Kent ve ekoloji mücadelesinde bireyden ve siyasetten korkmak…

Ali Rıza Avcan

Son günlerde, kent ya da ekoloji mücadelesinde bir araya gelmek amacıyla yapılan bazı girişimlerde, yarı-kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütleriyle kendini demokratik olarak tanımlayan bir kısım sivil toplum kuruluşunun ya da örgüt niteliği taşımayan grupların, “bireysel katılımcılar”la “siyasal partiler”e bilerek ve isteyerek yer vermek istemediğine; onların, oluşturulmak istenen beraberliklere dahil edilmediğine, bu nedenle kendilerini siyasi bir kimlik üzerinden tanıdığımız bazı kişi ya da grupların sırf bu beraberlikte yer alabilmek adına, “o olmazsa, bu olsun” örneğine benzer oportünist bir tavırla ve yeni bir kimlikle ortaya çıktıklarına tanık oluyorum.  

Bunun karşılığında, bireysel ölçekte mücadele verenlerin ise ya bu mücadele alanından uzak durmayı tercih ettiklerini ya da o beraberliğe kendilerine yakın bir meslek odası, dernek ya da oluşumun temsilcisi olarak katıldıklarını; siyasetçilerin de, “benim şu siyasi partide görevim var, ben belki size zarar verebilirim” gerekçesiyle o beraberlikten uzak durduğunu veya farklı, yeni bir kimlikle o mücadelede yer aldığını görüyorum.

İzmir’le ilgili sorunlara sahip çıkacağı söylenen “İzmir’e Sahip Çık Platformu” ile ülkedeki tüm çevre ve ekoloji örgütlerini bir araya getirdiği söylenen “Ekoloji Birliği” yapılanmaları, bu konuda aklıma gelen ilk örneklerdir.

Sanıyorum, uzun bir süredir revaçta olan “kimlikler siyaseti” ve bunun doğal bir sonucu olarak herkesin birden fazla kimliğe sahip olması, bu durumu fazlasıyla kolaylaştırıp meşrulaştırıyor!

Bu arada, sessiz ve ilgisiz kalıp o meşhur “Protestan papazı” rolünü oynamanın bile başlı başına bir siyasi tavır olduğu günümüz koşullarında, siyasi mücadeleye giriştiği takdirde değişik tehlikelerle; örneğin o derneğin kapatılabileceği endişesiyle pasif kalmayı öneren sahte demokratlarla da karşılaşıyorum.

Geçtiğimiz aylarda katıldığım Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi seçimlerinde, bir grup Mülkiyeli’nin önerdiği “Aman dikkat, başımıza bir iş gelebilir, derneğimiz kapatılabilir” korkusuyla sergiledikleri fazlasıyla tedbirli pasifist tutum gibi.

2860653452_6bc0f09c59_o

Peki, OHAL hukuksuzluğunun  egemen olduğu günümüz koşullarında; ayrıca örgütlenip kurumsal bir yapıya ulaşmanın birçok toplum kesimi için mümkün olmadığı bir ülke ve kentte, bireyleri ve siyaseti dışarıda bırakarak sadece kurumlardan oluşan bir beraberliği oluşturmak mümkün müdür? Ayrıca bu tavır, doğru, etkili ve sağlıklı bir tutum mudur? Bu tutum kimin ya da kimlerin işine yarar, kimin ya da kimlerin işine yaramaz?

Örneğin örgütlenemeyen işçi ve emekçiler veya üniversitelerden KHK’larla atılan akademisyenler ya da işsiz ve yoksullar sırf örgütlenemedikleri, örgütlenmeleri yasaklandığı için, bir kurumun yöneticisi ya da üyesi olamadıkları ya da böyle bir şeyi tercih etmedikleri için böylesi mücadele birliklerinin dışında mı bırakılacaktır? Bu tutum, örgütlenmemiş kesim ya da bireylerin zaten kısıtlanmış hak ve özgürlüklerinin daha da kısıtlanması anlamına gelmeyecek midir? 

Ayrıca, bu tür kent ya da ekoloji mücadelelerinde niye bireyler ve siyasi partiler oluşturulan beraberliğin dışında tutulmak istenmektedir?

Onların kurumsal hiyerarşi ve disiplinle kısıtlanmamış özgürlük, yaratıcılık ve sorgulayan eleştirel tutumları denetlenemez, ‘zapturap’ altına alınamaz bir tehlike olarak mı algılanmaktadır?

Hele ki hepimizin şikayetçi olduğu mevcut burjuva hukuk düzeni bile bireyin birçok konuda dava açarak hak talebinde bulunmasına izin verdiği halde; aynı bireyin kent ya da ekoloji boyutlu toplumsal mücadele düzlemlerinde itibar görmeyişi; hatta mücadeleye dahil edilmek istenmeyişi, bunu talep edenlerin mevcut düzenden ve düzen taraftarlarından daha fazla antidemokratik bir öze sahip olduğunun güzel bir kanıtı değil midir?

Tabii ki bütün bu soruları yanıtlarken dikkate almamız gereken tek bir ölçüt vardır: O da bütün bu soruların muhatabı olan kurumlarda katılımcı ve çoğulcu demokrasinin gerçekten var olup olmadığı ile o kurum yöneticilerinin bu gerçeklik üzerinden geliştirilip içselleştirdikleri demokratik bir tutuma sahip olup olmadıklarıdır.

Şayet katılım ve çoğulculuk boyutunda demokratik oldukları söylenen kurumların yöneticileri, sorunun tarafları arasında kendi kişisel, mesleki ya da siyasi tercihleri doğrultusunda bir ayırım yapıyorlarsa; daha doğru bir anlatımla, demokratik tutum ve davranıştan uzak bir şekilde bireyleri ve siyasi kurumları dışarıda bırakmak için çaba gösterip bunda başarılı oluyorlarsa, o beraberliğin yapısal anlamda sorunlu, ilişkiler boyutunda kısır, hedefler açısından başarısız, sonuçlar açısından etkisiz ve ömrü açısından da kısa olacağı söylenebilir. 

Çünkü demokrasiyi içselleştirememiş, demokratik davranmayı bir kurum ve yaşam kültürü olarak geliştirememiş olanlar, aslında o beraberlik içinde yer almaması gereken ve aslında bu tutumlarıyla örgütlenmek istenen kent ya da ekoloji mücadelesine zarar veren kurum ya da kişiler olarak nitelenebilir. 

Oluşturulan ya da oluşturulacak beraberlikler içinde siyasetçinin ve siyasal partilerin yer almamasını isteyerek, aslında siyasetin âlâsını yapan: böylelikle uzun erimde o mücadele girişiminin etkisiz ve başarısız olmasını sağlayıp mücadele ettiğimiz kurum, kesim ve sınıfların işine yarayacak “ayrı” ve “özel” bir siyasetin uygulayıcısı konumuna düşerler.

Kent ya da ekoloji odaklı beraberliklerde bireylerin yer almasını istemeyen örgüt ve kesimler aslında, özgür, eleştirel, yaratıcı ve gerektiğinde içinde bulunduğu yeri ve konumu devamlı sorgulayan bireyler yerine, kendi ast-üst ilişkileri içinde sahip oldukları yerin gücüyle yarattıkları bu küçük iktidar alanlarında, belirleyici olabilecekleri bir konuma sahip olmak istemektedirler.

İşte o anlamda, mücadelenin yapılacağı yerlerde hangi beraberliklerin kurulacağına, bu beraberliklere kimlerin katılacağına, bu beraberliklerin hangi işlerle uğraşacağına ve benzerlerine kendileri karar verip bunu beraberliğin diğer katılımcılarına dayatarak kabul ettirmeye çalışıyorlar. Böylelikle kendi ast-üst ilişkileri/ hiyerarşik yapıları içinde söz geçiremeyecekleri -kendilerince “isyankar“, “kural tanımaz“, “sorunlu“- bireylerle birlikte olmayı istememekte, onları kendi iktidar alanları içinde bulundurmayı ve onlarla “muhatap olmayı“, kendileri için bir tehlike olarak görmektedirler. 

Kent ya da ekoloji odaklı beraberliklerde ortaya çıkan bu olumsuz durumun diğer bir nedeni ise, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 16 Nisan 2017 tarihli Anayasa Referandumu’ndaki “Hayır Cephesi”nde spontan bir şekilde bir araya geldiği Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile birlikte gözüküp işbirliği yapma konusundaki çekincesi; daha doğrusu “şimdi bana da terörist, PKK’lı derler” şeklindeki korkusudur.

Nitekim o korkudur ki, CHP’li olan ya da ondan etkilenen, onunla işbirliği yapan ya da geleceğini onda görenler, HDP’nin ya da bağlaşıklarının bu beraberliklerde kendi gerçek adlarıyla yer almasına karşı çıkmakta ya da onlarla bir araya gelmekten titizlikle kaçınmaktadırlar. 

Hepimizin bildiği gibi, kent ya da ekoloji mücadelesine bireylerin ve siyasi partilerin katılımını engelleyen kurum ya da şahıslar, asıl güçlerini temsil ettikleri kurumlardaki “geçici” konumlarından almaktadır. Yarın öbür gün o kurumlardaki görevlerinin süresi bittiğinde ve yerlerine başkaları geldiğinde, örneklerini çevremizde bolca gördüğümüz gibi , “sudan çıkmış balık” misali kendilerine yer, güç ve iş arayan insanlara dönüşeceklerdir.

İşin asıl ilginç yönü ise, kent ya da ekoloji mücadelesi için her bir araya gelişte bireyi ve siyasi kurumları dışarıda bırakmaya çalışan bu politika, yaşamdan kopuk olmalarının bir sonucu olarak gittikçe küçülüp önemini kaybeden, etkisizleştikçe toplumdan ayrı düşen; hatta toplum hafızasındaki yerini koruyamayıp tarihin çöplüğüne atılan beyhude girişimler olarak nitelenecek olmasıdır. 

feeling-unwanted

İşte o nedenle, tüm kent ya da ekoloji mücadelelerinin işin başında belirlenmiş bir politikası, stratejisi, temel değer, ilke ve etik kuralları olmadıkça, bunlar tüm taraflarca bilinmedikçe, bunlar uygulanmadıkça ve mücadelenin tarafı olan ilgili tüm kurum, kuruluş ve kişileri kapsamadığı sürece yaşaması, hedeflerine ulaşması ve başarıyı yakalaması -ne yazık ki- mümkün değildir.

Bu anlamda tüm gerçek kent ya da ekoloji mücadelelerinin başarıya ulaşma koşulunun, katılımcı ve çoğulcu boyuttaki demokrasinin varlığına bağlı olduğunu; kurumların ve onların yöneticilerinin katılımcı ve çoğulcu demokrasi boyutunda kurumsallaşmış yapı ve uygulamaları olmadığı sürece, onların marifetiyle oluşturulacak her düzeydeki mücadele alanının da demokratik olmayacağını söyleyebiliriz.

 

 

Yeni Küresellik, Yeni Șehircilik: Küresel Kentsel Strateji Olarak Soylulaștırma (1)*

Neil Smith

1990’ların sonunda New York’ta yașanan dört dizi olay neoliberal șehirciliğin temel hatlarının birkaçını ele veriyordu. Birinci olay sermaye ve devlete dairdi. 1998’in son günlerinde New York Belediye Bașkanı Rudy Giuliani kentin en elit kapitalistlerine büyük bir Noel hediyesi olduğunu açıkladı. New York Borsası’nın (NYB) Hudson nehrinin karșı tarafına tașınması “tehlikesi” karșısında Giuliani, güya borsayı kentte tutmak için 900 milyon dolarlık vergi sübvansiyonu açıkladı. Bu, kentin küresel șirketlere ödediği bir dizi “coğrafi rüșvetin” sadece sonuncusu ve en büyüğüydü. Bu sübvansiyon, kent yönetimi ve eyalet tarafından Wallstreet’de NYB için 650.000 metrekare ofis alanı inșa edilmesi için kullanılacak 400 milyon doları içeriyordu. Bu anlașmada finansal ihtiyacın esas mesele olduğuna ilișkin herhangi bir sahte tavıra yer yoktu; çünkü sübvansiyon, borsanın dünya ekonomilerinden benzersiz miktarlarda artık sermaye çektiği bir zamanda gelmiști. Bunun yerine, kent ve eyalet görevlileri bu anlașmayı bir “ortaklık” olarak adlandırdılar. Elbette bundan önce de kamu-özel ortaklıkları gerçekleșmiști, ancak bu seferki iki yönden benzersizdi. İlk -ve en açık- yönü özel sermayeye verilen coğrafi rüșvetin ölçeğiydi: 2001’e gelindiğinde 1 milyar doları așan, bu ölçekteki bir desteğin hiçbir örneği yoktu. İkincisi ve en önemlisi, yerel yönetim bu örnekte tüm düzenleme sahteliklerinden ve özel sektörün bașka türlü kendi bașına elde edemeyeceği sonuçlara yönlendirilmesinden uzak durdu. Bunun yerine, destek kent ve eyalet tarafından yapılan bir yatırım ve “iyi ticari uygulama” olarak meșrulaștırıldı. Tehdidin en iyi ihtimalle altı boș olduğu ve NYB’nın kenti terk etmeyi hiçbir zaman ciddi olarak düșünmeyeceği sadece șunu doğrulamaktadır: yerel yönetim, özel sektörün seçtiği yolu düzenlemek yerine piyasa mantığı tarafından zaten olușturulmuș olan oluklara kendini yerleștirmiș, esasında küresel sermayenin acemi ancak oldukça etkin bir ortağı haline gelmiștir. Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkılması yeni borsanın bu alana kurulması için gerçek bir olasılık yaratmıștır.

