Yaya kimdir? (3)

Ali Rıza Avcan

Kentlerdeki kamusal mekânları kullanan yayaların, trafik levhalarındaki grafik çizimlerden farklı olarak kim olduğu sorusunu ortaya atıp, yayayı yaşı, cinsiyeti, medeni durumu, sağlığı ile bedensel ve ruhsal yetkinliğinden kaynaklanan kişisel kimliği ya da kullandığı araç dışında sahip olduğu ekonomik, toplumsal ve kültürel özellikleriyle ortaya çıkan sınıfsal aidiyeti üzerinden tanımlamaya kalktığımdan bu yana kendimi yol, kaldırım, meydan ve parklarda gördüğüm her insan ve hayvana daha yakın hissetmeye başladım.

Yol, kaldırım yapan veya temizleyen işçilere ya da çöp toplayıcılarına rastladığımda, onlara daha yüksek bir duyarlılıkla selam verip “kolay gelsin” diyor, sahilde oltalarıyla balık avlayanları gördüğümde onlar adına umutlanıyor, Kordon’da ya da diğer açık alanlarda para kazanmak amacıyla birşeyler satmaya çalışan kent yoksullarını anlayışla karşılıyor, sokak müzisyenlerinin zabıta takibinden nasıl kurtulabileceklerini düşünüyorum…

İşportacılar 002

Çünkü bana göre onlar, logo, amblem, sembol gibi şeylerle aşırı basitleştirilip kalıplaştırılan ya da yalıtılıp steril hale getirilen tasarımlar dışında daha gerçek, daha sahici canlıları; dokunup konuşabildiğimiz insan ve hayvanları ifade ediyor artık.

O nedenle şimdi yayaları o grafik tasarımlar üzerinden değil; onların toplumsal ilişkileri, sınıfsal aidiyetleri ve sahip oldukları kültürel zenginlikleri üzerinden anlayıp yakınlık kurmaya çalışıyorum.

O anlamda seyyar satıcıların ya da işportacıların yaptığını, eskiden olduğu gibi mekân sahibi esnafların savunduğu gibi disiplin altına alınması gereken marjinal bir faaliyet olarak değil; yoksunlukları nedeniyle işyeri sahibi olamayan ve bunun doğal bir sonucu olarak ya kendi ya da diğer bir işyeri sahibi adına çalışan kent yoksulları olarak görüyorum.

Sokak köpeklerinin düşman olarak bellediği çöp toplayıcısı kadın, erkek ve çocukları; hatta çöp arabasının içinde annesi ile birlikte dolaşan bebekleri ise kent yaşamından çekilip gitmesi gereken marjinal sektörün aktörleri olarak değil; her geçen gün sermayenin egemenliğine giren katı atık toplama işinin son neferleri ya da o şirketler adına çalışmak zorunda kalan işçiler, emekçiler olarak görüyorum. Aynen, “sözleşmeli tarım” yöntemiyle yoksullaşan köylülerde, tarım üreticilerinde olduğu gibi…

Balıkçılar 001

Evet, kamuya ait sokak, cadde, kaldırım, meydan, iskele, köprü ve parklarda yürüyen, koşan, oturup eğlenen, seyyar aracı ile dolaşıp satış yapan ya da birşey üreten, çöp toplayan, malını serip satmaya çalışan, tek başına ya da karısı ve çocuğu ile birlikte gelip saatlerce salladığı oltanın ucundaki umudu bekleyen, desteklediği siyasi bir parti, kişi ve grup ya da toplumsal protesto eylemlerine katılan, o nedenle defalarca tacizkâr polis aramalarıyla atılan gaz fişeklerine maruz kalan, piknik yapıp dinlenen, büyük bir keyifle uzanıp etrafı seyreden, yatıp uyuyan, saatlerce arkadaşını, eşini ya da sevgilisini bekleyen; velhasıl, hemen herkes, kentte yaşayan herkes bu anlamda yayadır, yaya olmanın rahatlığını, özgürlüğünü, tadını çıkaran bir canlıdır! 

Bu anlayışa göre en azından, 2017 yılına ait verilerine göre toplam nüfusu 80.810.525 kişi olan Türkiye’de, TÜİK’in 2018 yılı Eylül ayı verilerine göre 22.796.221 adet motorlu taşıt araç sahibi ile yine Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 2017 yılı sonu verilerine göre 28.181.830 adet sürücü belgesi sahibinden arta kalan “motorlu taşıt aracı sahibi olmayan” toplam 58.014.304 kişinin ya da “sürücü belgesi sahibi olmayan” toplam 52.628.695 kişinin büyük olasılıkla yaya olduklarını kabul etmemiz mümkün olacaktır. 

Türkiye’de bugüne kadar yayaların toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla ilgili herhangi bir araştırma yapılmamış olmamakla birlikte; yaya olmanın ön koşulunun “motorlu taşıt aracı sahibi olmamak” ya da “motorlu taşıt aracı kullanmamak” olduğunu düşündüğümüzde Türkiye nüfusundan artakalan 58 milyon kişinin taksiye, dolmuşa, otobüse, herhangi bir toplu ulaşım aracına ya da eşinin dostunun arabasına binme fırsatı dışında genel olarak yaya olduğunu söyleyebiliriz.

Ama yine de başka amaçlarla yapılan bazı araştırmalardaki yayaların sosyo-ekonomik özellikleri ile ilgili veriler, bize bu konuda bazı ipuçları verebilir. Örneğin, aynı bölgedeki yayalarla bisikletlilerin aylık gelirlerini birbiri ile karşılaştırma olanağını veren ve WRI Türkiye tarafından İzmir Büyükşehir Belediyesi adına yapılan “İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi” kapsamında, Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale bölgelerindeki 2.142 adet yaya, 288 adet bisikletli, 686 hanehalkı ve 663 adet işyeri çalışanı olmak üzere toplam 3.779 kişiyi kapsayan alan araştırması sonucunda; bisikletlilerin % 40’ının 2.000 TL veya altında aylık gelire sahip olduğu ortaya çıkarken, bu oranın yayalarda % 51 düzeyinde olması, yayaların genel olarak bisiklet ya da motorlu taşıt aracı sahiplerine göre daha az gelir sahip olduğu öngörüsünü doğrulayan bir sonuç olarak yorumlanabilir. (1)

Toplayıcılar 027Sonuç olarak, iki haftadır devam ettirdiğimiz bu yazı dizisinin sonunda kentte yaşayan ya da çalışan; hatta bir şekilde uzun ya da kısa bir süre için o kente konuk olanların bulvar, cadde, sokak, kaldırım, meydan, köprü, iskele, kıyı şeridi ve park gibi o kentteki kamu alanlarını kullanmak suretiyle yaya olma vasfını kazandıklarını, bu nedenle yayalara ait haklarla kent hakkı arasında doğrudan bir ilişkinin kurulmasına neden olduklarını, kamusal alanların kullanıcısı olan yayalara ait hakların önce ünlü Fransız sosyolog ve felsefeci Neo-Marksist Henri Lefebvre, daha sonra yine ünlü bir İngiliz coğrafyacı ve antropolog Marksist David Harvey tarafından ortaya atılıp farklı şekillerde tanımlanan “şehir hakkı” ya da “kent hakkı“nın bir çeşidi, bir alt türü olduğunu söyleyebiliriz.


(1) İzmir Tarih Sürdürülebilir Ulaşım Projesi, WRI Türkiye, İzmir Büyükşehir Belediyesi sh.40

Kent Araştırmaları Bibliyografyası

Kitap Adı: Kent Araştırmaları Bibliyografyası

Yazar: Kolektif

Yayınevi: Tarih Vakfı Yurt Yayınları

İlk Baskı Yılı: 2001

Sayfa Sayısı: 571

Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı tarafından Rockefeller Vakfı‘nın desteğiyle yürütülen Yerel Tarih Grupları Projesi kapsamında yayımlanan ‘Kent Araştırmaları Bibliyografyası’ sahaflık denilecek ölçüde eski bir kitap. Yayınlandığı tarihten bu yana tamı tamamına 16 yıl geçmiş. Ama kapsadığı bilgiler nedeniyle her daim yeni olan; bu nedenle de, her kent araştırmacısının elinde olması gereken temel bir kitap.

Tarih Vakfı‘nın Yerel Tarih Grupları Projesi‘yle Türkiye’nin farklı bölgelerinde yaşadığı çevrenin tarihini merak eden, bu ilgiyi bir adım daha ileriye götürerek bugüne aktarılan tarihsel değerlere sahip çıkma, koruma duyarlılığında olan kentlilerin yerel tarih grubu oluşumu içinde yan yana gelerek o kentte tarih alanında bir sivil girişim olarak etkin olması amaçlanmıştı.

Kent tarihçiliği araştırmalarına yol göstermesi için bir kaynak kitap olarak hazırlanan bu çalışma, Tarih Vakfı‘nın T.C. Başbakanlık Toplu Konut İdaresi ile birlikte 1994 yılında hazırladığı Türkiye Kent Araştırmaları Bibliyografyası‘nın büyük ölçüde genişletilmiş devamı niteliğinde.

Bibliyografya kapsamında ülkemizdeki tüm kent ve coğrafi bölgeleri kapsayan ekonomi araştırmaları, demografi, sosyokültürel gruplar, kent kültürü araştırmaları, sağlık, çevre, kent tarihi, arkeoloji ve tarihi miras, kent planlaması, mimarlık, siyaset-yönetim-toplum konularıyla ilgili kitap, makale, dergi, ansiklopedi maddeleri; yayımlanmamış yüksek lisans, doktora ve yeterlilik tezleri, tanıtım kitapçıkları ve raporlar yer alıyor.

