“Tarım Sorunu”

Praksis Dört Aylık Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 43, 2017/1

Sayı Editörleri: Aylin Topal, Ecehan Balta, Muammer Kaymak, Sinan Yıldırmaz, Umut Ulukan

Bu Sayıda 

* Tarım ve Köylülük “Sorun”larına Dair Bir Tartışma Çerçevesi / Nevzat Evrim Önal

Kapitalist üretim biçiminin ortaya çıkışından bu yana gelişiminin tüm aşamalarında, tarım ve köylülük farklı düşünce ekolleri tarafından kendi düşünsel pozisyonlarına göre sorunsallaştırılmış ve tartışılagelmiştir. Bu tartışmaların tamamı, tartışmayı yürüten ekollerin temsil ettiği sınıfsal çıkarların izlerini taşır. Öte yandan tarım ve köylülük “sorun”larının farklı coğrafyalarda sergilediği gelişme süreçleri arasındaki büyük nitel farklılıklar, her birini kendi içerisinden ele alarak ortak bir çerçeveye varmayı kuramsal olarak imkânsız kılmasa da, tarih dışı bir çabaya dönüştürmektedir. Ne var ki, bilhassa son yirmi yıl zarfında, gıda başlığının da eklenmesiyle beraber tartışma yeniden alevlenmiş ve daha da karmaşıklaşmıştır. Bu çalışmanın odağında, Türkiye’de de hararetle yürütülmekte olan bu tartışmanın, sadeleştirilmesi gereken kuramsal zemini bulunmaktadır. Bu doğrultuda, tarihsel materyalist düşüncenin tarım ve köylülüğün sorunsallaştırılmasına yönelik yaklaşımı güncel bağlamda yeniden üretilecek ve bir tartışma çerçevesi sunulacaktır.

* Doğadan Tüketiciye Tarımda Kapitalist Tahakkümün Kimi Görünümleri, Yabancılaşma ve Alternatifler Üzerine / Fatih Özden

Marx’ın yabancılaşma kuramı, doğaya, üretici etkinliğe ürüne, diğer insanlara ve türüne yabancılaşması olmak üzere beş başlık altında incelenebilir. Doğaya yabancılaşma Marksist yazında insan doğa arasındaki kopuşu ifade eden metabolik yarılma ile açıklanmaktadır. Tarımda üretici etkinliğe yabancılaşma ise tohumla başlamaktadır. Tarımsal üretim sürecinin belki de en kritik noktası olarak kabul edilebilecek tohum artık tam anlamıyla kapalı bir kutudur. Metalaşma, mülk edinilme ve doğası değiştirilme gibi etkenler, geçmişte toplumlar ve topluluklar için özne konumunda olan tohumu genetik materyal konumuna indirgemiştir. Tohumdaki genetik kodlar süreç sonunda elde edilecek ürünün tohumlarının yeniden kullanılmasını engellediği gibi, üretimde kullanılacak ilacı, gübreyi ve teknolojiyi de belirlemesi bakımından yeni bağımlılıklara kapı aralamaktadır. Söz konusu bağımlılıklar yeni egemenlik ilişkilerinin kurulmasını da beraberinde getirmektedir. Bu noktadan sonra çiftçinin üretici etkinliği ve ürünü, daha çok girdi satmak isteyen dev tekellerin ve bu tekellerin uzmanlarının kontrolüne geçmektedir. Çiftçilerin ürünüyle yabancılaşmasının yanında, günümüzde tüketicilerin ürünle yabancılaşması ve tüketici-üretici arasındaki karşılıklı yabancılaşmada üzerinde durulması gereken konulardır. Çalışmada tüm bu konular incelenmeye çalışılmış ve tarımdaki sermaye egemenliğine karşı geliştirilmeye çalışılan pratikler üzerinde durulmuştur.

* Türkiye Tarımında Neoliberal Dönüşüm ve Metalaşma / Ekin Değirmenci

Tarımda son yıllara ilişkin en çarpıcı süreç tarımsal üreticilerin meta ve piyasa ilişkilerine görülmemiş derecede bağımlı hale gelmesidir. Metalaşmanın ve piyasa egemenliğinin artmasına rağmen tarımdaki küçük meta üretiminin bütünüyle çözülmemiş olması, küçük meta üreticiliğinin varlığını hangi koşullarda devam ettirebildiğinin araştırılmasını gerektirir. Bu çalışmada tarımsal ekonomi politik ve metalaşma tartışmalarının sunduğu olanaklardan faydalanarak Türkiye tarımındaki neoliberal yeniden yapılanma ve metalaşma süreci incelenmektedir. Türkiye’de bu süreç, mevcut destekleyici kural ve kurumların ortadan kaldırılması ve yeni kurumsal ve yasal düzenlemelerin getirilmesinden oluşan iki aşamadan oluşmaktadır. Bu bağlamda finansallaşma, borçluluk ve güvencesizlik küçük meta üreticileri üzerinde daha belirleyici hale gelmiştir.

* Kırsal Dönüşüm ve Metalaşan Yaşamlar: Soma Havzası’nda İşçileşme Süreçleri ve Sınıf İlişkileri / Coşku Çelik

Neoliberalizm bağlamında, sermayenin en önemli stratejilerinden birisi, ortak varlıkları sermaye birikimi için kullanmak olmuş, bunun tarımdaki etkisi küçük üreticilerin piyasaların işleyişine tabiiyeti olmuştur. Piyasa koşullarının belirsizlikleri ve küçük üreticinin rekabet edebilirliğinin sınırlılığı gibi sebeplerle, bu süreç çoğunlukla, küçük köylünün tarımda veya tarım dışında işçileşmesiyle sonuçlanmaktadır. Soma Havzası’nda da, 2000’li yıllarda tecrübe edilen işçileşme dalgasının belirleyicisi, başta tütün üreticiliği olmak üzere tarımın neoliberal dönüşümü ile kömür üretiminin özel şirketlere devrinin eşzamanlılığı olmuştur. Bu yazı, Marksist ilkel birikim (ve sürekliliği), topraktan kopma ve işçileşme tartışmalarını Soma’daki madenci ailelerinin hikâyelerine atıfla yeniden düşünmekte ve bunun yerel sınıfsal ilişkiler üzerindeki etkilerini tartışmaktadır.

* Köylülüğün İtibar Kaybı: Bakırçay Havzası Dağ Köylerinden Kadınların Anlatıları ve Kırsal Dönüşüm / Zeynep Ceren Eren

Neoliberal kapitalist politikaların kırsal alanda yaşayan küçük üreticiler üzerinde etkileri yıkıcı olmaktadır. En geniş anlamıyla mülksüzleşme, bahsi geçen hanelerin üretim ve yeniden üretim kapasitelerini zayıflatmaktadır. Fakat bu makale, köylülüğün sadece ekonomik bir kriz içerisinde olmadığını, aynı zamanda bir toplumsal kategori olarak da kendini yeniden üretmekte zorluk çektiğini tartışmaktadır. Toplumsal bir kategori olarak kendini yeniden üretememe, ‘köylülüğün itibar kaybında’ somutlaşmaktadır.

Bu çalışma, ‘itibar kaybının’ izini halen Bakırçay Havzası’nın, (Ege Bölgesi, Türkiye) neredeyse boşalmış dağ köylerinde yaşayan kadınların anlatıları üzerinden sürmeye çalışıyor. Bu anlatılar aynı zamanda, bir zamanlar hayvancılık, tütün ve zeytin üretimi ile geçinen köylerin sönümlenme hikâyelerinin de temelini oluşturuyor. Bahsi geçen köylerdeki kadınlar, köyün yakın geçmişine odaklanırken, köy nüfusunun yaşlanmasının ve çocuksuzlaşmasının altını çiziyorlar. Kadınlar genç hemcinslerinin birer birer köyden ayrılmalarına tanıklık ederken, artık kadınların ‘köye evlenmek’ istemediklerini, toplumsal cinsiyet temelli iş bölümü ve eşitsiz iş yükü ile özdeşleşmiş tarım işlerinden uzak durmak istediklerini vurguluyorlar. Temel hizmetlerin ve sosyo-kültürel hayatın yokluğu ise gitmek için diğer sebepler arasında gösteriliyor. Bu şartlar altında dağ köyleri, şehirde hayatta kalma olanaklarından yoksun, köyü terk edemeyen kırılgan bir nüfusu barındırıyor gözüküyor. Bu noktada kadınların tercihleri, bir başka deyişle, hangi koşullar altında, neyi, neden seçtikleri, bize bugünün kırsalını anlamak istiyorsak, kadın deneyimini de anlamamız gerektiğini anlatıyor. Kırsal dönüşümün bir tezahürü olarak ortaya çıkan köylülüğün itibar kaybının kadın bakış açısından yapılan bu analizi, bahsi geçen bu sürecin toplumsal cinsiyet dinamikleri ile şekillendiğini gösteriyor.