İkinci olaylar dizisi iș gücünün toplumsal yeniden üretimine dairdir. 1998’in bașlarında, New York Kenti Eğitim Dairesi matematik öğretmeni açığı ile karșı karșıya bulunduğunu, bu nedenle Avusturya’dan 40 genç matematik öğretmeni ithal edeceğini açıkladı. Daha da sıradıșı olan, anadili İspanyolca olan 2 milyondan fazla nüfusun yașadığı bir kentte İspanyolca öğretmeni açığının İspanya’dan öğretmen ithal edilerek giderilmesiydi. Her yıl yurtdıșından lise öğretmeni istihdamı bugün bir rutindir. Hemen hemen aynı tarihlerde, New York Polis Teșkilatı (NYPT) okulların güvenliği görevini Okul Birliklerinden aldığı açıklandı. Bu olaylar bir arada düșünüldüğünde, sadece kentin eğitim sisteminde değil toplumsal yeniden üretim sisteminin genelinde derin bir krize ișaret etmektedir.

Üçüncü olay dizisi sosyal kontrolde esaslı bir yükselișe ișaret etmektedir. 1997’de, Haitili bir göçmen olan Abner Louima’ya karșı korkunç polis vahșeti olayı açığa çıktı. Bundan bir buçuk yıl sonra silahsız bir Gineli göçmen olan Amadou Diallo, evinin girișinde 41 polis kurșunu ile öldürüldü. Louima’nın saldırganlarından ikisi sonunda hapse atıldı, ancak -1990’ların sonunda masum New Yorkluların vurulmasından sorumlu polis memurlarının çoğu gibi- Diallo’nun katilleri tüm cezai yükümlülükten arındırıldı. Bir sonraki yıl, Diallo’nun ölümü nedeniyle ara vermek zorunda kalınan bir hareketle, NYPT vücuda en yüksek zararı vermek amaçlı tasarlanan ünlü domdom kurșunları ile donatıldı. Bu sırada, 1994 ile 1997 yılları arasında New York kent yönetiminin artan polis vahșeti davalarına 96.8 milyon dolar ödediği ortaya çıkarıldı. Dünya Ticaret Merkezi faciasına kadar, New Yorklular artan bir biçimde polis gücünün kontrolden çıktığını hissediyorlardı. Polis sendikasının kötü üne sahip bașkanı bile 1990’ların sonunda görülen kentin baskıcı asayiș stratejilerinin “bir polis devleti ve tiranlık projesi” örneği olma endișesini ifade etti (Cooper 1998: B5; Cooper 1999). Bu olaylar Giuliani’nin sıfır-tolerans taktikleri” dayatmasının dolaysız sonuçlarıydı, ancak aynı ölçüde, 20.yy’ın büyük bölümüne hükmeden liberalizmden “rövanșçı kent” olarak adlandırılacak bir yapıya doğru kentsel politikada daha büyük bir değișimin parçasıydı (Smith 1996; Swyngedouw 1997).

Kent 169

Dördüncü -ve muhtemelen en merak uyandırıcı olay, kent yönetimin değișen rolü ile ilișkilidir. BM diplomatlarının yerel park kurallarına karșı vurdum duymazlığına kızan ve onları Manhattan’daki trafik sorunun büyük bölümünü yaratmakla suçlayan Giuliani, yasa dıșı park etmiș diplomatik plakalı araçları çekmeye bașlamakla tehdit etti. Artık küçük ve büyük baskıcı politikaları yüzünden alay konusu olan (New York Times’ın kullandığı takma adıyla) “Benito” Giuliani, BM’nin bu ihlallerine göz yuman Birleșik Devletler Eyalet Teșkilatına da bir o kadar kızgındı. Belki de bu Giuliani’nin New York kentinin kendi uluslararası politikasını olușturmasının zamanı gelmiștir dediği nokta idi. (1) Daha temel mesele ise șu idi: sermaye ile devlet arasındaki ilișkiye dair bir yeniden yapılanmanın, toplumsal yeniden üretimde büyümekte olan bir krizin ve yükselmekte olan politik baskı dalgalarının ortasında, değișen küresel ilișkiler ve ulus-devletlerin dramatik biçimde değișen akıbeti bağlamında kentsel pratikler, kültürler ve ișlevlerde de bir yeniden ölçeklendirme de yașanmaktadır.

Bu dört olay 1980’lerden beri doğumuna doğru yavaș yavaș ilerleyen neoliberal șehirciliğin ipuçlarını vermektedir. Neoliberalizm ile oldukça özgün bir șeyi ifade ediyorum. John Locke’dan Adam Smith’e kadar 18.yy liberalizmi iki önemli varsayım etrafında dönmüștür: bireysel çıkarın serbest ve demokratik kullanımının en yüksek toplumsal yararı sağladığı ve piyasanın en iyisini bildiği varsayımı. Bir bașka ifade ile, özel mülkiyet bu kișisel çıkarın temelidir ve serbest piyasa mübadelesi bunun en ideal aracıdır. Wooddrow Wilson’dan Franklin Roosevelt ve John F. Kennedy’e 20. yüzyıl Amerikan liberalizminin piyasa ve özel mülkiyetin așırıklarına karșılık toplumsal tazmini savunduğunu söylemek pek o kadar yanlıș değildir; Amerikan liberalizmi hiçbir șekilde liberalizmin bu temel gerçeklerini ortadan kaldırmadı; aksine o, sosyalizmin meydan okumasına karșı uygun bir yanıt biçiminde, dalgalanmalarını düzenlemeye çabaladığı ölçüde liberalizmin özgül bir parçası olmuștur. Dolayısıyla 20. yüzyılı 21. yüzyıla tașıyan neoliberalizm, sadece ulusal devlet gücünün değil aynı zamanda farklı coğrafi ölçeklerde örgütlenmiș ve yürütülmüș devlet gücünün de daha önce görülmemiș hareketliliği tarafından canlandırılmıș olsa da, liberalizmin orijinal varsayımlarına önemli bir geri dönüșü ifade eder.

Bu doğrultuda sermaye ile devlet, toplumsal yeniden üretim ile toplumsal kontrol arasındaki bağlantılar büyük ölçüde değiștirilmiștir. Ve ana hatlarını henüz görmeye bașladığımız bu dönüșüm, en güçlü șekilde toplumsal ilișkilerin değișen coğrafyası ile -daha somut olarak, topluluk”, “kentsel”, “bölgesel”, “ulusal” ve küresel” ile ilișkilendirilmiș eski bileșimlerin yerini alan yeni ölçek bileșimlerini yaratan, toplumsal süreçler ve ilișkilere yönelik bir yeniden ölçeklendirme ile- ifade edilmektedir. Bu yazıda ben sadece neoliberal șehircilik ve küresel olan ile kentsel olan arasındaki ilișki üzerine yoğunlașıyorum. Hiç bir biçimde genel çerçevede diğer ölçeklerin daha az ilgili oldukları gibi bir çıkarsama yapmamakla beraber; küresel ve kentsel değișim arasında kurulmakta olan ve özel bir bağ olarak görünen șey üzerine eğilmek istiyorum. Özellikle, bașlangıçta oldukça ayrı görünecek iki iddiada bulunmak istiyorum. İlk olarak; “küreselleșmenin” ideolojik söylemi aracılığıyla yaygın olarak ifade bulan yeniden biçimlendirilmiș bir küresellik bağlamında, ölçek inșaası kriterlerini bu sefer Asya, Latin Amerika ve Afrika’da üretim süreçlerine ve sıra dıșı kentsel büyümeye yönelik yeniden gündeme getiren, kentsel ölçeğin köklü biçimde yeniden tanımlanması ve aslında yeni bir șehircilik ile karșı karșıya olduğumuzu iddia etmek istiyorum. İkinci olarak, daha çok Avrupa ve Kuzey Amerika’ya odaklanarak, görece yeni soylulaștırma sürecinin bu yeni șehirciliğin merkezi bir özelliği olarak yaygınlaștırıldığını iddia etmek istiyorum. Dolayısıyla, kapitalist kentleșmenin daha geniș tarihi içerisinde neoliberalizmin nasıl yeni biçimler geliștirdiğini açıklayan içiçe iki iddia sunuyorum. Sonuçta burada incelenen iki değișimin aslında bağlantılı olduklarını göstermeyi umuyorum.

Yeni Șehircilik

Saskia Sassen, ustalıkla geliștirdiği bireșimli açıklamalarında (1992, 1998, 2000) yerel mekanın yeni küresellik içindeki önemi üzerine temel bir iddia sunar. Sassen, yerin (place) küreselleștirmeyi olușturan insan ve sermaye dolașımının merkezinde olduğunu ve küreselleșen bir dünyada kentsel mekanlara odaklanmanın beraberinde ulusal ekonomilerin hızla azalan öneminin fark edilmesini getirdiğini ileri sürer. Öte yandan, aynı zamanda küreselleșmenin belirli yerlerde temellenmiș belirli toplumsal ve ekonomik yapılar yoluyla gerçekleștiğinde ısrar eder. Bu, üretimden fi nansa doğru ekonomik değișimle tanımlanan tanıdık bir küreselleșme resmi üzerine oturur. Küresel kentler 1970’lerde, küresel mali sistem önemli ölçüde genișlediğinde ve doğrudan yabancı yatırıma, doğrudan üretici ișlevlere yatırılan sermayenin değil sermaye piyasalarına doğru ve bunlar arasında hareket eden sermayenin hükmetmeye bașladığı zaman ortaya çıktı. Bu da ardından, fi nans ekonomisinin komuta ve kontrol merkezlerinde yoğunlașan yan üretici servislerde önemli bir genișleme üretti, ve yeni kentsel biçimler zenginlik ve fakirlik arasındaki așırı çatallașma, sınıf ilișkilerinde çarpıcı yeniden örgütlenmeler ve yeni göçmen ișgücü akımlarına bağımlılık ile șekillendi. Bu tabi ki, paradigmatic küresel kenttir. 1970’den bu yana, ekonomik güç dengesi “Detroit ve Manchaster gibi üretim mekanlarından, finans ve yüksek derecede özelleșmiș servis merkezlerine kaymıștır” (Sassen, 1992:325).

Kent 168

Sassen’inki, küreselleștirilmiș ütopyaların tasasız iyimserliklerine kabul edilebilir bir alternatif, kentsel ekonomilerin değișen içerikleri hakkında akıllıca bir açıklamadır. Ancak bu açıklama, hem küresel kentleri bağlayan çok daha karmașık bir ilișkiler dizisini ve küresel kent etiketi altında gruplanabilecek çok daha geniș bir kentler dizisini ișaret eden ampirik zeminde (Taylor, 1999), hem de teorik zeminde eleștiriye açıktır. Sonuçta, Sassen’in iddiası mekanların fiilen nasıl inșa edildiği konusunda biraz muğlaktır. Yeterince açıklayıcı değildir. Sanki küresel toplumsal ekonomi; içinde bazı daha küçük kapların, yani kentlerin, yüzdüğü kapların -ulus devletler- bir araya gelmesiyle olușmaktadır. Küreselleșme bu kapların içinde gerçekleștirilen toplumsal ve ekonomik ilișki ve etkinlik türlerinde dramatik bir değișime, kaplar arasında etkinliklerin tekrar paylașımına ve küresel denizdeki çalkantıdan kentlerin hırpalanma düzeyini artıracak șekilde ulusal kaplarda artan bir geçirgenliğe neden olmaktadır. 

Ancak bu öngörüde, aslında batması muhtemel bazı ulusal kaplar haricinde, aralarındaki ilișkiler değișirken bile kapların kendileri oldukça bozulmadan kalmaktadır. Brenner’in (1998:11) ifade ettiği gibi, Sassen’in açıklaması “șașırtıcı biçimde devlet-merkezci” kalmaktadır. Burada, yeni bir küresellik bağlamında kapların kendilerinin temelden yeniden șekillendirildiği yeni bir șehirciliğin ortaya çıkıșını deneyimlediğimizi iddia etmek istiyorum. “Kentsel” olan küresel olan kadar dramatik bir biçimde yeniden tanımlanmaktadır, eski kavramsal kaplar -kentsel olanın ne olduğuna dair 1970’lerdeki varsayımlarımız- artık su tutmamaktadır. Kentsel ișlev ve etkinliklerin yeni bileșimi ulusal ve küresel olan karșısında sadece kentin yapısını değil, -kelime anlamıyla- kentsel ölçeği neyin olușturduğunun tanımının ta kendisini değiștirmektedir.

Kentler tarihsel olarak, olușum ve dönüșümlerinin tarihi ve coğrafyasına bağlı olarak, askeri ve dinselden siyasi, ticari, sembolik ve kültürele uzanan bir dizi ișlevden birkaçını birden yerine getirmișlerdir. Benzer șekilde, kentsel olanın ölçeği belirli toplumsal coğrafyaları ve tarihleri yansıtmıștır. Endüstriyel kapitalizmin gelișimi ve genișlemesi ile, kentsel olanın ölçeği artan biçimde ișgücünün günlük göçünün coğrafi sınırları tarafından belirlenirken, gelișen kentler sermayenin güçlü merkezileșme dürtüsünü daha da çok yansıtmaktadır. Diğer bir deyișle; kent bașka hangi ișlevleri yerine getirirse getirsin, bașka hangi etkinlikleri barındırırsa barındırsın, üretim ve yeniden üretim arasındaki toplumsal iș bölümü aynı zamanda bir mekansal bölüșüm haline geldiği sürece ișgücünün toplumsal yeniden üretiminin toplumsal ve mekansal örgütlenmesi ișçi sınıfı nüfusunun temini ve bakımı- kentsel ölçeğin belirlenmesinde kilit rol oynamaktadır. Her șeyden öte, modern kentin ölçeğinin belirleyicisi oldukça sıradandır: ișçilerin ev ile iș arasındaki yolculuklarının coğrafi sınırlarının çelișkili saptaması (Smith 1990: 136-137).