13 kişiden oluşan bir kütüphane araştırması ekibi eliyle gerçekleştirilen çalışma sonunda 17.000’i aşkın kaynağın bir araya getirilmesi sağlanmış. Ancak söz konusu kitapta bu derlemeye dahil olan yayınların hangi dönemler arasındaki yayınlar olduğu belirtilmediği için, bu çalışmanın günümüzde ya da ileri bir tarihte güncellenmesi durumunda çalışmaya hangi tarihten itibaren başlanacağı bilinmiyor.

001

Kitabın İzmir’e ayrılmış bölümünde ise Osmanlı’dan 2000’li yılların başına kadar İzmir hakkında yazılmış toplam 1.225 adet yayının yazarı ve ismi ile baskı bilgileri yer alıyor.

Bu kitabın yayınlandığı 2001 yılından bu yana 17 yılın geçtiği günümüz koşullarındaki tek dileğimiz, bu yayının; özellikle de İzmir ile ilgili bölümlerinin güncellenerek ve elektronik ortama aktarılarak isteyen herkesin rahatlıkla kullanabileceği bir hale getirilmesidir.

 

Yaya kimdir? (2)

Ali Rıza Avcan

2018 yılının Şubat-Nisan ayları arasındaki dönemde, kurmak üzere yola çıktığımız Yaya Derneği’nin tüzüğünü ve kuruluş  bildirisini hazırlarken, ‘yaya‘ sözcüğü ile anlatmak istediğimiz şeyin ne olduğunu ve bu kategoriye kimlerin girdiğini ya da girebileceğini uzun uzun görüşüp tartışmıştık.

Bu tartışmalarda, ‘yaya‘yı cinsiyeti ya da cinsel tercihi, gençliği, yetişkinliği ve yaşlılığı gibi yaş dönemleri, engelli olup olmadığı gibi özellikleri, hasta ya da sağlıklı olması, ağır yük taşıması, birlikte olduğu eş, sevgili, arkadaş, bebek, çocuk ve diğer aile bireyleriyle birlikte ya da bisiklet kullanıp kullanmadığı üzerinden tanımlamaya çalışmış, bu tanıma kentte yaşayan sokak hayvanlarını da dahil etmiş; böylelikle bütün bu kavram, sıfat ve olguların ‘yaya‘yı oluşturan temel bileşenler olduğuna karar vermiştik. Nitekim hazırladığımız kuruluş bildirisinde de aynen şu ifadeleri kullanmıştık.

Bu nedenle Bizler, Yaya Derneği kurucuları olarak, yaya öncelikli kent tasarımı talep ederken, bir lüks ya da ikincil bir hak talebinde bulunmuyoruz. Kent içindeki her kadının, erkeğin, yaşlının, engellinin, çocuğun ve bebeğin, hastanın, ağır yük taşımak zorunda olanların, kenti bizimle paylaşan hayvan dostlarımızın kentte bağımsız hareket edebileceği sokaklar, caddeler, meydanlar ve parklar istiyoruz.

Ardından da tasarımcı arkadaşların hazırladığı görsellerde, özellikle de derneğin logosunda ‘yaya’nın nasıl ifade edileceğini hararetli bir şekilde tartışmıştık: ‘Yaya’ bir kadın mı yoksa bir erkek mi; yoksa her ikisinin yer aldığı bir grafikle mi ifade edilmeliydi? Peki, bu arada LGBTİ bireyleri unutacak mıydık? Kadın ve erkeğin arasına çocuk alırsak aile kurumunu mu kutsayacaktık? Kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği, önerilen cinsiyetsiz çizimlerle ortaya koymak ne ölçüde doğruydu? Bütün bu çizimlerde engellileri nereye koyacaktık? Grafiklerle ortaya koyulan bütün bu figürleri hangi mekanda gösterecektik? Kaldırımda mı, yolda mı; yoksa kaldırımdan yola adım atarken mi?

Resim1

Günlerce süren bu tartışmalar sırasında hep bir şeylerin unutulduğunu ve hazırlanıp önümüze konulan amblem, logotype ya da logoların bizlerin düşüncelerini büyük ölçüde biçimlendirip şekillendirdiğini hissetmeye başlamıştım. Ancak, henüz ne ben, ne de arkadaşlarım, yayanın ve yaya haklarının dünü, bugünü ve geleceği konularını yeterince araştırıp bilgi sahibi olmadığımız için bu eksikliği kendimce adlandıramamış, hissettiklerimi net bir şekilde ortaya koyamamıştım. 

Ancak ‘yaya’; kamusal mekanlardaki kadındır, erkektir, yaşlıdır, engellidir, çocuktur, bebektir, hastadır, ağır yük taşıyandır, kenti bizimle paylaşan hayvan dostlarımızdır; kısacası “yaya herkestir” derken; ‘yaya‘ kavramını sadece ve sadece kimlikler ve onun kamusal alanlardaki yürüyüşü üzerinden tanımlayarak fazlasıyla steril hale getirdiğimizi, kentin cadde, sokak, kaldırım, meydan ve parklarında görüp konuştuğumuz, dokunup hissettiğimiz; hatta zaman zaman yaşamın akışı içinde aynı şeyleri yaparak onlardan biri olduğumuz bu insanları, sadece kimlikleri üzerinden tasarlanan nesneler olarak görmeye başladığımızı, onlarla kamusal mekânlar arasında, orada bulunup kullanmaktan kaynaklanan ekonomik, toplumsal ve kültürel ilişki ve etkileşimin dikkate alınmadığını düşünmeye başlamıştım.

Ancak ‘yaya‘ olma halinin toplumsal, ekonomik ve kültürel yanıyla yaya hakları konusunda, ülkemizde yapılmış herhangi bir araştırma ve yayın bulunmadığı; ayrıca, insan hakları, hukuk, felsefe ve sosyoloji gibi toplumsal bilimlerle ilgilenen bilim insanları bu konularda çalışmalar yapmayı kendileri açısından önemli ve öncelikli görmedikleri için ilk elden başvurup okuyabileceğim tek bir yayına ulaşamadım. Çünkü ‘yaya‘ ile ‘kent‘ ya da ‘mekan‘ arasındaki ilişkiyi sorgulayan çoğu araştırma ve yayın, konuyu daha çok kent ya da bölge planlama disiplini içinde ele alıyor ya da yayanın bizim kentlerimizdeki durumunu, çoğu kez Avrupa ya da ABD kaynaklı yayınlardan atıflar yaparak okuyup anlatmaya çalışıyordu.

Bu tartışma ve değerlendirmeler sonrasında, yaptığım araştırma ve gözlemler dışında işin uzmanı olduğunu varsaydığım arkadaş ve dostlarımla  yaptığım görüşmeler sonrasında, grafik tasarımcının yaratıp önümüze koyduğu bu ‘steril yaya’ları ete kemiğe büründürmek için onları içinde bulunup oturdukları, yürüdükleri, çalışıp ürettikleri, eğlenip dinlendikleri, hep birlikte yürüyüp ya da toplanıp toplumsal etkinliklere katıldıkları kamusal mekânlarla ilişkileri boyutunda ele almanın daha doğru olduğunu anlamaya başlamıştım.

Tahtakale 004

Hele ki, cadde, sokak ve meydanlarındaki karmaşa, kalabalık, kaos ve düzensizliğin Avrupa ya da ABD kentlerine göre daha baskın ve yaygın olduğu, yaşamın dışarıda; yani çalışma, gezme, eğlenme ve dinlenme gibi insanlık hallerinin sokakta yaşandığı, iş yerlerinin devamlı olarak cadde, sokak ve kaldırımları işgal ettiği, işportacılarla seyyar satıcıların kentin cadde, sokak ve çarşılarını kendi iş yeri olarak gördüğü, mahalle halkının vakitlerini evlerinin önündeki merdiven ve alanlarda geçirdiği  bizim gibi Akdeniz ya da Doğu kentlerinde bunun daha önemli ve gerekli olduğunu, bu nedenle de kamusal mekânları bu şekilde canlılıklarını koruyarak savunmanın yaşamsal bir sorun olduğunu anlamaya başlamıştım.

Evet, ‘yaya‘ları ve onların haklarını savunup koruyalım; yani, onların cadde, sokak, meydan, köprü, iskele, park gibi kamusal alanlara canlılık veren varlıklarını koruyarak, sokak müzisyeni, dilenci, işportacı, seyyar satıcı ve çöp toplayanlar gibi sokağı sokak yapan insanları da kendi varlık nedenleri içinde kabul edip onları yok etmek için zabıta önlemlerine başvuranlara karşı çıkarak, ülkemizin ve kentlerimizin bir Akdeniz ve Doğu ülkesi ya da kenti olduğunu bilerek…

Devam Edecek…

“Analara evlat ölüsü öptürmeyin”

Ayhan Hünalp: Şair ve yazar. (D. 1927, Bitlis, – Ö. 21 Mart 2013, İstanbul) Ankara Mimar Kemal İlkokulu, Ankara Atatürk Lisesi (1947), Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türkoloji Bölümü (1953) mezunu. Öğrencilik yıllarında gazeteciliğe başlayarak Ulus, Tercüman, Hürriyet, Son Saat gazeteleri ve Kaynak dergisinde muhabir, düzeltmen, yazar, yazı işleri müdürü olarak çalıştı. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Basın Sekreterliği yaptı (1964). Şişe Cam Genel Müdürlüğü Basın Müşaviri iken emekli oldu (1978). Sonraki yıllarda özel kuruluşlarda basın müşavirliği, özel eğitim kurumlarında öğretmenlik yaptı. Ayhan Hünalp, 21 Mart 2013 günü İstanbul’da vefat etti. 

