Yanlışlardan yanlış beğen – Yanlış 2

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana sürdürülmekte olan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin tanıtımı amacıyla gerek belediyenin hazırladığı haber bültenlerinde gerekse belediye bültenlerindeki bilgiler üzerinden haber yazıp yorum yapanların dile getirip tekrarladıkları yanlışları bir bir ortaya koymaya devam ediyoruz.

Bu çerçevede bugün dile getireceğimiz ikinci önemli yanlışı; ülke kırsalındaki nüfusun gerçekten azalıp azalmadığı konusuyla İzmir kırsalındaki nüfusun hangi nedenlerle arttığını ele alıp bunun gerçek nedenlerini; yani doğruları söylemeye devam edeceğiz.

YANLIŞ 2

* Türkiye’de düştü, İzmir’de yükseldi

İzmir’deki kırsal kalkınmayı destekleyen önemli bir veri de, tarımsal istihdamın nüfusa oranı oldu. İzmir Çalışma ve İş Kurumu Müdürlüğü verilerine göre, Türkiye’de 2015 yılında yüzde 20,6 olan bu oran 2016’da yüzde 19,5’e düştü. İzmir’de ise Türkiye genelinin aksine tarımsal istihdamın nüfusa oranı aynı dönemde 9,9’dan yüzde 10,5’e yükseldi. Yani Türkiye genelinde düşen oran İzmir’de yükselişe geçti. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kırsala yaptığı destek ve yatırımların amacına ulaştığı bu verilerle de doğrulandı.

2007 yılında İzmir’in toplam nüfusu 3 milyon 739 bin dolaylarındayken, kırsal olarak tanımlanan 19 ilçede yaşayan nüfus 1 milyon 89 bin civarındaydı. Bundan 10 yıl önce İzmir nüfusunun yüzde 29,14’ü kırsalda yaşıyorken, bu oran 2010 yılında yüzde 29,40’a, 2015 yılında yüzde 30,60’a, 2016 yılında ise yüzde 30,70’e yükseldi.

Kırsalda ekonominin canlanmasının nüfus hareketlerine etkisini gösteren bir başka veri ise şöyle:

2016 yılı Türkiye geneli nüfus artış oranı Yüzde 1,35

İzmir’in nüfus artış oranı Yüzde 1,32

İzmir kırsalındaki (19 ilçe) nüfus artış oranı Yüzde 1,59.

Tüm bu veriler “Kırsal Kalkınmada İzmir Modeli”nin hedefine ulaştığını gösteren lumlu sonuçlar olarak dikkat çekiyor.”

Kaynak: İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Tarımda İzmir Mucizesi” başlıklı 27 Haziran 2017 tarihli haber bülteni.

* İzmir’deki kırsal kalkınmayı destekleyen önemli bir veri de tarımsal istihdamın nüfusa oranı oldu. İzmir Çalışma ve İş Kurumu Müdürlüğü verilerine göre, Türkiye genelinin aksine tarımsal istihdamın nüfusa oranı aynı dönemde 9,9’dan yüze 10,5’e yükseldi. Yani Türkiye genelinde düşen oran İzmir’de yükselişe geçti. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kırsala yaptığı destek ve yatırımların amacına ulaştığı bu verilerle de doğrulandı.”

Kaynak:Tarımda ithalatın alternatifi, İzmir Modeli“, Ali Ekber Yıldırım, 6 Temmuz 2017 tarihli Dünya Gazetesi.

DOĞRU 1

Öncelikle aynı yanlışı tekrarlayan yukarıdaki iki haber için şunu söylemek isterim; Gazetecinin görevi, bilgi kaynağının verdiği bilgiyi ilgili tüm taraflarla görüşüp araştırarak doğrulamak ve doğruluğundan emin olduktan sonra yayınlamaktır. O da en azından aynı dili, aynı anlatımı kullanmamak koşuluyla…

İkinci olarak da verilen istatistiki verilerin yanlış olduğunu ifade etmek isterim…

Çünkü, Türkiye’deki istihdamla, özellikle de tarımsal istihdamla ilgili değerlendirme ve yorumları, İzmir Çalışma ve İş Kurumu Müdürlüğü verilerine bakarak değil; Devletin bu konudaki geçerli ve güvenilir verilerini hazırlayan Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine bakarak yapmamız gerekir. 1980’li yıllarda Devlet İstatistik Kurumu olarak adlandırılan bu kurumda çalışmış bir uzman araştırmacı olarak ülkemizdeki tek güvenilir ve geçerli veri kaynağının Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) olduğunu kabul etmemiz ve istihdam gibi önemli bir konuda bu kurumun ürettiği verileri dikkate almamız gerekmektedir.

Çünkü Türkiye İstatistik Kurumu verileri, Türkiye kırsalındaki istihdamın, yukarıda yazılı bülten ve gazete haberinde iddia edildiği gibi azaldığını değil; aksine arttığını söylüyor. Bu durumu en iyi şekilde Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerini kullanan Ulusal İstihdam Stratejisi 2014-2023 belgesinin hazırlanması sırasında gerçekleştirilen Ulusal İstihdam Stratejisi Tarım Sektörü Çalıştay Raporu’nda görmek mümkündür.¹

Kırsal Nüfus ve İstihdam

Yukarıdaki tablonun son sütunundaki yüzde rakamlarının incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, kırsal alandaki tarım istihdamındaki iş gücüne katılım oranı 2005-2015 döneminde % 44,60 oranından % 51,60 oranına doğru net 7 puanlık bir artış göstermiş; böylelikle Türkiye kırsalındaki tarımsal istihdamın nüfusa oranının iddia edildiğinin aksine arttığı görülmektedir.

Yine aynı güvenilir ve geçerli TUİK verilerine dayanarak düzenlediğimiz İzmir’deki istihdamın iktisadi faaliyet kollarına göre dağılımını gösteren aşağıdaki tabloda da görüleceği gibi, tarımdaki istihdamın tüm istihdam miktarı içindeki payı, 2004-2007 döneminde azalmakla birlikte; 2008 yılından itibaren, aynen Türkiye genelinde görüldüğü gibi artış eğilimi içine girerek 2007’deki % 7,50 oranındaki düzeyinden 2016 yılı itibariyle % 10,50 düzeyine yükselmiştir.

İzmir İstihdam

Çağlar Keyder2000’lerde Devlet ve Tarım” başlıklı makalesinde, bu şekilde artan istihdam rakamının siyasi durum, kentlerin göreli olarak pahalanması, tarım dışında iş bulmanın zorluğu gibi çeşitli belirleyicileri olduğunu; bütün bu koşulların kırsalın ve çiftçiliğin cazibesini  yükselterek kırsal nüfus yararına demografik bir değişimi mümkün kıldığını ve tarımda gelirlerin artmasıyla politika beklentilerinin olumlu olmasının en önemli nedenlerden biri olduğunu ifade etmektedir.² 

Tabii ki tarım politikaları tüm kırsal nüfusu veya bütün çiftçileri aynı şekilde etkilemiyor. Ürüne göre farklılıklar var, bunlar bölgesel farklılıkları ortaya çıkarıyor. Daha da önemlisi her politika aracının köylünün ölçeğine göre değişik etkide bulunması. Örneğin gübre, mazot ve tarım ilacını yoğunlukla kullanan bir büyük çiftçi ile daha küçük ölçekte daha az teknoloji ile çalışan köylünün sübvansiyonlu fiyatlardan değişik düzeylerde etkileneceği açık. Dolayısıyla destek politikasının tarımın tümünü etkilediği hipotezi bir düzeyde doğru olabilir, fakat daha mikro düzeyde araştırma yapılması, mekansal ve sınıfsal farkların yol açtığı davranışların incelenmesi gereklidir. Aksi takdirde istatistiklerde gözlemlenen hareketin altında yatan dinamiği anlamaya imkan olmaz.”³

Çağlar Keyder kırsal istihdamdaki bu artışın en çok Ege ve Akdeniz bölgelerinde ortaya çıktığını, İzmir, Aydın, Denizli, Muğla, Manisa, Antalya ve Adana gibi ihracata ve zenginleşmiş damak tadına hitap eden taze meyve ve sebze üretiminde, yani daha emek yoğun tarımda uzmanlaşan illeri kapsadığını ve toplam tarım istihdamı artışının yarıdan fazlasını kapsadığını ifade etmektedir. 

O nedenle İzmir, Aydın, Denizli, Muğla, Manisa ve Adana gibi Ege ve Akdeniz’e kıyısı olan Batı illerinin kırsalında, Türkiye kırsalındaki artıştan daha fazla bir nüfus artışının olması bir Türkiye gerçeği olarak sadece İzmir’e özgü bir durum değil; sadece İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı çalışmaların bir sonucu değildir.

Aksi takdirde elmalarla armutların birbirine karıştırıldığı bir durum yaşanır ki; o da yapılan hizmetlerin kurumsallaşıp sürdürülebilir kılınmasını engelleyen bir ayak bağına dönüşür durur…

c755a8a7-d1de-466b-b43c-c782adb1d34d-tom_ward_12_altdisney_pinocchio

Sonuç olarak, sunduğumuz bu güvenilir ve geçerli resmi verilerin kullanılması suretiyle yaptığımız belirleme ve değerlendirmeler ışığında;

İzmir’in “kırsal ilçeleri” olarak tanımlanan 19 ilçe merkezi ile köylerindeki (mahallelerindeki) nüfus artışının nedeni, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı hizmetlerin özel bir sonucu değil; tüm ülkede uygulanan tarım politikalarının sonucu olarak Ege ve Akdeniz kıyısındaki tüm illerde ortaya çıkan toplumsal bir gelişmenin ürünüdür. 


¹ Ulusal İstihdam Stratejisi Belgesi Tarım Sektörü Çalıştay Raporu,  Sf. 5-6 http://www.uis.gov.tr/media/1430/tar%C4%B1m.docx

² Çağlar Keyder, “2000’lerde Devlet ve Tarım“, “Bildiğimiz Tarımın Sonu, Küresel İktidar ve Köylülük“, İletişim Yayınları İstanbul-2013, s.211-212

³ Çağlar Keyder, “2000’lerde Devlet ve Tarım”, “Bildiğimiz Tarımın Sonu, Küresel İktidar ve Köylülük“, İletişim Yayınları, İstanbul-2013,  s.212

Devam Edecek…

 

Gecikmiş bir teşekkür…

Ali Rıza Avcan

Geçtiğimiz günlerde TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şube Başkanı Halil İbrahim Alpaslan, Facebook’ta yayınladığı bir mesajla, TMMOB Mimarlar Odası tarafından geçmişte yayınlanmış olan kitap, dergi ve broşürleri İzmir Mimarlık Merkezi’nde ücretsiz olarak dağıttıklarını duyurdu. Bu duyuru üzerine vakit geçirmeksizin hemen İzmir Mimarlık Merkezi’ne giderek o yayınların hepsinden birer tane ayırarak kütüphaneme yerleştirmem mümkün oldu.

TMMOB Mimarlar Odası Genel Sekreteri Hasan Topal, İzmir Şubesi Başkanı Halil İbrahim Alpaslan ve Şube Sekreteri Nilüfer Çınarlı Mutlu sayesinde edindiğim bu kitap, dergi ve broşürler için, gecikmiş de olsa gönülden bir teşekkürü borç biliyorum.

Gelelim hangi kitap ve dergileri ücretsiz edindiğime…

Öncelikle benim için önemli olan, “Kültürel ve Doğal Miras, Uluslararası Kurumlar ve Belgeler” isimli kitaptan söz etmek isterim.

2007 yılı Nisan ayında yayınlanan ve Emre Madran ile Tuğçe Selin Tağmat tarafından derlenen bu kitapta Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi (ICOMOS), Dünya Miras Kentleri Örgütü, Bizim Avrupamız, Avrupa Tarihi Kentler ve Bölgeler Birliği, Kütür Varlıklarının Korunması ve Onarım Çalışmaları Uluslararası Merkezi, Uluslararası Doğa Koruma Birliği, Doğal Hayatı Koruma Vakfı ve Uluslararası Mimarlar Birliği hakkında bilgi verildikten sonra UNESCO, UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) ve  Avrupa Konseyi’ne ait toplam 10 uluslararası sözleşmeye yer veriliyor. Bu sözleşmeler ise sırasıyla şu şekilde: Silahlı Çatışma Halinde Kültürel Değerlerin Korunması Sözleşmesi (Lahey Konvansiyonu), Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme, Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (Ramsar Sözleşmesi), Biyoçeşitlilik ve Akdeniz’de Özel Koruma Alanlarına İlişkin Protokol, Avrupa Kültür Konvansiyonu, Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi (Bern Sözleşmesi), Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi, Avrupa Arkeolojik Mirasının Korunması Sözleşmesi, Avrupa Peyzaj Sözleşmesi ve Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi’nin Karadeniz’de Biyolojik Çeşitliliğin ve Peyzajın Korunması Protokolü.

Yine bu yayına eşdeğer bir başka yayın da, 2004 yılının Nisan ayında yayınlanan “Kentsel Koruma ve Canlandırma Üzerine Seçme Kaynakça” isimli kitaptı.

Şebnem Önal Hoşkara ile Naciye Doratlı tarafından derlenen bu kitapta, kentsel koruma ve canlandırma konusu ile ilgili tüm yayınlara; kitaplar, kongre kitapları, bildiriler makaleler, tezler, raporlar, ilgili İnternet sayfaları, konu ile ilgili sivil toplum kuruluşları ve uluslararası kuruluşlara ilişkin birçok bilgiye ulaşabiliyorsunuz.

Bir hazine değerinde olduğuna inandığım Ege Mimarlık Dergisi’nin birçok sayısının yanında hem konu hem de basım tekniği ve görünümü açısından beni etkileyen kitaplar ise söyleşi, atölye, forum, panel, seminer ve bildiriler başlığı ile basılan “Kapsayıcı ve Katılımcı Bir Tasarım/Araştırma Projesi Olarak Değişim“, “Gelenek, İşlev ve Moda Arasında Günümüz Konut Kültürü“, “Yerel Yönetimlerde Yeniden Yapılanma“, “Toplum ve Mimarlık“, “Cumhuriyet Dönemi Mimari Mirasının Korunması“, “Afet Hukuk, Dünü, Bugünü ve Geleceği” isimli kitaplar oldu.