Devletin konuttan sosyal yardıma ve ulașım altyapısına kadar sosyal yeniden üretimin büyük bölümünü üstlendiği gelișmiș kapitalizmin Keynezci kenti; kentsel ölçekle toplumsal yeniden üretim arasındaki bu kesin ilișkinin doruk noktasını göstermiștir. Bu, kentsel devrimden (Lefebvre 1971) kentsel krize (Harvey 1973) ve Castells’in (1977) kentsel olanın toplu tüketim üzerinden tanımında 1960lardan beri Avrupa ve Amerikan kent kuramcılarının çalıșmalarında tutarlı biçimde yer almıș ve feminist kent kuramının sürekli ilgilendiği (Hansen ve Pratt 1995; Katz 2001; Rose 1981) bir temadır. Aynı derecede sermaye birikiminin de merkezi olan Keynezci kent, bir çok yönden her bir ulusal sermaye için birleșik bir istihdam ve sosyal yardım alanıydı. Gerçekten de 1960 ve 1970’lerin dile getirilen kentsel krizi geniș bir biçimde; ırkçılığın, sınıf sömürüsünün, ataerkilliğin ișlevsizliği ve birikim kriteriyle elde edilmiș kentsel biçim ile toplumsal yeniden üretimin etkinliği yönünden meșrulaștırılmak zorunda olan kentsel biçim arasındaki çelișkilerle ilișkilendirilerek, toplumsal yeniden üretimin bir krizi olarak yorumlanmıștır.

Șimdi bir adım geriye gelelim ve “küreselleșme” sorusunu ele alalım, çünkü eğer küresel kentlerden bahsediyorsak muhtemelen bunların tanımı bu süreçle bağlantılıdır. 21.yy’ın bașında küreselleșen tam olarak nedir? Bugünün hangi yönü yenidir? Kușkusuz küreselleșen meta sermayesi değildir; hem Adam Smith hem de Karl Marx bir dünya piyasası”nın mevcudiyetini tanımıșlardır. Aynı șekilde, küreselleșen fi nans sermayesi de olamaz. Küresel finansal değișimin düzeyleri, 1890’lar ile I. Dünya Savașı arasındaki dönemin düzeylerine ancak bugün tekrar ulașmaktadır. 1944’den sonra kurulan Bretton Woods kurumları, özellikle IMF, durgunluk ve savașla kesilen küresel finansal akımları yeniden canlandırmak ve düzenlemek amacı ile kurulmușlardır. Bu tarihsel bakıșın ıșığında, 1980’lerden bu yana borsanın ve döviz piyasalarının küresel yayılımı ve mali kontrolün büyük ölçüde serbestleștirilmesi küreselleșmenin nedeni olmaktan çok onun bir sonucu niteliğinde olabilir. Bilgisayar ve benzersiz göç çağında kültürel imajların küreselleșmesi oldukça güçlü olsa da, zaten varolan kültürlerarası ilișkinin boyutları göz önünde bulundurulduğunda kültürel küreselleșmenin yeniliği iddiasını sürdürmek zordur. 1980’lerden uzun zaman önce bütün “ulusal” kültürler az ya da çok melezdi. Sonuçta elimizde sadece üretim sermayesi kalmaktadır ve küreselleșme ne kadar yeni bir șeyi müjdeleyebilirse, yeni küresellik ekonomik üretimin artan șekilde küresel -ya da en azından uluslararası- olan ölçeğidir șeklinde iyi bir açıklama yapılabileceğini düșünüyorum. 1970’lerde tüketim mallarının çoğu yerinde tüketilmesi ya da bașka bir ulusal pazara ihraç edilmesi için halen bir ulusal ekonomi içinde üretiliyordu. 1990’lara gelindiğinde ise bu model terk edilmiști. Belirli ürünlerin kesin üretim alanlarını teșhis etmek gittikçe daha zor hale geldi ve ekonomik coğrafyanın eski söylemi artık anlamını yitirmiști. Otomobil, elektronik eșya, giyim, bilgisayar, biyomedikal ve birçok bașka sektörde, yüksek ya da düșük teknolojiyle artık üretim ulusal sınırları așarak örgütlenmekte, ulusal “ithalat” ve “ihracat” soruları yerini üretim sürecine içsel küresel ticaret sorularına bırakmıștı. “Ulusal sermaye” fikri bugün pek bir anlam tașımamaktadır çünkü ulusal sınırlar üzerinden küresel ticaret artık firma içidir: șirketlerin kendi üretim ağları içinde gerçekleșmektedir.

Ekonomik yönden bakıldığında, ulusal düzeyde örgütlenen devletlerin güçlerinin așınmakta olduğu konusunda çok az șüphe bulunmaktadır. Bu, kesinlikle bir “sıfır toplam” ölçek anlayıșına atıfta bulunmamaktadır (Brenner 1998; MacLeod 2001), veya ulus devlet ortadan kalkıyor gibi basit bir iddia değildir. İlk olarak ulusal ölçekli gücün politik ve kültürel gücü aslında hiç de așınmamakta ve belki de bazı yerlerde güçlenmektedir. İkincisi, Malezya ya da Zimbabwe’den oldukça farklı bir kadere sahip olan ABD ve Çin düșünülürse; ulusal ölçekte ekonomik gücün așınması oldukça dengesizdir ve mutlaka evrensel değildir. Örneğin, Meszaros (2001) ABD devletinin tutkusunun küresel bir devlete dönüșmek gibi görünmediğini ve “terörizmle savaș” vahșetinin -gerçekte küresel hegemonya için bir savaș (Smith yayınlanacak)- bu analizi doğruladığını savunmaktadır. Yine de ulusal ölçekteki artmıș ekonomik geçirgenlik kaynakları yadsınamaz: iletișim ve mali serbestleșme sermayenin coğrafi hareketliliğini genișletmiș; benzersiz ișgücü göçleri yerel ekonomileri yerel ișgücüne otomatik bağımlılıktan uzaklaștırmıș; ulusal ve yerel devlet (kent yönetimleri dahil) iğneyi sermayeye çuvaldızı ise ișgücüne batırarak ve toplumsal yeniden üretime verdikleri desteği geri çekerek cevap vermișler; ve son olarak, sınıf ve ırk temelli mücadeleler büyük ölçüde azalmıș; ve nüfusun, ekonominin yeniden yapılandırılması ve içi boșaltılan sosyal hizmetler sayesinde artan nüfusun bu bölümünü yüz üstü bırakmak için yerel ve ulusal hükümetlere fırsat çıkmıștır. Özellikle ABD de, ișçi sınıfı ve azınlık nüfuslarının kitlesel izolasyonu, rövanșçı kentin ulusal halidir. Görece düșük düzeylerde mücadele 1992 Los Angeles ayaklanmalarına karșı devletin, 1960’lardaki ayaklanmaların ardından ıslahçı -fakat ataerkil yanıtla dramatik bir zıtlık tașıyan, uygulamada yanıtsızlıklıklarında can alıcı idi.

Kent 186

Sonuçta karșılıklı olarak birbirlerini destekleyen iki değișiklik kentlerin ișlevlerini ve aktif rollerini yeniden yapılandırdı. İlk olarak, daha önce (alt ulusal) bölgesel ölçekte yer seçen üretim sistemleri gittikçe artan șekilde belirleyici ulusal bağlamlarından koparıldılar; ve bu sadece 1970 ve 1980’lerdeki endüstrisizleșme dalgası ile değil, aynı zamanda mevcut ölçek hiyerarșisinin yeniden biçimlendirilmesinin bir parçası olarak toptan bölgesel yeniden yapılandırma ve yıkım ile de sonuçlandı. Sonuç olarak üretim sistemleri küçültüldü. Üretimin mekanı artan șekilde daha büyük bölgeler yerine genișleyen metropoliten merkezlerde odaklanmakta: tersi beklenirken, metropoliten ölçek yine bölgesel ölçeğe hükmetmektedir. Örneğin Amerika’nın Kuzeydoğu ya da Ortabatı bölgeleri, İngiliz Midlands ve Alman Ruhr’un -modern endüstriyel kapitalizmin klasik coğrafi meyveleri- yerinde Sao Paulo ve Bangkok, Mexico City ve Șanghay, Mumbai ve Seul bulunmaktadır. Geleneksel endüstriyel bölgeler 19.yy ve 20.yy’ın büyük bölümünde ulusal sermayenin omurgası iken, bu yeni ve dev kentsel ekonomiler artan șekilde küresel üretimin platformlarıdırlar. Üretimin metropoliten ölçeğe doğru yeniden ölçeklendirilmesi küresel değișimin bir ifadesidir; aynı zamanda, yeni șehirciliğin kalbinde yatmaktadır.

Ulus devletler, gelișmiș kapitalist ekonomilerde 20. yüzyılın ortalarına hükmeden liberal kentsel politikalardan artan bir biçimde uzaklașırken, bunun doğal sonuçları da yașanmaktadır. ABD’de Bașkan Ford’un (Meșhur Daily News manșeti Ford’dan kente: Düșüp Öl” ile ölümsüzleștirilen) derin bir mali kriz içine giren New York’a yardım etmeyi reddetmesi, ardından Bașkan Carter’ın 1978’de bașarısızlıkla sonuçlanan kentsel plan girișimi, kentlerden kopan ve bağımsızlașan bir ulusal ekonominin sinyallerini verdi. Liberal kentsel politikanın pürüzsüz ve düzenli olmayan toptan terki, Clinton’un 1996’da alaycı bir șekilde sosyal refah sistemini kesmesine doğru gidiyordu. Sonuçları genellikle daha yumușatılmıș ve sayısız biçim almıșsa da, değișimin rotası en zengin ekonomilerin çoğunda benzerdir (Fakat İtalya -her ne kadar ulusal devlet gücünün bir bölümü Avrupa Birliği’ne devredilmișse de- bir istisna olabilir). 

Burada mesele, ulus devletin zorunlu olarak zayıflatıldığı ya da siyasi ve ekonomik gücün mekansallığının bir ölçüde daha az güçlü olduğu değildir. Bu iddia -küresel gücün bugün belirli bir yerden daha çok bir ekonomik bağlantılar ağında yerleștiği iddiası- Hardt ve Negri’nin İmparatorluğu’ndaki (2000) etkileyici incelemelerde somutlașmıștır, ancak bu incelemeler finans  sermayesi ile kahinlik yapma ve iktidarın ekonomik faaliyetlerin ve siyasi kontrolün mekanda zorunlu sabitlenmesi ile gelen çelișkilerine karșı bir körlükle kusurludur. Daha önce ulusal ölçekte örgütlenmiș belirli ișlev ve etkinlikler kesinlikle hiyerarșide așağıda ve yukarıda bulunan diğer ölçeklere dağıtılmıștır. Ancak aynı zamanda, ulus devletler piyasanın dıșsal tamamlayıcıları olmak yerine daha saf, yerel temelli ekonomik aktörleri olarak kendilerini yeniden tanımlamaktadırlar. Ölçeklerin belirlenmesi toplumsal gücün ana unsurlarını yapılı fiziksel çevre içinde cisimleștirdiği ölçüde (kim yetkilidir ve kim kısıtlanmıștır, kim kazanır ve kim kaybeder), toplumsal ve ekonomik yeniden yapılandırma, aynı zamanda mekansal ölçeğin yeniden yapılandırılmasıdır (Brenner 1998; Smith ve Dennis 1987; Swyngedouw 1996,1997).

Bu cilde çeșitli katkıların önerdiği gibi neoliberal șehircilik; ișlevlerde, faaliyetlerde ve ilișkilerdeki daha kapsamlı yeniden ölçeklendirmenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu, toplumsal yeniden üretim hakkında soru ișaretleri pahasına, üretim ile finans sermayesi arasındaki bağ üzerine bir vurguyu beraberinde getirmektedir. Sorun toplumsal yeniden üretimin örgütlenmesinin artık kentsel ölçeğin tanımını belirlemiyor olması değil, bunu gerçekleștirme gücünün önemli ölçüde tüketilmiș olmasıdır. Avrupa’da ve özellikle ABD’deki banliyö yayılımı üzerine kamusal tartıșma, Avrupa’daki kentsel “yenileme”yi destekleyen yoğun kampanyalar ve ortaya çıkan çevresel adalet hareketleri; sadece toplumsal yeniden üretim krizinin tamamen mekansallaștığını değil; tersi olan kentsel mekan üretiminin bu krizi kapsar duruma geldiğini de öne sürmektedir. Kentsel ölçeğin üretimi ile değerin etkin genișlemesi arasında bir bağlantı bulunmaktadır ve yanlıș ölçeklendirilmiș bir șehircilik sermaye birikimine ciddi șekilde engel olabilir. Günlük ev-iș yolculuğu krizi bu krizin merkezinde yer almaktadır. Daha önce kentlerin coğrafi genișlemesinin insanları evden ișe ve tekrar evlerine götürme güçlerini aștığı yerlerde, sonucun sadece kentsel kaos değil aynı zamanda ekonomik uyumun kalbine giden soyut ișgücünün evrenselleștirilmesinde parçalanma ve dengesizlik” olduğunu düșünmüștüm. Coğrafi biçim ile ekonomik süreç arasındaki bu çelișki șüphesiz sürerken; Asya’nın, Afrika’nın ve Latin Amerika’nın birçok yerindeki kentlerden elde edilen veriler farklı bir tablo sunmaktadır. Örneğin, Sao Paulo’ya günlük ev-iș yolculuğu bir çokları için 3:30 da bașlayabilmekte ve iki yönde de 4 saati așabilmektedir. Zimbabwe’de Harare kentinde, kent çeperindeki siyah semtlerden ev-iș yolculukları yine her iki yönde 4 saat sürmekte, ve bu durum ișçilerin ev dıșında 16 saat geçirdiği, geri kalan zamanın çoğunda uyudukları bir iș gününe yol açmaktadır. Aynı ișçiler için ev-iș yolculuğunun ekonomik yükü de, kısmen Dünya Bankası’nın isteği ile gerçekleșen ulașım özelleștirmesi sonucunda, dramatik biçimde artmıștır: 1980’lerde haftalık gelirin % 8 kadarına mal olan ev-iș yolculukları, 1990’ların ortasına gelindiğinde % 22 ila % 45’ini gerektirmektedir (Ramsamy 2001: 375-377).