İLESAM ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi olan Ayhan Hünalp’in şiirleri 1943’ten itibaren Kaynak, Aile, ÜLkü, Yeditepe, Varlık, Türk Dili, Seçilmiş Hikâyeler, Tercüman, Cumhuriyet, Çağrı, Tarla, Maya gibi dergi ve gazetelerde yayınlandı. Yazıları Romence, Sırpça, Arapça, Ermenice, İngilizce, Almanca ve İbraniceye çevrildi. 

YAPITLARI

Şiir: Üç Otuz Para (1950, hakkındaki yazılarla, 1969), Bir Martı Öttü (1964), Uzak Maviler (1981).

Roman: Küçük İstasyonlar (1954), Vapur Düdükleri (1962), Şarkısız Dünyaların Orkinosları (1977).

Anı: Dağlara Giden Yollar (1974)

Biyoğrafi: Nazif Akıncı (1980).

79f8a24d76df52d51ecaece6889c7d6b

Şair Ayhan Hünalp‘ın “Uzak Maviler” isimli şiir kitabından…

UFUKLAR BENİMDİR

Bütün aydınlıklara el konmuş

Sarmaş dolaş olmuşum karanlıklarla

Dünyaya sığmaz kalbim parçalasalar

Kaldırımlar ayak sesimi tanır

Bir sağanak boşanacak ansızın

Çırıl çıplak taşlara uzanacağım

Kurtulmalıyım günahlarımdan teker teker

Ellerimi başımın altında kenetleyip

Meydan okumalıyım Tanrılara

Ufuklar benimdir tahtlar sizin olsun

b53d97772031fbe79eccdbb4a0aa7145

YURTSEVERLERE SELÂM

Yitik kavgalardan yarımsevdalar kalır

Acı bir soğan gibi gözyaşartıcı

Ergeç yolayrımları gelir çatar

Yabanlaşır kırkyıllık dostluklar

Yılların bölüşüldüğü yastıklar tanımaz yüzlerinizi

Yitik kavgalardan yarım sevdalar kalır

Dallar kırıktır ağaçlarda ve de aynalarda

Artı sonsuzda kaybolur yarım gagalı martılar

Bölüştükçe yücelsen de yasal açılarda küçülürsün

Birgün gelir kavşaklar çelişkilerde düğümlenir

Sen yüreğinden çözülürsün ben yaşamdan

Dallar kırıktır ağaçlarda ve de aynalarda

Gün olur bir servi gölgesi özlersin

Arenalarda kurtlar ulur duymazsın

Uzayıp giden bir denklem olur aşkların

Binlerce ayak basıp geçer ezilirsin

Belki yüksek gerilimli bir tel olursun köylere

Belki ışık belki ses götürürsün

Ellerde kelepçe olur geberirsin belki

Belki de düğüm olursun darağaçlarında kahrolursun

Arenalarda kurtlar ulur duymazsın

En güzeli en yücesi hapishanelerde anahtar

Suçsuz mahpusların ekmeğinde azık gönlünde şiir

Ve de sürüngenlere inat ayakta kalmak

Ya da mertçe erkekçesine

Bir ölüp bin doğarcasına yokolmak

cumartesi-2

ANALARA EVLAT ÖLÜSÜ ÖPTÜRMEYİN

Bir dağbaşında akşam olur yıldızlar üşür

Yollar dolanıp gider kaybolur karanlıklara

Analar tükenir pencerelerde kapıları kollamaktan

Bir delikanlı vurulmuştur elleri bağlı

Ciğerleri zincirlenmiş kasıkları tekmelenmiştir

Bir dağbaşında akşam olur yıldızlar üşür

Ya bacıdır ya kardaş ölen de öldüren de

Günü gelir bir siperde bir mermi bölüşülür

Evlat bizim ona bizim musalla bizim

Nedir bu yolayrımları bu yolkavşakları

Sağı solu yoktur bu işin vatan da bir yürek de birdir

Günü gelir bir siperde bir mermi bölüşülür

Halâ yollarda yankılanır cephane taşıyan kağnılar

Hele bir geceyarısı Ilgaz’dan Yalvaç’tan

                                                        Toroslar’dan geç

Vatanın dörtbir yanına sarmıştı “müstebitler

                                                         müstevliler istilâcılar”

Kış kışlak demeden yayan yapıldak yollara düşenler

Bir tek madalyadan başka birşeyi olmayanlar

Bir tek madalya bile almayanlar

Vuruşanlar bir dilim tayın ekmeğini bile yemeden

Mahmuzlarında zaferlerin terleri soğumamış ölüler

Birgün olur adamdan hesap sorarlar

Halâ yollarda yankılanır cephane taşıyan kağnılar

Vuruşmayın tartışın kurduğunuz pusuları tetikleri

                                                                        bırakın

Sarılıp sarılıp da öpüşün ağlayın yazgınıza

Kalmaz ahı ölüsünü son kez öpen ananın

Solcunun da sağcının da ahı kalmaz uyanın

Hiçbir vatan yoktur böyle kurulan böyle kurtulan

Kırkyılın ozanıyız biz geldik gidiyoruz işte geçtik

                                                                    göçüyoruz

Usandık ölü görmekten ağıt yakmaktan

Mezarcılar usandı gelinlere delikanlılara toprak

                                                                     atmaktan

Kalmaz ahı ölüsünü son kez öpen ananın

Bir dağbaşında akşam olur yıldızlar üşür

Günü gelir bir siperde bir mermi bölüşülür

Halâ yollarda yankılanır cephane taşıyan kağnılar

Sarılıp sarılıp da öpüşün ağlayın yazgınıza

Hiçbir vatan yoktur böyle kurulan böyle kurtulan

Kalmaz ahı ölüsünü son kez öpen ananın

005
Desen: Abidin Dino

Hemad Javadzade’nin mistik dünyası…

1984 doğumlu ve İran kökenli sanatçı Hemad Javadzade, Mashhad Samenolhojaj Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü’nde önlisans ve Tebriz UCNA Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü’nde lisans eğitimi aldı. İstanbul’da yaşayan ve çalışmalarını sürdüren sanatçı bugüne kadar birçok ulusal yarışmada resim, heykel ve grafik dallarında ödüle layık görüldü. Mistik ve gerçeküstü kompozisyonları ve son derece güçlü bir yetkinlikte kullandığı insan ve hayvan anatomisiyle dikkatleri üzerine toplayan Hemad Javadzade, sanatını şu sözlerle ifade ediyor:

12501517_1736295719941150_398196270_n

Disturbance Serisi’ndeki çatışma, benim için ışık ve gölge arasındaki kontrastla yakından ilgilidir. Renk, biçim ve konu bu ikilikten sonra gelir. Görsel ögeler arasındaki kontrast kavramı her zaman ilgimi çekmiştir ve sanatıma dahil etmeye çalışmışımdır. Özellikle son yıllarda yapıtlarımın konu ve kompozisyonu değişime uğradı. Rutinden uzak durmaya ve kendi hayal dünyamı yansıtmaya çalışıyorum. Disturbance Serisi, görsel kontrastın farklı yönlerini bir araya getiriyor ve entegre ediyor. Kas dokusunun yuvarlak hatlarını, kayanın sert dokusunu ve hareket eden kuş tüylerini birlikte kullanıyorum. Statik olması gereken taş ve kayalar, bu seride aşırı canlı renkleriyle havada asılı kalan ve hareket eden malzemelere dönüşüyor. Buna karşın gri renkli yaşayan elemanlar kaçınılmaz şekilde hareketsiz kalıyor. Hayvan ögesinin ikonik bakışı izleyiciyle bağlantı kuruyor. Masumiyet ve çaresizlik dolu bu göz kırmızı ve canlı kayaların karşısında iç çatışma ve savunmasızlığı ifade ediyor. Bu seride ilk bakışta çevre ve hayvanların soylarının tükenmesi konuları işleniyor gibi görünse de, aslında daha saf bir kavrama ulaşmaya ve insan varoluşuna dair daha derin felsefe katmanlarını aramaya çalışıyorum. Günümüz insanının düşünceleri ve yaşam biçimiyle ilgili daha genel ve geniş bir itiraz içeren imajlar yaratma çabasındayım. Öte yandan Doğu kültürü her zaman önem verdiğim bir kavramsal ve teknik referans noktası oldu. Kağıt ve suluboya gibi tarihsel geçmişi olan malzemeler hep ilgimi çekti. Ayrıca bu seride dikey çerçeve seçmem dünyevi olmayan çekici bir espas yaratmamı sağladı.’’

