bu konularda doğru kararlar verebilecek ve yapılan işi layıkıyla denetleyebilecek uzmanların, sanatkarların yer alması gerekiyor. Aksi takdirde, gerçekte olduğu gibi dekorasyon firmalarına yaptırılan ve heykellerin estetiğini, sanatsal bütünlüğünü bozan işlerle karşılaşmanız mümkün olabiliyor.
Proje süresi…
Üçüncü bir unsur olarak, Vikipedi’nin tanımına göre bir projenin proje olması için ne zaman başlayacağının ve ne zaman biteceğinin; yani proje süresinin bilinmesi gerekiyor. Projenin yapıldığı süre başlı başına bir maliyet unsuru olduğuna göre bu maliyeti arttırmamak adına başlangıç ve bitiş tarihlerinin doğru bir şekilde belirlenerek mümkün olduğu kadar uzatılmaması gerekiyor. Aksi takdirde, çoğu İzmirli’nin bildiği gibi karşımıza ne zaman biteceği bilinmeyen metro, tramvay, İzmir-Tarih ve İzmir-Deniz projeleri gibi yıllanan projeler çıkabiliyor. İşte o nedenle, ilan edilen her yeni projenin daha başlangıcında o projenin ne zaman biteceğinin sorgulandığı ya da “projemiz şu tarihte bitecek” diyen belediye başkanlarının sözlerinin şüpheyle karşılandığı durumlarla karşılaşabiliyoruz. İşte o nedenle, İzmir deyince aklınıza ne geliyor sorusuna verilen “denizi“, “kızları, “gevreği” gibi klasik yanıtlara son yıllarda eklenen bir diğeri de “işini geç yapan belediyesi” olsa gerek…
Çevreyi, yayaları ve ulaşımda sıkıntı çeken İzmirliler’i dikkate almayan bir yatırım…
Doğru ve yeterli bir bütçe, sağlam finansal kaynaklar…
Dördüncü bir unsur olarak bir projenin “sınırlı bir finansman” içinde; yani kaynakları önceden belirlenmiş yeterli ve sağlam bir bütçe içinde hazırlanması ve uygulanması gerekiyor. O nedenle olası tüm harcamaların, olağansütü durumlar dışında harcama bütçesine dahil edilmesi gerekiyor. Aksi takdirde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı gibi Mustafa Kemal Sahil Yolu’nun denizin doldurularak yer altına alınması işinde yeterli olmayacağı baştan belli olan bir bütçenin daha işin başında yeni bir proje bütçesi ile ikiye katlandığı durumlarla karşılaşmanız mümkün olabiliyor.
Kalite ve memnuniyet
Beşinci bir unsur olarak tasarlayıp uyguladığınız tüm projelerde müşteri; yani belediyelerde hemşeri memnuniyetini ve kaliteyi gözetmeniz gerekiyor. Yani yaptığınız iş, vatandaşın işine yarıyor mu ya da vatandaş o hizmetten ve kalitesinden memnun kalıyor mu? sorusunun sorulup buna olumlu yanıt alınması gerekiyor. Aksi takdirde o proje gereksiz ve memnun etmeyen bir işe dönüşüyor. Aynen İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin vatandaşa bile bile arsenikli içmesuyu verip, bu durumun başka bir büyükşehir belediye başkanı tarafından gündeme getirilmesi üzerine belediye başkanının halktan özür dilemesinde olduğu gibi …
Riskin yönetimi
Altıncı bir proje gereği ise o işte karşılaşılabilecek riskleri belirleyerek onların gündeme gelmesi durumunda ortaya çıkacak sorunun nasıl yönetileceğini ortaya koyan bir plan ve programın hazırlanması gereğidir. Böylelikle riskin ortaya çıkmasını izleyen çok kısa bir sürede adeta bir “refleks” gibi doğru yanıtın verilmesi mümkün olabilecektir. Ama o proje konusunda gereken tüm araştırmaları, analizleri yapmamışsanız, işi yapacağınız alanı iyi incelememişseniz; aynen İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Fevzipaşa Bulvarı ya da Üçyol-Üçkuyular hattı metro inşaatlarında yapamadığı gibi yeraltı sondajlarıyla kolaylıkla öğrenilebilecek yeraltı sularını ve diğer sorunları projenin başlangıcında öğrenip bilir ve önlemini önceden düşünürseniz oradaki inşaatlarınız yıllar süren bir gecikmeye ve ek maliyetlere neden olmaz.
Projenin genel bir amaç ve hedefle ilişkisi
Yedinci olarak, hazırlayacağınız proje şayet “tanımlanmış bir kapsama uygun amaç ve hedefler doğrultusunda özgün bir planı” öngörmüyorsa; yani hazırladığınız projenin öngördüğünüz bir kapsam içinde sizin temel amaç ve hedeflerinizle bağlantısı yoksa o proje size özgü bir proje olmayacaktır. Örneğin İzmir Ulaşım Ana Planı’nın temel hedef ve amaçları arasındakörfezin, Karşıyaka Tramvay Hattı-İzmir Körfez Geçişi Köprüsü-Konak Tramvay Hattı şeklinde hafif raylı hatlarla çevrelenmesi gibi bir amaç ve hedefiniz yoksayaptığınız Karşıyaka ve Konak Tramvayı projeleri birden sizin olmaktan çıkıp bu amaç ve hedefle İzmir Körfez Geçişi Projesi’ni hazırlayıp uygulamaya koyan merkezi yönetimin projesi olur.
İzmir Körfezi’nin ortasına AKP’nin ampulü gibi yapılacak yapay bir ada…
Proje süreci, tasarım, uygulama, izleme ve değerlendirme olarak bir bütündür.
Sekizinci ve son unsur olarak proje yönetimi tasarım + uygulama + izleme + değerlendirme aşamalarını kapsayan bir yönetim sürecidir. O nedenle başarılı, iyi bir proje sadece tasarlanıp uygulama ile bitmez. O proje ile ortaya konulan iş ya da hizmetin kullanıcılarla olan ilişkisinin izlenmesini ve bu izlemeden kaynaklanan geri bildirimlerin değerlendirilip test edilmesini de içeren uzun bir süreçtir. Bu durum aynen belediyelerin bir mimarlık, mühendislik projesi olarak yaptıkları parkların ve diğer alanların hemşehrilerin tercihlerini ve kullanım alışkanlıklarını dikkate almadan yapılması, o nedenle de büyük bütçeler harcanarak yapılan yatırımların çok kısa bir süre kullanılamaz hale gelmesi durumunda ortaya çıkar. Bu durum aynen İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yeni satın aldığı gemilerde, açık havada bir yandan çay, kahve içerken bir yandan da denizin serin havasını solumaya, kenti ya da güzel körfez manzarasını seyretmeye alışmış İzmirliler’in geleneksel tutum ve davranışlarını dikkate almayan proje tasarım ve yöneticilerinin yaptığına benzer.
Bütün bu değerlendirme ve yorumlardan sonra “proje” ve “proje yönetimi” konusunda sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:
İyi, başarılı bir proje aynen tüm aktörleri, olayları ve aktörlerle olaylar arasındaki ilişkileri doğru yorumlayan bir film senaryosu gibidir. Şayet senaryonuz kötü ve onun yorumu da berbatsa kimse sizin filminizi seyretmek istemez… Ama her şeyi, iyi bir senaryo ve oyunculuk içinde çözmüşseniz hem filminizin gişedeki kuyrukları uzar hem de filminiz sanat ödüllerine boğulur…
İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği (İFOD), 1986 yılında kurulmuş ve o tarihten bu yana birçok fotoğraf sanatçısını çatısı altında birleştirmiş, birçok fotoğraf çalışmasına, çalıştaylara, eğitimlere, yarışmalara, yurtiçinde ve dışında açılmış birçok sergiye ev sahipliği yapmış, İzmir’in bilinen tanınan bir sivil toplum kuruluşudur. İFOD aynı zamanda üst yapılanma olan Türkiye Fotoğraf Sanatı Derneği – TFSF’nin de kurucusu ve fotoğraf konusunda eğitim veren fakültelerle de yakın işbirliği içinde.
Geçtiğimiz yıllarda üç ayrı uluslararası fotoğraf günleri organizasyonu yapan İFOD, şimdi yeni başkanı sevgili arkadaşımız Lütfü Dağtaş‘ın yönetiminde bu organizasyonun dördüncüsünü hazırlamaya başlıyor.
Bugün sizlerle, 16 Şubat 2017 tarihinde Kültürpark’taki İzmir Resim Heykel Müzesi ve Galerisi’nde açılıp 6 Mart 2017 tarihine kadar açık kalacak olan İFOD 30. Yıl Sergisi‘ne katılan 88 sanatçının 88 fotoğrafından, kent ve kent yaşamı ile ilgili olduğunu düşündüğümüz dört fotoğrafı paylaşıp herkesi bu güzel sergiyi gezmeye davet edeceğiz.