Kent 219

Bunun nedeni nedir? Birçok iyi niyetli plancı uygun altyapı eksikliğini suçlamaktadır ve bu yadsınamaz bir konudur. Ancak, eğer bir önceki soyutlama düzeyine geri dönersek, bu metropollerin merkezlerinde sermayenin merkezileșmesine eșlik eden dramatik arazi değeri artıșı ile bu sermaye merkezileșmesinin üstüne inșa edildiği ișçilerin acınacak maașlarına bağlı olarak yașamaya zorlandıkları marjinal ve kentdıșındaki semtler arasında temel bir coğrafi çelișki bulunmaktadır. Yine de, olağanüstü biçimde, düzensiz ve meșakkatli ev-iș yolculukları henüz bir ekonomik çöküșe yol açmamıștır; ekonomik üretimin istekleri -ve özellikle ișçilerin ișyerine ulașabilmeleri ihtiyacı- toplumsal yeniden üretim gerekliklerinden kaynaklanan sıkıntılardan önceliklidir. Neredeyse çekilmez ev-iș yolculuğunun etkileri henüz ekonomik üretimi tehlikeye atmamıștır. Bunun yerine, bir “çaresiz esneklik” yaratmıș ve Katz’ın (yayımlanacak) “parçalayıcı gelișmeler” olarak adlandırdığı daha kapsamlı toplumsal çöküșün içine yedirilmișlerdir. 

Bu nedenle kentsel ölçeğin ve ișlevin bileșik yeniden yapılandırılmasının vardığı son nokta, geleneksel üretim temelli bölgelerin parçalanmasının ve toplumsal yeniden üretimin kentsel ölçekte artan yer değiștirmesinin sancılı, muhalefet yaratmadan gelip geçemeyecek, ama aynı zamanda kısmi olduğu gelișmiș kapitalizmin eski kentlerinde bulunmaz. Aksine, Keynesçi refah devletinin tam olarak kurulamadığı, kent ile toplumsal yeniden üretim arasındaki tanımlayıcı bağın hiçbir zaman çok iyi olmadığı ve eski biçimlerin, yapıların ve kentsel çevrenin daha az ayak bağı olduğu Asya’nın, Latin Amerika’nın ve Afrika’nın bazı bölümlerinin büyük ve hızlı büyüyen metropollerinde bulunur. Bu metropoliten ekonomiler yeni bir küreselliğin üretim merkezleri haline gelmektedirler. Kuzey Amerika, Avrupa, Okyanusya ve Japonya’daki savaș sonrası banliyöleșmeden farklı olarak; erken 21.yüzyılın dramatik kentsel gelișimi açıkça toplumsal yeniden üretim yerine toplumsal üretim tarafından yönlendirilecektir. Bu bakımdan, en azından, Lefebvre’nin kenti ve kentsel mücadeleleri toplumsal yeniden üretime dayanarak yeniden tanımlayan bir kentsel devrim ilanı -ya da Castells’in kentsel olanı toplu tüketime dayanarak tanımlaması- tarihin sayfalarında unutulacaktır. Eğer, Harvey’in (1985: 202,209) bir zamanlar gözlemlediği gibi, Keynesçiliğin gelișmesi ile “arz yönlü kentleșmeden talep yönlü kentleșmeye doğru” “kapitalizm vites değiștirdi” ise, 21. yüzyıl șehirciliği potansiyel olarak bu değișimi tersine çevirmektedir.

Ölçeğin yeniden yapılandırılması ve kentsel ölçeğin temkinli bir șekilde yeniden güçlendirilmesi -Giuliani’nin beș ilçelik bir dıș politika tutkusu- sadece neoliberal șehirciliğin bir kolunu ifade etmektedir. Bu, “toplumsal kimliklerin olușumunda kentler devletlerin yerini almaktadır” iddiasını öne süren siyasi coğrafyacı Peter Taylor’un (1995: 58) daha kültürel biçimde tariflenmiș hassas değerlendirmesi ile bütünleșir. Sao Paulo ve Șanghay, Lagos ve Bombay gibi kentler, sadece büyüklük ve ekonomik faaliyet yoğunluğu yönünden değil -zaten bunu bașarmıșlardır- esasen küresel ekonominin kuluçkaları, yeni kentsel biçim, süreç ve kimliğin öncüleri olarak daha geleneksel kentsel merkezlere meydan okuyabileceklerdir. Hiç kimse 21. yüzyılın kent devletler dünyasına bir geri dönüșe sahne olacağını ciddi olarak iddia etmemektedir -ancak kentsel politik ayrıcalıkların bölgeler ve ulus devletlerden geri alınması görülecektir.

Sonuçta, kentsel olanın toplumsal yeniden üretim yerine toplumsal üretimle yeniden tanımlanması hiçbir șekilde toplumsal yeniden üretimin kentsel yașamdaki önemini azaltmamaktadır. Tam tersine: devletin sorumluluklarının tamamen gözden çıkarılması sonucunda toplumsal yeniden üretim üzerine mücadeleler daha da önem kazanmıștır. Ancak devletin bu alandan çekilmesi toplumsal kontrol yönünden artan devlet etkinliği ile örtüșmektedir. New York’un rövanșçı kente dönüșümü yalıtık bir olay değildir, ve küresel ve yerel coğrafyaların yeniden ölçeklendirilmesi bağlamında daha otoriter devlet biçimlerinin ve pratiklerinin ortaya çıkıșını anlamak zor değildir. Swyngedouw’a (1997:138) göre, piyasa mantığının içi boșaltılmıș refah devletinin yerine konması, nüfusun önemli bir bölümünü kasten dıșlamakta, ve sosyal direniș korkusu yoğunlașan bir devlet otoriterliğini tetiklemektedir. Aynı zamanda yeni kentsel ișgücü artan bir biçimde, gittikçe küçülmekte olan devletin ekonomik mantığına tam entegre edilememiș marjinal ve yarı zamanlı ișçilerden ve kültürel ve politik ağları -sosyal yeniden üretim araçlarının bir parçası olan- alternatif sosyal pratik normları ve alternatif direniș imkanları sunan göçmenlerden olușmaktadır.

Kent 224 - Lütfü Dağtaş
Fotoğraf: Lütfü Dağtaş

Özet olarak, yapmaya çalıștığım șey New York, Londra ve Tokyo gibi kentlerin, küresel kentsel yerler ve yüksek finans hiyerarșisinde güçsüz olduklarını iddia etmek değildir. Bu merkezlerde finans ve diğer komuta fonksiyonlarının yoğunlaștığı inkar edilemez. Bunun yerine, bu gücü bir bağlama oturtmaya ve finans sermayesinin mutlaka üstün olduğu varsayımını sorgulama yoluyla kentlerin “küresel” olarak nitelendirilmesinin kriterini sorgulamaya çalıșıyorum. Eğer anılan küreselleșmenin ilk adımda üretimin küreselleșmesine yol açtığı iddiasında bir gerçeklik payı varsa, küresel kenti olușturanın ne olduğu konusundaki değerlendirmemiz herhalde bu iddiayı yansıtmalıdır. 


Kaynak: N. Smith, “New Globalism, New Urbanism: Gentrification as Global Urban Strategy“, N. Brenner ve N. Theodore (der) Spaces of Neoliberalism: Urban Restructing in North America and Western Europe içinde, 2002, Blackwell: UK.

(1) Küresel ölçekli bu kent tabanlı dış politika nosyonu, Barselona eski belediye başkanı Pasqual Maragal tarafından New York’ta düzenlenen uluslararası konferansa sunulan sosyal demokrat önerilerden bilinçsizce alınmıştı. Giuliani katılmayı reddetmiş ancak fikirlerini yine de kullanmıştır.

Devam Edecek

* Planlama Dergisi, Sayı 2006/2 s. 13-27

Hafta başında iki önemli iş…

Ali Rıza Avcan

Bugün; yani, 14 Mayıs 2018, Pazartesi günü iki önemli işin peşine düşeceğiz.

Gündüz, Doğa Derneği‘nden Güven Eken, Ali Rıza Avcan ve avukat Cem Altıparmak, İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nden belediye ve İZSU yetkilileri, Orman ve Su İşleri Bakanlığı yetkilileri ve 3. İdare Mahkemesi hakimleriyle bu mahkeme tarafından belirlenmiş yedi kişilik bilirkişi heyetiyle birlikte Gediz Deltası Sulak Alanı’nda keşif yapacağız.

Yapacağımız keşif, 25 Ağustos 2017 tarihinde Doğa Derneği, Cem Altıparmak ve Ali Rıza Avcan olarak Orman ve Su İşleri Bakanlığı aleyhine açtığımız dava ile ilgili.

Biz bu dava ile, Orman ve Su İşleri Bakanlığı‘na bağlı Ankara’daki Ulusal Sulak Komisyonu‘nun (USAK) 30 Mart 2017 tarih ve 28-2017/1 sayılı kararının 5. maddesi ile bu kararın onaylanmasına ilişkin 26 Nisan 2017 tarih, 380 sayılı Bakanlık Olur’unun iptal edilerek yürütmesinin durdurulmasını talep ettik.

Çünkü, dava konusu yaptığımız karar hem İzmir’in büyük belası olan İzmir Körfezi Geçişi Projesi‘nin önünü açıp onun kolaylıkla yapılmasını amaçlıyor hem de Ramsar Sözleşmesi ile korunan alanlarla Gediz Deltası Sulak Alanı‘nda Ali Ağaoğlu, Mehmet Cengiz, Rönesans Holding gibi iktidar yandaşı inşaat baronlarının eskisine göre daha kolay inşaat yapmalarını kolaylaştırıyor.

Şekil 4

Kısacası ulusal ve uluslararası hukuka aykırı bir suç, yapılan yönetmelik değişiklikleri ve alınan USAK kararlarıyla meşrulaştırılmaya çalışılıyor.

Biz bu amaçla 25 Ağustos 2017 tarihinde mahkemeye başvurmamıza karşın, suçun işlendiği mahaldeki keşfi kararın alındığı tarihten 1 yıl 1 ay, 14 gün; dava açtığımız tarihten 9 ay 19 gün geçtikten sonra yapabiliyoruz.

Çünkü Orman ve Su İşleri Bakanlığı, mahkemenin belirlediği her bilirkişiye, suçlu olmanın getirdiği ruh hali içinde ve bu arada İzmir Körfez Geçişi Projesi‘nin ilerleyip yol alabilmesi için devamlı itiraz etti. Yurt içinde ve dışında hepimizin bilip tanıdığı, çevre ve ekoloji mücadelesinde örnek olmuş birçok bilim insanına itiraz ederek, onların yerine kendisine biat edenleri koymak için devamlı çaba gösterdi.

Bu arada aldığımız yeni ve güzel bir habere göre İzmir Büyükşehir Belediyesi de, bizim yanımızda diyebileceğimiz bir konumda davaya müdahil olmuş. Belediyede yaptığım görüşmeler sırasında ayrıntısını fazla öğrenemediğim; ancak Gediz Deltası Sulak Alanı‘ndaki İZSU‘ya ait atık istasyonlarıyla ilişkilendirilen bu dava nedeniyle yarınki keşfe İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin avukatlarıyla daire başkanları ve şehir plancıları da katılacakmış.

Gediz Deltası Sulak Alanı gibi İzmir’i İzmir yapan önemli bir doğal değeri korumak amacıyla açtığımız bu dava ile ilgili gelişmeleri izleyen yazılarımızda sizlerle paylaşmak üzere yarın yapacağımız ikinci büyük işe gelelim.

Gediz Deltası Sulak Alan Koruma Bölgesi Haritası 2017 005 (Küçük)

Evet, 2017 yılından bu yana düşünüp taşındığımız, birçok kez bir araya gelip tartıştığımız ve en nihayetinde 26 Nisan 2018 tarihinde kurduğumuz Yaya Derneği‘nin açılış etkinliğini akşam 18.00-20.00 saatleri arasında Kemeraltı’ndaki Azize Kafe’de yapacağız.

Azize Kafe nerede derseniz, Kızlarağası’nın hemen yanındaki kahveler sokağına girip aşağı yukarı 50-60 metre ilerledikten sonra ilk sola saptığınızda, Azize Kafe’nin tarihi mekanı ile karşınıza çıkacağını söyleyebilirim.

Biz akşam 18.00’den sonra oradayız. Size Yaya Derneği‘ni niye, nasıl ve hangi düşüncelerle kurduğumuzu, Yaya Derneği olarak neler yapmak istediğimizi anlatıp fikrinizi almak istiyoruz.

Logolar17 Kişi olarak çıktığımız bu yola, aramıza sizleri de katarak devam etmek istiyoruz.

Önce İzmir’de, sonra Ankara ve İstanbul’da, ardından da tüm İzmir’de, Ege’de ve ülke düzeyinde…

Yayaların haklarını korumak ve yayanın sesini yükseltmek üzere…

Haydi, daha yaşanabilir kentler için birlikte yürüyelim.