Bu güzel kitap ve dergileri bu şekilde edinip teşekkürümüzü ilettikten sonra bu konuyla ilgili bir dileğimizi dile getirmekte de fayda umuyorum…

Biliyorum, Mimarlar Odası bu tür yayınları öncelikle kendi üyesi olan mimarları bilgilendirmek, onların mesleki bilgilerini geliştirmek için çıkarıyor ve bütçesinden önemli bir tutarı harcıyor; ama bunların belki ikinci sırada gelen bizler gibi okuyucuları, meraklıları da var. Belki de bir çok üye mimarın okumadığı makaleleri, kitapları sonuna kadar okuyan, kitabı, dergiyi son damlasına kadar tüketen ve kütüphanesinin en önemli yerinde saklayan biz meraklılar var… Böylelikle, konusunda uzman mimarların ve yazarların gözünden yaşadığı dünyayı, ülkeyi ve kenti, o kentteki yapıları görüp öğrenen ve yorumlayan bizler var…

20170727_102353

Bu kitapları, dergileri İzmir Mimarlık Merkezi’ne giderek oradaki kütüphanede okumanın, takip etmenin de mümkün olduğunu bilmekle birlikte, dağıtım sonrasında kalan ve biriken yayınların, aynen şimdi olduğu gibi ücretli ya da ücretsiz bir şekilde okuyucusu ile buluşması için çözümler bulunabileceğine, en azından TMMOB Mimarlar Odası İnternet sayfasındaki mevcut e-kitap ya da e-dergilere dahil edilebilmesinin mümkün olduğunu düşünüyor ve bu konuda sürekli bir çözüm bulunması için öneride bulunmak istiyorum.

Bu öneriyi yaparken, yine de bir kez daha teşekkür etmeyi unutmak istemiyorum…

 

Yanlışlardan Yanlış Beğen – Yanlış 1

Ali Rıza Avcan

Bildiğiniz gibi uzunca bir süredir, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014 yılından bu yana yürüttüğü ve bir “model” olarak tanıttığı tarım ve hayvancılık hizmetlerini inceleyip araştırıyor ve bilimsel olarak doğru olmayan şeylere dikkate çekerek “işin doğrusuna” işaret etmeye çalışıyoruz.

İşte bu çerçevede bugünden sonra bu hizmetlerin tanıtımında kullanılan yanlış ya da eksik bilgileri kaynağını da belirtmek suretiyle ortaya koyup doğrusunu göstermeye çalışacağız.

Bunu yaparken de belediyenin İnternet sayfasında yayınlanan haberlerle bu haber ya da bültenler üzerinden haber veren gazete ve dergileri, doğru bilgi kaynağı olarak da Türkiye İstatistik Kurumu, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı gibi kurumların resmi verilerini kullanacağız.

Bugün ele alacağımız ilk yanlış haber, İzmir’in hangi yerleşimlerinin “kırsal yerleşim” olarak kabul edildiği ve bu yerleşimlerdeki nüfus artış oranı ile ilgili. Çünkü İzmir Büyükşehir Belediyesi “kırsal alan” olarak kabul ettiği 19 ilçe nüfusunun, kendi tarım ve hayvancılık hizmetlerinin olumlu bir sonucu olarak arttığın iddia ediyor. İddia, kelimesi kelimesine aynen şöyle:

ZEkaZ0

YANLIŞ 1

Türkiye’de tarımsal istihdam oranı düşerken, İzmir’de yükseldi. Desteklenen tarımsal kooperatiflerin üye ve personel sayıları ile cirolarında patlama yaşandı. Sonuçta İzmir’de “köyden kente göç” durduruldu; kırsal nüfusun artış oranı, kent merkezindeki nüfus artışını geçti. 10 yıl önce İzmir nüfusunun yüzde 29,14’ü kırsalda yaşıyorken, 2016 yılında bu oran yüzde 30,70’e yükseldi.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2007 yılından bu yana “ısrarla” üzerinde durduğu “kırsal kalkınma” çalışmalarının olumlu sonuçları somut olarak görülmeye başlandı. Temel hedeflerinden biri “köyden kente göçün önlenmesi” olan proje sayesinde İzmir’in “kırsal” olarak tanımlanan 19 ilçesindeki nüfus, 2016 yılında geçen yıla göre yüzde 1,59 oranında arttı. Aynı dönemde İzmir’deki genel nüfus artış oranı yüzde 1,32, Türkiye’deki nüfus artış oranı yüzde 1,35’de kaldı.

Kaynak:

  • İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Tarımda İzmir Mucizesi” başlıklı 27 Haziran 2017 tarihli haberi.
  • Dünya Gazetesi’nin 6 Temmuz 2017 tarihli ve “Tarımda İthalatın Alternatifi, İzmir Modeli” başlıklı haber, Ali Ekber Yıldırım.
  • Ege’deSonSöz isimli İnternet gazetesinin 27 Haziran 2017 tarihli ve “İzmir’in yerel kalkınma raporu: Tarımda büyük mucize!” başlıklı haberi.

s997638

DOĞRU 1

Bir mülki yönetim birimi olarak tanımlanan İzmir ilindeki tüm köyleri bir anda mahalleye dönüştürerek İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin görev alanına dahil eden 2012 tarih, 6360 sayılı kanun sonrasında İzmir içinde artık “kentsel” ya da “kırsal” alan şeklinde resmi bir ayrım kalmadı ve İzmir ilindeki tüm nüfus, bundan böyle “kentsel alan”da yaşayan “kentliler” olarak anılmaya başlandı. 

Bir kısım köyler halen köy olma özelliklerini koruyor olsalar bile devlet ve onun resmi istatistikleri bu köyleri artık “mahalle” olarak görüyor ve İzmir’i de % 100 oranında kentleşmiş bir yerleşim alanı olarak kabul ediyor.

O nedenle, içine ilçe merkez nüfuslarının da dahil edildiği 19 ilçeyi,  “bunlar İzmir’in kırsalıdır” diye bir köşeye ayırıp 19 ilçeye ait toplam nüfusu, aynı ilçelerin daha önceki yıllara ait nüfuslarıyla mukayese ederek “bu kırsal yerleşimlerin nüfusları azalacağına artmıştır” ya da bu ilçelerdeki nüfus artış oranını Türkiye kırsalındaki nüfus artış oranıyla mukayese ederek “ülke kırsalında nüfus azalırken İzmir’in kırsalında nüfus artıyor, bunun nedeni de bizim İzmir kırsalında yaptığımız çalışmalardır” demek açık bir şekilde istatistik biliminin gerekleriyle Türkiye’nin demografik gerçeklerini bilmemektir.

Bu yanlışları analiz ederken öncelikle “kırsal” olarak tanımlanan bu 19 ilçenin hangi ilçeler olduğuna ve 2007, 2010 ve 2016 yıllarındaki kent merkeziyle köylerindeki (şimdinin mahalleleri) nüfusun gelişimine bakmamız gerekir.

Aşağıdaki tablonun incelenmesinden de görüleceği gibi İzmir Büyükşehir Belediyesi, Aliağa, Bayındır, Bergama, Beydağ, Çeşme, Dikili, Foça, Karaburun, Kemalpaşa, Kınık, Kiraz, Menderes, Menemen, Ödemiş, Seferihisar, Selçuk, Tire, Torbalı ve Urla ilçelerinin merkez ve köylerini (mahallelerini) “kırsal alan” kabul ederek buralarda yaşayan herkesi “köylü”, yapıp eyledikleri işleri de “tarım ve hayvancılık faaliyeti” olarak adlandırmıştır.

İzmir Köy & Kent

İş bilmezliğin ya da bilinçli bir çarpıtma gayretinin sonucu olarak Aliağa’da sanayide çalışan herkes, Urla’daki evlerinde oturan emekliler, Seferihisar’da ya da Çeşme’de turizmcilik yapanlar ya da inşaatlarda çalışan Kürtler, Kemalpaşa ya da Torbalı Organize Sanayi’de çalışan işçiler, Bergama kent merkezinde ticaret yapanların hepsi “köylü”, yaşadıkları ilçeler de “kırsal ilçe” ilan edilmiştir.

Bu ilçelerin kent merkeziyle köylerinde (mahallelerinde) yaşayanların nüfusu yazılan haberde de ifade edildiği gibi, İzmir’in 2007 yılı nüfusunun % 29,14’ünü, 2010 yılında % 29,14’ünü, 2016 yılında da % 30,95’ini oluşturup 2007’den 2016’ya gelen süreçte toplam nüfusları sanki % 1,81 oranında artmış gibi gözükse de; bu ilçelerin kent merkezinde yaşayanların oranı 2007’de % 52,19 iken 2010 yılında % 72,59’a, 2016 yılında da % 74,64’e yükselmiş; böylelikle köylerde (mahallelerde) yaşayan nüfusun oranı 2007’de % 47,81 iken sırasıyla 2010 yılında % 27,41’e, 2016 yılında da % 25,36’ya kadar inmiş; köylerin (mahallelerin) nüfusu 10 yıllık sürede % 22,45 oranında azalmıştır.

Oysa dünyadaki ya da Türkiye’deki kırın sorunlarıyla ilgilenen herkes bilir ki, kırsal alanlarda, özellikle de Ege ve Akdeniz bölgesi gibi sahillerdeki köy ve kasabalarda yaşayan herkes doğrudan doğruya tarım ya da hayvancılıkla ilgilenmez, sadece ve sadece tarım ve hayvancılıkla meşgul olmaz. 

Öte yandan nüfusun, gelişen turizm ve inşaat faaliyetleriyle onunla doğrudan bağlantılı ticari faaliyetler nedeniyle Akdeniz ve Ege kıyısındaki kırsal alanlarda, ülkenin diğer bölgelerinin aksine arttığı resmi istatistiklerle kanıtlanmış ve konu ile ilgili bilim çevrelerinde bilinen bir toplumsal gerçekliktir. Bu anlamda Çeşme, Seferihisar, Urla ve Menderes gibi ilçelerle onların köylerindeki nüfus artışının tek nedeni sadece tarım ve hayvancılık faaliyetleri değil; belki de tarım ve hayvancılık faaliyetlerinden çok bu bölgelerdeki turizm odaklı gelişmeden kaynaklanan inşaat, ticaret ve hizmet sektörlerindeki faaliyetlerdir.

Ayrıca yukarıdaki tablonun ilçelerle ilgili satırlarına bakıldığında, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ilan ettiği % 1,81 oranındaki kırsal nüfus artışının asıl olarak ilçe merkezindeki nüfus artışları nedeniyle Aliağa, Çeşme, Dikili, Torbalı ve Urla gibi sanayi ve turizm kentlerinde daha fazla arttığı, Bayındır, Bergama, Kınık, Kiraz, Ödemiş ve Selçuk gibi tarımsal niteliklerin daha baskın olduğu ilçelerde ise nüfusun ya azaldığı ya da aynı kaldığı veya çok az oranda arttığı görülecektir.

pinnochio

O nedenle, hangi yerleşimin “kırsal”, hangisinin “kentsel” olduğunu belirleyen herkesçe kabul edilmiş temel kriterlerine başvurmadan; örneğin o ilçede Çiftçi Kayıt Sistemi’ndeki çiftçi sayısı, ekilen arazi miktarıyla ağaç sayısı, elde edilen bitkisel ve hayvansal üretim miktar ya da değeri gibi daha doğru ve sağlıklı göstergeleri dikkate almadan, bu konularla ilgili özel bir analiz ve çalışma yapmadan sırf yerleşimlerin nüfusu üzerinden bir ayrım yapılması ve bu sırada o ilçelerdeki kent merkezi nüfuslarının dikkate alınması, köylerin de artık bizim bildiğimiz “köyler” değil, “mahalleler” olduğunun bile unutulması kabul edilebilecek ufak bir hata değil; tümüyle bilinçli bir çarpıtma ve “yalan söyleme sanatı” olarak tanınan istatistik üzerinden yanıltıcı reklam yapmanın yeni bir örneğidir.

Bu durumu, Reklam Kurulu’na şikâyet etsek, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yanıltıcı reklam yaptı diye ceza verir mi acaba?

Yoksa bu yanıltıcı tutumu, yarın öbür gün gerektiğinde kullanmak üzere bir köşeye mi yazmak mı daha doğru olur acaba?

Devam Edecek…

 

Bildiğimiz Tarımın Sonu: Küresel İktidar ve Köylülük

Bugün size, halen okuduğum ve eğer kısmet olursa bugün bitireceğim güzel, yararlı bir kitabı tanıtarak şiddetle okumanızı önereceğim. 

Kendisini “Emperyalizm, Azgelişmişlik ve Türkiye“, “Ulusal Kalkınmacılığın Sonu“, “Memalik-i Osmaniye’den Avrupa Birliği’ne“, “Türkiye’de Devlet ve Sınıflar” gibi birçok kitabın yazarı sosyolog Çağlar Keyder ile Çağlar Keyder‘in öğrencisi iken şimdilerde Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan sosyolog Zafer Yenal‘ın birlikte yazdıkları “Bildiğimiz Tarımın Sonu: Küresel İktidar ve Köylülük” isimli kitabı anlatıp tanıtmak istiyorum..

caglar-keyder-soylesisinden-yeni
Çağlar Keyder

2013 yılında İletişim Yayınları tarafından çıkarılan kitabı şu an  itibariyle kitapçılardan satın almanız mümkün.

Kitabın içinde “Önsöz“ü müteakip, “Bir Köy Vardı Uzakta“, “Artık Her Şey Metalaşıyor“, “Küreselleşen Türkiye’de Tarımsal Dönüşüm“, “Tarım ve Gıda Üretiminin Yeniden Yapılanması ve Uluslararasılaşması“, “Tarımsal Dönüşüm ve Protelerleşme Süreçleri: Tarihsel Bir Bakış“, “Değişen Köyler ve Tarım Tartışmaları” ve “2000’lerde Devlet ve Tarım” başlığını taşıyan 6 uzun makale yer alıyor.