Bu arada sergide yapıtları yer alan 88 ayrı İFOD üyesinin adlarını saymadan geçmeyelim: A. Beyhan Özdemir, Ahmet Kılıç, Ahmet Tevfik Ceritoğlu, Alahattin Kanlıoğlu, Ali Adar, Ali Işık, Ali Kâzım Sarıkaya, Arda Savaşçıoğulları, Arif Ziya Tunç, Aslı Özdinç, Atilla Özdemir, Ayhan Turan Menekay, Ayşe Aytün Aytar, Barış Barlas, Berkay Sarı, Berna Kızıltan, Burcu Ergun, Celal Erdem, Ceren Palaz, Cumhur Alpdoğan, Cumhuriyet Afife Alpaslan, Cüneyt Karakahya, Ege Erdem, Emine Yelkenci, Engin Demirci, Ercan Erol, Ercan Pek, Erdem Akkoca, Erol Özdayı, Fatoş Kalınkaya, Gamze Türe, Gökhan Ünal, Gönül Ocak, Gülizar Ersoy Yeşilkaya, Gürhan Güner, Hasan Akay, İlknur Baltacı, Irmak Ağrı, İsmet Danyeli, Işık Sezer, Kâmile Kurt, Kemal Okul, Kıvanç Şen, Koray Kutlu, Levent Aydınoğlu, Levent Çanakkalelioğlu, Laine Bencuya, Lütfü Dağtaş, Mehmet Çabuk, Mehmet Önengüt, Mehtap Çakır, Melih İnanlı, Meliha Aladağ, Meriç Kul, Mete Çeşmeci, Metin Aras, Murad Ahmet Çakıl, Murat Kaptan, Mustafa Şakar, Mustafa Tanju Tekgül, Mustafa Yongacı, Muzaffer Alanyalı, Müge Yorgancıoğlu, Nazlı Uysal, Nevcihan Güroğlu Alanyalı, Nilgün Özdemir, Nurten Gül, Okyar Atilla, Özlem Koşar, Özlem Sülo, Ramazan Sinanoğlu, Rıdvan Hoşgör, Sadık Tümay, Selim Ateş, Selim Bonfil, Seray Ak, Serpil Gönüllü, Sevinç Zümbüldere, Seyit Kaya, Sezin Ölmez, Süleyman Bilgen, Şeref Artagan, Tayfun Kocaman, Turalp Karatepe, Türkay Ayyıldız, Veyis Polat, Yusuf Tuvi, Zafer Gazi Tunalı.
Şu sıralar, kültürel değerlerin korunması konusunda duyarlı olan arkadaşlarımızla birlikte İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na vereceğimiz ortak bir dilekçenin hazırlığını sürdürüyor, bunun için araştırmalar ve görüşmeler yapıyoruz.
Çünkü, geçtiğimiz yıl kimliği belirsiz kişiler tarafından ayakları kırılan, geçtiğimiz günlerde de ehil olmayan kişilere restore ettirilmesi nedeniyle estetik bütünlüğü bozulan ünlü sanatçılar Mehmet Şadi Çalık ve Turgut Pura‘ya ait Kaskatlı Havuz’un kenarındaki genç kız heykellerini tescilleterek koruma altına almak; böylelikle bundan böyle bu heykeller hakkında bir şey yapılacağı zaman önce o işin projesinin hazırlanmasını, Kurul’dan izin alınmasını ve restorasyonun da işinin ehli kişi ya da kuruluşlar tarafından yapılmasını istiyoruz.
Böylesi bir girişim için de haliyle okuyor, araştırıyor, bu kentteki ve Kültürpark’taki heykelleri, anıtları, rölyefleri ve benzerlerini tek tek belirleyerek bugün nerede ne vaziyette olduklarını, ortadan kaybolanların da başına neler geldiğini öğrenmeye çalışıyoruz.
Bütün bu araştırmaların sonucunda da Giritli mübadil bir aileden gelip Girit’ten ilk gelişlerinde Bornova’ya yerleşen, daha sonra İzmir Erkek Lisesi’nde okuyan, İstanbul’daki akademi eğitimi sırasında her fırsatta İzmir’e gelip burada değişik heykel, anıt ve rölyefler yapan, 24 Aralık 1979 tarihinde İzmir’de vefat edip Hacılarkırı Mezarlığı’na defnedilen büyük sanatçı Mehmet Şadi Çalık‘ın İzmir’e tüm bir yaşamı boyunca toplam 10 eseri armağan ettiğini öğreniyoruz.
İzmir’e armağan ettiği ilk eseri, aynı zamanda kendisinin de ilk heykeli olan 1940 tarihli “Atbaşları” heykelidir. Bildiğimiz gibi Kültürpark’ın yapımında çalışıp ölen 168 adet atın anısına yapılan bu heykel halen Kültürpark’ta bulunmaktadır.
1940 – “Atbaşları“
1951 yılında yapılıp İzmir Enternasyonal Fuarı Arkeoloji Müzesi önündeki Türk Büyükleri dizisi içinde yer alan beton dökme ve boyalı “Yavuz Sultan Selim” büstü ile 1952 yılında Hakkı Atamulu ile birlikte Kültürpark için yaptığı rölyefin bugün nerede olduğu bilinmiyor.
1951 – “Yavuz Sultan Selim“1952 – “Rölyef” – Mehmet Şadi Çalık & Hakkı Amulu
1954 yılında diğer bir ünlü sanatçı Turgut Pura ile birlikte yaptığı “Genç kız heykelleri” ise o tarihten bu yana İzmir’i İzmir yapan önemli sembollerden biri olarak Kaskatlı Havuz’un kenarını süslemektedir.
1954 – “Genç Kızlar“
2016 – Ayağı Kırık “Genç Kız“
2017 – Onarılarak bir kayık küreğine dönüştürülen “Genç Kız” ayağı
Mehmet Şadi Çalık‘ın 1954 yılında İzmir Enternasyonal Fuarı’ndaki Sümerbank Pavyonu için yaptığı 250x200x20 cm boyutlarındaki kadın figürü ve koç başından oluşan alçı rölyef ile 1957 yılında İzmir Enternasyonal Fuarı Sanayi Odaları Pavyonu önüne konulan yükseklikleri yaklaşık 2-4 m arasında değişen, ikisi iç içe, demir borulardan yapılmış, altısının üstü alçı levhalarla kapatılmış ve renkli boyanmış prizmalardan oluşan demir-alçı “Kompozisyon” isimli yapıtın da bugün nerede olduğu, başlarına nelerin geldiği bilinmiyor.
1954 – “Genç Kız ve Koç “Rölyefi1957 – “Kompozisyon“
1960 yılında Kültürpark’ın Lozan Kapısı yakınına yerleştirilen 700x200x250 cm boyutlarında alçıdan mamul, beyaz boyalı “27 Mayıs Devrim Anıtı“nın akıbeti ise diğerlerine göre daha kötü oluyor. Çünkü temsil ettiği toplumsal olaylar nedeniyle 1980’li yılların başında koruması gerekenler tarafından parçalanarak imha ediliyor.
1960 – “27 Mayıs Devrim Anıtı“
1964 yılında Büyük Efes Oteli’nin giriş holüne yerleştirilmek üzere yapılan ve Cevat Şakir Kabaağaçlı‘ya (Halikarnas Balıkçısı) armağan edilen “Antik Ege” adlı rölyef ve onun eşi olan “Artemis heykeli” ise bugün bu beraberliklerini ne yazık ki sürdüremiyorlar. Selçuk Müzesi’ndeki aslının kopyası alınarak üretilen “Artemis heykeli” bugün Swissôtel Büyük Efes Oditoryumu’nun girişindeki yerini korurken otelin satılması sırasında envantere alındığı söylenen “Antik Ege” rölyefinin nerede olduğu bilinmiyor.
1964 – “Antik Ege” Rölyefi1964 – “Artemis“
1971 yılında Yapı Kredi Bankası Kordon Şubesi duvarına yerleştirilen “İlerleme ve Kalkınma” ve “Bağımsızlık ve Özgürlük” isimli rölyeflerinin ise, sözkonusu banka binasının yakın zamanda yıkılması nedeniyle nerede olduğu bilinmiyor.
1971 – “Bağımsızlık ve Özgürlük“1971 – “İlerleme ve Kalkınma“
Sanatçının 1977 yılında yaptığı “Süleyman Ferit Eczacıbaşı” heykeli ise, neyse ki Konak Katlı Otoparkı’nın yanındaki parktaki yerini, özgün konumunda olmasa da koruyor.
1977 – “Süleyman Ferit Eczacıbaşı“
Tabii ki bu listeye bu araştırmayı yaparken öğrendiğimiz Turgut Pura‘nın Kültürpark’ta kaybolan heykellerini, sevgili büyüğümüz Şevki Figen‘in Turyağ Genel Müdürü iken sponsorluğunu yaparak Kültürpark’a armağan ettiği ve daha sonraki yıllardaki ısrarlı takibine karşın bulamadığı “Gülümseyen Atatürk” heykelini dahil etmiyoruz.
Ama bu kısa araştırma sonucunda net bir şekilde görüyoruz ki, kendi içimizden çıkıp dünyaca tanınan değerli sanatçıların bizlere armağan ettiği eserleri, hem de Kültürpark gibi korunaklı bir kamu alanında koruyamıyor, onlara sahip çıkamıyoruz. Koruyamadığımız gibi Kültürpark yönetimi olarak onların bozulmasında, yıkılmasında ve ortadan kaybolmasında suç ortağı olarak, hatta suçlu olarak payımız oluyor.
Ondan sonra da çıkıp, “Kültürpark, kurulduğu yıllarda örnek alındığı Moskova’daki Gorki Park gibi bir kültür, sanat parkıdır, öyle olmalıdır” diyoruz.