* Tarımsal İşletmelerin İstihdam Stratejileri: Adapazarı Örneği / Elif S. Uyar-Mura

Bu makale, Adapazarı örneğinde, tarım sektöründeki işverenlerin istihdam stratejilerini; işçi/aracı sosyal ağlarına erişim, ürün tercihi, işletme büyüklükleri ve işin niteliği ile aracı kullanma pratiği arasındaki dinamik ilişkiye odaklanarak çözümlemektedir. Aracılar, işgücü piyasasında aktif olarak işçi istihdamına aracılık eden kişilerdir. Bu istihdam biçimi işçi haklarının yasal güvence altına alınmadığı ve düzensiz/kısa süreli işgücü ihtiyacı görülen tarım gibi sektörlerde yaygındır. Aracılık, mevcut literatürde genel olarak işçi odaklı—işçilerin tercihleri, sosyal ağları, hemşehrilik, akrabalık ilişkileri, geleneksel davranış kodları ve benzeri—analizlere tabi tutulmaktadır. İşçiler, tarım emek pazarının güvensizliği düşünüldüğünde, aracılarla çalışmayı, ücretlerinin ödenmesini garantilemek, göçün getirdiği belirsizlikleri aşmak, yeni işler bulmak, kolluk kuvvetleriyle ve işverenle temaslarını sorunsuzlaştırmak gibi pek çok nedenle tercih edebilmektedir. Ancak bu makale işveren tercihlerine odaklanmakta; aracı kullanımına işletmelerin kâr artırma stratejilerinden biri olarak yaklaşmaktadır. Nitekim, Türkiye tarım emek piyasasında yaygın olan aracılık sisteminin önemli işlevlerinden biri, pek çok işverenin kısa süreli olarak hazır ve verimli işgücü ekiplerine erişimini sağlamasıdır. Başka bir deyişle, işverenler açısından aracı kullanımının avantajlarından biri, özellikle kısa süreli tarım işlerinde gerekli ve önemli olan “vasfın kolektif boyutu” sebebiyle, hazır ve uyumlu çalışma ekiplerini istihdam etmenin işgücü maliyetini düşürmesidir. Adapazarı ve çevresinde gerçekleştirilen saha araştırması, işgücüne erişim sorununun, tarla sahiplerinin ürün tercihleri, aracı kullanma pratikleri ve tüccarlarla yaptıkları anlaşmaların niteliğini etkileyen temel bir dinamik olduğunu göstermektedir. Çapa ve hasat gibi kısa süreli tarla işlerinde işletmeler, genellikle aracılar vasıtasıyla, uyumlu ve deneyimli işçi ekiplerini istihdam ederek işgücü maliyetini düşük tutar. Bu strateji, küçük ölçekli işletmelerin ölçekten kaynaklanan dezavantajlarını azaltmaya yardımcı olur.

* Orhan Kemal ve Yaşar Kemal Romanlarında Tarımda Dönüşüm ve Mevsimlik İşçiler / Uygar Dursun Yıldırım

Türkiye’de tarımda işçileşme, imparatorluğun son yıllarından bu yana devam eden bir süreçtir. Özellikle son yıllarda mevsimlik işçiler Türkiye’de çeşitli tarımsal alanlarda yaygın olarak görülen bir emek profili haline gelmiştir. Oysa Türkiye’de tarım sektörü çoğunlukla köylüler ve küçük üreticilere odaklanarak ele alınmış, tarımda ücretli çalışanlar uzun yıllar boyunca ihmal edilmiştir. Bu çalışmada tarımda kapitalistleşme ve makineleşme süreçlerinde önemli bir dönemeç sayılan 1950’lerde mevsimlik tarım işçileri; köylülükle olan ilişkileri, içinde bulundukları yaşam ve çalışma koşulları, sınıfsal davranış ve düşünüş biçimleri gibi çeşitli boyutlarıyla aydınlatılmaya çalışılmıştır. Eserlerini toplumsal gerçekçi tarzda yazan Orhan Kemal ve Yaşar Kemal’in Çukurova’nın toprak sahiplerini, köylülerini ve mevsimlik işçilerini konu alan edebi eserleri bize bu alanda geniş bir malzeme sağlamaktadır. Bu eserler sayesinde 1950’lerde tarımda yaşanan hızlı kapitalistleşme sürecini mevsimlik tarım işçileri özelinde ele almak mümkün hale gelmektedir.

9674012688434

* Bir Bilim Alanı Olarak Psikoloji, Sosyal Yapıyı Anlamanın Neresinde? Davranış ve Yapı İlişkisi Üzerine Eleştirel Bir Deneme / Özden Melis Uluğ ve Ahmet Çoymak

Bir sosyal bilim alanı olarak psikoloji, bireyi anlamaya çalışırken, oldukça uzun süre onun duygu, biliş ve davranışlarının inşasında önemli rol oynayan sosyal yapıyı görmezden gelmiştir. Bir taraftan psikolojide mikro alanda birey ve makro alanda yapı arasındaki karşılıklı etkileşimden ortaya çıkan gruplar arası ilişkilerin doğasını ve ele alınışını ilgilendiren disiplinin kendine özgü önemli sorunları bulunmaktadır. Diğer taraftan, psikoloji alanından yükselen eleştiriler, yapı ve birey arasındaki ilişkileri anlamak için yeni bazı yöntemler geliştirmekte ve psikolojinin sorunsal analiz kapasitesinde bir artış gözlenmesine de olanak sağlamaktadır. Bu sebeple mevcut makalede; psikolojinin toplumsal yapıdan kendini uzaklaştırmasının tarihsel sürecini, sorun nesnelerini ve yöntemlerini eleştirel bir biçimde tartışarak, bu uzak duruşun sebep olduğu ve mikro alanda bireyin duygu, biliş ve davranışlarını belirleyen ırkçılık ve cinsiyetçilik gibi günümüz sorunlarına yönelik neden çözüm üretemediğini ele almaktayız. Bu eleştirel değerlendirmenin, psikoloji alanındaki araştırmacılara, sosyal yapının dâhil edildiği mikro alanda üretilebilecek analizler ve önerebileceği çözümler için daha geniş bir anlama kapasitesi sunacağını iddia etmekteyiz. Bu sayede, psikoloji alanında sosyal yapı bağlamında üretilecek bilginin hem psikolojinin kendi yöntemsel paradigmasının gelişmesine katkı sağlayacağını, hem de kuramsal bir bakıştan yola çıkarak sistematik gözlemlerle toplumsal sorunlara dair mikro alanda da önemli çözümler üretebileceğini düşünmekteyiz.

Model mi, örnek mi yoksa yöntem mi? (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana sürdürülmekte olan tarım hizmetlerinin, başka belediye, bölge ya da ülkelere önerilebilecek bir “model” olup olmadığı hususunu tartıştığımız bu yazı dizisinin bugünkü bölümünde, küreselleşmeci neoliberal kapitalizmin ortaya attığı Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma kavramı ile bu kavram çerçevesinde geliştirilen üç önemli tarımsal kalkınma modelinden söz ederek her yer, zaman ve koşulda uygulanabilecek bu tür bölgesel sürdürülebilir kalkınma modellerinde aranması gereken özellik ve ilkeleri tartışmaya çalışacağız. 

Böylesi bir yolu izlememizin nedeni de, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından bir “model” olarak tanımlanmaya çalışılan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin, bizce asıl olarak Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Birleşmiş Milletler (BM) gibi uluslararası kuruluşlar tarafından geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerde uygulanmakta olan ulusal kalkınma modelleri yerine ulus-altı coğrafyaları; yani “bölge” adı verilen alanları esas alarak geliştirilen Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma anlayışı içinde gerçekleştiriliyor olmasından kaynaklanmaktadır. O nedenle yapılıp ortaya konulanları, önce kendi mantığı içinde tartışmak ve o mantığa ne ölçüde uyduğunu ya da uymadığını ortaya koymak gerekir diye düşünüyorum.  

O nedenle bundan böyle anlatmaya çalışacağım bütün kavram, olgu, olay ve durumları hep bu Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma kavramını ortaya atanların düşünce ve dil çerçevesinde anlatıp aktarmaya çalışacağım.

agriculture

Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma

Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınma kavramı, bölgesel düzeyde uygulanabilme özelliğine sahip ekolojik bir sürdürülebilir kalkınma anlayışını tanımlamaktadır.

Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilirlik konusunu ele alan ve 1992 tarihli Rio Konferansı’na giden yolu açan 1987 tarihli Çevre ve Kalkınma (Brundtland) Raporu, sürdürülebilir kalkınmayı, “gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneğini tehlikeye atmadan bugünkü neslin ihtiyaçlarını karşılayan bir kalkınma anlayışı” olarak tanımlar. Bu kavram, bir başka anlatımla “doğal sermaye stokunda bir azalma olmadan gelecek nesillerin bu günkü nesiller gibi aynı refah düzeyine sahip olması” anlamına da gelir.

Söz konusu rapor, sürdürülebilir kalkınmayı, aynı zamanda bir değişim süreci olarak nitelendirir. Buna göre sürdürülebilir kalkınma; ekonomik, sosyal ve çevresel sistemlerin esnekliği korunarak, sürdürülebilir bir zaman diliminde birey ve toplumun kendi arzuları doğrultusunda kendi potansiyellerini ortaya koymalarını sağlayacak bir dizi fırsatın yaratılması sürecidir. Bu durum, doğal kaynakların aşırı tüketiminden kaynaklanan çevresel bozulmalar dikkate alındığında daha iyi anlaşılmaktadır.

