Wolf Nkole Helzle bir Alman sanatçı. Kendini sosyal medya artisti olarak tanımlıyor. Daha çok fotoğraf, video, enstalasyon ve performanslar üzerine çalışıyor. Bu çerçevede yapıtlarının çoğu katılımcı nitelikte. Seyirciler, misafirler, yoldan geçenler ya da ziyaretçiler sanatsal sürecin adeta katılımcıları…
Sanatsal çalışmasının vazgeçilmez temaları, bireyle kolektif arasındaki ilişkiden oluşuyor ve bu ilişkiyi dengeye getirerek; hatta “ego“yu “biz” haline getirerek ulusal ve uluslararası düzlemlerde sorguluyor. Böylelikle bireyin kendisi dışında bir gerçekliği olduğunu göstermeye çalışıyor. Sanatçı, insanın gerçek yüzünün anatomik gerçekliğinin ötesinde insanın genel iradesini, gerçeklerden daha gerçek olan başka bir varlığı gösterdiğini söylüyor…
“I AM WE”Face of Hashima, Gifu, Japan 2014Homo schaparuikenellsis, 2012. Exhibition at the Galerie der Stadt OstfildernHomo universalis – Das Gesicht des Biosphärengebietes Schwäbische Alb – INTERIM-Biennale 2013Homo picto-marbourgeoisHomo rottenburgensisHomo universalis – Willkommen im Museum Biedermann (Kindergarden) 2014Homo universalis – people of BaliHomo universalis – people of KoreaFace of Turku, Finland 2014Homo universalis – people of ZambiaHomo universalis – das Gesicht Oberschwabens – exhibition at Kloster Schussenried 2014
Homo universalis – collective face of a school class
Geçtiğimiz Çarşamba günü, yani 14 Mart 2018 tarihinde Doğa Derneği‘nden Burak Özkırlı, Eyüp Fatih Şimşek ve Avukat Cem Altıparmak ile birlikte Gediz Deltası Sulak Alanı‘nın fazla bilinmeyen yerlerini dolaştık.
Amacımız, Doğa Derneği ve Avukat Cem Altıparmak ile birlikte Orman ve Su İşleri Bakanlığı aleyhine açtığımız dava için 16 Mart 2018 tarihinde yapılacak bilirkişi keşfi ile ilgili planımızı yerinde görerek belirlemekti.
Çünkü, 4 Nisan 2014 tarih, 28962 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği“nde yer almadığı halde Orman ve Su İşleri Bakanlığı Ulusal Sulak Alan Komisyonu (USAK) tarafından İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin önünü açmak amacıyla icat edilip Gediz Deltası Sulak Alanı haritasına işlenen “Hassas Kullanım Bölgesi“nin mutlak koruma alanlarından hiçbir farkı olmadığını ; ayrıca uluslararası koruma altındaki Ramsar alanı ile “Kontrollü Kullanım Alanı“nın birbirleriyle çakıştığı alanları bilirkişi heyetine göstermek istiyorduk.
O amaçla, Ulusal Sulak Alan Komisyonu (USAK) tarafından “Hassas Kullanım Alanı” olarak tanımlanan bölge ile “Sürdürülebilir Kullanım Alanı” olarak tanımlanan bölge arasında kalan ve günlük dilde “Degaj” olarak adlandırılan bölgeyi dolaştık.
Bunun için ilk önce İzmir Büyükşehir Belediyesi‘ne bağlı İzmir Su Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’ne (İZSU) ait Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi çevresinden ve içinden sahile ulaşmaya çalıştık ama başarılı olamadık. Bunun nedeni İZSU’nun güvenlik gerekçesiyle bu bölgedeki birçok toprak yolu ve geçidi tahrip etmiş olmasıydı. Bu girişimimiz sırasında çok kötü kokan bir atmosfer içinde çökeltme havuzlarındaki tehlikeli atıkların arıtılmasına tanık olduk ve bütün bu kirli işlemlerin böylesi bir doğa içinde yapılmış olmasına şaşırdık.
Atık çökeltme havuzlarının hemen kenarında gerçekleştirdiğimiz bu maceralı girişim sırasında tesisin güvenlik açığını ortaya çıkardığımız için güvenlikçileri ve tesis yöneticileri yorup terlettiğimizi de fark ettik…
İkinci girişimimizi ise Sasalı Kent Ormanı‘ndaki mutlak koruma alanı tellerinde açılan bölümlerden girmek suretiyle yaptık. Bu sırada mutlak koruma alanını çevreleyen tel örgünün çevrede hayvancılık ve balıkçılık yapan insanlarca tahrip edildiğini, bu bölge içinde büyük ve küçükbaş hayvan besiciliği için geçici tesislerin yapıldığını, koruma bölgesi içine yayılan sürülerinin hatırı sayılır bir boyuta ulaştığını gördük. Hatta topladıkları çuvallar dolusu deniz börülcesini araçlarıyla götüren insanlarla konuşup görüştük.
Kent ormanı içinden yaptığımız bu ikinci girişimimizde amacımıza ulaştık. Böylelikle “Degaj” denilen bölgede “Sürdürülebilir Bölge” adı verilen bölge ile “Hassas Kullanım Bölgesi” olarak tanımlanan bölgenin tam ortasında durarak aslında yanyana duran bu iki bölge arasında bir farklılık olmadığını, her iki bölgenin bitki ve hayvan varlığı açısından birbirine benzediğini gördük. Bir anlamda bu iki bölge arasındaki sınır çizgisinin, cetvelle çizildiği söylenen Türkiye-Suriye ve Türkiye-Irak sınırları gibi yapay bir sınır olduğunu, doğanın böyle bir sınıra sahip olmadığını anladık.
Tabii ki, bu arada gördüğümüz ve daha önce haberimiz olmadığı için şaşkınlıkla karşıladığımız yer “Degaj” adı verilen arka arkaya sıralanmış adaların birleşiminden oluşan yapay bir yarımadaydı.
Bu bölgeye gelmeden önce gördüğümüz sık aralıklarla yapılmış trafo binaları ve birbirini izleyen yüzlerce elektrik direği ise Ramsar Alanı ya da İzmir Kuş Cenneti olarak tanımlanan bu bölgede bir tarihlerde bir şeylerin yapılmak istendiğini gösteriyordu.
O merakla dönüp bilgisayarımın karşısına oturduğumda “Degaj” sözcüğünün buraya Osmanlı Devleti zamanında Çamaltı Tuzlası‘nı işleten İtalyanlar tarafından verildiği, sözcük anlamının ise ‘serbest‘, ‘sıkıntısız‘, ‘doğal‘, ‘rahat‘, ‘açık‘ ya da ‘geniş‘ anlamına geldiğini öğrendim.
Yüzer liman maketiArkas Holding yetkilileri
İnternette yaptığım bu araştırmaların devamında da, 12 Ağustos 2004 tarihli Yeni Asır Gazetesi haberinden, Arkas Holding’in 2004 yılında bu bölgede büyük bir konteyner limanı yapmak için girişimde bulunduğunu, limanın ilk bölümünün iki yıl içinde 300 milyon dolara tamamlanacağını, projelendirilen limanın karadan 3,5 kilometre açıkta 1.400 metre uzunluk ve 350 metre genişlikte yüzer bir platform olarak inşa edileceğini, bu platformla sahil arasındaki 3,5 kilometrelik mesafenin kazıklar üzerindeki bir yolla aşılacağını öğrendim. Gazete haberine göre projeyi anlatan Arkas Holding yetkilileri bu bölgenin Ramsar sözleşmesine dahil olan yerin de dışında yer aldığını, Gediz Deltası dışında bulunduğunu için çevreye zararının bulunmadığını ve İzmir Kuş Cenneti’ne 9 kilometre uzaklıkta inşa edileceğini belirtmişler.
Aynen şimdi İzmir Körfez Geçişi Projesi için söylendiği gibi…
Anlaşılan, birilerinin bu bölge ile ilgili menfaatleri söz konusu olduğunda, söyleyeni kim olursa olsun, tarih bir anlamda tekerrür edip duruyor…
1. derece Doğal Sit Alanı, Ramsar alanı ve Mutlak Koruma Alanı olarak ilan edilmiş bölgede gördüğümüz beton elektrik direklerinin ise 2008 yılında dikildiğini, 2012 yılında alanın bir bölümünün gözenekli telle çevrildiği, İzmir Kuş Cenneti‘ndeki yapılaşma girişimlerinin 2003 yılına kadar uzandığını, 2003 yılının Ekim ayında Yapı Kredi Bankası’nın taşınmazları arasında yer alan ve İzmir Kuş Cenneti sınırları içinde kalan 1 milyon 200 bin metrekarelik arazinin satışına dayandığını öğrendim.
Ayrıca Eskidji Müzayede Evi tarafından 10 Ekim 2003 tarihinde yapılan açık arttırmada söz konusu arazinin kimliği gizli tutulan bir kişi tarafından 4,1 trilyona satın alındığını, İzmir Kuş Cenneti‘nin göbeğinde ve kanalların yer aldığı alanın hemen yanında yer alıp yapılaşmanın yasak olduğu arazinin önceden Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde iken yapılan değişikliklerle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘na devredildiğini, Kozluca Çiftliği İşlek Sırtı Mevkii‘nde Kardelen Arsa Ofisi tarafından dikilen elektrik direklerinin Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi’nin 12 Mart 2001 tarihli kararına karşın henüz kaldırılmadığını belirledim.