Diyoruz ama kültüre, sanata dair elimizdeki bu değerleri, bu eserleri yeterince koruyup kollayabiliyor muyuz?
Hayır!; hem de net bir şekilde hayır !
Bugün bizce, kamu yönetiminin sürekliliği boyutunda suçlu koltuğuna oturup hesap vermesi gerekenler, Kültürpark’a bakmayanlar, onu ve onun içindeki eserleri koruyamayanlar yine ortaya çıkıp kültür sanat merkezi yapacaklarını, böylelikle o bölgeyi çöküntü alanı olmaktan çıkaracaklarını söyleme gafletinde bulunabiliyorlar…
Şayet ülkenin içinde bulunduğu bu zor günlerde yeni otoriter bir sistemin kurucusu olacak anayasaya nasıl “Hayır!” diyorsak; bilgisiz, ilgisiz ve umursamaz bir şekilde bu değerli eserleri, kültürel varlığımızı koruyamayan yönetimlere, bu eserlerin yok olmasına neden olanlara da “Hayır!” diyebilmeliyiz.
Sanırım ilk söyleyeceğimiz “Hayır!“, devamında söyleyeceğimiz diğer “Hayır!“larla birlikte ülkemizi ve kentimizi aydınlıklara taşıyacaktır…
Kaynaklar:
Çalık, Siren; Şadi Çalık, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Aralık 2004
İzmir’in büyük kültürel etkinliklerin yapıldığı bir kent olmasını kim istemez ki?
Öyle ya taşra olmama, kültürel üretimin içinde bulunma kentlerin aynı zamanda ayırt edici özelliğidir diye tanımlıyoruz…
Eğer uluslararası ya da ulusal çapta yaratıcı etkinlikleri organize edemiyorsanız haliniz harap.
Bundan şehir birçok bakımdan etkileniyor. Bir kez taşra olmayı gönüllü olarak kabul ediyorsunuz, kendiniz bir şey üretmiyor üretileni tüketmeye talip oluyorsunuz. Artık bu olumsuzlukları uzatmak mümkün…
Niye anlatıyoruz bunları?
17-18 Şubat günlerinde “İzmir Öykü Günleri” yapıldı.
Bence, ulusal çapta özgünlüğü olan edebiyatla kenti buluşturan bir etkinlikti.
Üstelik bu tip okuma-yazma içerikli etkinlikler doğası gereği entelektüel yanı olan çalışmalardır.
Dolayısıyla çağrılan konuklar, katılımcılar kamuoyu oluşturabilecek özgül ağırlığa sahip insanlardır.
Etkinlikleri sadece katılanların sayılarına indirgeyerek hesap yapanların bu durumu göz önünde tutmasını öneririm.
Bu etkinlik on beşinci defa düzenleniyor. Erdal İzgi zamanında başlamıştı, Muzaffer Tunçağ, Hakan Tartan ve şimdi Sema Pektaş başkanlığında devam ediyor.
O halde içerik ve sunumda yenileşmelere gitmek gerekiyor. Artık öyküsünü okuyan öykücünün görsel bir sunumla okuma edimine destek sağlaması gerektiğine inanmaktayım.
Ayrıca etkinliğin içeriğini oluştururken Türkiye’deki en iyi öykü yazan ödülü almış edebiyatçıları mı çağıracağız? Yoksa bu bir kentin tümünün içinde yer alacağı bir faaliyet mi olacak? Ya da başka bir deyişle Yunus Nadi Edebiyat Ödülü gibi o yılın en seçkin edebiyatçılarını mı seçeceğiz?
Böyle bir kriter yerelde kalan edebiyatçıyı ve öykücüyü çoğu zaman etkinliğin dışında bırakıyor.
Oysa düzenlemeyi yapan kuruluş, Konak Belediyesi ve dolayısıyla yerel dediğimiz süreçlerin yönetiminden sorumlu. Dolayısıyla burada ince bir çizgi var; İzmir’deki edebiyatçı çeşitli nedenle etkinliğin dışında kaldığında etkinliğe sahip çıkmıyor ya da görmezlikten geliyor. Gereksiz kırgınlıklar baş gösteriyor. Oysa edebiyat yapısı gereği insanın duygu dünyasında olumlu şeylere yer açan, iyimser olmayı, dayanışmayı, iyi dediğimiz duygunun var olduğunu bize gösteren, yaşattıran bir şey değil midir?
O halde dostlukları kent için birlikte yapılacak ve ayrıştırmayı öteleyecek seçimleri bulmak zorundayız.
İzmir farklılıklarını ortaya koyan bir kenttir; nitekim yerel yönetimlerin bir etkinliği on beş yıl sürdürmesi İzmir’in bir farklılığı olsa gerektir.
Bir şeyi daha belirtmeliyim; bu tip etkinlikler olmasa bu duyarlıklar yaratılmamış olunsa “Tarık Dursun K. Yazar Evi” muhtemelen açılmamış olurdu diye düşünenlerdenim.
Bu arada hemen şunları da söylemeliyim bu konuda daha yapılacak çok şey var gibi.
Cevat Şakir Karaağaçlı, Necati Cumalı, Atila İlhan, Samim Kocagöz ve daha onlarca önemli edebiyat insanı İzmir’in değerleri olarak ilgi bekliyor.
Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun tabloları, mektupları ile kişisel eşyalarından oluşan sergisi haklı olarak beğeniyle karşılandı geçtiğimiz ay içinde açıldığında. Neden İzmirli yazarlar için buna benzer sergiler ve farklı çalışmalar yapılmasın ki.
Söz edebiyatın gücünden, bir kente kattıklarından açılmışken İzmir’in çevresinde yer alan Urla, Çeşme, Foça gibi küçük, şirin yerleşim yerleri aklıma geliyor. Birçok sanat insanı buralarda oturuyor. Bu insanların sinerjisinden yararlanmak oradaki yerel yönetimlerin becerisine kalmış. Bu insanları görmek, entelektüel güçlerini ve bilgilerini o kente katmalarını sağlamak bence önemli.
Bitirirken “İzmir Öykü Günleri” etkinliği özgün bir etkinliktir, dolayısıyla bunun kıymetinin bilinmesi gerekir diye düşünürüm. Ayrıca edebiyat etkinlikleri o kentin aynı zamanda entelektüel gelişiminde önem arz eder, düşünsel gelişime katkı sağlar… Bu açıdan da görülmelidir.
Turan, Osmanlı döneminde bir yerleşim yeri olarak gelişmeye başlamasıyla birlikte hem çiftlikleri, yazlık evleri barındıran bir sayfiye yeri, hem de İzmir’le yakın çevresindeki Bayraklı ve Karşıyaka’nın kömür ve akaryakıt ihtiyacını karşılayan depoları, iskeleleri ve giderek tüm ülkeye hizmet veren yağ, sabun ve deterjan fabrikalarının bulunduğu bir sanayi bölgesi olma kimliğine sahip olmuştur.
Turyağ – Türkiye Yağ ve Mamulatı Sanayii Ltd. Şti.
Bölgede hatırlanıp bilinen ilk üretim tesisi, önce daha çok meşe palamutundan dokuma sanayi için gerekli olan tanen maddesinin elde edildiği küçük bir yağhane iken giderek büyüyüp fabrika boyutlarına ulaşan, bu arada bitkisel yağ dışında bunun yan ürünlerinden imal ettiği sabun ve deterjanlarla ünlenen; hatta mahalleye adını veren Tükiye Yağ ve Mamulatı Sanayi Limited Şirketi‘ne ait Turyağ fabrikasıdır.
Turan: İskeleler, gemiler, fabrikalar ve bacaları…Turan – Arkada istim dumanını salıp giden Basmane-Karşıyaka banliyö treni…Önceleri meşe palamutunun işlendiği ilk fabrika…Bugün İZBAN hattı ile Anadolu Caddesi’nin geçtiği yerleşim…Denizden Turyağ fabrikasıFabrika giriş kapısıFabrikanın havadan görünüşüÜnlü Turyağ bacasıSami Güner’in objektifinden Turyağ fabrikası
1916 yılında İngiliz sermayesi ile kurulan küçük bir yağhane ile başlayan üretim, işyerinin 1918 yılında Emlak Dairesi tarafından satın alınıp 10 yıl süreyle özel şahıslara yaptığı kiralamalarla devam etmiş, fabrikalaşma süreci ise bu işyerinin 1928 yılında önce bir Alman şirketi, ardından da 1929’da bir İngiliz şirketi olan Eastern & Overseas Products Ltd. tarafından satın alınması ile başlamıştır. Bu dönemde bitkisel margarin üretimine yönelik yatırımların yapıldığı fabrika, 1932 yılında ilk bitkisel margarini piyasaya sunmuştur. Tüketiciler tarafından büyük ilgiyle karşılanan Turyağ margarini, el değmeden hazırlanan bir sisteme sahipti.
1938’de yılda 500 tonu bulan zeytinyağı ve 2 bin 500 tonluk küspe ihracatı yapıyordu. İkinci Dünya Savaşı’na rağmen yatırım yapmaya devam eden Turyağ, ürün çeşitlerini hızla artırdı. Savaş yıllarında ise ordunun ve yatılı okulların bitkisel yağ ve makine yağı ihtiyacının tamamını karşılıyordu.