 

Leonard Cohen’den şarkılar, şiirler

Suzanne

Suzanne seni ırmağın yakınındaki yerine götürüyor,
teknelerin geçtiğini duyabilir, geceyi onun yanında
geçirebilirsin. Biliyorsun yan deli olduğunu ama orada
olmayı istemenin nedeni de bu, seni ta Çin’den gelen çay
ve portakallarla besliyor ve tam söylemek istediğinde ona
verecek bir sevgin olmadığını seni kendi dalga boyuna
alıyor ve sözü ırmağa bırakıyor, senin her zaman onun
sevgilisi olduğunu söyleyen.

Ve onunla yolculuk etmek istersin, körü körüne gitmek
istersin ve sana güvenebileceğini biliyorsun, çünkü
zihninle dokundun onun mükemmel vücuduna.
Suda yürüdüğü zaman bir denizciydi İsa, yapayalnız
tahta kulesinden bakarak uzun bir zaman geçirdi, ve
yalnızca boğulan insanların onu görebileceklerinden
emin olduğu zaman şöyle buyurdu: “Tüm insanlar
denizci olacak, deniz onları serbest bırakana dek.” Ama
kendisi gök açılmadan çok önce
kırıldı. -terkedilmiş, hemen hemen bir insan gibi,
bilgeliğinin ağırlığıyla bir taş gibi hattı.
Ve onunla yolculuk etmek istersin, körü körüne gitmek
istersin, belki de onun sana güvenebileceğini biliyorsun
çünkü zihniyle dokundu senin mükemmel vücuduna.

Şimdi Suzanne elinden tutup seni ırmağa doğru
götürüyor, Salvation Army’den aldığı çaputlar ve tüyler
giyiyor ve güneş limandaki hanımefendimizin üzerine
bal gibi dökülüyor ve O da çöpler ve çiçekler arasında
nereye bakacağını sana gösteriyor. Deniz yosunlarında
kahramanlar var, sabahta çocuklar var, sevgi için
uzanıyorlar, Suzanne aynayı tutarken sonsuza dek öyle
uzanacaklar.

Ve onunla yolculuk etmek istersin körü körüne gitmek
istersin, ve ona güvenebilecelini biliyorsun, çünkü
zihniyle dokundu senin mükemmel vücuduna.

1_ua0KhxWT99a_3DW30laECQ

Teldeki Kuş

Teldeki bir kuş gibi
eski bir gece yarısı korosundaki sarhoş gibi
kendirnce denedi m özgür olmayı kancadaki bir kurt gibi
eski moda bir kitaba eğilmiş bir şövalye gibi
beni iki büklüm eden aşkımızın aldığı biçimdi.

sana karşı nazik olmadıysam umarım bir yolunu
bulursun tüm bunları geçiştirmenin sana karşı sadık
olmadıysam bunun nedeni bir aşığın bir çeşit yalancı
olması gerektiğine inanmamdı.

ölü doğmuş bir bebek gibi, boynuzlu bir yaratık gibi,
bana ulaşmaya çalışan herkesi paramparça ettim ama bu
şarkıyla ve tüm hata yaptıklarım adına yemin ediyorum
ki tümünü telafi edeceğim seninle. Ağlama, ağlama,
ağlama artık hepsi bitti bebeğim ağlama diyorum bitti
tamamlandı bedeli ödendi.
Teldeki bir kuş gibi
eski bir gece yarısı korosundaki sarhoş gibi
kendimce denedim özgür olmayı.

s-e810beb280d3d9d7d9c31e15ab75a0dc0bbac28d-e1481560050248

Başka bir Şarkı Söyleyelim Çocuklar

Başka bir şarkı söyleyelim çocuklar
Bu eskidi ve buruklaştı
Tüm tırnaklarını görüyorum
kırık
Tüm gemileri alev alev yanıyor
Tefecinin tatlı küçük kızı
Arzu içini kemiriyor
Bir dürbünle dikizliyor onu
Kötü babasının porno dükkanından aldığı
Bir mikrofonla çağınyor onu
Benim gibi bir yoksul şarkıcının
Bırakmak zorunda kaldığı
Kışkırtıyor bir klarnetle onu
Elinde bir Nazi hançeri var
Buluyor onu bir yığın halinde
Onun kadını olmak dileği
“Uykuya da yatabilirim ama” diyor
“Lütfen geleceği açık bırak”
Her şeyin eğimli olduğu yerde duruyor
İlk olduğunu düşünüyor sanırım
Elleri deri kemerinin üzerinde
Sanki okyanusu aşan bir teknenin dümeniymiş gibi
Kız öğrenecek kendisine güzelce dokunmayı
Tüm yelkenleri kağıt gibi yanarken
meşhur sigarillosuyla
Birini söndürmeden birini yaktığı
Asla, asla ulaşamayacaklar aya
En azından peşinde olduklarına

Açık denizde sürüklenen bir gemi leşi
Oraya bakın arkadaşlar
Hayatta kalan bir yolcu görünmüyor
Bırakalım artık hu aşıkları merak ededursunlar
Birbirlerine neden kavuşamadıklarını
Başka bir şarkı söyleyelim
Bu eskidi ve buruklaştı.

18-leonard-cohen.w529.h352

Savaş Var

Zenginle fakir arasında bir savaş var,
kadınla erkek arasında bir savaş.
Savaş var diyenlerle
yok diyenler arasında bir savaş var.
Neden geri dönmüyorsun savaşa?

Burada bir kadınla yaşıyorum ve bu durum beni
sinirlendiriyor biraz. Kollarından kalkar kalkmaz
“Sanırım buna aşk diyorsun”diyor,
“Ben ise oda servisi ” Neden geri dönmüyorsun
savaşa? 
Benim yeni halime katlanamıyorsun. Eski centilmen
halimi tercih ederdin.
Beni yenmek öyle kolaydı ki, kontrol etmek
öyle kolay. Bir savaş olduğunu bilmiyordum. Neden geri
dönmüyorsun savaşa?
Zenginle fakir arasında bir savaş var, kadınla erkek
arasında bir savaş. Solla sağ arasında. bir savaş var,
siyahla beyaz arasında,
tekle çift arasında bir savaş
Neden geri dönmüyorsun savaşa?

J171443401

Herkes Biliyor

Herkes biliyor zarları hileli olduğunu. Herkes
yuvarlanıyor iyi şanslar dileyerek. Herkes biliyor
savaşın sona erdiğini. Herkes biliyor iyilerin
kaybettiğini. Herkes biliyor dövüş önceden ayarlanmıştı.
Yoksullar yoksul kalır, zengin zenginleşir. İşler
böyledir. Herkes biliyor.
Herkes biliyor teknenin su aldığını. Herkes biliyor
kaptanın yalan söylediğini. Herkeste babaları ya da
köpekleri biraz önce ölmüş gibi buruk bir his var. Herkes
cebiyle konuşuyor. Herkes bir kutu çikolata ve uzun
saplı bir gül istiyor. Herkes biliyor.
Beni sevdiğini herkes biliyor bebek. Herkes biliyor
bunun böyle olduğunu. Herkes biliyor sadık kaldığını bir
iki geceyi saymazsak. Herkes biliyor dikkatli olduğunu
ama üstünde elbisen olmadan görüşmek zorunda
kaldığın öyle çok kişi vardı ki. Herkes biliyor ..
.
Herkes biliyor ya şimdi ya da asla. Herkes biliyor ya ben
ya da sen. Herkes biliyor bir iki şey yapmışsan sonsuza
dek yaşadığını. Herkes biliyor anlaşmanın hileli
olduğunu.. Yaşlı siyah Joe senin kurdelaların ve
fiyonkların için hala pamuk topluyor. Herkes biliyor.

Herkes biliyor salgının yaklaştığını. Herkes biliyor hızla
hareket ettiğini. Herkes biliyor çıplak adam ve kadının geçmişten
kalan parlak bir antika. Herkes biliyor
sahnenin terk edildiğini, ama yatağında herkesin bildiğini
gösteren bir sayaç olacak.
Herkes biliyor başının dertte olduğunu. Herkes biliyor
başına neler geldiğini. Calvari’nin üstündeki kanlı
haçtan, Malibu kumsalına kadar. Herkes biliyor
dağılmaya başladığını. Bu güçlü kalbe son bir kez bak
birazdan patlayacak ve herkes biliyor.

Leonard Cohen - Şarkılar, Şiirlera

 

Kaldırım taşlarının altında kumsal var

Kitabın Adı: Kaldırım Taşlarının Altında Kumsal Var, Sitüasyonist Enternasyonal’in En Görkemli Döneminde Gündelik Hayat.

Özgün Adı: The Beach Beneath The Street, The Everyday Life and Glorius Times of the Situationist International.

Yazarı: McKenzie Wark

Türkçesi: Arda Çiltepe

Yayınlayan: Sel Yayıncılık

Zaman ve Yer: 1. Baskı, Eylül 2014, İstanbul

226 sayfa.

KaldirimTaslarininAltinda_KKK.

Yazarı Hakkında

McKenzie Wark, 1961 yılında Avustralya’nın Newcastle şehrinde doğdu. Macquarie Üniversitesi’nde lisans eğitimini tamamladıktan sonra, Sidney Teknoloji Üniversitesi’nde mastır ve Murdoch Üniversitesi İletişim Bölümü’nde doktora yaptı. New York’taki New School’da Medya ve Kültürel İncelemeler profesörü olan Wark, yine New York’ta bulunan Eugene Lang Üniversitesi’nde dersler veriyor.

Wark, medya teorisi, eleştirel teori, yeni medya ve Sitüasyonist Enternasyonal üzerine yazılarıyla tanınıyor. Başlıca eserleri Bir Hacker Manifestosu ve Kaldırım Taşlarının Altında Kumsal Var‘dır.

Kitabın Tanıtım Metni

Kaldırım taşlarının altında kumsal var” deyişi, 1968’deki öğrenci-polis çatışmaları sırasında, öğrencilerin söktükleri kaldırım taşlarını polislere atmasından yola çıkılarak oluşturulmuş, gelecekteki güzel günleri muştulayan bir umut sloganıdır. Bu slogan, ortaya çıkışından 35 yıl sonra, umudun boşa çıkmasındaki hayal kırıklıklarını anlatmak isteyen Türk ve Avrupalı sanatçıların oluşturduğu “Plajın altında kaldırım taşları” adli güncel sanat projesinin başlığına da esin kaynağı olmuştur.

İsyanın şifrelerini ararken anayollardan sapıp arka sokaklarda dolanmanın vakti geldi. Sitüasyonist  Enternasyonal tüm dünyada aktivist, sanatçı ve teorisyenleri etkilemeye devam etmesine rağmen ülkemizde henüz pek fazla tartışılmadı. Bu hareketin bıraktığı miras, giderek şiddetlenen kent mücadelesinin, burjuva kültür ve düzeninde çatlaklar yaratma arayışının beslenebileceği önemli kaynaklardan biri. 

Kaldırım Taşlarının Altında Kumsal Var, Sitüasyonizmin zamana ve mekâna sıkışmış, arşive kaldırılmış nadide bir eser değil, dört dörtlük bir yaratıcı teori ve eylem rehberi olduğunu kanıtlıyor. Yazar, 50’lerin bohem Paris’inden 68 Mayıs’ının çalkantılı günlerine kadar Sitüasyonistlerin izlerini iletişim, mimari ve gündelik hayat pratiklerinde sürüyor. 

Guy Debord’un yanı sıra Constant, Asger Jorn, Michèle Bernstein, Alexander Trocchi ve Jacqueline De Jong gibi isimlerin projeleri, hayalleri, eylemleri bugünü ve burayı kavramak için elli yıl öncesinden ışık tutuyor. 

Yüksek teorinin değil düşe kalka ilerleyen teorinin ve deneylerle, başarısızlıklarla dolu bir eylem tarihinin kaydını düşen bu kitap günümüzdeki pratiklere de yol gösteriyor.

Mızrağı yel değirmenlerine doğrultmak mızrağı kaptırmaktan iyidir.

Kaldırım Taşlarının Altında Kumsal Var 002

Kaldırım taşlarının altında sahiden kumsal var mıydı?*

M. İskender Özturanlı

Mckenzie Wark, Avustralyalı yazar ve düşünür, anlattığı dönemlere ucundan tanıklık etmiş, daha çok sanat, teknoloji ve iletişim gibi konularda yaratıcı-muhalif düşünceleri ile tanınıyor.

Ancak bu kitap farklı, zamanlaması da öyle. Uzun zamandır, sistemin bütün oyun kurallarını kayıtsız kabul ettiğimiz bir dönemde yaşıyoruz. Artık daha özgür bir dünya ülküsünü takip etmeyi bile bıraktık. Yazarın çarpıcı girişi ile söylersek, “Bu gezegenden sıkıldık. Buralar daha iyi yüzyıllara tanık olduk ve gelecekteki daha iyi zamanlar vaadi avucumuzdan kaçıyor. Bu dünyanın sunduğu imkanlar şimdilerde iç karartıcı ve sönük görünüyor. En iyi haliyle sunduğu şey, parçalanma gösterilerinden ibaret. Seçenekler ya kapitalizm ya barbarlık. Şantajın yönettiği bir çağ bu. Ya aynı şeyleri tekrar edeceğiz ya ahir zamanları göreceğiz. Daha doğrusu onlar öyle diyorlar. Ama biz yemiyoruz. Yirmi birinci yüzyıldan nasıl çıkacağımızı planlamanın vakti geldi. Karamsarlar haklı, bu böyle sürüp gidemez. İyimserler de haklı. Başka bir dünya mümkün. Araçlar elimizin altında.