***

Tarım sorunu (die Agrarfrage), 20. yüzyılın başından itibaren siyasetin ve sosyal bilimlerin en önemli tartışma alanlarından biriydi. 1980’lerin düşünce ikliminde ivme kaybedip şekil değiştirdi ve daha çok “hormonlu sebzeler”, “doğal beslenme”, “permakültür” gibi “kentli” başlıklar altında bambaşka bir tartışmaya dönüştü; üretim ve üreticiler yerine gıda ve tüketimle ilgili meseleler gündemin baş köşesine oturdu. Küçük üreticiliğin sorunları, “kumarhane kapitalizmi”nin kırdaki yansımaları, köyün değişen toplumsal yapısı, proleterleşme biçimleri ve tarımın uluslararasılaşması bu “kentli” tartışmalar içinde yer bulamadı.

Bildiğimiz Tarımın Sonu, küresel iktidar rejimlerini üreten iktisadi süreçlerle beraber tarım sorununu “yeniden” ele alıyor. 10 yılı aşan bir ortak çalışmanın ürünü olan bu eserde Çağlar Keyder ve Zafer Yenal, tarım sorununu ve kırsal yapıların dönüşümünü, metalaşma, köylünün mülksüzleşmesi ve siyaset bağlamında tartışmaya açıyor. Dünyada da Türkiye’de de yoksulluk, bölgesel eşitsizlikler, çevre, sosyal politikalar ve toplumsal hareketler gibi birçok önemli meseleyi anlamlı bir şekilde konuşabilmek için tarımda ve kırda olup bitenleri hesaba katmamak imkânsız. Bildiğimiz Tarımın Sonu, organik pazar romantizmine ya da köy nostaljisine hapsolmadan, tarım sorununu düşünmenin ve tartışmanın bereketini anlatıyor.

Zafer Yenal

Kitaptan bir bölüm: Önsöz

Bu derleme 10 yılı aşkın bir ortak çalışmanın ürünü. Hatta bu kitabı oluşturan makalelerin arkasındaki temel sorulan ve kavramsal çerçeveyi ortaya çıkaran birlikte düşünme, tartışma ve öğrenme süreci daha da gerilere gidiyor. l990’da ODTÜ’de bir lisans üstü dersinde hoca öğrenci olarak tanıştığımızda henüz “neoliberalizm” kavramı ve bu kavram etrafında oluşan devasa bir literatür yoktu. l970’ler dünya ekonomik krizi sonrasında dünya ekonomisindeki değişiklikleri ve yeniden yapılanma süreçlerini incelerken daha çok “örgütsüz kapitalizme”, “post-Fordizme”, “Düzenleme Okulu”na atıfta bulunuluyordu. “Küreselleşmenin” başlı başına bir araştırma alanı hale gelmesinin ilk zamanlarıydı. Yine o zamanlarda “tarım sorunu” üzerine düşünmek daha henüz gözden düşmemişti. 1970’lerde büyük ölçüde modernizasyon perspektifinin yetersizliği, kırsal kalkınma modellerinin başarısızlığı ve köylülüğün birçok ülkede siyaseten önemli olmaya devam etmesi, tarımda kapitalizmin gelişmesi ve kırsal kesimdeki toplumsal eşitsizlikler gibi konuları birçok araştırmacının ilgi alanına soktu. Kautsky’nin o dönemde yeniden hatırlanan tarım sorunu” (die Agrarfrage) etrafında Marx’tan Chayanov’a uzanan bir entelektüel zemin üzerinde, Bolşevikler’den Narodnikler’e, sosyalizmden kapitalizme, Latin Amerika’dan Hindistan’a birçok tür siyaseti, ekonomiyi ve ülkeyi kapsayan konularla ilgili akademik merak l990’ların başında hala canlıydı. Türkiye’de de kırsal alanlarda üretim ilişkileri, toprak mülkiyeti yapısı ve toplumsal farklılaşma gibi konular hakkında araştırmalar yapılıyordu ve bu meseleler genellikle küçük üreticiliğin sürekliliğini/kalıcılığını sorgulamak üzere gündeme geliyordu.

Kısacası Türkiye’de sosyal bilimlerde 1990’lara kadar “tarım sorunu” ve kırsal yapıların dönüşümü araştırma gündeminin önemli bir parçasını oluşturmaya devam etti. Ne var ki, köy çalışmaları son zamanlarda hızını ciddi derecede kaybetti. Ulusal kalkınmacılığın sona ermesi ve Türkiye ekonomisinin yeniden yapılanması, dikkati kırsal kesimden hemen tümüyle kent odaklı yeni araştırma konularına kaydırdı. Kimlik ve kültür, neoliberalizm, yoksulluk, küreselleşme ve tüketim gibi konulan ele alan, son on yılda üretilen akademik çalışmaların büyük bölümü şehirlerdeki gelişmeler üzerine yoğunlaştı. Bu süreçte, yapısalcılık sonrası yaklaşımların ve ilgili araştırma alanlarının özellikle sosyoloji ve antropoloji alanlarında popülerlik kazanmasının da kısmi bir rol oynadığı söylenebilir.

Bu kitabın en temel amaçlarından birisi, tarım sorununu yeniden tartışmaya açmak. 2010’lu yılların dünyasında ve Türkiye’sinde bu konuları konuşmak belki her zamankinden daha önemli. Ekonomisiyle, siyasetiyle, ekolojisiyle kentle kırın birbirine bu kadar çok yaklaştığı ve de tarımın sanayi, hizmet ve finansla bu kadar girift ilişkiler içine girdiği bir dönem belki de hiç olmadı. Böyle bir dünyada değişen yoksulluğu, mülksüzleşmeyi, dışlanmayı, etnik şiddeti, toplumsal eşitsizlikleri de, bunlara karşı verilen mücadeleleri de hakkıyla tartışabilmek için tarımı ve kırdaki dönüşümü konuşmak gerekiyor. Tarım sorununu yeniden düşünmeye davet çıkararak, bugünün birçok can yakıcı sorunu hakkında bereketli tartışma ortamlarının oluşmasına katkıda bulunmayı umuyoruz.

Bu kitaptaki makalelerin ilk halleri, önce Binghamton Üniversitesi daha sonra Boğaziçi Üniversitesi’nin çatısı altında kaleme alındı ve bu yazılardan birisi haricinde diğerleri daha önce farklı yerlerde yayımlandı. Ancak bu kitabı yayına hazırlarken daha önce yayınlanan makaleler üzerinde tekrar çalıştık ve kimilerini neredeyse yeniden yazdık. Bu yeniden yazma “Artık Her Şey Metalaşıyor” ve “Köylülük ve Proleterleşme Süreçleri” makalelerinde iyiden iyiye elzemdi, çünkü bu makaleler daha önce İngilizce yayınlanmıştı. Daha önce Türkçede yayınlanan “Kırsal Dönüşüm ve Sosyal Politikalar” ile “Tarım ve Gıda Üretiminin Yeniden Yapılanması” makalelerinin ilk yayın tarihlerinden (2002 ve 2004) bu yana çok zaman geçtiği için bu makalelerin ciddi bir gözden geçirilmeye ve verilerin güncellenmesine ihtiyaçları vardı. Öyle yaptık; bu kitapta bu iki makale güncellenmiş ve kimi yerleri büyük oranda değişmiş durumda. Kitabın girişindeki “Bir Köy Vardı Uzakta” yazısı ile “2000’lerde Devlet ve Tarım” makalesi ise bu kitapta ilk defa yayınlanıyor.

Son olarak, “Köylülük ve Proleterleşme Süreçleri” makalesiyle ilgili de küçük ama bizim için çok önemli bir ayrıntı: Biz bu makalenin ilk halini 18 Haziran 2009’da kaybettiğimiz Giovanni Arrighi’nin anısına hazırlanan bir özel sayıda Austrian ]ournal of Development dergisinde yayınladık. Giovanni bizim için sadece çok iyi bir dost değildi; aynı zamanda düşünme biçimiyle, dünyaya bakışıyla, tartışma üslubuyla, çalışkanlığıyla ve insanlığıyla eşi bulunmaz bir sosyal bilimciydi.

Kapak

Bu kitabı oluşturan makalelerin araştırması ve ön hazırlığı için Population Council’e bağlı Middle East Awards’tan ve Boğaziçi Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri fonundan destek aldık. Yine bu kitaptaki makalelerin birçoğunun araştırma sürecinde ve verilerin derlenip toparlanmasının çeşitli aşamalarında Deniz Yonucu, Derya Nizam, Enis Köstepen ve Ulaş Atalay’ın büyük katkılan oldu. Kendilerine minnettarız. Kitapta daha önce İngilizce yayınlanan makalelerin ilk çevirisini yapan Zeynep Ekmekçi’ye teşekkür ederiz. Bu kitabı oluşturma fikrini kendisiyle paylaştığımız andan itibaren bizden her türlü desteğini ve yardımlarım esirgemeyen editörümüz Kerem Ünüvar’a şükran borçluyuz. Bu kitabın yayına hazırlanmasında aklıyla ve gözüyle bize büyük katkı sağlayan Burak Şuşut’a da gönülden müteşekkiriz.

Son olarak: Bu kitabı 2008 yılında çok zamansız aramızdan ayrılan çok sevgili dostumuz Faruk Tabak’a adıyoruz. Umarız ki ona layık titizlikte, derinlikte ve iyilikte bir çalışma olmuştur.

14 Ocak 2013, İstanbul

Model mi, örnek mi yoksa yöntem mi (3)

Ali Rıza Avcan

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2014 yılından bu yana sürdürülmekte olan tarım hizmetlerinin bir model mi, örnek mi yoksa bir yöntem mi olduğu hususunu tartıştığımız dizi yazımızın bugünkü bölümünde Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) gibi küresel örgütlerin gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkelere bir kalkınma yöntemi olarak önerdiği “Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma” yaklaşımı ile bu yaklaşım çerçevesinde L. S. Smutko, Collades ve Duane ile Medhurst tarafından geliştirilen üç ayrı tarımsal kalkınma modelini inceleyerek bölgesel kalkınma odaklı tarımsal kalkınma modellerinin hangi özellik ve ilkelere sahip olması gerektiğini ortaya koymaya çalışmıştık.

Hatırlayacağınız gibi, bu özellikleri şu şekilde sıralamıştık:

  1. Kuramsal bir temel ya da dayanak,
  2. Modelin gerçekleşeceği bir süreç ve yapılanma önerisi,
  3. Modelin çalışmasına yönelik bir işletim sistemi ve buna ilişkin politikalar demeti,
  4. Modelin tasarlanıp uygulanmasını sağlayacak geçerli ve güvenilir bir veri tabanı,
  5. Modelin etkili bir şekilde izlenip ölçülmesi ve değerlendirilmesi,
  6. Modelin zaman içinde iyileştirilmesini sağlayacak  mekanizmalar,
  7. Modelin geri bildirimlerle doğrulanması.

Bir tarımsal kalkınma odaklı modelde dikkate alınması gereken ilkeleri ise şu şekilde belirlemiştik:

  1. Yapılabilirlik / Uygulanabilirlik,
  2. Sürdürülebilirlik,
  3. Farklılık / Özgünlük,
  4. Esneklik,
  5. Etkinlik,
  6. Duyarlılık / Dinamik tepki vermek,
  7. Kullanışlılık / Geçerlilik,
  8. Yerindelik,
  9. İktisadi olmak.

Şimdi isterseniz gelin bu özellik ve ilkeleri, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2014-2017 döneminde ortaya koyduğu tarım ve hayvancılık hizmetleri üzerinden tartışmaya başlayalım.

s257460

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bir “model” olarak takdim ettiği tarım ve hayvancılık hizmetlerinin;

1. Kuramsal bir temeli ya da dayanağı var mıdır?

Evet, vardır. Kendine özgü, üzerinde düşünülüp tartışılmış ve şekillendirilmiş özgün bir kuramsal taban ya da çerçevesi olmamakla birlikte; gerçekleştirilen uygulamalar ve kullanılan söylem itibariyle küreselleşmeci neo-liberal ideolojinin öne sürdüğü “Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma” yaklaşımının önerdiği şeylerin büyük bir kısmını yerine getiren iyi bir örnek olduğu söylenebilir.

2. Modelin gerçekleşeceği bir süreç ve yapılanma önerisi var mıdır?

Ne yazık ki, yoktur. 2014-2017 döneminde yapılan her şey, üzerinde düşünülüp tartışılan bir plan ve programa dayanmadığı için, her şey yaşamın akışı içinde gelişip durmaktadır. Yapılanların bir sürece ve yapılanmaya oturtulması amacıyla 2015 yılında uzmanların katılımıyla gerçekleştirilen 12 ayrı çalıştayın sonucu, 2016 yılında başkan danışmanı İlhan Tekeli tarafından “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” adında bir raporla belgelenip birtakım politika ve strateji önerileri hazırlanmakla birlikte, bu rapor henüz tartışmaya açılmamış ve resmi bir belge niteliğine kavuşmamıştır.

3. Modelin çalışmasına yönelik bir işletim sistemi ve buna ilişkin politikalar demeti var mıdır?

Yapılan çalışmalara yön verecek politika ve stratejiler belirlenmediği, plan ve programlar hazırlanmadığı için sadece Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın kuruluşu ile yetinilmiş, bunun dışında veri seti oluşturma, tarım ve hayvancılık hizmetleri veren diğer kamu kurumlarıyla ilişkiler, çiftçi ve üreticilerle onların örgütleriyle ilişkiler, izleme, ölçme ve değerlendirme hizmetleri gibi konu ve alanlarda bir işletim sisteminin tasarlanması ve buna ilişkin politikaların belirlenmesi işlemleri yapılmamıştır.