1957’de sermaye artırımına giden Turyağ‘a Yapı ve Kredi Bankası ortak oldu. 1965’de dünyanın en büyük kuruluşlarından Henkel‘in ortaklığı ile Turyağ yeni bir döneme geçti. 1983’de Turyağ‘ın ilk sofra margarini olan “Yayla” piyasaya sunuldu. 1994 yılında ise Yapı Kredi Bankası, elindeki hisseleri Henkel‘e devretti. 1996’da Türk Henkel yönetimine geçen Turyağ‘ın merkezi İstanbul’a taşındı.
2007’de Çallı Gıda ve Arı Rafine ve Yağ Sanayi A.Ş. konsorsiyumu, 2014 yılında da Cargill Gıda Türkiye tarafından satın alındı.
Şükrü Tül, bir yağhaneden bir fabrikaya dönüşerek bulunduğu bölgeye adını veren Turyağ’ın yaşam öyküsünü “Tepekule’den Bayraklı’ya” adlı kitabında şu şekilde anlatmaktadır:
“Eski Aya Triada’daki yağhane cumhuriyetle birlikte büyüdü. 19 Haziran 1934 tarihinde İngiliz kökenli Eastern and Overseas Products Ltd. yağhaneyi satın aldı ve üretime geçti. “Turyağ”, Türkiye Yağ ve Mamulatı Sanayii Limited Şirketi olarak tescil edildi. Türkçe kısa adı ile Turan Yağ ve Sabun Fabrikaları oldu. Kısa adıyla TYF, bulunduğu yer ile özdeşleşmiş oldu; artık Aya Triada çoktan unutulmuş; kıyıya Turan denilir olmuştu. Fabrikanın kuruluş amacı; “Fabrikamızın maksadı teşekkülü, yerli mahsulattan istihsal etdiği yağları asidlerinden ve sair muzur mevaddan tathir ve tasfiye ederek bunları dahili ve harici piyasalara sevk ve ihraç eylemekdir…” olarak özetlenmektedir.
Fabrikanın en önemli ürünü olan Turyağ ise akıllara kazınacak ve şirketin sonraki adı olarak süregidecektir. Üretilen “Nebati tereyağı” çabucak piyasada tanınır. Yemeklik yağ olarak yalnızca “nebati tereyağı” değil zeytinyağı, susamyağı, haşhaş yağı, pamuk yağı da fabrikanın üretim alanıdır. Bitkisel tereyağ olan Turyağ ile birlikte Hindistan cevizinden yapılan Kokozin ve margarin de yeni bir ürün olarak piyasaya girer. Yağlar bakkallarda açık tenekelerde satılmaya başlar. Bakkallar yağı tenekeden çıkarmak için demirden yapılma, mangalda kül karıştırmak ve hamur topağı kesme işinde kullanılan üçgen yüzlü kürekçikleri kullanmaya başlarlar. Anneler akşamüstü acıkmaları için ekmeğin üzerine bu yeni yağı sürerler, bir de şeker ekerler… İçeriği bitmiş yağ tenekelerinin büyükleri iri çiçeklere; örnekse ful gibi güzel kokululara saksı olur. Küçük tenekeler ise çelimsiz çiçeklerin saksısı olurlar.
Çamaşır sabunu ve türevleri olarak “Sakarya sabunu”, “Turan çamaşır sabunu”, “Marsilya sabunu”, “Haley sabunu”, “Arab sabunu” yanısıra “Tursil çamaşır tozu” bir yenlik olarak çıkar. O zamanlar çamaşırların bahçedeki tellerde kuruduğu bir çağda; sarı renkli ve üstünde havada uçuşan bembeyaz çamaşırların resimlendiği kutusuyla Tursil, tüm kadınların gönlüne yerleşmiştir. Tursili bilmeyen taşra halkına “lekeleri çıkaran ilaç getirdim” diyen kimi açıkgözlere de fırsat doğmuştur. Beyaz naylon gömleklerinin kollarına döktükleri mürekkep lekesini beş dakikada çıkararak, küçük naylon torbacıklara koydukları deterjanları ilaç diye satar olmuşlardır. Tuvalet sabunlarının birbirinden ilginç isimleri vardır: “Turan”, “Rozmari”, “Fatma”, “Verda”… traş sabunları ile birlikte “Perlodent diş macunu ve “Ece temizleme tozu” da üretim yelpazesinde yerlerini alırlar. Bununla da yetinilmez “Baronia” marka krem, “Turyağ şampuanı”, tuvalet yağ ve saç fiksatifi ile kozmetik alanında ürün verilir.
Kısa sürede Turan ve Turyağ kentle özdeşleşir. O sırada bir bellek derlenmesine gerek duyan İzmir için kimi şeyler yerine oturmamıştır. Mübadele’nin ardından yeni damak tadları, yeni bilgiler kente doğru gelmiştir ama daha henüz yerli yerine oturmamıştır yaşama kültürü. Turyağ bunun üstüne, ekmeğe sürülerek yenecek kadar tatlı, lezzetli bir şey olarak yerleşir.
Turyağ yöneticileri de yemek kültürüne hizmet etmek ve ürettikleri yağı tutundurmak için küçük kitapçıklar basarlar. İçlerinde garip yemek tarifleri vardır. Hiçbiri İzmirli, Giritlili, Rumelili, Konyalı, Egeli olmayan yemek tarifleri… İngilizce’den çevrildikleri belli gibidir; “Yeşil biberli pirzola”, “Ciğer köftesi”, “Kıyma kızartması”, “Güvercin dolması”, “Paça kızartması” gibi… Tatlı olarak da “Punch cake”i, “Tava pastası” diye alırlar kitapçıklarına. Bana göre en özgün görüneni, bir Türkan Şoray filmini çağrıştırdığı için, adından ötürü “Mine pastası”dır…
Ciğer köftesi (*)Sapanlı çocuklar dışında güvercinlere kıyan olur mu acaba? (*)Ciğerden “sote”, kıymadan “köfte” yapan bir halka önerilen şeyler… (*)Biz “paça”yı başka yemeklerde kullanırız… (*)Yeter ki pirzola olsun, biz yanına yeşil biber değil her şeyi koyarız… (*)
Mine pastası, Turyağ ile yapılır ve nefis olurmuş. Turyağ köpürtülerek eritilir, içine şeker, limon, iki yumurta sarısı, tuz, maya tozu ve un eklenerek yapılırmış. Yarım saat kadar dinlenmeye bırakılır, sonra da yağlanmış bir kaba konarak üstüne reçel sürülür, daha da üstüne yeni bir hamur katmanı konurmuş. Son katman dört çorba kaşığı Turyağ, dört çorba kaşığı un, aynı ölçüde şeker, bir çay kaşığı tarçın karıştırılarak hamur elde edilir, nohut tanesi gibi yuvarlaklar yapılırmış. Alttaki hamurun reçelli üst katına tane tane dizilerek fırınlanırmış ardından.”¹
Soldaki bina Turyağ lojmanı, sağdaki bina da fermuar fabrikası mülkü…
Turyağ köklü bir İzmir firması ve markası olarak yola çıkmış olmakla birlikte zaman içinde İzmir’den kopmuş ve gerek firmadan gerekse ürettiği markalardan geriye fazla bir şey kalmamıştır. 2000’li yılların başında Tariş, Tarişbank, Egebank, İzmir Ticaret Borsası,Ege Bölgesi Sanayi Odası ve İzmir Ticaret Odası gibi İzmir’in köklü firma ve kuruluşları kendi kurum tarihlerini yazdırmış olmasına karşın Turyağ ve Piyale bu fırsatı kaçırdıkları için bugün o büyük ve köklü firmalardan geriye kalan – müzayedelerle gündeme gelen kitap, katalog, fatura, takvim, ajanda gibi malzemeler dışında- fazla bir bilgi ve belge bulunmamaktadır.
Oysa 1970’li yıllardan sonra İzmir’le ilgili tüm resmi yıllıklarda İzmir’deki sanayi kuruluşlarını temsilen fotoğraflarına sürekli olarak yer verilen Turyağ bugün İzmir’in belleğinden çıkmış gibidir. Yarın öbür gün şayet bir İzmir Sanayi Müzesi kurulacak olursa oraya Turyağ adına konulacak tek bir malzeme, tek bir yayın bulunmamaktadır.
Hatta, 1916 yılında kurulup bu kentte 91 yılını geçirmiş bu fabrika ya da firma için, bu kentte faaliyet gösteren üniversitelerde tek bir yayının yapılmadığını ve tek bir teze ya da araştırmaya konu olmadığını, Turyağ hakkında yazılmış olan tek bir yüksek lisans tezinin 1989 yılında Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü kapsamında Zehra Kutlu’nun yazdığı “Turyağ Anonim Şirketinde Halkla İlişkiler Faaliyetleri” isimli yüksek lisans tezi olduğunu söyleyebiliriz.