Sonuç olarak dün Ramsar alanının ortasındaki oldukça büyük bir bölgenin, bugün Ramsar alanının ve hemen yanındaki bölgenin liman, köprü, arıtma tesisi ya da yeni yapılaşmalar; daha doğrusu büyük boyutlu rantlar elde etme adına, İzmir Kuş Cenneti ya da Ramsar alanı şu kadar kilometre kadar uzakta gerekçesiyle işgal edilip yağmalanmak istendiğine, yerinde yaptığımız bu tespitle daha fazla inandık.
Nasılsa yarın öbür gün buralarda “ben yaptım oldu” mantığıyla bir liman yapılır düşüncesiyle bu bölgeye yapılan trafo binaları, dikilen beton elektrik direkleri, dökülen beton rampalar, şimdi yıkılmış olsa bile zamanında yapılmış beton duvarlar bugün yapılmak istenenlerin geçmişte kalmış somut delilleri olarak hepimizi üzüyor ve buradan rant elde etmek isteyenlerin asıl olarak İzmir sevgisinden hebardar olmadıklarını gösteriyordu…
Turgay Gönenç: Şair, yazar ve ressam. 1939, Tokat doğumlu. Haydarpaşa Lisesi (1959), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (1963) mezunu. İzmir İstatistik Bölge Müdürlüğü yaptı ve bu görevden ayrıldıktan sonra (1968) sonra Ege ve Dokuz Eylül üniversitelerinde öğretim üyesi olarak çalıştı. Resim çalışmaları yaptı ve ilk sergisini 1955’te İzmir’de açtı. Özel dersler verdi, TRT İzmir Radyosu’nda “Ege’den” (1955) ve “Şiir Tadında” (1998) adlı programları hazırladı.
1955’te Gece Postası gazetesinde haftalık yazılar yazmaya başladı. Şiir ve yazıları 1968’den itibaren Yelken, Pazar Postası, Seçilmiş Hikayeler, Dost, Papirüs, Sanat Olayı, Gergedan, Gösteri, Değişim, Adam Sanat, Türk Dili, Yazko Edebiyat ve Hürriyet Gösteri gibi dergilerde yer aldı. 1996’dan itibaren Yeni Yüzyıl gazetesinde yazdı. İngilizceden şiir kitapları çevirdi. Bazı şiirleri Arapçaya çevrildi. Yüzün Senin adlı kitabı Natıroğlu Yazın Ödülü birinciliğini (1984), 1998’de TÜYAP İzmir Kitap Fuarı Eleştiri Onur Ödülünü kazandı.
“Gönenç’in denemelerinde çocukluk yıllarının anımsamaları, duyumsamaları, esintileri görülmektedir. Uçurtma ve bisiklet, her zaman belleğindedir. (…) İzmir’de dolaşırken, bazen, düşlerine giren eski sokakları da buluverir, içinde bir sevinç kıpraşır. Böylece, eski bayramların sevincini, güzel sokakların güzelliğini anımsar. ‘Bıçak’ adlı denemede, annesiyle geçen günlerdeki bir durumu dile getirmiştir. Kasap oyununun yarattığı korkuyu annesine anlatmış, onun güzel sözleriyle teselli bulmuştur.” (Muzaffer Uyguner)
Eserleri
Şiir:Bozgunda (1962), Ben Severek Büyürüm (1973), Yüzün Senin (1983), Gece ve Genç Kız (1994), Kuşların Göçerken Çizdikleri (Toplu Şiirleri, 1994)
Deneme-Eleştiri:Zamanın Sularında-Tarihsiz Günlükler (1989), Beni Irmak Boylarına Götür Anne (1998), Taşın İçinde Gizlenen (2000), İskelenin Altındaki Deniz (2004).
Monografi:Nedim Gündür (1993).
Yıllık:İzmir İl Yıllığı (1969).
Antoloji:İkinci Yeni Şiir Antolojisi (Mehmet H. Doğan ile, 1969), Hoşbulduk Selim Dede.
Çeviri: Öfke (J. Osborn’dan), Oza (A. Voznesenski’den, Mehmet H. Doğan ile), Şiirler (Abdülvahap el-Beyati’den), Baile Kıyılarında (W. B. Yeats’den)
Hakkında: Mücellidoğlu, Ali Çankaya / Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler (C.VII, 1970), Yurt Ansiklopedisi (C. X, 1984), Vitrindekiler (Cumhuriyet Kitap, 19.11.1998), Muzaffer Uyguner / Lirik Esintili Denemeler (Cumhuriyet Kitap, 1.4.1999), Behçet Necatigil / Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (18. Bas. 1999), ŞÜkran Kudakul / Şairler ve Yazarlar Sözlüğü (6. Bas. 1999), TBE Ansiklopedisi (2001), Saime Ercan / Turgay Gönenç’ten Yeni Denemeler: İskelenin Altındaki Deniz (Cumhuriyet Kitap, 20.1.2005)
Turgay Gönenç, Annesi Sırrıye Hanım, Ablası Mübeccel Hanım
Kentsel toplumsal hareketler, Castells’in (1977) toplumsal yapı olarak okunabilen toplum, kentsel sistem ve toplumsal örgütlenme kavramsallaştırmaları üzerine kurduğu teorik çerçevenin olanaklı kıldığı bir toplumsal örgütlenme kavramsallaştırmasıdır. Bu çerçevede egemen üretim tarzı anahtar kavramdır. Her üretim tarzı, başka bir ifadeyle toplumsal yapı, ekonomik, siyasal ve ideolojik sistemlerin bir birleşimidir. Kentsel sistem kavramsallaştırmasının ise iki temel kaynağı vardır. Bunlardan birincisi toplumsal yapıdır. Buna göre, toplumsal yapıya koşut olarak, aynı zamanda mekansal olarak kurulmuş, üretim, dolaşım ya da değişim ve tüketim bileşenleri ile birlikte ekonomik sistemin, siyasal-yasal sistemin ve ideolojik sistemin mekansal ifadeleri vardır. İkincisi ise, kent üstü ölçeklerle ilişkili olan üretim süreci ve siyasal-ideolojik süreçten ziyade, kentsel birimin sınırlarını tarif eden asıl sürecin tüketim olması itibariyle kentin son analizde emek gücünün yeniden üretimine bağlı toplu tüketim birimi olmasıdır. Bu nedenle, kentsel sistem ya da mekansal yapı kavramsallaştırması, esas olarak, toplu tüketim birimi içerisinde toplumsal yapı elemanlarının, mekansal olarak, eklemlenmesini işaret etmektedir. Toplumsal örgütlenme ile birlikte ele alındığında ise toplumsal hareket, toplumsal yapıda niteliksel olarak yeni bir etkinin üretilmesi biçiminde tanımlanmaktadır. Bu niteliksel etkinin, gerek yapılar düzeyinde egemen sistemin yapısal kanununda (mülkiyet ilişkilerindeki) bir değişime, gerekse pratikler seviyesinde güçler dengesinde (devletin siyasal-yasal aygıtında) bir değişime işaret ettiğini belirten Castells (1976), kentsel toplumsal hareketleri, “kentsel aktörler sistemi konjonktürünün ve diğer toplumsal pratiklerin eklemlenmesinden kaynaklanan pratikler sistemi” olarak tanımlamakta ve bunun gelişmesinin kentsel sistemde yapısal bir dönüşüme ya da bir bütün olarak politik sistemdeki güçler dengesinde özlü bir değişime doğru eğilimli olduğunu vurgulamaktadır.
Yeşerecek tek umut; İzmir Kent Hareketi
Kentsel toplumsal hareketlerin belirli bir etki tipi ile tanımlanıyor olması önemlidir. Çünkü diğer elemanlarla ilişkisinde herhangi bir değişiklik olmaksızın, kentsel sistemdeki bir elemanın değişmesi ancak bir reform, kentsel sistemin yeniden üretilmesi ise kontrol ile sonuçlanacaktır, (Pickvance, 1976). Bunlara karşılık gelen örgütlenmeler ise, sırasıyla, protesto ve katılımdır. Sınıf mücadelesinin siyasal ya da ekonomik yönlerine bağlanmamış bir örgütlenme ancak bir reform aracı olabilmektedir. O halde, Pickvance’e (1976) göre, kentsel çelişkiler siyasal ve ekonomik çelişkilerle bağlandığında ancak bir kentsel toplumsal hareket özelliği kazanacaktır. Bu da kentsel toplumsal hareketler yazınında en fazla tartışılan konulardan birisi olacaktır. Nitekim Castells (1977) politik sınıf mücadelesinin kentsel hareketin merkezi elemanı olduğunu, bu nedenle dönüşüm şansının çok yüksek olduğunu belirtmektedir. Ancak, kentsel hareketler, toplumsal düzene meydan okuyan, örneğin emekçilerin mücadeleleri gibi, kimi siyasal hareketlerin bir bileşeni olduğu derecede sosyal hareketler niteliği kazanacaktır. Bu açıdan bakıldığında, kentin şehir planlama faaliyetinin baskısı altında değil, fakat toplumsal grupların çatışma süreci altında nasıl değiştiğini anlamanın çok daha öğretici olacağı belirtilmektedir.