4. Modelin tasarlanıp uygulanmasını sağlayacak geçerli ve güvenilir bir veri tabanı var mıdır?

Belediyenin elinde tarım ve hayvancılıkla ilgili çalışmaları destekleyecek Dünya, Türkiye, Ege Bölgesi ve İzmir için geçerli ve güvenilir bir veri tabanı ve kadrosu bulunmadığı gibi; yapılan tarım ve hayvancılık hizmetlerinin tanıtımında bile yanlış, eksik ya da çarpıtılmış veri ya da bilgilerin kullanıldığı görülmektedir.

Örneğin, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ile İzmir Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü verilerine göre, 2007-2016 dönemindeki 10 yıllık sürede Türkiye’deki süt üretimi % 49,95, İzmir’deki süt üretimi de % 57,82 oranında arttığı halde İlhan Tekeli tarafından hazırlanan  “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli raporda, “Son 10 yılda Türkiye’de süt üretimi yüzde 70 artarken, Tire ve çevresinde bu proje ile birlikte süt üretimi yüzde 410 artmıştır.” gibi abartılı, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin sırf Tire’den değil, tüm İzmir’den sorumlu bir yerel yönetim olduğunu unutan ifadelere yer verilmiştir. ¹

5. Modelin etkili bir şekilde izlenip ölçülmesi ve değerlendirmesi yapılmakta mıdır?

2014 yılından bu yana yapılan hizmetler, bu konuda ayrı bir sistem oluşturulmadığı için izlenip ölçülmemekte ve değerlendirilmemektedir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı yönetici ve çalışanlarından sözlü olarak aldığımız bilgilere göre, yapılan hizmetlerle ilgili sonuçlar dönemsel olarak Strateji Geliştirme Dairesi Başkanlığı’na iletilmekte; bunun ötesinde dağıtılan fidan ve hayvanlarla yapılan eğitimlerin sonuçları izlenip ölçülmemekte ve oluşturulması gereken geri bildirimler itibariyle değerlendirilmemektedir.

6. Modelin zaman içindeki iyileştirmesini sağlayacak mekanizmalar mevcut mudur?

2014 yılından bu yana gerçekleştirilmekte olan çalışmaların plansızlığı, başkan danışmanı İlhan Tekeli tarafından yazılan “İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi” isimli raporda, “İzmir Büyükşehir Belediyesi tarım alanındaki programını büyük ölçüde pratik içinde geliştirilen uygulamalarla geliştirirken…” ya da “Tarımsal Hizmetler Dairesinin, geliştirdiği ve uyguladığı projelerle pratik içinde oluşturduğu programını…” ifadeleriyle ortaya konulmuşken², modelin en iyi hale getirilmesinden söz etmenin mümkün olmadığı sanırım ortadadır. Çünkü çalışmalar her yıl ya da dönem itibariyle hiçbir gerekçe gösterilmeksizin değişmekte, farklı bir içerik kazanmaktadır. Örneğin ilk yıllar “doğal tarım” esas alınmışken daha sonraki yıllar buna “iyi tarım” eklenmiş, bir sonraki yıl birden ortaya çıkan kestane hastalıkları nedeniyle yeni bir çalışma alanı açılmıştır. Bir anlamda, plansız, programsız bu çalışmalar yol üstünde karşımıza çıkan yeni sorunlar, yeni ilgi alanları ya da talepler nedeniyle her an değişebilmekte, bu nedenle de belli bir istikrar göstermemektedir.

İşte o nedenle, zaman içinde en iyi hale getirilemeyen, bütünden kopuk bir girişim olarak başka bölgelerde, başka coğrafyalarda uygulama bulacak bir “model” olma özelliğine sahip olamayacaktır.

7. Modelin geri bildirimlerle ölçümlenip doğrulanması mümkün müdür?

2014 yılından bu yana yapılan tüm tarım ve hayvancılık hizmetleri, İlhan Tekeli’nin anlatımıyla “pratik içinde oluştuğu“; bu nedenle de önceden düşünülmüş bir politika, strateji, amaç ve hedef bütününün parçası olmadığı için bunların bir model içinde doğrulanması –ne yazık ki- mümkün olmayacaktır. Bu nedenle de doğrulanmayan bir deneyim olarak başka iklim, coğrafya ya da bölgelerde uygulanması mümkün olmayacak, bir “model” olarak başkalarına önerilemeyecektir.

kapak

Gelelim bir “model”in tasarım ve uygulama ilkelerine…

Yapılabilirlik” ya da “uygulanabilirlik” olarak adlandırdığımız ilke, “model” olarak önerilen şeyin her ülke, coğrafya ya da bölgede geçerli olup olmadığını sorgulamak anlamına gelir… Bu anlamda yapılan hâlihazırdaki hizmetlerin küreselleşmeci neo-liberal hegemonyanın egemen olduğu her ülkede, coğrafyada ya da bölgede uygulanabilir olduğunu kabul etmek gerekiyor… Çünkü bütün bunları siz isteseniz de, istemeseniz de, değişik yol ve yöntemlerle, özellikle he türlü baskıcı ve zorlayıcı yöntemi; hatta savaşı kullanarak bile yapıyorlar zaten…

Geliştirilip önerilen bir modelin “sürdürülebilir” olması ise onun uygulandığı her iklimde uzun sürelerle uygulanıp uygulanamayacağını noktasına odaklanıyor… Ele alıp tartıştığımız İzmir Büyükşehir Belediyesi tarım ve hayvancılık hizmetlerinin bu anlamdaki sürdürülebilirliğinin ise şüpheli olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü her şeyden önce seçim dönemi yaklaşıyor ve bu projeyi uygulayan belediye başkanı yerine yeni bir belediye başkanının seçilme olasılığı oldukça yüksek… Ayrıca uygulanan hizmetlerin, Dünya Bankası (DB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Dünya Gıda Örgütü (FAO) tarafından önerilen “Sürdürülebilir Bölgesel Kalkınma” modelinin bir parçası olarak ilanihaye devam etmesi de mümkün değil… Çünkü kapitalizm yeni yeni krizlerle sarsıldıkça kendine yeni yeni çözümler, modeller bulma konusunda oldukça mahir…

Tasarlanıp önerilen “model”in “farklılığı” ya da “özgünlüğü” ise onun o alandaki diğer modellerden farkını ortaya koyuyor. Bu anlamda hemen çıkıp şu soruyu sorabiliriz: “İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin model olarak tanıttığı tarım ve hayvancılık hizmetlerinin bir model olarak diğer tarımsal kalkınma modellerinden farkı, onu bir model yapan ayırt edici özelliği ya da özgünlüğü nedir?” Şayet bu soruya doğru bir şekilde yanıt verebiliyorsa, işte o noktada iddialarımızın doğru olmadığı şeklinde bu tartışma bitmiş demektir…

Esneklik” ise, o modelin özgün, farklı olmasını sağlayan özelliklerin değişik iklim, coğrafya ya da bölgelerde göstereceği değişimin ne ölçüde gerçekleşeceğini, hangi sınırlar içinde kalabileceğini ya da hangi dereceden sonra o model olmaktan çıkıp başka bir şey olacağını gösteren temel bir ilkedir. Neyse ki, “İzmir modeli” olarak lanse edilen bu çalışmalar henüz başka bir coğrafya, iklim ve bölgede örnek alınıp uygulanmadığı için modelimizin şimdilik o şansa ulaştığı söylenemez. Ama yine de, bu tür çalışmaların Bursa, Adana, Antalya, Konya gibi diğer büyükşehir belediyeleri tarafından da kendi bölgelerinin özellikleri dikkate alınarak gerçekleştirildiğini, İzmir’in bu konuda tek örnek olmadığını söyleyebiliriz.

Etkinlik”, uygulanan modelin uygulandığı alanda ne ölçüde etkili olduğunu, mevcut olanı ne ölçüde değiştirme gücüne sahip olduğunu gösteren bir ilkedir. Bu anlamda, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin hizmetleri çok yeni olduğu için bununla ilgili olumlu ya da olumsuz sonuçların ortaya çıkmasını beklemenin, her şeyin sabahtan akşama değişmediği tarım ve hayvancılık sektörü açısından erken olduğunu söylememiz gerekir. Belediyenin verdiği abartılı rakamları bu nedenle dikkate almamak gerekir. Çünkü her şeyden önce İzmir’deki tarım ve hayvancılık faaliyetlerinde tek aktörünün İzmir Büyükşehir Belediyesi olmadığını, İzmir Büyükşehir Belediyesi dışında birçok resmi, özel,  sivil kurum, kuruluş ve kişinin de bu konu ve sonuçlarından görevli, yetkili ve sorumlu olduğunu bilmek gerekir.

farm1
Kooperatif ölçeğindeki başarıya işaret etmek ne ölçüde doğru?

Ayrıca bir modelin etkili olup olmadığını ölçerken, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı gibi başarıyı tek bir kooperatif ölçeğinde “ortaklar şu kadar, ciro bu kadar, çalışanlar ise şu miktarda arttı” şeklinde ya da sadece bir ilçe özelindeki artıştan söz ederek değil; modelin uygulandığı tüm bölge itibariyle ölçüp ifade etmek en doğrusu olacaktır.

Duyarlılık” ya da “dinamik tepki vermek” ise, tasarlanan modelin mevcut ve olası gelişmeler karşısında tepki verme yeteneğini gösterir. Örneğin kuraklık, yangın, deprem ya da sel gibi kriz durumlarında veya mevzuatın beklenmedik şekilde değişmesi halinde uygulanan modelin nasıl bir tepki vereceği ya da bundan nasıl etkileneceği bu ilke ile ilgili özel durumlardır.  İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından uygulanmakta olan tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin şu ana kadar bu tür durumla karşılaşıp karşılaşmadığı bilinmemekle birlikte “model” olarak takdim edilen çalışmaların nasıl bir duyarlılığa sahip olduğu da yazılıp çizilmemiş, en azından ifade edilmemiştir.

Kullanışlılık” ya da “geçerlilik” ise, o “model”in uygulamasıyla istenilen sonuçlara ulaşılıp ulaşılmadığını ortaya koyan bir ilkedir. Örneğin, tartıştığımız konu yönetimi seçimlerle belirlenen bir belediyenin hizmetleri olduğuna göre, bu hizmetlerin sağ oyların geleneksel olarak ağırlıkta olduğu İzmir kırsalında, özel olarak da çoğu kez AKP oylarının CHP’den fazla ya da ağırlıklı olduğu Ödemiş, Tire, Bayındır ve Kiraz gibi ilçelerde uygulanıyor olması nedeniyle gelecek seçimlerde bunun bir oy tahviline dönüşüp dönüşmeyeceği kafalarımızı kurcalayan ayrı bir sorudur.

Yerindelik”, tasarlanıp önerilen modelin uygulama alanı ile kurduğu ilgiyi, ilişkiyi doğrulayan temel bir ilkedir. Bu anlamda “model” ile mekân arasındaki olumlu ilişkiyi gösterir. Şayet bu ilişki yanlış kurulursa, “model”in tasarım ve uygulamasında mekânın özellikleri dikkate alınmazsa o “model”in başarıya ulaşması mümkün olmayacaktır.

s987742

Bu konuda son olarak “iktisadi olmak”tan söz edebiliriz. Bu, model için gözden çıkardıklarınızla hedefledikleriniz arasındaki farkın iktisat bilimi açısından anlatımını ifade eder. Şayet tasarlayıp uygulayacağınız model size iktisadi anlamda kazançtan çok zarar getirecekse onu ya uygulamaktan vazgeçmeniz ya da o zararları göze alarak yola devam etmeniz gerekebilir. Bunun belediyeci dilindeki anlamı ise, belediyeye bağlı şirket ya da iktisadi işletmelerde ne yapıyorsanız bu alanda da aynısını yapacağınız gerçeğine dayanır.


¹ Tekeli, İlhan; İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi, Haziran 2016, s. 95

² Tekeli, İlhan; İzmir İli-Kenti İçin Bir Tarımsal Gelişme ve Yerleşme Stratejisi, Haziran 2016, s. 94

Devam Edecek…

Dünya, insanlar ve fotoğraflar…

Nikon’un geçmiş yıllardaki fotoğraf yarışmalarında değişik kategorilerde dereceye girmiş güzel fotoğraf ve videoları, bu sıcak Pazar gününde de paylaşmaya devam ediyoruz… 

Home
Ev, Hindistan, 2014-2015 Yaruşması
2014-2015 Spring in My Hometown - Çin
Memleketimde bahar“, Çin, 2014-2015 Yarışması
Ali, Crossing, İran 2014-2015
Ali, “Geçiş“, İran, 2014-2015 Yarışması
Cesare Ferri - Giordania 89 - 1989-1990
Cesare Ferri, İtalya, “Giordania 89“, 1989-1990 Yarışması
Mayush, Gaza Aftermath, Slovenia 2014-2015
Mayush, “Gaza Aftermath”, Slovenia 2014-2015 Yarışması
Saman Purkhoshamouz, Alam Bandan - İran 2014-2015
Saman Purkhoshamouz, “Alam Bandan” – İran, 2014-2015 Yarışması

Çiğli Tramvayı (1)

Ali Rıza Avcan

Dün bir, bugün iki derken; daha doğrusu yakın zamanda işletmeye alınan Karşıyaka Tramvayının yararları henüz ortaya çıkmamışken, üstüne üstlük Konak Tramvayı adı verilen inşaat çevreye, ağaçlara, insanlara zarar vererek ilerliyorken bir de karşımıza Çiğli Tramvayı denilen bir proje çıktı…

Hem de “Alaybey-Ataşehir İstasyonu arasında işletilen Karşıyaka Tramvay sisteminde artan yolcu ve yolculuk talepleri” gerekçesiyle…

Sanki çoğu Mavişehirli’nin, Atakentli’nin ya da Bostanlı’nın sahillere akın ettiği bu yaz mevsiminin ortasında Alaybey-Ataşehir arasında işletilen Karşıyaka Tramvay sisteminde tüm işletme masraflarını karşılayacak çok yolcu olmuş ve bu yolcu sayısında beklenenden çok artış olmuş gibi…. Tabii ki bu “artan yolcu“ların artan “yolculuk talepleri” varmış gibi…

Sanki İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne not veren uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının, belediyeyi hazırladıkları listelerde üste yerleştiren finans kuruluşlarının, belediye başkanını konferans vermek üzere yabancı ülke başkentlerine davet eden kredi lobilerinin, borç para bulan yabancı ajansların, yapılan işi masum ve şirin gösteren dernek görünümlü şirketlerin talebi, ısrarı ve baskısı olmamış gibi….