Bölgesel Sürdürülebilir Kalkınmanın nasıl sağlanacağı konusuyla ilgili ilk reçeteler 1990’lı yılların ortasında ortaya çıkmaya başlamış, Smutko, Collades ve Duane ve Medhurst gibi kalkınma iktisatçıları bu düşüncenin kaynağındaki bölgesel dinamikler üzerine yoğunlaşarak ve aşağıdaki sorulara yanıtlar arayarak farklı tarımsal kalkınma modelleri oluşturmaya başlamışlardır. 

  • Doğanın farklı kategorilere ayrılmasının nedeni nedir?
  • Doğal sermaye; bölgenin yaşam kalitesi, hayat standartları ve refahını kısaca kalkınma düzeyini nasıl etkiler?
  • Hangi alternatif bölgesel kalkınma yolları sürdürülebilir özelliktedir?
  • Sürdürülebilir kalkınma bölgesel ölçekte nasıl gerçekleştirilebilir?

Bu konuda, ilk tarımsal kalkınma modelini oluşturan L. Steven Smutko’ya göre bölgesel sürdürülebilir kalkınma bölgenin çevresel, ekonomik, sosyal ve kültürel özelliklerinin göz önünde bulundurulmasını ve bunların ölçülebilmesini gerekli kılar. Çünkü sürdürülebilir bir kalkınma modelinin ekonomik büyümeye yön verecek şekilde uygulanması bölgesel kaynak ve unsurların bunu yeterli düzeyde desteklemesi durumunda etkili olacak; aksi takdirde hiçbir etkisi olmayacaktır.

Smutko‘ya göre ayrıca tüm coğrafi alanlara ilişkin tek bir sürdürülebilir kalkınma ölçütü kullanmak mümkün olmadığı gibi, pek çok alternatif ekonomik, sosyal, kültürel ve ekolojik göstergeye ihtiyaç vardır. Bu göstergeler; yerel tercihler, ilgi duyulan ekonomik etkinlikler, yerel kaynakların sınırlı olması ve kaynak uyumu gibi faktörlere bağlı olarak belirlenebilir.

L. Steven Smutko bu nedenle kendi çalışmalarında sadece ekolojik ve ekonomik göstergeleri dikkate almış, alternatif kalkınma senaryolarının ekonomik ve ekolojik özelliklerini belirleyebilmek için bir girdi-çıktı yapısı geliştirmiştir. Ekolojik çeşitlilik, ekonomik verimlilik ve ekonomik istikrar konularında kalkınma alternatiflerinin etkilerini tahmin edebilmek için farklı analitik teknikler kullanmış, böylece ekonomik ve ekolojik sürdürülebilirlik indeksleri oluşturması mümkün olmuştur. Bu şekilde oluşturduğu metodoloji, Virginia eyaletinin Northampton bölgesinde alternatif kalkınma yolları denenerek test edilmiş ve bu testler sonucunda iki ekonomik kalkınma senaryosu üzerinde durulmuştur:

1) Bölgeye para girdisi sağlayan ve önemli ölçüde ziyaretçiyi cezbetme özelliğine sahip doğa odaklı turizm faaliyetlerinin geliştirilmesi ve

2) İstihdam artışı sağlayabilen sebze işleyen endüstrilerin canlandırılması.

Sonuç olarak, her bir sürdürülebilirlik göstergesine için hem turizm hem de sebze işleyen endüstrilerle ilgili bir sürdürülebilirlik indeksi oluşturulmuştur. Bu indeks değerleri karşılaştırıldığında doğa odaklı turizm senaryosunun diğerine oranla daha yüksek bir başarı yakaladığı görülmüş, bu nedenle bu alternatifin daha sürdürülebilir bir kalkınma alternatifi olduğu kabul edilmiştir..

Bölgesel sürdürülebilir kalkınma konusunda dünyaca en fazla bilinen ikinci tarımsal kalkınma modelinin sahipleri Collades ve Duane (1999) ise, bölgesel düzeyde doğal sermayenin farklı türleri ile insan refahı üzerindeki uzun dönemli etkileri arasında teorik bir ilişki kurarak bu alandaki boşluğu doldurmuşlardır.

Nicelikten çok niteliği önemseyen bu kalkınma modeli, sürdürülebilir bölgesel kalkınmayı destekleyen kurumların oluşumuna esas almaktadır. Bölgesel yaşam kalitesi ile doğal sermayenin spesifik türleri arasında ilişki kuran model; bölgesel politika, kalkınma ve değerlendirmeler için temel bir yapı niteliğindedir. Model genel olarak çevre iktisadı üzerine kurulmuş olup, alternatif bölgesel kalkınma yollarının sürdürülebilirliğini ortaya koymaktadır. Modelde doğal sermaye, hizmet sunma yeteneğine bağlı olarak üç kısma ayrılmıştır:

Doğal sermaye, bir bölgenin yaşam kalitesini birbirini tamamlayan iki şekilde destekler:

  • Birincisi, ithal edilemeyen yani bölge dışından getirilemeyen çevresel hizmetler sunarak.
  • İkincisi, insan kontrolündeki üretim sistemleriyle doğal kaynak sağlayarak.

Yaşam kalitesi üzerinde etkili olan bu iki yönün farklı bileşimleri, bölgenin kalkınma yolunu da belirleyecektir. Eğer bölge kendini yeniden yapılandırmak ve çevresel hizmetlerin üretilmesi için oldukça gerekli olan kritik doğal sermayeyi kullanırsa, uzun dönemde yaşam kalitesini olumsuz etkileyecek bir kalkınma yoluna girmiş olacaktır. Onun yerine, ekosistemin çevresel hizmetler üretmesini sağlayacak şekilde kendi doğal sermayesini kullanırsa, uzun dönemde yaşam kalitesini geliştirecek bir kalkınma yolunu tercih etmiş olur.

Turkey-agriculture

Collados ve Duane yaklaşımı, sürdürülebilir kalkınmaya farklı bir perspektif getiren, doğal sermaye ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi bölgesel ölçekte inceleyen güçlü bir sürdürülebilir kalkınma modelidir. 

Hakkında bilgi vereceğimiz üçüncü model olan Medhurst (2003) modeli ise sosyal refaha yönelik hizmetlerin temelindeki unsurlar üzerinde yoğunlaşarak insan refahını arttıran hizmet ve faydaların kişi başına sermaye stokunda bir azalma olmadan sağlanmasını hedeflemektedir. 

Medhurst tarafından geliştirilen ve kısaca Dört Sermaye Modeli adı verilen bu model, sosyal refahın arttırılması gereğini ortaya koymakta ve sosyal refahın, sosyal sermaye, beşeri sermaye gibi farklı sermaye stoklarının kullanılmasından doğan fayda ve hizmetler akımı ile sağlanacağını ifade etmektedir. Modelin güçlü yönlerini aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür:

  • Model, sürdürülebilir kalkınmanın üç temel dinamiğinin-ekonomik, sosyal ve çevresel- analizlerde kullanılabileceğini göstermektedir.
  • Model, sadece varlık ya da kaynak stoku değil, hizmetler akımı üzerinde de yoğunlaşmaktadır.
  • Model, üç sürdürülebilir kalkınma dinamiğinin, program ve proje belirleme, uygulama ve izlemede dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır.

Böylece bölgesel ölçekte sürdürülebilir kalkınma modellerine örnek oluşturması açısından üç farklı model üzerinde durulmuştur. 

Bölgesel sürdürülebilir kalkınma alanında tarımsal kalkınma için geliştirilmiş üç modelin incelenmesinden de anlaşıldığı üzere yapısal modelleme ölçeğinde geliştirilecek bölgesel kalkınma odaklı tarımsal modellerin aşağıdaki özelliklere sahip olması gerekmektedir:

  1. Kuramsal bir temel ya da dayanak,
  2. Modelin gerçekleşeceği bir süreç ve yapılanma önerisi,
  3. Modelin çalışmasına yönelik bir işletim sistemi ve buna ilişkin politikalar demeti,
  4. Modelin tasarlanıp uygulanmasını geçerli ve güvenilir bir veri tabanı,
  5. Modelin etkili bir şekilde izlenip ölçülmesi ve değerlendirilmesi,
  6. Modelin zaman içinde iyileştirilmesini sağlayacak mekanizmalar,
  7. Modelin geri bildirimlerle doğrulanması .