Kentsel çatışmaların, konut yaşam koşullarının kötüleşmesi, servislerin yokluğu ya da yükselen kiralar gibi, sıklıkla özel ve ani sorunlardan kaynaklanması giderek kapitalist kentin örgütlenme biçimlerine muhalefete ve bir dönüşüm stratejisinin geliştirilmesine doğru eğilimi arttırmıştır. Kentsel çalışmaların genişlemesi, uzun erimli hedefleri ile birlikte yüksek derecede örgütlenmesi ve sınıf kompozisyonu bunların kentsel toplumsal hareketler olarak tanımlanmasını olanaklı kılmıştır, (Lagana, Planta ve Segre, 1982). Bu tanımda kentsel terimi emeğin yeniden üretimi ile ilgili koşullarla, başka bir ifadeyle kentteki yaşam koşulları ile ilgilidir. Bu durumda kent, kapitalist üretimin genel koşullarının bir elemanıdır. 1970’li yılların bu yapısalcı analizleri, bu nedenle, toplumsal çelişkilerin, çatışmaların ve kentsel yapıların temel belirleyici olarak üretim sürecini ve onun dönüşümünü görmektedir, (Lojkine, 1976). Dahası, toplu tüketim araçları (malları) aracılığıyla emek gücünün yeniden üretim süreci, böyle bir boyut göz ardı edildiği takdirde, kısmi kalacaktır.
1980’li yıllarla birlikte kentsel hareketler deneyimi dramatik bir biçimde değişip, kadın, ekoloji, anti-nükleer ve gençlik hareketlerinin öne çıkması ile birlikte farklı tanımlamalar ve tipolojiler geliştirilmiştir. Castells (1983), kentsel hareketlerin özelliklerini, toplu tüketim, topluluk kültürü ve siyasal özyönetim alanlarında gerçekleşmesi, kendisini “kentsel” toplumsal hareket olarak tanımlaması, medyayı, meslek adamlarını ve siyasal partileri örgütsel operatörler olarak kullanması, örgütsel ve ideolojik olarak herhangi bir siyasal partiden özerk olması biçiminde tanımlamaktadır. Buna göre, tüketime devlet müdahalesi talebi anlamında, özellikle hızlı kentleşen toplumlarda, konut ve kentsel servislerin sunumuna, (mali erişim, kiralar, ulaşım ücretleri gibi) erişimine, (katılım talebi olarak) denetim ve yönetimine ve (özellikle yenileme eylemlerine karşı) savunmacı pozisyon almaya yönelik olmak üzere dört tip hareket tarif edilmektedir, (Pickvance, 1985). Eckstein da (1989) üretim ilişkilerinden kaynaklanan çatışmalar, piyasa temelli gerilimler, ırksal ve etnik çatışmalar, cinsiyet temelli direnişler, siyasal temelli muhalefet ve din olmak üzere altı tip toplumsal temelden söz etmektedir. Dolayısıyla, bir kentsel toplumsal hareket, kentsel grupların, toplu eylem aracılığıyla, kurulu kurumlar alanı dışında, ekolojik, kültürel veya siyasal alanda ortak çıkarlarını korumak veya geliştirmek için ortak bir girişimdir, (Hasson, 1997). Böylece, kentsel toplumsal hareketlerin merkezden çeperdeki mevzilere doğru nasıl yeniden kavramsallaştırılmış olduğu açıkça görülmektedir.
Küreselleşme döneminin yeni tipolojisi ise şöyle yapılacaktır; küresel kentsel hiyerarşinin tepesine doğru tırmanma çabasının maliyetleri etrafında cereyan eden hareketler, yeni ekonomik kalkınma programları bağlamında yeni kentsel kötüleşme ve marjinallik olgusu ile ilgili hareketler ve yerel refah devletin erozyonunu yansıtan hareketler, (Hammel, Thaler ve Mayer, 2005). Gerçekte, kentsel hayatın demokratikleşmesini talep eden kentsel toplumsal hareketlerin kentlilerin uygun yaşam standartlarına erişme isteğinden ayrı düşünülemeyeceği bir durumda, elbette, bu hareketlerin neden yerel ekonomik kalkınma meseleleri etrafında mobilize olduğu açıklanabilmektedir. Harvey, (1989) iktidar ilişkilerini yeniden kuran her mücadelenin, o ilişkilerin mekansal temellerini yeniden örgütleme mücadelesi olduğunu belirtmektedir. Bu açıdan, kentsel toplumsal hareketlerin, kentte ayırt edici mekansal siyasetin ajanları olarak düşünülmesi gerekir. Çünkü bir yandan mücadele noktası olarak kentsel mekan hedeflenmektedir, öte yandan siyasal hareketlilik için bir kaynak olarak kentsel mekan kullanılmaktadır.
1980’li yıllarla birlikte toplumsal ve siyasal analizde giderek artan bir biçimde geçerlilik kazanan yeni toplumsal hareketler teorisi, aktörleri algılamanın yeni yolları ile kurulu ve resmi siyasal kurumların ve geleneksel muhalefet biçimlerinin dışında kalan siyasetin hedef ve tekniklerini araştırmaya koyulmuştur, (Tonkiss, 2005). BU yeni ele alış, sınıf ve ekonomik dağılım siyasetinden kimlik siyasetine ve maddi olmayan çıkarlar ile yaşam biçimlerine kayma üzerinde odaklanmıştır. Sınıf ve eşitsizlik meselesi yerini kimlik ve cinsiyet, ırk, kültür ya da seksüalite gibi eşitsizliklere bırakırken, ekonomik adalet meselesi ise nükleer yayılma, çevresel kötüleşme, sivil haklar ve insan hakları gibi siyasetlerin gerisinde kalmıştır. Böylece, kentsel toplumsal hareketler kavramı, kentsel mekanın karakteri, özgürlüğü ve denetimi ile ilgili olarak, protesto siyasetine ve aktivizm siyasetine işaret etmeye başlamıştır.
Kentsel toplumsal hareketler, geçmişte olduğu gibi günümüzde de kapitalist (yeni-liberal) küreselleşmenin çelişkilerini siyasallaştırmaya katkı yapmaya devam etmektedir. Bunu hem, örneğin kamu mallarının özelleştirilmesini engelleyerek, somut yaşam koşullarının iyileştirilmesi amacıyla maddi düzeyde, hem de bir yandan küreselleşmenin verili ve kaçınılmaz bir süreç olduğuna ilişkin anlatının doğallığını bozarak, öte yandan gündelik hayatın değişimini temsil ederek sembolik düzeyde yapmaktadır, (Kohler ve Wissen, 2003). Kentsel toplumsal hareketler, gelecekte de, diğer toplumsal aktörlerle ittifaklar kurmaya çalışarak ya da toplumsal değişimin arzu edilemeyen tarzlarına direnmek üzere çeşitli direniş stratejileri geliştirerek yerel demokrasilerce sunulan olanaklardan yararlanacaktır.
Kaynaklar
Castells, M. (1976), “Theoretical Propositions for an Experimental Study of Urban Social Movements“, C.G. Pickvance (Ed.), Urban Sociology Critical Essays, Tavistock Publications, London, pp. 147-173
Castells, M. (1977), The Urban Question: A Marxist Approach, Edward Arnold, London.
Castells, M. (1983), The City and the Grassroots, Edward Arnold, London.
Eckstein, S. (1989), “Power and Popular Protest in Latin America“, Susan Eckstein (Ed.), Power and Popular Protest: Latin America Social Movements, University of California Press, Berkeley, pp.1-60
Hammel, P. Thaler, H.L. ve Mayer, M. (2005),”Urban Social Movements Local Thematics, Global Spaces“, Jan Lin ve Christopher Mele (eds.)The Urban Sociology Reader, Routledge, London, pp.336-345
Harvey, D. (1989), The Condition of Post-Modernity, Blacwell, Oxford
Hasson, S. (1997) “Local Cultures and Urban Protests“, Steve Pile ve Michael Keith (Eds.), Geoprahies of Resistance, Rourledge, London, pp. 236-257
KOhler B. ve Wissen, M. (2003), “Glocalization Protest: Urban Conflicts and Global Social Movements“, International Journal of Urban and Regional Research, 27, 4, pp.942-951
Lagano, G., Planta M. ve Serge, A. (1982), “Urban Social Movements and Urban Restructuring in Turizn, 1969-76“, International Journal of Urban and Regional Research, Vol:6, No:2, pp. 223-245
Lojkine, J. (1976), “Conrtibution to a Marxist Theory of Capitalist Urbanization“, C.G. Pickvance (Ed.) Urban Sociology: Critical Essays, Tavistock Publications, London, pp. 119-146
Pickvange, C. G. (1976), “On the Study of Urban Social Critical Movements“, C.G. Pickvance (Ed.), Urban Sociology Crtitical Essays, Tavistock Publications, LOndon, pp.198-218
Pickvance, C. G. (1985), “The Rise and Fall of Urban Movements and the Role of Comparative Analysis“, Enviroment and Planning D: Society and Space, Vol:3, pp. 31-53
Tonkiss, F. (2005), Space, the City and Social Theory, Polity, Cambridge
“Körfez geçişi bizim için önemli. Tüm projeler hazırlanmış durumda. Sanıyorum bir dava açılmış. Ulaşım master planına baktığımızda orada göremedim. Herhalde taslak olduğundan dolayı. Sizin bu projeyi desteklediğinizi biliyorum. Bu dava açanları da incelediğimizde arka planda bir organizasyon olduğunu görüyoruz. Bu da bizi rahatsız ediyor. İzmir’de yatırımları engellemek adına bir yapı var. Hükümet burada kendine bir yatırım yapmıyor. Yapılması gereken neyse onu yapıyoruz. Açık desteğinizi bekliyoruz.“
Bu sözler geçtiğimiz günlerde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından makamında ziyaret edilen AKP İzmir İl Başkanı Aydın Şengül tarafından söylendi ve Ege’de Son Söz gibi birçok İnternet gazetelerinde paylaşıldı.