Seçilmiş Sergiler:

2018 Yersiz Zaman, kişisel sergi, Galeri Diani – İstanbul

2017 Yılbaşı Sergisi, Galeri Diani – İstanbul

2016 Artist İstanbul Sanat Fuarı – İstanbul

2016 Ağaç, CKM – İstanbul

2016 Mamut Art Project – İstanbul

2016 Ankara Sanat Fuarı – Ankara

2015 Yeni Aralık, Soyut Galeri – Ankara

2015 Artist İstanbul Sanat Fuarı – İstanbul

2015 Art Attack, Türker Sanat Galerisi – İstanbul

2007 Oham 2. Seyhoun Art Gallery, kişisel sergi – İran

2006 Memories, kişisel sergi, UCNA – İran

2002 Oham, kişisel sergi, Bojnurd Art Gallery – İran

Arrogance
“Kibir”
Atlar 01
“Atlar”
Atlar 02
“Atlar”
Atlar 03
“Atlar”
Atlar 04
“Atlar”
Atlar 05
“Atlar”
Balıklar 01
“Balıklar”
Balıklar 02
“Balıklar”
Balıklar 05
“Balıklar”
Bavulumu kapa, uzaya gitmeye planlıyorum
“Bavulumu kapa, uzaya gitmeyi planlıyorum”
Benim atımın ruhu
“Atımın ruhu”
Boksör
“Boksör”
Detail of new work
“Ayrıntı”
Disturbance series - Zebralar
“Zebralar”
Doom
“Kader”
Freedom
“Özgürlük”
Galeksi ve bilardo
“Galeksi ve bilardo”
Galeksi ve dalış
“Galeksi ve dalış”
Galeksi ve futbol
“Galeksi ve futbol”
Galeksi ve hortum
“Galeksi ve su”
Galeksi ve kayık
“Galeksi ve kayık”
Galeksi ve koşu
“Galeksi ve koşu”
Galeksi ve Simit
“Galeksi ve gevrek”
Galeksi ve temizlik
“Galeksi ve süpürge”
Galeksi
“Galeksi”
Game Time
“Oyun zamanı”
Gergedanlar 001
“Gergedanlar”
Gergedanlar 002
“Gergedanlar”
hemad_33x70cm
“Kuşlar”
hemad_80x100_cm
“Kuşlar”
hemad_b_80x100_cm
“Kuşlar”
Hope 01
“Umut”
Hope 02
“Umut”
Hope 03
“Umut”
İsimsiz 001
“İsimsiz”
İsimsiz 002
“İsimsiz”
İsimsiz 003
“İsimsiz”
İsimsiz 004
“İsimsiz”
İsimsiz 005
“İsimsiz”
İsimsiz 006
“İsimsiz”
İsimsiz 007
“İsimsiz”
İsimsiz 008
“İsimsiz”
İsimsiz 009
“İsimsiz”
İsimsiz 010
“İsimsiz”
Kör Baykuş 01
“Kör baykuş”
Kör Baykuş 02
“Kör baykuş”
Kör Baykuş 03
“Kör baykuş”
Kör Baykuş 04
“Kör baykuş”
Kör Baykuş 05
“Kör baykuş”
Kör Baykuş 06
“Kör baykuş”
Kör Baykuş 07
“Kör baykuş”
Kör Baykuş 08
“Kör baykuş”
Kuşlar 01
“Kuşlar”
Kuşlar 02
“Kuşlar”
Kuşlar 03
“Kuşlar”
Kuşlar 04
“Kuşlar”
Kuşlar 05
“Kuşlar”
Life
“Yaşam”
Man & white cat
“Yaşlı adam ve beyaz kedisi”
Man with cat
“Kedili adam”

Mom
“Annem”
New Empire
“Yeni imparator”
Of the Disturbance series
“Geyikler”
Old paper series 001
“Eski kağıt serisi”
Old paper seris 002
“Eski kağıt serisi”
Paris traveler
“Yolcu”
Portre 001
“Portre”
Portre 002
“Portre”
Sahara men
“Sahralı adam”
Starter
“Ateşleyici”
The architect
“Mimar”
The Metamorphosis - Franz Kafka
“The Metamorphosis”- Franz Kafka
The Royal Game - Stefan Zweig 001
“The Royal Game” – Stefan Zweig
The Royal Game - Stefan Zweig 002
“The Royal Game” – Stefan Zweig
untitled-hemad
“Balıklar”
Watchman
“Gözlemci”
We are coming back
“Geri dönüyoruz”
We can do
“Yapabiliriz”
Work is progress
“İlerleme çalışması”
Yılan 001
“Yılan”

Nasıl bir belediye yönetimi?

Ali Rıza Avcan

30 Mart 2014 tarihli yerel seçimlerin üzerinden tamı tamamına 4 yıl, 6 ay, 25 gün geçti. Şayet olağanüstü bir gelişme olmazsa, bugünden başlayarak 5 ay 6 gün sonra; yani, 31 Mart 2019 tarihinde yeni bir seçim yapılarak belediyelerin yeni başkanları ve meclis üyeleri belirlenecek.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu gibi, yaklaşan seçimlerde aday olmayacağını duyuran belediye başkanları ise, bugüne kadar yaptıklarını ve oluşturdukları kadroları korumak adına ya kendi yerine geçmesini arzuladığı belediye başkan adaylarını tümüyle anti demokratik bir yöntem olan “kefillik” anlayışı çevresinde kabul ettirmeye çalışıyor ya da kendilerini destekleyen sınıf ve kesimleri bu kısa süre içinde memnun etmek amacıyla bugüne kadar vermedikleri ya da veremedikleri ruhsatları vermeye, kolaylıklar sunmaya; kısacası, taraftarlarını memnun etmeye devam ediyorlar.

Bu anlamda, içinde bulunduğumuz dönem tam anlamıyla Amerikalılar’ın yakıştırmasıyla bir “topal ördek” dönemi… (1)

19102018_10380_0_1_ff32d586b4502133e5b5

Bugüne kadar defalarca Kemeraltı, Basmane ve Kadifekale gibi kentin tarihi merkezini kurtaracağını iddia edip -ne hikmetse- kurtaramayan ya da kurtarmayan belediye başkanlarıyla İzmir Ticaret Odası ve Ege Bölgesi Sanayi Odası gibi meslek odası başkanlarının, kent simsarlarının ve holding ya da şirket sahiplerinin belediye merdivenlerinde sergiledikleri o gözler yaşartıcı “birlik beraberlik” tablosu, milletin namusu ile uğraşmayı seven Mehmet Cengiz’e Mavişehir’de verilen yeni ruhsatlar ya da Folkart’ın Alsancak’taki yeni gökdelen yatırımları ile TARKEM’in Kemeraltı’nda başlattığı yeni hamleler hep bu “topal ördek” olma hallerinin ilgiyle izlenen son örnekleri…

Çünkü, yaklaşan seçimler öncesinde tekrar aday olmayacaklarını açıklayan ya da yeniden belediye başkanı olamayacağı bilinen “kefalet altındaki” belediye başkanların bu tür soygun ve talanları yapabilmesi için iklim her zaman olduğu gibi son derece uygun ve verimli…

Bunun en önemli nedeni de, bu konu ile ilgili kamuoyunun ve sosyal medya figürlerinin gitmek üzere olan belediye başkanlarının şu an neler yaptıklarından daha çok; o makamlara kimlerin geleceği ile ilgili popüler bir merak, dedikodu ve haberlerin peşine düşmüş olması.

Şimdi herkes, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile diğer ilçe belediye başkanlıklarına kimin aday olacağı ya da aday olanlardan kimlerin seçilebileceği ile ilgili… Bu konuda adeta tansiyonu her geçen gün artan bir seçim toto oynanıyor ve herkes “güvenilir bir kaynaktan aldığı bilgilere göre” kimlerin aday olacağını söyleyerek oyunun içinde yer aldığını ya da haberdar olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. 

Oysa kimse, aday olacakların ismi, kişisel özellikleri, bugüne kadar yapıp eyledikleri, kurumsal ve kişisel bağlantılarıyla kim ya da kimler tarafından desteklendiği gibi konular dışında o görevlere seçildikleri takdirde ne yapmak istedikleri, hangi toplumsal / kentsel sorunlara öncelik verecekleri, vaat ettiklerinin toplumsal bir geçerlilik ve yapılabilirliğe sahip olup olmadığı, öne sürdükleri projeleri kimlerle, hangi sürede, ne şekilde ve nasıl bir ekiple gerçekleştirilecekleri, şikayetçi olduğumuz mevcut belediye yönetimlerden ne farklarının olacağı, seçilecek kişilerin iyi bir yönetici olup olmadıkları gibi birincil dereceden önemli konuları düşünmüyor ve bunlarla ilgili soruları aday olanlara ya da olmak isteyenlere sormak istemiyor.

Hatta böylesi bir ortamda karşımıza öylesine ilginç adaylar çıkıyor ki; önce alel acele adaylıklarını açıklayıp, seçildikleri takdirde yapıp eyleyeceklerini ortaya koyan projelerinin daha sonra açıklanacağını büyük bir kolay ve saflıkla söyleme cesaretini bile gösteriyorlar.

Kuşa Bak

Kısacası asıl konuşulup tartışılması gereken “nasıl bir belediye yönetimi” sorusu yerine, “nasıl bir belediye başkanı” ya da “yeni belediye başkanı kim olabilir gibi” ikinci dereceden önemsiz soruların yanıtlarını bulmaya çalışıyorlar.

Yerel yönetimlere yönelik alternatif temel politika ve stratejilerle hedef ve amaçlar dikkate alınmadan sadece adayların isimleri üzerinden sığ bir tartışma ortamının yaratılması; elbette ki, “topal ördek” konumunda olanların karşısına yeni yeni fırsatların çıktığı ve onların da bu fırsatları büyük bir gayretle değerlendirecekleri bilinmelidir.

Çünkü, belki de fırsatçılıktan kaynaklanan bu tür olası soygun ve talanlar nedeniyle kentin başına musallat olabilecek daha yeni ve büyük sorunlar, seçilecek yeni isimler dünyanın en iyi insanı ve yöneticisi bile olsa onların altından kalkamayacakları kadar kötü bir mirasa dönüşebilir. 


(1) “Topal Ördek” – ABD’de 4 yılda bir yapılan başkanlık seçimlerinde, mevcut başkan koltuğu kaybetse bile 6 ay görevde kalır. Devir teslim törenine kadar geçen sürenin sonunda başkanın gitmesi kesindir ama o, hem de temsilciler meclisi ve senato karşı tarafın elindeyken 6 ay süreyle bir ayağının üzerinde durmaya çalışarak görevini yürütür. İşte bu durumda başkana “Topal ördek (Lame Duck)” yakıştırması yapılır.