İzmir için gerekli bir tarım odaklı bölgesel sürdürülebilir kalkınma modelinde dikkate alınması gereken ilkeleri ise şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Yapılabilirlik / Uygulanabilirlik,
  2. Sürdürülebilirlik,
  3. Farklılık / Özgünlük,
  4. Esneklik,
  5. Etkinlik,
  6. Duyarlılık / Dinamik tepki vermek,
  7. Kullanışlılık / Geçerlilik,
  8. Yerindelik,
  9. İktisadi olmak.

agriculture-india-agritech-startups

Yazımızın bir sonraki bölümünde, “model” olarak adlandırılan İzmir Büyükşehir Belediyesi tarım hizmetlerinin bu özelliklerle ilkeleri barındırıp barındırmadığını ortaya koyup her bir hususu bir soruya dönüştürüp gördüğümüz, okuduğumuz ve bildiğimiz kadarıyla her birine cevap vermeye çalışacağız.

Devam Edecek… 

 

Sony Dünya Fotoğraf Yarışması

Bu hafta sonu sizlerle birlikte, yine 2017 yılında yapılan Sony Dünya Fotoğraf Yarışması’nda finale kalan değişik ülkelerden değişik sanatçıların güzel fotoğraflarını paylaşıyoruz.

Herkesin güzel bir Pazar günü geçirmesi dileğiyle…

Andreas Hemb - Güney Afrika
Andreas Hemb – Güney Afrika
Andres Gallardo Albajar - İspanya
Andres Gallardo Albajar – İspanya
Anisleidy Martinez Fonseca - Küba
Anisleidy Martinez Fonseca – Küba
Beniamino Pisati - Gürcistan
Beniamino Pisati – Gürcistan
Eduard Korniyenko - Rusya
Eduard Korniyenko – Rusya
Emrah Karakoç - Türkiye - Yas Seromonisi (İran)
Emrah Karakoç – Türkiye – Yas Seromonisi (İran)
Guilia Piermartiri & Edoardo Delille - ABD
Guilia Piermartiri & Edoardo Delille – ABD
İoana Moldovan - Romanya
İoana Moldovan – Romanya
İvor Prickett - Kerkük
İvor Prickett – Kerkük
Mahesh Shantaram - Afrika
Mahesh Shantaram – Afrika
Masayasu Sakuma - Japonya
Masayasu Sakuma – Japonya
Placido Faranda - Karadağ
Placido Faranda – Karadağ
Tavepong Pratoomwong - Metropolis
Tavepong Pratoomwong – Metropolis, ABD
Yulla Grigoryants - Ermenistan
Yulla Grigoryants – Ermenistan

Plansız, programsız işler…

Ali Rıza Avcan

Yapım sürecinde defalarca plansız programsız olduğunu, yeterince düşünülüp danışılmadan yapıldığını söylediğimiz Karşıyaka Tramvayı uzun bir “ön işletme” dönemi sonrasında açıldı.

Ön işletme” adı verilen ve yolcuların ücretsiz bindiği  dönemde işletme maliyeti ve kar/zarar gibi unsurlar dikkate alınmadığı için, işletmeci açısından gündeme gelmeyen müşteri bulma gibi çok sıkıcı bir sorun, gündemin tam ortasına gelip oturdu.

Çünkü yapılan tramvay hattını ayakta tutacak yeteri kadar yolcu yoktu (!) Bunu sağlamak için de yolcuların 2 ya da 3 aktarma yapmasını gerektirecek şekilde, otobüs hatlarının kaldırılması gerekiyordu. Ayrıca uzun yıllardır halka hizmet eden taksi dolmuşların devreden çıkarılması uygun görülmüştü. 

Bütün bunlar tramvay projelerinin hazırlandığı süreçte, diğer ulaşım sistemlerinin olumlu ve olumsuz etkileri dikkate alınarak hesaplanmamıştı. Aynı hatta çalışan belediye otobüsleriyle taksi dolmuşların yeterli olup olmadığı, olmadığı takdirde özellikle otobüs seferlerini arttırmak suretiyle yeterli düzeye çıkarılıp çıkarılmayacağı da hiç dikkate alınmamıştı.

Çünkü tramvay teknolojisini satan şirketlerin, yabancı ajansların, belediyeye not veren kredi derecelendirme kuruluşlarının ve yabancı ülke başkentlerinde konferanslar ayarlayan şirket mi yoksa sivil toplum kuruluşu mu olduğunu belli olmayan odakların etkisinde kalınmıştı. Onlara göre tramvay demek nostalji demekti, temiz enerji demekti, en az karbon salınımı yapan ulaşım türüydü, filandı falandı.

O nedenle kent, yabancı kredi kuruluşlarından, bankalardan alınan faizli borçlarla acilen tramvay hatlarıyla döşenmeli, İzmir bir an önce köy ya da kasaba olmaktan çıkıp kentleşmeli, ikinci bir İstanbul olmalıydı.

Bu konuda öylesine ileri gidildi ki; sırf bu işi Türkiye’de ilk yapan belediye olmak adına son derece masraflı olan monoray projeleri bile hazırlandı. Neysek ki akl-ı selim devreye girerek bu monoray işinin pahalı ve gereksiz olduğunu ortaya koyarak bu işten vazgeçilmesini sağladı.

Oysa biz bir süre önce bu kentte, tartıştığımız tramvay projesine de örnek olabilecek şekilde, iç körfezde kullanılmak üzere alınacak gemilerle ilgili bir tartışmayı yaşamıştık.

trv1

Anımsarsanız, polikarbon olması şart koşulan teknelerin yapım işi neredeyse bu konuda tek üretici olma niteliğine sahip Hollandalı bir firmaya verilmiş iken, bunun doğru olmadığını, polikarbon yerine alüminyumdan yapılacak gemilerin Türkiye’de daha ucuza mal edilebileceğini söyleyen TMMOB Gemi Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı ve bu konularda uzman bir bilim insanı olan sevgili dostum Emrah Erginer, sırf polikarbon tekne yapımına karşı çıktığı için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından alüminyum lobisinin adamı olarak ilan edilmiş ve TMMOB İl Koordinasyon Kurulu’nun ağır dilli ortak bildirisi ile layık olduğu cevabı almıştı. Ardından da sonuç itibariyle oldukça yararlı olan bu tartışma sonucunda gemilerin ülkemizde yapılması yoluna gidilerek hem İzmir’in hem de Türkiye’nin daha kazançlı çıkması sağlanmıştı.

Rahmetli demiryolcu bir babanın oğlu olarak tren vagonlarının bir zamanlar TCDD’nın Adapazarı Arifiye fabrikalarında yapılabildiğini hatırlıyorum. Ayrıca ülkemizdeki sanayinin, tramvay ulaşımında kullanılan birçok imalat ve aksamı yapabildiğini bilen bir araştırmacı olarak, bu tramvay vagonlarına her bindiğimde bunun tümünü ya da bir kısmını, bizim ülkemizde, bizim sanayicimizin olanaklarıyla yapmak mümkün değil miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Hele ki kendi gemilerimizi, hatta uçak gemimizi bile kendi imkanlarımızla yapabileceğimizin söylendiği günümüz koşullarında…

Velhasıl Karşıyaka tramvayı herhangi bir gerçek ihtiyacı karşılamayı düşünmeksizin plansız ve programsız bir şekilde, bu teknoloji ve imalatı yapan yabancı sanayi kuruluşlarıyla onları destekleyen yurt dışı kredi kuruluşlarının desteği ile yapılmış, böylelikle İzmir halkı ağır bir dış borcun altına sokulmuş; bu nedenle de halka sorulmadan yapılan bu hatta yolcu bulmak amacıyla mevcut otobüs hatlarıyla taksi dolmuş hattı kaldırılmıştır.

tramvay

Artık bundan böyle Karşıyaka İskele’den Çiğli’ye, Güzeltepe’ye ya da başka bir yere gitmek isteyen yolcunun önce Bostanlı İskele’ye kadar tramvay’a binmesi, ardından da ikinci bir araca binerek evine ya da işine ulaşması sağlanarak İzmirli’nin rahat, kolay ve konforlu yolculuk yapması engellenmiş, taksi dolmuş hattından ekmek yiyen onca sürücü ve ailesinin ortada bırakılması sağlanmıştır.

Sonuç olarak, belediyenin plansız programsız bir şekilde halka sormadan yaptığı bu işten her zaman olduğu gibi yine halk zararlı çıkmış, böylelikle bu teknolojiyi satan yabancı kuruluşlarla bunun finansmanını sağlayanlara yeni kazanç kapıları yaratılmıştır.

 

Model mi, örnek mi yoksa yöntem mi? (1)

Ali Rıza Avcan

Uzun bir aradan sonra, yine İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana İzmir’in bazı ilçelerinde uygulamakta olduğu tarımsal hizmetlerin gerçekten bir sürdürülebilir kalkınma modeli mi, yoksa kavramsal açıdan henüz model olma aşamasına gelmemiş, model olma olgunluğuna ulaşmamış bir “örnek” ya da bir “yöntem” mi olduğunu tartışmak isterim.