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun elindeki mavi renkli bir dosya ile gidip ziyaret ettiği, karşılığında da AKP yönetiminde olan yedi ilçeye ait taleplerin yer aldığı diğer bir mavi dosyayı teslim aldığı bu görüşmede, AKP İl Başkanı Aydın Şengül açık bir şekilde İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin kendileri için çok önemli olduğunu, bu projeyi İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan İzmir Ulaşım Ana Planı‘nda göremediklerini, bu durumun söz konusu belgenin henüz taslak durumunda olmasından kaynaklanmış olabileceğini belirterek, İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin yapılmaması için dava açılmış olmasından ve bu davaları destekleyen İzmirliler’in kendilerini rahatsız ettiğini söyleyerek İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘ndan kendilerine yardımcı olmasını; bu anlamda desteğini açık bir şekilde göstermesini istemiştir.
Açıkçası, kendisine teslim edilen dosyadaki taleplere karşılık İzmir Körfez Geçişi Projesi için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘ndan destek istemiş; böylelikle herkesin önünde çirkin bir pazarlığın kapısını açmıştır.
Böylesi bir pazarlık girişimi karşısında, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun yapacağı tek olumlu hareket, mahkemeye intikal etmiş bir konu hakkında görüş beyan etmenin adaleti etkileme anlamına geleceğini söyleyerek bu pazarlık kapısını kapatması olurdu.
Ama öyle olmadı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, mahkemeye intikal etmiş bir konu hakkında suskun kalmayı tercih etti.
Böylelikle, İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgili idari davalara bakan hakimlerin iktidardan ve yerel yönetimden kaynaklanan bir baskı altına girmesine göz yummuş oldu.
Diğer yandan da üyesi olduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin söylem ve eylemlerine aykırı bir tutum sergilemiş oldu.
Şimdi bundan sonraki süreçte İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin İzmir Ulaşım Ana Planı‘na girip girmeyeceğine ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun İzmir Körfez Geçişi Projesi‘ni desteklemek için neler yapacağına bakacağız.
İşte bütün bu nedenlerle, bugünlerde;
Ülkenin uzun bir süredir KHK’larla yönetildiği, seçim yasalarının iktidardan yana adaletsiz bir şekilde düzenlendiği, insan hak ve özgürlüklerinin askıya alındığı, her türlü kötülüğün kol gezdiği bugünlerde,
Bir kentin ve o kenti var eden en önemli değerlerin böylesi çirkin bir pazarlığa konu edilmesi; en azından tehdit kokan bir pazarlığa konu ediliyor olması, İzmir için büyük bir talihsizliktir…
Kente sahip çıkıp korumanın böylesine zor olduğu ve bu mücadelenin merkezi ve yerel yönetimlerce desteklenmeyip kösteklendiği bir ortamda, tarihi ve doğal çevre ile kente sahip çıkmak çoğu kez hayalcilikle bir tutulmakta, bu uğurda mücadele edenlere uzaydan gelmiş “nostaljik” yaratıklar muamelesi yapılmakta, suya sabuna dokunmadıkları sürece onlara tahammül edilmesi gerektiği kanaatı, toplumsal bir olgu olarak kabul görmektedir.
Alsancak Bölge Kurulu’nun “Cep Telefonları Bas İstasyonları ve Sağlımız” konulu toplantısı – Prof. Dr. Münir Kınay, Avukat Onursal Özbek, Şehir Plancısı Rahime Ok, Elektrik Mühendisi Musa Çeçen
Bütün bu olumsuz koşulların içinde, barındırdığı nüfus açısından ülkemizin üçüncü büyük kenti; ama sahip olduğu Akdeniz kültürü ile ülkemizdeki birçok ilk’i ortaya koyan, demokrasi geçmişi ve kültürü gelişkin sıcak insanların diyarı İzmir’in göbeğinde, adeta tüm İzmir’in “özet”i olan, İzmir’in bütün sorunlarını bünyesinde barındıran, bir anlamda “küçük ölçekli bir İzmir”; ama aynı zamanda, İzmir’in en “gelişmiş” ve ne yazık ki en “gelişmemiş” bölgesi olan Alsancak’da, kentlilik bilincini ve kültürünü geliştirmek; bu amaçla İzmir kentinin bütününde Alsancak’ın sorunlarını belirleyip bu sorunların çözümünü kolaylaştırmak, Yerel Gündem’21 sürecinin sloganları olan “kentine sahip çıkmak”, “çözümde ortaklık” ve “aktif katılım” ilkelerinin Alsancak ölçeğinde hayat bulması amacıyla bir kısım sivil toplum kuruluşu ile Alsancak’da oturan, çalışan, Alsancak’ı seven ve kendini Alsancaklı hisseden yurttaşların bu bölgeden sorumlu olan Konak Belediyesi ile bir araya gelerek 2000 yılının Nisan ayında oluşturduğu Alsancak Bölge Kurulu, o tarihten bu yana gerçekleştirdiği etkinliklerle bir bölge düzeyinde kentlilik bilincinin gelişmesi, insanların içinde yaşadıkları sokağa, caddeye, mahalleye, bölgeye sahip çıkmaları için uğraş vermektedir.
Konak Belediye Başkanlığı’nın çeşitli sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ile Alsancak’la ilgilenen duyarlı hemşehrilerine yaptığı çağrı üzerine 5 Nisan 2000 tarihinde yapılan ilk toplantıda, Alsancak Bölge Kurulu’nun oluşum nedenleri ortaya konmuş ve bu nedenler çerçevesinde Alsancak Bölge Kurulu’nun Çalışma Yönetmeliğini hazırlamak üzere beş kişilik bir Yürütme Kurulu’nun seçimi yapılmıştır.
“Makyaj Kararına Kimse Uymuyor” – Yeni Asır Gazetesi
Alsancak Bölge Danışma Kurulu’nca seçilen beş kişilik Yürütme Kurulu, 6 Nisan-03 Mayıs 2000 sürecinde, Alsancak Bölge Kurulu’nun oluşum nedenini, çalışma kapsamı ve yöntemlerini, organlarını ve bunların görev, yetki ve sorumluluklarını gösteren kısa, basit ve kolay anlaşılır, olası gelişmelere açık, dinamik ve esnek bir metnin hazırlanmasına dikkat etmiş ve hazırladığı Alsancak Bölge Kurulu Çalışma Yönetmeliğini Alsancak Bölge Kurulu’nun onayına sunmuştur.
04 Mayıs 2000 tarihli ikinci Danışma Kurulu toplantısında, Yürütme Kurulu’nun hazırladığı Ortak Bildiri ile Alsancak Bölge Kurulu Çalışma Yönetmeliği görüşülerek oybirliği ile kabul edilmiştir. Alsancak Bölge Danışma Kurulu tarafından kabul edilen Ortak Bildiri ile Çalışma Yönetmeliği ve Konak Belediye Başkanlığı’nın çağrı yazısı, ülkemizdeki benzer uygulamalara örnek olması amacıyla yazımız ekinde bilginize sunulmuştur.