Yaya kimdir? (1)

Ali Rıza Avcan

Yaya‘ sözcüğünün etimolojik kaynağı

Türk Dil Kurumu’na ait Türkçe Sözlük’te “yürüyerek giden(1) şeklinde açıklanan ‘yaya’ sözcüğünün etimolojik kaynağı, Türklerin ilk alfabesi olarak bilinen Orhun alfabesi ile Göktürkler tarafından yazılan Orhun Anıtları’nda yer alan ‘yadağ’ ya da ‘yadag’ sözcüğüne dayanır: “yadag süsin ikinti kün kop ölürtim” (yaya askerini ikinci gün hep öldürdüm).

Bu sözcük, Türkçe üzerine yazılmış ilk eserlerinden biri olan İbn-i Mühenna’nın 1310 tarihli Lügat‘ında ‘yadağ/yatağ’, 1451 tarihli Ferec ba’d eş-şidde isimli hikaye kitaplarında ‘yayak’, Aşıkpaşazade tarafından yazılan Tevarih-i Al-i Osman‘da ‘yadağ – yürüyen/piyade’ şekline dönüşmüş, Eski Türkçe’deki ‘yad-açmak’ sözcüğü ise ‘yaymak’ fiilinden  +A sonekiyle türetilmiştir. (2)

Yaya’ sözcüğünden zaman içinde türetilen diğer sözcük ve deyimler ise ‘yayalık’, ‘yayan’, ‘yayan yapıldak’, ‘yaya kalmak’, ‘yaya geçidi’, ‘yaya kaldırımı’, “yaya kaldın tatar ağası” ve “şimdi yaya kaldın tatar ağası“dır. (3) 

Yaya’ sözcüğü ile ‘yürümek’ arasındaki bu anlamlı ve doğrudan ilişkiden ise ‘yürüyüş’, ‘gezme’, ‘gezmek’, ‘gezinme’, ‘yol almak’, ‘gitmek’, ‘yollara düşmek’, ‘emekleme’, ‘emeklemek’, ‘sıralama’, ‘sıralamak’, ‘arşınlamak’, ‘adım atmak’, ‘taban tepmek’, ‘tabanları yağlamak’, ‘tabanları patlamak’, ‘mesafe almak’, ‘adımlarını açmak’, ‘ilerleme’, ‘ilerlemek’, ‘gerileme’, ‘gerilemek’, ‘piyade’, ‘uykuda gezme’, ‘yürüme’, ‘dolaşma’, ‘trafik’, ‘adım’, ‘hatve’, ‘adi adım’, ‘koşar adım’, ‘uygun adım’, ‘sık adım’, ‘seyrek adım’, ‘sallana sallana’, ‘yan yan’, ‘paytak paytak’, ‘düşe kalka’, ‘topal topal’, ‘topallaya topallaya’, ‘seke seke’, ‘adım adım’ ve ‘badi badi’ gibi birçok eş anlamlı sözcük ve kavram türetilmiştir. (4)

Yaya‘ sözcüğünün günlük yaşamdan çok askeri alanda kullanımından kaynaklanan ‘piyade‘ ise Farsça kaynaklı bir sözcük olarak ‘yaya‘, ‘yaya askeri‘ ya da satranç oyuundaki ‘piyon‘ anlamında, Pehlevice ya da Partça olarak bilinen Orta Farsça’da ‘pāi / pād = ayak‘ sözcüğünden türetilen ‘payādak‘ veya ‘padātak‘ sözcüğünün evrilmiş şeklidir.

Resim2
Satrançın piyonu olarak Bizans’ta ve Osmanlı’da yaya olmak…

Trafik mevzuatına göre ‘yaya

Yaya‘ sözcüğünün günlük uygulamadaki hukuki anlamını, “karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlamak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek” amacıyla kabul edilen 13.10.1983 tarih, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun ‘Tanımlar‘ başlığını taşıyan 3. maddesi kapsamında göremeyiz. Söz konusu madde düzenlemesinde aralarında ‘yaya yolu‘, ‘yaya geçidi‘ olan 88 ayrı kavramın tanımı yapıldığı halde ‘yaya‘ kavramının tanımı yapılmamıştır. 

Yaya 027
Bir zamanlar kentler, bir zamanlar yayalar…

Bu eksiklik, yine aynı maddenin son fıkra hükmü uyarınca 18 Temmuz 1997 tarih, 23053 sayılı Mükerrer Resmi Gazete’de yayınlanan Karayolları Trafik Yönetmeliği’nin ‘Tanımlar‘ başlığını taşıyan 3. maddesinin 20. sırasında yer alan şekliyle tanımlanarak giderilmiş; ‘yaya‘ kavramı bundan böyle, “araçlarda bulunmayan, karayolunda hareketsiz veya hareket halinde bulunan insan” olarak tanımlanmıştır. 

Görüldüğü gibi ‘yaya‘, karayolu trafiğindeki araçların içinde olmamak koşuluyla, hareket eden ya da etmeyen bir canlı olarak tanımlanmış; böylelikle karayolu ve sürücü ilişkisinin dışında bırakılmıştır.

Oysa ‘yaya‘, sadece karayoluyla ve karayolu trafiğindeki araçlarla ilgili bir canlı olmayıp; aynı zamanda, karayolu olsun ya da olmasın kentteki tüm kamusal mekânlarda yürüyüp oturarak, konuşup bağırarak, susup eğlenerek var olan, kısacası kamusal mekânları kullanan insandır.

Devam Edecek…


(1) TDK Türkçe Sözlük, 6. Baskı, Ankara-1981, sayfa 857.

(2) İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, 1. Baskı, Sosyal Yayınları, Haziran-1968, sayfa 384.

(3) Ömer Asım Aksoy, Deyimler Sözlüğü 2, TDK Yayını, Ankara-1978, sayfa 939.

(4) Ş. Recai Cin, Kavramlar Dizini, TDK Yayını, Ankara-1971, sayfa 901.

Nilay Özer şiirleri

YOLSA YOL… GELDİM

mektup kaç günde gider
yok bir şehirsin işte yolun izin yok
telefon tellerinde kar kanatlı bir mevsim
göğsümden uçurduğum zarflarca beyaz
ne olmuş bu şehirde gemiler varsa
uçaklar varsa konforlu tarifeler
boynumda bir kement o tren biletleri
gideceğim en uzun yol saçının ayrımıyken

kamyonlara yüklenmiş dağlar gibi zor
yol bu iki yanımdan akıp giden hüzünler
sen ey güvercinlerin sevgililer günü
mektup taşımayı öğrenirkenki
o acemi çırpınış o kalp sekmesi
molozların kıyısında ağlayan bir gül
bir postane sessizliği durup dururken
mektup kaç günde gider
her birinde deli bir pars koşan sözlerim
kaç günde varır sesinin ayazmasına
aşk ateşten uçkuna külün tarihi
kursağına takıldım hasret bir ölümlük yel
gemiler kalafatta uçaklar kara kutu
yolsa yol. . . geldim işte ellerim hep nar
zamana dağılan bir şey var sende

Nilay-Özer-

ŞEHRE GİRDİK VE TARTILDIK, AĞIRIZ

şehre girdik ve tartıldık ağırız 
iki erkek bir kadınız yani biraz 
                        sarmaşık 
cebindeki taşların sesine dalıp 
üç şarkı boyunca susan söylesin: 
haziran kimin hakkı güz neyle 
                  astarlanmış 
(sevgilim yağmurun atını
koşturuyor
bulutlar aklı-
mı kırbaçlayan gözlerin
şimdilik önemsiz bölünmeler var)

temmuz büyük yalan ve yararsız 
                                        yazımız 
adından fazla bir gece düşüncesi 
silik gölgeleri zifte karışan fihrist 
bir öfkeyi bir ah’dan taşırmadan 
teninin kafesinde tutan söylesin: 
hangimizin bahçesi şeytan ve 
                                      tavus 
(sevgilim sen bende hiç yokkendi
üç ağustos geçti omuzlarımdan
ben hepsine durdu baktı ağladı)

ve eylül hiç yaşanmadı bir zaman 
ısındı kar topladı sırtımız 
gecikmek mümkündür elbet 
                        sulara 
dönerken uzun bir gece 
                   uçuşundan 
aşkın nektarına konan söylesin: 
çiftleşirken döküldü kanatlarımız

(sevgilim / neye yarar
bir eylülü olmayan)

işte şehirden çıkarken 
                    arandığımız 
işte çok şey taşıdığımız 
                   üstümüzde senden 
keskin bir haziran dolu bir 
                     temmuz 
ve bir “kirli ağustos kahverengi
organıylan”
kanıtları bir eylül cinayetinin 

ben kendimi susarım kim isterse 
                      söylesin: 
üç kişi bir olup unutacağız…

E, Ocak 2004 Sayı:58

N.-Ozer-2

ZOR SOKAK

Nurer’e

bir gülün tam ortasından geliyoruz  
izini sürerek aşkın beyin kabuğunda  
türlü taşlamalara direnen mısraların 
bırakma elimi inadına bırakma  
muhitinden geçiyoruz ayıplanmanın

zor sokağın namusunu bekleyen  
horozları kılıbık üç beş silah en fazla  
tehditleri bile aç el ele yürümeye  
minareden sarkıtılan kayıp çocuk anonsu  
kulaklarımıza ibret küpesi diye

hayat bir kurt masalı yarın aynısı dünün  
zor sokak sahnesinde sevda pandomim  
gizli hayranlık mı suskun alkışlardaki  
ancak çiçekler camdan cama sever dostum  
duygular dölleyemez uçan ihtimalleri

bir gülün tam ortasından diğerine varırız  
zafer kazanmış damlaların gizlendiği   
arkamızda ışıklı çakıllar bırakarak   
sevişmeye hazırlarız düş ormanı geceyi  
yeraltı suları dehlizler ve sır

yazık ki uykudadır zor sokak sakinleri…

(Zamana Dağılan Nar’dan)

tiN.-Özer1

YOKSUL YOKUŞU

yoksulların çocukluk fotoğrafı az olur
hiç olmaz belki de avuntunun bez bebeği
misketler yuvarlanır yokuş aşağı
her şey masallar kadar yakınken gerçeğe
sabahları umuda yoran babalar
akşamları yarı bunak ve kambur
yokuşu sırtlanıp da gelirler eve