Hele ki, şu sıralarda sonuçlanmakta olan İzmir Ulaşım Ana Planı henüz onaylanmamışken…

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Çiğli Tramvayı” adını verdiği, maliyeti Türk Lirası üzerinden 250.000.000.- TL olarak belirlenen yatırımla ilgili Proje Tanıtım Dosyası, geçtiğimiz günlerde İzmir Valiliği tarafından onaylanarak İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’nün İnternet sayfasında yayınlandı.

Yayınlanan 102 sayfalık Proje Tanıtım Dosyası “Çiğli Tramvay Hattı Karşıyaka, Ataşehir-Çiğli, Katip Çelebi Üniversitesi Güzergahı (11 Km) Proje Tanıtım Dosyası, İzmir İli, Karşıyaka-Çiğli İlçeleri” başlığını taşıyor.

İBB Çİğli Tramvayı Proje Tanıtım Dosyası

Temmuz 2017 tarihli Proje Tanıtım Dosyası, Ankara’da faaliyette bulunan Envtek Proje Mühendislik Mimarlık Harita Sondaj Çevre Danışmanlık Makine Limited Şirketi tarafından hazırlanmış. 14 Temmuz 2017 tarihinde sunumu yapılan raporu hazırlayan ekip ise 1’si çevre mühendisi, 1’i maden mühendisi, 1’i peyzaj mimarı, 1’i de şehir plancısı olmak üzere 4 kişiden oluşuyor.

Çiğli Tramvay Hattının Uygulamaya Esas Kesin Proje Hizmet Alım İşi”, Prota Mühendislik Proje ve Danışmanlık Hizmetleri Anonim Şirketi  tarafından üstlenilmiş olup güzerhan proje çalışmaları halen devam etmekteymiş.

Mavişehir İZBAN Deposu bitimindeki Ataşehir İstasyonu’ndan başlayacak olan Çiğli
Tramvay projesi iki etapta toplam 14 istasyonlu olacak şekilde planlanmış.

Güzergâhın birinci etabı, Ataşehir İstasyonu ile Çiğli İZBAN-Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi arasında, ikinci etabı ise Ata Sanayi sitesi, Katip Çelebi Üniversitesi ve Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nden geçerek tekrar Ataşehir İstasyonu’na varacak şekilde hazırlanmış.

Projenin, Ataşehir İstasyonu’ndan başlayan ve Çiğli İstasyonaltı Mahallesi’nde devam edip Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi’ne kadar olan uzanan 3.500 metre hat uzunluğundaki 5 duraklı ilk etabı, Caher Dudayev Bulvarı, Atatürk Caddesi, Semra Aksu Caddesi, Eski Havaalanı Caddesinden geçerek 8780/1 sokakta bulunan Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi’nde son bulacakmış.

Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi’nden sonra, Ata Sanayi Sitesi içerisinden geçerek Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nin kuzeyinde, 10038 sokak üzerinden Katip Çelebi Üniversitesi’ne ve bu hat üzerinden Atatürk Organize Sanayi Bölgesi içerisinde Mustafa Kemal Atatürk Bulvarı ve devamında 10002 sokak içerisinden geçerek 8019/11 sokak sonrasında Çiğli İstasyonaltı Mahallesi’ndeki kavşakta hat ile birleşen 7.500 metre uzunluğundaki ve 9 duraklı  ikinci etap ise, İZBAN Deposu bitimindeki Ataşehir İstasyonu’na ulaşacakmış.

Proje, planlı olarak yapılaşmış, yerleşik alan içerisindeki mevcut cadde ve yolların orta refüjlerden geçecek şekilde çift hat olarak yapılacak olup sadece, Çiğli İstasyonaltı Mahallesi ile Karşıyaka Mavişehir Mahallesi arasından geçen İzmir Çevre Yolu’nda tramvay hattı (bisiklet ve yaya yolu birlikte) viyadükle geçilecektir.

İlk etap inşaatı 2017 yılında başlayıp tramvay 2019 yılında, diğer etabı ise 2019 yılında başlayıp 2021 yılında işletmeye alınacak.

Böylelikle kentin kuzey aksında yer alan proje ile yoğun ve uzun bir güzergâhta, şehirci trafik yükünün hafifletilmesi ve daha hızlı bir ulaşımın sağlanması, modern, hızlı, konforlu ve güvenli tramvay hatları ile seyahat edecek yoğun yolcu sayısı ile şehir içinde lastik tekerlekli araçlara olan talebin azaltılması, lastik tekerlekli araçların yarattığı trafik sıkışıklığı hava, gürültü ve görüntü kirliliği gibi olumsuz etkilerin büyük ölçüde azaltılması hedeflenmiş.

Hazırlanan Proje Tanıtım Dosyası’ndaki bilgilere göre;

11 km. hat uzunluğunda ve 14 istasyonlu Ataşehir-Çiğli güzergâhı, mevcut Karşıyaka Tramvay hattının uzantısı olarak kentin diğer sistemleriyle entegre edilmek üzere planlanmış.

Proje Tanıtım Dosyası’ndaki bilgilere göre, bu bölgenin proje alanı olarak seçilmesindeki en önemi nedenler; Karşıyaka ve Çiğli ilçelerinin yoğun konut nüfusu ile Katip Çelebi Üniversitesi, Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi, Kent Hastanesi, özel eğitim kurumları, Ata Sanayi Sitesi ile Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nin önemli bir günlük nüfusa ve yoğun bir yolcu kapasitesine sahip olmasıdır.

Çiğli Tramvay hattının yapılması durumunda, otobüs ve minibüslere göre seyahat süresinin azalacağı, toplu taşımadaki araç işletme maliyetlerinin düşeceği ve bu güzergahtaki minibüs ve otobüs trafiği azalacağı için yol bakım maliyetlerinde de tasarrufa neden olacağı ifade edilmektedir.

Resim11

Çiğli Tramvay hattı projesinde hat ve istasyonlar, hemzemin hat olarak inşa edilecek, Çiğli İstasyonaltı ve Karşıyaka Mavişehir mahalleleri arasında kalan İzmir Çevre Yolu, 10 metre yükseklik, 6 metre genişlik ve 400 metre uzunluktaki viyadük köprü ile geçilecektir. 

Çiğli Tramvay hattı, Karşıyaka tramvay hattı ile birleştirileceğinden herhangi bir şekilde araç alımı yapılmayacak, Karşıyaka tramvay hattı için alınan mevcut 17 araç bu hatta da çalıştırılacaktır.

Ancak bu Proje Tanıtım Dosyası hazırlanırken yapılması gereken asıl önemli olan şey; yani bu yatırımla ilgili etüt çalışmaları yapılmadığı ve bu çalışmalar halen devam ettiği için, bu hattan yapım tarihinden sonra kaç kişinin yararlanacağı şimdilik bilinmemektedir.

Gelecek yazımızda, verdiğimiz bu bilgiler çerçevesinde değerlendirmeler yaparak projenin olumlu ve olumsuz yanlarını ortaya koymaya çalışacağız.

Devam Edecek…

Nikon Fotoğraf Yarışmaları

Bugün sizlerle birlikte Nikon firmasının 2012-2013, 2014-2015 ve 2016-2017 yıllarında düzenlediği fotoğraf yarışmalarında (Nikon Photo Contest) dereceye giren güzel, çarpıcı ve irkiltici; ama gerçek fotoğrafları paylaşıyoruz…

Tabii ki idam cezasının, aslında bir ceza değil; tümüyle çağ dışı bir insanlık suçu olduğu düşüncesiyle…

Annamaria Bruni - İtalya - Greeting to the Sun
Annamaria Bruni, İtalya, 2016-2017 Nikon 100. Yıl Ödülü, “Greeting to the sun
Tian Yuan Yuan - Çin Halk Cumhuriyeti - Break Time
Tian Yuan Yuan, Çin Halk Cumhuriyeti, 2016-2017 Büyük Ödülü, “Break Time”
Dorte Verner - Amerika Birleşik Devletleri - Diseppearing Fishing Method by Moken
Dorte Verne, Amerika Birleşik Devletleri, 2016-2017 En Popüler Ödülü, “Moken’in yokolan balıkçılık metodu
photo_year_01
Katsuhiro Naguchi, Japonya,  2014-2015 Büyük Ödülü, “Fukushima Çiçekleri
photo_year_04
Liangshan Child,  2014-2015 En Popüler Ödülü

İran, Çin Halk Cumhuriyeti’nden sonra dünyadaki en yüksek idam oranına sahip bir ülke. Bu infazların büyük kısmı, suçlu bulunan insanların kamuya açık alanlarda ve günün ilk saatlerinde asılması suretiyle yapılıyor. Bu fotoğraflar, 28 Haziran 2012’de Tahran’da 4 kadına tecavüz edip 3 tondan fazla uyuşturucu ile yakalanan 2 mahkumun asılmasını izlemek için gelen kişilerin portreleridir. 

Ölümü ya da öleni izleyerek, onun çırpınışlarına bakarak ve bütün bu seyirden ders almak ya da ölüm korkusu ile insanları terbiye etmek… İnsanlardaki linç kültürünü idamla ödüllendirmek… Vahşi, barbar bir anlayış ve yöntem… Bütün o vahşeti, insanlık dışı hukuku insanların yüzlerinden, kadınların kaygılarından ve çocukları koruma çabasından anlamak mümkün… 

award_archive_2012_01
Ebrahim Noroozi, İran, “Ölüm Gözlemcileri
award_archive_2012_02
Ebrahim Noroozi, İran, “Ölüm Gözlemcileri
award_archive_2012_03
Ebrahim Noroozi, İran, “Ölüm Gözlemcileri
award_archive_2012_04
Ebrahim Noroozi, İran, “Ölüm Gözlemcileri
award_archive_2012_05
Ebrahim Noroozi, İran, “Ölüm Gözlemcileri

Küresel Sömürgecilik Aracı: Sözleşmeli Üretim

Dr. Necdet Oral

Yapısal uyum programları tarım sektöründen devleti geri çekerken, köylülük ile sanayi sermayesini karşı karşıya bırakıyor. Bu, kapitalizmin köylülüğü tasfiye etme ve küresel sömürgeciliği kurumlaştırma araçlarından “sözleşmeli üreticilik”le yükseliyor.

24 Ocak Kararları ile başlatılan, 12 Eylül askeri rejimi eşliğinde 1982 Anayasasıyla kalıcı hale getirilen anti-demokratik, baskıcı bir politik düzen içinde uygulanan “istikrar ve yapısal uyum politikaları“, toplumdaki gelir dağılımını emek gelirleri ve tarım aleyhine, büyük sermaye lehine değiştirmeyi amaçlıyordu. Bu düzen, genelde sermayenin sömürü olanaklarına yeni katkılar yaptı. Ancak yapısal uyum programlarının yöntem, etki ve sonuçları -belki de- en açık biçimde tarım kesimindeki değişimde ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Son yirmi yılda sanayi-devlet-tarım zincirinde halkaların diziliş sırası değiştirilmiş, yeni sıralama devlet-sanayi-tarım şeklini almıştır. Başka bir deyişle, devlet-köylü doğrudan ilişkisi kırılmış, sermaye-köylü ilişkisi kurulmaya çalışılmıştır. Arada devletin bulunmadığı bu ilişki, “sözleşmeli üreticilik” modeli üzerinde yükselmektedir. Sözleşmeli üreticilik, kapitalizmin günümüzde köylülüğü kendine özgü bir tarzda tasfiye etme ve küresel sömürgeciliği kurumlaştırma araçlarından birisidir. Hem tarımda, hem de hayvancılıkta uygulama alanı bulmuş olan bu modelin dünya genelinde uygulayıcı ve savunucusu uluslararası şirketlerdir (Güler, 1996).

En uygun çıkış yolu: Sözleşmeli çiftçilik

Dünya tarım üretimini yönlendiren uluslararası şirketlerin tarım üreticileri ile ilişkileri üç temel biçim sergilemektedir. Bunlardan birisi plantasyonlar, ikincisi genel ticari ilişkiler, üçüncüsü sözleşmeli çiftçilik uygulamasıdır.

Plantasyonlar, Orta ve Güney Amerika, Afrika ve Asya ülkelerinde geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Yabancı şirketin toprak sahibi statüsü ile ücretli işçi kullanarak üretim sürecinde doğrudan yer aldığı bu uygulama, aşırı sömürü suçlamaları ve ulusçuluk hareketleri ile yaygınlaşan ulusallaştırma girişimleri sonucunda çekici olmaktan çıkmıştır.

Genel ticari ilişkiler günümüzde de geçerliliğini sürdürmekte, işleme, ticaret, deniz aşırı taşımacılık, tarımsal girdi (tohum, gübre, ilaç vb.), makine ve işlenmiş yiyecek içecek satışı bu tür ilişkilerin konularını oluşturmaktadır. Dünya tarım ticaretinin çok az sayıda dev şirketin egemenliğinde olması, dünya fiyatlarının bu şirketlerce tek taraflı olarak belirlenmesi, egemen şirketlerin Kuzey Amerika tarımı için geliştirilmiş tarım makinelerini azgelişmiş ülkelere hiçbir uyarlama yapmaksızın ihraç etmeleri ile gelen verim düşüklüğü… yolundaki eleştiriler, çokuluslu şirketlerin müdahale gücünü sarsmıştır.

Üçüncü ilişki biçimi olarak sözleşmeli üreticilik, diğer biçimlerin sarsıldığı bir ortamda en uygun çıkış yolu olarak geçerlilik kazanmıştır (Güler, 1996).