Alsancak Bölge Kurulu, hazırlanıp kabul edilen Çalışma Yönetmeliği uyarınca 2000 yılının Mayıs ayından bu yana oluşturduğu çalışma grupları ve her ay yaptığı Danışma Kurulları ile çalışmalarına devam etmiş;
15 Haziran 2000 tarihinde yaptığı üçüncü toplantıda İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce Kordon dolgu alanında yürütülmekte olan çalışmalar hakkında İzmir Büyükşehir Belediyesi Planlama Müdürü Hasan TOPAL’ın Danışma Kurulu katılımcılarını bilgilendirmesi sağlanmış, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce yapılacak Sevinç Pastanesi önündeki Altay Meydanı düzenlemeleri hakkında katılımcıların talepleri belirlenmiş ve Kent ve Estetik Çalışma Grubu ile Ulaşım Çalışma Gruplarının ortaklaşa hazırladıkları Mimar Sinan Mahallesi’ndeki yol ve kaldırım işgalleri ile ilgili pilot projenin tanıtılması sağlanmış,
27 Temmuz 2000 tarihinde yaptığı dördüncü toplantıda Elektrik Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkan Yardımcısı Musa ÇEÇEN, Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Münir KINAY, Şehir Plancısı Rahime OK ve Milliyet Gazetesi Yazarı Avukat Onursal ÖZBEK’in konuşmacı olarak katıldıkları “Cep Telefonu Baz İstasyonları ve Sağlığımız” başlıklı bir toplantı ile katılımcıların bilgilenmesi sağlanmış,
07 Eylül 2000 tarihinde yaptığı beşinci ve son toplantısında ise Alsancak Bölgesinde Konak Belediyesi’nce yürütülen temizlik hizmetleri konusunda Konak Belediyesi Temizlik İşleri Müdür Yardımcısı Mustafa SAKALLI’nın Danışma Kurulu katılımcılarını bilgilendirmesi sağlanmış; ayrıca, Mimar Sinan Mahallesi Muhtarı Gülay PEKCAN ile Alsancak Mahallesi Muhtarı Sevil DOKUZER’in verdiği bilgiler çerçevesinde değerlendirmeler yapılmış, temizlik hizmetlerinin daha iyi bir düzeye kavuşması için öneriler geliştirilmiştir.
Konak Belediyesi’nin çağrısı üzerine çeşitli sivil toplum kuruluşlarının oluşturduğu bir düzlemde biraraya gelen Alsancak Bölge Kurulu’nun gelişip güçlenmesi için yeterli bir sivil toplum örgütlenmesinin ve desteğinin olduğu varsayılabilir. Çünkü, 1998 yılında Mülkiyeliler Birliği İzmir Şubesi’nin girişimiyle birçok sivil toplum kuruluşunun ve yurttaşın desteği ile oluşturulan Alsancak Sivil Katılım Platformu, Alsancak Bölge Kurulu’nun oluşturulduğu tarihe kadar, Alsancak Bölgesi’ndeki kentlilik bilincinin gelişimi için, adeta Alsancak Bölge Kurulu’nun alt yapısını hazırlarcasına, birçok etkinlik düzenlemiş, Alsancak Bölge Kurulu’nun ortaya çıkması için gerekli olan ortamı hazırlamıştır. Birçok sivil toplum kuruluşunu ve yurttaşı biraraya getirmesi nedeniyle tüzel kişilik kazanamayan; bu nedenle de dernek, vakıf, meslek odası gibi tüzel kişiliğe sahip birçok örgütten daha fazla katılımcı olan Alsancak Sivil Katılım Platformu’nun çalışmaları bir süre sonra Alsancak’la ilgili birçok örgütün ve etkinliğin ortaya çıkmasına, Konak Belediyesi’nin bu bölgeye özel bir önem vermesine yol açmıştır.
Alsancak Bölge Kurulu, bugün bu sağlam temellerin üzerine oturmuştur. Bu nedenle de, diğer birçok belediyenin yaptığı gibi yaşadığı kente ve çevreye sahip çıkan örgütlerden yoksun bir ortamda değil; aksine, yaşadığı çevreye ve kente inatla sahip çıkan resmi ya da gayri resmi birçok oluşumun “çatı”sı olarak, altyapısı tamamlanmış bir ortamda filizlenen bir sivil örgütü olarak kurumsallaşmaya, kalıcılaşmaya aday bir yapıya sahiptir.
Ayrıca, Alsancak Bölge Kurulu diğer birçok benzerinden farklı olarak ömrünü, bir belediye başkanının ya da meclisinin ömrü ile değil çoğulcu ve katılımcı demokrasi mücadelesinin sonsuzluğu ile sınırlamış, başarı ya da başarısızlıklarını resmi bir kuruluşun ömrüne endekslememiştir.
Alsancak Bölge Kurulu’na katılmak için Alsancak’ta oturma ya da çalışma koşulu aranmamıştır. Hatta, benzerlerinden farklı olarak bunun belgelenmesi dahi istenmemiştir. Alsancak Bölge Kurulu’na katılmanın tek koşulu, aktif katılım konusunda gönüllü olmaktır. Aktif katılım konusunda gönüllü olacağını ortaya koyan herkes; Alsancak’ta oturanlar, çalışanlar, Alsancak’ı seven ve kendini Alsancaklı hissedenler her zaman Alsancak Bölge Kurulu’nun katılımcısı olabilirler, çalışmalarına katılabilirler, yönetiminde söz sahibi olabilirler.
Alsancak Bölge Kurulu’nun çalışmalarına yardımcı olan, onun çalışmalarını kolaylaştıran Konak Belediyesi ve Belediye Başkanı Erdal İZGİ, benzerlerinden farklı olarak Bölge Kurulu’nun başkanı filan değil sade bir katılımcısıdır. Gönüllü aktif katılımını ortaya koyan diğer katılımcılarla aynı haklara sahiptir. Danışma Kurulu toplantılarını yönetmez; sadece bir katılımcı olarak izler ve diğer katılımcıların sahip olduğu hakları kullanır. Tüm etkinliklerde yer alır, dilek, şikayet, öneri ve talepleri dinleyerek onları yanıtlar, İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi ile Konak Belediye Meclisi’ne iletir ya da yerine getirir. Alsancak Bölge Kurulu’nun çalışmalarını kolaylaştırmak amacıyla tüm önlemleri alır, Alsancak Bölge Kurulu’nun çalışmalarını aktif bir şekilde destekler.
Bu anlamda, Alsancak Bölge Kurulu gerek Konak Belediyesi’nden gerekse diğer belediyelerden ve resmi kuruluşlardan ayrı bir kimliğe, kurumsal bir özerkliğe sahiptir. Alsancak Bölge Kurulu hiçbir resmi ya da siyasal kuruluşun güdümünde değil; kendi belirlediği amaç ve yöntemlerle çalışan bağımsız bir yapıya sahip gerçek bir sivil toplum örgütüdür.
Yaptığı her toplantıda katılımcıların görüş, düşünce ve önerilerini ifade etmelerini isteyen; ayrıca bunları düzenlediği anketlerle öğrenmeye çalışan, bu görüş, düşünce ve önerileri oluşturduğu çalışma grupları ile projelendirmeye, oluşturduğu bu projelerin ise ilgili kamu yönetici ve yönetimlerinin uygulaması, hayata geçirmesi için çaba gösteren Alsancak Bölge Kurulu, kurulduğu günden bu yana bu bölgede oturanların, çalışanların, Alsancak’ı seven ve kendini Alsancaklı hissedenlerin yaşadıkları çevreye sahip çıkmalarını sağlayacak kentlilik bilincinin gelişmesi, “isteyen, bekleyen ve sızlanan yurttaş” tipi yerine “taşın altına ben de elimi sokarım” diyen aktif katılımcı yurttaş tipinin oluşması; böylelikle Alsancak’taki yaşam kalitesinin yükselmesi için çaba göstermektedir.
Bir avuç bilinçli yurttaşın ve iyi niyetli kamu yöneticisinin çabaları ile başlatılan böylesi çağdaş uygulamaların yurdun her köşesinde hayata geçirilecek yeni uygulamalarla zenginleştirilmesi, böylesi her deneyimden alınan derslerle ülkemizdeki sivil yaşamın ve mücadelesinin güçlenmesi ülkemizdeki çoğulcu ve katılımcı demokrasinin daha da güçlenmesini, yaygınlaşmasını ve kalıcılaşmasını sağlayacaktır.
Yazımızın birinci ve ikinci bölümlerine bakmak için:
Bu hafta yaşayacağımız olaylar, İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin geleceği açısından çok önemli…
Çünkü, 16 Mart 2018 Cuma günü Doğa Derneği ve Avukat Cem Altıparmak‘la birlikte açtığım davanın keşfi var.
25 Ağustos 2017 tarihinde, Orman ve Su İşleri Bakanlığı aleyhine İzmir Nöbetçi İdare Mahkemesi’nde açtığımız bu davanın konusu, Ulusal Sulak Alan Komisyonu‘nun (USAK), İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin uygulamasını kolaylaştırmak amacıyla Gediz Deltası’ndaki sulak alanların nitelik ve sınırlarında değişiklik yapan 30 Mart 2017 tarih, 28-2017/1 sayılı kararının 5. maddesinde yer alan hususların iptali ve yürütmesinin durdurulması ile ilgili.
Böylelikle İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin önünü açacak taraflı ve yanlış bir kararın önce yürütmesini durdurmak, ardından da ortadan kaldırmak istiyoruz.
Şayet mahkemenin oluşturduğu bilirkişi heyeti, bizi haklı görürse mahkemenin bizim; daha doğrusu İzmir’in yararına karar vermesi mümkün olacak. Böylelikle de İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin hayata geçirilmesi oldukça güçleşecek….