Çünkü, yine uzun bir süredir bu konuyla ilgili olanların konuyu kavramsal düşünmemeleri ve analitik bir şekilde ele alıp değerlendirmemeleri nedeniyle “model“, “örnek“, “yöntem” gibi sözcükleri birbirine karıştırarak, bu sözcüklerin gerçek etimolojik kaynaklarını bilmedikleri ve çoğu kez birini diğerinin yerine kullanarak bir kavram kargaşası yaşadıklarını görüyorum. İşte o nedenle, -çok iyi bilmekle birlikte- elimdeki tüm sözlüklere ve bilimsel kaynaklara bakarak bu birbiri yerine kullanılan sözcüklerin etimolojik kaynaklarıyla gelişimlerini dikkate alarak bilim ve konuşma dili itibariyle ne anlama geldiklerini araştırmaya çalıştım. 

Model” sözcüğü, Türk Dil Kurumu’nun 1981 tarihli Türkçe Sözlük bilgilerine göre “biçim” ya da “örnek” anlamına, Erkan Kiraz’ın Etimolojik Türkçe Sözlük, Kelime ve Köken isimli kitabına göre de Latince’de “Modus“, Fransızca’da “Model“, Türkçe’de de “tasarlanan ya da mevcut bir nesnenin küçük biçimi, mostra, örnek, manken” anlamına geliyor.

Hepimizin çocukluğundan hatırlayacağı gibi, “model” sözlüğünün benim yaşamıma girişi, annemin bana ve diğer aile üyelerine elbise dikmek için satın aldığı ya da arkadaşlarından edindiği Burda ya da Güler Erkan elbise kalıpları gibi moda dergilerinin ekinden çıkan ve katları açıldığında büyük bir kağıt üzerindeki elbise kesimlerini, diğer bir deyimle kalıplarını gösteren çizimleri görmemle olmuştur. Ardından da mahalle arkadaşlarıyla birlikte gidip Türk Hava Kurumu’ndan aldığımız planör yapım setlerinin içinden çıkan modellerle tanıştım ve yaptığım tüm planörlerde, özellikle A-2 modellerinde hep o çizimlere uymaya çalıştım.

22

O nedenle, “model” sözcüğü bana her yer, zaman ve koşulda aynı sonuca ulaşmak için önceden hesaplanıp belirlenmiş bir standardı hatırlatır.  O öyle bir standarttır ki, onu dikkate alıp örnek aldığımızda her yer, koşul ve zamanda aynı sonuca ulaşırız.  

Daha sonraları ise üniversite öğretimim sırasında toplumsal gerçekliğin anlaşılıp açıklanabilmesi için hazırlanan basitleştirilmiş analitik çerçevelere kısaca model denildiğini öğrendim. Karmaşık gerçekler ve bu gerçeklikler içinde yer alan ilişkiler modeller yardımıyla daha basit ve anlaşılabilir hale getirildiğini gördüm. Bu yönüyle gerçek hayattaki bir nesne, durum, düzenek ya da sistemin küçük ölçekli basit bir benzeri olan modellerin haritalara benzediğini düşünmeye başladım.

Çünkü haritalar yardımıyla bir coğrafyayı, geliştirilmiş modeller aracılığıyla da nesne, sistem ya da durumları kolaylıkla anlayıp tanıyabiliyorduk. Ancak nasıl haritalar coğrafyanın bütünüyle bir yansıması olmadığı gibi; modeller de kaçınılmaz olarak gerçekliğin birer çarpıtılıp bozulan hali olmaktan kurtulamıyorlardı. Karmaşık olan bir şeyi daha basit hale getirebilmenin kaçınılmaz bir sonucu olan bu bozulma veya kırılmanın, her şeye rağmen dünyayı anlamamıza yardımcı olduğunu görüp her işte, özellikle araştırma ve proje tasarımlarında modelleme yapmanın gerekli olduğunu savunmaya başladım.

Bu anlamda verdiğim tüm eğitimlerde ya da yönettiğim tüm projelerde hazırlanan modellerin, gerçekliğe ilişkin varsayımları olan kuramlardan hareketle ya da doğru verilere başvurularak iki şekilde geliştirilebildiğini, doğru verilerden hareketle oluşturulan modellerin de bir kuramsal çerçeveye oturtulmak zorunda olduğunu anlatmaya çalıştım. O nedenle de modeli haritaya, kuramı da haritayı onlar sayesinde çizdiğimiz doğru coğrafya bilgilerimize benzeterek, benden model istenmeyen işlerde bile kendi kafamın içinde bir model oluşturmaya çalıştım.

O nedenle, “model” adı verilen her şeyin, sırf ortaya çıktığı topraklarda değil, başka coğrafyalarda da uygulanıp başarılı olacak kadar iyi analiz edilmiş, doğru tasarlanmış ve doğru verilerle desteklenen bir yol haritası olduğunu iyi bilirim.

İşte o nedenle “model” olma sevdasındaki her şeyin iyi düşünülmüş, kuram tarafından desteklenen, o tarihe kadar ortaya atılmış diğer “model“lerden farklı, kendine özgü, her yer, zaman ve koşulda uygulanabilme ve sürdürülebilme özelliğine sahip, etkili bir düşünce bütünü olduğunu bilip bu özelliklere sahip olmayan girişimlere, “model” olma özelliklerine sahip olmadıkları için karşı çıkıp gerçek “model“in ne olduğunu anlatmaya çalışırım.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana yürüttüğü tarım hizmetlerinin özgün, farklı ve sürdürülebilir bir bölgesel kalkınma modeli olup olmadığı ile ilgili tartışmada yanlışlıkla kullanıldığını düşündüğüm “model” sözcüğünün yerine kullanılmasını önerdiğimiz diğer bir sözcük ise “yöntem” sözcüğüdür.

Yöntem” sözcüğü, Türk Dil Kurumu’nun 1981 tarihinde yayınladığı Türkçe Sözlük bilgilerine göre “bir amaca ulaşmak için tutulan düzenli yol, sistem, usul, bir gerçeğe erişmek için tutulan mantıklı düşünme yolu, metot“, Erkan Kiraz’ın Etimolojik Türkçe Sözlük, Kelime ve Köken isimli kitabına göre de “metot, usul, tarz, yol, yordam” anlamına geliyor.

3ds_max_sise_modelleme

Bu tartışmada kullandığımız sonuncu sözcük ise, Türk Dil Kurumu’nun 1981 tarihinde yayınladığı Türkçe Sözlük bilgilerine göre “bir bütünün niteliğini anlatmak için ondan ayırıp verdikleri küçük parça; biçim, şekil, bir şeyin benzeri, tıpkısı; anlatılmak istenen bir düşünceyi açıklamak için ileri sürülen ve onu bir olay durumunda ortaya koyan söz, misal; en iyi tipte olan” anlamına gelen “örnek” sözcüğü.

Seri yazımızın bundan sonraki bölümlerinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından sonra, özellikle de 2015 ve 2016 yıllarında yoğun olarak gerçekleştirdiği sürdürülebilir kalkınma odaklı hizmetlerinin, anlamlarını, açıkladığımız bu sözcüklerden hangisine uygun olduğunu; bir “model” mi yoksa başka belediyelere “örnek” olacak bir “yöntem” mi olduğunu tartışıp; analitik düşüncenin önemiyle şimdiye kadar yapılıp uygulananlara doğru bir ad vermenin ne anlama geldiğini göstermeye çalışacağız.

Devam Edecek…

 

 

 

Kayıp aile portreleri…

2017 yılının Mart ayında, Suriye’deki ülke nüfusunun % 11,5’inin savaştan etkilendiği, 470.000’den fazla insanın öldüğü ve milyonlarca insanın göç yollarına düştüğü bir savaşın 6. yılına girdik. 

Sony’nin düzenlediği 2017 Dünya Fotoğraf Yarışmasına katılan İtalyan fotoğraf sanatçısı Dario Mitidieri, “Kayıp Aile Portreleri” adını verdiği fotoğraflarla Suriye savaşında aile üyelerini kaybedenlerin ve mülteci yolunu açanların öyküsünü anlatmayı amaçlamış. Sanatçının Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ndeki kamplarda çektiği bu fotoğraflardaki boş koltuklar ya da boşluklar kayıp aile üyelerini simgeliyor.

Kayıp Aile Portreleri” isimli bu albüm bizlere, savaşın aileler üzerindeki yıkıcı etkisiyle Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ndeki kamplarda Avrupa’ya gitmeyi düşünmeyen ve geri dönecek hiçbir yeri olmayan 1.5 milyon mültecinin kimsesizliğini hatırlatıyor. 

LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya
LOST FAMILY PORTRAITS
Dario Mitidieri, İtalya

Kullanmadan kaybettiğimiz sular… (2)

Ali Rıza Avcan

İzmir kent merkezinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (İZSU) tarafından işletilen içme suyu sistemindeki kayıp ve kaçak su miktarlarını ele aldığımız bu yazı serisinde, geçerli ve güvenilir olması nedeniyle İZSU tarafından hazırlanan resmi istatistik verilerini dikkate almak istiyoruz.

Ancak İZSU tarafından değişik tarihlerde değişik gerekçelerle hazırlanan bu verilerin -ne yazık ki- birbirinden farklı olduğunu görüyoruz. Örneğin İzmir kent merkezindeki 11 ilçedeki içme suyu abonelerine verilmek üzere yeraltı ve yer üstü kaynaklardan temin edilen su miktarlarının, 2009-2016 dönemi faaliyet raporlarında farklı, İZSU’ya ait resmi internet sayfasındaki “Su Üretiminin Aylara ve Kaynaklara Göre Dağılımı” tablolarında farklı olduğunu görüyoruz.