68 Paris Baharı’nı hazırlayan süreç

Wark’ın, çağrısı hala temel bir çağrı, 68’in iki temel ruhuna, Sitüasyonist ve Marksist iki pratiğe, o azme,, o arzuya geri dönmek için, dönemi anlatan bir kitap bu. Yazarın dediği gibi, “Bazen ileri gitmek için geri gitmek gerekir. Suç mahalline. Durumun (Situation) açık olduğu, silahın henüz patlamadığı, şampiyonluk yarışının henüz başlamadığı an’a.

Yazar da başa dönüyor ve oradan başlıyor. Sartre ve Beauvoir, Tzara, Vian, Bataille, Debord gibi çok bilinen şahsiyetler ile, dönemin bohem gazetecilerinin de mekan tuttukları Paris St. Germain Des Press’den alıyor hikayeyi, bilmediğimiz yönleriyle Sitüasyonistler’den Asger Jorn, De Jong, Straram gibi sanatçı düşünürler ile Letrizmin Babası Isou gibi, G. Pomerand gibi şairlerin hikayeleri ile buluşturuyor bizleri. Trocci’nin kitapları, Dansçı Güzel Kadın Vali Myers’in gizemli hikayesi, Constant gibi tasarlayıcılar, Ven Ecyk gibi ustalar, yeni bir mekanın imkanı adına, 68 Paris Baharını hazırlayan, on sekiz yıllık, bütün o derinlikli süreç.

Nanterre’de, kasvetli bir banliyö üniversitesinde başlayan, dalga dalga önce Sorbonne’a, sonra da Genel Grev ile Fransa’ya yayılan 68 baharı: Bir yanda Sitüasyonistlerin sözcüsü Guy Debord, diğer yanda düşünür Lefebvre gibi, hatta sanatçı Jorn’un bilinmeyen sermaye kuramı gibi arka planlar taşıyordu oysa. Paris sokaklarına ruh veren, büyük isyan sadece sokaklarda değil, o sokakların nasıl daha aydınlık olacağını tasarlayan, düşünsel ve düşsel dünyanın gücü, boheminden kaynaklanıyordu. O bitmeyen azmin kaynağı olan şey de tam burada oluştu, ama aynı zamanda felsefi hayal kırıklığının olduğu yer de burasıydı. Lefebvre’nin kapitalist birikim ve sürüklenmenin artık sadece şehirlerde hayata geçtiğini anlattığı, Modern Dünyanın Eleştirisi kitaplarını da Nanterre Üniversitesi’nde yazmış olması tabi ki tesadüf değildi. Lefebvre’den Sorbonne’a ve Cohn Bendit’e giden yol da uzun değildi. Sınırlı bir devrimci olduğu iddia edilen Bendit, “kabul edilemez şeyler hakkında kabul edilebilir şekilde konuşabilen tek kişi“ydi. Kabul edilemez isteklerin hayata yansımasını sağlamıştı.

Kaldırım Taşlarının Altında Kumsal Var 001

“Kominist” ve “bohem”

O günden bugüne bir çok şey tüketilebilir kalıplara dönerek sıradanlaştı: “Kaldırım taşlarının altında kumsal var.” Paris’teki 1968 Mayıs-Haziran olaylarında, iki tür eleştirinin bir araya gelir gibi olduğu bir anda ortaya çıkan, çokça kullanılmış bir slogan bu. BU eleştirilerden birisi komünistti ve eşitlik istiyordu. Diğeri bohemdi ve farklılık istiyordu. İlki, sanki dünyanın en büyük genel grevlerinden biri hiç gerçekleşmemiş gibi tarihsel bellekten silindi. İkincisiyse yumuşak hatta bayağı görünmesine yol açan bir dile büründürüldü; sanki talep edilen tek şey müşteri hizmetleriymiş gibi. Luc Boltanski, şöyle diyordu: “Kapitalizme getirilen sanatsal eleştiri, bütünüyle işletme retoriğine yedirildi.

Son on yıldır, peşin hükümle öldüğü, demode kaldığı ilan edilen Sol esasında, dünyada 68 kalkışmasının merkez çekilmesi ile yeniden yaşam bulan bir süreç olmuştur. Sonraları AB’nin, daha eşitlikçi, daha adil politikalarına yerleşen rekabetçi hukuk, ifade özgürlüğü, azınlık hakları gibi kazanımlar için 68 Sol’unun gecikmiş katkısı unutulmamalı. Bugünlerde yitmek üzere olan bu katkı 68 kuşağının yaşama karıştığı yerde duruyor, hala. O dönemde “Hayalgücü iktidara” sloganını duvara yazan bir kuşağın kenardan merkeze, arzulanan dünyayı kuramasa da katkıları olan bir süreçti bu. Şimdilerde, bir yandan popülist sağ, bir yandan da post liberal TTTP gibi serbest ticaret anlaşmaları ile kaybedilmekte olsa da.

Amerikan solunda durum farklı seyretti. M. Kazin’in geçenlerde Foreign Affairs’de yazdığı gibi, ABD’nde sol 200 yıllık bir geçmişe sahip olmasına rağmen, 68 ile yükseldi, ABD 68’inin iki talebi vardı: toplumsal eşitlik ve bireysel özgürlük. Kazin diyor ki; ABD’de birincisi, Avrupa gibi siyasette merkeze getiremedik ama bireysel özgürlük aşısı ABD’de tuttu.

* Yurt Gazetesi, 7 Kasım 2014

 

 

Yaya Derneği’ni neleri düşünerek kurduk?

Ali Rıza Avcan

28 Nisan 2018 tarihi itibariyle kurduğumuz Yaya Derneği‘nin, belirlediğimiz politika, strateji, temel değer, ilke ve etik kurallarla örgüt yapısı, işleyişi ve gerçekleştireceği uygulamalar açısından çoğulcu ve katılımcı yöntemlerle zenginleşen demokratik bir yapıya sahip olmasını ve bu özellikleriyle diğer sivil toplum kuruluşlarına örnek olmasını arzuladık. 

Bunu sağlamak amacıyla yurt dışındaki örnekleri ve bu konu ile ilgili ulusal ve uluslararası kaynakları tarayıp inceledik, araştırdık ve kendi aramızda uzun uzun tartıştık.

Arzuladığımız demokratik yapıyı oluştururken bunun zaman içinde gelişerek kalıcılaşması için gerekli gördüğümüz önlemleri almaya; böylelikle, oluşturduğumuz yapının geleceğini garanti altına almaya çalıştık.

Bu amaçla derneğin mümkün olduğu kadar yatay bir örgütlenme yapısına sahip olmasını, alt ve üst birimler arasındaki hiyerarşik ilişkilerin en az düzeyde olmasına çalıştık.

20180510_180919

Örneğin dernek ve dernek yönetim kurulu içinde “başkan olma” ya da “başkanlık yapma” sendromundan uzak bir yönetim modelinin nasıl oluşturulup çalıştırılacağını uzun uzun tartıştık, “eşbaşkanlık” ya da “dönem başkanlığı” veya “sözcülüğü” gibi daha demokratik yöntemlerin hukuken mümkün olup olmadığını sorgulayıp mevcut hukuk düzeni buna izin vermese bile biz günlük yaşantımızda bu beladan uzak durup içimizden birinin “başkanlık” saplantısına takılmaması için değişik mekanizmalar geliştirmeye çalıştık. 

Ayrıca diğer birçok dernek, vakıf ya da kooperatiften farklı olarak uygulama sırasında nelere dikkat edeceğimizi gösteren temel ilkeler belirledik.

Bütün bu inceleme, araştırma ve tartışmalar sonucunda Yaya Derneği‘nin temel değer, ilke ve etik kurallarını şu şekilde belirledik:

Temel Değerlerimiz

Yaya Derneği, her türlü hiyerarşik, ayırıcı, zorlayıcı, dayatıcı, rekabetçi, cezalandırıcı ve baskıcı oluşumlara karşıdır. Hiçbir milliyet, etnik küme, cinsiyet, cinsel eğilim, dil, dini inanış arasında bir ayırım yapmaz, birini diğerinden üstün tutmaz.

Temel İlkelerimiz

Adil ve dürüst olmak; Yaya Derneği‘nin iç ve dış paydaşlarına adaletli davranıp doğruluktan ayrılmamak, önyargısız olmak ve ötekileştirmemektir.

Sorumluluk; Yaya Derneği‘nin çalışmalarında görev alıp bu görevi kararlılık ve heyecanla yerine getirmektir.

Bilgiye erişim ve saydamlık; Yaya Derneği ile ilgili her türlü bilgi ve belgenin üyelere açık olması ve üyelerin bunlara kolaylıkla ulaşabilmesidir.

Yapılabilirlik; her hangi bir eylemin eldeki olanaklar, taraflar, zaman ve ortam koşulları açısından gerçekleştirilme olanağının bulunmasıdır.

Hesap verebilirlik; görev üstlenip yetki edinen her dernek yönetici ve üyesinin üstlendiği görevle ilgili doğru ve tatmin edici düzeyde cevap verme sorumluluğudur.

Tutarlılık; düşünce, önerme ve davranışların birbiriyle anlamlı bir bütünlük içinde olmasıdır.

Aktif katılım; dernek yönetici ve üyelerinin tüm dernek etkinliklerinin değişik aşamalarında etkili bir şekilde yer almasıdır.

Sonuç odaklı etkin çalışma; Dernek üyeleri, çalışma grupları ve yöneticileri tarafından yürütülen her etkinliğin, başlangıçta belirlenen hedef ve başarı göstergeleri çerçevesinde olumlu bir sonuca ulaşmasıdır.

Etkililik; Yapılan her düzeydeki iş, işlem ve eylemin başlangıçta belirlenen hedefe ulaşarak kalıcı sonuçlara neden olmasıdır.

Sürdürülebilirlik; yapılabilir herhangi bir eylemin gerçekleştiği zaman sonrasındaki var olma yeterliliğidir.

Kurumsallaşma; Dernek çalışmalarının geliştirilen temel değer, ilke ve yöntemler çerçevesinde kişi ve gruplara bağlı kalınmaksızın kalıcı ve bağımsız bir yapıya kavuşturulmasıdır.

Gönüllülük, işbirliği, paylaşma ve dayanışma; Derneğin iç ve dış paydaşları arasındaki ilişki, iletişim ve beraberliğin rekabetten uzak bir gönüllülük çerçevesinde işbirliği, paylaşma ve dayanışma içinde yürütülmesidir.

Takım çalışması; Dernekle ilgili tüm çalışmaların uzmanların, yönetici ve üyelerin katılımı ile oluşturulan ekipler eliyle gerçekleştirilmesidir.

Etik Kurallarımız

 Karşılıklı güven ve saygıdır.

 Dürüstlük, doğruluk ve açıklıktır.

 Hukuka saygıdır.

 Gizliliğe saygı ve kişisel bilgileri korumaktır.

 Sahip olduğumuz varlıkların akılcı şekilde kullanılmasıdır.

♦ Üye ve yönetici düzleminde etkin zaman yönetimidir.

 Çıkar çatışmalarından kaçınmaktır.

 Çevreyle ve medyayla dürüst ilişki ve iletişim geliştirmektir.

 Toplumsal sorumluluk ve gönüllülüktür.

 Doğaya duyarlılıktır.

pedestrian-accident-lawyer-st-louis

Dernek olarak diğer kurumlarla ilişkilerimizde ise baştan belirlediğimiz şu ilkeleri dikkate almayı ve uygulamayı kararlaştırdık:

Yaya Derneği, hak kavramının parçalanamaz bir bütün olduğu düşüncesiyle yaya haklarını ihlal eden haksızlıklara karşı mücadele etmeyi, koşullar ne olursa olsun derneğin ve derneği oluşturan bireylerin beklentilerinin üzerinde tutar. Dernek, her türlü hak mücadelesi veren oluşuma ve bireye değer verir ve kendi mücadelesini onların üzerinde tutmaz.

Yaya Derneği, diğer kurumlarla aşağıdaki ilkeler doğrultusunda işbirliği ve birliktelikler kurar:

1- Doğal, tarihi ve kültürel çevreye zarar veren, kent suçu niteliğinde faaliyetlerde bulunan kuruluşlarla bu tür kuruluşları destekleyen kuruluşlardan ayni veya nakdi hiçbir desteği kabul etmez, işbirliği yapmaz.

2- Yaya Derneği, silah sanayi ve savaş endüstrisinde faaliyet gösteren kurumlarla hiçbir ilişki kurmaz, bağış kabul etmez.

3- Yaya Derneği, sosyal güvenceden yoksun işçi çalıştıran, çocuk işçi çalıştıran, çalışanlarının yasal hak ve güvencelerini tanımayan, bu hakların gereklerini yerine getirmeyen veya ihlal eden kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapmaz, ayni veya nakdi hiçbir yardımı kabul etmez.

4- Yaya Derneği vergi yolsuzluğu, rüşvet ve haraç gibi herhangi bir yolsuzluğa adı karışmış, kişi, kurum ve kuruluşlarla çalışmaz, işbirliği yapmaz.

5- Yaya Derneği, birlikte çalıştığı kurumları saydamlık ilkesi doğrultusunda tüm paydaşları ve kamuoyuyla paylaşır.

6- Yaya Derneği kurduğu işbirliklerinde kurum, kuruluş ya da kişilerin çıkarlarını ya da isteklerini değil, yayanın hak ve çıkarlarını ön planda tutar. Tüm faaliyetlerinde bu ilke doğrultusunda hareket eder.

7- Yaya Derneği, içinde bulunduğu işbirlikleri nedeniyle yayanın haklarını savunma temel görevinden ve kurumsal stratejisinden asla taviz vermez. Derneğin işbirliği içinde bulunduğu kurumlar bu yönde taleplerde bulundukları takdirde Dernek Yönetimi ilişkisini tek taraflı olarak keser.