çok yokuşlu semtlerde yaşadık hep
derimiz de bahtımız da abanozgillerden
beş taştan biri yuvarlanır dört taşa
kız oyunu der çekilir erkekler
eğilir topaçlar ve gazoz kapakları
ölüler de yoksulluğun payandasıymış gibi
eğik yatar mezarda yokuş aşağı

ama gülümsemiştim bu yokuşa ben bir kez
ancak ilkokula başlarken çektirdiğim
ödünç yakalıklı fotoğrafımda
kuş ayaklı bir sevinçtim yokuş yukarı
bir kamyon freninden koptu yokuş aşağı
altında ben okulda fotoğrafım
avuntunun bez bebeği hiç olmadı sanırım…

(Zamana Dağılan Nar’dan)

4d53bdbfe0_4d53bdbfe0

YOKSULLUĞUN KENDİSİ YARATICIDIR!*

Bir an yarılması bu yıldırım yanılması
Yoksulluğun semiz bitleri çoğalırken
Gazla taranmış saçlarımdaki yangın ihtimali çekiyor seni

diyen şaire elbette yoksulluğu sordum. Şairin her şeyden önce insan olduğunu ve yaşadığı çağın tanığı olması gerektiğini, kendimizi ortaya koymak için neleri göze alabildiğimiz üzerine konuştuk.

Biyoloji okuyor, öğretmen oluyorsun ama ardından “sağlam” mesleği bırakıp “Şair olacağım diyorsun”. Bu cesareti veren ne?

Şiir böyle bir şey. Tatminsiz bir ruh hali olunca hiçbir şey gözünüze görünmüyor. Pek çok insanın “Bir mesleğim oldu” diye sarılabileceği bir şeyi bir saniye bile düşünmeden bıraktırıp, sonu belirsiz bir yolculuğa çıkartabilir tutku.

Şiirinde kullandığın temalar ağırlıklı olarak yoksulluk ve aşk. Neden yoksulluk?

Çünkü yoksul bir mahallede büyüdüm. Kendi adıma çok zorluklar çektim mi? Hayır. Ama öyle şeyler gördüm ve tanık oldum ki insan olmaktan utandım. İnsan denen varlığın bir aklı varsa neden bu adaletsizlik var aklım almadı çocukluktan beri. Geçenlerde bebeğim için bir şey aldım ve saçma sapan bir dergiye bedava abone yaptılar. Bebeğimin altını, reklamı yapılan bez ile bağlarsam Afrika’da bir bebeğin aşılanacağını anlatıyordu. Bu mudur yani? Çok klişe geliyor biliyorum ama savaşa, silaha akıtılan para ile dünyayı on bin kere doyurursun.

Yoksulluğun kendisi çok yaratıcıdır, imgeler yaratan bir şeydir. Şiire çok yakın duran bir şey. Çocukluğumda mahallemizde bir teyze vardı, hemşirelerin çocuklarına bakarak geçimini sağlardı. Bahçesinde sebze yetiştirirdi. Her yağmurdan sonra bu sebzelerin altında salyangozlar çıkardı. Teyze o salyangozları bitkilerin altından toplar, tepsiye yayar ve tuzlardı. Salyangozlar yanarak ve çıtır çıtır sesler çıkararak ölürdü. Bu aklımdan hiç çıkmadı. Salyangoz imgesini defalarca kullandım. Body Word diye bir sergi gelmişti geçtiğimiz aylarda. Oradaki mottolardan biri şöyle; “Az aslında çoktur.” Artık insanın bunu anlaması gerekiyor. Nükleer santral meselesinde de öyle, başka pek çok konuda da öyle, besinler konusunda da öyle.

NÂZIM TÜRK ŞİİRİNİN CERVANTES’İ

Peki şimdi doktora çalışman var, Nâzım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları.  Hangi açıdan inceliyorsun bu eseri?

Çok heyecan verici bir iş bu. Sinematografik düzlemde bir okuma yapıyorum. Ece Ayhan’ın;  “Memleketimden İnsan Manzaraları bir çevrim senaryosu olarak okunabilir ve bir senaryoya dönüştürülebilir” gibi bir iddiası var. Oğuz Makal’ın da bu konuda Beyazperde ve Sahnede Nâzım Hikmet diye bir kitabı var. O kitapta da işin temel noktalarını zaten ele almış. Ben onun üzerine kendimce çok değerli bulduğum birkaç bir şey inşa ettim ve yeni bir şey çıktı ortaya. Bir sene içinde muhtemelen hem tez hem kitap olarak bitmiş olacak.

Bu çalışma Nâzım Hikmet’e olan bakışında değişiklik yarattı mı?

Nâzım Hikmet soğuk savaş ürünüdür, modası geçti, Nâzım Hikmet’in bütün estetik ve açılımları tükendi, bugünün dünyasına hiçbir şey veremez” diyen soldan ve sağdan bir sürü insan var biliyorsunuz. Nâzım Hikmet aşılamamış birisi! Memleketimden İnsan Manzaraları’nı biraz anlamı ön planda olan bir metin olarak görmekten vazgeçip, içinde kullanılan tekniğe, türlere bakmaya çalışırsa insanlar, asıl mesele Nâzım Hikmet’le başlıyor ve Nâzım Hikmet’le bitiyor gibi olmuş aslında. Türk şiirinin Cervantes’i gibi bir şey, ben onu fark ettim bu çalışma esnasında. Hep Ece Ayhan’a, Edip Cansever’e, İlhan Berk’e odaklanırız, bütün o biçimdeki kırılmaların peşine düşeriz falan. Tamam, o dil bakımından baktığımızda mesele öyle bir geçerlilik kazanıyor ama tek mesele o değil! Çıkış noktalarının neredeyse tamamını Nâzım Hikmet’te bulabiliyorsunuz.

GENÇLİĞE EDEBİYAT ÖĞRETMENİN İMKANSIZLIĞI

Nasıl yazıyorsun?

Çok çeşitli tarzlarda olabiliyor. İki senedir çalıştığım bir şiir var mesela şimdi. Kimi ise geçmişimden gelen birikimle ortaya çıkıyor. Görülmüş, yaşanmış, belleğime atılmış, demlenmiş. Sadece peşine düşmek yetiyor.

Kendini sadece şair olarak mı tanımlarsın?

Şair ekonomiden ne anlar, şair şiirini yazmaya baksın. Son günlerde Onur Caymaz ile çok tartıştığımız bir mesele. İnsanlar şiiri gereğinden fazla mı önemsiyorlar? Elbette önemli ama şair olmaktan önce insan olmak gibi bir şey var. Orada da bir etkinlik alanının olması gerekiyor. Bu bazılarında çok zayıf. Bugün şiirin hayata katkısı zaten çok zayıflamış durumda. Ve içinde yaşanılası bir dünya var olacaksa insanların neyi göze aldıkları ile olarak var olacak. Yani ben neyi göze alıyorsam onunla ilgili bir şey ortaya koyacağım. Ama çoğumuz pek çok şeyi göze alamıyoruz. Artık arzu ettiğimiz bir yaşam modelini günden güne kaybediyoruz. Bugünlerde günümüz gençliğine edebiyat öğretmenin imkansızlığı üzerine yazmak istiyorum. Onların dünyasındaki  göstergeler ve kavramlar çok farklı. Zihnini ruhunu edebiyatla eğitmiş insanların bir göstergeler evreni var, eğitmemiş olanların başka bir göstergeler evreni var. Ve senin bir değer olarak gördüğün şey orada başka bir şeye dönüşüyor. Anlamadığı dili baskılamak ve aşağılamak için argo haline getiriyor. Tıpkı toplumda baskın olan kültürün, azınlık olana yaptığı gibi. 

‘BELKi YATIŞIR GÖVDEM BiR PEYGAMBER DOĞURSAM!’

Bir bebeğinin olması bir şairi nasıl etkiler? Duygusal değişimin nasıl oldu?

Doğurmak gerekiyormuş diye düşünüyorum kendi adıma! Çünkü kendi gövdenin olanaklarını tanıyabileceğin son alan doğum. Belki de sondan bir önceki, zira bir de ölümü tanıyacağız. Yaşama çok doğrudan bir katkı doğurmak, ölmekle beraber tabii. Algılarını açıyor, çalışkanlığını arttırıyor, bir takım kişisel mızmızlıklardan temizliyor insanı, ilişkilerini güçlendiriyor, yumuşatıyor, daha fazla sabır sahibi yapıyor. Bebekle birlikte bütün bunlar biraz daha geniş bir alan kazanıyor gerçekten. Sonra tabii daha kalıcı şeyler yapma istediği de doğurdu bende. Artık bir kızım var. Geçenlerde yayımladığım bir şiirde de vardı: “Belki yatışır gövdem bir peygamber doğursam!” Dört büyük peygamber var ve dördü de erkek… Kadın da bütün kötülüklerin kaynağı olarak görülüyor ya… Türkülerden tutun da atasözlerine, mitoloji kadar… Ama ben bir şekilde oğlan doğuramayacak bir gövde olarak tahayyül ederdim kendimi! (gülüyor)

ALAYA VURULMUŞ ŞİİRLER HOŞUMA GİTMİYOR

Sosyal paylaşım sitelerinin yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğu bir dönemdeyiz. Bu sitelerde insanların kendilerini ifade ettiği alanlar, mısradan, şiirden ya da özdeyişten geçilmiyor çoğu zaman. Bu sence faydalı mı yoksa sözün altını boşaltan bir durum mu?