Yapacağımız tüm çözümleme ve değerlendirmelerde hangi veriyi dikkate alacağımızı bilemediğimiz bu vahim farklılıkları somut bir şekilde ortaya koymak amacıyla hazırladığımız aşağıdaki tablo bu farklılıkları açık bir şekilde göstermektedir.

İZSU Veri Farkları

Konusunda bilgili ve deneyimli onca personelin çalıştığı böylesine büyük bir resmi kuruluşun farklı tarihlerde hazırladığı resmi belgelerde birbirinden farklı bilgiler vermesi, akla ister istemez içme suyu tarifelerinin hazırlanması ya da kurumun kar /zarar rakamlarının hesaplanması konularında da benzeri yanlışlıkların yapıldığı ya da yapılabileceği ihtimalini getirmektedir.

Ama biz yine de, internet sayfasındaki bilgilerin daha güncel olması ihtimalini dikkate alarak bu rakamlara itibar edeceğiz.

O nedenle, bundan sonraki tüm değerlendirmelerde, o değerlendirmeye esas olan verilerin, hangi kaynaktan alındığını belirtmeyi alışkanlık haline getirmemiz gerekiyor…

***

Western-Water-Drought1

İZSU’ya ait internet sayfasındaki 2009-2017 dönemi verilerini dikkate aldığımızda yer üstü ve altı kaynaklardan temin edilen içme suyu miktarının 2009-2016 döneminde % 64,26 oranındaki artışla 138.663.040 m³’ten 227.777.294 m³’e, faaliyet raporlarına göre abone sayısının da % 51,92 oranındaki artışla 1.113.479 aboneden 1.691.609 aboneye ulaştığını söyleyebiliriz.

Yer üstü ve altı kaynaklardan temin edilen içme suyunun 2009-2016 dönemindeki artışı ile İzmir kent merkezindeki 11 ilçenin nüfus artışını karşılaştırdığımızda ise bu dönemde nüfus artış endeksinin 106,42 düzeyine ulaşırken içme suyu artış endeksinin 164,26’ya; yani üretilen su miktarının nüfus artış miktarından fazla olduğu, böylelikle kişi başına üretilen su miktarının 50,60 m³’ten 78,10 m³’e yükseldiğini söyleyebiliriz.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’ne ait web sayfasındaki bilgilere baktığımızda, 2009-2017 döneminde İzmir’in merkezindeki 11 ilçenin içme suyu ihtiyacı temel olarak 13 ayrı su kaynağından karşılandığını öğreniyoruz.

7’si yeraltı kaynağı (derin kuyular), 6’sı da yüzeysel su kaynağı (barajlar) olan bu kaynakların isimleriyle dokuz yıllık dönem içinde çıkarılan toplam su miktarı içindeki önemini aşağıdaki tabloda görebiliyoruz.

İZSU 2009-2017 İçmesuyu Su Kaynakları

Bu tablodaki verilere göre İzmir merkezindeki 11 ilçenin (Balçova, Bornova, Buca, Çiğli, Gaziemir, Güzelbahçe, Karabağlar, Karşıyaka, Konak, Narlıdere ve Urla) ihtiyacı için üretilen içme suyunun aşağı yukarı yarısı (% 50,59) 7 ayrı grupta toplanan derin su kuyularından, diğer yarısı da (% 49,41) irili ufaklı altı barajdan karşılanmıştır.

İZSU faaliyet raporlarına göre yeraltı suyunun toplam içme suyu içindeki oranları 2011 yılında % 55,89, 2010 yılında % 60,43, 2012 yılında % 54,70, 2013 yılında % 47,66, 2014 yılında % 47, 2015 yılında % 52, 2016 yılında da % 55,57 olmuştur.

Bu konudaki diğer önemli bir ayrıntı ise İzmir merkezindeki 11 ilçenin su ihtiyacının % 16,60’ını karşılayan Göksu’daki derin kuyuların komşu il Manisa’nın Muradiye ilçesinde, % 7,62’sini karşılayan kuyuların da yine aynı ilin Saruhanlı ilçesinin Nuriye beldesinde bulunması; yani çıkarılan içme suyunun 1/4’ünün İzmir ili sınırları dışından karşılanıyor oluşudur.

İzmir merkezindeki 11 ilçenin içme suyu ihtiyacını karşılayan su kaynaklarından bazıları bazı yıllar ya da aylarda kullanılmamakta, tümüyle devre dışında bırakılmaktadır. Güzelhisar Barajı’ndan 2011 ve 2012 yıllarında, Sarıkız kuyularından 2013 ve 2014 yıllarında, Balçova Barajı’ndan da 2016/Kasım-2017/nisan döneminde hiç su alınmamış olması örnektir.

Bu yazı serimiz açısından önemli bulduğumuz su kayıp ve kaçaklarının 1998-2016 yılları arasındaki gelişimi ise İZSU faaliyet raporlarına göre şu şekilde olmuştur:

İZSU 1998-2016 Kayıp Kaçak Oranları

Bu tablodan da görüleceği gibi İzmir’in merkezindeki 11 ilçeye hizmet eden şebekeden kaybedilen suyun miktarı 19 yıl içinde % 61,58’den % 30,51 oranına, yani yarı yarıya indirilmekle birlikte bu süre içinde yitirilen 2.136.661.473 m³ miktarındaki suyun 2017 yılı değerleriyle toplam fiyatı konut abonelerine göre tamı tamamına 4.657.922.011.- TL., konut dışı abonelere göre de 11.260.205.963.-TL‘dır.

Son 19 yıl içinde kaybedilen suyun miktarı ve bedeli muazzam ölçülerdedir…. Bunun bedelini ödeyenler ise yöneticiler yerine hep halk, İzmir halkı olmuştur.

Tabloda yer alan rakamların da ortaya koyduğu gibi su kayıp oranının yıl ölçeğindeki azalışı son yıllarda genellikle % 1 ya da onun altındaki oranlarda olmuştur. Konunun uzmanlarıyla yaptığımız görüşmelerde, bu oranın yıllar içinde küçük miktarlarda azalmakla birlikte, tüm içme suyu şebekesi esaslı bir şekilde yenilenip denetlenmediği sürece sahil kesiminde denize karışan büyük boyutlardaki kaybın önlenemeyeceğini öğreniyoruz.

p-1-Why-Even-Our-Water-Supply

İşte o nedenle, hem İzmir merkezindeki 11 ilçeye hizmet veren içme suyu şebekesindeki % 30,51 oranındaki kaybın hem de diğer geri kalan 19 ilçeye hizmet veren içme suyu şebekelerindeki büyük kayıpların en kısa sürede Batı ülkelerinde, örneğin Londra’da olduğu gibi % 7’ler, 8’ler düzeyine indirilmesini, bunun için tramvay ve sahil düzenlemesi gibi gereksiz ve çok fazla miktarda su kullanımına neden olacak lüks yatırımlardan vazgeçilerek büyük boyutlu yatırımlar yapılmasını, kaybolan suyun bir an önce kurtarılmasını istiyoruz.

 

Kalkınma Yeniden, Alternatif İktisat Politikaları Elkitabı

Bugün sizlerle paylaşıp tanıtımını yapacağımız Koreli iktisatçı Dr. Ha-joon Chang ve Amerikalı iktisatçı Dr. Ilene Grabel tarafından birlikte yazılmış olan kitap, “Kalkınma Yeniden, Alternatif İktisat Politikaları Elkitabı” (Reclaiming Development, An Alternative Economic Policy Manual, 2004) adını taşıyor. Birinci baskısı Nisan 2005, ikinci baskısı Mayıs 2016 tarihinde İmge Kitabevi tarafından yapılan kitabı Türkçe’ye Emre Özçelik kazandırmış.

Kitabın yazarlarından Dr. Ha-Joon Chang‘ın Türkçeye kazandırılmış diğer bir kitabı, “Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü” (Kicking Away the Ladder: Development Strategy in Historical Perspective, Anthem, 2002) ise 2003 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış.