8- Yaya Derneği’nin ilkeleri ve stratejisi tüm bireysel ve kurumsal ilişkilerden bağımsız olarak, yayanın haklarını korumak doğrultusunda belirlenir. Dernek Yönetim Kurulu üyeleri tümüyle gönüllü olarak çalışır ve hiçbir şekilde Derneğin danışmanı veya çalışanı olarak görev yapamaz.

9- Yaya Derneği, ilişki içinde olduğu kurum, kuruluş veya kişilerin yukarıdaki ilkeleri ihlal etmeleri halinde ilişkisini tek taraflı olarak keser.

Yaya Derneği‘ne üye olan, üye olmadan desteklemeyi tercih eden ya da sadece sempati duyan kişileri birbirine bağlayan şey, onların birbirleriyle arkadaş, dost ve yoldaş olmaları değil; bütün bunların yanında “yaya olma” ortak paydasında birleşmeleridir.

O nedenle bizi birbirimize bağlayan duygular önemli olmakla birlikte, bizi asıl var edenin “yaya olma” ortak paydası ile ilgili temel değer, ilke ve etik kurallar olduğuna inanıyoruz.

201315_13ba5f1a894ab75ca3706957dfc1366b_large

Derneğin kuruluş aşamasında hep birlikte belirlediğimiz ve geçen zaman içinde geliştirilip zenginleştireceğimiz bu değer, ilke ve etik kuralların bizi birbirimize bağladığı sürece derneğimizin büyüyeceğini, yayılıp yoğunlaşacağını ve dünyadaki tüm yayaların bu topraklardaki temsilcisi olarak önemli görevler üstleneceğimizi biliyor ve Yaya Derneği‘ne katılmak isteyen herkesin bu değer, ilke ve etik kurallara uymayı kabul etmesini bekliyoruz.

Sözlük’ten: Kentleşme politikaları*

Prof. Dr. Ruşen Keleş

Kentleşme Politikası (policy) mı, yoksa Kentleşme Politikaları mı demenin, daha doğru olacağının tartışmasını daha sonraya bırakarak, bu terimlerin ilkinden ne anlamak gerektiğini, Kentbilim Terimleri Sözlüğü’ndeki biçimiyle tanımlamayı deneyelim (Keleş, 1998); “Kırsal alanlardan kentlere akının hızını, biçimini, bölgeler arasındaki dağılışını, uzun dönem için ülkenin kalkınmasına yardım edecek biçimde etkilemeyi ve köylerde, kentlerde yarattığı sorunların çözümünü amaçlayan ilke ve önceliklerle ilgili eşgüdümlü önlemlerin tümü” kentleşme politikası (yöneltisi) olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımın içinde yer alan her öğe ayrı ayrı kentleşme politikalarının (yöneltilerinin) konusu olacak önemdedir. Çünkü örneğin sağlıklı bir kentleşme politikası, kırsal alandaki ve tarım kesimindeki yaşama, çalışma ve verimlilik koşullarından yola çıkmak zorundadır. Öte yandan, çağdaş bir kentleşme politikası kaçınılmaz olarak nüfusun ve ekonomik etkinliklerin ülkenin coğrafyasına dağılış biçimini ilgi alanı içinde tutmadan edemez. Bölgeler arasındaki dengesizliklerin azaltılması ya da giderilmesi her yerde dayanışmacı bir toplum felsefesinin ayrılmaz öğesidir. Kentleşmeyi salt bir nüfus devinimi olarak görmenin yeterli olmadığına daha önce değinmiştik. Kentleşme ile kalkınma, aralarında zorunlu bir ilişki kurulması gereken değişkenlerdir. Kentleşmeyi işleyimleşmeye (sanayileşme) dayanan sağlıklı bir kalkınma politikasının konusu durumuna getirmek de kentleşme politikasının önemli bir öğesidir. Son olarak, konut ve arsa politikaları, bunlara bağlı olarak kamusal kararlarla yaratılan kentsel rantların paylaştırma biçimine yön vermesi istenen kurallar kentleşme politikasının temelini oluşturur. Görüldüğü gibi, kentleşme politikası denildiğinde, tek bir politikadan söz etmeye olanak yoktur. Birden çok kentleşme politikası olduğunun kabulü daha gerçekçi görünmektedir.

Kent 237

Kentleşme politikası nüfusun ve ekonomik etkinliklerin ülke yüzeyindeki dağılış biçimine ve kentlerin sayısının artışına ve alan ve nüfus olarak büyümelerine ilişkin ilke ve amaçları gerçekleştirecek politika almaşıkları birkaç noktada özetlenebilir: Birincisi, kentleşmenin kendiliğinden oluşumuna ve seyrine seyirci kalmak, tüm gelişmeleri istem ve sunum yasalarının etkileşimine terk etmektir. Bırakınız yapsınlar-bırakınız geçsinler (laissez-faire, laissez passer) yaklaşımını yansıtan bu politika tercihi, 21. Yüzyıl başlangıcında yeryüzünde bütün gücüyle esen liberalleşme rüzgarlarına karşın çok az sayıda ülkede resmi bir politika olarak uygulama olanağı bulmaktadır. Yaşadığımız yüzyılın yeni liberal anlayışlarının gereği olarak, devletler kentleşme olgusu karşısında yansız bir tavır almak yerine, sermayeyi temsil eden sınıflardan yana tavır koyarak kentsel gelişmeyi bilinçli olarak sermayenin kısa ve uzun erimdeki çıkarları doğrultusunda etkilemeye katkıda bulunmaktadırlar.

Kent 238

Kentleşme politikasının ikinci türü, köyden kente olan göçleri yavaşlatmak ya da durdurabilmek amacıyla, tarımsal gelişmeyi hızlandırmak, kırsal alanlardaki yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirerek nüfusu köylerden kentlere doğru itmekte olan nedenlerin varlığına son vermektir. Kimi totaliter ülkelerde, köylüyü köyünde tutabilmek amacıyla zorlayıcı önlemlere başvurulduğu görülmüştür. İş güç sahibi olmayanların büyük kentlere akını önlenmek istenmiştir. Büyük kentlerde yerleşmenin “vize” almaya bağlı duruma getirilmek istenmesinde başarı sağlanabilmiş değildir. Türkiye’de 1982 Anayasası’nın 23. maddesinde yer alan yerleşme özgürlüğüne, “düzenli ve sağlıklı kentleşmeyi gerçekleştirmek” amacıyla yasayla sınırlama getirilebilmesinin öngörülmüş olması da böyle bir anlayışın sonucudur. Kimi ülkelerde, toprak reformu ve toplum kalkınması gibi dayanışmacı, toplumsal adaletçi ve katılımcı yöntemlerle kırsal alanlardaki yaşam koşullarını iyileştirme denemeleri yapılmıştır. Bu tür uygulamalara, Hindistan’dan, İsrail’den, Hollanda’dan ve başka ülkelerden örnekler verilebilir. Kentlerin sağladığı olanaklarla kırsal alanların çekici yönlerini birleştirmeyi, bir başka deyişle, kentte arananları köylünün ayağına götürmeyi amaçlayan köy-kent, tarım kenti ve benzeri yerleşim modelleri de aynı amaçlarla tasarlanmış modellerdir.

Kaynak:

Keleş, R. (1998) Kentbilim Terimleri Sözlüğü, İmge Kitabevi, Ankara, (2. Baskı)


* Melih Ersoy (Derleyen), Kentsel Planlama, Ansiklopedik Sözlük, Ninova Yayıncılık, Nisan 2016 (2. Baskı), s. 213

 

Yaya Derneği’ni neden kurduk?

Ali Rıza Avcan

Şu sıralarda herkes soruyor, “Yaya Derneği’ni niye kurdunuz?” diye.

Bankacı soruyor, televizyoncu soruyor, gazeteci soruyor, vergi yoklama memuru soruyor. Soruyor da soruyor.

Yaya Derneği‘nin kurucuları olarak ben ve arkadaşlarım da bu sorunun sahiplerine sokaklarda, kaldırımlarda yürüyenleri; daha doğrusu yürümeye çalışanları , cadde, sokak ve kaldırımların içler acısını halini göstererek oralarda yürüyenlerin sıkıntı içinde olduğunu, uzunca bir süredir önceliğin taşıt araçlarına ya da iş yeri sahiplerine verildiğini, taşıt araçlarının adeta kutsandığını, kentteki çoğu şeyin taşıt aracı sahiplerinin rahatlığı için yapıldığını, aslen yayaya ait olması gereken kamusal alanların işgal altında olduğunu göstermeye çalışıyoruz.

O nedenle, “kurduğumuz dernek, hak temelli bir dernektir, biz yollarda, kaldırımlarda rahatlıkla, güven içinde yürüyemeyen insanların hakları olduğunu onlara ve kent yöneticilerine hatırlatmak, uluslararası belgelerle güvence altına alınmış o haklara sahip çıkmaları için kurulduk” diyoruz.

vehicles-air-cars-traffic-pollution-1_0

Bizimle görüşmek isteyen gazetecileri, televizyoncuları dernek merkezimizde ya diğer kapalı mekanlarda değil; kentin sorunlu yaya geçitlerine, üst geçitlerine, köprülerine, sokak ve kaldırımlarına götürüyor, hem bizimle hem de halkla görüşerek fikir sahibi olmalarını istiyoruz. 

Onlara İzmir’in meşhur “sevgi yolları“nın, kaldırımlarının; hatta ünlü Birinci Kordon’unun işgal altında olduğunu, İzmir deyince ilk akla gelen Konak Meydanı’nın kamu araçlarının parkı haline dönüştürüldüğünü, Alsancak İstasyonu ile Bornova Sokağı arasında yeni yapılan şekilsiz yaya geçidinin kurallara uygun olmadığını, Dokuz Eylül Meydanı’nda Konak Belediyesi hizmet binası ile Kültürpark arasındaki yaya geçidinde ise yayalara ayrılan sürenin çok kısa olduğunu, bu geçitte yayalar yerine araç sahiplerine öncelik verildiğini anlatıp göstermeye çalışıyoruz.

Evet, gördüğünüz ve bizim de anlatmaya çalıştığımız gibi kentler her geçen gün yayaların, yürüyenlerin, kamusal alanlarda oturup etrafı seyretmek, dinlenmek, rahatlamak isteyenlerin değil; araç sahiplerinin taleplerine göre şekilleniyor ve kent onların kenti olmaya başlıyor. Bu amaçla kentin içinden geniş oto yollar geçiriliyor, bu yolların yapımı için halka ait geniş yeşil alanlar gözden çıkarılıyor, kentteki geniş alanlar otopark alanı olarak ayrılıyor, yollar, kaldırımlar, meydanlar araçlar tarafından işgal ediliyor, katlı otoparkların yapımına milyonlarca lira harcanıyor.

O nedenle kentte yaşayanların, ezeli ve ebedi bir şekilde yaya olanların bu gelişime “DUR!” demesi ve kent yaşamında yaya öncelikli politika, strateji ve uygulamaların yaşama geçmesi için mücadele etmesi gerekiyor.

Anladığımız kadarıyla biz bu amaçla bir araya gelmedikçe, örgütlenmedikçe ve mücadele etmedikçe, örgütlenmeden edineceğimiz güçle ağırlığımızı koymadıkça bunun değişeceği yok!

PaigeVickers_CurbedSpot1_2_7

Çünkü kural tanımaz vahşi kapitalizm, dillere sakız ettiği “sürdürülebilir kalkınma” söylemiyle devamlı daha fazla araç üretiyor, daha fazla yol yapıyor ve devamlı bizlere ait doğal ve kamusal alanları işgal ederek bizleri daha dar alanlarda yaşamaya mecbur ediyor. 

Bu durum karşısında biz de, yeni yeni yolların yapılması ya da milyonlarca aracın trafiğe çıkması yerine onların yerine konulabilecek bisikletle ulaşım ve yürüme gibi alternatif ulaşım yöntemlerine öncelik verilmesini, hayvanlar dahil tüm canlıların kamusal alanlarda daha güvenli, daha sağlıklı yürüyüp var olabilmeleri için onların haklarına saygı duyulmasını, Avrupa Parlamentosu’nun 1988 yılında kabul ettiği Avrupa Yaya Hakları Bildirisi‘nde yazılı yaya haklarının yaşama geçirilmesini talep ediyoruz.

Biliyoruz ki, bisiklet kullanmak ya da yürümek bir kent kültürü olarak hepimizin yaşamına yerleşip güçlendiği takdirde, yeni yeni yollar yapmaya, daha fazla araç üretip kullanmaya gerek kalmayacak; böylelikle insanların ve sokak hayvanlarının cadde, sokak, kaldırım, meydan ve park gibi kamusal alanlarda güven içinde daha sağlıklı ve rahat olması sağlanacak.

Bu bir düş değil!

Bu, sadece ve sadece temel tercihlerimizi değiştirdiğimiz takdirde, hemen yaşama geçirebileceğimiz, rahatlığı kısa sürede hissedebileceğimiz; böylelikle düş olmaktan çıkarabileceğimiz bir değişiklik olacak.

Çevreyi kirleten petrol kaynakları henüz tükenmeden, kentler yaşanmaz hale gelmeden kendi kararımızla hemen yaşama geçireceğimiz gerçek bir devrim olacak bu! 

Low Section Of Man Walking On Sidewalk

Hem de hemen her şeyi kaybedeceğimiz o geri dönülemez noktaya varmadan önce...