Oysa Turyağ, öncelikle Karşıyaka ve Bayraklı’nın, sonrasında da İzmir’in toplumsal tarihinde yer etmiş, Turyağ ve “Turyağlı kültürü” diyebileceğimiz toplumsal bir olgunun ortaya çıkmasına neden olmuş belleğimizin önemli yapı taşlarıdır. Turyağ’da çalışanlar, yöneticilik yapmış olanlar, Bayraklı’daki “Turyağ Evleri“ni yapanlar ve orada yaşayanlar, Turyağ‘dan “mal çeken” şoförler, Turyağ‘ın olduğu bölgedeki yolun bacadan çıkan kimyasal tozlar nedeniyle kaygan olduğunu bilip tedbirli davranan İzmirliler… Hep bu kültürün, hep bu toplumsal olgunun bireyleri, aktörleridir…
Sürücülerin daha dikkatli gitmeleri için 1975’de yapılan bir eylem – Kaynak: Muzaffer Ceyhan YerlikayaSayın Gülay Kaynak’ın verdiği bilgiye göre annesinin arkadaşı Arife teyze ve Turan sırtları
İşte o nedenle, kendisini sevgili arkadaşımız Pervin Mısırlıoğlu sayesinde çok başarılı işlere imza atan İzmir Küçük Millet Meclisi (İkMM) çalışmalarımız sırasında tanıdığımız ve uzun yıllar Turyağ genel müdürlüğünü yaptığını bildiğimiz Sayın Şevki Figen’e, Turyağ‘da yöneticilik yapmış diğer İzmirliler’e, Turyağ‘da çalışıp hayatta onlara, onların ailelerine ve onları araştırıp dinleyecek tarihçilere, özellikle de sözlü tarih yapanlara, bu kentten sorumlu İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM), İzmir Akdeniz Akademisi (İZMEDA), Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO), İzmir Ticaret Odası(İZTO) ve üniversiteler gibi resmi, özel ve sivil kuruluşlara bu konuda büyük görevler düştüğünü, Turyağ ileilgili kişisel ve toplumsal belleğin öğrenilip kaydedilmesi ve yayınlanması suretiyle kentimizdeki sanayi tarihine katkıda bulunulmasının gerek kent ve kurum tarihi gerekse yaratılan onca markanın gelişimini öğrenmek açısından üstün yararlar sağlayacağını düşünüyoruz.
Akaryakıt Depoları
Turan denilince akla gelen ikinci ticari faaliyet konusu ise bu bölgenin uzun yıllardan bu yana akaryakıt ve kömür deposu olarak kullanılmış olmasıdır.
Petrol tanklarıPetrol Ofisi iskelesiPetrol Ofisi iskelesiPetrol Ofisi depoları
Catherine Filipucci, Mark Ransome, Jean-Pierre Giraud, George Galdies ve Cinzia Braggiotti gibi İzmirli levantenlerin verdikleri bilgilere göre Turan bölgesi akaryakıt depolaması ve nakliyesi açısından her zaman için uygun bir bölge olmuştur. Bu durumda en etkili olan şeyse, muhtemelen hem buna uygun iskeleleriyle denizle olan bağlantısı hem de 1868’den sonra bölgenin tam ortasından geçen demiryoluyla birlikte bir istasyonunun inşa edilmiş olmasıdır.
Şimdiki Güney Deniz Bölge Komutanlığı’nın bulunduğu bölgedeki büyük çiftliğin sahibi George Raul Stano’nun kızı olan Catherine Stano Filipucci (1917-2006) babasının Standart Oil Company’nin yöneticisi olduğunu, Turan’daki fabrikanın sahibi olan Mr. Smith’in Birinci Dünya Savaşı sırasında şirketi İngiltere’ye taşıdığını ve daha sonra geri döndüğünü söylemektedir.
Cinzia Braggiotti ise annesinin büyükbabası olan Albert Braggiotti‘nin Ege Petrol adıyla daha sonraki yıllarda Exxon Mobil’e dönüşecek olan Socony – Vacuum Corp.‘un ve Standart Oil Company of Newyork’un genel acentesi olduğunu, Socony’nin Turyağ’dan önce sahilde kendisine ait bir iskelesi olduğunu, daha sonra Mobil Oil’e katıldığını ve 1950 yılında İzmir’de ofis açtığını söylemektedir.
Bilindiği üzere ilk yöneticisi Osmanlı Bankası’ndan ayrılan Lucien Dandoria olan Ege Petrol, 1930’lu yıllarda İzmir Bölgesi’nde Shell Oil’in distribitörü olmuş, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fernand Bragiotti’nin harekete geçmesi ile etkisiz hale gelmiş, Harry ve Bill Giraud tarafından satın alınması üzerine İstanbul’a taşınmıştı. 1964 yılında ise Jean-Pierre Giraud ve Enrico Aliotti ortaklaşa yönetimi ele geçirmişlerdir.
Ayrıca bölgede 19. yüzyılın son yarısıyla 20. yüzyılın başlarında Romen Steaua Romana petrol şirketinin de faaliyette bulunduğu bilinmektedir.²
Kömür Depoları
Turan bölgesi ile ilgili söylemlerde Osmanlı Dönemi ile bunu izleyen Cumhuriyet Döneminde burada kömür depoları olduğu, Alsancak Darağacı’ndaki elektrik fabrikasında kullanılan kömürlerin burada depolanarak sahildeki iskeleden nakliyesinin yapıldığı belirtilmekle birlikte bunu gösteren ya da belgeleyen bir kaynağa, fotoğrafa rastlanmamıştır.
¹Tül, Şükrü; Tepekule’den Bayraklı’ya, Heyemola Yayınları, İstanbul, Mart 2011, s.66-68
(*) 1937 İzmir Enternasyonal Fuarı hatırası olarak Turyağ tarafından Abajoli Matbaası‘na bastırtılan yemek tarifleri kitabının sayfa görüntüleri için Yoanna Hacısamiyuloğlu Taşkıran‘a teşekkür ederiz.
Bugün sizlerle birlikte, uzunca bir süredir arkadaş, dost çevrelerinde dile getirip söylediklerimin genel olarak kabul gördüğü bir konuyu, bu kez yazarak paylaşmak istiyorum…
Konak eski belediye başkanı Hakan Tartan zamanında çıkarılmaya başlanan ve yayınına yeni belediye başkanı Sema Pekdaş zamanında da devam edilen “KNK Kent KonakDergisi”…
Derginin tüm sayılarının elimde olduğunu söyleyemem… Hele ki ilk 19 sayısını, yolumu o dönemlerde Konak Belediyesi’ne düşürmediğim için hiç görmedim… Dergiden haberdar olduğum 2014 yılında Konak Belediyesi Halkla İlişkiler Müdürlüğü‘ne gidip abone kaydımı yaptırmakla birlikte bazı sayılar ne yazık ki elime geçmedi… Üstüne üstlük belediyeye, belediyenin Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki Türkan Saylan Kültür Merkezi‘ne ya da Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’ne (APİKAM) her gidişimde eksik sayıları temin etme konusunda özel bir çaba sarf etmeme karşın 30 sayılık tam seriyi henüz tamamlayamadım… O nedenle de, bundan sonra yapacağım tespitlerin ve ifade etmeye çalışacağım görüşlerin tüm bir yayın serisini kapsamayacağını işin başında itiraf etmek zorundayım…
Aslında benim yaşam dilimimde görüp bildiğim ülkemizde kent ve kent kültürüyle ilgili dergi yayıncılığında, kuruluşunda benim de katkımın bulunduğu İstanbul’daki Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı‘nın 1992-2008 döneminde her üç ayda bir çıkardığı ve toplam 64 sayıdan oluşan muhteşem “İstanbul” dergisinin önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Tarih Vakfı‘nın desteği, İstanbul üzerine düşünüp söyleyen ve yazan farklı bilim, disiplin ve ilgi alanlarından gelen bilim insanlarıyla sanatçıların, uzmanların ve aktivistlerin desteği ile her bir sayısının ayrı bir hazine olduğu bu dergi, bugün bile sahafların arayıp bulmaya ve bulundurmaya çalıştıkları kült bir kent dergisi özelliğini korumaktadır.
İzmir’e yerleştiğim ilk yıllarda ise kendine kenti ve kent kültürünü konu edinen, bu konuları edebiyat, kültür ve sanatla zenginleştiren sevgili arkadaşımız Tufan Atakişi‘nin “İzmir İzmir Kent Kültürü Dergisi” ile tanıştım. 1996 yılında yayınlanmaya başlayan bu dergiyi o tarihten sonra elimden geldiğince okumaya ve desteklemeye çalışmakla birlikte; geçtiğimiz yıl bu dergi -ne yazık ki- yeterince destek görmediği için, 20 yıllık başarılı bir yayın yaşamından sonra yayınına son vermek zorunda kaldı. Oysa ben kentle ve özellikle de İzmir’le ilgilenen birçok akademisyeni, yazarı ve uzmanı o dergideki yazılarıyla tanıyıp öğrenmiş, İzmir’i İzmir yapanlardan biri olan ve hep kendi ayakları üstünde duran bu derginin hep var olmasını arzulamıştım.
Yine aynı tarihlerde İzmirli tarihçiler ve tarih dostlarıyla birlikte oluşturduğumuz “İzmir Tarih Çevresi” platformu olarak “İstanbul Dergisi” gibi bir dergi çıkarmayı hedeflemiş; ancak adı “İzmir” olmamakla birlikte bu düşünceden hareketle gelişen bir girişim çerçevesinde dostumuz Hakan Kazım Taşkıran, Engin Berber, Ersin Doğer, Erkan Serçe, Sabri Sürgevil ve Şükrü Tül‘ün yayın kurulu üyesi olarak yer aldığı “Tepekule Tarih – Yerel Tarih Araştırmaları Dergisi“ni 2000 yılının “İlkbahar” ve “Yaz” aylarında iki sayı olarak yayınlamış, bizler de bu derginin okunup ayakta kalması için epey bir çaba göstermiştik.