Bize göre  var herhalde, başkalarına göre bir zararı yok. 10 bin tane İnternet kullanıcısına yazdığınız kısa öyküleri, şiirleri mesaj atın, onlar da okusun. Bugün Türkiye’de hiçbir şairin 10 bin okuyucusu yok.  Bu yüzden bitmiş ve bugünün ruhuna hiçbir şekilde ait olmayan bir şeyin peşindeyiz biz. Üstelik bende şöyle bir tutuculuk da var; Teknolojik bir takım sözcüklerin, kavramların şiire yakışmadığını düşünüyorum. Küfrü, argoyu aşırı alaycı, parodik söylemleri de yakıştıramıyorum. İroni hoşuma giden bir şey. Bilgi bazen öyle bir hale gelir ki ironikleşir, acılaşır. Zaman zaman kendimde de ortaya çıktığı zaman mutlu oluyorum ama çok alaya vurmuş şiirler hoşuma gitmiyor.

Bahar Çelik, Evrensel Gazetesi, 13 Nisan 2011

Yürümek, koşmak, yüzmek

Kitabın Adı: Yürümek, koşmak, yüzmek – kaçak beden

Özgün Adı: Marcher, Courir, Nager – Le corps en fuite

Yazarı: Philippe Mengue

Çevirmeni: Korkut Erdur

Düzelti: Başak Günsever

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları, Cogito Serisi

Basım Yılı, Yeri: 1. Baskı, Eylül 2018, İstanbul.

242 sayfa.

Mengue

Philippe Mengue: 6 Aralık 1941 tarihinde Fransa’da doğdu. Felsefe alanında doktorasını tamamladıktan sonra Aix-en-Provence Üniversitesi ve College International de Philosophie’de (CİPh) dersler verdi. Özellikle Sade ve Deleuze üzerine çalışan Mengue, Deleuze Studies’i çıkaran ekipte yer aldı. Başlıca ki­tapları: “L’Ordre sadien” (Paris, Éditions Kimé, 1996); “Deleuze et le système du multiple” (Paris, Éditions Kimé, 1995; Deleuze et la question de la démocratie (Paris, l’Harmattan, 2003); “La Philosophie au piège de l’histoire” (Éditions de la Différence, 2004); “Comprendre Deleuze” (Max Mio Editions, 2012); “Faire l’idiot, La politique de Deleuze” (Germina, 2013).

Mengue Yürümek, Koşmak, Yüzmek’te Rimbaud’nun Habeşistan’daki günlerinden Rousseau ve Kerouac’ta sıkça rastlanan yola koyulma fikrinin felsefi incelemesine, tanrısal tapınma aracı olarak antik spor müsabakalarından bedenin denizde aldığı “oluşlar”a varıncaya dek, spor ve hareket halindeki beden üzerine sistemli düşünce egzersizleri yapıyor.

Deleuze, istemeden de olsa, Fransız entelektüel seçkinlerin (entelektüel olanların, çünkü İngiliz üniversitelerindeki eğitime hayran olan öteki seçkinler, büyük liberal kentsoylu sınıfı başta tenis, golf, kayak, yelkencilik gibi dallar olmak üzere, spor yapmayı bir onur sorunu olarak görür) sporu içgüdüsel olarak reddedişine kaptırır kendini. Bu imgelerin tersine çevrilmesi ya da düzeltilmesi bu kitabın yazılmasının gerekçelerinden biridir kesinlikle. Entelektüel dünyanın yansıttığı bu basmakalıp görüşler beni her zaman ironik biçimde gülümsetmiştir. Eğitimimden, doğal fiziksel yeteneklerimden, ayrıca zihinsel şeyleri olduğu kadar sporu da seven, spor tutkunu bir babanın etkisiyle içime çok erken yaşlarda aşılanmış spor aşkından ötürü, onları aynı zamanda birer önyargı gibi görmüşümdür. Antik insan ideali de bundan uzakta gezinmiyor, içinde yetiştiğim, dönemin entelektüellerinin, ‘eleştirel’ zihinlerine, özgürleşmek için çabalamalarına karşın, (bedenle fiziksel alıştırmaları hor görmeleri nedeniyle) istemeden de olsa tutsağı oldukları Hıristiyan özneleştirme biçimini paramparça ediyordu.

001

İÇİNDEKİLER

Önsöz

Giriş

BİRİNCİ KISIM: JİMNASTİK ARAŞTIRMALARINDAN SAYMA SPORLARINA

1. Bölüm: Eski ve Modern Oyunlar, Tarihsel İncelemeler

2. Bölüm: Tanrısal Tapınma Olarak Antik Oyunlar

3. Bölüm: Yeni Sporlar ve “Kayma” Sporları

İKİNCİ KISIM: YOLCULUK VE GEZİNTİ OLARAK YÜRÜYÜŞ ÜSTÜNE

4. Bölüm: Tırmanıştan Yaban Yaşama

5. Bölüm: Arthur Rimbaud ve Algılanamaz Oluş

6. Bölüm: Sonsuzluğa Yürüyüş

ÜÇÜNCÜ KISIM: YÜRÜMEK, KOŞMAK, YÜZMEK

7. Bölüm: Temel Alıştırmalar ve Belirsizlik

8. Bölüm: Yüzmek

9. Bölüm: Kurbağalama

10. Bölüm: Kulaç

11. Bölüm: Hayvan Oluşlar ve İki Yaşamlılar (Yüzme Türlerinin Ortak Noktaları)

12. Bölüm: Yürümek ve Koşmak

13. Bölüm: Dinginlik ve Yorgunluk Üstüne

14. Bedenle Elementlerin Karşılaşması

DÖRDÜNCÜ KISIM: TANRISAL TAPINMA OLARAK SPOR

15. Bölüm: Tanrısal Tapınma Düşüncesi

16. Bölüm Ayin Olarak Spor

17. Bölüm: İnanç İçermeyen Bir Tapınma

18. Bölüm: Uzaktan Yakından

Kaynakça

Başarı mı; yoksa, olası bir hezimetin ayak sesleri mi?

Ali Rıza Avcan

Yönetim adı verilen her düzen, sistem ya da organizasyon, başlangıçta belirlenen amaç ve hedeflere ulaşıp başarılı olmak amacıyla tasarlanıp kurulur ve çalışır…

Bu anlamda, seçimle ya da atamayla belirlenen her yönetimin amaç ve hedeflerini belirlemeden yola çıktığını ve bunları zaman içinde yenilemediğini söylemek pek mümkün değildir. Şayet arada bir plansız, programsız yola çıkanlar olursa, onların da uzun solukta var olup yaşayacaklarını düşünmek abesle iştigaldir.

Siyasi iktidarlar için başlıca amaç ve hedef, temsil ettikleri sınıf ve kesimleri memnun edip yola devam etmek; belediye yönetimleri için amaç ve hedef, kendilerine oy veren kentlileri memnun ederek gelecek seçimde daha fazla oy alabilmek; şirketler için de daha fazla kâr elde edip para kazanabilmektir.

Yönetenlere yardımcı olmak amacıyla oluşturulan bürokrasi ve danışmanların amaç ve hedefleri de, bilgi, birikim ve deneyimleriyle destek verdikleri yönetici ya da liderlerin daha fazla oy alarak veya kâr elde ederek başarılı olmalarını sağlamaktır.

Çünkü her şeyin temeli, alınan oy sayısı ya da elde edilen kârın miktarı ile ölçülüp ifade edilen başarıdır.

Bürokrat ve danışmanlar şayet bunu yapmayıp yönetici, lider ya da patronlarının daha az oy almasına veya kâr elde etmesine neden olmuşlarsa; bu durumun birinci dereceden sorumlusu olarak, bağlı oldukları yönetici, lider ya da patronun başarısızlığının ortağı olurlar.

Bundan sonra yapabilecekleri tek şey, kendilerine çalışabilecekleri yeni bir belediye ya da şirket aramaktır…

RegStrategy_1536x1152

Gelelim İzmir Büyükşehir Belediyesi bürokrat, danışman ve akademisyenlerinin “İzmir Modeli” adıyla icat ettiği koskoca bir yalanın, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun 2004 yılından bu yana ortaya koyduğu başarılı proje uygulamalarından kaynaklandığı iddiasına…

Önce İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2012 yılından bu yana yürüttüğü tarım hizmetleri üzerinden şekillendirilmeye çalışılan; daha sonra, sadece tarım hizmetlerini değil, tüm belediye hizmetlerini kucakladığı söylenen; o nedenle de, uğruna 14 profesör, 6 doçent ve 1 gazeteciden oluşan 21 kişilik bir ekibe yazdırılan  ve 1.152 sayfalık 25 makaleyi içeren beş kitabın; bir de bunun üstüne, bu akademik ekibin lideri olduğu bilinen Prof. Dr. İlhan Tekeli tarafından yazılıp İzmir Akdeniz Akademisi tarafından bastırılan altıncı kitabın konu aldığı bütün bu iddiaların sanki bilimsel bir dayanağı varmış gibi büyük tören ve reklamlarla takdim edilen şu meşhur İzmir Modeli” olayına…

Söz konusu bu altı kitabı alıp okuduğunuzda ya da bununla ilgili abartılı reklamları izlediğinizde, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun, 21 Haziran 2004’den başlayıp 31 Mart 2019’a devam eden 14 yıl 9 ay 10 günlük hizmet döneminde biz İzmirliller’e fark ettirmeden cümle aleme; örneğin, yurt içinde Gaziantep’e, yurt dışında İngiliz ya da Ruslara; hatta, Ahmet Hakan’ın CNNTürk’teki 8 Ekim 2018 tarihli Tarafsız Bölge programında ifade edildiği şekliyle tüm Türkiye’ye örnek olacak bir yönetim modeli yarattığı zannına kapılıyorsunuz.