O nedenle gelin, Yaya Derneği‘ne; yani bize katılın, katkıda bulunun ve bu beraberliğe güç verin…

Gelin, hep birlikte radikal bir karar vererek hep birlikte iyi bir yürüyüşçü olmaya çalışalım; yürüyerek, kenti ve çevremizi keşfederek yaşam kültürümüzü geliştirip zenginleştirmeye çalışalım…

 

 

 

 

 

 

 

 

Arapapıştı Kanyonu

Arapapıştı Kanyonu. 

Aydın’ın yeni gezinti alanı.

Kemer Barajı’nın suları altında kaldıktan sonra güzel kıvrımlı manzarası nedeniyle Aydın’ın yerel yöneticileri tarafından yeni fark edilen bir doğa harikası.

Şu sıralarda Aydın Büyükşehir Belediyesi’nin gayretleri ile bir turizm alanı olarak değerlendirilmeye çalışılıyor. Belediye bu amaçla bölgeye ulaşımı sağlayıp fotoğraf yarışmaları düzenliyor.

2017-2018 Döneminde düzenlenen 1. Fotoğraf Yarışması’nın konusu da bu nedenle “Arapapışı Kanyonu” olarak belirlenmiş.  Sonuçları geçtiğimiz günlerde belli olan bu yarışmaya katılıp ödül kazanan ve sergilemeye değer bulunan toplam 26 fotoğraf bu kanyonun güzelliği hakkında bize fazlasıyla bilgi veriyor.

001
Birincilik Ödülü – Adnan Teymur – “Arapapıştı Gezisi
002
İkincilik Ödülü – Mehmet Öztürk – “Sandal
003
Üçüncülük Ödülü – Murat Bakmaz – “Sis
004
Mansiyon – Oğuz İpçi – “Su Kavuşumu
005
Mansiyon – Sare Kural – “Yolculuk
006
Mansiyon – Fatih Gökdere – “Arapapıştı
007
Sergileme – Eser Paşa – “Balıkçıl
008
Sergileme – Zeki Yavuzak – “Turkuvaz
009
Sergileme – Caner Başer – “Dere
010
Sergileme – Cihan Karaca – “Kanyon
011
Sergileme – Şadiye Yaralı – “Özgürce
012
Sergileme – Sare Kural – “Arapapıştı
013
Sergileme – Tacettin Yüksel – “Çizgiler
014
Sergileme – Cem Balkı – “Kıvrım
015
Sergileme – Erdal Yavuzak – “Kaya Mezarı
016
Sergileme – Okan Özdemir – “Hasat
017
Sergileme – Soner Ahmet Nurdoğan – “Keçi
018
Sergileme – Ender Çetin
019
Sergileme – Ali Aslan – “Dayı
020
Sergileme – Ramazan Erkan Sezgin
021
Sergileme – Muhammet Esat Tavuz – “Arapapıştı
022
Sergileme – Burhan Kaçar – “Arapapıştı Kanyonu
023
Sergileme – Bülent Şelli – “Pers Kaya Mezarı
024
Sergileme – Levent Öztürk – “Arapapıştı
025
Sergileme – Burak Büyükbayraktar – “Arapapıştı Panorama
026
Sergileme – Yılmaz Topçu – “Yeşil

Yaya Derneği’ni nasıl kurduk?

Ali Rıza Avcan

Her şey 16 Şubat 2017 tarihinde sevgili arkadaşım Utku Cihan‘ın Facebook’ta “Merhaba, ‘İzmir Yaya Derneği’ kuralım diyorum. Kuruluş için 6 kişi daha lazım. Var mı gönüllü?” sorusu ile başladı…

Abdülsamet Baskak, Adnan Çangır, Ahmet Uzun, Ali Hakan Yıldırım, Aslıhan Kılıç, Aydın Ustabaş, Ayşe Köylü Çıplak, Bahadır Han Gökmen, Belgin Altınkaya, Berkan Açarlar, Buket Cvs, Burcu Sungur, Can Alkar, Cihan Yılmaz, Çağdaş Kuşçu, Çağrı Özcet, Darçın Akın, Dilber Kibar, Dimitri Ersin, Erhan Öncü, Ferda Sevim Kara, Furkan Doğan, Gonca Koç, Gülgün Erdoğan Tosun, Hüsnü Karadeniz, İbrahim Arzuk, Laurent Plantec, Mehmet Beydilli, Muhlis Dilmaç, Nesrin Tahiroğlu, Okan Ulay, Onur Açık, Ozan Üren, Pınar Pinzuti, Sibel Kara, Sündüs Ural Türedi, Utku Altunkaya, Ünsal Altunbaş, Yakup Eğercioğlu, Yıldız Durak, Zafer Eroğlu ve Nehir Yüksel  olmak üzere 42 kişinin beğendiği, Aytaç Aksoy‘un “mükemmel” bulduğu bu mesaja 23 adet yorum yazıp paylaşanlar ve onların yazdıkları yorumlar ise şu şekildeydi:

Pınar Pinzuti – “Keşke ben de orada olsaydım  ben hemen katılırdım. @sokakbizim derneği gibi bir şey olurdu, ne güzel olurdu.”

Utku Cihan – “Seni fahri üye yaparız.” 

Erol Hülagu – “Zevkle katılırım. Sağlık için her İzmirli’nin yürümesi lazım…her gün en az 7.500 adım.”

Utku Cihan – “Kaldı 5.”

Ali Rıza Avcan – “Gönül ister ki, kurucuların ve üyelerin bisiklet dahil tekerlekli bir araca sahip olmamaları şartı olsa…”

Ali Rıza Avcan – “Hayatında hiç araba, bisiklet, ehliyet sahibi olmamış, bu konulara hiç merak ve heves duymamış biri olarak kendimi tarif etmiştim yani… Safkan yaya yani...” 😊

Utku Cihan –    
Erol Hülagu – “İzmirliler’i yürütebilmek için çaba sarf eden kişi olarak otomobilde binerim, bisiklete de binerim, bir çok yere yürüyerek gider günde en az 10.000 adım atarım.”
Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişiDarçın Akın – “Araç kullanmalı ki, yayayı nasıl gözardı edip hiç öncelik tanımadığını kendinden bilmeli.” 
Aslıhan Kılıç – 
Utku Cihan – Kaldı 4.”
Fatma Garip Dilber – “Bende katılırım.”
Utku Cihan – “Kaldı 3.”
Furkan Doğan – “Öğrencileri temsilen katılmak isterim.”
Utku Cihan – “Kaldı 2.”
Muhlis Dilmaç – “Seve seve katılırım.”
Utku Cihan – “Kaldı 1 kişi.”
Burcu Sungur – “Bende gelmek isterim ama bir kaç ay sonra katılım sağlayabilirim .” 
Utku Cihan – “7 kişi tamam. Daha fazla da olabilir…”
Nehir Yüksel – “Beni de say Utku’cum, günlük 15.000 adim atma yolundayım.”
 Utku Cihan – “Saydım tabii ki. 9. kurucu üye oldunuz. Tebrik ederim.
Elif Birol – “Ben de katılmak isterim.
Utku Cihan’ın tek bir sorusu üzerine toplam 48 kişinin ortak olduğu bütün bu yorum ve güzel dilekler bugün itibariyle sonuçlandırdığımız güzel bir girişimin ilk adımlarını oluşturuyor.
Çünkü 16 Şubat 2017 tarihinde ortaya atılan bir sorunun yanıtı, aradan 1 yıl 2 ay geçtikten sonra 16 Nisan 2018 tarihi itibariyle verilmiş ve soruya konu olan Yaya Derneği, Utku Cihan‘ın sorduğu soruya yanıt veren toplam 48 kişiden 6’sının da dahil olduğu toplam 17 kurucu üye tarafından kurulmuş durumda (!) 
O nedenle, Utku Cihan‘ın kendisine ait Facebook sayfasına yazdığı bir soru, bu soruya yanıt olarak yazılan 23 yorum ve 1 paylaşım, bugün itibariyle, Yaya Derneği’nin kuruluşundaki bir ilk adım olarak tarihi bir öneme sahip artık. Diğer bir anlatımla bu soru, verilen yanıtlar ve yapılan paylaşımlar Yaya Derneği‘nin ekranlara yansıyan yazılı tarihini oluşturuyor.
Evet, Yaya Derneği böylelikle sosyal medyada bizlere sorulan bir soru ve bu soruya verdiğimiz yanıtlarla kurulmaya başlamış oldu.
4 Nisan 2018 Toplantısı 001
Fotoğraf: Arzu Filiz Güngör

Bu girişimin hemen arkasından, kuracağımız derneğin hangi düşünce, temel değer, ilke ve etik kurallar çerçevesinde oluşturulacağını belirlemek amacıyla birçok toplantı yaptık. Bunu yaparken de dünyada ve ülkemizdeki benzer örgütlenmeleri öğrenerek onların deneyimlerinden yararlanmaya çalıştık. Örneğin 2010 yılında İstanbul’da kurulup 2012 yılına kadar çok başarılı projeler yürüten Yaya Yaşam Derneği’nin başkanı Barış Andırınlı ile görüşerek 2010-2012 dönemine ait deneyimleri öğrendik.

Tabii ki yaptığımız her toplantıdaki sayımız aramıza aldığımız yeni arkadaşların katılımı ile büyüdü ve zenginleşti.
Bütün bu araştırma çalışmaları sonucunda, Avrupa Yaya Hakları Bildirisi‘nin 1988 yılında Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edildiğini, İnsan Hakları Derneği (İHD) Çevre Komisyonu tarafından hazırlanan Yaya Hakları Bildirisi’nin 1990 yılında kamuoyuna duyurulduğunu, Uluslararası Yaya Federasyonu‘na (IFP), aralarında Yunanistan’ın da bulunduğu 28 ülkeden toplam 41 kurumun üye olduğunu; ancak ülkemizde tek bir yaya derneği olmadığı için bu federasyonda Türkiye’den tek bir üye kuruluşun bile yer almadığını öğrendik.
2018 yılının ilk aylarında Alsancak’taki Doğa Kafe, Pasaport’taki Zeytin Kafe ve Kemeraltı’ndaki Azize Kafe‘de yaptığımız yedi ayrı toplantıda, derneğin kuruluşu ile ilgili yol haritamızı belirlerken diğer yandan derneğin tüzük taslağı üzerinde konuşup tartışmaya başladık.
Adil Tokay, Ali Rıza Avcan, Aslıhan Kılıç, Burak Tümer, Burcu Sungur, Cansu P. İşbilen, Doğan Alper, Elif Birol, Erol Akcan, Ertuğrul Barka, Eyüp Fatih Şimşek, Hamidreza Yazdani, Mahir Işık, Mahmut Eşitmez, Özlem Şenyol Kocaer, Özlem Taşkın Erten, Tanzer Kantık, Utku Cihan ve Zekiye Şenol‘un katılımı ile yaptığımız bu toplantılarda dernek tüzüğünün her bir maddesini teker teker tartışarak Yaya Derneği‘nin hak temelli bir sivil toplum kuruluşu olarak, İzmir’den başlayıp Ankara ve İstanbul’u da arasına alacak büyük bir hamle ile tüm yurtta örgütlenmesini kararlaştırdık.
Böylelikle, Yaya Derneği bundan böyle kent içindeki tüm kamusal alanlarda; bulvar, cadde, sokak, park ve alanlarda yürüyen tüm canlıların haklarını savunacak; kent yaşamında araçları önceleyen politika ve stratejiler yerine, çocukları, yetişkinleri, kadınları, engellileri, bisikletlileri ve sokak hayvanlarını; yani yürüyen her türlü canlıyı önceleyen uygulamaların yaşama geçirilmesini talep edecek.
Ayrıca kent içinde yürümenin ve herkesin bir “kent kaşifi” olmasının kent kültürünün bir parçası olarak herkesin yaşamında yer alması için çalışmalar yapmayı, kurduğumuz derneğin ilk hedeflerinden biri olarak kabul ettik.
Yürüttüğümüz çalışmalardan bir diğeri de, derneğimizin kuruluşu ile birlikte kamuoyuna açıklayacağımız Kuruluş Bildirisi‘nin, kurucu üyemiz yazar Mahmut Eşitmez ile diğer kurucu üyelerimizin katkısı ile hazırlanması oldu.
Ardından, Ali Rıza Avcan, Arzu Filiz Çıdamlı, Doğan Alper, Elif Birol, Erhan Öncü, Erol Akcan, Ertuğrul Barka, Eyüp Fatih Şimşek, Güldane Zekiye Şenol, Haluk Gerçek, Mahir Işık, Mahmut Eşitmez, Mehmet Erdem Erol Hülagu, Nehir Yüksel, Özlem Şenyol Kocaer, Tanzer Kantık ve Utku Cihan‘ın “kurucu üye” sıfatıyla imzaladığı dernek tüzüğünü, 6 Nisan 2018 tarihinde onaylanmak üzere İzmir Valiliği İl Dernekler Müdürlüğü’ne teslim ettik.
walking-454543_1280
Bütün bu çalışmalarının sonucunda, 16 Nisan 2018 tarihi itibariyle dernek tüzüğümüzün onaylanmasını sağlayarak, 24 Nisan 2018 tarihi itibariyle Yaya Derneği‘nin kuruluşunu gerçekleştirmiş olduk.
Evet! Böylelikle uzun, yoğun, verimli ve zengin tartışmalar sonucunda tüm ülkeyi kapsayacak, tüm yayaların haklarını savunacak ve kent içindeki yürüyüşü yaşam kültürünün vazgeçilmez bir unsuru yapacak olan ülkemizin tek Yaya Derneği kurulmuş oluyordu.
Bundan sonraki hedefimiz ise, attığımız bu ilk adımların devamını getirerek Yaya Derneği‘nin gelişip güçlenerek ve kurumsallaşarak 1988 tarihli Avrupa Yaya Hakları Bildirisi‘nde yazılı olan yaya haklarının yaşama geçmesi olacaktır.