Yine aynı tarihlerde “İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını” olarak yayınlanmaya başlayan ve akademik düzeyde daha çok tarihin ve arkeolojinin yer aldığı “İzmir Kent Kültürü Dergisi” ise, arkasında koskoca bir büyükşehir belediyesi desteği olmasına ve bugün her biri ayrı bir yerde farklı konumlarda bulunan Murat Katoğlu, Ünal Ersözlü, İrfan Akgündüz, Berrin Tekdemir, Ali Sabuktay, Mustafa Özturanlı, Namık Kuyumcu gibi isimlere karşın 2000 Nisan-2003 Mart döneminde ancak altı sayı yayınlanmış, kendisinden bir daha haber alınamamıştır.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin çıkardığı “İzmir Kent Kültürü Dergisi“nin daha çok akademik düzeyde ve tarih ağırlıklı olması nedeniyle ortaya çıkan boşluk, 2001 Eylülü’nden bu yana İ. Hakkı Kesirli tarafından yayınlanan “İzmir Life” Dergisi ile başarılı bir şekilde doldurulmuş; böylelikle bir kent dergisinde sadece tarihin değil; bunun yanında kültür, sanat, eğlence, popüler kültür gibi diğer bilim, disiplin ve ilgi alanlarının da yer alması gerektiği net bir şekilde gösterilmiştir.
İzmir’de yaşadığım son 20 yıllık sürede gördüğüm gibi, “İstanbul Dergisi” gibi değişik bilim, disiplin ve ilgi alanlarını kapsayan iyi ve uzun soluklu bir kent dergisinin İzmir ölçeğinde de yayınlanması ile ilgili her türlü dergi girişimi, derginin yönetim ya da yayın kurulunda akademik ve yerel tarihçilerle tarihseverlerin ağırlık kazanması nedeniyle giderek bir tarih dergisi olma kimliğine dönüşmüş; böylelikle tarihçiler ve tarihseverler dışında tüm bir kenti kucaklayan bir kent yayıncılığı -ne yazık ki- hayata geçirilememiştir.
Şimdi işte tam da bu noktada, arkasına Konak Belediyesi’nin mali gücünü aldığı için 30 sayıdır yayınlanan “KNK Kent Konak” dergisinin bugüne kadar sergilediği yayın politikası ve içerik itibariyle kendini nasıl tanımladığı ve kimlere hitap ettiği konusuna gelmek istiyorum.
Evet, Konak Belediyesi’nin 30 sayıdır çıkardığı bu dergi ne dergisidir? Dergi olarak iddiası ve kimliği nedir? Bir tarih dergisi midir yoksa tüm Konak halkına hitap etmeyi hedefleyen bir kent dergisi midir?
İçerdiği konulara, konu başlıklarına baktığımızda bu derginin bir “kent dergisi” olmaktan çok bir “tarih dergisi” olmaya yönelik bir yayın politikası yürüttüğünü görürüz. Çünkü bu dergide Kemeraltı bile anlatılmaya kalkıldığında Kemeraltı’nın bugünü, burada yaşayan ya da çalışanların güncel sorunları, sıkıntıları değil; daha çok Kemeraltı’nın geçmişi ya da anıları anlatılmaktadır. İzmir anlatılmaya kalkıldığında İzmir’in bugününden ve geleceğinden çok geçmişi, yanıp yıkılması ya da bir “prenses” olması öne çıkarılmaktadır. Basmane’deki çukura yapılacak 67 katlı gökdelenden çok bir zamanlar oradaki binalardan, Kültürpark’a yapılacak yeni kültür-sanat merkezinin getirip götüreceklerinden ya da hatalı bir şekilde restore edilen Kaskatlı Havuz kızlarından bahsetmek yerine paraşüt kulesinin nasıl yapıldığından söz açılmaktadır. Kısacası bu dergi bugünü yaşayıp geleceği sorgulamak yerine daha çok geçmişle, tarihle ilgilenmekte, uğraşmaktadır.
Evet, tarihten, geçmişten ve anılardan hiç söz etmeyelim demiyorum. Ama bunun yanında bir belediye yayınında bugünden ve gelecekten, yaşadığımız sıkıntı, sorun, şikayet, talep ya da beğeni ve güzelliklerden de söz edilmesi gerekmez mi? Kısacası adında “Kent” sözcüğünün geçtiği bir belediye yayınında tarih bilimi dışında diğer bilim, disiplin ve ilgi alanlarının, kentten ve kentsel konularında da yer alması gerekmez mi?
Bence bu durum, bu derginin yayın politikasının, programının net bir şekilde belirlenmediğini, yayıncı ile hedef kitle (kentli) arasında sağlıklı bir iletişimin kurulamadığını göstermektedir.
Dergi ile ilgili diğer bir eleştiri konusu ise derginin alışılmadık boyutlarından kaynaklanmaktadır.
Olağanüstü boyutlarıyla tanınan ünlü “P” dergisinin bunu sanatsal kaygılarla farklılık yaratan bir konsept içinde yaptığını bildiğimizde bunu olağan karşılarız. Ancak aynı durum bir belediye yayınında ortaya çıktığında bu durum pratik olmayan israfçı yanıyla bir sorun olarak öne çıkar. Ardından da sorarsınız: Bu olağanüstü irilik, kâğıtçıya ve matbaacıya para kazandırmak dışında neye yaramaktadır, niçin böyle bir yola gidilmektedir?
Benim cetvelle ölçtüğüm boyutlarıyla 26,8 cm X 37,5 cm iriliğinde olan bu dergiyi katlamadan bir evrak çantasına koymak mümkün olmamaktadır. O nedenle koltuğunuzun altında ya da çantanızda taşımanız öyle kolay bir iş olmayacaktır. Hele ki, derginin arka sayfalarında yer alan “Ne Nerede?” bölümündeki telefon numaralarını seyir halindeyken kullanmaya kalktığınızda bu çok daha zor bir iş olacaktır…
Bu konuyu belediye içindeki yönetici ve çalışanlara sorup fikirlerini aldığımda bana bunun derginin doktor, avukat gibi serbest çalışanların muayenehane, ofis gibi mekanlarında gelen giden müşterilerin okuması için ortadaki sehpaya konulmak için yapılmış olabileceğini ifade ettiler. Ancak kendi doktorum, dişçim de dahil olmak üzere hiçbir ofiste, muayenehane ve benzerinde ortadaki sehpada makul ölçülü “İzmir Life” ve diğerleri dışında bu dergiye rastlamadım.
Benim bu durumum belki bir tesadüftür, belki bu dergiyi gerçekten muayehanesinde, ofisinde gelen gidenlerin okuması için ortadaki sehpaya yerleştirenler vardır düşüncesiyle bu durumun ne ölçüde geçerli olduğunun, ortada gerçekten böyle bir ihtimalin olup olmadığının; ayrıca “İzmir Life” gibi diğer dergilerin böyle bir yöntemi niye kullanmadığının araştırılmasını, bu durumun bir ihtiyaçtan kaynaklandığının kanıtlanmasını istiyorum.
Belki böylelikle, bütçesi bizlerin verdiği vergi, harç ve ücretlerle oluşan belediyelerde daha tasarruflu yayın politikaları izlenebilir diye düşünüyorum.
Belki böylelikle, derginin boyutları çantada, koltuk altında ya da cepte taşınacak şekilde daha makul ölçülere çekilebilir, derginin büyüklüğü nedeniyle rahatsız edici hale gelen fotoğraf çözünürlükleri normal boyutlarına geri döner, derginin içeriği farklılaşıp zenginleşebilir ve daha fazla insan tarafından okunabilir diye düşünüyorum.
“KNK Kent Konak Dergisi” ile ilgili bu önerilerin belediyenin diğer bir yayını olan “Konak Gazetesi” eliyle yapıldığını ya da yapılabileceğini söyleyecek olanlara ise önerdiğimiz bu politika, içerik ve uygulama değişikliklerinin, belediye ve belediye başkanının tanıtımını yapan “Konak Gazetesi“nin yayın politikası, içeriği ve hedef kitlesi ile ilgisinin bulunmadığını, yapılacak işin niteliği açısından onun işi olmadığını söyleyebiliriz.
Velhasıl, böyle bir dergi çıkarmak düşüncesi teşekkürü hak eden güzel bir fikir olmakla birlikte; bu güzel fikri, yaşamın her alanını kucaklayan yeni yayın politikalarıyla zenginleştirmek, okuyucu ile daha sağlıklı ilişkiler kurmak ve okuyucudan gelen geri bildirimler dikkate alıp her geçen gün farklılaşıp zenginleşmek suretiyle geliştirilmesini de dikkate almak koşuluyla…
Sosyal bilimlerde ‘kanaat önderi‘ denilen bir kavram var.
Dijital dünyanın güvenilir sözlüğü Vikipedi, “Kanaat Lideri, psikolojik bir kavram olup, fertlerin ve toplumların anlama ve kavrama farklılıklarından ötürü, bir gruba veya topluluğa sosyal mesajları veya sosyal olayları, onların anlayacağı ve kavrayacağı dilde anlatan liderdir. Kanaat lideri, kendi grubu gibi yaşar. Dolayısıyla grup üzerinde hayli etkindir. Onun yaptıkları grup tarafından çok çabuk benimsenir.” şeklinde tanımlıyor.