Risksiz ve çok kazançlı

Sözleşmeli çiftçilik modelinde şirketler, yabancı bir ülkede işletme sahibi olmadıkları için, plantasyonların tersine aşırı sömürü suçlamalarından ve ulusallaştırma tehdidinden uzak kalmaktadır. Hatta yerli işgücünü çalıştıran patron da -görünürde- kendisi değildir. Bu nedenle tarım işçilerinin örgütleriyle karşı karşıya gelme riski yoktur. Yerli plantasyonlar, yabancılara göre daha az ücret ödemekte ve sendikalarla daha sert mücadele edebilmektedir. Böylece hem maliyet düşürülmekte, hem de yabancı şirket siyasal maliyetten uzak kalmaktadır. Öte yandan, yerli plantasyonlar, yerli devletin kendi üreticisini desteklemek adına devreye soktuğu kamusal kaynakları kullanmada yabancı plantasyonlara göre çok daha şanslıdırlar. Ayrıca, sözleşmeli üreticilik, çokuluslu şirketlerin çıkarlarını savunan yerel işadamlarıyla ittifaklar oluşumuna katkı sağlayacak bir yöntem olarak öne çıkmış bulunmaktadır.

Köylü” ya da “taşeronlaşmış işçi

Bilindiği gibi tarımda küçük ölçekli üretim sanayileşme sürecinin başlıca engellerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Sözleşmeli üreticilik modeli bu engeli, tarımsal toprak mülkiyetindeki parçalanmışlığı, dokunmaksızın atlamaktadır. Sanayici çiftçi ile belirli nitelikteki ürün için sözleşme yapmakta, üreticiyi kendi uzmanlarıyla denetlemekte ve başlangıçta belirlenen fiyat üzerinden ürünü satın almaktadır. Sözleşme ile bağlanan köylü, bilinen anlamda “köylü” değildir. Malı ve işgücünü birlikte kiraya çıkaran yapısı ile bir tür “taşeronlaşmış işçi” kılığına bürünmüştür. Bu yeni tür köylünün devletle bağları kopmuş, devlet sermayenin arkasında yerini alarak, “yeni” köylülüğü işvereni sermaye ile karşı karşıya bırakmıştır (Güler, 1996).

Tarım, sanayi ve ticaret kesimleri bir yönetim altında

Bilindiği gibi, dikey bütünleşme (entegrasyon), herhangi bir mal ya da hizmetin üretiminden satışına dek çeşitli aşamalarında çalışan işletmeler arasında yapılan birleşmelerdir. Dikey bütünleşmede, tarımsal üretim, sanayi ve ticaret kesimlerinde etkinlikte bulunan bir işletme ya da işletmeler topluluğunun iki ya da daha fazla uğraşı aşamasını kendi denetimi altına alır. Böylece birbirini tamamlayan tarım, sanayi ve ticaret kesimleri önemli ölçülerde bir yönetim altında toplulaştırırlar. Geriye doğru dikey bütünleşen sanayi ve ticaret işletmeleri, genellikle üretim döneminin başında çiftçiler ile bağlantı yaparak kendi üretim ve pazarlama etkinliklerinin sürekliliği için gerekli olan malları karşılamaktadırlar. Dikey bütünleşme stratejileri; iç büyüme, devralma, sözleşmeli üretim, başka kuruluşlarla ekonomik işbirliği ve katılım etkinliklerinin geliştirilmesi biçiminde olabilmektedir.

Bir işletmenin etkinlik alanını üretim ve pazarlama sürecindeki birkaç aşamayı içerecek biçimde genişletmesi durumunda iç büyüme yoluyla dikey bütünleşme sağlanmaktadır. Devralmalarda, işletmeye yeni birimler katılmakta ve etkinlik alanındaki başka birimler satın alınarak bu işlem gerçekleştirilmektedir. Sözleşmeli tarımda ise, işletmelerin etkinlik alanlarını genişletmeleri ya da herhangi bir mülkiyet devri söz konusu olmamaktadır. İşletme varlıklarının mülkiyet yapısında bir değişiklik olmamakta, üretim ve pazarlama politikaları taraflar arasında yapılan sözleşmelerle saptanmaktadır. Sözleşmeli üretim ile sanayi ve ticaret şirketlerinin işgücü gereksinimi azalmakta, etkinlik ve verimlilikleri, dolayısıyla yaratılan katma değerleri artmakta, etkin bir pazarlama stratejisi izleyebilmekte ve sabit sermaye yatırımları azalmaktadır. Hammadde sağlanmasına ilişkin olarak özellikle de miktar, çeşit ve nitelik sorunları çözümlenebilmektedir (Özçelik vd., 1999).

Sözleşmeli üretimin yayılması ve küreselleşme

Sözleşmeli tarım uygulamaları küresel sömürgecilik döneminin bir yaklaşımı değildir. 1885 sonrası dönemde Japonlar tarafından Taiwan’da şeker üretimi için kullanılmış, 20. yüzyılın başlarında Orta Amerika’da Amerika Birleşik Devletleri (ABD) muz şirketlerince uygulanmıştır. Gerçek anlamla sözleşmeli tarımın geçmişi Avrupa ve Kuzey Amerika’da tohumculuk sektörüne dayanır. 1945 sonrası tohum endüstrisi yeniden yapılanmış, 1970’lerde ve 1980’lerin başına değin uzayan süreçte tohum şirketleri arasında birleşme ve işbirliği yaygınlaşmıştır. Bu sektörde yaşanan küreselleşme eğilimleri, tohum endüstrisindeki sözleşmeli üretimin genişlemesi ve yayılması ile paralellik göstermektedir. Burada genel olarak yerel şirketler, uluslararası şirketlerin taleplerini üreticilere bildirmekte; böylece biri üretici ile yerel şirket, diğeri de yerel şirket ile uluslararası şirket arasında olmak üzere iki ayrı sözleşme yapılmaktadır. 20. yüzyılın sonlarına doğru Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya’da sözleşmeli çiftçilik, gıda sanayiin kritik bir öğesi haline gelmiştir. Son yirmi yılda azgelişmiş ülkelerde bu alanda önemli gelişmeler yaşanmış; çokuluslu şirketler, Dünya Bankası, Asya Kalkınma Bankası gibi uluslararası mali kuruluşlar bu oluşumları desteklemişlerdir. Bunlar sözleşmeli tarımı, kırsal kesimin kalkınmasında, sosyal örgütlenme modeli içinde ele almışlar ve kırsal kalkınma, iskân projeleri ile birlikte kullanmışlardır (Rehber, 1997).

Çokuluslu şirketler, Avrupa Birliği, Fransa

Sözleşmeli çiftçilik modeli, ülkeler itibariyle değişmekle birlikte, hemen her ülkede uygulama alanı bulmuştur. Örneğin Orta Amerika’da meyve ve sebze ihracatını kontrol eden şirketler, üreticilerle üretim etkinliğinin başlangıcında ya da hasat sırasında sözleşme yapmaktadırlar.

Çokuluslu şirketler tarıma dayalı sanayide sözleşmeli üretim modelini benimsemişlerdir. Örneğin Latin Amerika’da muz endüstrisinde ulusal ve uluslararası şirketlerce yapılan sözleşmeli üretimin çok uzun bir geçmişi vardır. Uluslararası gıda tekeli Nestle, süt toplama ve işleme ile domates gibi ürünleri üreticilerle yaptığı sözleşmeler ile sağlamaktadır.

Tarıma dayalı sanayide etkinlik gösteren çokuluslu tekeller, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tarım arazisine yatırım yapma, işçi ve diğer üretim giderlerinin karşılanması gibi işletmeye en çok yük getiren büyük tarım işletmelerini yönetme gereksinimini duymamaktadırlar.

ABD’de birçok gıda şirketi hammadde gereksinimini düzenli ve kaliteli olarak karşılamak için sözleşmeli çiftçilik modelini yeğlemiştir. Bu ülkede sözleşmeli tarım 1950’lerde et yönlü piliç (broiler) yetiştiriciliğinde başlamış, 1970’lerde domuz yetiştiriciliğinde uygulanmıştır. 1990 yılı verilerine göre, ABD’de sözleşmeli tarım uygulaması broiler yetiştiriciliğinde yüzde 90’a, sebze işlemede yüzde 80’e ulaşmıştır. Öte yandan Avrupa Birliği’nde (AB) tarım ürünlerinin sözleşmeli olarak yetiştirilme oranları ülkelere göre değişiklik göstermekle birlikte, dana ve tavuk eti yüzde 95’e, süt yüzde 99’a, yumurta yüzde 71’e, patates yüzde 71’e, bezelye yüzde 85’e, şekerpancarı ve domates yüzde 100’e değin ulaşan oranlarda sözleşmeli olarak yetiştirilmekte ve pazarlanmaktadır (Özçelik vd., 1999).

Ulusal ve uluslararası şirketler, üreticileri kendilerine bağlamak için kredi, fiyat ve pazar güvencesi, teknik yardım gibi çeşitli önlemlere yönelmekte, bu durum çiftçiler açısından tek yanlı bağımlılığa neden olabilmektedir. Bu bağımlılık tarım çalışanlarının yarattığı pozitif değerlerin de sanayiciye geçmesine yol açabilir. Nitekim üreticilerin alıcılara tek yanlı bağımlılığı nedeniyle sözleşmeli tarım Fransa gibi kimi AB ülkelerinde fazlaca kabul görmemiştir (Özçelik vd., 1999).

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Üreticilerin bağımsızlaşma sürecini geciktiriyor

Sözleşmeli tarıma ilişkin çeşitli ülkelerde yapılmış deneysel araştırmalar, elde edilen verim ve gelir artışının bu üretim biçimine bağlılığı daha da artırarak üreticilerin bağımsızlaşma sürecini geciktirdiğini ortaya koymaktadır. Üretici aileleri giderek marjinalleşmekte ve alıcıya giderek daha bağımlı hale gelmektedir. Sözleşmeli tarımın Afrika’da toplumsal yapıya etkisi, bir yandan yeni teknolojilerin kırsal alana iletilmesi ve küçük üreticilerin daha çağdaş yaşam koşullarına kavuşturulması, öte yandan politik anlamda tutucu çiftçi kitlesinin yaratılması olmuştur.

Sözleşmeli tarımın yaygınlaştırılmasına koşut olarak ürün çeşitliliği giderek azalmakta, bunların yerini geliştirilen ve yüksek verim sağlanan çeşitler almaktadır. Sözleşmeli tarımda alıcı firma sürdürülebilir kaynak konusunda herhangi bir sorumluluk üstlenmemekte, sözleşme süresince üreticilerin işletmecilik kararlarına müdahale edilmesine karşın, sürdürülebilir kaynak kullanımı konusunda tüm sorumluluk üreticiye bırakılmaktadır. Çünkü çevresel etki, şirket ile üretici arasındaki sözleşmede yer almayan bir maliyet öğesidir (Ceylan, 1998 a).

Batı Anadolu’da İngiliz tüccarlar

Başka ülkelerde olduğu gibi, Türkiye köylüsü de sözleşmeli çiftçiliğe benzer bir sistemle 19. yüzyılda tanışmıştır. 1860’lı yılların sonlarında ihracata yönelik tarımsal üretimin yoğunlaştığı Batı Anadolu’da İngiliz tüccarlar ile köylüler arasında sözleşmeli üreticilik benzeri uygulamalara rastlanmaktadır.

Türkiye’deki ekonomik egemenliklerini sağlamlaştırmak isteyen İngilizlerin baskıları sonucu, 1866 yılında çıkarılan bir yasayla yabancıların taşınmaz mal sahibi olmaları hakkı tanınmasıyla, İngiliz tüccarlar Batı Anadolu’da 2,3-2,6 milyon dekar dolayında toprak satın almışlardır. İngilizler satın aldıkları topraklarda ortakçılık ve yarıcılık anlaşmalarını uzun süre devam ettirdiler. İngilizler ile köylüler arasındaki ortakçılık anlaşmaları zaman içinde değişiklikler geçirerek, toprak kirasının ürün olarak ödenmesini öngören anlaşmalar yerini kiranın para olarak ödenmesini öngören anlaşmalara bıraktı. Bu anlaşmalara göre köylüler, toprağı belirli bir kira karşılığı kiraladıklarına ve ürün kaldırıldığında belli bir bölümü toprak sahibine satmaya söz verdiklerine ilişkin bir belge imzalamaya başladılar. Kira genellikle köylünün toprak sahibine satmakla yükümlü olduğu ürünün bedelinden düşülüyordu. Kira yöntemi ve ürünün belirli bir kısmını önceden kapatma hakkına sahip olmaları, beklenen ürünün sağlanamadığı yıllarda İngiliz tüccarların zarar etmesini önlediği gibi tüm riskler de köylünün üstüne yüklenmiş oluyordu. Çünkü bu tür anlaşmalara göre, toprak sahibi, köylüyü borcunu ödeyinceye kadar toprağında ücret vermeden çalıştırma hakkına sahipti (Kurmuş, 1974).

Devlet eliyle “sözleşmeli tarım” uygulaması

Yeni bir yaklaşım olmamasına karşın, sözleşmeli üreticilik dönemin özellikleri ve kazandığı önem nedeniyle “yeni” bir nitelik taşımaktadır. Türkiye’de bu anlamda ilk uygulama, 1965’te, Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM) tarafından hububat tohumluğu üretiminde başlatılmış, ancak 1980’lerden itibaren tohumculuğun özelleştirilmesi ve bu alanın yerli ve yabancı tohum tekellerine devredilmesine koşut olarak, TİGEM sözleşmeli tohum üretiminden çekilmiştir.

Sözleşmeli üreticiliğin uygulandığı ilk alanlardan bir başkası şekerpancarı yetiştiriciliği olmuştur. Küçük üreticiliğin ezici bir çoğunluğa sahip olduğu şekerpancarı tarımında Türkiye Şeker Fabrikaları (TŞFAŞ ) tarafından 1965 yılında sözleşmeli üretim uygulaması başlatılmıştır. Sistemin temeli küçük üretici ile TŞFAŞ arasındaki sözleşmeyle başlamakta, şirketin ekim ve alım için zorunlu kıldığı mavi kâğıdı imzalayan her köylü, ortaçağ kurumlarında görülebilen türden bir bağıntı içine girmektedir. Nereye, ne zaman, ne kadar şeker pancar ekeceğine ne zaman söküp nereye teslim edeceği, ne kadar fire kesileceği ve parayı ne zaman alacağı yalnız şirketin takdirine bağlıdır. Üreticinin tarlası ve ürünü üzerindeki tasarruf hakkı kısıtlanmıştır. Şekerpancarı üretiminde geliştirilen denetim sistemi dünya çapında bir örnek olmaya adaydır (Akad, 1987).