Konunun bu noktaya nasıl geldiğini yeniden hatırlamak isterseniz, bugüne kadar gerçekleşen olayları size şöyle anlatabilirim:
Uzun yıllardan bu yana Gediz Deltası için önemli çalışmalar yapan Doğa Derneği‘ndeki arkadaşlar, Orman ve Su İşleri Bakanlığı‘na bağlı Ulusal Sulak Alan Komisyonu‘nun (USAK) 2017 yılının Mart ayında Gediz Deltası’ndaki sulak alanlarla ilgili yeni bir karar aldığını duyarlar.
Bu duyumu BİMER aracılığıyla sorguladıklarında ise, karşılarına kimselere duyurulmadan; hatta Gediz Deltası‘na gelip keşif yapmaya bile kalkışılmadan Ankara’da alınmış bir karar çıkar.
Kararın altında ise Orman ve Su İşleri Bakanlığı bürokratlarının yanında iki de Ankara merkezli doğa koruma örgütü vardır.
Hani şu, neredeyse her gün Kıbrıs Şehitleri Caddesi girişinde çalıştırdıkları iyi niyetli üniversite öğrencileriyle tanıdığımız WWF-Türkiye (Dünya Doğayı Koruma Vakfı- World Wildlife Fund) ile Doğa Araştırmaları Derneği.
Doğayı koruma adına kurulmuş; üstüne üstlük Ramsar Sözleşmesi’nin Türkiye’deki STK Odak Noktası görevini yürüten biri uluslararası, diğeri ulusal bu iki doğa koruma örgütünün bu kararın altında imzalarının olması gerçekten dehşet verici bir durumdu…
Bunun üzerine konuyu hem basınla paylaşmış, hem de İsviçre’deki uluslararası Ramsar örgütünün genel sekreteriyle Avrupa danışmanı ve yardımcısına duyurmuştuk.* Örgütün bu duruma müdahale ederek yapılan yanlışlığın bir an önce düzeltilmesini talep etmiştik.
Bunun üzerine her iki doğa koruma örgütünün yöneticileri ayrı ayrı açıklamalar yaparak bu kararın nasıl ve neden imzalandığını anlatmaya çalıştılar.
Ancak verdikleri bilgiler ve ürettikleri bahaneler ikna edici değildi. Her iki örgüt de kurumsal sorumluluklarını unutarak, kararın yetkisiz görevliler tarafından imzalandığını ya da kendilerinin yıllardır Gediz Deltası’nın korunması için mücadele ettiklerini söyleyerek kendilerini aklamaya çalıştılar. Ayrıca altına imza attıkları kararın, İzmir Körfez Geçişi Projesi ile ilgisinin bulunmadığını iddia ettiler. Onlara göre tek kabahatli kurum, böyle bir durumun varlığını kendilerine bildirip destek istemeyen Doğa Derneği‘ydi. Hatta WWF-Türkiye bu iddialarında bir adım daha öteye giderek, birlikte imza attığı Doğa Araştırmaları Derneği temsilcisinin söz konusu kararı sahayı görmeden imzaladığını bile itiraf etti.
Ama ondan sonraki süreçte, her iki doğa koruma örgütü de altına imza attıkları bu taraflı ve yanlış kararın düzeltilmesi için tek bir girişimde bile bulunmadı.
Şimdi sıra bu iki doğa koruma örgütünün yaptığı yanlışlığın mahkeme yoluyla giderilmesi noktasına geldi…
Bu hafta içinde katılacağımız keşifte, bizler bilirkişilere doğruları söyleyerek onların doğru kararlar almalarını kolaylaştırmaya çalışacağız.
Şimdi bu iki doğa koruma örgütünden beklediğimiz tek şey, hiç değilse şu aşamada altına imza attıkları kararların yanlışlığını kabul ederek bunu bilirkişilere ya da mahkemeye bildirmeleridir.
Belli olmaz, belki de bu şekilde kamu vicdanında açtıkları yarayı bir nebze olsun onarabilir, bir kez daha Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ne çıkıp destekçi aradıklarında sağa sola kaçmadan ve İzmir’e gerçekten de sahip çıktıklarını söyleyerek göğüslerini gere gere bizlerle konuşabilirler…
Tabii ki, doğayı yeterince korumayan bu tür kişi ve kuruluşların her zaman ve yerde çevremizde olabileceğini gözardı etmeden; bunları gerçek doğa savunucularından ayırt etmenin sadece ve sadece bu tür durumlarda neler yaptıklarına bakarak mümkün olduğunu bileceğiz.
DÖNÜŞ Caddede karşıma birden dolunay çıktı Yavaşça yürüdüm yukarı, gökyüzü açıktı Giineş tam arkamda yitmişti, biliyordum Meydana varınca mavilik de gidecekti.
DÜN ERKEN Akşam kızıllığı çok kısa sürdü Daha o gitmeden ışıklar goriindü Koyu döndü vapur sürüklenerek Bütün olup bitenler sanki dündü
SOKAKTA Buradayım: Yüzyıl oldu. Önümden geçen yol tıkandı Çevremdeki bahçeler daraldı içimde yaşayan insanlar azaldı Yalnızlaştım.
Buradayım: Yüzyıl önce başladım beklemeğe. Yavaş geçip gitme zamanı: Dumanlar isler puslar yağmurlar sıcaklar soğuklar rüzgarlar kemirdi her yanımı Tahtaları birer birer çürüdü boyalarım parça parça döküldü payandalarım teker teker çöktü: Yiizyıl oldu.
Buradayım. Yiizyıl oldu. Bekliyorum. Yalmzım burada.
Bekliyorum – ilk çocuğun attığı ilk taştan beri bekliyorum. Ne zaman gelecekler – baltalarla, balyozlarla, keserlerle – Yalnızım burada bekliyorum. Ne zaman gelecekler?
UNDER GROUND Biz gene buradayız. Sense oradaymışsın. Sözlerimiz seni aradı ama duvarda bir yazı vardı. Giineşten düştü bir ışın, karardı. Bir kapı çarpıldı karanlıkta, kapandı. Gözlerimiz bulandı. Sevgimiz kala kal dı. Yanaklarımız ıslak ellerimiz kaypak alınlanmız çıplaktı. Sen hep bizimken biz gelmeden hiç; bilmeden gitmiştin. Anılarımız utandı.
Bizim canı bağımızdın sen Yiireklerimiz coşkuyla çağlarken Yavaş adımlarınla yaklaşır Tutkumuzu okurdun gözlerimizden. Biz yokken burada olurdun Solmayan anılarımızı korurdun Geri geldiğimizde hep sevgimize Soyleyecek bir duru soz bulurdun. Şimdi bir acılı özlemde yaşayacaksın Orada ne kadar yağmur yağarsa yağsın Silik yüzünde gülümseme ıslanmayacak Burada iki sevgili yürek arasıdasın.
Artık utanmayacak parlak anılarımız senin için paylaştığımız son kadeh şarap taşıdığımız iki yitik yaş senin içindi senin kalacak.
HAVADA Burada duvar ile direk arasında asılı, sallanıyorum. Kenarlarım yırtık parçalarım sarkık içim patlak.
Burada geçmiş ile gelecek arasında gerili, sallanıyorum. Saatlerim çarpık günlerim çatlak yılım yitik. Sözcükler gelip geçiyor içimden anlamsızlığa doğru, eylemler geçip gidiyor elimden çaresizliğe doğru. Bocalıyorum burada hiçlik ile yokluk
Kenti durdurmak istiyoruz. Bu kitabın temel hedefi bu topraklarda yaşayan insanları “kentleşmenin” bize ait olmadığı fikrine döndürmektir.
Kentleşme “kapitalist birey” felsefesinin bir neticesidir. Kentleri küçültmek/pazarları üreticiye açmak/mahalleler halinde yeniden örgütlenmek/çalışma kavramını yeniden tanımlamak (her hane sahibini istihdam etmek) insanı kaybettiği şeylere: cemaat, merhamet, inanç / emniyet kavramlarına kavuşmak istiyoruz.
Bu kitap, kapitalizme karşı bir hareket hattı oluşturma kaygısı ile kaleme alındı. Kent durdurulmalıdır. Çünkü kapitalizm, mazlumun sömürülmesi, esnaf/zanaatkâr/çiftçi kesimlerin küresel sermaye tarafından ezilmesi durdurulmalıdır. Geleneksel İslam şehri kamusal mekanları mahalle, cami, bedesten, vakıf mülkü, külliye vs. gibi tasarruflarla büyütmekte-yaymakta mahrem alanı kurmakta ve kapitalist birikime izin vermemekteydi. Müslümanlar kentleşme ile geleneksel mekanlarını kaybettiler ama bu kaybedişe itiraz geliştirecek teorik temelleri bulamadılar. Bir toplumun mekan hafızasına 40 yılda bir değişmeye uğrayacak şekilde müdahale edilmeye başlanmışsa orada toplum olmanın unsurları kaybedilmiş demektir.
Mekanı olmayan bir topluluğun tarihi yoktur.Tabiat içinde biz, yani insan ve değerleri, kimliği, tarihi olan adamla tarihe kavuşan bir varoluştur.
“Bu kitap kapitalizme karşı direnen Müslüman adama “mekân” algısı vermek üzere kaleme alınmış ve Müslüman şehri’ni kurmak için yola düşmüş adam-kadınlara ithaf edilmiştir.”