Çünkü biliyorsunuz ki, bu yazıları yazan ve çoğu “profesör” ya da “doçent” gibi akademik unvanlar taşıyan zevat, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun bir “model” yaratacak kadar başarılı olduğunu, kendilerini oldukça zorlayarak anlatmaya çalışıp methiyeler düzdükçe ya yeni görevlere getiriliyorlar veya (belediye tarafından “kişisel sır“dır gerekçesiyle açıklanmayan) oldukça yüklü miktarlarda telif ücretleri alıyorlar.

Bu isimlerin bir kısmının CHP eski milletvekili Prof. Dr. Oğuz Oyan eşliğinde belediye belediye gezip kitaplarını bastıran, bu işi meslek haline getirmiş bilindik isimler olduğunu, bir kısmının “YÖK Akademisyeni” ya da “Vakıf Akademisyeni” özelliklerine sahip olduğunu biliyor ve onlardan zaten farklı bir şey beklemiyoruz. Geriye kalan son bir kısmının ise, yarın öbür gün hatırlanıp devamlı önlerine konulacak bu kötü methiyeleri yazarak bizi hayal kırıklığına uğrattıklarını ifade etmek istiyorum.

Oysa İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun bu yere göğe konulamayan başarılarını, bu tür ısmarlama yazılar yazdırarak övmek yerine onun katıldığı 2009 ve 2014 tarihli yerel seçimlerde aldığı oy oranlarıyla, görevde bulunduğu dönemde yapılan milletvekili seçimlerinde partisinin aldığı oy oranlarındaki değişim üzerinden ölçüp değerlendirmek daha doğru, anlamlı ve geçerli olacaktır. 

Çünkü, genel ya da yerel düzeydeki siyasetçinin en önemli başarı ölçüsü, birilerinin yazıp çizdiği kitap, makale ve methiyeler ya da reklam kokan sözler değil; seçimlerde aldığı oyların miktar ve oranını arttırıp arttıramadığıdır. Kimse kusura bakmasın; ama, temel belirleyici olan -sadece ve sadece- budur.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 29 Mart 2009, 30 Mart 2014, 7 Haziran 2015, 1 Kasım 2015 ve 24 Haziran 2018 tarihli yerel ve genel seçimlerle ilgili verileri dikkate alınarak düzenlenen aşağıdaki tablodan da görüleceği gibi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, “İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı” sıfatıyla ilk kez katıldığı 29 Mart 2009 tarihli seçimlerde 21 ilçeden oluşan İzmir genelinde ortalama % 56,15 oranında oy almış ve bu oranın en fazla olduğu ilçe % 73,74 ile Narlıdere, en az olduğu ilçe ise % 42,39 oy oranı ile ile Kemalpaşa olmuştur.

Bu durum, o tarih ve koşullar içinde hem Aziz Kocaoğlu hem de partisi Cumhuriyet Halk Partisi için oldukça iyi bir sonuç ve başarıdır.

2009-2014 İBB Seçim Sonuçları

İzmir Modeli” isimli kitaba yazılar yazan bu 21 akademisyen ve gazetecinin kendisini başarılı bulduğu ilk hizmet döneminin sonunda yapılan 30 Mart 2014 seçimlerinde ise 30 ilçeden oluşan İzmir genelindeki aldığı ortalama oy oranı % 56,15’den % 49,50 oranına inmiş, kendisi en fazla oyu % 70,21 ile Karşıyaka’dan, en az oyu da % 33,95 ile Kiraz ilçesinden almıştır.

Kısacası, 29 Mart 2009-30 Mart 2014 döneminde başarılı olduğu söylenen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun  İzmir genelinde aldığı oyların miktarı eskisine göre % 6,56 oranında azalarak, % 56,15’den % 49,59’a inmiştir.

Hem de “Cumhuriyet Halk Partisi’nin kalesi” olarak tanınıp bilinen İzmir’de!

Üstüne üstlük, rakibi olan Adalet ve Kalkınma Partisi oyları, İzmir genelinde % 5,53 oy artışı ile % 30,39’dan % 35,92’ye yükselirken…

Aziz Kocaoğlu cephesindeki oy azalışının en fazla olduğu ilçeler ise, % 13,19 ile Torbalı, % 11,77 ile Aliağa, % 9,85 ile Foça ve % 7,47 ile Bayındır olmuş; böylelikle Kemalpaşa, Kınık, Menderes, Ödemiş, Selçuk ve Torbalı gibi önemli ilçelerin yönetimi Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, Aliağa gibi önemli bir sanayi ve işçi kenti ile Kınık’ın yönetimi de Milliyetçi Hareket Partisi’nin eline geçmiştir.

Böylelikle, şimdilerde o dönemlerde de başarılı olduğu söylenen Cumhuriyet Halk Partisi’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı Aziz Kocaoğlu, bu seçimin sonucunda İzmir genelinde en fazla oyu alarak belediye başkanı olmuşsa da; hem kaybedilen oyun miktar ve oranı, hem Cumhuriyet Halk Partisi ile Adalet ve Kalkınma Partisi arasındaki oy farkının azalması, hem de 8 ilçe belediyesi yönetiminin rakip partilere kaptırılması açısından oldukça olumsuz ve tehlikeli bir gelişmeyi ortaya çıkarmıştır.

Peki, 30 Mart 2014 tarihli son yerel seçim sonrasında % 49,50 oranındaki bu oy miktarında bir artış ya da azalış olmuş mudur? Şayet olmuşsa bunu bugün nasıl ölçüp belirleyebiliriz?

2014 yılından bu yana yeni bir büyükşehir belediye başkanlığı seçimi yapılmadığına göre, ortalama % 49,59 oranındaki oyun hangi orana çıktığını ya da indiğini nasıl bilebiliriz?

Tabii ki, 2014 yılındaki yerel seçimde Cumhuriyet Halk Partisi büyükşehir belediyesi adayının aldığı oylarla, 7 Haziran 2015, 1 Kasım 2015 ve 24 Haziran 2018 tarihli milletvekili seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili adaylarının aldığı oyları, -elma/armut örneği gibi bir kıyaslama yapmamak koşuluyla- birbiri ile mukayese ederek… En azından, bu ikisi arasında anlamlı bir ilişki varsa, onu bulup ortaya çıkarmaya çalışarak…

Bu amaçla, Türkiye İstatistik Kurumu’nun mahalli idareler seçimi verileriyle milletvekili seçimi verilerini kullanarak hazırladığımız yukarıdaki tablonun ikinci bölümünü kullanarak yaptığımız kıyaslama sonucunda ortaya çıkan durum ise;

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 7 Haziran 2015 tarihli milletvekili seçimlerinde İzmir’in (1) ve (2) numaralı seçim bölgelerinde aldığı ortalama % 38,53 düzeyindeki oy oranının, 7 Haziran 2015  tarihli milletvekili seçimlerinde % 8,22 gibi önemli bir oranda artarak % 46,75 oranına yükselmekle birlikte; 24 Haziran 2018 tarihli milletvekili seçiminde % 5 oranında azalarak % 41,75 düzeyine indiği görülmektedir.

O nedenle, Cumhuriyet Halk Partisi oylarının, 29 Mart 2009-24 Haziran 2018 döneminde İzmir’de yapılan yerel seçimlerin yanında milletvekili seçimlerinde de eski düzeyini koruyamayarak devamlı azaldığı söylenebilir.

Öte yandan düzenlediğim aşağıdaki ikinci tablonun da gösterdiği gibi, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun 29 Mart 2009 tarihli yerel seçimde ilçelerde aldığı oy oranı ile Cumhuriyet Halk Partili ilçe belediye başkanlarının aldığı  oy oranları arasındaki farkın, 30 Mart 2014 tarihli yerel seçimde yarı yarıya azalarak % 6,25’den % 3,37’ye indiği, bu farkın Beydağ, Bornova, Karşıyaka ve Menemen gibi ilçelerde ilçe belediye başkanları lehine öne geçtiği, Balçova, Buca, Çeşme, Gaziemir ve  Seferihisar bazı ilçelerde de neredeyse aynı düzeyde olduğu görülmektedir. 

İzmir İBB & İlçe Seçim Sonuçları Karşılaştırması (2)

Bu nedenle, Cumhuriyet Halk Partisi’nin hem büyükşehir belediye başkanlığı hem de milletvekili seçimleri açısından İzmir düzeyindeki oyunun sürekli azalması gibi önemli bir sorunla karşı karşıya olduğunu söyleyebilirim.  

63619459_620x410

Böylesi bir durumda, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun göreve geldiği günden bu yana başarılı uygulamalar yaparak herkese örnek “İzmir Modeli“ni yarattığını söyleyen emrindeki bürokrat, danışman, akademisyen, gazeteci ve yandaşların, İzmir seçmeninin geçen yıllar içinde Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve adaylarına oy vermekten neden vazgeçtiğini, oy oranlarının niye sürekli azaldığını da araştırıp ortaya koyarak başarı diye lanse ettikleri model ile bu başarısızlık olgusu arasında anlamlı bir ilişki kurmaları gerektiğini düşünüyorum.

Madem bu belediye başkanı ve ekibi, ortaya bir “İzmir Modeli” çıkaracak kadar başarılı oldular; o halde gerek kendisinin gerekse partisinin aldığı oylar, olası bir hezimeti kolaylaştıracak şekilde niye her seçimde azalıp eriyor?