Özel sektörde 1970’li yıllarda uygulanmaya başlayan sözleşmeli üreticilik modeli, 1980’li yıllarda hızla yaygınlaşmıştır. Şekerpancarından sonra sözleşmeli üretimin yaygınlık kazandığı ikinci ürün sanayi tipi domatestir. Gerek iklim koşullarının uygun ve gerekse domates işleme tesislerinin bu bölgede yaygın oluşu nedeniyle Marmara Bölgesi’nin sanayi tipi domates üretimindeki payı yaklaşık yüzde 60’a ulaşmıştır. 1970’li yıllardan başlayarak sanayi tipi domates yetiştiricileri ile salça ve konserve fabrikaları arasında bir dikey bütünleşme hareketi gözlenmektedir. Salça sanayiinde etkinlik gösteren 42 fabrikadan 25’i Bursa’da bulunmakta ve bu fabrikalar yaklaşık 20 bin çiftçi ailesine 235 bin dekar alanda sözleşmeli domates üretimi yaptırmaktadır. Sözleşmeli sanayi tipi domates üreten işletmelerin çoğunda sulanabilir tarım arazisi kısıtlı olduğundan, her yıl üst üste aynı toprağa domates ekimi yapılmakta, bu da verimde önemli bir gerilemeye neden olmaktadır. Ayrıca domates tarımında önerilen dozun iki katına dek azotlu gübre kullanılmakta, bu durum aşırı sulama ile yeraltı ve yüzey sularının kirlenmesine yol açmaktadır. Öte yandan sözleşmeli üretimde sözleşme yapmayanlara oranla daha fazla tarım ilacı kullanılmaktadır. Aynı topraklarda münavebe uygulanmadan sürekli sanayi domatesi yetiştirilmesi, aşırı gübre ve ilaç kullanımı ile aşırı su kullanımı birlikte değerlendirildiğinde, bu uygulamalar uzun dönemde toprak verimliliğinin sürdürülebilirliğini olumsuz yönde etkileyecektir. Konserve fabrikaları ile üreticiler arasında yapılan sözleşmeler, üreticiler açısından oldukça ağır yükümlülükler içermektedir. Sözleşmeye ek olarak üreticilere verilen avans, aynı ve nakdi yardımlar için de borç senedi düzenlenmekte, üretici şirkete ürünü teslim etmez ya da eksik teslim ederse, senet hiçbir uyarı yapılmaksızın adli kuruluşlara aktarılmaktadır (Özçelik vd., 1999).

Yabancı sermayeli gıda sanayiin taşeronları

24 Ocak Kararları ile başlatılan yapısal uyum programları çerçevesinde dış ticaretin serbestleştirilmesi sonucunda sözleşmeli üreticilik esas olarak çokuluslu gıda ve tarım şirketleri tarafından kullanılan bir model haline gelmiştir. Güler’in (1996) vurguladığı gibi, ülkenin en verimli ve görece en gelişkin tarım bölgelerinde çiftçiler, yabancı sermayeli gıda sanayiin taşeronları olarak yeni bir kimliğe bürünmektedirler.

Tohumculuk alanında etkinlik gösteren şirketler, konu ile görevli kamu kuruluşu olan ve Dünya Bankası ile 1985 yılında imzalanan ikraz anlaşmasının bir gereği olarak işlevsizleştirilen TİGEM’in sözleşmeli üretim deneyiminden de yararlanarak, sözleşmeli üretim modelini kullanmaktadırlar. Çoğunlukla yabancı sermaye ile ortaklaşa etkinlikte bulunan tohumculuk şirketleri, tohum üretimlerinin önemli bölümünü Akdeniz ve Marmara Bölgelerindeki üreticiler ile yaptıkları sözleşmeler ile sağlamaktadırlar. Böylece Türkiye adım adım tohum tekellerinin ağına düşürülürken, çiftçisi de doğrudan bu tekellere bağımlı hale getirilmektedir.

Oat-Production-edited

Tütün sektöründe çokuluslu şirketler

1980’lerin başında uluslararası tütün tekellerinin dayatmaları sonucu, Türkiye’de blended (harmanlanmış) sigara üretimine geçilmesi hazırlıkları yapılırken, bu sigaralarda kullanılacak tütünlerin de yurt içinde yetiştirilebilme olanakları araştırılmaya başlanmıştır. Özel sigara üreticisi şirketler tarafından değişik yörelerde Amerikan tipi tütün üretim denemeleri yapılmış, Marmara Bölgesi’nin kimi yörelerinde olumlu sonuçlar alınmıştır. 1991-92 yıllarında bu denemeler TEKEL’in eşgüdümünde ve Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) desteğinde, ulusal bir proje haline getirilmiş ve kısa süreli denemelerden; blended sigaraların harmanlarında kullanılabilecek Amerikan tipi tütünlerin yurt içinde yetiştirilebileceği sonucu alınmıştır.

Bolu’da Rothmans firması öncülüğünde 1984-85 döneminde başlatılan ve giderek yaygınlaşan Amerikan tipi tütün (Virginia ve Burley) üretimi, günümüzde üç adet şirket tarafından yürütülmektedir. Bolu, Adapazarı ve Balıkesir’de 22 bin 760 dekar alanda 3 bin 627 üretici aile yabancı tür tütün üretimi yapmaktadır (Özçelik vd., 1999). Amerikan tipi tütün üretimi 1998 yılı itibariyle 5 bin ton/yıl düzeyinde gerçekleşmiştir (DPT, 2000). Virginia ve Burley tipi tütünlerin üretimi alanında üç adet şirket etkinlik göstermekte ve bu şirketlerin tümü sözleşmeli üretim modelini uygulamaktadır.

Bölgede sözleşme yapmadan Amerikan tipi tütün üretimi olanağı bulunmadığı gibi, bu üretim etkinliği sonucu sağlanan gelir, aynı arazide üretilebilecek alternatif bitkisel ürünlerden sağlanabilecek gelirin 2-5 kat üzerindedir. Tütün üretim etkinliği sırasında ekiciler tarafından karar verilmesi gereken birçok konuda, bu yetki sözleşme ile şirkete devredilmiştir. Ekici üretimle ilgili tüm işlemleri şirket elemanı tarafından verilecek talimatlara uygun olarak yapmayı taahhüt etmektedir. Bu uygulamaların sonucunda ise, özellikle doğal kaynak kullanımı açısından önemli sakıncalar ortaya çıkmakta, ancak şirket bu konuda herhangi bir sorumluluk üstlenmemektedir (Ceylan, 1998 b). Ancak ekici Amerikan tipi tütün tarımının yüksek gelir sağlaması nedeniyle üretim sürecinde karar yetkisini şirkete devretmekte, doğal kaynak kullanımı konusunda oluşabilecek riskleri (su kirliliği, toprakta tuzlulaşma, çoraklaşma) tek başına karşılamaktadır.

Doğal kaynakları sömür, tarım emekçilerini sömürgeleştir

1998 yılında 51 milyar dolarlık satış gerçekleştiren Cargill, dünyanın en büyük özel sahipli (halka açılmamış) şirketi. Başlıca çalışma alanlarını tohum, gıda ve tarım ürünleri oluşturuyor. Ayrıca 1998’de dünyanın en büyük biyoteknoloji ve tohum şirketlerinden Monsanto ile işbirliği anlaşması imzaladı ve ortak şirket kuracaklarını duyurdu. Dünyada etkinlikte bulunduğu 65 ülkeden biri olan Türkiye ile 1960’lardan beri ticaret yapıyor. Mustafakemalpaşa’da genetik olarak değiştirilmiş mısır ve ayçiçeği üretiyor. Pendik’te yaş mısır, Hendek’te fındık işleme tesisi bulunuyor. İznik Gölü’nün kenarında 1. sınıf tarım arazisi üzerinde -kaçak olarak- mısır nişastası fabrikası kurdu. Bilim çevrelerinin tesisin İznik Gölü’yle birlikte verimli binlerce dekar arazi ve Gemlik Körfezi’ne büyük zarar vereceği yönündeki uyarılarına karşın, şirket üretimini sürdürüyor. (Öztuksavul, 1999).

Mısır üretmek için Orhangazi’de beş pilot köy seçen Cargill, teknik ve tohumluk desteği vererek ürettirdiği mısırı kendisi alıyor. Bunu küçük ölçekli bir başlangıç olarak değerlendiren şirket; Konya, Karacabey ve Ege’de 85 bin dekar alanda sözleşmeli çiftçilik modeliyle mısır üretimine başlayacak. Ayrıca GAP’ta 1000 dekarlık alanda örnek mısır çiftliği kuracak (Radikal, 24.6.2000).

Cargill’in etkinlikte bulunduğu tüm azgelişmiş ülkelerdeki stratejisi hiç değişmiyor: Bir yandan doğal kaynaklar acımasızca sömürülüyor, öte yandan tarım emekçileri birey olarak sömürgeleştiriliyor.

Toplumsal patlamaya karşı; Türkiye Kalkınma Vakfı

Bu arada sözleşmeli üretim modelinin özellikle hayvancılığın geliştirilmesinde bir çıkış yolu olduğunu savunan -yabancı güdümlü bir kuruluş olan- Türkiye Kalkınma Vakfı’nın çalışmalarına da değinmek gerekiyor. 1969’da Dünya Kiliseler Birliği, Ford Vakfı, Mobil Oil, İngiltere Hükümeti, İçel Valiliği ve Mehmet Karamehmet’in katkılarıyla kurulan TKV’nin temel işlevi kırsal alanlardaki nüfus artışı ve pahalılığın yarattığı hızlı proleterleşmenin toplumsal bir patlamaya dönüşmesini engellemek için arıcılık-tavukçuluk, sütçülük gibi küçük mülkiyete dayalı üretim birimleri kurmak, tekelci burjuvaziye yeni pazar olanakları yaratmak ve propaganda idi (TİB, 1976 a).

TKV, 1977 yılında et yönlü piliç (broiler) üretiminde sözleşmeli tarım uygulamasını başlatmış, daha sonra kırmızı et (besicilik), arıcılık ve yem bitkileri (mısır ve soya) üretiminde de bu modeli uygulamaya koymuştur. Broiler üretimi çalışmaları Türkiye ölçeğinde yaygınlaştırılmış, arıcılık çalışmaları Doğu ve Güneydoğu’ya yönelik olarak uygulanmıştır. Kırmızı et üretimi çalışması ise Ankara/Çubuk’taki besi işletmesinde yapılmaktadır. TKV ayrıca 1996 yılından beri Samsun, Çukurova ve GAP (Şanlıurfa ve Diyarbakır) Bölgelerinde sözleşmeli mısır ve soya fasulyesi üretim çalışmaları yürütmektedir. TKV, 1985 yılında Hollanda, Danimarka, Almanya Kalkınma Bankaları ve Dünya Bankası Uluslararası İşbirliği Kuruluşu (IFC) ile Köy-Tür Holding’i kurmuştur. Köy-Tür Topluluğu, 1997 yılında 17 ilde 2200 sözleşmeli üretici aracılığıyla 126 bin ton canlı etlik piliç üretmiştir (Aydoğan ve Kapucu, 1998).

Sözleşmeli yetiştiricilik yaygınlaştırılıyor

Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda (BYKP) sözleşmeli yetiştiriciliğin yaygınlaştırılacağı yer almış ve Haziran 1996’da sözleşmeli yetiştiricilikle ilgili yöntem ve esaslar konusunda bir tebliğ yayımlanmıştır. Ancak 27 Şubat 1999 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan hayvancılığın geliştirilmesine ilişkin tebliğ, Türkiye’de hayvancılığın kimlere havale edildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Tebliğin 18 (a) maddesinde yalnızca damızlık düve, tiftik keçisi ve manda yetiştiriciliği, yem bitkileri ve silaj yapımı, suni ve tabii tohumlama ve hayvan sağlığı konularında bireysel projeler yapılabileceği, bunların dışındaki her tür etkinlik için (damızlık süt ve et sığırlığı, sığır besiciliği, damızlık koyun, hindi, deve kuşu ve ana arı yetiştiriciliği) “sözleşmeli çiftçilik modeli” uygulanacağı ve bireysel projelerin değerlendirilmeyeceği belirtilmektedir. Tebliğde ayrıca tüm desteklerin yöneltileceği “uygulayıcı kuruluşlar” da tanımlanmakta ve görevleri belirlenmektedir. Uygulayıcı kuruluş, canlı hayvan dahil üretimle ilgili tüm girdilerin sağlanması, kredilerin yerinde ve amacına uygun kullandırılması ve denetlenmesi, yapay tohumlama ve koruyucu hayvan sağlığı hizmetlerinin yürütülmesi ve ürünlerin değerlendirilmesi ve pazarlanmasıyla yükümlüdür. Kısacası üretimden işlemeye ve pazarlamaya değin tüm süreç uygulayıcı kuruluş tarafından denetlenecek, üretici hiçbir biçimde söz ve karar sahibi olamayacaktır.

Ziraat Bankası da devrede

Öte yandan, Ziraat Bankası da tarımın sanayiye entegrasyonunu sağlamak amacıyla, sözleşmeli üretimin özendirilmesine yönelik kredilendirmeye önem vereceğini, böylelikle kredi geri dönüşlerinde yaşanan riskin de ortadan kalkacağını açıkladı. TKV, Köy-Tür ve Mudurnu gibi sözleşmeli üreticiliğe dayalı projelerin gelişmesinde Ziraat Bankası’nın önemli katkıları olduğu belirtilen açıklamada, bu örneklerin diğer alanlarda da çoğaltılmasının amaçlandığı vurgulandı. İlk aşamada Ankara/ Kalecik’te yetiştirilen “Kalecik Karası” üzümünün sözleşmeli çiftçiler tarafından yetiştirilmesini sağlamak üzere Ankara’daki büyük bir şarap fabrikası ile ilişkiye geçildiği; şaraplık üzümün yanı sıra Kastamonu/Taşköprü’de sarımsakta sözleşmeli üretimin geliştirilmesi için girişimci arandığı belirtildi. Yapılan açıklamaya göre, banka, domates, patates ve sanayiye yönelik diğer tarım ürünlerinde de aynı sistemin geliştirilmesine çalışacak (Cumhuriyet, 24.7.2000).