“İslamcılık ve endüstriyel kalkınmacılık eleştirilerime rağmen kitabıma teveccüh gösteren Anadolu Gençlik’e kalbi teşekkürlerimle…“
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ
1. BİR DÜNYANIN ARDINDAN
Sivil Kentten Muhtar Topluma Osmanlı
İslamcılığın kentleşmesi
Şehir Müslüman’dır
Kent-Şehir-Esnaf
Gençlik, Kent ve Modernleşme
Birleşik Mahremiyetler Hacı Bayram Veli: Bir Şehrin İmarı
Ey Ahi, Şehir Kapitalizme Karşıdır
2. KUTSALIN BETONLAŞMASI
Kutsalını Unutan Kent
Şehir, Mahalle ve Kent
Kent, Şehir ve Modernleşme – Göğe Yükselen Konut İdeolojisi
Kent Bir Zindandır
Kent ve Anti-Kapitalizm
Kentin Durdurulması
Kentin Ölümü
Kentleşme, Kapitalizm ve Madunların Öfkesi Mahremiyet-Mekan-Kentleşme
Kapitalizme Karşı Mahalle Osmanlı Mahallesinden Günümüze
Aile ve Kentleşme
4. SEKÜLER KAFESLER – İLAHİ HAKLAR
Haklar ve Yasalar Hakkında
Haklarımız 1: Manzara Hakkı
Haklarımız 2: Emniyet Hakkı
Haklarımız 3: Yürüyüş Mesafesi Hakkı Otomobil ve Kent
Bayram Kent ve Otomobil
Kutsal Otomobil
Bir Sömürgeleştirme Olarak Futbol
Olimpiyat İstanbul
Post-Endüstriyel Kafes
Kentleşme, Ulus-Devlet ve Sekülerizm
5. ESNAF – SUFÎ VE FIKIH ŞEHRİNİ KURACAK
Metro’da Cuma Kılmak
Cum’a ve Şehir
Uygarlığın Engellenemez Yayılışı ve Medeniyet
Uygarlık Batı ve Fıkıhla Yaşamak Ahi Var İken Yort Savul: İşçi İmal Etmek
Sufi – Kent ve Bereket
Şehir ve Sufi
Derviş ve Cemaat
Esnaflaşma Hareketi
Modern Devirde Melami
Dindarlık-Kapitalist İç Çelişkiler
6. KENT İSYANINI DÖNÜŞTÜRMEK
Kentsel Devrim & Asi Kent: Henri Lefebvre & David Harvey
AVM – Kapitalizm ve Ahilik
Anadolu’nun Dini ve Laikliği
Kapitalizmin Dönüşümü ve Anadoluculuk
Anadolu’da İktisadi Çatışma: Kent ve Toprak
Ahilik- Köylülük 1
Ahilik- Köylülük 2
7. MEDİNE’NİN (ŞEHRİN) İNŞASI
Kapitalist Toplumda Yaşamak
Medine (Şehir) 1
Medine (Şehir) 2
Plütonomi-Prekarya-Occupy
ŞEHRİ YENİDEN KURMAK
Z Ddergisi İle Röportaj
Tasfiye Dergisi İle Röportaj
KİTABIN DEĞERLENDİRMESİ
Abdülkadir Aksoy, Araştırma Görevlisi, Sakarya Üniversitesi
İnsan & Toplum Dergisi, Haziran 2014, Cilt 4, Sayı 7, s. 241-244
Kent, kentleşme, kalkınma kavramları sıkça tartışılagelmekte ve bu konular üzerinden ülkelerin-toplumların gelişmişlik düzeyleri belirlenmektedir. Bu bağlamda kentleşme, Sanayi Devrimi’nden günümüze değin sürekli yükselen seyir izlemiştir. Çünkü Sanayi Devrimi ve kapitalist sermaye birikimi ile birlikte kırdan kente göçler hızlanmış ve modern kentleşmeler oluşmaya başlamıştır.
Lütfi Bergen, aslen hukukçu olmakla beraber, ticaretle uğraşmış ve bu sırada da değişik konularda makaleler ve kitaplar yazmıştır. Bergen medeniyet, ahlak, din-iktisat ilişkisi, kent-şehir gibi konularda çeşitli dergi, gazete ve diğer platformlarda yazılar ve kitaplar neşretmiştir. Bergen eserini, Türkiye’deki kentleşme sürecini “bize ait olmadığı” tezinden yola çıkarak yedi bölümden oluşturmuştur. Kentleşme sürecinin en temelde modernite ve kapitalizm ile ilişkisinin sorgulanması gerekliliği kitaptaki temel vurgulardan birisidir. Bu sorgulamalar ile Bergen nihayetinde kentin şehir olmadığı, uygarlığın ise medeniyet olmadığı çıkarımına varır. Bergen bu ayrımı kitapta sıklıkla vurgular medeniyet-uygarlık ile şehir-kent kavramlarının birbirinin ikamesi olmadığını ifade eder.
“Kentler değerlerimizi öldürmektedir, modern kent ölüler diyarıdır.” (s. 54) ifadesi ile Bergen, kentlerin beraberinde getirdiği olumsuzlukların haberini vermektedir. Bu olumsuzlukları iki temel başlıkta toplamak mümkündür; ilk olarak kentleşme Türk değer yargılarında çözülme ve bozulma oluşturmuştur. İkincisi ise, kentleşme bazı baş edilemez ekonomik sorunlar üretmiştir. Bergen eserinde kentlerin büyümesinin bu iki sorunu daha da girift kıldığını belirtmektedir.
Kentleşmenin ve büyük kentlerin ortaya çıkması ile sanayi toplumunun oluşması beraber düşünüldüğünde bu süreç tüketim toplumunu meydana getirmiştir. Bu durum ise kentlerin sosyal bağları artırmasının aksine akrabalık, aile ve mahalle gibi aidiyetleri büyük oranda zedeleyerek ortadan kaldırmaktadır. Yine kentleşme olgusu dinin kent merkezindeki konumunu değiştirerek toplumsal alandan dinin soyutlanmasını gerçekleştirmiştir. Ayrıca sanayileşmenin beraberinde getirdiği çalışma hayatı kentlerdeki bireylerin yabancılaşmasını ortaya çıkarmıştır. Bu sebepledir ki “seküler kafes” olarak kentler, İslam şehirlerinin aksine değerlerin bizatihi yaşamın içerisinde yer almasına izin vermemektedir.
Öte yandan kentler, ekonomik tahribata da yol açmıştır. Bergen bu durumun görüldüğü alanların tespitini birkaç alanla ifade eder. Bunlardan ilki, hızlı göç ve bunun neden olduğu altyapı, konut, ulaşım, eğitim ve sağlık alanlarındaki taleplerdir. Bu talepler Türkiye’nin ekonomide ithalata dayalı olmasını da doğurmuştur. Kentleşmenin ekonomik hasarlarından ikincisi kentlerin dikey olarak genişlemesi/yükselmesi sebebiyle oluşan pahalılıktır. Bununla birlikte kentlerde oluşan aşırı bireysellik ve yabancılaşma, değerlerin çözülmesini beraberinde getirerek yalnızlığın ve suçluluğun giderilebilmesi için yeni kurumlar oluşmasını gerekli kılmıştır. Bu kurumsal maliyetler kentleşmenin menfi yansımasından başka bir şey değildir. Son olarak kentler konutların pahalılaşmasına neden olarak da sakinlerine ilave maliyetler yüklemektedir.
Bergen’in eserinde vurguladığı önemli bir nokta da kentlerin toplumsal mekân hafızasından yoksun bireyler oluşturmasıdır. Çünkü konutların ortalama ömrü 40 yıla kadar düşmüştür. Bu durum mekân üzerinden kuşaklar arası değer aktarımını ortadan kaldırmaktadır. Modern ve gösterişli konutlar yapmak adına her kentleşme yasası ile bu gün yaşadığımız kentlerden daha da uzaklara gidildiği fark edilmemektedir. Böylelikle oluşan modern rasyonalist AVM kültürü Müslümanları mahallesinden ve toprağından sürerek mekânı ve tarihi olmayan bireylere dönüştürmektedir (s. 294).
Yazar, kentlerin bu yıkıcı ontolojik duruşunun İslam şehirlerinde olmadığı bahsini tekrar tekrar belirtmektedir. Çünkü Bergen’e göre İslam şehirlerinin iki ana unsuru, din ve esnaf kurumlarıdır. Bu bağlamda şehir medeniyeti, kapitalizmin meydan okuması olarak bu iki unsuru feodalizmin değeri olarak kente dönüşmesi gerekliliği sürecinde aşınmıştır. İslam şehir tarihleri incelendiğinde mahallelerin merkezinde cami ve bedestenler bulunmaktadır (s. 68). Böylece merkezine dini ve esnafı konumlandıran şehir medeniyeti, kendi değerlerine yabancılaşmayan toplumsallık üretmiştir.