1992 yılından bu yana İzmir Ticaret Odası başkanlığı görevini sürdüren Ekrem Demirtaş da, bu kentte -seveni kadar sevmeyeni de olmakla birlikte- koltuğunu uzun bir süredir muhafaza etmedeki becerisi, arkasına aldığı binlerce tüccar, esnaf ve tacirin ekonomik ve toplumsal gücü; ayrıca zaman zaman bir belediye başkanı gibi “rol çalan” tavırları nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile geçinemeyip çatışsa da sahip olduğu örgütlü güç nedeniyle, belediyeler dahil birçok kurum, kuruluş ve kişi üzerinde etkili olan İzmir ölçeğinde bir “kanaat önderi“dir
Biz bunu istesek de istemesek de, kendisini sevsek de sevmesek de mevcut durum ve kendisinin toplumsal konumu budur.
Kimi İzmirli bunu kendisinin vizyon sahibi olmasına, geleceği görme ve inşa etme konusundaki becerisine bağlar.
Aslında bu tespitlerinde de haklıdırlar. Çünkü Ekrem Demirtaş kah bir belediye başkanı kah bir patron gibi davranarak İzmir kentinin geleceğinde yer almak, kentin geleceğine yön vermek düşünce ve çabasındadır.
İşte o nedenle, kentin ünlü aile ve sermaye şirketlerinden önce özel bir vakıf üniversitesi kurmayı düşünmüş ve gerçekleştirmiştir.
İşte o nedenle, Valilik’ten, Belediye’den ve İZKA’dan bir adım öne geçerek İzmir’in yurtdışındaki tanıtımını üstlenme, logosunu belirleme işine bile el atmıştır.
Bu çerçevede yaptığı önemli çalışmalardan biri de, hiçbir yasal dayanağı ve zorunluluğu olmamasına karşın İzmir’le ilgili stratejik planlar hazırlama gayretidir.
Bunu, benim bildiğim kadarıyla ilk kez Prof. Dr. Çınar Atay’a hazırlattığı “2003-2013 İzmir Stratejik Planı” ve “İzmir İlçelerinin Ekonomik Profili ve Alternatif Olanakları” isimli bir çalışma ile başlatmış, ardından da 2015 yılında geniş bir ekibe “İzmir İş Hayatı 2015-2023 Stratejik Planı” ile “İzmir İli İlçelerinin Sorunları, Çözüm Önerileri ve Yatırım Olanakları” isimli çalışmaları yaptırmıştır.
Yaptırdığı bu çalışmalar, çoğu valilik, kaymakamlık ve belediyenin yapmadığı değerli, iyi ve güzel çalışmalardır. O nedenle de zaman zaman, “keşke diğerleri de bu tür çalışmaları dikkate alıp aynısını yapsalar” demek zorunda kalırız.
Diğer resmi, özel ve sivil kuruluşlarının bu planlara, bu öngörülere uyma zorunluluğu bulunmamakla birlikte bu belgeler her planlama çalışmasında dikkate alınan , en azından göz ucuyla okunan belgelerdir.
Durum bu olmakla birlikte, bu tanımlayıp öngören planlama belgelerinin temel bir özelliği daha vardır. Bu da bu belgelerin her düzeyde kamuoyu oluşturma ve yönlendirmeyi kolaylaştıran belgeleri olma özelliğidir.
İzmir Ticaret Odası ve onun başkanı Ekrem Demirtaş, bu tür ön alan planlama belgeleri ile, onları kullanarak öncelikle kendi üyelerini daha sonrasında da ilişkili oldukları diğer sermaye çevrelerini ve giderek İzmir kamuoyunu kendi istek, beklenti ve talepleri doğrultusunda oluşturmakta, şekillendirmekte ve onu bir toplumsal baskı unsuru olarak harekete geçirebilmektedir.
Geçtiğimiz yılın yaz ve sonbahar aylarında yaşadığımız “Kültürpark’a Dokunma! “mücadelesinde yaşananlar tam da bu söylenenleri doğrulamış; önce İzmir Ticaret Odası’nın “Kültürpark Projesi” ile ilgili görüş, düşünce, öneri ve taleplerini kapsayan bir rapor 2014 yılında hazırlanmış, bu raporun bu projeyi tartışıp şekillendiren İzmir Ekonomik Kalkınma ve Koordinasyon Kurulu’nda (İEKKK) etkili olması sağlanmış, böylelikle toplantılarda İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun sol yanına Prof. Dr. İlhan Tekeli otururken sağ yanına da Ekrem Demirtaş‘ın oturması sağlanmıştır. Ardından sözkonusu projeye karşı toplumsal bir direncin ortaya çıkması ile birlikte Ekrem Demirtaş kah sert kah tatlı dilli demeçler vererek projeyi sahiplenmiş, savunmuş; hatta Aziz Kocaoğlu‘nu sıkıştırmaya dahi kalkmış, imzaladığı resmi yazılarla İzmir Ticaret Odası üyelerinin Pakistan Pavyonu’na giderek projeyi beğenmeleri için kampanyalar düzenlemiştir.
Böylelikle projenin asıl sahibinin İzmir Büyükşehir Belediyesi değil; bizzat İzmir Ticaret Odası ve onun başkanı Ekrem Demirtaş olduğunu bütün bir İzmir kamuoyunun görmesini ve anlamasını sağlamıştır.
Şimdi ise İzmir Ticaret Odası’nın 2016 yılında yayınladığı “İzmir İli İlçelerinin Sorunları, Çözüm Önerileri ve Yatırım Olanakları” isimli yayınla önümüzdeki yıllarda İzmir’in 30 ayrı ilçesinde yapacağı ekonomik, kültürel ve siyasi ölçekli farklı organizasyonların önünü açmak istemektedir.
İzmir Ticaret Odası’nın bu yeni yayını elime geçtiğinde ilk yaptığım şey, İzmir’e geldiğimden bu yana yaşadığım, yaşadıkça öğrenip bilmeye başladığım Karşıyaka ilçesi ile ilgili olarak neler söylendiğini merak etmek oldu.
Sözkonusu yayının 135-140. sayfalarında yer alan “Giriş“, “Sorunlar ve çözüm önerileri“, “Yatırım olanakları” ve “ilçenin SWOT analizi” bölümlerini okuduğumda karşıma oldukça ilginç saptama ve değerlendirmeler çıktı.
İzmir Ticaret Odası’na göre Karşıyaka’nın en önemli ve öncelikli sorun ve çözüm önerileri şu şekildeydi:
İmar uygulamalarında trafo yeri tahsis edilmelidir.
Mevcut trafo merkezleri güçlendirilmelidir.
Cami sayısı arttırılmalıdır.
Yükseköğretim kurumu ihtiyacı karşılanmalıdır.
Hastane ihtiyacı karşılanmalıdır.
Ziyaretçilerin konaklayabilecekleri tesisler inşa edilmelidir.
Önem ve öncelikleri dikkate alınarak sıralanan bu sorunların başında yer alan imar planlarındaki trafo yeri tahsislerinin yetersizliğiyle mevcut trafo merkezlerinin yetersizliği konuları bu konudaki mevcut ve olası taleple arz miktarı arasındaki olumsuz ilişkiyi gösterip kanıtlamayı; ayrıca ilgili kuruluşların gelecek yıllara yönelik yatırım planlarını bilmeyi gerektirdiği için bu konularda ayrıntılı bilgi verilmediği sürece bu taleplerin ne ölçüde isabetli, doğru olduğunu belirlemenin mümkün olmayacağını öncelikle ifade etmek isterim.
Ancak “nüfusu 325 binin üzerindeki ilçede 32 adet caminin bulunduğu” bilgisinden hareketle mevcut ve yapılmakta olan camilerin yerini, kapasitesini, bu konudaki ihtiyaç ve talebi bilmeden ya da göstermeden “Karşıyaka’da cami sayısı arttırılmalıdır” sonucuna ulaşmak, kafalarda Karşıyaka ile ilgili olarak nasıl bir tahayyül bulunduğu ve “cami sahibi olma ya da olmama” gibi hassas bir konuda önemli bir soruna sahip olduğunu söylemenin kimlerin işine yarayacağı sorusunu da sormamızı gerektirmektedir. Hele ki ortada sapasağlam bir iktidarı desteklemeyen “Gavur İzmir” algısı dururken…
Karşıyaka’nın gerçekten camileri az mıdır ve halkın bunların sayısını arttırmak gibi bir talebi var mıdır?
İşte bu sorunun yanıtını bulmak için geçtiğimiz günlerde İzmir İl Müftülüğü’ne Bilgi Edinme Hakkı ve Kanunu çerçevesinde İzmir’in tüm ilçelerindeki ibadethanelerin sayısını, kapasitelerini, özelliklerini, yapılmakta olanları ya da yapılması planlananları ayrıntılı bir şekilde sordum.
Aldığım yanıttan ise İzmir İl Müftülüğü’nün elinde böylesine ayrıntılı bir bilginin olmadığını, istatistiklerini ilçe ilçe değil il bütününde tuttuklarını öğrendik.