Şirketler yerine kooperatifler

Sözleşmeli üretim modelinin yaygınlaştırılmaya çalışıldığı yörelerden biri de GAP Bölgesi’dir. Sulu tarıma geçiş ovayı yeşertmeye başladı ancak, Harran’da toprak sahipliği sorununu çözemedi. Uzmanlar yörede tarımla uğraşan nüfusun yüzde 40’ının topraksız, ortakçı, yarıcı olduğunu belirtiyor. Büyük toprak sahiplerinin çoğunluğunun Urfa ile toprak ile ilgileri bulunmuyor. Ne ekildiğini, ne biçildiğini başka kentlerden izliyor ve toprağın getirisinin büyük bölümüne el koyuyorlar. Yani maraba marabalığını, bey beyliğini sürdürüyor. Toprak sahipliğinde yapı değişmezken, üretim ilişkilerinde farklı yöntemler uç veriyor. Sözleşmeli çiftçilik de bunlardan biri ve özellikle besicilik ve yem bitkileri (mısır, soya) yetiştiriciliğinde uygulanıyor. Koç Holding ve Ata Grubu’nun ortaklığıyla Harran’da kurulan besi çiftliğinde de bu model uygulanacak. Üreticiler sözleşmeli çiftçilik ya da besiciliğin şirketler yerine kooperatifler aracılığıyla yürütülmesinin en sağlıklı yöntem olduğunu belirtiyorlar. Ancak görünen o ki, kooperatiflerden çok, şirketler alana egemen olacak ve sözleşmeli çiftçilik, tarımın “piyasalaştırılmasının” bir aracı olarak kullanılacak (Kansu, 2000).

Yukarıda verilen örneklerin dışında Niğde, Nevşehir ve diğer birkaç ilde patates, Ege’de bir kürk hayvanı olan şinşilla, Antalya ve Muğla yörelerinde kesme çiçek, Bilecik’te şerbetçiotu ve çeşitli illerde fabrikasyon üretimin yapıldığı tavukçuluk ve besicilikte sözleşmeli üretim modeli uygulanmaktadır. Özellikle Ege ve Akdeniz Bölgelerinde dondurulmuş meyve, sebze ve konserve sanayiinde şirketler çok çeşitli meyve ve sebzelerin sağlanması için sözleşmeli üretim yaptırmaktadır. Akdeniz ve Ege Bölgeleri ağırlıklı olmak üzere uluslararası gıda-tarım tekelleri sözleşmeli organik tarım yaygınlaştırma çabası içindedirler.

Devlet geri çekiliyor, köylü sermayedar karşı karşıya

Yapısal uyum programları tarım sektöründen ve yönetiminden devleti geri çekerken, köylülük ile yerli-yabancı sanayi sermayesini karşı karşıya bırakmaktadır. Bu iki kesimden birisi küçük toprak mülkiyeti üzerinde dağınık bir yapıya sahipken, diğeri günümüz dünyasının yapılaşmış tekelleridir. Taraflar arasındaki güç dengesizliği nedeniyle, ilişkide üstünlüğün kimde olabileceği açıktır. Modelin tarıma ileri teknoloji ve verimlilik artışı getireceği beklentisine karşın çok ciddi sorunları da beraberinde getirmektedir. Birincisi; sözleşmeli üreticilik modelinde sermaye, küçük toprak mülkiyetini olduğu gibi korumakta, bunların varlıklarını katılaştırmakta, dolayısıyla toplumsal dinamiklerin kısırlaştırılmasına yol açmaktadır. İkincisi; bu model ile tarımsal üretici yerli-yabancı sermayenin taşeron-üreticileri haline getirilmektedir. Böylece ülkenin tarımsal üretim planlamasının yerini, ulusal mekanizmaların denetim alanı dışında kalan uluslararası piyasaların değişken yapısı almaktadır. Bu nedenle, modelin -iç dinamikleri kısırlaştırma ve kılavuzluğu uluslararası ticaret merkezlerine terk etme gibi- iki sonucu kısa dönemde tarımsal ihracat gelirlerini artırma hedefi uğruna katlanılamayacak kadar ağırdır (Güler, 1996).

hydroponics-2

Kırsal toplumsal yapıya etkileri

Sözleşmeli üretim modeli uygulamasının kırsal toplumsal yapıya etkileri özet olarak şöyle sıralanabilir:

  • Tarım-sanayi bütünleşmesinin halkalarından başlıcasını oluşturan sözleşmeli üretim uygulaması ile çiftçiler taşeronlaştırılmakta ve uluslararası tarım-gıda tekellerinin uzantısı haline getirilerek bağımlılaştırılmaktadır.
  • Elde edilen getirinin artması bu modele bağlılığı daha da artırarak üreticilerin bağımsızlaşma sürecini geciktirmektedir.
  • Bir yandan yeni teknolojiler kırsal alana iletilmekte ve küçük üreticiler daha iyi bir yaşam düzeyine kavuşturulmakta, öte yandan politik anlamda muhafazakâr bir çiftçi kitlesi yaratılmaktadır.
  • Bu modelde, çiftçi ile firma arasında ayrıntıları kesin kurallarla belirlenmiş bir işbirliği söz konusudur. Bu süreçte üreticinin işletmesindeki üretim etkinliği ve kullandığı yöntemler üzerindeki denetimi kısıtlanmakta, karar verme yetkisi kısmen ya da tümüyle firmaya devredilmektedir.
  • Model mevcut üretim desenini ülkenin gereksinimleri yerine emperyalist metropollerin amaçları ve tarım-gıda tekellerinin gereksinimlerine uygun olarak biçimlendirmenin yolunu açmakta, böylelikle ürün çeşitliliği giderek azalmaktadır.
  • Kimyasalların (gübre, tarım ilacı) aşırı kullanımıyla birlikte aşırı sulama yüzey ve yeraltı sularının kirlenmesine, taban suyunun yüksek olduğu alanlarda çeşitli toprak sorunlarına neden olmaktadır. Sözleşme süresince üreticinin işletmecilik kararlarına müdahale edilmesine karşın, sürdürülebilir kaynak kullanımı konusundaki sorumluluk üreticiye bırakılmaktadır. Çevresel etki, şirket ile çiftçi arasındaki sözleşmede yer almayan bir maliyet öğesidir.

KAYNAKLAR

– AKAD, M. T. 1987. “Kırsal Kesime Devlet Müdahaleleri ve Kooperatifler”. 11. Tez, Kitap Dizisi: 7, İstanbul, s. 141-157.

– AYDOĞAN, Y. ve A. KAPUCU. 1998. “Türk Tarımında Türkiye Kalkınma Vakfı Modeli”. Hayvansal Üretimi Artırmada Yeni Yaklaşımlar, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Ankara, s. 48-61.

– CEYLAN, İ. C. 1998 a. Sözleşmeli Tarımda Yayım Eğitimi ve Çiftçi Katılımı. TZOB Yayını, Ankara.

– CEYLAN, İ. C. 1998 b. “Türkiye’de Sözleşmeli Tarımda Yayım Eğitiminin Önemi ve Geleceği”. Türkiye 3. Tarım Ekonomi Kongresi, Tarım Ekonomisi Derneği, Ankara, s. 231-240.

– GÜLER, B. A. 1996. Yeni Sağ ve Devletin Değişimi. TODAİE Yayınları: 266, Ankara.

– KANSU, I. 2000. “Suyla Gelen Suyla Giden (GAP Bölgesinden İzlenimler)”. Cumhuriyet, 16-18 Temmuz.

– KURMUŞ, O. 1974. Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi. Bilim Yayınları, İstanbul.

– ÖZÇELİK, A., A. TURAN ve H. TANRIVERMİŞ. 1999. Türkiye’de Tarımın Pazara Entegrasyonunda Sözleşmeli Tarım. TEAE Yayınları: 14, Ankara.

– ÖZTUKSAVUL, A. 2000. “Tarım Reformu Kimler İçin Yapılıyor ?”. Evrensel, 20-23 Temmuz.

– REHBER, E. 1997. Gıda Sanayiinde Üretici-Sanayi İlişkisi ve Sözleşmeli Tarım. Uludağ Üniv. Ziraat Fak., Bursa.

– TİB. 1976 a. “Toprak Reformu Üzerine”. TİB Aylık Bülteni, No: 22, Mayıs, Ankara, s. 14-21.

http://www.sendika.org   web sitesinden alınmıştır.

 

Ya bizim başımıza da gelseydi…

Ali Rıza Avcan

Dün ve bugün, okuduğumuz gazetelerde, seyrettiğimiz televizyonlarda ve takip ettiğimiz sosyal medya ortamında İstanbul’da meydana gelen aşırı yağışlar sonucunda oluşan ilginç manzaraları, metro merdivenlerinde oluşan şelaleleri, içinde insanların yüzdüğü büyük su birikintilerini, o birikintiler içindeki araçları, azgın suların aktığı otoyolları, kapanan tünelleri, sel sularının metroyu işgalini ve insanların çektiği büyük sıkıntıları görme fırsatımız oldu.

Bir kent için, o kentte yaşayan insanlar için oldukça kötü, acıklı ve düşündürücü olan bu görünümlere sosyal medyada, fırsat bu fırsattır diye siyaset üzerinden, çarpık kentleşme ve yapılaşma üzerinden, plansız ve programsız çalışılmış olması üzerinden eleştiriler yaptık ve bu eleştirilerinizi zeki, yaratıcı esprilerle süslemeye çalıştık. Böylelikle neredeyse gizliden gizliye “15 Temmuz Destanı“nın rövanşını almaya çalıştık… Hatta, “İstanbul’da olunca afet, İzmir’de olunca rezalet” diyen ironi dolu mesaj yazanlarımız bile oldu…

istanbul_sel

Bütün bu eleştirileri yazmamız, yaratıcı esprileri yapmamız bizim doğal bir hakkımızdı.

Çünkü ortaya çıkan bu kötü manzara, o kent ve orada yaşayanlar için bir yıkım olmakla birlikte; o kentin nasıl yönetildiğini, kentin doğasına, insanına ve gelişimine hangi açıdan ve hangi amaçla bakıldığını, yapılan onca yeni yol, köprü ve tünel üzerinden geliştirilen büyük bir propagandanın nasıl kof bir şey olduğunu ortaya koyuyor ve bizim muhalefetimizi güçlendiriyordu.

Velhasıl, İstanbul daha önceki yönetimlerde olduğu gibi, AKP’nin belediye yönetiminde olduğu son 20 yılda da kötü yönetilmiş, mevcut kötülüklere daha büyük boyutlu yeni kötülükler ilave edilmiş, koskoca bir doğa harikası yerleşimden insan aklı ve eliyle koskocaman bir dere, koskocaman bir göl, koskocaman bir kaos yaratılmıştı.

Ancak bu doğal yıkımı siyaset üzerinden okumaya, rant ve beton odaklı kentleşmeyi AKP’nin kötü yönetimi üzerinden değerlendirip eleştirmeye kalktığımızda bunun sadece AKP ile değil; aynı zamanda diğer partilerin yönetiminde olduğu belediyeler için de genelleştirmenin doğru olacağını düşünüyorum. 

Çünkü aldığımız haberlere göre, aşırı yağıştan kaynaklanan doğal yıkımın kötü sonuçları sadece AKP’li belediyelerin olduğu ilçelerde değil; CHP’nin uzun yıllardır yönetiminde olduğu Silivri, Kadıköy gibi yerlerde de ortaya çıkmış, tüm bir kent bu yağışla felç olmuş, yaşanabilir bir kent olmaktan çıkmıştır.

O nedenle bu sorun karşısında hemen belediyelerin hangi parti kadroları tarafından yönetildiğine değil; partilerin gün geçtikçe birbirine benzemeye başlayan çarpık, yanlış kentleşme politika ve stratejileri açısından bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Örneğin, aynı ölçüdeki yağış dün İstanbul’a değil de, İzmir’e yağmış olsaydı acaba ne olurdu? diye sorsaydık eğer…

Bu soruya şayet, “İstanbul’dakinden farklı bir sonuç olurdu, insanlar bu doğal yıkımdan hiç etkilenmezlerdi, aynı manzaralar ortaya çıkmazdı” diyorsanız ben de size 3-4 Kasım 1995 tarihinde toplam 61 insanın öldüğü büyük sel yıkımını bir köşeye koyarak, 25 Kasım 2013 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin aşırı yağışlar nedeniyle taşan Yeşildere kenarındaki merkez itfaiye ve AKS 110 binasının sel suları altında kaldığını, Üçyol-Üçkuyular arasındaki metro hattının son duraklarında zaman zaman zeminden çıkan yer altı suyunu ve bu kentin kıyısında köşesinde bizi bekleyen benzeri sorunları hatırlatmak isterim.

izmir_sel_28742

İşte o nedenle, aynı yıkımın yarın öbür gün İzmir’i de tehdit edebileceğini, aynı manzaralarla İzmir’de de karşılaşabileceğimizi düşünerek buna neden olan çarpık ve plansız kentleşme, betona, talana ve ranta dayalı yapılaşmaya dur dememiz, yetersiz altyapıya sahip bölgelerde yüksek yapılara izin vermememiz, özellikle gevşek zeminlerde kurulu olan Mavişehir, Atakent, Bostanlı, Bayraklı ve Halkapınar yerleşimlerinde de aynı yıkımı yaşayabileceğimizi akıldan çıkarmamamız gerekiyor.

En azından tanık olup gördüğümüz kötü şeylerden ders çıkararak gerek önlemleri almamız dileğiyle…