Resim1

Ülkemizin ve dünyanın önde gelen iktisatçılarının bu kitapla ilgili görüşleri ise kitabın arka yüzünde yer alıyor:

1980’den bu yana TC Hükümetlerinin IMF – Dünya Bankası – ABD reçetelerine teslimiyet içinde izledikleri politikaları değerlendirip eleştiren birçok iktisatçı, bu kitaptakine benzer saptamaları tekrar ve tekrar ortaya koydu. Chang-Grabel ikilisi, bu işi, iktisatçı olmayanların da rahatça izleyebilecekleri etkili bir biçimde ve sağlam bir bilgi birikimine dayanarak yapmışlar. Ve sonunda okurlara şu haklı mesajı açık seçik iletmişler: “Neoliberalizm yıkıcıdır, yararsızdır. Ve işte alternatifleri…” 
Prof. Dr. Korkut Boratav 

Artan sayıda gelişmekte olan ülke, kendi iktisat politikalarını denetleme hakkını IMF’den ve Dünya Bankası’ndan geri almakta. Bu kitapta yer alan zengin politika önerileri somut ve uygulanabilir bir dizi alternatif oluşturuyor.” 
Martin Khor, Üçüncü Dünya Ağı Yöneticisi 

Chang ve Grabel’in teorik açıdan sağlam ve ampirik olarak güvenilir eleştiriler ortaya koyan Kalkınma Yeniden adlı kitabı … gösterdiği yolda ilerleyecek olan ülkelerde etkin ve sosyal açıdan adil bir kalkınma sürecini hızlandıracak, özenle hazırlanmış, güzel ve çözümleyici bir eser.
John Langmore, BM’de ILO Temsilcisi

Chang ve Grabel, neoliberallerin ekonomik kalkınmaya ilişkin görüşlerinin temelini oluşturan ‘söylence’leri (veya palavraları) yerle bir ediyorlar. Kalkınma Yeniden tüm dünyada akademisyenlerin, öğrencilerin ve politika yapıcıların başucu kitabı olması gereken bir manifesto.” 
Prof. Lance Taylor, New School Üniversitesi

Bu kitabı, özellikle “Bölgesel kalkınma“, “tarımsal kalkınma” gibi Dünya Bankası kaynaklı kalkınma reçeteleriyle bir şeyler yapmaya çalışan ve daha sonra yaptıklarını ya da yapamadıklarını “model” adıyla tanıtmaya çalışanların, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarından aldıkları notları, yakasına kırmızı kurdele takılmış ilkokul öğrencilerinin sevinciyle dünya aleme anlatmaya çalışanların ve bu reklam kampanyalarına kananların okuyup gerçekleri öğrenmesi dileğiyle…

Kitapla ilgili esaslı iki inceleme, değerlendirme ve eleştiri yazısı ise Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi ile Praksis Dergisi‘nde yayınlanmış:

Okumakta yarar olduğu düşüncesiyle…

Hemşehri odaklı belediyeler… (1)

Ali Rıza Avcan

Bir belediyenin yaptığı bütün planlarda, aldığı bütün kararlarda, gerçekleştirdiği bütün uygulamalarda o kentte yaşayan ya da çalışan insanları, diğer bir deyimle “hemşehrileri” esas alması, yaptığı her şeyin odağına insanı yerleştirmesi…

Bu duruma bazı kaynaklar yönetimde “vatandaş odaklı yaklaşım“, bazıları da “hemşehri odaklı yaklaşım” diyorlar…

Bu kavram ve yaklaşımın şu sıralarda işletme yönetimi alanında rağbette olan “müşteri odaklı pazarlama” ile ilişkisi olduğunu söyleyenler olmakla birlikte; aslında bu olgu yönetim bilimi açısından pek de yeni bir şey değil….

İnsan var olduğundan, onun oluşturduğu yöneten ve yönetilen toplum düzeni şekillendiğinden bu yana, tüm din, ahlak ve hukuk kuralları bir insanın diğer bir insana, bir yurttaşın diğer bir yurttaşa, bir kentlinin başka bir kentliye; giderek her tiranın, firavunun, sultanın ya da seçimle belirlenen demokratik yöneticinin yönettiği insanları dikkate almasını, onların istek ve taleplerine kulak vermesini tavsiye ediyor…

Ancak bu durum, demokratik mücadelenin gelişip güçlendiği daha yakın tarihlerde iyi bir yönetici olmanın şartı olmaktan çıkıp temel bir insan hakkı olarak değişim geçirmiştir. 

İnsanlık kadar eski bir yöntemin yerel yönetimlerde başarılı bir şekilde yaşama geçirilmesi ve her bir belediyenin “hemşehri odaklı” çalışmalar yapmak istemesi, bugünkü koşullarda “bilgi edinme” ve “yönetime katılma” gibi demokratik haklarla “şeffaflık” ve “hesap verebilirlik” gibi ilkeler ve “kent konseyi” gibi yerel örgütlenmelerle mümkün gibi görülmekle birlikte; 2004-2005 dönemindeki yasal değişikliklerle ülkemiz gündemine yerleşen bu kavramlar, -ne yazık ki- merkezi yönetimin güvenlik odaklı yaklaşımları ve bu kavramlarla ilgili çalışmaların ithal edilmiş bir şablon üzerinden yaşama geçirilmek istenmesi gibi acemilikler nedeniyle istenilen sonuçlara ulaşamamış, Avrupa Birliği ideallerinden uzaklaştığımız bir ortamda bu kavram, olgu ve yaklaşımlar yavaş yavaş unutulmaya başlanmıştır.

Ayrıca özellikle kent konseyleri uygulamasının zaman içinde araçtan çok bir amaca dönüşmesi, idarenin bilgi edinme sürecinde işi zorlaştıran bürokratik tutumu, bilgi edinme sürecinin bir reklam, tanıtım ve halkla ilişkiler etkinliğine dönüşmesi ve katılım mekanizmalarının aslında bir aldatma ya da oyalama yöntemi olarak kullanıldığının fark edilmesi gibi olumsuzluklar nedeniyle, demokratik/sivil kamuoyunun bu kavram ve yöntemlere inancını da azalmıştır. 

İşte o nedenle bir kez daha “vatandaş” ya da “hemşehri” odaklı yönetim anlayışlarına önem verilmesi, bunun için de “bilgi edinme” ve “yönetime katılma” gibi hakların, “şeffaflık” ve “hesap verebilirlik” gibi ilkelerin ve “kent konseyi” gibi  yerel örgütlenmelerin ister bu ister başka ad ve içeriklerle tekrar gündeme getirilerek ülke koşullarına uygun girişimlerin başlatılması gerekmektedir.

Şimdi sırasıyla, “hemşehri odaklı belediye” olmayı kolaylaştıran “bilgi edinme” ve “yönetime katılma” haklarıyla “şeffaflık” ve “hesap verebilirlik” ilkelerini ve “kent konseyi” örgütlenmelerini sırasıyla incelemeye başlayabiliriz:

2219d3347e178d161405a6a7f9dfa5db

Bilgi Edinme Hakkı

Vatandaş odaklı yönetim” ya da “hemşehri odaklı yönetim” anlayışı denildiğinde insanın aklına ilk gelen konulardan birini ister istemez “bilgi edinme hakkı” oluşturur. Bu hak çerçevesinde, vatandaşın ya da hemşehrinin, belediye ve hizmetleriyle ilgili her konuda, herhangi bir kısıtlama olmaksızın zamanında, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmaksızın doğru ve sağlıklı bilgilere ulaşması, bu konuda herhangi bir zorlukla karşılaşmaması gerekmektedir.

Bilgi Edinme Hakkı” çerçevesinde kullandığımız ilk yöntem, dilek ve şikayetlerimizi resmi kurumlara dilekçe vererek bildirdiğimiz dilekçe hakkıdır. Bireylerin, kişisel veya kamusal konularla ilgili dilek ve şikayetlerini tek başına ya da başkalarıyla birlikte yargı organı dışındaki resmi kuruluşlara sunabilme hakkı olarak tanımlanan ve dayanağını Anayasa’nın 74. maddesinden alan bu hak, 1984 tarih ve 3071 sayılı Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair Kanun‘la düzenlenmiştir.

Ancak dilekçe hakkının uygulama karşısında yetersiz kalması nedeniyle, 9 Ekim 2003 tarih, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ve bu kanunun 31. maddesi uyarınca Bakanlar Kurulu’nun 19.04.2004 tarih, 2004/7189 sayılı kararı ile kabul edilip 27 Nisan 2004 tarih, 25445 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan “Bilgi Edinme Hakkı Kanunun Uygulanmasına İlişkin Esas ve Usuller Hakkında Yönetmelik” düzenlenmiştir.

4982 sayılı Bilgi Edinme Kanunu ve yönetmelik hükümlerine göre bu hakkın kullanımı, merkezi idare kapsamındaki kamu idareleri ile bunların bağlı, ilgili veya ilişkili kuruluşlarının, köyler hariç olmak üzere mahalli idareler ve bunların bağlı ve ilgili kuruluşları ile birlik ve şirketlerinin, Merkez Bankası, İMKB ve üniversiteler de dahil olmak üzere kamu tüzel kişiliğini haiz olarak enstitü, teşebbüs, teşekkül, fon ve sair adlarla kurulmuş olan bütün kamu kurum ve kuruluşlarının ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının faaliyetlerini kapsamaktadır.

Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ve yönetmeliği ile ilgili uygulamalarda birçok sorunla karşılaşmış biri olarak aklıma ilk gelen örneklerden biri, 2015 yılında göçmen, mülteci ve sığınmacılarla ilgili ulusal bir proje hazırlığı için İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne başvurarak her bir ildeki göçmen, mülteci ve sığınmacıların sayı ve cinsiyetleri ile bilgileri istediğimizde hem bakanlığın hem de Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’nun bu bilgilerin gizli kalması gereken kişisel bilgiler olduğunu belirterek başvurumuzu reddetmeleri, ama bir süre sonra bu bilgileri gelişen uluslararası gelişmeler nedeniyle kendilerinin kamuoyuna açıklamalarıdır.