İzmir Ticaret Odası’nın hazırladığı bu yayında yer alan “yükseköğretim kurumu ihtiyacı karşılanmalıdır“, “hastane ihtiyacı karşılanmalıdır” ve “ziyaretçilerin konaklayabilecekleri tesisler inşa edilmelidir” gibi sorun ve çözüm önerilerinin ise; hangi ilçe sınırından diğerine girdiğimizi bilemediğimiz bir metropolde artık geçerli olmadığını, Karşıyaka ilçe sınırlarının hemen yakınına büyük bir “memleket hastanesi” yapılacağını bildiğimiz, kentin merkezindeki konaklama tesislerinin İzmir Enternasyonal Fuarı gibi büyük organizasyonlar dışında genellikle % 100 kapasiteye ulaşamadığını gazetelerden öğrendiğimiz, “her ile, her ilçeye bir üniversite yapma” anlayışının artık eskidiğini ve bu tür politikaların istihdam alanı yaratılmamış eğitimsiz diplomalı işsizler ordusunun her geçen gün artmasına neden olduğunu bildiğimiz günümüz koşullarında ömrünü tamamlamış, eski, demode talepler olduğunu sanırım söylemeye gerek yoktur…
Bu sorun ve çözümlerin eksik, yanlış, eski, demode ve geçersiz olduğunu bilmekle birlikte biz yine de bu tür yayınların, bu tür yönlendirmelerin gelecekte Karşıyaka’nın ya da diğer ilçelerin başına neler öreceğini, kimlerin işine yarayacağını, bu tür taleplerin hangi siyasi mükafatlarla ödüllendirileceğini düşünmekten, sormaktan vazgeçmemeli; “camisi az Karşıyaka” algısının kimlerin işine yarayacağını bir köşeye dikkatle not etmeliyiz diye düşünüyorum…
Büyük iddia ve söylemlerle başlatılan projenin ilk hezimete uğradığı ve suçu herkesin birbirinin üzerine attığı yerdeyiz…
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun kızıp proje mahallini bizzat gezdiği yerdeyiz…
Tabii ki daha sonra suçlunun bulunup büyük bir ittifakla ifşa edildiği İzmir’in en önemli, en tanınmış tarihi kıyısındayız…
Projede öngörülenProjede öngörülen
İzmir Büyükşehir Belediyesi Kentsel Tasarım ve Kent Estetiği Şube Müdürü ve aynı zamanda ‘İzmir-Deniz Projesi‘nin koordinatörü olan Hasibe Velibeyoğlu, İzmir Akdeniz Akademisi’nin bit toplantısında sorduğumuz bir soruya karşılık suçu uygulamayı yapan müteahhitlere atıp aradan sıyrıldığı halde 2017 yılının ilk günlerinde Arkitera Dergisi’ne verdiği bir demeçte aynen şöyle söylüyor:
“İzmirdeniz projesi yola çıkış ve ele alınış biçimi ile Türkiye’de benzeri olmayan örnek bir proje. Biraz iddialı bulunabilir ama bugüne kadar İzmirdeniz’de izlenen süreçlerin diğer projelerde olmadığını görüyorum. İzmirdeniz projesi yukarıda aktarmaya çalıştığım vizyon ve stratejilerin operasyonel bir uzantısı olarak şekillendi. Yine ülkemiz pratiğinde çok da alışık olunmayan bir biçimde, tasarım ilkeleri, katılımcı bir süreçle önceden tarif edilen bir tasarım stratejisi ile hazırlandı.“
Bu anlatımdan da anlaşılacağı üzere, İzmirdeniz Projesinin bundan önce yapılmış hiçbir projeye benzemeyen örnek bir proje olduğu iddia edilmektedir.
Bu öyle bir projedir ki, ortaya koyulan vizyon, strateji, tasarım ilkeleri ve katılımcı süreç itibariyle övünülen, örnek alınması istenilen mükemmel bir projedir.
İçerdiği zengin görseller, yöneltilen soruların içeriği ve verilen yanıtların tarzı itibariyle sadece projenin anlatımını ve meziyetlerinin övülmesini amaçlayan bu röportajda ne yazık ki, projenin uygulamasından kaynaklanan olumlu ya da olumsuz hiçbir bilgi, değerlendirme ya da yorum bulunmamaktadır.
Oysa demeci veren kişi, bu önemli ve ‘örnek‘ projenin koordinatörüdür. O nedenle projenin tasarımı ve uygulaması kadar kullanımdan kaynaklanan geri bildirimleri de izleyip değerlendirmesi, gerekli çözümleri üretmesi ve bunları kamuoyu ile paylaşması gereken bir kamu görevlisidir. Projenin ilk kez hayata geçtiği Konak Pier-Pasaport İskelesi arasındaki uygulamadan başlayarak Bostanlı, Bayraklı, Güzelyalı ve Sahilevleri gibi diğer etaplarının tasarım, uygulama ve kullanımdan kaynaklanan eksiklik ve yanlışlıklarını izlemesi, buraları kullanan halkın tepkisini öğrenmesi, proje uygulaması ile ortaya çıkan yatırımların kullanımından kaynaklanan sorunları da irdelemesi gereken bir görevlidir.
Şimdi biz gelelim, sayın Velibeyoğlu‘nun yapmadığı değerlendirme ve yorumları, Konak Pier-Pasaport İskelesi arasındaki ilk etap için yapmaya çalışalım:
İlk olarak Konak Pier-Pasaport İskelesi arasındaki rıhtım zemininde, adeta İzmir’in simgesi olarak kabul edilen dalgalı zemin kaplamasının önce kırılması ardından da eskisini aratan kötü bir imalatla yapılmasını hatırlatalım.
Örnek alınacak kaldırımlar…Fotoğrafın çekildiği zemin (!)
O tarihlerdeki tüm medya kuruluşlarının bunu manşetlerine taşımasına, hatta İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun kızıp inşaat mahalline gidişine yol açan bu kalitesiz, özensiz zemin kaplaması bugüne kadar sağından solundan biraz düzeltilmiş olmasına karşın halen yerindedir ve konuyu bilen herkesin o rıhtımda yürüyüp o zemine baktıkça yüreği sızlamaktadır.
Sorun, işi yapan müteahhite ya da taşerona atılıp çüzlmekle birlikte aynı kötü tasarım, özensizlik ve kalitesiz bu rıhtımın yakınındaki diğer çevre tasarım ve düzenlemelerinde de karşımıza çıkmaktadır.
Yazımıza eklediğimiz fotoğraflarda da görebileceğiniz gibi bina bloklarının arasında yer alan boşluklar oralardaki yeşil doku kaldırılarak hunharca betonlanmış, proje için hazırlanan grafiklerde bol bol yeşil renk kullanıldığı halde o mekanların bugünkü görünümünde grinin her tonunun manzaraya hakim hale gelmesi sağlanmıştır.
Söylenip çizilen…Uygulanıp ortaya koyulan…Arkalığı olan bütün oturma bankları deniz yerine yola bakıyor…Grinin tüm tonları…Neyse ki hortumun rengi yeşil…Taksilerle içiçe bir oturup dinlenme yeri…Eski ile yeni arasındaki fark nedir?Söylemi ve reklamı oldukça güçlü; ama eylemi yok bir proje (!)Bu orta yerdeki yeşil sandığı sakın bir tabut sanmayın; o sadece işçilerin el aletlerini koydukları alelade bir kutu
Düzenlemesi yapılan alanlarda genellikle dairesel tasarımlar kullanıldığından bu formda yapılmış çoğu oturma grubunda insanların sırtlarını denize dönecek şekilde oturmaları öngörülmüştür. Oysa düzenlemesi yapılan yer, insanların denize dönerek oturmak isteyecekleri denize nazır bölgelerdir (!)
Yine aynı alan düzenlemelerinde görev aldığı dönemde İzmir’in gelişmesi için büyük çalışmalar yapan Vali Kazım Dirik’in bir büstü başı denize gelecek, üstüne üstlük hemen önündeki çöp konteynerlerini görecek şekilde yerleştirilmiştir. Büyük bir saygısızlığın örneği olan bu uygulama sizce örnek alınması istenen hangi tasarım projesine uymaktadır?
Vali Kazım Dirik BüstüVali Kazım Dirik BüstüBu büst şayet şu an görevde olan bir devlet büyüğünün olsaydı, ne olurdu?
İzmir’in değerli ismi Vali Kazım Dirik için uygun görülen yer, uygun görülen alan burası mıdır?
Burası kesin olan bir şey var ki; o da böylesi bir meydan düzenlemesi ile sanırım İzmirlilerden çok Vali Kazım Dirik’in denizle ilişkisinin güçlendirilmesine önem verilmiş. Tabii ki tek bir eksiklikle… Büst ile deniz arasında, yerin altına ve üstüne yapılmış bilinen bütün çöp biriktirme teknolojilerini sıralayarak…
Bugün aradan, hem de proje uygulamasındaki mevcut eksiklik ya da yanlışlıkları giderebilecek onca yıl geçtikten sonra proje uygulama alanına gittiğinizde diğer belediyelerin ya da kamu kurumlarının örnek alabileceği, şimdiye kadar yapılanlardan farklı ne görebilirsiniz? O sahildeki işyeri sahiplerine, o işyerlerinde çalışanlara, o rıhtımdan geçenlere şu ana kadar yapılanların ne anlama geldiğini sorduğunuzda, yıkılan eski ile yapılan yeni arasında belirgin bir fark olup olmadığını araştırdığınızda, sözünü ettiğimiz röportaja konu olacak şekilde ne bulursunuz ve ne söylersiniz?