Eserde, İslam şehrinin toplumsallaşmayı işlevselleştiren fiziki yapıda inşa edilmesi önemli bir bakış açışını yansıtmaktadır. Yazara göre İslam şehirlerinin temelini oluşturan fiziki unsurlar cami, pazar ve darü’l imare’dir. Şehir bunların etrafında dairevi şekilde örgütlenir ve otonom yapılanmalara dönüşürdü. Kendine özgülüğün sağlanmasında kuşkusuz mahallenin önemli bir etkisi bulunmaktadır. Ama önemli bir nokta da camilerin bugünkü anlamıyla sadece ibadet edilen yerler olmayıp aynı zamanda toplumsal sorunlar ve çözümleri için de toplanılan bir yerdir. Yine çarşı bedesten türü yapılanmalar da esnaf ve zanaatkârlardan oluşan ve çoğunlukla aynı mesleklerin yakın yerleşmeleri şeklindeki bir pazar sistemi de bu otonom yönetimin oluşmasında etkilidir (s. 351).
Bergen bu noktada Ahilik teşkilatına büyük önem atfederek onun ekonomik ve sosyal alanı düzenlediğini ifade etmektedir. Usta-çırak ilişkisi sadece mesleki eğitim değil aynı zamanda ahlaki eğitimi de kapsar. Bu sebeple Ahilik çocukların ve gençlerin “aylak” olmasının önünde set kurar. Ayrıca özellikle Osmanlı şehirlerinde esnaf ve sanatkârlar arasındaki ilişki dinî inanç ve değerler içkin olduğundan dinî sınıf ile ticaret kesimi arasında bir ayrışma oluşmamıştır (s. 69). Fakat bu durum Türkiye’nin kapitalistleşme sürecindeki ticaret-değer ayrışması kentlerin de bu durumun taşıyıcısı konumuna bürünmesi evresine geçişi beraberinde getirmiştir. Yazar eserinde Ahiliği medeniyet inşasında çok önemli görerek adeta “modern zaman Melamiliği” (s. 282) oluşturmaya çalışır.
Bergen’in kapitalizm, modernizm ve Batı karşıtı şehir medeniyeti sorgulaması Türkiye’deki İslamcı ve muhafazakâr düşünceden ayrılmaktadır. Bergen, İslamcı ve muhafazakâr siyasi partilerin ve düşüncelerin aslında Batı karşıtı söylemlerine rağmen kalkınmacı düşüncelerinden dolayı Kemalist düşünceden farklı olmadığını söyler. Bu minvalde Milli Görüş hareketinin de bu konudaki yaklaşımının yine Batılı ilkeler ve yöntemlerle Batı’yı alt etme üzerine temellendiğini ileri sürmektedir. Bergen istisnai olarak Anadoluculuk düşüncesinin ve özellikle Nurettin Topçu’nun fikirlerinin Anadolu şehri oluşturmada kilit rol oynayacağını iddia etmektedir.
Mahalle olgusu Bergen’in eserinde kilit kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü mahalle; üretim sahasıdır, vergi birimidir, yönetim birimidir, eğitim birimidir ve toplumsal kefalet oluşturur (s. 163). Bu bağlamda şehir aslında değer üreten dişil nitelikte iken kent aileyi ve kadını farklılaştırdığından dolayı erildir (s. 361). Bu niteliklerinden dolayı mahalle kapitalist gettolaşmanın en önemli engelleyicisidir. Osmanlının yıkımı ile sonlanan mahalle sistemi günümüzde mezkûr görevlerini yerine getirememektedir.
Yazarın “Seküler Kafeslerdeki İlahî Haklarımız” başlıklı bölümdeki haklar başlıkları çalışmanın sadece eleştiriden ibaret olmadığının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Haklar bahsinde konu edilen ilk hak manzara hakkıdır. bu bağlamda yazar özellikle apartman kültürünü eleştirerek gökdelenlerin “gölgesinde” kalan evlerin mülkiyet hakkının zedelendiğini ifade eder. Kapitalizme, “Gökdelenlerinle gölge etme başka ihsan istemez.” diyerek manzara hakkının müdafaasını önermektedir. İkincisi emniyet hakkıdır. Emniyet hakkı bireylerden öte devlete yöneliktir. Özellikle geleneksel Türk evlerinde ev mahrem alandır ve devlet bunun korunmasını sağlamakla yükümlüdür. Son olarak üçüncüsü yürüyüş mesafesi hakkıdır. Böyle bir hakkın olmadığının söyleneceğini dile getiren yazar bunu şu şekilde temellendirmektedir: bu hak devlete karşı Müslüman toplum perspektifi ile dile getirilmiştir. Bu bağlamda modern kentler insanların yürüyebilmelerini neredeyse imkânsız hâle getirmektedir. Çünkü bütün tasarımları otomobil üzerinden oluşmaktadır. Bu otomobil düşkünlüğünü yeni emperyalizm olarak gören yazar, herkesin iş yerine yakın eve sahip olmasıyla otomobil, petrol ve lastik gibi büyük harcama kalemlerinin yok olacağını iddia etmektedir (s. 189-198).
Bergen eserini modern kentleşmecilik eleştirisi üzerinden yürütmektedir. Ancak akla “Eleştiriden ötesi var mı?” sorusu takılabilir. Bu noktada yazar, modernleşmeyi eleştirmenin antitez olarak adlandırılmaması gerektiğini belirtir. Batı’daki kentsel hareketlerin gelişiminin kent modeli oluşturduğunu, İslam’da ise şehrin bundan farklı olduğunu belirtmek en azından ayrıştırma yapmak demektir. Fakat Bergen’e göre buradaki asıl mesele dile getirilen eleştirilerin çözümsüzlüğü değil Müslümanların birey felsefesinden kendisini kurtarması yönündeki belirsizliklerdir. Yazar bunları çözümsüzlük olarak görmenin Müslüman toplum olmayı göze alamayan kentte kalmakta ısrarlı Müslüman tefekkürünün şizofren yapısından kaynaklandığını dile getirmektedir (s. 334-335).
Buradan hareketle yazar İslam şehri oluşturabilmek adına “Ne yapmalı?” sorusuna birkaç maddede karşılık vermektedir. İlk olarak mevcut mahalleler dernek/vakıf hâline gelerek her evi bir hane olarak tescillemelidir. İkincisi, mahalle sakinleri mahallenin düğün evi, cenaze evi, toplantı salonu, kütüphane vd. hizmetler için para toplamalı ve bir sosyal alan inşa etmelidir. Üçüncüsü, evsiz ailelere konut tahsili yapılmalıdır. Dördüncüsü, mahallede yeşil alan, park, sera olmalıdır. Beşincisi, mahalleyi kayyım ya da hakem yönetmelidir. Altıncısı, mahallede bekçi olmalı ve mahallenin emniyet ve huzurunu sağlamalıdır (s. 358).
Bergen’in eserini inşa ettiği ti temel dinamikler modern kentleşmeye dayalı uygarlığın, İslam şehir medeniyetinden farklı olduğu tezidir. Her ne kadar bu tez önceleri değişik kişiler tarafından iddia edilmiş ise de Bergen bu eleştirilerin sonunda ortaya atılan önerilerinde yine kalkınmacı ve Batıcı olduğunu iddia eder. Bu bağlamda eserin alternatifi, çok genel hatlarla Nurettin Topçu’nun fikirleri etrafında oluşmaktadır. Tabi ki eser tek başına modern kentleşmeciliğinin ve konut politikalarının oluşturduğu tüm sorunları çözme iddiası olarak görülemez. Kaldı ki bu kentleşmecilik fikri Türkiye’de TOKİ gibi üst bir kurum tarafından sürekli yineleniyorken bu durum daha da güçleşmektedir. Bergen’in kentleşme üzerine söylemleri, daha çok kentleşmenin mevcut değerler dizisi üzerine kurulmuştur. Bu bağlamda, kapitalist kalkınmanın taşıyıcısı olduğu söylenen mevcut kentleşme anlayışının alternatifi olarak sunulan “şehir-medeniyet” yaklaşımının çok muğlak göründüğü söylenebilir. Bu muğlaklığın, kentleşmeye yönelik eleştiriyi değersiz kılmamakla birlikte yeni bir paradigma olabilmenin de uzağında olduğu düşünülmektedir.
Modern kentleşmecilik, kapitalist dalga ve küreselleşme süreçleri ile birlikte tüm yerel değerleri altüst ederken Müslüman şehir medeniyeti kurma fikri romantik görülebilir. Fakat yıkıcı kentleşmenin tahribatı hakkında düşünürken bu türden birbirine alternatif görüşlerin varlığı, çözümü daha yerli kılma olanağı tanıyabilir. Zaten yazar daha kitaba başlamadan, kitabın amacının “kapitalizme karşı direnen Müslüman adama/kadına mekân algısı oluşturmak” olduğunu belirterek eserini bu algının arayışında olanlara ithaf etmiştir.
Yunan fotoğraf sanatçısı Constantine Manos’un “A Grey Portfolio” isimli kitabı için 1962-1963 yıllarında Yunanistan’da çekip şimdiye kadar sergilemediği ve yayınlamadığı toplam 220 resimden yapılan 23 fotoğraflık bir seçki…
Ünlü yönetmen Mihalis Kakoyannis’in “Zorba The Greek” isimli filminin çekildiği aynı yıl ve aynı coğrafya…