Yine aklıma gelen diğer bir ilginç örnek ise, Türkiye’deki kent konseyleri ile ilgili bir araştırmada kent konseylerinin kurulduğu tarihten bu yana Türkiye’de kaç adet kent konseyinin bulunduğunu içeren sorumuzun, kent konseyleri ile ilgili projenin Birleşmiş Milletler Uluslararası Kalkınma Teşkilatı (UNDP) ile birlikte ortağı olan İçişleri Bakanlığı’nın bu konuların bakanlıkça bilinmediği ve bunun için özel bir araştırma yapılması gerektiğini belirterek yanıtlamamış olmasıdır. 

4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ve yönetmelikte belirtilen iş ve işlemlerin kamu bürokrasisi tarafından bu şekilde yürütülmesi ve kamu kurumlarına tanınan sürelerin çok uzun olması, gerekli bilgileri süresi içinde vermeyen kurumlar hakkındaki yaptırımların yetersiz kalması, bu konuyu takiple görevli Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’nun bugüne kadar kendisinden beklenen performansı gösterememesi nedeniyle bu uygulamaları kolaylaştırmak ve daha kolay izlemek amacıyla 19 Ocak 2006 tarih ve 2006/3 sayılı Başbakanlık genelgesiyle Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER) uygulamasına geçilmiştir.

237326

Kısaca BİMER dediğimiz bu web tabanlı iletişim sistemi, hem “Bilgi Edinme Hakkı“nın kullanımını hem de açık şikayet ve gizli ihbar sistemlerinin Başbakanlığın denetimindeki bir platform üzerinden yapılıp izlenmesini sağlamakta, sistemin merkezinde Başbakanlığın olması nedeniyle çoğu kez her bir kurumun kendi “Bilgi Edinme” süreçlerinden daha etkili olmaktadır. Hatta çoğu kullanıcı kurumsal bilgi edinme süreçlerinde sonuç alamadığı başvurularını, doğrudan doğruya BİMER üzerinden yaparak istediği sonuca daha kısa sürede ulaşmakta, o nedenle de her yıl BİMER’e yapılan başvuruların sayısı düzenli olarak artmaktadır. Sistemin kurulduğu 2006 yılında 129.297 olan işlem sayısının büyük bir oranda artarak 2016 yılında 1.729.952 sayısına ulaşmış olması örnektir.

BİMER sisteminin hukuk, demokrasi ve özgürlükler açısından sakıncalı yanı ise başvuranın kimliğini gizleyen ihbar sistemini barındırarak bu tür gizli ihbarların internet üzerinden yapılmasını kolaylaştırmış olmasıdır.

Devam Edecek…

 

Savaş, göç, ölümler ve yoksulluk…

Bugün bir kısmınız denize girip plajda güneşlenirken, bir kısmınız Maltepe’deki Adalet Mitingi’ne katılırken, bir kısmınız da çalışırken biraz tatsız, iç karartan ve çoğu kez uzak durmaya çalıştığımız manzaraları; Sony’nin 2017 Dünya Fotoğraf Yarışması’nda “Güncel Konular ve Haberler” kategorisinde finale kalan dört fotoğrafçının; Alessio Romenzi, Asger Ladefoged, Ivor Prickett ve Paşa İmrek‘in Irak, Suriye, Türkiye ve Libya’da çektiği savaş, göç, ölüm ve yoksulluk fotoğraflarını paylaşıyoruz.

Sırf öteleyip istemediğimiz, kötü muamelelere maruz bıraktığımız göçmenlerin, mültecilerin ve sığınmacıların nerelerden, hangi koşullardan geldiğini görüp onları anlamaya çalışmamız için…

279043_243171_7_ © Alessio Romenzi, Italy, Shortlist, Professional, Current Affairs & News, 2017(1)
Alessio Romenzi, İtalya, Libya
279045_243171_4_ © Alessio Romenzi, Italy, Shortlist, Professional, Current Affairs & News, 2017(1)
Alessio Romenzi, İtalya, Libya
279046_243171_6_ © Alessio Romenzi, Italy, Shortlist, Professional, Current Affairs & News, 2017(1)
Alessio Romenzi, İtalya, Libya
279049_243171_3_ © Alessio Romenzi, Italy, Shortlist, Professional, Current Affairs & News, 2017(1)
Alessio Romenzi, İtalya, Libya
279050_243171_5_ © Alessio Romenzi, Italy, Shortlist, Professional, Current Affairs & News, 2017(1)
Alessio Romenzi, İtalya, Libya
279051_243171_1_ © Alessio Romenzi, Italy, Shortlist, Professional, Current Affairs & News, 2017(1)
Alessio Romenzi, İtalya, Libya
279346_243171_9_ © Alessio Romenzi, Italy, Shortlist, Professional, Current Affairs & News, 2017(1)
Alessio Romenzi, İtalya, Libya
279347_243171_8_ © Alessio Romenzi, Italy, Shortlist, Professional, Current Affairs & News, 2017(1)
Alessio Romenzi, İtalya, Libya
PRESS_278962_243171_0_ © Alessio Romenzi, Italy, Shortlist, Professional, Current Affairs & News, 2017(1)
Alessio Romenzi, İtalya, Libya
PRESS_279044_243171_2_ © Alessio Romenzi, Italy, Shortlist, Professional, Current Affairs & News, 2017(1)
Alessio Romenzi, İtalya, Libya
Kampen om Mosul
Asger Ladefoged, Danimarka, Irak-Musul
Kampen om Mosul
Asger Ladefoged, Danimarka, Irak-Musul
Shia-sunni
Asger Ladefoged, Danimarka, Irak-Musul
348829_317078_7_ © Asger Ladefoged, Denmark, Shortlist, Professional, Current Affairs & News, 2017(1)
Asger Ladefoged, Danimarka, Irak-Musul
Kampen om Mosul
Asger Ladefoged, Danimarka, Irak-Musul
Kampen om Mosul
Asger Ladefoged, Danimarka, Irak-Musul
Kampen om Mosul
Asger Ladefoged, Danimarka, Irak-Musul
Kampen om Mosul
Asger Ladefoged, Danimarka, Irak-Musul
Kampen om Mosul
Asger Ladefoged, Danimarka, Irak-Musul
Iraq. Recently displaced Iraqis reach safety
Ivor Prickett, İrlanda, Irak-Musul
Iraq. Internally displaced Iraqis flee fighting in Mosul
Ivor Prickett, İrlanda, Irak-Musul
Iraq. Internally displaced Iraqis flee fighting in Mosul
Ivor Prickett, İrlanda, Irak-Musul
355794_318083_4_ © Ivor Prickett, Ireland, Shortlist, Professional, Current Affairs & News, 2017(1)
Ivor Prickett, İrlanda, Irak-Musul
Iraq. Internally displaced Iraqis flee fighting in Mosul
Ivor Prickett, İrlanda, Irak-Musul
Iraq. Recently displaced Iraqis reach safety
Ivor Prickett, İrlanda, Irak-Musul
Iraq. People who have reamined in parts of liberated Mosul
Ivor Prickett, İrlanda, Irak-Musul
Iraq. Recently displaced Iraqis reach safety
Ivor Prickett, İrlanda, Irak-Musul
PRESS_355798_318083_8_ © Ivor Prickett, Ireland, Shortlist, Professional, Current Affairs & News, 2017(1)
Ivor Prickett, İrlanda, Irak-Musul
61493_78325_0_ © Paşa İmrek, Turkey, Shortlist, Professional Competition, Current Affairs & News, 2017(1)
Paşa İmrek, Türkiye
61495_78325_1_ © Paşa İmrek, Turkey, Shortlist, Professional Competition, Current Affairs & News, 2017(1)
Paşa İmrek, Türkiye
61497_78325_2_ © Paşa İmrek, Turkey, Shortlist, Professional Competition, Current Affairs & News, 2017(1)
Paşa İmrek, Türkiye
61499_78325_3_ © Paşa İmrek, Turkey, Shortlist, Professional Competition, Current Affairs & News, 2017(1)
Paşa İmrek, Türkiye
61501_78325_4_ © Paşa İmrek, Turkey, Shortlist, Professional Competition, Current Affairs & News, 2017(1)
Paşa İmrek, Türkiye
61509_78325_8_ © Paşa İmrek, Turkey, Shortlist, Professional Competition, Current Affairs & News, 2017(1)
Paşa İmrek, Türkiye
61511_78325_9_ © Paşa İmrek, Turkey, Shortlist, Professional Competition, Current Affairs & News, 2017(1)
Paşa İmrek, Türkiye
PRES61505_78325_6_ © Paşa İmrek, Turkey, Shortlist, Professional Competition, Current Affairs & News, 2017 (1)
Paşa İmrek, Türkiye
PRES61507_78325_7_ © Paşa İmrek, Turkey, Shortlist, Professional Competition, Current Affairs & News, 2017 (1)
Paşa İmrek, Türkiye